Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2008 Yazıları
2008 1.Baskı
601 Okunma
ASPxHyperLink

2008 Ekim
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

EKİM 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

700 milyar dolarla ne yapılmak isteniyor?

Reşat Nuri EROL

04.10.2008

Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfusu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dört katı kadardır. 700 milyar dolar Türkiye’nin millî hâsılasından fazladır. Miktarı bizim millî hâsılamıza eşit kabul edersek, bu parayı şayet ülkemiz piyasalarına zerk etsek, Türkiye’de yüzde 100 enflasyon yapar demektir. Amerika’nın nüfusu Türkiye’nin dört misli fazla olduğu için dörtte bir enflasyon yapacaktır. Bu da yüzde 25 enflasyon demektir. Bu kaba tahlili yarılarsak yüzde 12 enflasyon, biraz daha yarılayalım yüzde 6 enflasyon eder. Demek ki bu kadar dolar Amerika’nın iç piyasasına zerk edildiği zaman Amerika’da enflasyon yüzde 5’leri aşacak yüzde 10’ları zorlayacaktır demektir.

Ekonominin temel kurallarını hatırlayalım.

-Yüzde 5 faiz ve yüzde 5 enflasyon ekonomiyi kamçıladığı için yararladır. İslâmiyet’teki kırkta bir zekâta tekabül eder.

-Yüzde 5 ile yüzde10 arasındaki enflasyon, dolayısıyla faiz zararlı değildir ama yararlı da değildir. İstenmez ama zorunlu hallerde çıkarılabilir.

-Yüzde 10 ile yüzde 100 arasındaki enflasyon ülkeyi komaya sokar ama öldürmez. Her şeye rağmen hayat devam eder.

-Yüzde 100’den çok enflasyon ise o devleti ve ülkeyi yıkar.

700 milyar dolar Amerika’nın iç piyasasına girecek, seçim harcamaları için değerlendirilecek ve bir partiyi galip getirmek için kullanılacaktır. Bu ister ABD Merkez Bankası FED tarafından finanse edilsin, ister büyük sermayenin iflasları ile karşılansın, fazla etki yapmaz. Çünkü piyasalara veya halka sunulan para tekrar aynı yerlere geri dönecek, iflas edenler kısa zamanda yine işlerini düzelteceklerdir.

ABD’nin 700 milyar doları piyasaya sürüldüğünde oluşacak asıl büyük tehlike, ABD para politikasında olacak büyük değişikliklerdir. Bu değişiklikler sadece ABD’yi değil, bütün dünya piyasalarını ve bu arada ülkemizi de etkisi altına alacaktır.

Olabilecek gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Enflasyon dolayısıyla faizler yüzde 10’dan yukarı çıkmayacaktır. Bu taktirde ABD sıkıntı çeker ama seçimin arkasından geçecek ilk dört senede tekrar eski duruma döner. Dışarıdan işçi almakla kısa zamanda tedavi olur. Ama bu da ABD’nin sosyal yapısını bozar.

2. Enflasyon yüzde 10’dan yukarı olduğu zaman faizler yükselecektir. Dolar dünya piyasalarından ABD bankalarına akacaktır. Bu doların geçici olarak değerini yükseltecektir. Yani Amerikan halkı az dolarla çok şey alabilecektir demektir. Bu da Amerika’nın ekonomisini düzeltir, ABD piyasası dünya piyasasına dönüşür. O zaman da enflasyonun etkisi çok aşağıya düşer.

3. Enflasyon yukarıda olunca dolar dünya piyasalarından ABD’ye akmaya başlar. ABD’de pahalılık o mertebeye çıkabilir ki iç üretim dengesi bozulur. Dolar dünyadaki geçerliliğini kaybeder. Böyle bir gelişme dolar alacaklılarını büyük bir sıkıntıya sokar. Dolar uluslararası para olmaktan çıkabilir. Aslında bu tehlike her zaman mevcuttur.

4. ABD’nin gücü, dünyayı dolarla haraca bağlamasıdır. Böylece dünyadan haraç alamayınca ABD ordusu artık geri çekilir ve süper güç olmaktan çıkar. Tekel sermaye ABD’den taşınır. Nereye gider? Şimdilik gideceği yer önceki yeri Avrupa’dır. Böylece bu seçim oyunu ABD’yi bitirebilir.

ABD’nin 700 milyar dolarının bir de iç piyasada nasıl rol oynayacağını ve seçimleri nasıl etkileyeceğini irdeleyelim. Bush’un partisi bunu nasıl kullanacaktır? Seçimde halkın oylarına nasıl etki yapılacaktır? Bunun hesabını kabaca yapalım:

Seçmen ve sandık sayısı: 250 000 000 / 500 = 500 000

Sandığa düşen dolar: 750 000 000 000 / 500 000 = 1 500 000 dolar

Oy başına 7500 dolar düşecektir.

Bu paraya karşı hangi güç dayanacaktır?

 

 

***

 

 

 

 

 

Siyonist sermaye ABD’de ne yapmak istiyor?

Reşat Nuri EROL

05.10.2008

Siyonist tekel sömürü sermayesi 500 yıldır Batı’da yani Avrupa ve Amerika’da oyunlar oynuyor. Hedefi, dünyayı tek devlet hâline getirmektir. Kara Avrupa’sına önce “din savaşları” oyununu soktu ve ülkeleri yıllarca savaştırdı. Sonra “dinsizlik cereyanı” ile Avrupa kıtasını çökertirken; İngiltere’de din düşmanlığı yapmamış, kiliseyi muhafaza etmiş, krallığı korumuş, lordlar kamarasını devam ettirmiştir. İslâm âleminden Batı’ya aktardığı astronomi ve coğrafya bilgileri, kâğıt, barut ve pusula ile Amerika’yı keşfetmiş, bulduğu buharlı gemi ile dünyayı Büyük Britanya İmparatorluğu olarak emrine almıştır. Müstemlekecilikle yani sömürgecilikle dünyanın tek hakimi olmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyayı tek pazar hâline getirmek amacıyla merkezini Londra’dan New York’a taşımış, artık taşeron olarak İngiltere yerine ABD’yi kullanmaya başlamıştır...

Siyonist tekel sömürü sermayesi, dinler arası çatışma üzerinde kurduğu dengeyi, daha sonra rejimler arasında çatışma şekline çevirmiş, bu arada dinsizleştirmeyi ise ana hedef ittihaz etmiştir. Siyonizmin bu oyununu dünyada ilk defa Profesör Doktor Necmettin Erbakan bozmuştur. Şöyle ki, Erbakan Batı tarafından bile tanınmış bir profesör iken, birden ilim ve dinin birbirini tamamladığını ileri sürmüş ve bu amaçla siyasete atılmıştır. CHP ile koalisyon yaparak sağ-sol çatışmasına son vermiştir. O tarihlerde Bursa’da sürgünde bulunan Humeyni, Türkiye’deki bu uygulamadan ilham alarak aynı şeyi yapmış, solcularla işbirliğine girişmiş ve İran’daki inkılâbı gerçekleştirmiştir. Son Sovyet Devlet Başkanı Gorbaçov bundan ders alarak din düşmanlığını sona erdirmiştir. Sol artık dünyada din ile savaşmamaktadır. Avrupa Birliği’nde de Papa ve Kilise önemli rol oynamağa başlamış, Müslümanlarla anlaşma yolunu tutmuş, İslâm âlemi ile iyi geçinme siyasetini benimsemiştir. Sovyet Rusya’nın yıkılmasından sonra, Yeni Rusya Müslümanlarla olan münasebetlerini İslâm Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) üye olmayı talep edecek kadar ileri götürmüştür. ABD’de ise ilk defa Müslüman kökenli biri, Hüseyin Barack Obama başkan adayı olmuştur.  

İşte bütün bu gelişmeler sebebiyle Siyonizme dayanan Amerika’nın sömürü tekel sermayesi zor durumdadır, Amerika’da da işi giderek zorlaşmaktadır...

Hatırlayalım; ABD’nin Çekiç Gücünü Türkiye’de barındırma hususunda Ecevit Hükümeti yirmi günlük müddet tanırken, Necmettin Erbakan altı aylık uzatmayı kolayca Meclis’ten geçirmiş, ama yapılan anlaşma gereği ondan sonra Çekiç Güç son bulmuştur. Bunu gören ABD Başkanı Clinton siyaset değiştirmiş, Müslümanlarla iyi geçinme kararını almış ve Müslümanlara Beyaz Saray’da iftar yemeği vermiştir. Siyonist sömürü sermayesinin dinleri yok etme siyaseti böylece sona ermiş, rejimler arası çatışma da Gorbaçov tarafından bitirilmişti. Sermaye, yaptıklarından dolayı ABD Başkanı Clinton’u cezalandırmak için bir oyuna başvurmuş ve Monika hikâyesiyle saldırmış ama Clinton’u yenememişti. Ondan sonra yapılan iki seçimi de Clinton’un partisi kazandı, ama mahkeme kararı ile Bush başkanlık koltuğuna oturtuldu. Bu seçimler sermaye açısında son derece tehlikeli geçmiştir, çünkü uyanmakta olan ABD halkı her seçimde biraz daha Siyonizme karşı oy kullanmaktadır.

Siyonist tekel sömürü sermayesi, bu sefer mahkeme kararı ile bu seçim sorununu çözmeyeceği korkusuyla iki yeni oyuna başvurmuştur. Birincisi, Demokrat Parti’de öyle adayları koydurdu ki, bunların kazanma şansları hemen hemen yoktur. Hilary Clinton’un bayan olduğu için şansı yoktu. Demokrat Parti içinde de onu devre dışı bıraktı, çünkü o Obama’dan daha şanslı idi. Sonunda Barack Obama’yı aday yaptı ama seçilme şansı yok gibidir; çünkü Obama hem zenci hem de Müslümandır, ABD halkının onu kabullenmesi hayal bile edilemezdi. Ne var ki evdeki plan pazara uymadı, Obama’nın seçilme ihtimali doğdu.

Bu sebeple Siyonist sermaye ikinci oyunu oynuyor, seçimde değerlendirmek üzere 700 milyar doları ABD piyasalarına sürmek istiyor; istemesine istiyor ama...

Bitmedi, derin tahlillere devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

850 milyar dolarlık seçim oyunu

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

07.10.2008

Siyonizmin tekel sermayesi, dünyayı tek devlet hâline getirmek için son derece ustalıklı bir kredi rejimini uyguluyordu...

Faizli, ipotekli, hacizli “Mortgage Mesken Kredisi” ile inşaat sektörünü canlandırıyor, ama tarım ve sanayi sektörlerini ise çökertiyordu...

