Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2008 Yazıları
2008 1.Baskı
680 Okunma
ASPxHyperLink

2008 Kasım
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

KASIM 2008

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

Ümük/boğaz, borç ve boş laflar

Reşat Nuri EROL

01.11.2008

‘IMF’ye boyun eğip, yarınımızı karartmayız!’ İfadeye bakar mısınız? Demek ki 6 yıldır IMF ile geçen günleri karartmışız, ama bundan sonra karartmayacakmışız! Ülkesini ‘boğazına kadar borca batıran’ bir başbakan, ‘ümüğümüzün/ boğazımızın sıkılmasına fırsat vermeyiz’ diyor! Böyle diyene sorulası sorular vardır. Nedir o sorular?

- 2002’den beri ekonominin direksiyonu kimdeydi; sizde mi, yoksa IMF’de mi? 6 yıldır ümüğümüz sıkılmadı mı, yarınlarımız karatılmadı mı?

- IMF ile imzalanan anlaşmalar gereği Türkiye’nin tarımı, sanayisi, fabrikaları, KİT’leri, KOBİ’leri, üretim gücü ve daha nice ekonomik değerleri tasfiye edilmedi mi?

- İç ve dış borçların kendileri değil, sadece faizleri ödensin diye bu ülkenin kıt kaynakları ve Cumhuriyet’in 85 yıllık kazanımları Siyonist sömürü sermayedarlarına ve uluslararası tefecilere ‘özelleştirme’ adı altında peşkeş çekilip satılmadı mı?

- Bu milletin dişinden tırnağından artırdığı paralarla ödediği vergiler nereye gidiyor? Bu kan emici faizcilere her hafta ortalama bir milyar dolar FAİZ gitmiyor mu?

Ben ancak bu soruların cevabı alındıktan sonra, IMF’ye horozlananların söylediklerini dinler ve itibar ederim. Aksi halde söylenenler siyaseten söylenmiş ‘sözler/laflar’ olmaktan öteye geçmez. Malum, ‘lafla peynir/devlet gemisi yürümez’ gitmez, gidemez...

*

Hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var, yoksa tarih yeniden tekerrür eder.

Kasım 2000’den itibaren yaşadığımız krizi hatırlayalım. Türkiye o zaman IMF’nin hazırlayıp dayattığı bir sözde istikrar programını uygularken krize sürüklenmişti. Hattâ AKP de 2002’de işte o kriz sayesinde iktidara geldi ve 6 yıl boyunca IMF ile kucak kucağa sürdürdükleri ekonomi politikaları sayesinde ülke ekonomisini içinde yaşamakta olduğumuz bu fakirlik, işsizlik, açlık, yokluk, yolsuzluk günlerine getirdi. Bu durumda kim kime efeleniyor?!. 2002’de ‘kanımızı emen IMF’ye esir olduk’ diyerek iktidar olanlar, Kasım 2008’e geldik, ‘ümüğümüzü/ boğazımızı sıkmazlarsa anlaşma olabilir’ demeye getiriyor.  

Türkiye çok ciddi dış ve kamu finansman açıkları olan bir ülke. Bu ülkeyi geçmişte merkez partileri, son 6 yılda da AKP bu hâle düşürmedi mi? 6 yıldır Türkiye’nin ekonomi kamburlarından hangisi düzeldi veya hiç olmazsa düzelme yoluna girdi; hangisi, hangisi?  

- Dış ve iç borçlar mı?

- Cari açık, bütçe açıkları mı?

- İşsizlik, yoksulluk, ya da açlık mı?

- Giderek açılan ithalat-ihracat makası mı?

Veya bunlara benzer daha niceleri; hangisi, hangisi? Laf etmek kolay ama;

- Lafla peynir/devlet gemisi yürümüyor.

- Lafla, ya da borçla ülke ekonomisi de yürümüyor.

- Lafla, bundan sonra seçmeni aldatma politikaları da yürümeyecek.

- Lafla, laf ebeliğiyle şimdiye kadar yürütülen siyaset bundan sonra yürümeyecek.

*

“Ümük” halk ağzıyla “boğaz” demek. Bir halk deyimi de benden. “Boğazına kadar borca batmak” da halk deyimidir. Ülkeyi boğazına kadar borca batıran bir başbakan, şimdi ‘ümüğümüzün/ boğazımızın sıkılmasına fırsat vermeyiz’ diyorsa, buna kim inanır.

Beyefendinin bu durumda bir şeyler söylemesi, siyaseten ‘laf’ etmesi gerekiyor ya; bu durumda biz de bir halk deyimini daha hatırlayalım: “Laf olsun torba dolsun.”

Sayın Başbakan zaman zaman şarkıyla siyaset yapmayı seviyor ya;

Biz de bir şarkının sözlerini hatırlatalım:

Laf olsun torba dolsun diye/

Anlamsız sözler etme bana/

Laf olsun torba dolsun diye/

Entel geçinip de saçmalama…/

Laf olsun torba dolsun diye/

Anlamsız sözler etme bana/

Maksat muhabbet olsun diye/

Abuk sabuk laflar satma bana…

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’miz satıldıkça, canım sıkılıyor…

Reşat Nuri EROL

02.11.2008

Canım sıkılıyor...

Canımız sıkılıyor…

Siz de benim gibi canınızın sıkılmasını istemiyorsanız, bu yazıyı okumayın!

Ama bu ihtarıma rağmen yazımı okuyacaksanız; söyleyin, canım nasıl sıkılmasın ki…

Şimdi de yollarım/ız, köprülerim/iz, fabrikalarım/ız satılıyor!..

Telefonum/uz, ev telefonum/uz, TELEKOM’um/uz bile satıldı. Artık birileri istedikleri gibi telefonlarımı/zı dinleyebiliyor! Bu yüzden ev telefonumu neredeyse hiç kullanmaz oldum. Evet, kullanmamasına kullanmıyorum, ama buna rağmen başta ‘sabit ücret’ detayı olmak üzere bilmem kaç liralık fatura her ay gelmiyor mu; fıttırıyorum!..

