Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2008 Yazıları
2008 1.Baskı
621 Okunma
ASPxHyperLink

2008 Eylül
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

EYLÜL 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

77’inci İzmir Enternasyonal Fuarı

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

01.09.2008

77’inci İzmir Enternasyonal Fuarı, geçen hafta 22 Ağustos Cuma günü açıldı, 7 Eylül Pazar günü yani önümüzdeki hafta sonu sona erecek. Toplam 17 gün! Oysa eski İzmir Enternasyonal Fuarları 20 Ağustos’ta başlar ve 20 Eylül’e kadar tam 30 gün yani bir ay sürerdi. İzmir Fuarı son yıllarda ve özellikle 1980’lerden sonra, kuruluşundaki temel özelliklerini kaybetmeye başladı. Neredeyse Cumhuriyet kadar eski olan fuar, gelişen ülke ve dünya sosyoekonomik şartları sebebiyle kuruluşundaki amaçlarından ister istemez uzaklaştı.

İzmir, ülkemizin üçüncü büyük kenti ve ikinci büyük ihracat limanı olması sebebiyle, ülke ekonomisinde önemli bir konuma sahiptir. Ege Bölgesi ve Ege ovaları, ‘sanayileşme hamlesi’ öncesinde en önde gelen tarım bölgelerimizdendi; hâlen bu özelliğini muhafaza etmeye devam ediyor. İzmir Enternasyonal Fuarı, işte bu bereketli toprakların hasat mevsimi olan yaz mevsimi sonunda, kent halkı ile birlikte bölge insanlarının çok yönlü hareketlilik ve şenlik yaşamasına vesile olmuştur. İzmir’in düşman işgalinden kurtuluş günü 9 Eylül’de bu şenlikler zirveye çıkar.

İzmir Enternasyonal Fuarı ile İzmir’e hicret yılımız olan 1958’de tanıştım; yani 2008 yılı fuarı benim için 77’nci değil 51’inci oluyor! İzmirliler bilir, açıldıktan sonra değişik vesilelerle defalarca fuara gitmek, İzmirli olmanın olmazsa olmaz şartlarından ve şanındandır. İlk yıllarda çocuk olarak büyüklerim elimden tutar fuarı gezdirirlerdi...

İzmir Enternasyonal Fuarı ile çok yakın ve şuurlu ilk ilişkim 1963 yılında gerçekleşti. 32’inci İEF’nın ana giriş kapılarının insan boyunu aşan panolarını, o yıl çırak olarak yanında çalıştığım yakın akrabamız Murat Usta’nın atölyesinde saç demirden inşa ettik. Bu çalışma haftalarca sürdü. Sonraki yıllarda bir ay boyunca bütün gündüzlerim ve gecelerim fuarda geçerdi. İlk yıllar, oluşturduğum minik sermayemle satılabilecek şeyleri bir ay boyunca İEF ziyaretçilerine pazarlamakla geçerdi. Sonraki yıllarda İzmir’de yayımlanan değişik günlük ve akşam gazetelerini özellikle fuar sezonunda daha yoğun olarak sattım. Bilahare İEF işletmelerinde değişik işlerde çalıştım. İzmir Fuarı döneminde, bir öğrenci olarak bir yıllık bütçemi oluşturur, bir sonraki fuara kadar idare ederdim! 1960’lı yıllar kendi çapımdaki ekonomik çalışmalarla böyle geçti. 1970’li yıllarda İzmir Fuarı merkezli çalışmalarım şekil değiştirdi. Millî Selâmet Partisi’nin kurulduğu 1972’den kapatıldığı 12 Eylül 1980 tarihine kadar, İzmir gençlik kolu başkanı ve sonra merkez ilçe başkanı olarak görev yaptım. O yıllarda MSP’nin önce CHP sonra diğer partilerle yaptığı  koalisyonlarda hükümet ortağı olmamız sebebiyle, valilik ve belediye ile işbirliği içinde farklı İzmir Fuarı çalışmalarımız oldu, o çalışmalara katıldım. İEF, değerli dostum İzmir Belediye Başkanı Burhan Özfatura’nın başkanlığı ve bazı arkadaşlarımın fuar müdürlükleri döneminde, kısmen eski yıllarındaki canlılığına kavuştu ama, bu durum uzun sürmedi. Son yıllarda özellikle yurt dışından gelen iş adamı dostlarımla İzmir Fuarı’na her gidişimizde, fuarın asıl amacını ve ‘enternasyonal’ olma özelliklerini giderek yitirmekte olduğunu gördük ve üzüldük...

İzmir Enternasyonal Fuarı’nın başlangıcı, 17 Şubat 1923 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle İzmir’de toplanan “İzmir İktisat Kongresi”ne yani 85 yıl öncesine kadar uzanıyor. İzmir İktisat Kongresi sırasında bir “Ticari Ürünler Sergisi” düzenlenmiş. İzmir İktisat Kongresi sonrasında, 1927 ve 1928 yıllarında “9 Eylül Mahalli Sergisi” adı altında açılmış... Yıllar geçtikçe gelişmiş ve sonunda “İzmir Enternasyonal Fuarı” olmuş...

Sergi, panayır, ülke fuarı ve İzmir Enternasyonal Fuarı

Günümüzde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi halkın ilgisini çekebilme arayışında; “77’nci İzmir Enternasyonal Fuarı”nı “Uluslararası Kültürpark Festivali” ile birleştirmiş. “İzmir Karnavalı” diye de adlandırılan etkinlikler için bandolar, dans ve müzik toplulukları davet edilmiş. 16 ülkeden 500 dansçının, müzisyen ve sanatçının festivale katılmak için İzmir’e geldiği belirtiliyor... İzmir Enternasyonal Fuarı nerdeeen nereye...

 

 

***

 

 

 

 

 

Ramazan’ın ekonomik ve sosyal etkileri

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

02.09.2008

Ramazan kişiler için oruç ayıdır. Mü’minler otuz gün boyunca gündüzleri yemezler, içmezler, ayrıca bazı yasaklara riayet ederler...

Ramazan’da mü’minler bir araya gelip teravih namazlarını kılarlar. Bu vesileyle bir araya gelmiş olur ve bu birlikteliğin çok yönlü yararlarını yaşarlar...

Ramazan ayrıca fakir fukarayı, garip gurabayı hatırlama ve elden geldiğince onlara yardımlarda bulunma ayıdır. Varlıklı ve her zaman ‘tok’ olan insanlar, oruç vesilesiyle fakirlerin ‘açlık’ duygularını daha iyi kavramış, bu sayede onlara yardım etmeleri gerektiğini bir ay boyunca her gün sürekli olarak hatırlamış olurlar. Aileler arasındaki zengin-fakir ayırımının uçuruma dönüşmemesi ve toplum yapısının ‘ekonomik denge’ kriterleri ölçeğinde sürdürülebilmesi Ramazan sayesinde gerçekleşmektedir.

Bütün bunlar bilinen klasik bilgi ve etkilerdir.

Oysa Ramazan’ın daha başka etkileri de vardır.

***

Ramazan ayının ekonomik ve sosyal etkileri nelerdir?

1.

Kur’an 600 sahifedir. 30’a böldüğümüzde her güne 20 sahife düşmektedir. Günlük beş vakte böldüğümüzde 4 sahife düşer. Diğer aylardaki Kur’an okumalarında iki ayda bir hatim yapılır, Ramazan’da ise bir ayda bir hatim yapılır. Ramazan’da hatmi tamamlamak için ya beş vakit namazda 4’er sahife okunur, yahut teravih namazında 20 sahife okunur. Sonuç olarak Kur’an böylece kıraati ve mânâsıyla hatmedilir. Teravih dörder veya ikişer rekat olarak kılınır. Uzun kış gecelerinde teravih namazında okunan Kur’an sahifelerinin müzakeresi yapılır, meal ve tefsirleri üzerinde durulur, anlatılanların hikmetleri kavranır. Kısa gecelerde ise bu okuma gündüz ikindiden sonra yapılır ve akşama kadar tamamlanır. Bu okumalar yapılırken, hikmetleriyle birlikte etkileri üzerinde durulur. Bu hikmet ve etkiler nelerdir?

2.

Ramazan ayında herkes ödeyeceği zekâtı hesaplar, beyannamesini bayramdan önce yönetime verir ve Kurban Bayramı’na kadar da öder. Ramazan’daki beyan gelecek yılın bütçesini oluşturur. Kişi zekât/vergi dışında ayrıca sadaka/yardım yapacaksa, bu yardımlarını da özellikle Ramazan’ın sonunda gerçekleştirir. Böylece yoksulların bayrama ve iki bayram arasına daha varlıklı girmeleri sağlanır. Ramazan’ın böylesine önemli ekonomik etkisi vardır.

3.

Yıllık imtihanlar Ramazan’da yapılır. Sonuçlar Ramazan Bayramı’ndan sonra ilân edilir. Uygulama ise Kurban Bayramı’ndan sonra başlar. Bu sayede yıllık eğitim ve öğretim planlaması yapılmış ve programlı bir şekilde yürütülmüş olur.

4.

Ramazan’da ayrıca ilmî, dinî, iktisadî ve idarî dayanışma ortaklıklarının değiştirilmesi yani seçimler de yapılır. Bayramdan sonra ilan edilir ve Kurban Bayramı’ndan sonra yürürlüğe girer. Bucak yönetimi dışındaki içtihat ve icmalar Ramazan’da verilir. Bayramda ilân edilir. Kurban Bayramı’na kadar teemmül müddeti vardır.

***

Görülüyor ki, Ramazan sadece oruç ayı değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal etkinliklerin yoğunlaştığı, bu sayede ekonomik ve sosyal dengelerin sağlandığı aydır.

Ramazan ayı genel hayat planlamasında yılsonudur, yeni yılın başlangıcıdır. İki bayram arasında o yılla ilgili bütün planlama, müzakere, istişare ve hazırlıklar bitirildikten sonra; bunların uygulama programları yapılır ve uygulamaya geçilir. Hac ayının sonunda yapılacak değişiklikler üç ay öncesinden itibaren planlanıp yapılır.

Ramazan ayı -bildiğimiz klasik bilgilerin dışında- işte böyle bir aydır.

RAMAZAN-I ŞERİFİNİZ MÜBAREK OLSUN…

 

 

***

 

 

 

 

 

Ramazan’ın bazı hikmetleri

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

03.09.2008

Ramazan vesilesiyle önceki yazımda bu ayın ‘ekonomik ve sosyal etkileri’ üzerinde durdum, bu ay ile ilgili olarak malum klasik bilgilerimiz dışında bilmemiz gereken farklı şeyleri hatırlattım. Ramazan ayında tutulan oruç başta olmak üzere, bize emredilen ibadetlerin saymakla bitmeyecek elbette pek çok ‘hikmetleri’ vardır. İlmimiz ve idrakimiz arttıkça, bu gelişmeyle paralel olarak bunları anlayıp kavrama kabiliyetimiz de artmaktadır.

Ramazan ayı önemli bir konuyu daha açıklamamızı gerektirmektedir. Soru şudur: Ramazan ayı acaba neden gökteki Ay’a göre gelmektedir, yıllara ve mevsimlere göre neden gezmektedir?

***

Ramazan ayının mevsimleri gezmesinin hikmetlerini şöyle açıklarız:

1.

Kâinatta her şey çifttir, her şey çift yaratılmıştır, takvim de çifttir. Takvim çift olmasa denge kurulamaz. Bununla ilgili hikmeti şöyle açıklayabiliriz. Her şeyin çift yaratılması hikmetine binaen, Hazreti İsa’nın doğumu ile başlayan Güneş Takvimi’nin yanında onu dengelemek için ikinci bir takvime gerek vardır, o da Ay Takvimi’dir. Çünkü Ay ve Güneş sistematik bir şekilde dolaşmaktadır. Allah Ay ve Güneş’i gerektiği için yaratmıştır. Doğa kanunları ona göre oluşmakta ve çalışmaktadır. Ekonomik ve sosyal kanunlar da öyledir.

2.

Ramazan’ın malum “nimetleri” var “bereketleri” var. Eğer hep aynı mevsimde Ramazan orucu tutsaydık, o zaman bu ayın nimetlerinden ve bereketlerinden sadece o mevsim yararlanırdık. Diğer mevsimler sıkıntılı olurdu. Oysa bu ayın mevsimleri dolaşması sayesinde Ramazan bir asırda yani yüz senede üç defa her mevsimi dolaşmakta, külfeti de nimeti de her mevsime yayılmaktadır. Böylece mesela mevsimlik iş yapanlar gadre uğramamaktadır.

3.

Doğada rezonans denen bir olay vardır. Bir şeye aynı periyotta vuracak olursanız o şey devrilir ve parçalanır. Dolayısıyla ‘sosyal adalet dengesi’ dışında, ‘ekonomik denge’ ve ‘biyolojik denge’ sebepleri ile de Ramazan’ın mevsimleri dolaşması gerekmektedir.

4.

İnsan bedeninin sağlığı ve hastalıklara karşı mukavemeti mevsimlere göre değişmektedir. Ramazan ayında tutulan oruç sağlık açısından vücutta aşı etkisi yapmaktadır. Ramazan ayının dört mevsimi dolaşması sayesinde her mevsim vücuda aşı yapılmış olmakta ve hastalıklar başta olmak üzere her türlü zorluklara karşı vücudun direnci artmaktadır.

***

Mezopotamyalılar ve Amerikan yerlileri Ay Takvimi’ni kullandılar. Romalılar Güneş Takvimi’ni kullandılar. Tevrat Ay Takvimi’ne göre hükümler getirdiği halde, Hıristiyanlar Roma’nın etkisinde kalarak ibadetlerini Güneş Takvimi’ne göre yapmaktadırlar.