Böylece aç ve çıplak kalan insanlık onun emrine girecekti. Bu oyun çok da iyi gidiyordu. Türkiye dahil dünyanın her tarafı bu oyun sayesinde intihar ediyordu…

Birden krediler kesildi...

Dünya ekonomileri krize sokuldu...

Başarılı görünen dünyayı aç bırakma sistemi krize dönüştürüldü...

Bu olayı şimdiye kadar çözmüş değildik.

Acaba neden kendileri için başarılı gibi olan bir uygulamaya son verildi?

***

Siyonist tekel sömürü sermayesinin ne yapmak istediği işte şimdi ortaya çıktı.

700 veya 850 milyar doları Amerikan Merkez Bankası’ndan çekecek ve bu parayı seçimde Demokrat Partililer kullanacak, böylece Barack Obama mağlup edilecek...

Demokratlar bu oyuna gelirler mi? Demokratlar bu oyuna gelirler, çünkü onların dizginleri de sermayenin elinde! Sonuç olarak olanlar oldu ve 850 milyar doları tekel sömürü sermayesi seçim için Başkan Bush’un emrine verdi. Bush hükümeti o sermayeyi itfa etmek için kanun çıkardı. O para kullanılacak ve şayet başarabilirlerse Obama seçimi kaybedecek!

Siyonist tekel sömürü sermayesinin büyük oyunu işte bu şekilde ortaya çıkıyor.

***

Merak ettiğimiz şudur: Acaba Amerikan halkı bu 850 milyar dolarlık seçim rüşvetine karşı ne yapacaktır?

Hatırlarsanız; sömürü sermayesi benzer bir seçim oyununu Türkiye’de Genç Parti hikâyesinde denemiş, ama başaramamıştı. Uzanlar sözlerinde durmadılar, bir şekilde kendilerine verilen milyar dolarların tamamını seçimde harcamadılar ve tasfiye edildiler...

Bakalım sermaye benzer oyunu Amerika’da başarabilecek midir?

Türk Milleti Genç Parti ile oynanan bu seçim oyuna gelmemişti.

Bakalım ABD halkı bu seçim oyununa gelecek midir?..

Bütün dünya günlerdir ABD’yi kurtaracak ya da batıracak olan 700-850 milyar doları konuşuyor. İlk etapta ABD piyasalarına 350 milyar dolar şırınga edilmesi planlanıyordu. Yapılan hesaplara göre, ABD’de hükümetin 850 milyar dolarlık kurtarma planı yasa tasarısına ilişkin görüşmelerde Kongre’deki Demokrat ve Cumhuriyetçilerin önde gelen isimleri, paketin temel maddeleri üzerinde anlaşmaya varacaklardı...

Buna göre, 700 milyar dolarlık ilk kurtarma paketinde, önce 350 milyar dolar serbest bırakılacaktı... Kongre, programın iyi sonuç getirmediğine inanması durumunda 350 milyar dolarlık ikinci dilimi de bloke edebilecekti... Kurtarma paketinin önce Temsilciler Meclisi’nde, ardından da Senato’da onaylanarak yürürlüğe girmesi bekleniyordu… Siyonist sömürü sermayesi sonunda yapacağını yaptı ve paket 850 milyar dolar olarak onaylandı!..

ABD’nin 700 veya 850 milyar doları ile ilgili verilen haberlere ve yapılan yorumlara bakıyorum da, meselenin künhüne vakıf olan yok.

Bu operasyonla aslında ne yapılmak isteniyor?

Bunu gören, yazan ve yorumlayan yok.

Madem onlar görüp yazmıyor; o halde biz şimdilik hiç olmazsa bazı yönlerini yazmaya devam edelim… Uyarı ve tebliğ görevimizi yerine getirmeye çalışalım… Böylece insanımızın şuurlaşmasına, şuurlularımızın da bilgilenmesine vesile olalım…

 

 

***

 

 

 

 

 

Batı çökerken…

Reşat Nuri EROL

08.10.2008

Bir zamanlar neredeydik…

Şimdi nerelere geldik …

Nereye gidiyoruz…

Batı çöküyor… Var olan ve hükmeden sistem çağın sorunlarını çözmüyor, çözemiyor… Var olan dünya düzeni dünyayı yönetemiyor… Tek tek insanlar ve topyekün insanlık yeni bir çıkar yol, yeni bir çare ve çözüm, yeni bir devlet ve dünya düzeni arıyor…

Fıkıhtaki hükümler bin sene öncenin meselelerine ait olduklarından, bugünkü yani çağımızdaki sorunları çözemiyor. Nitekim beşyüz yıl öncesinde bile, Sultan Fatih döneminden başlayarak kanunlar fıkhın yerini almaya başlamış, Kanuni Sultan Süleyman zamanında kanunlar daha da artmış ve zirve yapmış. Cumhuriyet dönemimde ahkâmı şer’iyye lağvedilmiş; çünkü zaten çağın sorunlarını çözebilen ahkâmı şer’iye kalmamış…

Ahkâmı şer’iye lağvedilmiş ama yerine yeni ahkâmı şer’iye oluşturulacağına, Batı kanunları aktarılmış! Bu aktarma yapılırken zannedilmiş ki; teknik ve sanayideki gelişmeler gibi Batı dünyasında hukukta ve diğer alanlarda da gelişmeler olmuştur. Oysa gelişme şöyle dursun, Batılılar bin sene evvelki usule, fıkıh usulüne, hukuk usulüne yani metodolojisine bile henüz başlamamışlardır. Daha doğrusu Batı böyle bir ilimden haberdar bile değildir!..

Demek ki bin sene önceki fıkıh bizim sorunlarımızı çözmüyor. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’dan beri yani beşyüz yıldır vaziyeti kanunlarla idare etmeye çalışıyor ve sonuç olarak görüyoruz ki; Kur’an’ın dışındaki çözümler sonuç vermiyor...

***

Batı çökerken bütün dünya, bütün insanlık çok ciddi krizler ve bunalımlar içinde. Hattâ zaman zaman bu köşedeki yazılarımda hatırlattığım üzere, çok yönlü ‘EKONOMİK VE SOSYAL TUFANLAR’ yeryüzünün her yerini kaplamış durumda... Dünya çok yönlü bir ‘CAHİLİYE DÖNEMİ’ yaşıyor... Kur’an dışında bir çare ve çözüm görünmüyor…

Batı çökerken ülkemizdeki manzaraya bakalım: Mahkemelerde yıllarca süren davalar caydırıcı olmuyor... İşler rüşvetle ve arka kapıdan bir şekilde hallediliyor... Sanayi döneminin çetrefilli işleri artık yürümüyor... Başka türlü yaşamanıza imkân tanınmıyor...

Terör olayları dağlardan inip kapımıza dayanmış. Faili meçhul cinayetler yahut meçhul tetikçiler, sahte sanıklar bizi nereye kadar götürecek? Kapkaç ferdî olay olmaktan çıkmış, organize çetelere dönüşmüş. Eman ve güven ortamı yok olmuş…   

Çok yönlü ekonomik ve sosyal krizler ülke sınırlarını aşmış; ‘küreselleşme’ adı altında dünyayı küçük bir köye dönüştürüp yeryüzünü yaşanmaz hâle getirmiş. ‘Kredi kartı’ suiistimalleri ile insanlar ve bankalar yok ediliyor, ekonomiler çöküyor, hayatlar sönüyor…

Komünizm/sosyalizm çöktü… Kapitalizm de çöküyor… Batı topyekün çöküyor…

***

Batı çökerken; Allah’ın büyük nimeti olarak bizim elimizde Batı’da olmayan bir hazine var, “Fıkıh Usûlü” vardır. Fıkıh Usûlü sayesinde Kur’an’ı yeniden ve çağımızın ihtiyaçlarına göre anlama imkanı ortaya çıkmaktadır. Çare ve çözüm bellidir.

Takip etmemiz gereken usul nedir?

Kur’an’ı, sünneti, icmaları ve fıkıhçıların içtihatlarını öğrenmek... Fıkıh usûlü ilmini yeniden düzenlemek ve kendimize göre bir usul geliştirmek; yani çağımızın sorunlarını çözmek için bir ekol oluşturmak... Batı’da ulaşılmış sosyal ve tabiî ilimleri öğrenmek ve çağımızın sorunlarını ortaya koymak... Çağımızın çok yönlü sorunlarını dört delile dayanarak çözmek ve çağımızın fıkhını oluşturmak... Bütün bunları yaparken Kur’an’dan kopmamak için fıkıhçıların usûlünü benimsemek.

İşte bu çalışmaların sonunda ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN, ADİL DÜNYA DÜZENİ ortaya çıkacak ve insanlık ister istemez bu düzene teslim olacaktır.

Batı çökerken onların peşine takılanlara bu gerçekleri bir kere daha hatırlatıyoruz.

 

 

***

 

 

 

 

 

10 sene sonra Türkiye yok!

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

16.10.2008

Türkiye 1950’lerde borçlanmaya başladı.

10 (yazıyla on) sene içinde 30 milyar dolar borçlandı.

O dönemde büyük işsizlik olduğu için çok verimli sonuç alındı ve Türkiye tarım döneminden sanayi dönemine geçti.

Türkiye borçlanmaya ve kalkınmaya devam etti...

1997’ye gelindiğinde Türkiye’nin borcu 80 milyar dolardı.

Refah-Yol Hükümeti borçlanmadan büyük hamle yaptı ve ülkemiz gelişti.

Bir ülke makine parkına sahip değilse o ülkenin dışarıya borçlanması o ülke için kârlı olabilir. 1997’ye kadar olan durumu böyle kabul edebiliriz.

Ama özellikle ondan sonra Türkiye neden borçlanmıştır?

2002 yılına gelindiğinde Ecevit Hükümetleri beş yılda 70 milyar dolar borçlanmıştı ama ülkeye bir çivi bile çakılmamıştı.

Aslında böyle bir borçlanmaya da hiç gerek yoktu.

***

Şimdi 2002’de 150 milyar dolar borçla yönetimi devralan ‘bir parti’ vardır ve beş yıl sonra yani 2008’in başında ağır dış borç yükü ile karşı karşıya kalmıştır.

150 milyar dolar devraldıkları borçtu.

Beş yıllık faizi ile bugün 300 milyar dolardır.

Buna KİT’lerin 50 milyar dolarını da eklersek;

Türkiye 350 milyar dolar dış borca batmıştır.