Satılan mallarım/ız satıldı, satılanlar satıldı, geriye satılabilecek çok az malım/ız kaldı ama; biz uyumaya devam ettikçe, maalesef elde kalan son mallarım/ız da satılıyor!

Haraç mezat satılıyor…

‘Özelleştirme’ adı altında satılıyor…

Birilerine peşkeş çekiliyor, resmen satılıyor…

Türkiye karış karış, yol yol, köprü köprü satılıyor!..

Gazetem, Millî Gazete’m ne de güzel manşet atmış: AKŞAM PAZARI!

Akşam pazarına düşmek, bu hallere düşmek canımı sıkıyor…

*

31 Ekim 2008 Cuma sabahı gazetemi, Millî Gazete’mi elime aldım ve bu manşeti gördüm: AKŞAM PAZARI!

Merak ettim, okumaya başladım, birkaç cümleyi okudum; devamı 6’ncı sayfada… O sayfaya geçtim ve haberin devamını okudum.

Haberin hemen bitişiğinde benim o günkü yazım, ‘Saadet geliyor, AKP’nin IMF politikaları değişiyor!’ başlıklı yazım. O yazımda, daha birinci paragrafta demişim ki:

‘Saadet geliyor; Saadet geldikçe de Başbakan Erdoğan başta olmak üzere AKP’lilerin her konuda olduğu gibi IMF ve ekonomi politikaları ile ilgili söylem ve uygulamaları da değişiyor. Saadet Partisi’nin 3’üncü Büyük ‘Büyük Kongresi’ sonrasında oluşan rüzgârın sadece esintileri bile yetti. AKP’liler ürkmeye ve titremeye başladılar... Peki, ya Saadet Partisi tek başına iktidara geldiğinde neler olacak neler…’

Demesine demişim de, Saadet henüz gelmedi, bu satışları gerçekleştiren AKP hâlâ iktidarda! Saadet geliyor, Saadet gelecek, gelmesine gelecek de; Saadet gelinceye kadar birileri benim, bizim, hepimizin neyimiz var neyimiz yoksa birilerine, biraderlerine, bilmem kimlere satıp öyle gidecekler…

Satışlar devam ediyor… ‘AKŞAM PAZARI!’ devam ediyor… ‘ÖZELLEŞTİRME’ furyası devam ediyor… Birilerine, biraderlerine ‘özel’ ihaleler devam ediyor… Türkiye satılıyor ve Türkiye satıldıkça benim canım sıkılıyor…

Bütün bunlar, bu satışlar, bu haraç-mezat satışlar devam ederken, biz de 29 Ekim’den beri güya Cumhuriyet’imizin 85’inci yılını kutluyoruz; nasıl bir kutlamaysa?!.

*

Aynen Millî Gazete’min dediği gibi;

‘AKŞAM PAZARI!’

Evet, aynen öyle.

Akşam pazarına düşmüşçesine mallarım/ız haraç mezat satılıyor, kelepir fiyatına satılıyor, bana sorulmadan satılıyor, bize sorulmadan satılıyor, satılıyor da satılıyor...

Borç batağına düşürülen Osmanlı İmparatorluğum/uz da böyle batırıldı. Şimdi de yetmiş milyonluk ülkem, ülkemiz, Türkiye’m, Türkiye’miz batırılıyor…

Kırk yıl önce MNP ve MSP, daha sonra RP ve FP, şimdi de Saadet Partisi zamanında haykırdığım gibi haykırmak istiyorum ve haykırıyorum:

Uyanın Ey Saadetliler, Uyanın Ey Millî Görüşçüler, Uyanın Ey Adil Düzenciler, Uyanın Ey Adil Ekonomik Düzenciler!

Ülkem satılıyor, ülkemiz satılıyor, Türkiye’m satılıyor, Türkiye’miz satılıyor…

Türkiye’miz satıldıkça, canım sıkılıyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Zam, zulüm, AKP ve adalet

Reşat Nuri EROL

04.11.2008

Bir taraftan ümüğümüz/ boğazımız sıkılıyor; biri de, ‘IMF’ye boyun eğip yarınımızı karartmayız, ümüğümüzün sıkılmasına fırsat vermeyiz!’ diyor…

Diğer taraftan ülkemizin değerleri ‘özelleştirme’ adı altında satılıyor…

Dün de bu köşede yazdığım gibi; Türkiye’miz satıldıkça, canım sıkılıyor…

Boğazımız yani kemerlerimiz sıkıldıkça ve halkımızın KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) ile diğer kıymetli varlıklarımız satıldıkça, hiç olmazsa borçlarımız, dış borçlarımız azalsa, bir nebze teselli olacağız, teselli bulacağız; ama ne gezer!

Bir şeylerimiz satıldıkça, millet malımız satıldıkça, ümüğümüz/boğazımız sıkıldıkça, borçlarımız azalacağına daha da artıyor!..

Bütün bunlar yetmiyormuşçasına, üstüne üstlük zamlar birbiri ardı sıra geliyor, zulüm yağmurları gibi durmadan üzerimize yağıyor…

Fakir fukara, garip guraba edebiyatı yaparak iktidar olanlar, hükmedenler, sözde hükümet edenler, isminde “adalet” ve “kalkınma” kelimeleri olanlar ise orada oturmaya devam ediyorlar… “Ak” diye diye halkımızın, milletimizin, ülkemizin, üretimimizin, sanayimizin, ihracatımızın, kalkınmamızın geleceğini karartmayı sürdürüyorlar…

Zamlar ve zulümler” ile “adalet ve kalkınma” nasıl bir arada oluyorsa?!.

Bütün bu yaptıklarına rağmen, kendilerine bir de “AKePe” değil “AK Parti” denilmesini istemiyorlar mı, bu karartıcı uygulamalarına rağmen utanıp sıkılmadan hâlâ “ak” kelimesini kullanmak istemiyorlar mı; doğrusu o zaman diyecek çok şey var ama diyemiyorum. Terbiyem müsait değil. Söyler misiniz, ak ile kara nasıl bir arada olabiliyor, iç karartıcı uygulayıcılar ak olmayı nereden hak ediyor, nereden? ‘Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu’ misali, 6 yılda ülkemizi ve halkımızı getirdikleri yer, Batı destekli ve AB-ABD endeksli bu oyunun ne olduğunu ayan beyan ortaya çıkarıyor.