Bunun dışında bütün dinler Ay Takvimi’ne göre ibadet ederler.

Bu hususun ilmen incelenip ortaya konması gerekmektedir.

Biz her iki takvimi de kullanmalıyız. Nitekim kullanıyoruz.

Miladi Takvim de İlâhi takvimdir, kullanmayı sürdürmeliyiz. Ama hikmetlerinden dolayı Kameri Takvim’den de yararlanmalıyız. Nitekim yararlanıyoruz.

Ramazan ayında -diğer zamanlara nisbetle daha yoğun bir şekilde- Kur’an’ı daha dikkatli okumak, ilmimizi artırmak ve “Ramazan” başta olmak üzere hayatımızdaki her şeyin hikmetini kavramaya çalışmak, ana gayemiz ve hedefimiz olmalıdır.

Ramazan’ı hikmetleriyle birlikte bu idrak ve şuur ölçeğinde kavramamızı diler, bu mübarek vesileyle Cenabı Allah’tan cümlemize hayırlı oruçlar, okumalar, müzakereler, anlamalar ve uygulamalar niyaz ederim…

 

 

***

 

 

 

 

 

Trafik sorunu ve çözümü  

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

05.09.2008

Türkiye’nin temel sorunları yanında, İstanbul başta olmak üzere bütün büyük şehirlerimizin “trafik sorunu” vardır. Yaz mevsiminin bitmesi, tatillerin sona ermesi ve en önemlisi okulların açılması ile birlikte, zaten var olan “trafik çilesi” daha da yoğunlaşmış oluyor. İlköğretim 1. sınıf ile okul öncesi eğitime bu yıl kayıt yaptıran 1 milyon 700 bin çocuk. İlköğretim okullarındaki 10 milyon 870 bin ve liselerdeki 3 milyon 245 bin olmak üzere toplam 14 milyon 115 bin öğrenci ve 600 bine yakın öğretmen. Genel toplam 16 milyonu geçiyor ve bunlar her gün trafikte! Büyük şehirlerde “ulaşım problemi” giderek tam bir işkenceye dönüşmüşken, çözüme kavuşturulmadıkça kangrenleşmiş bir yara olarak şehir hayatını çok yönlü kemirmeye devam ediyor.

Türkiye’nin temel dört büyük sorunu olan dış borç, işsizlik, yargı bağımlılığı ve millî olmayan medya sorunları yetmiyormuşçasına; bunlara ilave olarak özellikle büyük şehirlerde temel dört büyük sorun yaşıyoruz:

Trafik sorunu büyük şehirlerde yaşayanlar için bunların en başında geliyor. Gecekondu ve imar sorunu, kaçak işçilik ve kayıt dışı ekonomi ile büyük şehirlerimizin bir türlü kentleşememesi, medine olamaması, medenileşememesi, medeniyetin gerçek nimetlerinden yararlanılamaması sonucunu getirmektedir.

Büyük şehirlerimizin ve İstanbul’un bir numaralı sorunu “trafik sorunu”dur.

İstanbul ve benzeri büyük şehirlerde insanlar vakitlerinin dörtte birini trafikte geçirmekte... Her şehrin kendine göre çalışan nüfusu var ve bu insanlar her gün yollarda... İstanbul gibi bir şehirde günün dört saati yollarda yani trafikte geçiyorsa, bu günlük normal mesai olarak yarım yevmiye eder. Bir ayda 15 günlük yevmiye yani yarım aylık mesai! Genel toplam onlarca milyar YTL’ye tekabül eder. Gerisini varın siz hesap edin… Velhâsıl, nasıl hesap ederseniz edin, meseleye neresinden bakarsanız bakın; ekonomik, sosyal, sağlık başta olmak üzere pek çok yönden kayıplarımız büyük, çok büyük...

AKP’nin merkez ve yerel yöneticileri, Türkiye’nin temel sorunları ile birlikte yerel sorunlara ürettiğimiz çözüm önerilerine karşı kör, sağır ve dilsiz olma konumlarını korumaya devam ediyorlar. Onlardan ümidimizi kestiğimize göre, bu durumda kendi sorunlarımızı kendimiz halletmeli ve çözüme kavuşturmalıyız. İstanbul merkezli olmak üzere, büyük şehirlerimizdeki trafik sorununun çözümü çok basittir:

1) İstanbul’un trafiğini rahatlatmak amacıyla Edirne’den Bolu Tüneli’ne kadar ‘araba/araç treni’ çalıştırılacak ve araçlar şehir trafiğine girmeden raylı sistemle topluca taşınacak. Bu trenler 50 kilometrede bir duracak ve indi-bindi yapılacak. Konaklama yerleri İstanbul içlerine gelmeden tesis edilecek.  

2) İstanbul’un iş yerleri ile iskan yerleri birleştirilecek. Fabrika kuranlar ana trafiği aksatmayacak şekilde işçilerine işyerine yakın lojman satın alacak. Böyle yapmayan iş yerleri tasfiye edilecek. Küçük işletmelere belediye yardımcı olacak. TOKİ ve KİPTAŞ daireleri kura ile değil, iş yerlerine yakınlık prensibine göre dağıtacak.

3) İstanbul “Helikopter Taşıma Şirketi” kurulacak. Belediye yerler tahsis edecek. Rusya veya benzer bir ülke helikopterlerini ortak olarak koyacak. İran, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan yakıtla ortak olacak. İstanbul şoförleri pilot olarak yetiştirilip İstanbul içinde ucuz helikopter taşımacılığı geliştirilecek. Ortaklar satılan biletten yüzde alacak. Özellikle ambulans hizmetleri acilen ‘Helikopter Ambulans’ şekline dönüştürülecek ve acil hastalar İstanbul trafiğinden kurtarılacak.

4) İstanbul içindeki paralı yollar ve paralı otoparklar kalkacak. Park kuleleri inşa edilecek ve araçlar park yerlerine asansörle indirilip çıkarılacak. Buralarda park etme bedelsiz olacak. Buraların masrafları bilet ücretlerine şarj edilecek.

Bu uygulamalar sayesinde “trafik sorunu” çözüme kavuşturulabilir.  “Gecekondu ve imar sorunu” yanında, “kaçak işçilik ve kayıt dışı ekonomi” ile “büyük şehirlerimizin bir türlü imar edilememesi ve kentleşememesi sorunları” üzerinde de ayrıca duracağız.

 

 

***

 

 

 

 

 

Diğer sorunlar ve çözümleri

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

08.09.2008

Bundan önceki yazımızda İstanbul veya herhangi bir büyük şehrimizin “trafik sorunu ve çözümü” üzerinde durduk. Durmasına durduk ama mesele sadece trafikle bitmiyor. Büyük şehirlerimizin ayrıca “gecekondu ve imar meselesi” yanında, “kaçak işçilik ve kayıt dışı ekonomi” ile “henüz şehirleşemememe ve çağdaş kent olamamama” sorunları var.

Yaşadığımız kentlerde insanca hayat sürebilmek için bu sorunların da acilen çözüme kavuşturulması gerekiyor. Kör, sağır ve dilsiz olma özelliklerini sürdüren AKP yöneticileri, altı yıldır bu özelliklerini muhafaza ettiklerine göre, onların İstanbul’u ve diğer kentlerimizi kurtarma ihtimali bugünkü beşerî hesaplarla yok mesabesindedir. Bu durumda biz kendimiz çare ve çözüm üretmek, bunları halka duyurmak, yerel yönetim seçimlerinde yetki alıp uygulama yapmak konumundayız. Millî Görüş Hareketi’nin siyasi teşkilatı Saadet Partisi bu konuda önderlik yapmalı, AKP dışındaki partileri bir araya getirmeli ve bunlar hep beraber çözüm projeleri üretmelidir. Başlangıç olarak “İstanbul’u Kurtarma Kurulu” kurulabilir. Bu kurula (AKP hariç) katılan siyasi partiler aldıkları oyları nisbetinde üye atasın. Kurul, bin sahifelik bir “İstanbul’u Kurtarma Projesi” hazırlasın. Bu projede her türlü görüşler varyant olarak yer alsın. Birinci sorunumuz trafikti, onu dünkü yazımızda yazdık.

Bugün İstanbul’un diğer üç sorunu üzerinde duralım.

İstanbul’un ikinci sorunu gecekondu ve genel imar sorunudur.

İstanbul’un yüzde yetmiş beşinin inşaatı kaçaktır ve hisseli tapu üzerindedir. Binaların durumları bilinmemektedir. Çarpık yapılaşma dışında “deprem fobisi” İstanbulluları diken üzerinde yaşatmaktadır. Bunun için belediyeler tüm binaların zelzeleye dayanıklıklarını ölçecek, buna göre bina yenilenecek veya onarılacak diyecek. Herkes ‘benim binamın durumu budur’ diye bilecek. Belediye “İmar Senedi”ni çıkaracak, satmak isteyenlerin binalarını imar senedi ile satın alacak ve onarımını veya yenilemesini yaptıktan sonra maliyetle imar senedi ile satacaktır. Böylece kısa zaman sonra İstanbul yeni imara kavuşur, yenilenir, dönüşür ve zelzele korkusu kalkar.

İstanbul’un üçüncü sorunu kaçak işçilik ve kayıt dışı ekonomidir.

İşyerleri sefalet içinde kayıt dışı çalışmaktadır. Mevcut mevzuatı bilememe ve görevlilerin baskısı sebebiyle işyerleri büsbütün kaçak çalışmaktadır. Bu durum markalaşmayı ve iş hayatında gelişmeyi önlemektedir. Bunun çaresi, genel hizmet kooperatiflerini kurarak işletmeleri görevlilerin ve kanunların kötü uygulamasından korumaktır. Bizim bu alanda teorik ve pratik uygulamalarımız vardır. Kırk senelik deneyimimizle biz firmalara ezilmeden kayıtlı ekonomiye nasıl geçilebileceğini öğretebiliriz. Bugün geçemiyorlar, çünkü geçseler kısa zamanda iflas ediyorlar.

İstanbul’un dördüncü sorunu ise kentleşememiş olması sorunudur.

Yarım asır içinde İstanbul’un nüfusu on beş misli artmıştır. Anadolu’nun her yerinden gelen halk köyünden kopmuş ama kentte yerini bulamamıştır. İstanbul bugünkü hâliyle kent değil, bir kalabalıklar yığınıdır. Bir cenaze veya düğün olduğu zaman aynı yerde oturanlar değil, aynı memleketliler bir araya geliyor; aynı semtte yaşayanlar değil, hemşeriler bir araya geliyor. Ancak bu durum çocuklar ve yeni nesiller için sona ermek üzeredir. İstanbul acilen organize olmalıdır. Bunun için Anadolu’nun her ilçesine karşılık bir İstanbul’da aynı adla bir bucak oluşturmalı, o ilçeden gelenlere orada iş bulma ve ticaret yapma imkânlarını hazırlamalıyız. Bu aynı zamanda trafik sorununa da bir çare olacaktır. Her bucak Anadolu’da bir ilçenin kardeşi olacaktır. Fazla bir şey yapmamız gerekmiyor. Belediyenin evleri ve daireleri alıp satması, kârsız alıp satması bu sorunu zamanla çözer. Gerekli çalışmalar yapılmalı, birkaç ayda projeler hazırlanmalıdır. Halk uyandırılmalı ve şuurlandırılmalıdır. Çare ve çözüm milletin kendi iradesindedir. Gelinen noktada sorumlu olan AKP değildir; AKP’nin başarısızlığından sonra artık sorumlu olanlar çözüm çalışmalarını yapmayanlardır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Ramazan, Kur’an ve ekonomi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

09.09.2008

Ramazan ayında yani Kur’an ayındayız. Ramazan sadece oruç değil, aynı zamanda Kur’an ayıdır. Kur’an ise insanlığın bütün meselelerini kapsayan yegâne kitaptır.

Gelişmeler sayesinde insanlar ilimde, ekonomide, yönetimde yani devlet yapısında çok farklı anlayışlara ve imkânlara ulaşmışlardır. Yıllar ilerleyip çağlar değiştikçe, her konudaki anlayışlar tamamen değişmektedir. Bugüne kadar yeryüzünde ne kadar büyük keşifler yapılmıştır: Füze ile uzaya gidilmiştir. Uçaklarla dünya bir köye dönüşmüştür. Cep telefonları ile artık herkesle her yerde her zaman görüşebiliyorsunuz. Bilgisayarlar şaşırtıcı işlemler yapmakta, bilgisayar satrancı seninle oynayıp seni yenebilmektedir. Böylesine büyük değişiklikler ve gelişmeler olmuş. Bu ilmî, teknolojik ve ekonomik hamleler karşısında, 14 asır önce yazılmış bir kitabın getirdiği düzen iflas etmeli ve artık uygulanamaz hâl almalı idi. Oysa bunun tam tersi olmuş, çağın keşifleri ve icatları sonunda karşılaşılan sorunları Kur’an çözmeğe başlamış; hâlen de çözmeye devam etmektedir...

Kapitalizm sermaye tekelidir, sosyalizm devlet tekelidir. Eski liberalizm ilkel ekonomidir. Bunların hiçbirisi sosyal ve ekonomik dengeyi sağlayamamakta, herkese aş ve herkese iş düzenini getirmemektedir. Kur’an ise getirdiği ilkeleri ile sadece geçmiştekileri değil, çağımızın çözülmemiş sorunlarını çözmektedir.

Kur’an ekonomide neler getirmiştir?  