Bu arada yapılması gerekenlere ve yapılabileceklere göre bakıldığında, bu partinin de ülke yararına bir çivi çaktığı iddia edilemez.

Bu partinin kendisi beş senede ne yaptı, ne kadar borçlandı, şimdilik bilmiyoruz.

Ama biz bu partinin de en az 50 milyar dolar daha borçlandığını kabul edelim.

Bu durumda Türkiye’nin 400 milyar dolar dış borcu vardır.

***

Bu borç 5 (beş) sene sonra ne olacaktır?

Hesap edelim bakalım:

5 sene sonra bu borç aynı formülle 800 milyar dolar etmektedir!

10 sene sonra bu borç aynı formülle 1600 milyar dolar etmektedir!

Türkiye’de 16 milyon aile olduğunu kabul edersek:

Aile başına borç yükü 100 bin dolar olacaktır!

Her aileye yılda 12 bin dolar faiz yükü gelecektir!

Yani,

Her aile ayda 1000 (bin) dolar faiz ödeyecektir!  

Bu arada her ailenin yaşayabilmesi için de ayda en az 2000 dolar kazanması gerekir.

Elbette on sene sonrasında geçinme şartları da böyle kalmalıdır.

Peki, bu gidişatla böyle bir şey mümkün müdür?

Tesbit ettiğimiz bu durum, bundan sonra yani önümüzdeki on yılda Türkiye’nin yeni borç almadığını farz edersek böyledir.

Sonuç:

Demek ki 10 sene sonra Türkiye iflas edecek; 10 sene sonra Türkiye yok!

Kanser olan hastaya biçilen ömür gibi ömür hesaplıyoruz.

Hesapta bir yanlışımız varsa, biri çıksın da bize izah etsin.

Ama karşımıza çıkmak bir yana, ağızlarını bile açamazlar.

***

Bundan sonraki yazımızda bu borcun nasıl ödeneceği üzerinde duracağız.

 

 

***

 

 

 

 

 

İstanbul’un sorunları

Reşat Nuri EROL

21.10.2008

Yerel yönetimler seçimi yaklaşıyor. Biz yaşadığımız şehirden başlayalım; İstanbul’un veya herhangi bir büyük şehrimizin önce sorunlarını tesbit etmelim, sonra bu sorunların çözümü üzerinde duralım.

Sorun 1- TRAFİK:

İstanbul’un en önemli sorunu trafik sorunudur. Hemen herkes günde en az iki saatinden fazla vaktini trafikte geçirmektedir. Trafik sorunu çözmeli ve herkes normal bir mesafeye yarım saat içinde gideceği yere gitmeli. 15 dakika gidiş, 15 dakika dönüş. İstanbul’da 6 milyon işçi varsa, günde 2 saat, haftada 12 saat, senede 600 saat harcamakta, 3600 milyar saat boşa geçmektedir. Saati 2 YTL kabul edilse, 7.2 milyar YTL boşa gitmekte. Sadece trafik sorununu çözmekle İstanbul’da harcanan petrol, yıpranan arabalar ve çalışmayan şoförler eklendiği zaman; yılda 10 miyar dolar tasarruf etmiş olacağız.

Sorun 2- DEPREM:

İstanbul’un dörtte üçü ruhsatsız yapılaşma ile oluşmuş, dörtte biri de sağlıklı ruhsatlarla oluşmamıştır. Tapular hâlâ arsa tapularıdır. Bu yapılardan zelzeleye mukavim olanlar bilinmiyor. Yeni imar da tamamen kayırma üzerinde yürümektedir. Belli kişilerin elinde olmayan arsalar üzerinde inşaat yapamıyorsun. Tam bir arsa yolsuzluğu vardır. Sağlıklı inşaat piyasası oluşmamıştır. Yapılan inşaatın sağlıklı olmaması demek, her yıl yapılan inşaat kadar zarar ediyoruz demektir. Çünkü yarın İstanbul’u sağlıklı imara kavuşturmak için bunların tamamını yıkacağız demektir.  

Sorun 3- KAÇAK İŞYERLERİ:

İstanbul’daki işyerleri kolay ruhsat alamadıkları, verginin altında ezildikleri için kayıt dışı çalışmayı tercih etmektedirler. Bu durum hesaba kitaba dayanmayan bir ekonominin oluşmasını zorunlu kılmaktadır. Bu da üretimi en aza, yarıya düşürmekte, böylece İstanbul’un iş kaybı yarıya yakın olmaktadır. Bu sorun çözülürse İstanbul’un üretimi iki misli artacak, kalitede de iki misli yükselecektir. Bunu günde dört saat olarak alırsak, yılda 20 milyar dolar kaybımız var demektir.

Sorun 4- İŞSİZLİK:

İstanbul sadece sanayi ile geçinmektedir. Eskiden krediler İstanbul’a verildiği için Anadolu yoksullaşmış, İstanbul sürekli göç almıştır. Anadolu tarım ürünlerini İstanbul’a satar, İstanbul’dan sanayi ürünlerini alırdı. Bu sömürü ekonomisi sürüp giderdi. Avrupa İstanbul’u, İstanbul da Anadolu’yu sömürüyordu. 28 Şubat’tan sonra İstanbul Anadolu’ya mal göndermedi, Anadolu kendi çaresine bakmaya başladı ve sanayileşti. İstanbul artık Anadolu’yu eskisi gibi sömüremiyor. İstanbul ihracata yöneldi. Bugünkü İstanbul ekonomisi ihracata dayanmaktadır. Dünyadaki ekonomik kriz Anadolu’ya etki etmez ama İstanbul’u çökertir. Zelzeleden daha tehlikeli bir durum vardır. İstanbul Belediyesi buna çözüm bulmalıdır. İstanbul Anadolu’ya entegre bir ekonomiyi geliştirmek zorundadır.

Sorun 5- SOSYAL ÇÖZÜLME:

Topluluklar örf ve âdetleri ile yaşar. Örf ve âdetlere uymayanlar topluluklardan dışlanırlar; dolayısıyla örf ve âdetlere uymak zorunda olurlar. Bu da bir hukuk düzeni demektir. Ahlâka dayanmayan hukuk olmaz. Hukuku uygulayanlar insanlardır. İnsanlar ahlâklı değilse hukuku uygulamazlar. Keyfî idare doğar ve anarşi olur, terör olur, kapkaç olur... Küçük yerelde sosyal baskı vardır. Oysa İstanbul’da bu baskı yoktur. Anadolu’dan gelen halk hâlâ birbirleri ile ilişki kurmaktadır, dolayısıyla henüz örf ve âdetlere saygısızlık yaygınlaşmamaktadır. Ancak, bir nesil bile geçmeden Anadolu’daki örf ev âdetler kaybolacaktır. İstanbul’da da örf ve âdetler doğmayacaktır. Böylece İstanbul yaşanmaz şehir hâline gelecektir. Birbirinden uzak yaşayanlar arasında eski örfler etki etmez olur ve sorunlar başlar. Bu sorun da çözülmelidir. İstanbul, Anadolu örf ve âdetlerinin kaybolmasından önce, yeni örf ve adetler doğmalıdır. Halk bu soruna sahip çıkmalıdır. Kişi dışlanmaktan, toplum dışına atılmaktan korkmalıdır. Bize göre terör sorunu demek, örf ve âdetler sorunu demektir. Sadece polisle terör önlenemez. Çünkü polisin yeterince işbirliği yapması örf ve âdet ile sağlanır. Ahlâk yok olunca sosyal yapı kalmaz.

Yerel yönetim seçimleri yaklaşırken; bu şekilde İstanbul’un veya herhangi büyük bir şehrimizin önce sorunları tesbit edilmeli, tesbitten sonra çare ve çözümleri aranmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Faizli ve faizsiz ekonomi sistemi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

22.10.2008

Batı ekonomisi “faizli ekonomi sistemi”dir. Birilerini, biraderlerini, belli kimseleri besleme ekonomisidir. Bir ülkede çok ağır vergiler, imkânsız faizli krediler, kötü denetim ve yönetim, kayıtsız ekonomi çarkı varken, bu çarkın içinde bir firmanın kâr etmesi sözkonusu değildir. Sistem öyle kurulmuştur ki işletmeler mutlaka zarar eder.

Türkiye de işte bu ekonomi sistemi ile yönetildiğinden, ülkemizde kârlı işetmeyi kurmak mümkün değildir. Zaten kâr etseniz bile bürokrasi üstünüze çullanır ve sizi yok eder.

Peki, bu durumda bugün Türkiye’de işletmeler nasıl çalışıyor?

Devlet istediği kimseleri sübvanse ediyor, yani kredilerle besliyor. Onlar faiz ödüyor. Sonra krediyi ya ödüyor veya ödemiyor. O sayede koruma altında olan o firmalar yaşıyor.

Yani;

- Zarar ettiren devlet.

- Sonra da istediklerini sübvanse eden yine devlet.

Ülkemizde ve dünyada bilinen malum “faizli ekonomik sistem” ve onun işleyiş çarkı özetle işte budur.  

*

Bunun zulmün sona erdirilmesi ve giderilmesi için ne yapmamız gerekir?

Her şeyden önce bu “faizli ekonomi sistemi”nin yerine Adil Düzen sistemini, Adil Ekonomik Düzen sistemini yani “faizsiz ekonomi sistemini” getirmemiz gerekir.

İşletmeleri çökerten sebepler bertaraf edilecek. Bunun gerçekleşmesi için;

- Ağır vergi sistemi kaldırılacak.

- Enflasyona dayalı düzene son verilecek.

- Ekonomi bütün kötü ağırlıklarından kurtarılacak.

- Faizsiz kredi sistemine dayanan adil ekonomi düzeni kurulacak.

Bu ve benzeri gerekli bütün tedbirler alınması gerekirken, AKP ne yapıyor?

Faize, faizcilere, faizli sisteme teslim olmuş, kurbanlık koyun gibi ülkeyi ve kendisini ölüme doğru götürüyor!..

Peki, bu durumda suçlu olan kimdir?

Her halde öncelikle bu partiye oy verenler, ondan sonra onlara karşı alternatif, çare ve çözüm üretmeyenlerdir.

*

Her neyse, biz tenkitlerle vakit kaybedecek değiliz.

Çare ve çözümü kısaca tekrar hatırlatıyoruz.

Türkiye ekonomi bakımından iki önemli sorunu hiç beklemeden acilen çözmelidir. Bunlardan birincisi “DIŞ BORÇ”, diğeri “İŞSİZLİK”tir. Çözüm reçetemiz basittir, kolay anlaşılmaktadır. Olmaz diyenler varsa, buyursunlar tartışalım. Olmaz, çünkü İMF müsaade etmez diyebilirler. Ama merak etmesinler, biz onun da formülünü veririz.