İyi ki gazetem, gazetemiz, Millî Gazete’miz var da, zaman zaman bu zulümler karşısında olabilecek en kibar şekliyle hissiyatımıza tercüman oluyor. Bu yazının yazıldığı  bugün, gazetemin manşeti şöyle: YUHHH OLSUN...

Doğalgaza bu yılın beşinci zammı da geldi ve bir yıl önce 50 kuruşun üzerinde olan metreküp gaz artık 1 YTL’yi de geçti. Hizmet ve amortisman bedeli eklendiğinde Ankara, İstanbul, İzmit gibi illerde fiyat 1.07 YTL’yi buluyor. Konut doğalgazına yüzde 22.50, sanayi doğalgazına yüzde 22 ZAM yapıldı. Kış geldi, evlerimizde yüzde 100 zamlı doğalgazla nasıl ısınacağız, sanayicimiz bu fiyatlarla üretim yapıp da dünyadaki rakipleriyle nasıl rekabet edecek? Üretmeyen, üretemeyen, sadece tüketen Türkiye daha kaç yıl ayakta kalabilecek? Bu zamlarla, bu zulümlerle, bu enerji politikalarıyla nereye kadar?!.

İyi biline, bu zamlar beraberinde bir âfeti, enflasyon canavarını da hortlatacaktır. Nitekim hortlatmaya başladı bile, enflasyon artık yüzde 10’ların üzerinde.

Bu zamları bugüne kadar AKP’yi destekleyenler bile eleştiriyor. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “İki konuda şampiyonuz, elektrik ve doğalgaz fiyatlarında. Biz üretimi nasıl sürdüreceğimizin hesabını yaparken, üretimin en büyük girdilerinden birisi olan enerjiye zam yapılabilmesi nasıl izah  edebiliriz? Biz üretimi nasıl sürdüreceğiz? Diyebilirler ki ‘Otomatik fiyatlamaya geçtik. 3 ay önceki fiyatların yansıması.’ Bu Allah’ın emri değil ki. Bugünün şartlarına göre değiştirirsin. Petrolün varili 150 dolardan 70 dolara indi. 3 ay önceki maliyeti bugün yansıtma yerine o gün öyle bir kuralı koymuştuk, bugün değiştirebiliriz. Deriz ki ‘Bütün dünya krizde bütün dünya şu anda kendi üretimini devam ettirmek için proaktif olarak çabalar sarf ediyor’. Son zam maalesef üzerimizde çok büyük bir yük getirecektir.”

Evet, en büyük destekçiniz Rifat diye biri böyle diyor! O da uyanmaya başladıysa, iş adamı ve sanayicilerimizle birlikte, önümüzdeki seçimlerde seçmen de uyanır, inşaallah…

Durmak yok, “zamlar ve zulümler” devam ediyor, AKP ak, adalet, kalkınma diye diye ülkemizin geleceğini karatmaya, zulmetmeye, batırmaya devam ediyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Üçüncü Bin Yıl Medeniyeti’ni kurma şahlanışı

Reşat Nuri EROL

05.11.2008

Medeniyet iddiamızdan vazgeçmek ne mümkün.

Batı çökerken birileri onun peşinde koşsa bile, bu davadan vazgeçmek ne mümkün. Birileri, beynini az kullanan birileri, hidayetleri kararan birileri, Batılıların ‘gömleksiz’ ama ‘gönüllü’ misyonerliğine soyunan birileri, Siyonist sömürü sermayesinin dünya üzerindeki hegemonyalarını pekiştirme taşeronluğuna soyunsalar bile, bizim davamızdan vazgeçmemiz ne mümkün. Biz bugüne kadar bunun mümkün olmadığını sabır ve sebatla ispat ettik.

Medeniyet iddiası devam ediyor. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Akıl ve iddia için yol birdir. Yusuf Kaplan’ın “Türkiye’nin Saadet’i: Kurtulmuş ve Medeniyet iddiası” yazısı da aynı şeyleri söylüyor ve diyor ki: “Ancak Türkiye, Batı ile kurduğu ilişkiyi Batı uygarlığından yararlanma ilkesi üzerine değil, hâkim güce teslim olma anlayışı üzerine kurdu.” Birileri de bu anlayışa hizmet etmek amacıyla gömlek çıkardı ve soyundu...

“Tam bir yenilgi psikolojisiyle hareket ederek, hem kendi medeniyet iddialarını yok etti; hem de böyle yapmakla, Batı saldırısının önündeki en büyük engel olarak tarihten çekilmiş ve Batılıların dünya üzerindeki haksız hegemonyalarının önünü sonuna kadar açmış oldu.” Maalesef birileri de onların gönüllü taşeronluğuna soyundu. “Oysa medeniyet kurmuş hiç bir toplum, aslâ yenilgi psikolojisiyle hareket ederek ve hâkim uygarlık tecrübesinin gönüllü acenteliğini veya köleliğini üstlenerek hem tarihte varlık gösteremez, hem de varlığını bile sürdüremez kolay kolay. Şu ân geldiğimiz noktada, Türkiye, medeniyet iddialarını yitirmekle; yönünü yitirmiş, omurgası çökmüş, ufku daralmış, zihni körleşmiş, yapay kamplaşmalarla ve krizlerle vaziyeti idare etmeye çalışan ve bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak da karşı karşıya kaldığı sorunların sürgit kangrene dönüştüğü trajikomik bir duruma düşmüştür.” Evet, maalesef Türkiye birileri tarafından bu hallere düşürülmüştür...

Yusuf Kaplan böyle dedikten sonra, ‘medeniyet iddiası’ meselesi şöyle bağlıyor: “Bütün bunları, Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi’nin başına geçişini anlamlandırmak için yazdım: Millî Görüş hareketini gerçek anlamda bir medeniyet projesine dönüştürecek bir aktör, şu ân SP’nin Genel Başkanı olmuş durumda. Kurtulmuş, Türkiye’deki siyasetçilerde görülmeyen bir entelektüel derinliğe, özgüvene, ufka, samimiyete, dürüstlüğe, asalete ve tevazuya sahip bir siyasetçidir… Numan Kurtulmuş, Türkiye’nin gelecek on yılına damgasını vuracak ve medeniyet iddialarına sahip çıkarak Türkiye’ye çağ atlatabilecek uzun soluklu bir yürüyüşe öncülük edebilir...”