1) Önce sosyalistlerin dediği gibi ‘insan için emeğinden başka bir şey yoktur’. Tekel sermayenin yeryüzüne hâkim olup insanların emeklerini sömürmesine izin verilemez, dolayısıyla sosyalistler burada sonuna kadar haklıdırlar.

Ne var ki bu haklılık bir şey ifade etmez.

Sermayeyi kovduğunuz zaman yerine siyaset/yönetim/devlet gelmekte, iktidarda olanlar bu sefer daha acımasız bir şekilde halkı sömürmektedirler. Sosyalizm işte bundan dolayı sonunda yıkılıp gitmiştir.

Kur’an bu meselede çözüm getirmektedir: Kredinin halka dağıtılması ve çalışana kredi ilkesi ile devlet tekelini de sektör tekelini de ortadan kaldırmaktadır. Halkın yapacağı işleri devlet yapmıyor, halkın yapamayacağı işleri de şirket vakıfları yapıyor.

2) Kapitalistlerin savundukları serbest rekabetin en verimli çalışma olduğu ilkesini Kur’an da kabul etmiş, serbest rekabet içinde girişimciliğe kapitalistler kadar yer vermiştir. Ne var ki kapitalistler bu girişimciliği koruyamamakta, sonunda tekel ekonomisinde girişimcilik kalmamaktadır. Liberalizm de kendi kendini yiyen ve sonunda tekele dönüşen, dolayısıyla sosyalizmleşen bir duruma gelmektedir.

ABD günümüzde kendisini kapitalist bir ülke olarak takdim etmekte ve yalan söylemektedir. Kapitalizmin olması için kamu yerlerinin yarısından fazlası özel sektörün olmalıdır. ABD’de vergi yüzdeleri büyük sermaye için yüzde 50’den fazladır. O halde vergi bakımından sosyalist ülkedir. Sonra Merkez Bankası istediği kadar karşılıksız para basabilmekte, dolayısıyla istediği firmaları satın alma gücüne ulaşmaktadır. Bunun dışında vergiyi devlet takdir etmektedir. O halde ABD günümüzde sosyalist bir ülkeye dönüşmüştür.

Kur’an ise buna çözüm getirmiştir: Faizi kaldırmış, gelir vergisi yerine sermaye vergisini getirmiş, böylece tekelleşmeyi ekonomik kurallar içinde çözmüştür.

Kur’an ne yapmıştır? Vergi nisbetlerini kendisi tesbit etmiş, ekseriyetin bu nisbetleri değiştirmesine imkan vermemiştir. Böylece liberalizm korunmuştur. Diğer taraftan kamu hizmetlerini ve genel hizmetleri halka karşılıksız yapmakta, çalışmasa da herkesi aidatsız sigortalamaktadır. Bunun sonunda sermaye tekelleşememektedir. Kur’an devletin keyfî tasarruflarını yasakladığı için sosyalizm de önlenmiştir. Demek ki Kur’an bugün kapitalistlere de sosyalistlere de cevap verebilmektedir. Yeryüzünde “halk ekonomisi” tüm mütevaziliğine rağmen yaşamaktadır; günü gelince gelişecek ve hükümran olacaktır.   

 

 

***

 

 

 

 

 

Sıcak bir kış geliyor!..

Reşat Nuri EROL

10.09.2008

Bir ara piyasalar başta olmak üzere ülkemizdeki her şey iktidar partisinin kapatılıp kapatılmamasına kilitlenmiş, hayat adeta durmuş, sadece bekleniyordu. Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılmaması kararından sonra da durgunluk devam etti, içte ve dışta ses seda yoktu. Meğer bu sessizlik fırtınadan önceki sessizlikmiş. Bu durgunluk döneminden sonra, son günlerde birden bire hızlı bir hareketlenme başladı, birkaç olay birbiri ardı sıra gelişti; siyasi, sosyal ve ekonomik sessizlik sona erdi.

Rusya-Gürcistan Savaşı patlak verdi ve şimdilik bitti ama savaş gemileri Karadeniz’de cirit atmaya devam ediyor… Suriye’de Türkiye, Fransa ve Katar’ın katılımıyla dörtlü zirve yapıldı… Cumhurbaşkanımızın da izlediği Ermenistan-Türkiye maçı gerçekleşti... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Necmettin Erbakan’ı affetti... Ordu hapishanedeki orgenerallerine ziyaretçi gönderdi...

“İran-İsrail ve ABD gerginliği” ise her an patlamaya hazır bir bomba gibi…

Sıraladığım bu olaylar, ekonomik ve siyasi yönden bizi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü olaylar bir taraftan özellikle enerji (petrol ve doğalgaz) açısından bağımlı olduğumuz, diğer taraftan her yönüyle arka bahçelerimiz olan Kafkasya ve Ortadoğu’da cereyan ediyor. Dışta ve içte hareketlenmeler hızlanmış, olaylar birbiri peşi sıra sıralanmış. Bu gelişmelerin sonuçlarını önümüzdeki kısa ve uzun vadede hep beraber göreceğiz.

Mahir Kaynak görüşlerine ve tahlillerine değer verdiğim bir yazardır. Cumhurbaşkanımızın maç vesilesiyle Ermenistan’a yaptığı ziyareti “Bir değil iki (maç)” başlıklı yazısında değerlendirirken, önemli tesbitlerde bulunmuş: “İkinci maç siyasi bir satranç. Ortadoğu’dan sonra siyasi mücadelenin ağırlık merkezi Kafkaslara doğru kayıyor. Rusya bu bölgedeki, bazılarına göre ABD, bana göre küresel sermayenin etkinliğini kırmaya çalışıyor. Türkiye’nin bölgedeki satranca şah hamlesiyle başlaması ilginçtir. Birkaç küçük hamlenin yol açtığı alana cumhurbaşkanı ile dalıyor. Oysa satrançta en az hamle yapan taş şahtır ve çok gerekli olmadıkça bu hamle yapılmaz.” Aynen katılıyorum. Özellikle küresel sömürü sermayesinin etkinliğini kırma meselesi önemli. Yazarın, “Rusya Türkiye’nin Kafkaslardaki varlığından şikâyetçi olmayacaktır. Ancak bunun başka bir gücün taşeronluğu olmasına da göz yummaz” değerlendirmesine de katılıyorum. Bazı tesbitlerin ardından “Türkiye ile Ermenistan arasındaki yumuşama genel gidişe aykırı olmak bir yana bu gelişmeyi destekliyor.” diyor ve sonuç olarak yorumunu şöyle bağlıyor: “Sadece Türkiye’nin ABD, Rusya ve AB arasındaki konumu belirsizliğini koruyor.”

Doğrudur, Türkiye kendisini pek çok yönüyle yakından ilgilendiren meselelerde genel stratejisini ve siyasetini netleştirmek zorunda. Önümüzdeki dönemde Ortadoğu ve Kafkaslarda daha da hızlanarak gerçekleşecek gelişmeler bizi yakından ilgilendiriyor. Yeni ufuklar ve fırsatlar söz konusu. Türkiye bu yeni fırsatları bir taraftan tanımlayabilir, diğer taraftan bunların en önemli uygulayıcısı olabilir. Tarih, bu fırsatları değerlendirebilen ve yaşadığı coğrafyanın hakkını verebilenlerin yaptıklarından ibarettir.

Kafkasya, Ortadoğu, Rusya, İran, Irak, Suriye, İsrail ve çevremizdeki diğer ülkelerde sıcak hem de çok sıcak gelişmeler var. Önümüz kış. Bu sıcak gelişmelerin kış günlerimizi ne kadar ısıtabileceğini hep beraber görüp yaşayacağız. Çünkü bu gelişmeler ‘ekonomi ve enerji’ ağırlıklı. Rakamlara bakar mısınız: Geçen yıl 36.4 milyar m3 doğalgaz ithal etmişiz. Bunun 23 milyar m3’ünü Rusya’dan, 6 milyar m3’ünü İran’dan aldık. Toplam ithalatta Rusya’nın payı yüzde 63, İran’ın payı yüzde 16, iki ülkenin toplam payı yüzde 79 oranında. Kalan gazın 1.2 milyar m3’ü Azerbaycan gazı ile de Cezayir ile Nijerya’dan gemiyle taşınan sıvı gaz. Bırakınız diğer ticari ilişkilerimizi, sadece doğalgaz kaynaklarına bağımlılığımız nedeniyle bile Rusya ve İran ile iyi ilişkiler içinde olmaya mecburuz. Ancak ABD bu iki ülkeden de doğalgaz almamıza sıcak bakmıyor...

Ne dersiniz; bizi sıcak, hem de “çok sıcak bir kış” beklemiyor mu?!.

 

 

***

 

 

 

 

 

Adil ekonomik denge nasıl sağlanır?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

13.09.2008

Olması istenen ve yapılma gereken, bütün dünya ülkelerinin ekonomide eşit hâle gelmesi, ‘sosyal denge’yle birlikte ‘ekonomik denge’nin sağlanmasıdır.

Bunun gerçekleştirilmesi için bütün beşeriyetle birlikte ülkemize, bilgelerimize, yöneticilerimize ve halkımıza görevler düşmektedir.

Bu ‘sosyal eşitlik ve ekonomik denge’ nasıl sağlanır?

Üretimde girdiler vardır.

Üretimdeki bu girdiler nelerdir?

Tesis, emek, ham madde ve organizasyon.

Eskiden ham madde sermaye tarafından alınır, Avrupa fabrikalarına götürülür, işlenir, mamul madde hâline getirilir ve tüm dünyaya satılırdı. Dünya ekonomisi ile birlikte ülke ekonomileri böyle bir çark hâlinde dönüyordu, mekanizma böyle kurulmuştu.

Ancak, bu küresel ve ulusal sistemde bazı zorluklar vardı.

Ticaret tek elde olduğu, bir tekel tarafından yönetildiği için; genel sistem üreticilerin imkânları ve tüketicilerin ihtiyaçlarına göre değil, tüccara maksimum kâr getirecek şekilde ayarlanmakta idi. Bu da sosyal ve ekonomik krizlere neden olmaktaydı. Günümüzde olduğu gibi zaman zaman patlak veren krizlerin ana sebebi işte budur.

***

Adil ekonomi sisteminde ise yine tüccar vardır ama tüccar artık üretime karışmamakta, üretim halk tarafından yapılmaktadır.

-Artık ham madde Avrupa’ya taşınmıyor. Ham madde nerdeyse, üretim tesisleri orada kuruluyor. Çünkü ham maddenin taşınması çok maliyetlidir. Tarlalar yani tarım arazileri gibi bazı girdiler ise zaten taşınamaz.  

-Diğer girdiler yani makineler, yarı mamul maddeler ve emek, ham maddenin olduğu yere gelmektedir. Üretim en ucuz şekilde nerede yapılacaksa orada yapılmaktadır. Varlıklar en rantabl bir şekilde değerlendirilmektedir.  

-Bu ‘yerinde üretim sistemi’nin gerçekleşmesi için emek, mal, sermaye ve bilgi hareketi serbest bırakılıyor. Gümrükler, kotalar, vizeler, ikamet sorunları ortadan kaldırılıyor. Yeryüzü hepimizin olduğuna göre, herkese gerekli kolaylıklar sağlanıyor.

-Adil ekonomi çarkı böyle işlerken; devletler ve diğer kamu kuruluşları kamu görevlerini yaparlar, genel hizmetleri ifa ederler, karşılığında vergi alırlar. Yöneticiler ekonomik hareketlere, fiyat ve ücretlere, alış ve satışlara asla müdahale etmezler.

***

Başka bir olay da şudur.

Bir çevrede üretimin yapılabilmesi için o çevrenin doğa kaynakları o işi yapmaya elverişli olmalıdır. Mesela, petrol varsa çıkarırsınız, yoksa icat edemezsiniz. Tarlanız varsa ekersiniz, yoksa ekemezsiniz. Bunlara ‘doğa imkânları’ diyoruz.

Adil Dünya Düzeninde, Adil Ekonomik Düzende, doğa imkânları olan yerlere sermaye, emek, bilgi ve organizasyon serbestçe gelir. Beşeriyetin bütün imkânları insanlığın yararına arz edilir. Üretimin gerçekleştirilmesi için gereken bütün girdiler hazırlanır ve hizmete sunulur. Var olan engeller ve olumsuzluklar kaldırılır.

‘Adil ekonomik denge’ böyle gerçekleştirilir.

Böyle yapılmazsa ne olur?

Dışarıdan işçi ve emeğin girmesi önlenirse, doğa imkânları heder olup gider. İşletilmeyen fabrika, ekilmeyen tarla, boşa akan su ve diğer imkânlar bir daha geri gelmez. Akıp geçen zaman ve beşerî imkânlarla birlikte ekonomik varlıklar kaybolur, yok olup gider. Şimdiki gibi varlık içinde yokluk çekmeye devam ederiz ve Allah korusun, sonunda bizden önceki nice kavimlerin malum akıbetine duçar oluruz.

 

 

***

 

 

 

 

 

Yabancı işçiler ve ekonomi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

14.09.2008

Bundan önceki yazımızda, ‘sosyal eşitlik ve ekonomik denge nasıl sağlanır?’ dedik. Kısaca, bir makale boyutunda bu sorunun cevabını vermeye çalıştık.

Bugün aynı meselenin daha başka yönleri üzerinde duralım.