İŞSİZLİĞİN önlenmesi için yapılacak ilk iş faizsiz olarak çalışanlara kredi vermektir. İşveren borçlanacak ve işçi parasını alacak. İşverene yine faizsiz ham madde kredisi verilecek. Mamul satılınca borcunu ödeyecek. Üretilen mal satılmadan itfası istenmeyecek. Çözüm bu kadar basittir. Bu çözüm enflasyon yapmaz, çünkü çıkan para karşılığı satılık mal vardır. Buna itiraz eden biri varsa, buyursun tartışalım. Tartışamazsınız, çünkü çözüm o kadar açıktır ki ağzınızı bile açamazsınız.

DIŞ BORCUN TASFİYESİ için alınacak tedbirler de açıktır.

- Döviz borcu YTL borcuna çevrilecek.

- Para borcu mal borcuna çevrilecek.

- Dış borçlar iştirake çevrilecek.

- Faiz tekaruza çevrilecek.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kriz; tesbit, teşhis ve tedavi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

23.10.2008

Ekonomik kriz bütün dünyayı sarıp sarmalamış durumda. Dünyadaki her ülke gibi Türkiye de krizden nasibini alıyor. Yapılan nedir? Herkes krizi konuşuyor, yazıyor, değerlendiriyor…

Kriz ile ilgili yapılan tesbit ve tanımlamalar, her gün üzerinde bu kadar durulmasına rağmen hep eksik kalıyor. Krize değişik isimler veriliyor, sonra değerlendiriliyor. Bakış açınıza göre bunlar hep doğru, ama bunlar şu anki durumun sadece bir bölümünü açıklıyor.

Krizin merkez üssü ABD ve bu krizin Amerikan halkına maliyeti onlarca trilyon dolar olacak. Bunlar zararın sadece parasal boyutu. Kriz; düzen, dünya düzeni, ekonomik düzen boyutu ve sistem sonuçları açısından henüz gerektiği gibi ele alınmıyor. Sonra sıra siyasi ve toplumsal sonuçlarına da gelecek. Bu alanlarla ilgili ciddi bir tartışma henüz yok. Bugüne kadar yapılanlar, sadece çöken bir sistemi ayağa kaldırmak ve devam ettirmek için devletlerin ve halkın kaynaklarını seferber etmek, daha doğrusu sömürmek oluyor.

Kriz etrafında yapılan tesbitlerin hemen hemen tümüne katılıyorum. Ancak tesbitlerin sebepleri yani krizin gerekçeleri izah edilip teşhisler konmuyor.

En önemlisi “tedavi”den hiç söz edilmiyor…

*

Tesbit konusunda buraya saygı duyduğum ekonomistlerden birinin, Mikrokredi modeliyle 2006 yılında Nobel Barış Ödülü kazanan Bangladeşli Muhammed Yunus’un, Der Spiegel dergisinde çıkan kriz değerlendirmesini alıyorum:

“Dünyanın yaşadığı mali ve ekonomik krizin temel nedeni zenginlerin her türlü sosyal ve ahlâki değerlerle piyasa koşullarını görmezden gelerek daha fazla kâr elde etme şeklindeki ihtirasları, doyumsuzlukları ve artık bir hastalık hâlini almış aşırı kazanç istekleridir. Aldığı birkaç yüz dolarlık krediyle gidip bir inek alan yatırımcı örneğindeki ilişkinin aksine, para ile reel ekonomi arasındaki köprüleri yıkıp adeta kâğıttan şatolar inşa eden bir mâli sistemi benimseyen Amerikan finans sistemine sarılmak dünya piyasalarının çöküşüne davetiye çıkardı.”  

Tesbit ile ilgili durumu şöyle özetlemek mümkün:

Dünya 1929’dan bu yana en derin ve sarsıcı krize tanık oluyor. Bu durum, bütün ülkeleri daha şimdiden en derin şekilde vurmuş durumda. Bitmedi, daha da vuracak. Merkez ekonomiler, sistemi korumak için trilyon dolar desteklerle direnirken, bu süreç içinde güvenilir bir liman yani çare ve çözüm henüz görünmüyor...

*

Krizi en çok yaşayan devletler ve hükümetler ne yapıyor?

Krizin, daha doğrusu yolsuzluğun, küresel sömürü çarkının yani bu devasa büyüklükteki finansal operasyonun sorumlularına, Siyonist sermayeye “kurtarma paketleri” adı altında trilyon dolarlar aktarmaktan başka bir şey yapamıyor...

Siyonist sömürü sermayesinin ‘banker’ denen soyguncularına şimdilik dünya teslim olmuş gibi görünüyor. Sömürü savaşını şu aşamaya kadar sömürü sermayedarları kazandı; bütün dünya, bütün insanlık ve bütün devletler ise kaybetti.

Bu sürecin sonrasında neler olur?

Sonrasında olacakları biliyoruz, ama şimdilik sadece izliyor ve bekliyoruz...

Kriz sonunda dünyayı “yeni bir düzene, yeni bir dünya düzeni, adil bir dünya düzenine” götürecektir. Elbette bunun bir bedeli de olacaktır. Nitekim olmaya başlamıştır.

Dünyaya bu acıyı çektiren sömürü çarkı tasfiye olacak, olmak zorunda.

Dünya bu sömürü çarkına “çare, çözüm, tedavibuluncaya kadar bu sömürü çarkı bir şekilde dönmeye devam edecektir…

Siz yegâne tedavinin ne olduğunu iyi biliyorsunuz: ADİL EKONOMİK DÜZEN.

 

 

***

 

 

 

 

 

Atılım ve Açılım için 3. Büyük Kongre:

SP; AKP, Erbakan ve Numan Kurtulmuş

Reşat Nuri EROL

25.10.2008

Süleyman Arif Emre’yi, ‘Saadet Partisi tek başına iktidara gelebilir’ diyen bilgi ve tecrübe abidesi Süleyman Arif Emre’yi iyi dinlemek ve anlamak gerek. Çünkü o, milletçe geldiğimiz noktada ‘ibreler Saadet Partisi’ni gösteriyor’ diyor. Aynen katılıyorum. Bu millet Millî Görüş Hareketi’nin gömlek çıkaranlarını bile iki defa hem de Anayasa çoğunluğu ile iktidar ettiyse, hareketin asıl sahiplerini yani Saadet Partisi’ni elbette iktidar edecektir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntılardan ve zulüm çarkından kurtulmak için bunun dışında bir çaresi yoktur. Süleyman Arif Emre, milletimiz AKP’ye iyiniyetle iki kere tek başına iktidara gelme şansı tanıdı, ama AKP bu iki tarihi fırsatı değerlendiremedi dedikten sonra, önemli tesbitlerde bulunuyor: -İlk önce yeni bir anayasa yapılması gerekiyordu... AKP birinci iktidarında bu meseleye hiç yanaşmadı, bu sebepten sorunlar çığ gibi büyüdü… -Tek başına iktidara gelen bir partinin, zamanlamasını iyi yaparak partisinin ilk hızıyla ve yıpranmamış gücüyle, önemli işlere öncelik vermesi gerekiyordu. Bu tren kaçırıldı... -İki kere millet tarafından tek başına iktidara getirilen bir partinin, ilkin kendi gücüyle ekonomik atılımlar yapması ve muhalefete muhtaç olmadan yüzü ak, alnı açık olarak milletin dinamizmini harekete geçirmesi mümkünken, işin kolayına gidilerek, ekonominin IMF’ye, dış politikanın ABD ve AB’ye endekslenmesi yanlış olmuştur... -Eğer şu antipatik ve hırçın Baykal üslubu AKP’nin imdadına yetişmeseydi, AKP’nin işi zordu...

Bu yazıyı yazdığım gün, çalışma arkadaşım Yük. İnş. Müh. Ekrem Fildişi aradı ve heyecanla yaşadığı olayı anlattı: Az önce bir iş vesilesiyle görüştüğüm emlakçilik yapan emekli Alevi bir vatandaşımızın yanından ayrıldım. Beni hiç tanımadığı halde, Refahyol Hükümeti Başbakanı Erbakan’ı hayırla yâd ettikten sonra, durup dururken aniden anlatmaya başladı: “Erbakan biz emeklilere Refahyol Hükümeti zamanında yüzde yüz zam yapmıştı... O sayede bugünlerde yıkılmadık, hâlâ ayaktayız... Erbakan Hoca’nın o zammı olmasaydı şimdi hâlimiz nice olurdu?.. Allah ondan razı olsun…”

Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, Süleyman Arif Emre’nin şu önemli tesbitine bakalım:

-Halkımız REFAHYOL Hükümeti döneminde, muhterem Erbakan Hoca’nın millî potansiyelimizi harekete geçirerek, harcamalarda havuz sistemini uygulayarak, kaynak paketlerini devreye sokarak, memura, işçiye, emekliye, esnafa beklenmedik şekilde sürpriz zamlar yapmasını; işçilerle, sendikalarla ihtilafa düşmeden davul zurnayla toplu sözleşmeler yapıp iç barışı perçinlemiş olmasını asla unutmadı.

Halkımız unutmadı, unutmayacak… Daha büyük hizmetler için Saadet Partisi’ni ve Millî Görüş kadrolarını yeniden iktidara getirecek…

Türkiye iyi yönetilemiyor…

Ülkemizde hem iktidar hem de ana muhalefet boşluğu var. Bu köşede hep hatırlattığım üzere, Türkiye’nin ana sorunları çare ve çözüm bekliyor. Siyaset ve demokratik sistem tıkanmış durumda. İşte, Türkiye’nin ve dünyanın tam da bu sıkıntılı döneminde, Saadet Partisi yapılan istişareler sonucunda 3. Büyük Kongre’ye tek aday Numan Kurtulmuş ile gideceğini deklare etti. Saadet Partisi yeni dönem için  ‘atılım ve açılım’ hamlesiyle harekete geçerken, halkımız için yeni bir çıkış noktası ve yeni bir ümit ışığı olarak algılanacaktır. Çünkü Saadet Partisi kadrolarının -Süleyman Arif Emre’nin de hatırlattığı üzere- problemli olduğu hiçbir kesim yoktur. Barışa, kardeşliğe milletimizin birlik ve bütünlüğüne yaklaşımı yapıcıdır, müsbettir. Millî Görüş kadrolarının daha önce katılmış oldukları her koalisyonda ne derece hamleci, ne derece başarılı ve ne derece devlet ve millet kaynaşmasına katkıda bulunduğu, herkesin malumudur.