Geçenlerde yaptığımız bir görüşmede, çoğu akademisyen olan herkes gelecek hakkında görüşünü söyledi:

-Dünyada kriz var, sömürü sermayesi bundan yararlanacaktır...

-Dünyada kriz var, sermaye Türkiye’yi merkez yapacaktır...

-Dünyada ekonomik ve sosyal krizler/tufanlar olmadan, sermaye sömürüsü sona ermez...

-Ortadoğu sermayesi, krizlere sebebiyet veren küresel sermayenin sömürü aracıdır...

Baktım; hiç kimse Kur’an’a, müsbet ilme ve tarihî gelişmelere dayanarak herhangi bir öngörüde veya halk tabiriyle kehanette bulunmuyor. Bunun üzerine ben de Kur’an’a, tarihe ve müsbet ilme dayanarak şunları söyledim:

-Müslümanlar “III. Bin Yıl Medeniyeti”ni, “Hak Uygarlığı” olarak kuracaklardır...

-İsrail devleti İslâm yönetimine girecek ve devletleri olmayacak. İsrail oğulları Filistin’de toplanacak, uygarlık içinde yerlerini koruyacak, ilimde ve ekonomide yine hizmet edecek, ama artık insanlığı sömüremeyecek, ilmi de sömürü aracı olarak kullanamayacaklar...

-Gelecek “III. Bin Yıl Medeniyeti”nin kurucu halkı Türkler olacak, “Millî Görüş Hareketi” bu medeniyetin ana mihverini oluşturacak, “Adil Düzen Medeniyeti”ni dünyaya Türkler yaygınlaştıracaklardır...

-Mekke insanlığın beyni olacak, insanlığın meclisi orada olacak; insanlığı besleyen ekonomik ve sosyal damarların, medeniyet damarının kalbi ise İstanbul’da ve Türkiye’de olacaktır...

Üçüncü şahlanış, “III. Bin Yıl Medeniyeti”ni kurma şahlanışı başladı…

Hayırlı ve mübarek olsun…

 

 

***

 

 

 

 

 

Türkiye’de Numan Kurtulmuş,

ABD’de Barack Hüseyin Obama!

Reşat Nuri EROL

08.11.2008

Dünya değişiyor, dünyada olumlu gelişmeler oluyor...

Bu değişim ve gelişmelerin müsebbibi, ABD’de “halk”, dünyada “insanlık”tır. ABD halkı ve insanlık, ABD derin devletini değişime zorluyor ve değişim gerçekleşiyor…

Bu güç halkın ve insanlığın gücüdür.

Türkiye’de de bu arada gelişmeler oldu, oluyor; daha da olacak…

2008 yılında adeta inkılâp seviyesinde gelişmelerin olacağı hususunda, beş-altı sene öncesinde değerlendirmeler yapmış, Amerika’da başkanlık seçimlerinde değişiklik olacağını belirtmiştik. Olanlar oldu, değişim gerçekleşti; hem de özellikle ABD tarihi ve halkı ile tüm insanlık açısından bakıldığında, inkılâp seviyesinde bir değişim ve gelişme gerçekleşti.

2008’in sonlarına geldiğimizde neler olmuştur? III’üncü milenyuma etki edecek iki önemli olay gerçekleşmiştir.

Biri, Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı olmasıdır.

Diğeri de, Barack Hüseyin Obama’nın yeni ABD Başkanı seçilmesidir. Bunların her ikisi de insanlık tarihi ve III’üncü Bin Yıl Medeniyeti için önemli adımlardır.

Belki siz veya başkaları;

Numan Kurtulmuş’un seçilmesi ile Barack Hüseyin Obama’nın seçilmesini nasıl karşılaştırırsınız?’ diyebilirsiniz.

O zaman ne demek istediğimizi izah edelim.

*

İnsanlığın III’üncü bin yılını, III’üncü milenyumu “Adil Düzen” oluşturacak, bu oluşum zamanla “Adil Düzen Medeniyeti” seviyesine çıkacaktır.

Türkiye’de Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı seçilmesi, “Adil Düzen” için bu yolda atılmış birinci adımdır.

Amerika’daki başkanlık seçimi, zalim Başkan Bush’tan sonra, Barack Hüseyin Obama’nın ABD Başkanı olması, “Adil Düzen”in rahat çalışması için atılan bir adımdır.

Saadet Partisi on yıldır, 1998’den beri beklemedeydi…

Amerika’da Başkan Bush iki dönemdir seçiliyor, Cumhuriyetçiler hükümranlıklarını, dolayısıyla kendi ülkelerindeki ve dünyadaki zulümlerini sürdürüyorlardı…

Türkiye’de AKP iki seçimdir iktidara geliyor, A. Gül ve R. T. Erdoğan ile zalim ABD yöneticileri arasında olabildiğince bilinen ve de malum işbirliği yürütülüyordu…

Ama bu iki iktidardan ABD’dekinin sonu geldi, bu arada AKP’nin de sonu gelmeye başladı... Türkiye’de yapılan son anketler AKP’de oylarındaki büyük düşüşü gösteriyor… Amerika’da ise Başkan Bush artık iktidardaki ve Beyaz Saray’daki son günlerini geçiriyor…

*

Türkiye’de Millî Görüşün Hareketi yıllar geçtikçe daha da gelişmekte, kurumsal bir yapıya kavuşmakta, sadece doğduğu ülkede değil, bütün dünyada etkili olacak olgunluğa erişmektedir. Bundan önceki Genel Başkan seçiminde Adil Düzen usulünce bir seçim yapılmış, üç başkan adayı yapılan oylama sonucunda gerektiği gibi sıralanmış, ilk sırayı alan Recai Kutan başkanlığını sürdürmüştü. Bu sefer de Erbakan’ın önderliğinde yapılan üç yüzden fazla “istişare” sonucunda tek adayla kongreye gidilmiş, Saadet Partisi’nin 3. Büyük Kongresi, on binlerce kişinin katılımıyla “Atılım ve Açılım” kongresi olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece Millî Görüşün başkan seçme geleneği oluşmuştur. Bu, pek çok yönüyle çok büyük bir olaydır. Bundan sonraki seçimlerde yöneticiler çekişmesiz ve sistematik bir şekilde başkanlarını seçebilecekler demektir. Bu büyük bir gelişmedir. Millî Görüş Hareketi’nin Adil Düzen çerçevesinde artık kökleştiğini anlatmaktadır. Partinin kendi iç düzenini Adil Düzene göre düzenleyip ayarlayacağına en büyük alâmettir.