Türkiye’miz çok geniş doğa imkânlarına, geniş tarım arazilerine, âtıl vaziyette bekletilen fabrika, sanayi tesis ve sitelerine sahiptir. Bütün bu varlıklar hesaba katıldığında, ülkemiz 400 milyon insana iş verebilecek durumdadır. Tarım ürünleri açısından bakıldığında, ülkemizi mesela Hollanda ile kıyas edebilirsiniz. Bu küçük Avrupa ülkesinin tarım ürünleri üretimi ve ihracatı ile koca Türkiye’nin tarım ürünleri üretimi ve ihracatı hangi seviyede? Biz ne yapıyoruz, onlar ne yapıyor? Bu kadar geniş ve verimli toprakları değerlendiremiyoruz, yetmiş milyonu çalıştıramıyoruz…

Oysa yapacağımız, yapabileceğimiz, yapmamız gereken iş çok basittir. Bunu yapmak öyle ayları, yılları da gerektirmez. Sermayeye ve faizli kredilere de gerek yoktur.

Peki, yapılması gereken nedir?

***

Bugün Türkiye’deki yaygın ücret ortalama 500 dolardır.

Asya ülkelerinde, eski Sovyetlerde ve Çin’de ise 50 dolardır.

Eğer Türkiye bunlara kapılarını açsa, ‘gelin Türkiye’de çalışın’ dese, Türkiye’ye belki 50 milyon işçi gelecektir. Geldiklerinde bunlara ne iş vereceğiz? Fabrikalarımız ve sanayi sitelerimiz âtıl… Köylerimiz boşalmış, tarlalarımız ekilmiyor, tarımımız çökmüş...

Bu insanların karınlarını doyurursak, 100 dolara, 200 dolara çalıştırırız. Böylece çok ucuz tarım ürünleri elde ederiz. Ucuz üretince, bütün dünyaya çok kolay pazarlarız. Hem bizim iş yerlerimiz ve arazilerimiz faaliyete geçer, kiramızı almış oluruz, hem de onların maaşlarını üç-dört misli yükseltmiş oluruz. Ayrıca çeşitli olumsuzlukların heder ettiği ekilmemiş yerler, geniş tarım arazileri de insanlığa kazandırılmış olur.

Yapacağımız şey nedir? Çok basit bir iş: “Yabancılar Kanunu” çıkarmak.

1) Yabancılar -aynen bizim işçilerin Avrupa ve diğer ülkelere gittiği gibi- Türkiye’ye gelip çalışabilirler. Ancak bir işverenin onları davet etmesi gerekir.

2) Yabancılar kooperatifler kurar ve isterlerse kendilerini orada sigortalatırlar. Bunun dışında sağlık masrafları işverenler tarafından karşılanır. Başkaca bir sosyal güvenlik aranmaz. Asgari ve azami ücret sınırlaması yoktur.

3) Yabancı işçilere YTL ödenir; onlar isterlerse paralarını dolara veya diğer döviz cinslerine çevirir, isterlerse ülkemizden mal alıp götürürler.

4) Türkiye’de işsizlik sigortası oluşturulur. İş bulamayan Türk vatandaşları işsizlik sigortasından yararlanır, evde oturup maaş alırlar. Türk işletmelerine getirdikleri vergileri oranında faizsiz kredi verilir. Devlet kâğıt vermektedir, bir masrafı yoktur. Devlet vergi almakta demek, yapılan işe kredi vermektedir demektir.

***

Biliyorum, böyle yaparsak bu küresel sömürü sermayesinin işine gelmez. ‘İnsan hakları’ der, ‘sosyal güvenlik’ der, ‘asgari ücret’ der, daha bilmem neler der de der, tıyneti ve tabiatı gereği engel olmaya çalışır...

Ama sömürü sermayesinin artık eskisi kadar saldıracak gücü yoktur. Halk güçlüdür, güm geçtikçe güçleniyor; yarın daha da güçlenecektir. Halk ve onun ‘halk ekonomisi’ daha da güçlenince, o zaman hiç saldıramayacaktır. Artık sermayenin gücü gün geçtikçe tarih oluyor.

Yeter ki biz harekete geçelim, ekonomik ve sosyal kanunların gereğini yapalım. Yapılması gerekenler yapıldığında, dünya ülkelerinin ekonomide eşit hâle geldiği, “sosyal denge”yle birlikte “adil ekonomik denge”nin sağlandığı görülecektir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Sanayi çağı ve “denge”

Reşat Nuri EROL

19.09.2008

Kâinatta, dünyada ve doğada “denge” vardır.

Sanayileşme döneminde yaşıyoruz. Sanayi çağı “sanayi atıkları” ile doğadaki dengeyi bozmakta, dünyayı ve kâinatı tehdit etmektedir.

Allah bitkileri üretici yaratmış, hayvanları da temizleyici yapmıştır. Sanayi atıklarının dönüşümü olmalıdır, onları tekrar doğadaki hallerine çevirmeliyiz. Bu yapılmadığı müddetçe, dünyayı tehdit eden en büyük tehlike “sanayi atıkları” olmaktadır. Dünya bu gidişle çok değil 200 yıl sonra artık insanın ve diğer canlıların yaşayamayacağı hâle gelecektir.

Kur’an bu temizliğin nasıl olacağını bildirmiştir. Temizlik, önemine binaen ilk emredilen ibadettir. Fıkıh kitaplarının başında temizlik bahsi ele alınır.

Ondan sonra da her türlü sosyal hizmetler için “vakıflar” geliştirilmiştir.

Üreticilerden pay alınarak “Sanayi Atıklarını Değerlendirme Vakfı” kurulmalıdır. Bu vakıf sanayi atıklarını satın alacak ve tekrar mamul hâle dönüştürecektir. Atıklar pahalı alınacak, mamul mal maliyetten ucuz satılacaktır, yani üretim temizliği sübvanse edecektir.

*

Çevre kirliliği sorunu XX. yüzyılda ortaya çıkmıştır, çözümünü de insanlık henüz bulamamıştır. Biz ise denge kanunları içinde bunu kolayca çözmüş oluyoruz. Zekât ve vakıf müesseseleri, hattâ askerlik gibi nöbet müesseseleri ile çözüyoruz. Batı dünyasının işvereni zorlama sistemini benimsemiyoruz, çünkü o sistem sonunda tekele götürür.

Bunları Kur’an ve müsbet ilimler sayesinde öğreniyoruz.

Kur’an ve müsbet ilimler bunları bize nasıl öğretiyor?

Denge kanunları, zekât müesseseleri ve vakıflarla öğretiyor.

Sorunu çözerken yeni bir şey yapmamıza gerek kalmamıştır. Sorunu eskiden bize öğretilen sistem ve denge kanunu ile çözüyoruz.

Denge kanununun topluluktaki uygulaması karşılıklı çıkar paralelliğidir. Kişinin çıkarı ile topluluğun çıkarı beraberse, o zaman orada “denge” vardır demektir. Topluluğun çıkarı ile kişi çıkarı çatışıyorsa, orada “denge” yoktur.

*

Örnekler verelim:

-Doktor hastayı iyileştirse aç kalır. İyileştirmezse görevini yerine getirmemiş olur. O halde serbest piyasa üzerinden doktorluk yapmak dengeyi bozar. Yapılacak iş “aile doktoru sistemi”dir. Doktor insanların sağlığını koruduğu için devletten ücret almalıdır.

-Avukatlar adaleti sağlarsa aç kalırlar, sağlamazlarsa görevlerini yerine getirmemiş olurlar. Böylece bugünkü avukatlık müessesesi dengeli müessese değildir. Yapılacak iş herkesin hukuki danışmanı olmalı, danışman nizaları ve çatışmaları önlemeli, önlediği için de devletten ücret almalıdır.

-Meslek öğretmenliği veya çırak ustalığı da böyledir. Öğretmen veya usta iyi çırak yetiştirirse kendisi aç kalır, yetiştirmezse görevini yerine getirmemiş olur. Yapılacak iş, öğretmenin öğrencisinin, ustanın kalfasının yaptığı işlerden pay almasıdır.

-Tamircinin durumu da böyledir. Arabayı tamir ederse aç kalır, etmezse görevini yerine getirmemiş olur. Yapılacak iş, tamir parasının değil, arabanın sağlıklı çalışması yani iyi bakım parasının kamu tarafından ödetilmesidir.

Bakınız, bütün bunlar Kur’an’da yazılı değildir. Ama Kur’an’ın “dengeyi koruyun” ifadesinde yazılıdır. Böylece Kur’an veciz bir şekilde tüm düzeni bize öğretmiş olmaktadır.

Kur’an, kâinatta ve doğada mevcut olan dengeyi anlattıktan sonra, insanların da sosyal hayatta dengeyi bozmamalarını istemektedir. İnsanlar müsbet ilimlerden yararlanarak Kur’an’ı iyi anlarlarsa, bütün sorunlarını çözebilirler.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kayıt dışılık

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.09.2008

Tekel sömürü sermayesi dünyayı tek sermaye devletine götürmek istemekte veya götürmektedir. Bunu başarması için önce yeryüzündeki tüm ekonomik ve sosyal insanlık faaliyetlerine izin verir, onların gelişmesini teşvik eder ve destekler. Ancak belli bir büyüklüğe ulaşınca da onlara darbe vurur. Vurmak için kullandığı yöntemler vardır.

Ekonomik ve sosyal gelişmeler meşru yollara dayanılarak değil de, kayıt dışı veya gayrimeşru yollar üzerinden oluşturulur. Sömürü sermayesinin kayıt dışı faaliyetleri doğru dürüst tahkik edilmediğinden, kimse onlara bir şey yapmaz. Zalim ekonomik düzende en meşru hareket eden kuruluşlar bile mutlaka kayıt dışı kalmak durumundadır.

Örnek olarak, kişi bir hayır kurumuna bağış yapar ama isminin yazılmasını istemez. Hayır kurumu yetkilisi de makbuz kesmez. Makbuzu istememesinin sebebi vardır. İstemez çünkü ileride -bugünlerde olduğu gibi;- ‘Vay, sen falan hayır kurumuna şu kadar yardım etmişsin!’ der ve saldırıya geçer. Bağış yapan makbuz almaz, çünkü o parayı defterine gider gösteremez. O zaman hayır kurumu da onu kayıt dışı olarak alır ve kayıtsız şekilde dağıtır. Muhtaçlara verir ama ‘verdim’ diye defterine yazmaz, yazamaz.

Kendilerine yardım edilen kimseler için de durum aynıdır. Bağış alan kimse de yüzde elliye yakın vergi vermek zorunda kalmaktadır, çünkü eline geçen arızi gelirdir. Vergisini vermelidir. Oysa aldığı bağış doğru dürüst karnını bile doyurmuyor.

O halde ne yapılıyor?

Pek çok ekonomik faaliyetler gibi bağışlar ve bağışların dağıtımı kayıt dışı yapılmakta. Geri kalmış bütün ülkelerde her şey kayıt dışı oduğu gibi, elbette bir hayır müessesesinin faaliyetleri de kayıt dışı olmak zorundadır.

Zalim ekonomik sistemdeki bu kayıt dışılığın oluşması zannedilmesin ki kendiliğinden olmaktadır. Tamamen sömürü sermayesinin yönlendirmesiyle ülkelerde öylesine mevzuatlar oluşturulmaktadır ki, ayakta kalabilmek için kayıt dışında kalma zorunlu hâle gelmektedir. Enflasyonu kazanç kabul edip vergilendiren, sonra da yüzde yüzlere varan enflasyonu uygulayan zalim bir düzende kim kayıtlı ekonomi içinde yaşayabilir ki?!.

Örnek bir olayı anlatalım. Biz Akevler Kooperatifi olarak kayıt dışı bir iş yapmamaya karar verdik ve 1967’den beri buna göre faaliyet gösterdik. Millî Görüş hareketini destekliyoruz diye, tekel sermaye teftiş kararı verdirdi ve o zamanki yönetim üzerimize saldırdı. Bakanlığın dört müfettişi geldi ve dört ay bizi teftiş etti. Dört ay her gün geldiler. Biri yani başları sadece bir gün uğradı, ondan sonra gelmedi. Dört ay sonra bir rapor tanzim ettiler ve bizde hiçbir kayıt dışılık veya yolsuzluk bulamadılar. Sadece 13 bin liralık gider olamayacak bir kaydı buldular ve onun yöneticiler tarafından ödenmesini istediler. Biz bunu memnuniyetle ödedik, çünkü kendi kooperatifimize ödüyorduk. Müfettişler Ankara’ya gittiler ve raporu değiştirdiler; ‘konu dışına çıktığımızı’ iddia ederek mahkemeye verdiler! Rapordaki değişiklikler sırıtıyordu, çünkü her tarafı değiştirememişlerdi. İzmir Ticaret Mahkemesi bilirkişiyi kendisi atamadı, Ankara Ticaret Mahkemesi atadı. Türkiye’de en çok tanınmış üç bilirkişi atandı. Biz sadece izah ettik. Bilirkişiler ittifakla bizim konu dışına çıkmadığımıza dair rapor tanzim ettiler. İzmir’de altı üyeli ticaret mahkemesi de ittifakla konunun dışına çıkmadığımıza karar verdi. Yargıtay 11’inci Dairesi ise bu kararı bozdu! Sebep: ‘Bunlar konu dışına çıkmış, bir kooperatif bu kadar işlerle uğraşmaz!’ dediler! İşte bu hâkimler Anayasayı çiğnemişlerdir. Kim onlara kooperatif bu kadar işlerle uğraşmaz demiş? Bunun belgesi olarak da sadece yığın yığın dosyaları yani kayıt dışı olmayan kayıtlarımızı gösterdiler! Mahkeme de Yargıtay’ın bozma kararına uydu ve kooperatifin feshine karar verdi! Ancak biz önceden gerekli tedbirleri almıştık. Sonunda kooperatif başka adla da olsa hâlâ devam ediyor...

Hatırlayalım, Anadolu holdinglerine de aynen böyle saldırmadılar mı?