Numan Kurtulmuş işte böylesine hizmet açlığının oluştuğu olumlu şartlarda nöbeti devralıyor ve Saadet Partisi’nin Genel Başkanlığına getiriliyor…

Atılım ve Açılım için Saadet Partisi 3. Büyük Kongresi hayırlı olsun...

 

 

***

 

 

 

 

 

Atılım ve Açılım için 3. Büyük Kongre:

SP; Recai Kutan ve Numan Kurtulmuş

Reşat Nuri EROL

26.10.2008

Tarih, tarihî olaylar ve gelişmeler kendi mukadderatı içinde akıp gider...

Türkiye ve dünya, 1997’de Millî Görüş iktidarını hazmedemedi, kim bilir belki de hazmedecek durumda değildi. Bu merhalede Millî Görüş Hareketi mensuplarının bir müddet kenara çekilerek sabırla beklemesi gerekiyordu. Millî Görüş kadroları, Muhterem Genel Başkanımız Recai Kutan başkanlığında bu dönemi başarı ile tamamladı.

Saadet Partisi’nin bu sabırlı beklemesi nihayet meyvelerini vermeye başlamıştır...

Bu süre zarfında Avrupa’da, Amerika’da ve bütün dünyada önemli olaylar, büyük değişiklikler oldu; hâlen de olmaya devam etmektedir... Zenci bir Müslümanın oğlu ABD’de başkan seçilmek üzeredir. Seçilmese de, oraya kadar çıkması bile büyük olaydır. Son ekonomik krizler göstermiştir ki, kapitalizm ve faizli sistem bir yere varmayacaktır; artık faizsiz ekonomik sistemin zamanıdır, tarih ve dünya oraya doğru akmaktadır...

Sadece dünyada değil, Türkiye’de de büyük gelişmeler olmuştur. Asker artık eskisi gibi müdahale etmemekte, parlamentoya ve hükümete itaat etmektedir. Üniversitelerdeki ve kamuoyundaki çatlak sesler giderek azalmaktadır. Gömlek çıkaran Millî Görüş kaçkınları iki dönemdir iktidara gelmektedir. Artık şartlar gerçek Millî Görüşçülerin ve Adil Düzenin iktidar olması merhalesine gelmiştir.

Bu arada Millî Görüş Hareketi’nin biricik siyasi temsilcisi Saadet Partisi’nde önemli olaylar olmuştur. 2. Büyük Kongre’de yaşanan önemli olaylardan sonra, şimdi 3. Büyük Kongre’de daha büyük ve önemli bir olay cereyan etmiştir: On yıldır genel başkan olan Recai Kutan görevi bırakma ve nöbeti devretme kararı vermiştir. Kırk yıllık Millî Görüş Hareketi’nin şimdi de yeni bir hamle vesilesiyle “ATILIM” ve “AÇILIM” dönemine gelinmiştir. Muhterem Genel Başkanımız Recai Kutan’ın bizzat kendisinin de takdir ederek başlattığı süreç, Muhterem Erbakan Hocamız’ın önderliğinde yürütülen istişarelerle sonuca bağlanmıştır. Yüksek İstişare Kurulu’nun bu yönde aldığı karar neticesinde, Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un 3. Büyük Kongre’de tek aday olmasına karar verilmiştir.

Bu seçim Hazreti Ebu Bekir’in Hazreti Ömer’i seçtirmesi gibidir ve Numan Kurtulmuş’un Hazreti Ömer gibi hizmet edeceğine alâmettir. Aynı zamanda Millî Görüş çizgisinin örnek bir uygulamasını daha ifade etmektedir.

Numan Kurtulmuş’u bekleyen görevler ve hizmetler vardır:

-Numan Kurtulmuş’un ilk görevi, Millî Görüş Hareketi’nin Lideri Muhterem Erbakan’ın çizgisinden ayrılmamaktır. Erbakan ailesine ve çalışma arkadaşlarına olan saygısını sürdürmeli, onlarla sürekli diyalog ve istişare içinde olmalıdır.

-Numan Kurtulmuş, yaşlı-genç ayırımı yapmaksızın partinin tüm kadrolarına yeni bir görev ve hizmet heyecanı getirmelidir. Hizmet görevlerini tevdi ederken, dışarıdan yenileri almaktan çok, şimdi kenarda duran kadrolar yeniden iş başına gelmelidir. Yaşlılarla gençler arasında işbirliği, sevgi, hürmet ve muhabbet en geniş şekliyle sürdürülmelidir.

-Numan Kurtulmuş, aynen Erbakan gibi Adil Düzen çalışanlarının çalışmalarından yararlanmalı, “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen” tekrar ana hedef olmalıdır. Çünkü Adil Düzen tüm insanlığın sorunlarını çözen bir medeniyet projesidir.

-Numan Kurtulmuş’un önemli bir görevi daha vardır, o da diğer partilerle ve partililerle diyalog kurmadır. Kur’an diyor ki; “Birr (iyilik) ve takvada yardımlaşın, ism (kötülük) ve udvanda (düşmanlıkta) yardımlaşmayın.” (Mâide, 5/2) İktidar-muhalefet ayırımı yapmaksızın, iyilik ve takvada her parti ile beraber olunacak, kötülük ve düşmanlıkta her partiden uzak olunacaktır. Ekseriyet sistemi terk edilmelidir. Tüm partilere, teklifler gitmelidir, uzlaşma içinde nisbî sistemde bütün partilerle işbirliği yapılmalıdır. Partimiz ne iktidar ne de muhalefet yanlısı olmalı, partimiz sadece hak ve adalet yanlısı olmalıdır.

Saadet Partisi’ne yeni dönemde Cenabı Allah’tan başarılar dilerim...

 

 

***

 

 

 

 

 

Saadet geliyor…

Reşat Nuri EROL

28.10.2008

Kırk yıl önce, İzmir ve Ege Bölgesi’nde siyasi çalışmalara başladığımız ilk yıllarda, MSP zamanında ve daha sonra İstanbul teşkilatlarında, özellikle Refah Partisi döneminde Millî Görüşçülerle omuz omuza mücadeleyi yürütürken yaşadığımız halleri, duyguları, atmosferi, psikolojiyi halkla beraber daha yakından tekrar yaşamaya niyetlendim. Kendime göre bir program yaptım ve SAADET PARTİSİ 3. BÜYÜK KONGRESİ süresince o programı kendimce uyguladım. Cumartesi akşamı Büyük Kongre’ye gitmek üzere toplanmaya başladık.

Nerede?

Saadet Partisi Dudulu Mahallesi Temsilciliği’nde...

İstanbul’da yaşadığım ilçe Ümraniye’nin en önemli mahallelerinden Dudulu Mahallesi Muhtarı Fahrettin, SP Mahalle Temsilcisi Ali, mahallenin Millî Görüş Çalışanları Sıddık ve Hasan kardeşlerim başta olmak üzere, kadınlı erkekli elli kişilik Millî Görüş Hareketinin Hizmetkârı kardeşlerimizle temsilcilik binamızda bir araya geldik. Temsilcilikte bir araya gelmişken, ‘Hocam, sohbet edelim’ dediler; sohbet etmeye başladık... Meğer bu sohbet, sabaha kadar sürecek toplu ve ikili sohbetlerimizin sadece başlangıcıymış. İstanbul’dan Ankara’ya gidip gelinceye kadar, Ashabı Kiramı oluşturan sohbet geleneğini sürdürürcesine sohbetler ettik…

‘Saadetlilerin Sohbetleri’ diyebileceğim ve bir yazı silsilesi olabilecek heyecan, hareketlilik, güzellik ve yoğunlukta sabaha kadar sohbet ettik. Saadetlilerin gündeminde neler olabileceğini tahmin ediyorsunuzdur. İşte biz de sabaha kadar hiç uyumadan süren sohbetlerimizin ana gündemi olarak o konuları konuştuk. Günlük siyasî, sosyal, ilmî ve iktisadî işlerim sebebiyle her gün zaten hep halkın içindeyim; halkın gündemini onlarla iç içe yaşadığım için iyi bildiğimi zannediyorum. Millî Görüşçüler olarak hazır bir araya gelmişken, halkımızın meselelerini zaman zaman otobüsümüzün mikrofonundan da yararlanarak sabaha kadar sohbet havasında istişare ettik. Konuşmadığımız anlarda da çok şeyler düşündüm...

Bu düşüncelerimin sadece birini sizlerle paylaşayım: Bizim otobüsümüzle beraber yüzlerce otobüs BÜYÜK KONGRE için Türkiye’nin, Trakya ve Anadolu’nun her tarafından Ankara’ya doğru hareket hâlindeydi ve o otobüslerde de böyle ‘Saadet Sohbetleri’ yapılıyordu. Halkımızın çok yönlü meseleleri, ekonomik ve sosyal sorunları, dünyanın içinde bulunduğu pek çok krizler sebebiyle yaşananlar malum ve çok yoğun. Bu yoğunluk her şeye sirayet ettiği gibi, Saadetlilerin ana gündemine ve sohbetlerine de sirayet ediyor. Halkımız bir araya geldiğinde meselelerini konuşuyor; ‘Saadet Sohbetlerinde’ de elbette aynı şeyler çare ve çözümlerinin ne olabileceği şeklinde konuşuluyor…

Sabah namazından önce Hacı Bayram Camii’ne vardık. Caminin içi ve dışı Saadetliler tarafından hınca hınç doldurulmuş. Camiye sığmadık. Biz erken vardığımız için ilk cemaatle namazımızı eda ettik. Sonra gelenler sırayla gruplar hâlinde namazlarını kılmaya devam ettiler. Camide şahit olduğum bu mahşerî kalabalık, BÜYÜK KONGRE’de Millî Görüşçülerin hepsinin salona sığamayacaklarının ilk habercisiydi. Nitekim kongre yerine de erken ulaşmamıza rağmen, topluca içeri girmek mümkün olmadı. Daha sonra kongre boyunca gördüğüm kadarıyla iki misli kalabalık salon dışında kaldı. Birlikte geldiğimiz arkadaşlarım da kongreyi bina dışındaki dev ekranlardan izleyebildiler. Giriş kapısındaki yoğun izdihamı uzun zaman yaşadıktan sonra, ancak ‘gazete yazarı ve delege’ sıfatımla zorlukla girebildim. Saadetliler sabah namazı vaktinden itibaren Ankara camilerini, Ankara caddelerini, Ankara’nın en büyük salonlarından birinin içini ve dışını doldurmuşlardı. Bu durum şunu apaçık gösteriyordu: Saadet geliyor… Millî Görüş yeniden geliyor… Saadet silsilesi Erbakan, Kutan, Kurtulmuş şeklinde devam ediyor… Millî Görüş Hareketi; Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah, Fazilet ve Saadet olarak devam ediyor…

Ve şimdi de SAADET GELİYOR…

ATILIM ve AÇILIM için; SAADET! SAADET! ŞİMDİ!