Türkiye’de ve Amerika’da seçilenler yani Kurtulmuş ve Obama elbette önemlidir; ama seçenler, yani bu iki ülkedeki “halk/halkın gücü” daha da önemlidir...

Şimdi, “zulüm” değil “adalet”, “savaş” değil “barış”, “cehalet” değil “medeniyet” zamanıdır; hem de “Üçüncü Bin Yıl Adil Düzen Medeniyeti” zamanı…

 

 

 

 

 

Başbakan Numan!

Reşat Nuri EROL

Bir parti düşünün, on yıldır yüzde beşin altında oy alıyor… Ve o parti büyük bir spor salonunda, İstanbul’un Ümraniye’sinde, Haldun Alagaş Spor Salonu’nda, Büyük ‘Büyük Kongre’nin ardından, Genel Başkan Numan Kurtulmuş’un katılımı ile  ‘Büyük Salon Toplantısı’ yapıyor… Ümraniye, Üsküdar, Beykoz ve Şişli belediye başkan adaylarını tanıtıyor… Saadet Partisi Ümraniye teşkilatı muhteşem bir hazırlık yapmış…

İl Başkanı, ilçe başkanları, belediye başkan adayları bir arada…

Salon dolu; kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler bir arada…

Ortalama yurdum insanı; aileler ve çocuklar bir arada…

Ve gençler coşkuyla haykırıyor: Başbakan Numan!.. Başbakan Numan!..

Salon topyekün haykırıyor: Başbakan Numan!.. Başbakan Numan!..

*

Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, gençlerin ve salondaki kalabalığın bu haykırışını, ‘Başbakan Numan!.. Başbakan Numan!..’ haykırışını hak edercesine, çok yönlü ve her açıdan doyurucu bir konuşma yapıyor…

Türkiye’nin, halkımızın, dünyanın, insanlığın çözülesi sorunları çok ya; SP Genel Başkanı, bir o mesele, bir bu mesele, derken pek çok meseleye temas ediyor ve yapılması gerekenleri, çözüm reçetelerini kısaca hatırlatarak anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor…

Yeri geldikçe coşuyor, coşkulu kalabalığı hareketlendirip heyecanlandırıyor ve salon topyekün bu coşkuya karşılık vererek olanca gücüyle haykırıyor:

Başbakan Numan!.. Başbakan Numan!..

Başka sloganlar da atılıyor, elbet. Ama ben daha ziyade bu slogana dikkat çekmek istiyorum. Siyaset niye yapılır ki? İktidara gelmek, ülkeyi yönetmek, hükümet olmak ve de başbakan olmak için değil mi? Kırk yıllık Millî Görüş Hareketi mensupları ne yapmaları, nasıl yapmaları, hangi sloganları haykırmaları gerektiğini ve Genel Başkanlarını nasıl motive edeceklerini çok iyi biliyorlar. Doğrusu, Genel Başkan da onlara iyi karşılık veriyor...

Takım tamamdır... Zamanı gelmiştir... Aynen öyle: Saadet! Şimdi!

*

İstanbul’un dört bir tarafından gelen dostlar burada, bu büyük salonda bir arada… Coşkuyla selamlaşıyor, kucaklaşıyor, görüşüyor ve hasret gideriyoruz…

‘Büyük Salon Toplantısı’ biterken, en son Büyük ‘Büyük Kongre’de yani Ankara’da görüştüğümüz Erol Erdoğan ile bir araya geliyoruz. Görüşmemizin başında, bir konudaki tevafuka işaret ediyor ve anlatıyor: Biz bir gün öncesinde Türkiye’de Numan Kurtulmuş, Amerika’da Barak Hüseyin Obama hatırlatması yapalım derken, hemen ertesi gün senin “Türkiye’de Numan Kurtulmuş, ABD’de Barak Hüseyin Obama” yazın çıktı!

O yazıya şöyle başlamıştım: “Dünya değişiyor, dünyada olumlu gelişmeler oluyor... Bu değişim ve gelişmelerin müsebbibi, ABD’de “halk”, dünyada “insanlık”tır… ABD halkı ve insanlık, ABD derin devletini değişime zorluyor ve değişim gerçekleşiyor… Türkiye’de de bu arada gelişmeler oldu, oluyor; daha da olacak… 2008’in sonlarına geldiğimizde neler olmuştur? III’üncü milenyuma etki edecek iki önemli olay gerçekleşmiştir. Biri, Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı olmasıdır. Diğeri de, Barak Hüseyin Obama’nın yeni ABD Başkanı seçilmesidir. Bunların her ikisi de insanlık tarihi ve III’üncü Bin Yıl Medeniyeti için önemli adımlardır...”

Biz sadece Numan Kurtulmuş ile Barak Obama’yı karşılaştırmıyoruz, biz “Adil Düzen” ile “dünya barışı”nı karşılaştırıyoruz. Gerçekleri kabul etmek gerekir. İnsanlığı kurtaracak “Adil Dünya Düzeni”den başka bir çözüm yoktur. “Adil Düzen”i hakim kılmak ve insanlığı “sosyal tufan”dan kurtarmak için bu iki başkan görüşmeli ve anlaşmalıdır...

Erbakan da Adil Düzen ekibiyle işbirliği yapıp “Adil Düzen”i partisine yeniden kabul ettirmeli ve “Adil Düzen”i öğrenmelerini sağlamalıdır.