Peki, bu oyunlara karşı neler yapabiliriz?

Onu da yarın görüşelim.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kayıt dışılığın çözümü

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

21.09.2008

Kayıt dışı ekonomi çağımızın en önemli musibetlerinden biridir.

Her şeyinizi kayıt altına almadığınızda veya alamadığınızda, muhasebenizde gerçek durumunuzu hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz. Bilemeyince de rakipleriniz karşısında sağlam ve sağlıklı bir şekilde duramazsınız, büyüyemezsiniz. Büyüyemeyince de, bir müddet sonra özellikle sömürücü tekel sermaye karşısında iflas eder ve yok olur gidersiniz.

Peki, dünkü yazımda anlattığım zalim ekonomik düzenin bu oyunlarına, çarpık ekonomik yapılanmanın mükellefi kayıt dışına iten sistemine karşı neler yapabiliriz?

Bugün de bu konunun çözümü üzerinde duralım.

Tekel sömürü sermayesine mağlup olmamak için alınması gereken tedbirler vardır. Zalim düzenin adeta zorunlu olarak dayattığı ve olumsuz şartlar sebebiyle zoraki olarak yaptırdığı kayıt dışılığın çok yönlü zararları sebebiyle, mutlaka kayıtlı ekonomiye geçilmesi gerekmektedir.  Sadece kendi şirketlerimizin değil, devletimizin bekası da buna bağlıdır.   

*

Kayıt dışı ekonomiyi mutlaka kayıt altına almalıyız.

Bizim kırk yıllık kooperatiflerimiz bu alanda başarılı olmuşlardır. Hâlâ faaliyetlerine devam etmektedirler. Dolayısıyla bu bilgi, birikim ve tecrübeden yararlanılabilir. Bu deneyim ve uygulama daha yaygın hâle getirilebilir. Hattâ hiç tereddüt etmeden ve gecikmeden gerekli çalışmalar yapılmalı, bir an önce harekete geçilmeli ve yeni bir hamle başlatılmalıdır.

Bunu nasıl başaracağız?

Her şeyden önce yürürlükteki ilgili mevzuatı yani kanunları okuyup kayıtlı ekonomi yönünde her şeyimizi kayıt altına alacak şekilde yorumlamalıyız. Bu müsbet yorumlara yetkilileri ve görevlileri getirmek hayli zordur, ama imkânsız değildir. Mücadele ederseniz, sonunda bütün bürokratlar ve hâkimler sizin tarafınızda yer alırlar ve sizi korurlar. Allah da yardım eder. Ortaklıkları kayıtlı ekonomi sistemine ve sermaye yapılanmasına dayanarak kurarsınız. Kâr-zarar hesaplarını para kazanma yerine, malda kazanma şekline çevirirsiniz. Mal varlığınızı sadece yılsonunda para ile değerlendirip vergisini öderseniz. Bu sistem sayesinde enflasyondan da korunmuş olursunuz.

Bütün bu yapılanların tamamı kanunlara uygundur.

*

O halde, kanunların verdiği imkânlardan yararlanarak ekonominizi mutlaka kayıt altına almalı ve “kayıtlı ekonomiye” geçmelisiniz.

- Gerçek kazancınızın vergisini mutlaka ödemelisiniz. Devletimiz vardır. Biz onsuz yaşayamayız. O halde gerçek gelirin vergisini mutlaka ödemeliyiz ki devletimiz yaşasın.

- Halk ekonomisine dayanan çalışmalar yapmalıyız. Yani küçük ve orta ölçekli müteşebbisleri korumalıyız. Bunu da ancak yirmi beş genel hizmetle sağlayabiliriz. Bu hizmetleri veren kooperatifleri kurmalıyız. Bu sayede kayıtlı ekonomiye geçebiliriz.

- Ortaklık işlerinde veya hayır işlerinde yeni sistem geliştirmeliyiz. Para makbuzla toplanmamalıdır. Makbuz alınabilir ama asıl olarak “defter”e geçirilmelidir. Toplayanlara kooperatifçe “tasdikli defter” verilmeli, bu defterler sıra numaralı olmalıdır. Para toplayana bu defter verilmeli, parayı veren bu deftere kaydettirmelidir; ister kendi ismiyle, ister müstear ismiyle olsun mutlaka kaydettirmelidir. Topluca toplanan para da bir rumuzla kaydedilir. Bu defterler internette yayınlanmalıdır. Herkes internete girerek kendi rumuzunun kaydedildiğini görmelidir. Sonra toplanan yardımlar nereye harcanmışsa o yer de gösterilerek deftere kaydedilmelidir. Bu kayıt da alenen yazılacak ve internette yayınlanacaktır. Kişi kontrol edebilmeli ve kendisine verilmediği halde verilmiş gösterilmişse şikâyet edebilmelidir.

İşte bu da kayıt dışılıktan kurtulma ve kayıtlı ekonomiye geçişin yol ve yöntemlerinden biridir. Her şeyin çare ve çözümü vardır, yeter ki yapılmak istensin.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an ve ekonomik yapı

23.09.2008

Kur’an “aile” yapısını insanın ekonomik ve sosyal hayatı için merkez kabul etmiştir. İnsan bir taraftan aile içinde doğup büyümekte, aile içinde yaşamakta ve aile içinde yaşlanıp ölmekte; diğer taraftan ekonomik ve sosyal yapının temelini de aile içinde kurmaktadır. Kur’an rakamlarla on, yüz, bin, 10 bin, 100 bin diye adlandırırken, baştan itibaren ortalama 3 ile 10 kişiden oluşan aileyi esas alarak adlandırmıştır.

Balina suda yaşar, fil de karada yaşar. Fili denize atsanız ölür, balinayı da karaya çıkarsanız ölür. Herkesin cenneti kendi dünyasıdır.

Kadın aile içinde ailenin saadeti için çalışır ve yaşar, erkek de aileye dışarıdan hizmet eder, ona nafaka temin eder, onu savaşarak korur. Erkeği eve hapsederseniz mesut olmaz, kadını da savaşlara alırsanız mesut olmaz.

Erkek kazanmaktan zevk alır, kadın harcamaktan zevk alır.

Kadınlar, kendi işlerini görebilmeleri için “aşiret/ocak” içinde örgütlenseler yeterlidir. Bu kadarlık topluluk onların görevlerini yerine getirmeye yeterlidir.

Erkekler ise kendi görevlerini yapabilmek için daha geniş örgütler kurmaya mecburdurlar. Sosyal bakımdan bağımsızlık ve yerinden yönetim uygundur, ama çalışma yani ekonomi bakımından merkezî yönetime gerek vardır. Bütün sosyal yapılar içinde bir alt örgütlenme vardır.

Kur’an bunların adlarını sayarak bu yapılanmalara da işaret etmektedir. 100 aşiretten oluşan “kabile/bucak” 10’a yakın karyeler/köyler hâlinde bölünmüş, çalışma/ekonomi hayatı buralarda düzenlenmiştir. Düzenleyen bucaktır/kabiledir ama düzenlenmeler karyeler/köyler hâlinde olmaktadır. Nüfusu 3 bin ile 10 bin arasındadır. Bugün kentleşmeler başlamıştır. Köy deyince ‘kır’ anlaşılmaktadır. Biz kentlerde bunlara ‘semt’ diyoruz. Bir apartman ocak ise, bir karye de on civarında apartman olarak oluşmaktadır. Kırlarda ise yine köyler olarak tarım yapılmaktadır, yapılacaktır da.

İl de bölünerek ilçeler hâlinde teşkilatlanmıştır.

Bir “şa’bde/ilde” 10’a yakın bucak yer almaktadır. Nüfusu 30 bin ile 100 bin arasındadır. Kur’an buna “belde” demektedir. Buralarda genel hizmetler yapılmaktadır.

Tarım döneminde insanlar topraklarını kendileri ekip biçer ve yaşarlardı. Sanayileşme döneminde büyük sermayeye ihtiyaç olmuş ve sermaye etkili olmuştur. Sadece sermaye tekeli yeterli olmamış, ayrıca devlet tekeli doğmuştur.

Kur’an bunların dayandığı felsefeyi şöyle açıklar: “Onlar faiz de kâr gibidir dediler. Oysa Allah kârı helal, faizi haram etmiştir.” Gerçekten, kapitalistler faiz kâr gibidir, ‘o halda ikisi meşrudur’ dediler. Sosyalistler de aynı cümleyi kullanır ama sonunda, ‘o halde ikisi de meşru değildir’ dediler.

Sanayileşmek için sermaye terakümüne/birikimine gerek vardı. Bu kapitalizm ve sosyalizm ile oluşmuş ve sanayi çağı başlamıştır. Bundan sonra artık “halk ekonomisi” doğacaktır. Halk ekonomisi de genel hizmetlere dayanmaktadır.

Kur’an bunun için gerekli olan hizmetlerin yapılmasını emretmektedir. Sigorta, var olan dayanışma hizmetlerini, yazışmayı, emaneti, yargılamayı bedelsiz düzenlemiştir. İşte bunlara ve bu yapıya ‘genel hizmetler’ diyoruz. Kapitalistler her şeyi özelleştirdiler. Sosyalistler her şeyi kamulaştırdılar.

Kur’an ise halkın serbest rekabet içinde yapacaklarını, tekel oluşturmadan yapmalarına; halkın tek başlarına yarışmalarla yapamayacakları işleri ise vakıflar şeklinde kamu işletmelerine bıraktı. İşte bu işlerin yapılma merkezleri illerin düzenlemesi ile ilçelerde olmaktadır. “Belde” bu kuruluşlardır.

Kur’an sosyal yapılarda yerinden yönetimi 100 civarında yapmakla bölünmeyi önlemiş, hizmetleri ise merkezi denetime alarak birliği sağlamıştır. Kavimlerin yani ulusların kurduğu devletlerin görevlerini yapabilmeleri için de ülkeleri bölgelere ayırmaktadır. Bir bölge 10’a yakın ili içine almaktadır. Buralarda savunma orduları bulunmakta, bunun dışında ihtisas hizmetleri yapılmaktadır. Pratisyen doktorlar ilçelerde, mütehassıs doktorlar ve hastahaneler bölgelerde bulunmaktadır.

Bölgelerin Kur’an’daki adı “medine”dir. İnsanlık da kıtalara ayrılmakta, buralarda araştırma merkezleri bulunmaktadır. İnsanlık uygarlaşmayı sağlamakta ama uygarlaşma çalışmaları buralarda olmaktadır.

Kur’an bu merkezlere de “mısr” demektedir.

Böylece ekonomik yapıda merkeziyetçilik de korunmakta ve denge sağlanmaktadır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an, teknoloji ve yeni uygarlık  

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.09.2008

İnsanlar araçları kendileri icad eder, ondan sonra gerekli yerlerde kullanırlar. İnsanlar tüysüz yaratıldılar ve başlangıçta ağaç yaprakları ile örtünmeye başladılar. Sonra ağaç liflerinden kumaş dokudular, sepetler yaptılar. Bunları bir kişi icad ediyor, sonra başkaları onu taklit ediyorlardı. İnsanlar ölçmeyi ve tartmayı da öğrendiler. Bu arada hile yapmaya başladılar. İşte bundan sonra insanlar arasında bir denetim ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Kur’an’a göre, Sümerler zamanında insanlara hile yapmamaları emredilmiş, topluluğun mallarını helâk etmemeleri istenmiştir. Sonra asıl ekonomik düzen Hazreti Davut peygamber tarafından kurulmuştur. Hazreti Davut önce inşaatçılık üzerinde yenilik yaptı, sonra yelkenli gemiler inşa etti, demirin işlenmesini yaygınlaştırdı. Yaptığı çok önemli bir şey daha vardı, onun zamanında dokumada standartlar konuldu.

Ekonomik düzenin en önemli kısmı vasıflardır. Gerek ölçülerde gerek miktarlarda hile yapılmaktadır. Bunun için ölçme ve tartma vasıflarında birlik sağlama hususunda buna dair tedbirler alınmıştır. İnsanların bu hastalıkları tespit edilmekle kalmamakta, aynı zamanda bunlarla ilgili kanuni tedbirlerin alınması istenmektedir. Teknoloji de değişmekte ve gelişmektedir. Bu sebeple sözleşme serbestliği getirilmiştir.

Kur’an ileride keşfedilecek bir çok araçlardan haber vermiştir:

a) Onların bilmediği gemilere benzer taşıma araçlarından bahsetmektedir.

b) İnsanın beynine itilâ edecek röntgenlerden bahsetmektedir.

c) Arkasından delikli alevlerle göklere çıkılacağından bahsetmektedir.

d) Elektriğin keşfedilip insanların onunla aydınlanacağını bildirmiştir.

e) Motorun keşfedileceğini haber vermiştir.

f) Kat kat binaların yapılacağını haber vermiştir.

g) Bilgisayarlardan bahsetmiştir.

Teknoloji gittikçe ilerlemekte, ulaşım ve haberleşme yaygınlaşmaktadır. Böylece yeryüzü tek ülke olmaktadır. Kur’an bu teknolojilerden haberdar olarak insanlığı artık bir tek kitapta ve peygambersiz uygarlıklarda birleştirmekte, insanlığa III. bin yıl uygarlığını bin yıl önceden haber vermektedir. Kur’an’ın getirdiği Adil Dünya Düzeni bundan bin yıl önce uygulanamazdı; nitekim uygulanamadı da. Ama çağımızdaki teknoloji ile uygulanabilir; nitekim uygulanacaktır. Kur’an her şeyin yazılmasını emretmiştir. Bu emir şimdi bile tam olarak uygulanamıyor. Kur’an’da emredilenler ancak bugün III. bin yıl teknolojisi ve bilgisayar sayesinde uygulanır hâle gelmiştir. Kur’an bu buluşları da haber vermiştir.