SAADET GELİYOR…

SAADET GELİYOR…

 

 

***

 

 

 

 

 

Büyük ‘Büyük Kongre’de olmak varmış…

Reşat Nuri EROL

29.10.2008

Saadet Partisi 3. Büyük Kongresi boyunca, kongre salonuna girdikten sonra zamanımı iki bölüme ayırdım. Vaktimin yarısını protokol bölümünün iki tarafında geçirdim.

Önce yabancı misafirlerimizle birlikte oldum. Yıllardır yakından tanıdığım yabancı misafirlerimizle hasret giderdik, bazılarıyla sadece selamlaştık, kimileriyle sohbetler ettik, kongre atmosferini birlikte yaşadık. Özellikle memleketim KOSOVA, Makedonya ve diğer BALKAN ülkelerinden gelen hemşerilerim, Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinden gelen dostlarımla görüşüp değerlendirmeler yaptık. Her biri yaşanan atmosferin farklı bir yönünü soruyordu. Onlara neler olduğunu zamanın müsadesi nisbetinde anlatmaya çalıştım...

Sonra Kongrenin ana konuşmalarını gazeteden arkadaşlarım Abdülkadir Özkan, Ali Haydar Haksal, Necmettin Çakmak ve Mustafa Canbey ile yan yana takip ettik. Abdülkadir bey Ankara’nın havasını daha geniş yaşadığı için onun yazacakları benim için önemliydi. Nitekim ben bu yazıyı yazdığım bugün, o köşesindeki yazısına şöyle başlamış: Saadet Partisi’nin dünkü Büyük Kongresi’nin duygu ağırlıklı geçeceğini önceden tahmin etmiş, bu hususa dünkü yazımda da dikkat çekmeye çalışmıştım. Dün Kongre salonuna hakim olan heyecan tahminimin de ötesindeydi... Adeta tüm Millî Görüşçüler duygu patlaması yaşadılar... Bu duygu patlaması zaman zaman heyecan, zaman zaman göz yaşı oldu aktı...

Abdülkadir Özkan önümde, Ali Haydar Haksal sağımdaydı. Abdülkadir beyin de yazdığı gibi zaman zaman gözyaşlarımızı tutamadık. Bu gözyaşlarımızın hangi yoğun duyguların tercümanı olduğunu anlatmak, anlatabilmek benim için çok zor. Ne desem, ne yazsam, gerçek duygularımı satırlara sığdıramam. İnanın bu mümkün değil! Hani ‘yazılamayacak’ ve ‘anlatılamayacak’ ancak ‘yaşanabilecek’ haller vardır ya; katılanlar bilir, yaşadığımız KONGRE atmosferi aynen öyle bir şeydi. Zaman zaman duygularımızın iyice yoğunlaştığı anlardan birinde Ali Haydar Haksal kardeşime dedim ki: Kongrenin bu havasını, heyecanını, atmosferini, duygu yoğunluğunu yaşadıktan sonra, herhalde ilk yazacağımız yazılardan birinin başlığı ‘KONGREDE OLMAK VARMIŞ’ şeklinde olacaktır. Üstadım, böyle bir yazıyı bir edebiyatçı olarak sen çok daha güzel yazarsın, inşaallah...

Ali Haydar Haksal böyle bir yazıyı yazar mı bilmem, ama ben yol ve kongre izlenimleri samimiyet ve sıcaklığındaki böyle bir yazıyı yazıyorum işte! Millî Gazete’deki çalışma arkadaşlarım ve Millî Görüş Hareketi’nin hizmetkârı kardeşlerim başta olmak üzere, Türkiye’nin dört bir tarafından gelenlerle birlikte, işte böyle nice BÜYÜK KONGRE hallerini gönül gönüle, omuz omuza, kimi zaman gözyaşları arasında yaşadık ve paylaştık…

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş kongre konuşmasının bir bölümünde bu kongrenin sadece ‘BÜYÜK KONGRE’ değil, ‘BÜYÜK BÜYÜK KONGRE’ olduğunu söyledi ve bunun sebeplerini anlattı. Numan Kurtulmuş’a aynen katılıyorum. Evet, bu kongre birçok yönüyle sadece bir büyük parti kongresi değil, aynı zamanda ‘BÜYÜK BÜYÜK KONGRE’ olduğunu gösterdi. Bunun böyle olduğunu izleyenler yaşayarak gördü, yazılı ve görsel medyadan canlı olarak takip edenler de kongre ile ilgili haber ve değerlendirmelerden anladı. Kongrenin sonuna doğru dışarıdaki kalabalığı bir kere daha görmek istedim. Dışarı çıktım. Her iki dev ekranın önünde ve etrafındaki kalabalıklar arasında dolaştım. Epey aradıktan sonra İstanbullu arkadaşlarımı o mahşerî kalabalıkta bulabildim. Otobüsteki sıra arkadaşım Sıddık kardeşimi bulduğumda ne dese beğenirsiniz. Hanımı kendisini aramış ve demiş ki: Televizyonlardan canlı olarak yayınlanan BÜYÜK KONGRE’yi izliyorum. Keşke ben de sizinle gelseydim. KONGREDE OLMAK VARMIŞ…

Kongreden önce “Atılım ve Açılım için 3.Büyük Kongre:” üst başlığı ile “SP; AKP, Erbakan ve Numan Kurtulmuş” ve “Saadet Partisi, Recai Kutan Ve Numan Kurtulmuş” başlıklı iki yazı yazdım. Kongrede yaşadıklarımı ise şimdilik “Saadet geliyor…” ve “Büyük Büyük Kongre’de olmak varmış…” şeklinde anlatmış oldum. Yazılası önemli bir yazı da “ERBAKAN.. KUTAN.. KURTULMUŞ…” olabilir, olmalı...

Her şey hayırlı olsun…

 

 

***

 

 

 

 

 

Saadet geliyor, AKP’nin IMF politikaları değişiyor!

Reşat Nuri EROL

31.10.2008

Saadet geliyor; Saadet geldikçe de Başbakan Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin her konuda olduğu gibi IMF ve ekonomi politikaları ile ilgili söylem ve uygulamaları da değişiyor. Saadet Partisi’nin 3’üncü Büyük ‘Büyük Kongresi’ sonrasında oluşan rüzgârın sadece esintileri bile yetti. AKP’liler ürkmeye ve titremeye başladılar... Peki, ya Saadet Partisi tek başına iktidara geldiğinde neler olacak neler…

Baksanıza, Başbakan Erdoğan ne diyor? IMF ile anlaşmasını isteyen çevrelere güya sert çıkıyor, popülist politikacılar gibi laflar ediyor ve 6 yıldır bu ülkeyi yöneten kendisi değilmiş gibi diyor ki: “Böyle bir kriz döneminde IMF’ye boyun eğerek yarınımızı karartamayız. Bir esneklik çerçevesinde anlaşmaya varırsanız, eyvallah, oturur imzalarız. Yok, ‘fırsatı bulduk, ümüğünü sıkalım’ derlerse, kusura bakmayın, buna fırsat vermeyiz.” Sanki 6 yıldır ülke ekonomisini ve yarınımızı 6 yıldır IMF politikalarıyla karartan o değilmiş gibi konuşuyor! Başbakan Erdoğan güya IMF’ye kafa tutarken, AKP hükümetinin bakanları ne yapıyor? Ankara’da Washington’dan gelen IMF heyeti ile görüşüyor!

Unutmayalım!

Hatırlayalım:

AKP, Kasım 2000’den itibaren başlayıp devam eden ekonomik kriz sebebiyle halkın daha da yoksullaşması ve Kemal Derviş’in uyguladığı ekonomik programa tepki oylarıyla 2002’de iktidara gelmedi mi?

Başbakan bu gerçeği iyi bildiğinden, IMF’nin dayatacağı bir programa ‘evet’ demeyeceğini, 2009 yerel seçimleri öncesinde büyümeyi frenleyecek bir ‘kemer sıkma’ uygulamasına gitmeyeceğini söylüyor!

AKP’li Başbakan böylece hem TÜSİAD’a hem de IMF’ye ‘posta koyarak’ seçmene selâm gönderiyor, 6 yıldır ezdiği halka şirin görünmeye çabalıyor. Ama aynı seçmen kimi zaman şarkılarla onları oyalayan AKP kaptanına bir şarkıyla cevap verecek gibi görünüyor:

‘Çabalama kaptan ben gelemem…’

‘Saadet geliyor, ben sana gelemem…’

Başbakan Erdoğan ve partisi AKP şu gerçeği çok iyi biliyor: Böyle giderse AKP için 2009 yerel seçimleri, Başbakan Özal ve partisi ANAP’ın 1989 seçimleri ve daha sonraki seçimlerde Refah Partisi karşısında düşüşüne benzer bir düşüş yaşayacak...

Çekirge bir sıçradı, iki sıçradı; üçüncüde sıçraması zor görünüyor…

Saadet Partisi 26 Ekim 2008 günü Büyük ‘Büyük Kongre’sini yaptı. Gömlek çıkarma hareketi değil, halka ve Hakka giden hamle ve hareket başladı. Atılım ve açılım hamlesi ile Millî Görüş kadroları 3’ncü büyük huruca hazırlanıyor… SAADET geliyor…

AKP’liler 2002 seçimleri öncesinde de ‘IMF ile olan ilişkilere hemen son vereceklerini’ vaat etmelerine rağmen, seçim sonrası 180 derecelik dönüş ve değişim yaparak IMF ilişkilerini devam ettirdiler… Ne zamandan ne zamana kadar? 2002’den 2008 yılının Şubat ayında son bulana kadar Stand-by uygulamasını sürdürdüler!