Bu iki kişi görevlerini yerine getirirlerse, insanlık “sosyal tufan”a uğramadan “Adil Düzen”e geçebilir. Yoksa tüm insanlık sosyal tufan denizi içinde boğulup gider.

“Adil Düzen” Başkan Barak Obama’dan ne istiyor?

  1. “Adil Düzen” İslâm düzenidir. İslâm düzeni nedir? Birincisi, dinde zorlamanın kalkmasıdır. İktidarın dayatması yerine, hakemlerden oluşan etkin, saygın, bağımsız ve tarafsız yargının kararlarına teslim olarak barış içinde yaşama düzenidir. Batılılar buna ‘lâiklik’ diyorlar. Lâiklik ile İslâmiyet arasındaki fark, lâiklikte dinler dışlanır ve siyaset her şeye hakim kılınır. Oysa İslâmiyet’te dinler hakemlerin kararları ile barıştırılır ve siyasetten bağımsız olarak devlet içinde uyumlu olarak kendine düşen eğitim ve tezkiye hizmetlerini verir. O halde, Obama dünyayı askerî güçle yönetme yerine, dünyayı barış içinde yargı kararlarını hakim kılmak için çalışacaktır.
  2. Dünyayı ABD organize edebilir. Güney Amerika’dan en çok nüfusa sahip olan Brezilya’yı muhatap almalıdır. Afrika’da en çok nüfuslu Nijerya’yı muhatap almalıdır. Ortadoğu’da Rusya muhatap olmalıdır. Çin ve Hindistan’dan başka Avustralya’yı da muhatap almalıdır. Bunlarla geleceğin “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasa”sını hazırlamalıdır. Bu devletler senede  bir  İstanbul’da toplanarak “Adil Düzen Anayasası”nın dünyaya uygulanması için gerekli kararları almalıdırlar.
  3. “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nın hazırlanması İstanbul’da yapılmalıdır. Bunun için Adil Düzen Enstitüsü veya Üniversitesi kurulmalıdır. Bu üniversiteye her ülke nüfuslarına orantılı olarak ilim adamlarını gönderip ilmî çalışmaların yapılmasını sağlamalıdır. Ayrıca tüm dünyadaki büyük dört din tensilcilerini göndermelidir; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Hindular ve Budistler.
  4. Tüm insanlığa rejimler dayatılmamalı, sadece Adil Düzene göre bucak kuruluş ve yönetimleri, anayasaları üretilmelidir. Her bucak istediği anayasayı yapabilmeli, isterse örnek anayasalardan birini seçebilmelidir. Böylece her bucak aynı zamanda bir deneme sitesi olmuş olur. Onlar üzerinde yapılacak ilmî araştırma ile en uygun demokratik, lâik, liberal ve sosyal hukuk yönetim şekilleri keşfedilmiş olur.

Bu öneriyi dünyaya ulaştırmak başta Adil Düzen Çalışanlarının görevidir.

Bunu Numan Kurtulmuş isterse yapabilir.

Tebliğ iyi yapıldığı takdirde Obama da bu hususta faaliyete geçebilir. Bu yolla insanlık “sosyal tufan”a uğramadan III. Bin Yıl Barış Uygarlığını kurmuş olabiliriz.

İnsanlığın çözmesi gereken önemli sorunları vardır.

Batı, teknik sorunlarını çözmüş ve “dengesiz bir ekonomi” hamlesini yapmıştır. Ama hukuk sorunlarını çözememiş, adil yönetimi getirememiştir.

Sonuç olarak, dengesiz ekonominin krizleri ortalığı kasıp kavuruyor...

İşte bu sorunu Kur’an’a göre Müslümanlar ve Hıristiyanlar çözecektir…

Şimdilik aday olarak Kurtulmuş ile Obama’ya bu görev tevdi edilmiştir.

Bunlar bunu kabullenecek midir?..

Yoksa günlerini gün mü edeceklerdir?..

Kendileri bilir; ama sorumluluk da kendilerine aittir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Adil vergi ve borçlanma

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.11.2008

Vergi, vergi verenlere yararlar sağladığı için vergide zorlama yoktur. Verginin nimetlerinden yararlanmak isteyen vergi verir, yararlanmak istemeyen vergi vermez.

Adil bir yönetim sisteminde “vergi” ne gibi yararlar sağlar?

- Vergisi ödenen mal sigortalıdır, hukuk tarafından korunur. Vergi beyanında gösterilmeyen mallar ise hukuk tarafından korunmaz.

Sadece bu prensip bile vergi vermeyi teşvik etmek için yeterli müeyyidedir. Vatandaş malını sigorta etmek istemiyorsa vergisini ödemez. Bundan dolayı zorlanmaz. Vergisini vermez ama malının sigortalanmamasına da katlanır.   

- Vergisini ödeyen kimse, ödenen vergiler nisbetinde işyerlerine gelecekte krediler almayı istihkak eder. Tarım sektöründe de geçmiş on yılda ödenen vergi kadar kredi açılır. Bu kredi faizsiz ve icrasızdır.

Temel prensip şudur; ne kadar vergi, o kadar kredi. Kredi istihkak etmek istiyorsan vergi ver, kredi istemiyorsan vergi verme! Ayrıca verilecek kredinin faizsiz ve icrasız olduğunu bil.

- Altyapı hizmetlerinden de ona göre yani verilen vergiler nisbetinde yararlanılır. İşletmelere elektrik, su, gaz ve diğer genel hizmetlerde vergi nisbetleri ile destek yapılmış olur.

Her türlü altyapı hizmetlerinden yararlanmak istiyorsan, ‘ben her türlü hizmetlerden yararlanmak istiyorum’ diyorsan, o zaman vergini ver ve bu hizmetlerden yararlan. Yok, ben altyapı hizmetlerinden yararlanmak istemiyorum diyorsan, o zaman vergi vermesen de olur.

- Gayrimenkullerin ve tesislerin değerleri ödenen vergilerle belirlendiği gibi, yöneticilerin iş verme kredileri de ona göre düşürülür veya yükseltilir.