İnsanlık önce “yönetim”de inkılâp yapar ve “yeni topluluk” oluşturur. Yeni topluluk “yeni hukuk”un doğmasına neden olur. Yeni yönetim ve yeni hukuka dayalı olarak “yeni teknoloji” doğar. Yeni teknoloji “yeni ekonomi düzeni”ni getirir. Böylece insanlık uygarlıkta yeni adım atmış olur ve “yeni uygarlık” kurulur.

Mesele uygarlık meselesi, yeni uygarlık meselesidir. Bugün yaşayan Batı uygarlığı tepe noktasına yani zirveye çıkmıştır. Artık çökmeye başlamıştır, çökmektedir... Dünya ve insanlık yeni teknolojiye, yeni bir ekonomik yapıya ve yeni bir uygarlığa muhtaçtır.

Bütün bu yenilikler olacaktır. Ne var ki bu yeni inkılâp olunca, eski hukuk düzeni artık işe yaramaz olur, yeni hukuk ve yeni yönetim düzenine ihtiyaç ortaya çıkar. Eskiden bu yeni hukuk düzeni ve yeni medeniyet meselesi, yeni kitap ve yeni peygamber gelerek çözülüyordu. Oysa, artık yeni bir kitabın gelmeyeceği Kur’an tarafından bildirilmiştir. Eğer Kur’an Allah’ın sözü ise; onda III. bin yılın ulaşacağı sanayi uygarlığının hukuk ve yönetim sorunlarını çözecek hükümler bulunmalıdır, onları çözecek ilim adamları yetişmelidir. Bugünkü hukuk düzeni Nuh Nebiden kalma tarım dönemi hukukudur. Çağımız dünyası sorunlarının çözümü için sanayi dönemi hukuku ve düzeni getirilmelidir.

Kur’an bize buna dair yol göstermelidir, hidayet olmalıdır.

Gerçekten de bakıyoruz ki Kur’an III. bin yıl uygarlığının hukuk düzenini, yönetim şeklini, gerekli teknolojileri, yani bir bütün olarak yeni bir medeniyetin bütün donelerini en açık bir şekilde getirmiştir, getirmektedir...

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an’ın getirdiği ekonomik tedbirler

25.09.2008

İnsanlık tarihinde iki büyük ekonomi inkılâbı olmuştur. Birincisinde, Hazreti Nuh zamanında insanlar göçebe hayatından kent hayatına geçmişlerdir. İnsanlık ancak Nuh Tufanı ile o büyük inkılâbı gerçekleştirebilmiştir. İkincisinde ve şimdi yaşamakta olduğumuz çağda tarım döneminden sanayi dönemine geçilmektedir. İnsanlar artık kendi ürettikleri ile geçinmiyor; ürettiklerini satıyor, aldıkları para ile ihtiyaçlarını satın alıyorlar. Bu dönemin en zor tarafı, kimin ne iş yapacağının tayinidir. Daha önce insanlar geçimlerini kendi ürettikleri ile karşılıyor, çok az kısmını satıyor ve alıyorlardı. Kasabada oturanların bile köyde tarlaları vardı. Bu tarlalardan elde ettikleri gelir, kasabadaki gelirlerine ek mahiyetinde idi. Şimdi ise herkes tüm ürettiklerini satıyor, elde ettiği gelirle ihtiyaçlarını alıyor. Bu sorunun çözülmesi için sermaye tekeli oluştu. Ancak kârı azamiye çıkarmakla uğraşan sermaye dengeyi kuramadı. Sermayenin karşısında devlet tekeli ortaya çıktı ve 70 yıllık sosyalizm/ komünizm uygulaması başarısızlıkla sonuçlandı. Çağımız insanı her gün korku içindedir; ya işsiz kalırsam ne yapacağım? İşsizlik sigortaları yapılmış ama sadece ödemeleri yapanlar sigortalı olmaktadır. Arada krizler insanlığı vurmakta, bir taraftan üretilen mallar satılamamakta, diğer taraftan insanlar aç kalmaktadır. Kur’an işte bu sorunları kökünden çözmüştür.

Kur’an’ın getirdiği ekonomik tedbirler:

1. En başta faiz yasak, ticaret serbesttir. Faiz, birinin zarar etmesi ihtimaline karşılık, diğerinin garantili kazanmasıdır. İşyerlerinde sabit ücret, sabit kira, sabit kâr ve sabit vergi faizdir. Faiz paranın para kazanmasıdır. Kâr ise paranın malı artırmasıdır.

2. Üretimde sabit ücret, sabit kira, sabit kâr, sabit vergi faizdir ve haramdır. Faiz demek, toplulukta biri zarar etme ihtimali ile karşı karşıya iken, diğer tarafın garantili olarak kazanması demektir. Bu, topluluğun ekonomisini tekele götürdüğü için haram edilmiştir. Bunun yerine ‘faizsiz kredileşme sistemi’ getirilmiştir. Kişinin bankada ne kadar zaman ve miktarda faizsiz olarak parası durursa, o kadar süreyle de kendisi faizsiz olarak kullanır.

3. Gelir vergisi yoktur, üretim vergisi vardır. Gelir vergisi, artan paradan vergi almaktır. Üretim vergisi, artan maldan vergi almadır. Gelir vergisi demek, millî hâsılada meydana gelen artışın, kamu payının sermaye tarafından bölüşülmesi, bunun sonucu da sermaye tekeli demektir. Kur’an bunu önlemek için sermayede % 2,5 sabit vergi getirmiştir. Bu azalan gelir kanununa göre tekeli önler ama serbest rekabeti de korur ve teşvik eder.

4. Sanayiden ve inşaattan beşte bir vergi alınır. Yapıdan, yapıldıktan sonra vergi alınır. Halkın elinde para yoktur. Halktan vergi olarak para istemek demek, halkı sermayeye köle yapmak demektir. Halk vergisini ödeyebilmek için malını yok pahasına satar. Sonra devletin paraya değil mala ihtiyacı vardır. Para devlette denizdeki su gibidir, adeta sonsuz gibidir.

5. Tarım sektöründen onda bir vergi alınır. Sanayide kamu hazinesi yani madenler ve enerji tüketilmektedir. Oysa tarımda sadece kira karşılığı vergi alınmaktadır. Bundan dolayı tarımdaki pay yarılanmaktadır.

6. Ticaret mallarından, paradan, merada yayılan hayvanlardan, bir yıldan fazla bekletilen yiyeceklerden kırkta bir vergi alınır. Vergi verenler kredi istihkak ederler.

7. Yeryüzü insanlığındır. Herkesin üretimde kira payı vardır, çalışmasa da yaşama hakkına sahiptir. Alınan vergilerle primsiz sosyal güvenlik sağlanmaktadır. Askerlik bedeli ve sigorta payı dışında kişiden vergi alınmaz.

8. Topraktan, yapılardan, tesislerden ve araçlardan vergi alınmaz. Bunlar üretime yardımcıdır, kendileri üretim yapmazlar. Kişiye ödediği vergi kadar kredi veriliyor. Ama önce kazanıyor ve vergi veriyor, sonra kredi alıyor. Dolayısıyla zarar etme rizikosu yoktur.

9. Geçmişte ödenen vergi kadar faizsiz kredi verilir. Kamu krediyi karşılıksız vermiyor, krediyi vergi karşılığı veriyor. Kredide faiz yoktur, kredileşme vardır.

10. Cebri icra yoktur. Borcunu ödeyemeyenin borçlanma ehliyeti sakıt olur. Borçlu önce borcunu öder, sonra karşılığını alır. Borçluya kredi verilmez.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an, ilim, eğitim ve öğretim

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Kur’an ve oruç ayı mübarek Ramazan’da, üzerinde mutlaka durulması gereken önemli konuları irdelemeye ve değerlendirmeye devam ediyoruz…

Kur’an insanların muhtaç olduğu bütün müesseseleri getirmiştir. Kur’an’ın getirdiği müesseselerden daha iyi ve daha üstün bir çözüm yoktur. Vardır diyenlerle her zaman tartışmaya hazırız. Yanlış ve eksik anlamışsak hatamızı derhal düzeltiriz.

Kur’an eğitim müesseselerini namazlarla tanzim etmiş, ayrıca imtihan müessesesini getirmiştir. Her şeyin başı ve başlangıcı “ilim” olduğundan, Kur’an ilmî dereceleri tanzim ederek başlangıç (ümmî), temel (sâil), ilk (âmil), orta (zakir), yüksek (fakih) ve üstün (rasih) mertebelerine ayırmıştır.

Kur’an’a göre eğitimi (terbiyeyi) yatsından evvel (akşam ile yatsı arasında) bütün ocak (aşiret) halkı birlikte yaparlar.

Kur’an’a göre öğretim (tedris) ise her gün ikindi ile akşam arası yapılır ve bu öğretimi sadece ilimle meşgul olanlar yapar.

Namazlara yani eğitimlere beşikten mezara kadar herkes katılır.

Sınıf geçme yoktur, ders geçme vardır.

Kitap tedris edilir.

Kitap tedrisine kitabın başından sonuna kadar katılınır.

***

Öğrenci ders kitabına başlar, öğretmen göstererek başlatır. O dersi daha önce geçmiş olanlardan biri öğrenciye rehberlik yapar, onun danışman arkadaşı olur. O dersi alıp geçmiş olan öğrenci, kendisinden sonraki bir öğrenciye yardımcı olur.

Öğrenci dersi hazırladıktan sonra;

-Önce rehberi ‘tamam, sen bu dersi biliyorsun, öğrendin’ der.

-Sonra öğrenci hocanın huzuruna çıkar ve hocası onun dersini alır.

-Hoca öğrencinin o dersi öğrendiğini anladıktan sonra ‘ikinci derse geç’ der.

-Bir kitap/ders böylece biter. Sonra ondan sonraki derse veya derslere başlanır.

Öğrenci/çocuk on beş yaşına kadar okumaya velisi tarafından zorlanır, bu yaşa kadar velisinin kontrolü ve denetimindedir. Bu dönemde belli kitapları bitirebildiği kadar bitirir.

Ondan sonra yani buluğa erince kendi kararlarını kendisi verir ve kişi kendi isteği ile derslere devam edip rasihliğe yani en üstün ilmî mertebeye kadar yükselir.

İsteyen ömür boyu tedrise devam eder ve âlim olur;

İstemeyen tedrisi bırakıp sadece terbiyeye devam eder.

***

Tedrise yani öğretime ömür boyu devam edeceklerin hayat programlarının nasıl olması gerektiği üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Namazlara yani eğitimlere veya öğretimlere beşikten mezara kadar herkesin katılması gerektiğini, bunun farz olduğunu yukarıda hatırlatmıştık.

Özellikle ikindiden sonra veya yatsıdan önce yapılan toplantılar, işte böyle öğretim ve ilim amaçlı özel derslerle geçer.

Namaz ve mescit hayat programının merkezi ve direği olduğuna göre, imam namaz aralarında kısa sohbetler yapabildiği gibi kararlar orada alınıp uygulanır. Halk o uygulamalarda da eğitilir ve yetiştirilir. Nitekim en büyük öğretmen olan Hazreti Peygamber ümmetini/ashabını böyle yetiştirdi. Ashabı Suffe’de işte bu ders alma usulü uygulandı. Gerçi Ashabı Suffe’deki uygulamanın nasıl yapıldığına dair detaylı bilgimiz yoktur, ama o zaman başlayan “tedris/öğretim usulü” devem etmiş ve çağımıza kadar ulaşmıştır. Zamanla gelişerek önce hadis ilmine, sonra fıkıh ilmine, sonra da tüm ilimlere intikal etmiştir. Kıyamete kadar da böyle devam edip gidecektir…  

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an’a göre ilim, eğitim ve tedris/öğretim

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Kur’an insanların muhtaç olduğu bütün müesseseleri getirmiştir. Kur’an’ın getirdiği müesseselerden daha iyi ve daha üstün bir çözüm yoktur. Vardır diyenlerle her zaman tartışmaya hazırız. Yanlış ve eksik anlamışsak hatamızı derhal düzeltiriz.

Kur’an eğitim müesseselerini namazlarla tanzim etmiş, ayrıca imtihan müessesesini getirmiştir. Her şeyin başı ve başlangıcı “ilim” olduğundan, Kur’an ilmî dereceleri tanzim ederek başlangıç (ümmî), temel (sâil), ilk (âmil), orta (zakir), yüksek (fakih) ve üstün (rasih) mertebelerine ayırmıştır.

Kur’an’a göre eğitimi (terbiyeyi) yatsından evvel (akşam ile yatsı arasında) bütün ocak (aşiret) halkı birlikte yaparlar.

Kur’an’a göre öğretim (tedris) ise her gün ikindi ile akşam arası yapılır ve bu öğretimi sadece ilimle meşgul olanlar yapar.

Namazlara yani eğitimlere beşikten mezara kadar herkes katılır.

Sınıf geçme yoktur, ders geçme vardır.

Kitap tedris edilir.

Kitap tedrisine kitabın başından sonuna kadar katılınır.

***

Öğrenci ders kitabına başlar, öğretmen göstererek başlatır. O dersi daha önce geçmiş olanlardan biri öğrenciye rehberlik yapar, onun danışman arkadaşı olur. O dersi alıp geçmiş olan öğrenci, kendisinden sonraki bir öğrenciye yardımcı olur.

Öğrenci dersi hazırladıktan sonra;

-Önce rehberi ‘tamam, sen bu dersi biliyorsun, öğrendin’ der.