2008 Şubat’ından bu yana ise yeni dönem için IMF anlaşması ele alınmadı. Şimdi dünyada ve ülkemizde kriz var. Başta TÜSİAD merkezli iş dünyası olmak üzere, kriz sebebiyle, daha doğrusu 200 milyar dolarlık borçları sebebiyle oluşan kendi krizleri sebebiyle, TÜSİAD’lılar IMF anlaşmasının önemine değindikçe; Hükümet sözcüleri ‘konuyu ele aldıklarını, görüşmeleri başlatacaklarını, yeni dönem için parasal içerikli bir stand-by olmasa da anlaşma yapacaklarını’ söylemekten geri durmuyorlar! Ama ne çare ki; bir taraftan yerel seçimlerin yapılacağı günler geliyor, diğer taraftan SAADET GELİYOR…

AKP’nin hesabı belli: Seçim sonuna kadar bu aldatıcı söylemlerle halkı oyalamak, seçim günü seçmenin oyunu almak, 2002’de olduğu gibi hemen seçim sonrasında tekrar 180 derecelik bir dönüş ve değişim ile yeniden IMF ekonomi politikalarına teslim olmak!

Ama yağma yok;

Millî Görüş geliyor, Saadet geliyor…

Ve ekonomi politikaları ile diğer bütün politikalar değişiyor...

Saadet geliyor, AKP’nin IMF politikaları değişiyor!..

Taziye: “O’ndan geldik, O’na döneceğiz.” Hakk’ın rahmetine kavuşan Maksut SADIKOĞLU babamızın mekânı cennet olsun, inşaallah. Ahmet, Mehmet, Hasan SADIKOĞLU kardeşlerime ve tüm yakınlarına sabr-ı cemil dilerim.

 

 

***

 

 

 

 

 

Batı düzeni neden çöküyor?

Reşat Nuri EROL

Bir önceki yazımın başlığından da anlaşılacağı üzere, “Batı çökerken…” konusu üzerinde durduk. Evet, Batı çöküyor ve çökerken ister istemez insanın aklına şu soru geliyor:

Batı, Batı sistemi, Batı düzeni, Batı medeniyeti neden çöküyor?

Bugün bu çöküşün sebepleri ve bu sorunun cevabı üzerinde duralım.

Evet, gerçekten de Batı, Batı sistemi, Batı düzeni, Batı medeniyeti çöküyor…

Çöküyor, çünkü:

*

1. Batı demokrasiyi ekseriyet kararlarına uyma şeklinde anlamaktadır.

Batı düzeninde kararlar alınırken ekseriyetin oyu uyulması gereken kesin bir hüküm olmaktadır. Ekseriyet dediğinizde sadece yüzde elli bir (51) şeklinde anlamayınız. Yüz (100) kişi isek, on parti olsak, belki on beşte (15) bir (1) oya sahip parti bizi idare edecektir. Böyle bir demokrasi İslâmiyet’te asla yoktur. Kur’an açıkça böyle demokrasiye karşıdır.

*

2. Batı lâikliği dini yönetimden dışlama şeklinde anlamaktadır.

Batı düzeninde din serbesttir, ama din yönetime karışmaz. Yani insanlığı inanmış kişiler değil, yine dinsiz, ipsiz, sapsız, ahlâksız kişiler idare edecek; yani ya kâfirler idare edecek, ya da dinini imanını gizleyen münafıklar idare edecek. Kur’an küfre de nifaka da şiddetle karşıdır. Böyle bir lâiklik, lâiklik değil anti demokratikliktir ve zulümdür. Kur’an böyle bir lâikliğe şiddetle karşıdır.

*

3. Batı liberalliği tekel sermayenin oluşmasında ve tekelliğinin korunmasında görmektedir.

Batı düzeni, faiz ve gelir vergisi sistemi ile tekelleri ortaya çıkararak ülkenin onlar tarafından yönetilmesini önerir. Liberalliği sektör tekeline kadar götürür. Hattâ son zamanlarda bütün dünyada ve ülkemizde “banka tekeli” oluşmuştur. Banka beş-on kimseye kredi verir, ahbap çavuş ilişkileri içinde onları kendi denetiminde yarıştırır. İstediğinin kredisini keser ve iflas ettirir, istediğine kredi vererek müflisin malların aldırarak zengin eder. Yani tekellerini kendisi oluşturur ve o tekelleri de banka tekeline alır.

Batı düzeni sadece ekonomideki tekelle yetinmez; ilmi, dini ve siyaseti de kendi tekeline almak istemektedir. Böylece insanlığı tek devlete götürme çabasındadır.

Kur’an tekele karşıdır. Allah insanı iradeli varlık olarak yaratmıştır. Onun iradesini yok etme insanı sorumsuz hâle getirmedir. Bu uygulama kâinatın yaratılmasının hikmetine de aykırıdır. Çünkü insan bu dünyaya imtihan olunsun yani kendi sorunlarına kendisi cevap versin diye yaratılmıştır. Demek ki tekeli önlenmemiş liberalizme Kur’an karşıdır.

*

4. Batı sosyalliği aidat alarak onların zor durumunda yardımlarına gelen bir kurum olarak anlamaktadır.

Batı düzeni kamu alanlarından da para ile yararlandırmaktadır. Böylece sadece çalışanlara veya çalışabilenlere ve onların bakmakla mükellef oldukları kimselere yaşama hakkı tanımakta; çalışmayanları veya çalışamayanları açlığa ve ölüme mahkum etmektedir. İyi ki dinler ve dindar yani iyiliksever insanlar vardır da; onların sadakaları ve yardımları ile fakirler ve muhtaçlar kollanmakta, bu sayede insanlıkta kitleler hâlinde ölümler olmamaktadır. Batı tipi bir sosyalliğe de Kur’an karşıdır.

Hâsılı, Batı’nın anladığı, tarif ettiği ve yaşayıp uyguladığı demokrasiye, lâikliğe, liberalliğe ve sosyalliğe Kur’an karşıdır. Kur’an ehli bu anlayışlara karşı bir taraftan olanca gücüyle mücadele etmekte, diğer taraftan çağımız dünyasının sorunlarına çözüm olacak alternatifler sunmaktadır.

Yarın bu alternatifler üzerinde duralım.

 

 

***

 

 

 

 

 

Batı düzeninin alternatifi nedir?

Reşat Nuri EROL

Batı, Batı sistemi, Batı düzeni, Batı medeniyeti çöküyor…

Dünkü yazımızda böyle dedik ve bu çöküşün sebepleri olarak Batı’nın demokrasiyi, lâikliği, liberalliği ve sosyalliği yanlaş anlayıp uyguladığını sıraladık.

Biz ise demokrasiyi, lâikliği, liberalliği ve sosyalliği farklı anlıyoruz. Kur’an’a göre anlıyor ve ona göre tanımlıyoruz. Bu anlayışa göre:

1. DEMOKRASİ: Demokrasi demek, hukuk ve adalet düzeni demektir, yani herkesin kendi kendisini yönetmesi demektir, yerinden yönetim demektir.

Demokrasinin kelime anlamı budur. Yani insanlar kendi içtihat ve icmaları ile hareket edeceklerdir. Bir insan diğer insana hükmetmeyecektir. Zarara uğrayanlar hakemlere giderler, kendi seçtikleri hakemlere giderler ve zararlarını tazmin ederler. Fail muhtardır. Yani demokrasi demek hukuk düzeni demektir. Mevzuatı, içtihatları ve sözleşmeleri ortak vekil kararları ile hakem kararları oluşturur. Bunların hepsi demokrasidir, yani halkın yönetim sistemini kendisinin oluşturması ve kendi kendisini yönetmesidir.

2. LÂİKLİK: Lâiklik meselesine gelince; İslâmiyet dinleri dışlamaz, bütün dinlere serbestlik tanır, zorlama yapmaz. Bütün dinler kamu haklarından eşit olarak yararlanırlar.

Ne yapılacağına dinler karar verir, tezkiyeyi ve denetimi dinler yani ahlâklı insanlar yapar. Ayrıca din ne yapılacağına, ilim nasıl yapılacağına, ekonomi kimin yapacağına ve siyaset hasılanın kimlere ait olacağına karar verir. Lâiklik bu anlamda kuvvetler ayrılığıdır.

3. LİBERALLİK: İslâmiyet’te liberallik tekelden korunmuş serbestliktir, serbest piyasa ekonomisi geçerlidir.

Fiyatlara ve ücretlere devlet karışmaz, kamu karışmaz. Kamu Kur’an’da belirtilmiş nisbette vergisini alır ve kamu görevlerini yapar. Hakemler karşısında halk ile görevliler eşittir. Herkes faizsiz kredi alma hakkına sahiptir. Böylece sermaye sömürüsü ortadan kalkar, tekel oluşması söz konusu değildir. Sermaye sadece rizikoyu karşılayan bir sigortadır, çalışanları sömürme aracı değildir. Tam bir adil ekonomik düzen vardır.

4. SOSYALLİK: İslâmiyet’te sosyallik ise çalışsın çalışmasın herkesin yaşama hakkının olmasıdır.

Herkesin diyoruz, çünkü yeryüzü bütün insanlar için yaratılmıştır, dolayısıyla herkesin yani istisnasız her insanın orada kira payı vardır. Kur’an bunu açıkça ifade etmiştir. Çalışsın veya çalışmasın, herkesin yeryüzünde ölmeden yaşayacak kadar hakkı vardır. Çalışkan insanlar ve daha çok çalışanlar daha çok kazanırlar ama diğer insanlara kira paylarını yani zekâtlarını/vergilerini verirler.

İşte, biz Batı’daki demokrasi, lâiklik, liberallik ve sosyallik kavramlarının tanımlarını böyle yapıyoruz ve İslâmiyet’te bu tür demokrasi, lâiklik, liberallik ve sosyallik vardır diyoruz. Hayrettin Karaman’ın dediği gibi; biz Kur’an’ı modaya uydurmuyoruz, günün bâtıl anlayışlarını Kur’an’la tashih ediyoruz. Kur’an ehli tarihte hep böyle yapmıştır. Ehli Sünnet ve’l-Cemaat demek, insanlıktaki çağdaş olayları Kur’an’la çözerler demektir. Onlar Kur’an’ı olaylara uydurmazlar, olayların sorunlarını Kur’an’la çözerler. Nitekim biz de bunu yapıyoruz. Bu anlamda Kur’an’da demokrasi, lâiklik, liberallik ve sosyallik vardır; çünkü Kur’an’da olmayan bir şey yoktur, her şeyin Kur’an’a göre hükmü vardır. Batı anlamında bir lâiklik İslâmiyet’te yoktur, ama İslâmiyet’te dinde zorlama yoktur. Biz ne yapıyoruz? Demokrasiyi, lâikliği, liberalliği ve sosyalliği Kur’an’a göre anlıyoruz, bunlar Kur’an’da vardır ve Kur’an’ın müesseseleridir diyoruz. Böylece Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve yürürlükteki mevzuatı ile da uzlaşıyoruz; çatışmıyoruz...