Gayrimenkul veya tesislerin herhangi bir sebeple, mesela istimlak sebebiyle değerinin tesbit edilmesi gerekip karşılığı ödeneceğinde, geçmiş yıllarda ödenen vergilere bakılır ve ona göre değerlendirme yapılır. Yöneticilerin ve iş adamlarının kredi nisbetleri de geçmiş yıllarda ödedikleri vergi nisbetlerine göre düzenlenir.

İşte bu sebeplerden dolayı vergi tamamen beyana dayanır ve mükellef tarafından ödenir. Ramazan ayında beyan eder. Kurban bayramına kadar ödemiş olur.

“Vergi” beyan edildikten sonra aynen “borç” gibidir, ödenmemesi hâlinde diğer borçlar gibi muamele görür.

Bu vesileyle tekrar hatırlatalım. İslâmiyet’te borç ve alacaklar devlet tarafından teminat altına alınmıştır. Herkesin borçlanma limiti vardır. O borçlanma limiti de ödenen vergilerle yükselir veya düşer. Borçlanma limiti içinde yapılan borçlanmalarda devlet kefildir. Önce devlet öder, sonra borçludan alır. Borçlanma limitinin üstündeki borçları devlet ödemez ama devlet tahsil eder, mahkum eder.

Borçlu borcunu ödemediği zaman ona sadece ‘borçlanamaz’ cezası verilir; mallarına, tesislerine ve işine el konmaz, iş yapmasına engel olunmaz, haciz yapılmaz. Yani, bu uygulama ‘buna borç vermeyin, verirseniz biz karışmayız’ demektir. Böyle iflasa mahkum olan kimseye kişiler borç verseler de artık mahkemeye gidip dava edemezler. Bu durumdaki borçlardan dolayı, borçlu sonra itibarını kazanmış olsa bile dava edemezler ve alacaklarını isteyemezler.

Borçlu borçlarını ödediği zaman itibarı iade edilir. Borçlarını ödemesi için de kamu ona yardım eder. Şöyle ki, en az borcu kalanların borçları ödenerek en çok kimsenin borçtan kurtulması ve itibarının iade edilmesi sağlanır.

Vergi borçlarının hükmü de böyledir.

Kişi ödemesi gereken borcunu ödeyemezse, borçlanma ehliyetini kaybeder. Ama vergisini ödediği mallara sahip olur ve devlet onları korur.

 

 

***

 

 

 

 

 

Krizlerde halkımız neler yapmalıdır?  

Reşat Nuri EROL

22.11.2008

Nasıl gündüz ve gece oluyorsa, nasıl yaz ve kış oluyorsa; yeryüzünde de bunun gibi ekonomik ve sosyal krizler olur. Bunu bizim önlememiz mümkün değildir.

Kimileri çıkıp bu krizlerin suçlusu olarak mesela dinden uzaklaşmayı veya başka şeyleri sebep olarak görebilir. Unutmamak gerekir ki dinden uzaklaşma da bir sosyal krizdir.  

Biz, bu gibi durumlarda ne diyor ve ne yapıyoruz?

Gece oldu diye oturup elimizi ve kolumuzu bağlamıyoruz. Lambamızı yakıyoruz ve elimizden geldiğince çevremizi aydınlatıyoruz. Lambamızda arıza olursa, o zaman da tedbirimizi alıyor ve mumumuzu yakıyoruz...

Kış geldi diye de oturup beklemiyoruz, kışın soğuktan donmuyoruz. Ona göre elbise giyiyoruz, ona göre sobamızı yakıyoruz. Gerekli tedbirleri alıyoruz, ısınıyoruz ve kışın her türlü olumsuzluklarından kurtuluyoruz...

Dünyada ekonomik kriz oluyor diye, kurbanlık koyun gibi oturup beklememeliyiz.

*

Ekonomik krizler olunca, önce halkımız kendi kendine tedbirler almalıdır.

Devletimiz de halkımızın aldığı bu tedbir ve önlemleri desteklemelidir.

Halkımızın ekonomik krizler karşısında alacağı tedbirler nelerdir?

- Ücretler, fiyatlar, kiralar, dolayısıyla vergiler değişmemelidir, artmamalıdır. Mümkünse eksilmelidir. Alırken ve satarken eski fiyatlarla alıp vermeliyiz. Böylece krizin etkisiyle piyasada durgunluk meydana gelmez, ekonomik hayat devam eder.

- Fiyatlar, ücretler, kiralar “mal” ile tarif edilmelidir. Her sektör kendisine bir “ana mal” seçmeli ve tüm işlemleri onun üzerine kurmalıdır. Böylece piyasada nakit sıkıntısı var diye ekonomik faaliyetler durmaz, ekonomi devam eder gider.

- Ortak bir muhasebe oluşturulmalıdır. Tüm fiyatlar YTL üzerinden belirlenmelidir. Borçlanmalar seçilen mal üzerinden olmalı, ödemeler YTL üzerinden olmalıdır. Yahut hesapta aktarma şeklinde olmalıdır.

- Kriz zamanlarında kimse kimseden peşin ödeme istemeyecek, herkes seçtiği ana mal üzerinden alacaklı olmayı kabul edecektir. Özellikle kriz zamanlarında ekonomi parasız dönmelidir.

*

Ekonomik kriz olduğunda halk bu tedbirleri alırken bazı sıkıntılar doğar.

Bu sıkıntıların başında ithalat ve ihracatta doğan zorluk oluşur.

Bu durumda alacağımız tedbirler nelerdir?  

- Dış ülkelerle yapacağımız her işi mala-mal şekline çevirip geliştirmeliyiz. Hiçbir anlaşmayı dolar üzerinden veya euro üzerinden yapmamalıyız.

- Yalnız işçiliği fason olarak almalıyız, hiçbir zaman malzemeli taahhütlerde bulunmamalıyız. Kendilerinden işçiliği de ham madde olarak almalıyız. Böylece kriz zamanlarında ürettiklerimizi çok ucuza satabiliriz, bu sayede ekonomi devam eder.

- Kriz zamanlarında üretimimizi iç pazarda değerlendirmeliyiz, değerlendirebilmeliyiz. Dış pazar kapandığı zaman iç pazarda varlığımızı sürdürmeliyiz, sürdürebilmeliyiz. Böylece dışarıdaki krizler bize etki etmez.