-Sonra öğrenci hocanın huzuruna çıkar ve hocası onun dersini alır.

-Hoca öğrencinin o dersi öğrendiğini anladıktan sonra ‘ikinci derse geç’ der.

-Bir kitap/ders böylece biter. Sonra ondan sonraki derse veya derslere başlanır.

Öğrenci/çocuk on beş yaşına kadar okumaya velisi tarafından zorlanır, bu yaşa kadar velisinin kontrolü ve denetimindedir. Bu dönemde belli kitapları bitirebildiği kadar bitirir.

Ondan sonra yani buluğa erince kendi kararlarını kendisi verir ve kişi kendi isteği ile derslere devam edip rasihliğe yani en üstün ilmî mertebeye kadar yükselir.

İsteyen ömür boyu tedrise devam eder ve âlim olur;

İstemeyen tedrisi bırakıp sadece terbiyeye devam eder.

***

Tedrise yani öğretime ömür boyu devam edeceklerin hayat programlarının nasıl olması gerektiği üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Namazlara yani eğitimlere veya öğretimlere beşikten mezara kadar herkesin katılması gerektiğini, bunun farz olduğunu yukarıda hatırlatmıştık.

Özellikle ikindiden sonra veya yatsıdan önce yapılan toplantılar, işte böyle öğretim ve ilim amaçlı özel derslerle geçer.

Namaz ve mescit hayat programının merkezi ve direği olduğuna göre, imam namaz aralarında kısa sohbetler yapabildiği gibi kararlar orada alınıp uygulanır. Halk o uygulamalarda da eğitilir ve yetiştirilir. Nitekim en büyük öğretmen olan Hazreti Peygamber ümmetini/ashabını böyle yetiştirdi. Ashabı Suffe’de işte bu ders alma usulü uygulandı. Gerçi Ashabı Suffe’deki uygulamanın nasıl yapıldığına dair detaylı bilgimiz yoktur, ama o zaman başlayan “tedris/öğretim usulü” devem etmiş ve çağımıza kadar ulaşmıştır. Zamanla gelişerek önce hadis ilmine, sonra fıkıh ilmine, sonra da tüm ilimlere intikal etmiştir. Kıyamete kadar da böyle devam edip gidecektir…

***

 

 

 

Kur’an’a göre tedris/öğretim

Kur’an’a göre neler tedris edilecektir, neler öğretilecektir, öğretim nasıl olacaktır?

Kur’an’a göre namaz hayatın merkezindedir.

Herkes yatsı sohbetlerine katılıp her akşam genel olarak başkanın öğrettiklerini dinleyecektir. Başkan, namaz kıldıran ocağın (aşiretin) başkanıdır. Başkan zaman zaman sohbeti başkalarına yaptırabilir, dışarıdan gelenlere de yaptırabilir. Çocuklar ve cemaat değişik kimseleri dinleye dinleye genel kültür alırlar. Bu eğitimdir/terbiyedir, öğretim/tedris değildir. Dolayısıyla namazda herkes Kur’an okur ama mânâsını herkes kendi seviyesine göre anlar. Burada hatip konuşur, dinleyiciler dinler. Sorular sorulur, cevaplar verilir. Herkes bizzat yaşayarak eğitim almış olur.

Bu arada tedris/öğretim de yapılır. İkindi ile akşam arası on beş yaşa kadar mecburi tedris vaktidir.

***

Tedris/öğretim nasıl yapılır?

-Öğrenci önce okuma yazmayı Kur’an’ı okuyarak öğrenir. Kur’an’ı baştan sonuna kadar hatmeder. Öğrenci harekeli Arap yazısını öğrendiği gibi; diğer üç çeşit yazıyı yani harf yazısını, Çin’de olduğu gibi hece yazısını ve matematik ile kimyada olduğu gibi şekil yazılarını da öğrenir. Kur’an’ın bu dört yazı ile okunmasını öğrenir. Matematikten de dört işlemi öğrenir. Bu üç yıllık tedris öğrencinin on yaşına kadar uygulanacak programdır. Her öğrencinin bir öğretmeni vardır, o öğretir. Öğretmen öğrenciyi imtihan ederek dersi geçirir. Gezgin öğretmenler istihdam edilebilir, yahut topluluktaki yaşlılardan biri öğretmen olabilir.

-Öğrenci bundan sonra beş sene Kur’an’da geçen kelimelerin mânâlarını yani lügati öğrenir. Kur’an’ın baştan sonuna kadar mânâsını öğrenir. Kur’an’ı kendi diline tercüme edecek hâle gelir.

***

Kur’an’a göre tedris/öğretim şöyle yapılır:

1. Kur’an’ın cümleleri Türkçeye çevrilir. Kelimeler aynen kullanılır. Kelimelerin kavramları şifahi olarak öğretilir. Öğrenci Kur’an’ı böylece tedris eder ve öğrenir.

2. Sonra Kur’an’ın kelimelerini kökleri ile kullanır ve Türkçe çekim kuralları ile tercümesini öğrenir. Önce, ‘sana ibadet eder ve senden istiane ederiz’ der. Sonra, ‘sana ibadet eder ve senden avn isteriz’ der.

3. Sonra kökleri de Türkçeleştirerek ve öz Türkçe ile tercüme ederek Kur’an’ı tamamlar. Bu arada Arapça sarf ve nahiv kurallarını öğrendiği gibi kendi dilinin sarf ve nahiv kurallarını da öğrenir. Böylece mukayeseli olarak ana dilini de iyice öğrenmiş olur.

4. Bundan sonra Kur’an’da geçen kelimelerin tasnifi yapılır. Köklerin ve kalıpların ortak anlamları geliştirilerek dilin yapısı incelenir. Karşılaştırmalı ana dilinin kuralları da öğretilmiş olur. Kelimelerin lugat mânâları ve bu mânâları kazandıran lugat kuralları öğretilir.

5. Beşinci senede ise kelimelerin müsbet ilimlerdeki anlamları ve mânâları yani ıstılahi mânâları öğretilmiş olur. Böylece dil tedrisatı yapılmış olur. Buna mukabil şekil yazısı ve anadil terimleri ile matematik ilimleri tedris edilir. Bu tedrisat yapılırken beşinci sınıfta bunlar Kur’an terimleri ile birleştirilir.

Böylece zorunlu sekiz yıllık eğitim ve öğretim 3+5 şeklinde yapılacaktır. Bu eğitim ve öğretimin üç yıla kadar olanı ocak/apartman/aşiret içinde, sonraki beş yılı ise bucak/kabile içinde yapılacaktır. Bundan sonraki eğitim ve öğretim çalışmalarımız buna görme planlanmalı, buna göre her seviyede öğrenci katılabilmeli ve yetiştirilmeli, bu öğretim çalışmaları beşikten mezara kadar ömür boyu kesintisiz devam etmelidir.

Vesselâm…  

 

 

***

 

 

 

 

 

Savaş, sulh, barış ve adalet

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Savaşlar çevremizi sarmış durumda; hâlen süren veya her an patlaması muhtemel savaşlar var... Çevremizdeki bazı savaşlar bitti gibi ama, savaşa sebebiyet veren sorunlar devam ediyor... Doğumuzda, batımızda, güneyimizde, kuzeyimizde; Kafkasya’da, Rusya Federasyonu’nda, Gürcistan’da, Balkanlar’da, Bosna’da, Kosova’da, Ortadoğu’da, Irak’ta, İran’da, Ermenistan’da, Azerbaycan’da, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Yunanistan’da sorunlar veya savaşlar var… Şimdilik güya sona ermiş, hâlen devam eden veya her an patlamaya meyyal sorunlar ve sorunların sebebiyet verdiği savaşlar var…  

‘Biz işte bu coğrafyada barış içinde yaşıyoruz’ diyebiliyor muyuz? Diyemiyoruz, çünkü savaş sadece çevremizde değil, aynı zamanda içimizde; PKK denen terör belası içimizde ve neredeyse her gün bir veya birkaç canımızı, şehidimizi alıp götürüyor...

Barış, sulh, sükûnet, istikrar ortamı olmayınca, hiçbir şey istendiği gibi olmuyor; çevremizdeki sorunlardan siyasi, iktisadi ve sosyal hayatımız çok yönlü etkileniyor...  

***

Savaşlar iki şekilde yapılır. İnsanlar arasına fitne sokularak topluluk iç çekişmeye girer. Bunun kışkırtıcı kaynağı dışarısı olabilir. Nitekim Türkiye’deki PKK terörü dış kaynaklıdır. Sömürücü tekel sermeye her topluluğa ajanlarını koyar ve grupları birbirleri ile çatıştırır, savaştırır. Sermaye bu çirkin savaşta iki tarafı da destekler, biri galip gelecek gibi olursa öbür tarafı destekler. Böylece kendine göre daima çatışma ve savaş dengesini korur. Bunu yaparken ya Balkanlar’da ve Kafkasya’da, mesela eski Yugoslavya’da olduğu gibi ülkeleri küçük devletçiklere böler ve karşılıklı olarak savaştırır… Ya da mesela Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’daki gibi devletin içinde gruplar oluşturur ve birbirleri ile boğuşturur... Onlar çatışıp savaşırken kendisi kenardan seyredip çok yönlü olarak bütün tarafları sömürür…

Fitne, boğuşma, çatışma ve savaş sürmekte, barışa giden yol aranmaktadır… Çevremizde ve içimizde böylesine çatışma ve savaş halleri vardır… Çatışma ve savaştan sulh, barış ve adalete giden yol aranmaktadır…

Peki, bu durumda bize düşen görev nedir?

***

İşte görev burada başlamakta, “çatışma ve savaş” hâlinde olan tarafların “sulh ve barış”a nasıl götürülebileceği meselesi ele alınmaktadır. Kişiler arasındaki hukukta -kişinin taraf olduğu tek taraflı olsa da, hukukta- işler kolaydır; kişiyi mahkûm edersiniz, sorun çözülür. Ama gruplar arasında oluşacak çatışmada haklıyı ve haksızı tesbit etmek neredeyse imkânsızdır. Çünkü kollektif suç ve ceza yoktur. O zaman bize düşen görev tarafları sulha kavuşturmak, onları ıslah etmektir. Islah etmek ve sulha kavuşturmak, adaletle hükmetmek demek değildir. Adalet hukuk düzeninde geçerli olur. Taraflar arasında savaş başladı mı hukuk orada durur. Bu durumda önce “savaş” durdurulur ve taraflar “sulh”a kavuşturulur, ondan sonra savaşın kaynağı olan sorunlar çözülür, “barış ve adalet” gerçekleştirilir.  

Balkanlar’daki Bosna ve Kosova savaşlarının, Ortadoğu’daki Irak Savaşı’nın ve son olarak Kafkasya’daki Rusya-Gürcistan Savaşı’nın sebebi nedir, sorun nedir?

Dünyada güvenliğin olabilmesi için bir süper güç şarttır. Nasıl silahlı gücü olmayan devlet olmazsa, aynen bunun gibi insanlığın güvenini sağlayan bir güç olmazsa olmaz. Bu güveni sağlayacak bir güce ihtiyaç vardır. Bugün bu görev ABD denen süper güç tarafından sağlanmaktadır ama burada önemli bir sorun vardır; bu gücün merkezine sömürücü tekel sermaye çöreklenmiştir. Dünyanın bu tekel sömürüden kurtulabilmesi için Osmanlı Devleti’nin bir zamanlar adalet üzere kurduğu ve çevremizdeki -bugün sorunlar, çatışmalar, savaşlar yaşayan- ülkeleri adaletle yönettiği gibi ‘adil bir düzen’in kurulması gerekmektedir.

Peki, bu “Adil Dünya Düzeni” nasıl kurulacaktır?

Yarın bu sorunun cevabı üzerinde duralım.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

“Savaş”tan “barış”a giden yol…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Savaşlar çevremizde… Kafkasya’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, bütün dünyada sorunlar ve savaşlar var; sona ermiş, devam eden veya patlamayı bekleyen savaşlar var…

Ve bu durumda “savaş”tan “barış”a giden yol aranıyor…

Herhangi iki kişi arasında, yahut iki aşiret/ocak arasında, yahut iki kabile/bucak arasında, yahut iki il arasında, yahut iki kavim/ülke arasında anlaşmazlık olursa… Yahut kişi ile ocak, kişi ile bucak, kişi ile il, kişi ile insanlık arasında sorun yaşanırsa… Veya ocak ile bucak, il, ülke ve insanlık anlaşamazlarsa… Yahut bucak ile il, ülke ve insanlık, ya da ülke ile insanlık arasında çıkacak ihtilafların çözüm makamı “hakemlerden oluşan tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı”dır. Yargının kararlarına uyan kimseler müslimdir, barışçıdır. Barış düzeni, yargı kararlarının uygulandığı bir düzendir.

Hakemlerden oluşan tarafsız, bağımsız, etkin ve saygın yargı kararlarına uymayanlar olursa ne yapılacaktır?

İşte o zaman barış taraftarları yani kendilerini diğer insanlara güvence veren kimse olarak kabul edenler, yani jandarma ve askeri güçler harekete geçerler. Hakem kararlarına uyuncaya kadar zalimlerle savaş yapılır, “barış”ın gerçekleşmesi için “savaş” yapılır...

Barışa giden yolda önce durum “ıslah” edilir, “sulh” yapılır, “savaş” durdurulur; “hakem kararları” ile durdurulur. Sonra hakemlerin ötesinde bir ıslahatçı ortaya çıkar.

Islahat yapmak demek, sulhu gerçekleştirmek ve sorunu çözmek demektir.