Batı, Batı sistemi, Batı düzeni, Batı medeniyeti çöküyor…

Evet, Batı çöküyor ama her şeyin çözümü ve alternatifi vardır.

Bugün de çöken Batı sisteminin alternatifi üzerinde durmuş olduk.

 

 

***

 

 

 

 

 

850 milyar dolar McCain’in seçilmesi için!

Reşat Nuri EROL

Birinci merhalede beklenen olmadı ve ABD Başkanı George W. Bush’un sözde ABD ekonomisini kurtarma paketi/planı reddedildi. 205’e karşı 228 oy. Aradaki fark 23 oy. Bu oy farkı ABD şartlarında kapanabilir mi, yoksa Siyonist sömürü sermayesi pes edip teslim olur muydu? Siyonist sömürü sermayenin ilk hamlesi reddedilince, hep beraber sermayesinin yeni hamlelerini bekledik...

Beklenmeyen gelişmenin ardından ilgili haberlerin başlıkları muhtelifti: -Piyasalar şokta!.. -Şimdi ne olacak?..-ABD çıkış yolu arıyor…-Dünya borsaları çöktü… -New York borsası çakıldı…-Kurtarma paketi reddedildi… -Dünya borsaları yerle bir oldu… -Uluslar arası piyasalarda deprem yaşandı…-Dünya Merkez Bankaları piyasalara 620 milyar dolar verecek… -“Kurtarma planının çıkması için çalışmaya devam…”

Türkiye’ye gelince: -Türkiye borsasını bayram kurtardı…

Biz yine Temsilciler Meclisi’ndeki oylamalara dönelim. Yapılan ilk oylamada Temsilciler Meclisi’ndeki 199 Cumhuriyetçi üyeden 134’ü, McCain’i “yarı yolda bırakarak” paket aleyhinde oy kullandı ve sonuçta paket reddedildi. Bu durum, kendi partisine mensup milletvekillerinin büyük çoğunluğunun desteğini alamayan Cumhuriyetçi McCain’in kamuoyu önünde zor durumda kalmasına yol açmıştı.

Önemli Demokrat milletvekillerinden David Obey, “McCain ve Bush, kendi partilerinin kontrolünü tamamen kaybetti” diyerek durumu özetlemişti.

Sanki o partinin kontrolü ve hakimiyeti Başkan Bush veya McCain’in elindeymiş gibi.

Bilenler bilir, ABD’de sözde iki parti ama aslında tek güç vardır: Siyonist sömürü sermayesi! Bu güç her iki partiyi de istediği gibi çekip çevirir, yönlendirir ve yönetir.

Nitekim aradan sadece birkaç gün geçince Temsilciler Meclisi’nin yeni oylama sonucu ne oldu? 263 EVET, 171 HAYIR!

Birkaç günde ne değişti veya bu değişikliği hangi güç gerçekleştirdi?!.

Merak ediyorum; acaba Demokrat milletvekili David Obey bu sonuca ne demiştir?

Siyonist sömürü sermayesi o arada da boş durmadı ve bir hamle yaptı; Dünya Merkez Bankaları piyasalara 620 milyar dolar verdi!.. Haberin detayları şöyle: ABD Temsilciler Meclisi’ndeki şok karar üzerine ABD Merkez Bankası (FED) öncülüğündeki dünya merkez bankaları piyasalara, öncekinin neredeyse iki katı miktar olan 620 milyar dolar verecek. FED, döviz takas sistemi çerçevesinde piyasalara 330 milyar dolar pompalarken, Avrupa Merkez Bankası ve diğer sekiz merkez bankası, piyasalara 290 milyar dolar verecek. Merkez bankalarının likidite sağlamaya yönelik ortak müdahalesi, küresel finansal krizin daha kötüleşmesini önlemeyi amaçlıyor...

Krizin, 2010 yılına kadar dünya gündemini meşgul edeceğini belirten TC Merkez Bankası eski başkanlarından ve Türk Ekonomi Bankası (TEB) Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Canevi, bu süreçte bazı canların yanacağını ve bazı kurumların ortadan silineceğini söylemiş. “Buzdağının altında 3-5 trilyon dolar var. ABD Hazinesi’nin gücü buna yetmez. G-8 ülkelerinde de ABD’de olduğu gibi fonlar oluşturulması, banka ve finans kuruluşlarının bilançolarındaki değeri düşmüş olan varlıkların bu fonlarda toplanması gerekli. Ancak, global bir paketle piyasalara güven geleceğini düşünüyorum.” demiş. Sermayenin bir planı da bu!  

Bütün bunlar yani her şey neden yapılıyor, asıl hedef nedir?

ABD’de 850 milyar dolarlık finans sektörünü kurtarma paketi, başkanlık yarışında kendini “krizin çözümüne adadığını(!)” duyuran Cumhuriyetçi aday ve senatör John McCain’e destek vermek için hazırlandı. Seçim anketlerinde Demokrat rakibi senatör Hüseyin Barack Obama’nın birkaç puan gerisinde görünen Cumhuriyetçi McCain, -önceki yazımda yazdığım üzere- kurtarma paketi sayesinde ABD seçmenine seçtirilmeye çalışılıyor...

Şimdi meselenin asıl püf noktası anlaşıldı mı?

850 milyar dolar ve her şey McCain’in seçilmesi için!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’nin borçları nasıl ödenir?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Türkiye’nin borçlarının ödenmesinin çaresi, ulusumuzun derin uykudan uyanmasıdır. Uyuyanların yaşama hakları yoktur. Allah’ın bu cennet gibi ülkeyi vermiş, bu coğrafyada yaşamanın bir bedeli var. Evet, sorunlar var ama çare ve çözümler de var; bu çözümlere kulak vermeli ve gereğini yapmalı... Bunun dışında başka çare ve çıkar yolu yoktur...

Türkiye 800 bin kilometre karedir. Yarısı meskun olsa, 400 bin kilometre karesi boştur. Bunun dörtte biri ayrılıp ‘dinlenme siteleri’ yapılabilir.  

Önce Türkiye devleti 100 bin kilometre karelik arazisini ayırıp turizm sektörüne vermelidir. Haritada bunlar çizilmelidir. Bunlar daha çok ‘ormanlık alanlar’ olacaktır.

Biz ormanlara dokunmayacağız, sadece birer dönümlük parsellere ayıracağız. Bu birer dönümlük parsellerle bir milyon ‘ahşap dinlenme evi’ eder. On bin liralık mütevazı ahşap evlerle dinlenme yeri olur. Arazileri de on milyon lira olarak kredilesek, devlete gelecek miktar tam 1000 (yazıyla bin) milyar dolardır.

Demek ki Türkiye borçlarını bir yıl içinde ödeyebilir.

Biz bu yerleri dünyaya şöyle satacağız:

24 bin dolar ver, sana Türkiye’de üç odalı bir dinlenme yeri verelim. İstediğin kadar otur. İstediğin zaman da 20 bin dolarını al ve çık git! Biz de ne zaman istersek 24 bin doları verir ve seni çıkarırız...  

Dolar faizsiz… Dinlenme yeri kârsız...

Bir aylık dinlenmen için 2 000 dolar vermen yeterli.

Böylece biz dünyanın her yerine Türkiye ormanlarındaki bu dinlenme evlerini çok kolaylıkla pazarlayabileceğiz. Mesela Orta Doğu ülkeleri, Arap ülkeleri, Avrupa ülkeleri, Orta Asya ülkeleri, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya, Malezya, Bangladeş, Afrika ülkeleri, Güney Amerika ülkeleri bizim müşterilerimiz olacaktır.

Türkiye bu evlerde her sene 12 milyon turist ağırlayacak. Dünya nüfusu 6 milyar kabul edilirse, gelen turist sayısı binde birler civarında olacaktır. Dünyanın merkezinde olmamız, iklim şartlarımız ve tarihî misyonumuz ile biz bunu bir-iki sene içinde sağlarız.

Önemli bir sorunumuz vardır: Bu dinlenme sitelerine ulaşım nasıl sağlanacaktır?

İşte, bunun çözümünü de sizlere arz ediyoruz.

Bir ‘helikopter şirketi’ kuruluyor ve Türkiye’nin on iki bölge merkezinde yapılanıyor. Bu dinlenme sitelerine saatte bir servis yapılıyor.

Bir sitede bin aile otursa, toplam helikopter sayısı bin kadar olacaktır. Her bölgede yüz helikopter olacaktır. Saatte bir gidip gelebilir.

Biz bir ‘helikopter şirketi’ kuracağız. Helikopterleri Rusya verecek ve bilet başına kâr alacaktır. Diğer eski Sovyet ülkeleri de ortaklığa katılabilir. Çin bile katılır. İran petrol verecek ve bilet başına para alacaktır. Türkiye hava meydanlarını verecektir. Askerler de işletecektir. Yer, araç, yakıt ve işletmeci; yani, bilet parası dörde bölünecektir.

Bu yetmez. Ayrıca bölgeler arası uçak servisleri yapılacaktır. Aynı şirket aynı usulle bu ‘uçak şirketi’ni de çalıştıracaktır. Ayrıca uluslar arası aynı şekilde çalışan servis de olacaktır. Turizm Bakanlığı bizimle anlaşsın. İran ve Rusya’yı bu konuda ikna etmede biz yardımcı olalım...

AKP İstanbul’da ‘Büyükşehir çalışıyor…’ diyor, İzmit’te ‘Çalışınca oluyor…’ diyor; merkezdeki yöneticiler de bir şeyler diyor ama, lafla peynir gemisi yürümüyor... Bu köşede hep hatırlattığımız üzere, Türkiye’nin bütün temel sorunları çözümsüz olarak aynen duruyor!.. Kendileri gibi masa başında uyumakla yaşanır mı, sorunlar çözülür mü?!.

Türk milletini, yöneticilerimizi uyarmaya ve bu şirketleri kurmaya dâvet ediyoruz. Uyanmak ve ülkeyi kurtarmak sizin elinizde… Uyumak ve bir daha uyanmamak da sizin elinizde... Seçim sizin, nasıl isterseniz öyle yapın, her şey sizin elinizde…

Vesselâm…

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
591 Okunma
2-2008 Şubat
613 Okunma
3-2008 Mart
675 Okunma
4-2008 Nisan
630 Okunma
5-2008 Mayıs
616 Okunma
6-2008 Haziran
675 Okunma
7-2008 Temmuz
714 Okunma
8-2008 Ağustos
650 Okunma
9-2008 Eylül
522 Okunma
10-2008 Ekim
601 Okunma
11-2008 Kasım
599 Okunma
12-2008 Aralık
643 Okunma