Bazen sorunların tarafların kendi aralarında çözülmesi mümkün olmaz, sulh sağlanamaz, savaş ortamı oluşur. O zaman sorun onlara en yakın olan çevrelerindeki diğer insanlar tarafından çözülmelidir.

Bu durumda sorunun çözümü, sulhun sağlanması, barışın gerçekleştirilmesi için memur olanlar kimlerdir?

-Ocak içinde çıkan sorunu ocak mensupları çözerler; çözemezlerse bucağa gidilir.

-Sorun ocak içinde çözülemezse veya sorun ocak içinde değil de ocaklar arasında ise, o zaman bucak içinde çözülür. Hakemler yoluyla sorun burada da çözülemezse ile gidilir.

-Bucak içinde sorun çözülemezse yahut sorun bucaklar arasında ise, o zaman sorun ilde çözülür. Hakem kararlarından sonra jandarma soruna sebebiyet veren kişiyi veya kişileri bertaraf ederek çözer.

-Sorun ilde çözülemezse yahut sorun iller arasında ise, o zaman hakem kararlarından sonra ülke çapında ordu çözer.

-İnsanlığın silahlı gücü yoktur. Hakem kararları ile mahkum olan devlete karşı gönüllü barışseverlerden askeri birlikler oluşturulur. Soruna sebebiyet veren bölge merkezi işgal edilir. Teslim olan bucaklara dokunulmaz. Böylece sulh, barış ve adalet sağlanır.

Sorun halledilirken aslolan “savaş” değil “ıslah”tır, “sulh”tur, yani sorunu “barış” yoluyla görüşerek çözmektir. Burada dikkat edilmesi gereken husus aciliyettir, sorunun hemen çözülmesidir, barışın gecikmeden sağlanmasıdır. Sorun sürüncemede kalmaz, bekletilmez. Siz ıslah edeceksiniz, sulhu sağlayacaksınız diye sorun günlerce, aylarca, yıllarca sürmez, sürüncemede bırakılmaz. Meselâ Kıbrıs’ta, Kerkük’te, Karabağ’da, Bosna’da, Kosova’da, Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta veya günümüzde Rusya ile Gürcistan arasında olduğu gibi katliamların gerçekleştirilmesi beklenmez, beklenmemeli.

Islah zamanı en fazla dört aydır. Çatışan tarafların dört ay içinde ıslah edilmeleri, barışa kavuşturulmaları gerekir. Islahatçıların görevi o andaki sorunu çözmedir. Mesela, Kardak kayalıkları krizi gibi olaylarda oraya derhal barış gücü yerleştirilir ve sorun derhal geçici olarak çözülür. Sonra taraflar hakemlere giderek sorunu daha köklü şekilde çözebilirler.

Savaştan barışa giden yolda ilerleme böyle sağlanır…

Barış sağlandıktan sonra “Adil Dünya Düzeni” kurulur...

 

 

***

 

 

 

 

 

Tarafsız gazete, yazar, yargı… (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Hep hatırlatıyor ve diyoruz ki; Türkiye’nin tarafsız gazete, tarafsız basın, tarafsız yazar, bağımsız yargı sorunları var. Sorunlar öylesine girift, öylesine iç içe ki, siz bu sorunları tek tek çözmedikçe, gün geliyor bunlar ‘sorunlar yumağı’ olarak karşınıza çıkıyor. İktidar olmanıza rağmen, iyi ve cesur bir yönetim becerisi ile bunları çözmezseniz, müzmin işsizlik ve dış borç sorunlarıyla birlikte bunlar hep Demoklesin Kılıcı gibi tepenizde sallanır durur. Bugünlerde olduğu gibi, zaman zaman kılıçlar/kalemler çekilir ve saldırı başlar. Bunlara ‘enerji savaşları’ mı, ‘rant savaşları’ mı, ‘iktidar savaşları’ mı, ‘sömürü sermayesinin yeni saldırıları’ mı, ya da başka bir şey mi diyelim, varın siz karar verin.  

Acaba Aydın Doğan ve onun tarafsız(!) yazarları, söylediklerine ve yazdıklarına gerçekten inanıyorlar mı, Hürriyet gazetesi gerçekten tarafsız mı? Düşündüm de, bunların bu husustaki inançları, bilgileri ve ufukları gerçekten de bu kadarcık mı?

Belki de Mehmet Ali Birand ve diğerleri böyle inanıyor. O zaman kusurlu olanlar onlar değil, biziz; çünkü biz onlara bazı gerçekleri anlatamamışız demektir. Aydın Doğan’a ulaşmamız mümkün olmaz, ama Mehmet Ali Birand’a ve diğer tarafsız yazarlara ulaşılabilir. Hürriyet gazetesi yazarlarına ve onların saf okuyucularına tarafsızlığın, gerçek tarafsızlığın ne olduğunu yazmalı ve öğretmeliyiz. Onlar da patronlarına bildirsinler...

***

Avrupa’daki Deniz Feneri yardım toplamış. Kimden toplamış? Türk halkından toplamış ve felaket sahiplerine ulaştırmak üzere başbakana vermiş. Erdoğan da değerlendirmiştir. Sorun kim ile kim arasında? Parayı verenler, bakan ve felaketzedeler arasında. Onların dava açma yetkileri vardır, ama Alman savcının dava açma yetkisi yoktur. Vatandaş çalışmış, kazanmış, vergisini vermiş, parasını da istediği yerde kullanmaya sahip olmuş. Alman Devleti Türk işçisinden ‘sen çalışacaksın ama parayı Almanya’da harcayacaksın, Türkiye’ye gönderemezsin’ diye taahhüt mü almış? Ne hakkı var Almanya’daki Türk vatandaşının parasına müdahale etmeye. Hürriyet gerçekten tarafsız bir gazete olsaydı, önce bunu yani bu hakkı savunurdu. Alman savcı dava açmış! Haksız ve yetkisiz yargı ne iddia ediyor? Almanya’da toplanan para Türkiye’ye aktarılmış, Erdoğan’a verilmiş, suç işlenmiş. Bunun suçu nerede? Vatandaş kendi parasını, vergisini ödeyerek kazandığı parayı başbakana vermiş. Başbakan yerinde kullanmamışsa ona ne? Biz paramızı nerede kullanacağımızı Alman savcısına mı soracağız? Tarafsız Hürriyet gazetesi Alman yargısının bu yanlışına karşılık ‘dur, ne yapıyorsun’ diyebilmiş mi?  Bu konu Alman savcısını ilgilendirmez, ilgilendirirse Türk savcısını ve Türk halkını ilgilendirir.

***

Diyelim ki, Hürriyet gazetesi de ‘tarafsız’ bir şekilde bu olayı ortaya çıkarmak, kandırılmış vatandaşları aydınlatmak ve AKP’yi de yargı önüne çıkarmak istiyor. Burada yayın organı mal bulmuş mağribi gibi söylentileri yayınlamaz. Çünkü bu çok büyük iddiadır, bir hayır işini baltalamadır. Tarafsız gazete bunu böyle haber yapmaz, tarafsız yazar bunu böyle yazmaz. Bunu ancak pusuda bekleyen ve kin kusan taraflı bir gazete ve yazarlar yapar. Hürriyet gazetesinin ve yazarların tarafsız olmadıkları bu yayın ve yazıları ile bellidir.

Hürriyet ne yapmalıydı? Önce Alman savcının delillerini alıp teker teker inceledikten sonra, itham edilenlere gitmeliydi. Onlara muhabir gönderip savunmalarını almalıydı. Belgeleri toplamalı ve dosyalamalı, sonra bilirkişi ve hukukçulara inceletmeliydi. Bizzat Erdoğan’a sorulmalıydı. Çünkü bu küçük ve basit bir olay değildir, sadece muhabirle geçiştirilecek bir olay değildir. Ondan sonraki yayınında savcının iddiaları ile muhabirlerin huzurunda yapılan savunmalar birlikte değerlendirilir ve yayınlanırdı. Burada muhabirler ne yapar? Erdoğan’ı ne aklar ne de suçlar. İthamlar ve savunmalar birlikte yayınlanırdı.

İşte ‘tarafsız gazetecilik ve tarafsız yayın’ budur.

 

 

***

 

 

 

 

 

Tarafsız gazete, yazar, yargı… (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Dün, ‘gerçekten tarafsız olan bir gazetenin, yazarların, yargının’ mezkur olay hakkında ne yapması gerektiğini yazdık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz…   

Başbakanı Alman mahkemesi çağırıp ifade alamaz, zaten alması da mümkün değildir. Ama muhabirler itham edilenlere savunma imkanı tanır. Böylece gazete gerçekten ‘tarafsız’ ise yargıya da yardım etmiş olur, yargı taraflıysa onu da adil karar vermeye zorlar.

Hürriyet gazetesi işte o zaman muhabirleri ve yazarları ile öyle bir gazete olur, halk ona o kadar çok inanır ve güvenir ki, ‘o yazdı mı doğrudur’ der. Tarafsız bir gazete olarak yazdıklarını mahkeme kararından daha sağlam görür.

İşte ‘gerçek tarafsız gazete’ budur.

***

Sözde ‘tarafsız Hürriyet’ ise ne yapıyor?  

Büyük manşetlerle Almanya’daki savcının iddialarını gerçekmiş gibi hem de tahrif ederek yayınlıyor. Sonra savunmaları hiç yayınlamıyor. Geçmişteki yüzlerce örnekten biliyoruz, daha sonra beraatları ya küçük bir haber yapıyor veya hiç yayınlamıyor...

Ve bu gazete Türkiye’deki en büyük ‘tarafsız gazete’ oluyor!

Birand ve diğer yazarlar ile okuyucular, ‘Hürriyet böyle yapmıyor’ diyebilirler mi?

Tarafsız Hürriyet’e hatırlatıyor ve soruyoruz: Müslim Gündüz ve Ali Kalkancı’yı İslâm şeyhi olarak yayınladınız, bu oyuna âlet oldunuz. Sonra bunların ahlâksız provokatörler oldukları ortaya çıktı. Sözde ‘tarafsız gazetenizde’ onların böyle olduklarını yazdınız mı? Ergenekon vesilesiyle o pislikler bir bir ortaya çıktıkça, hiç olmazsa şimdi o haberlerinizi yalanlıyor musunuz? Bu durumda siz ‘tarafsız’ değilsiniz, başka bir şeysiniz...

‘Hayır, biz öyle değiliz, tarafsızız’ diyebiliyorsanız, buyurun hakemlere gidelim. ‘Biz muhakemeye hazırız’ deyin; siz bir hakem seçin, biz bir hakem seçelim, baş hakemi de seçelim ve hakemlerin kararlarına uyalım; ‘gerçek bağımsız yargı’ kararlarına uyalım...  

***

Tarafsız Hürriyet gazetesine başbakan dayanmıyor: Tansu Çiller gitti, Bülent Ecevit gitti... Başbakanlar başta olmak üzere, Türkiye’de herkes Hürriyet’in şerrinden korkuyor, ‘ya başbakanlara yaptığı iftira kampanyasını bana da yaparsa’ diyor. Zahit Akman ve diğerleri şimdi çırpınıyor. Böylece Türkiye’yi Tayyip Erdoğan değil de, Aydın Doğan idare ediyor gibi oluyor; hem de şantajla ve de korkutarak, seçim ve demokrasi ile değil...

İnsan düşünmeden edemiyor: Aydın Doğan aslında ne yapmak istiyor ve kimin adına hareket ediyor? Kendi adına mı, yoksa başkaları adına mı? Asıl maksadı ve hedefi nedir?..   

Durum ortada. Bu durumda yapılacak tek iş vardır. Biz AKP iktidara geldiği günden beri ‘Türkiye’nin dört temel sorunu var, çözülmeli’ diyorduk: İşsizlik, dış borç, bağımlı yargı ve taraflı basın. İktidar sahipleri bize kulaklarını tıkadılar ve bu günlere geldik.

Şimdi AKP’ye karşı yeni bir saldırı başlatıldı. Bu saldırı partiyi kapatmaktan da beterdir. Sözde ‘tarafsız’ Hürriyet’ten herkes korkacak, hattâ bizzat Aydın Doğan da yaptıklarından korkacak ve belki de nâdim olacak ama son pişmanlık fayda etmeyecek...  

***

Ramazan ayındayız ve tevbe kapısı da hâlâ açıktır. Avrupa sokaklarında AB peşinde sürünüp faizci ve zinacılardan medet umacağınıza, gelin bir zamanlar beraber yürüdüğünüz kardeşlerinize kulak verin. Batı’dan değil, Allah’tan medet umun. Ülkenizin ve kendinizin sorunlarını çözme yolunda bundan başka çareniz, çözümünüz ve çıkar yolunuz yoktur.

Sözde ‘tarafsız’ Aydın Doğan da sizin gibidir, o da bir zavallıdır. Siz nasıl onların desteğiyle geldiniz ve şimdi nasıl size saldırıyorlarsa; Aydın Doğan da onların desteğiyle geldi, şimdi sizinle çatıştırıp onu da yiyecekler, sizi de...

İkiniz de uyanın ve Hakk’a, hakikate, adalete teslim olun ki, Allah sizi kurtarsın...

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
696 Okunma
2-2008 Şubat
701 Okunma
3-2008 Mart
755 Okunma
4-2008 Nisan
719 Okunma
5-2008 Mayıs
696 Okunma
6-2008 Haziran
760 Okunma
7-2008 Temmuz
799 Okunma
8-2008 Ağustos
741 Okunma
9-2008 Eylül
621 Okunma
10-2008 Ekim
710 Okunma
11-2008 Kasım
679 Okunma
12-2008 Aralık
733 Okunma