- En önemli husus; sabit ücret, sabit kira, sabit faiz, sabit vergi yerine, “ortaklık sistemi”ni getirmeliyiz. Herkes cirodan pay almalıdır, kârdan ortak olmamalıdır. Yani ne sabit şeyler ne de kâr, mutlaka ama mutlaka cirodan pay.

Bunlar, kriz zamanlarında halkımızın devlet olmasa da yapacaklarıdır.

Biz bunları yıllardır söylüyoruz... Kışın soba yakmazsanız hastalanıp ölürsünüz… TÜSİAD, MÜSİAD ve diğerleri; nerelerdesiniz?!. Ticaret odaları, sanayi odaları ve diğerleri;  nerelerdesiniz, niçin bizi aramıyorsunuz, neden kliniğimizden reçete almıyorsunuz?!.

Bunlar halkımıza tavsiyelerimizdir...

Devletimize tavsiyelerimiz ise gelecek yazıda…  

 

 

***

 

 

 

 

 

Krizlerde devletimiz neler yapmalıdır?  

Reşat Nuri EROL

23.11.2008

Devletlerin ve insanlığın çözmesi gereken önemli sorunlar vardır.

Batı dünyası ve Batı uygarlığı, teknik ve sanayileşme sorunlarını çözmüş ve bu gücüne dayanarak “dengesiz bir ekonomi” hamlesini yapmıştır. Yapmasına yapmıştır ama hukuk sorunlarını çözememiş, yönetim sorunlarını çözememiş, adil yönetim getirememiştir.

Sonuç olarak dünya ekonomik ve sosyal krizlerdedir… “Dengesiz ekonominin krizleri” ülkeleri, devletleri, hükümetleri ve bütün dünyayı kasıp kavuruyor... Çare ve çözüm düşünüldüğünde, ülkelerin ve insanlığın bu sorununu “Adil Düzen, Adil Ekonomik Düzen” çözecektir…

Biz bunları yıllardır söylüyor ve hatırlatıyoruz... Kışın soba yakmazsanız hastalanıp ölürsünüz, diyoruz… Gece olduğunda hiç olmazsa bir mum yakmazsanız, etrafınızı göremezsiniz, diyoruz… TÜSİAD, MÜSİAD ve diğerleri… TİCARET odaları, SANAYİ odaları ve diğerleri… Özellikle de hükümetimiz ve devletimiz bu gibi kriz zamanlarında uygulanması gereken çare ve çözümleri bugünlerde dinlemeyecek ve uygulamayacaklarsa, ne zaman dinleyecek ve uygulayacaklar; ne zaman, ne zaman?!.

*

Ekonomik krizler olunca, öncelikle halkımız kendi kendine tedbirler almalı ve uygulamalıdır, dedik.  Bu tedbirleri bundan önceki yazımızda yazdık. Ayrıca, devletimiz de halkımızın aldığı bu tedbir ve önlemleri desteklemelidir, dedik.

Devletimizin/ hükümetimizin ekonomik krizler karşısında alacağı tedbirler nelerdir? Devletin/ hükümetin yapacakları ise çok daha kolay ve daha etkilidir.

- Tüm borç ve alacaklar altına kote edilecek ve faiz işlemleri durdurulacaktır. Çek ve bonoların protestoları ertelenecektir.

- İşçi çalıştığında devlet işçilerin ücretlerini ödemeli, çalıştıranlar faizsiz olarak borçlandırılmalıdır. Ham madde alanın bedelini devlet ödeyecek, işletmeyi faiziz olarak borçlandıracak, üretilen mamul satılınca parasını tahsil edecektir. Mamul satılmadan önceki tüm ödemeler ve icralar durdurulmalıdır.

- Devlet tüm zamları durdurmalıdır. Maliyet girdilerine etki eden elektrik, petrol, doğalgaz gibi malları ucuzlatıp zararı sineye çekmelidir.

- Vergilerin tahsilini ertelemelidir. Kriz yılını açık bütçe ile kapatmalıdır. Yazın kazandıklarımızla kışın geçiniriz. Kazanmamış olsak da borç alırız ve ölmeden kışı geçiririz. Yazın kazanır borcumuzu öderiz.

*

AKP bu kriz günlerinde ne yapıyor? Zam, zam, zam!.. AKP’nin kriz günlerinde zam yapması intihardan başka bir şey değildir... Hangi akla hizmet ederek bu zamları yapıyorlar?!. Bu yapılanlar “gaflet” değilse, tek kelimeyle “ihanet”tir...

Ben yanlış mı söylüyorum? Kendilerini büyük ekonomist kabul eden bakan ve danışmanları var, buyursunlar tartışalım. Yanlış ve eksiğimiz varsa düzeltelim. Ama, yoksa…

Bu bahsi ibret alınası bir kıssa ile bitirelim. Üstadım Süleyman Karagülle anlatıyor: Kırgızistan’da iken bir beyanat vermiştim: “Yüzde 500 enflasyon olan bir ülkede hükümet kalmaz, kalmamalı…” Yirmi gün sonra Devlet Başkanı Asker Akayef televizyonda konuşma yaptı: “Bu hükümet ya enflasyonu düşürür ya da bir ay içinde gider...” Yirmi gün sonra hükümet istifa etti... Bir ay içinde yeni hükümet bizim verdiğimiz formüllerle para çıkardı... Aradan yirmi yıl geçti, bu ülke ekonomisi hâlâ enflasyonsuz devam etmektedir...

Kıssadan hisse: Erdoğan, Merkez Bankası Başkanını çağırır ve; “Enflasyonu durdur, işsizliği önle, yahut git!” der. O da bir ay içinde gider. Merkez Bankası’nın yönetimini Adil Düzen ekibine verir ve bu işler düzelir. Akevler’de bu işleri bilen on kadar profesör vardır. IMF ise bu profesörlerin dediklerini bile anlayacak seviyede değildir. IMF cahillerinin arkasına takılıp giderseniz, sonunda hem kendinizi/ hükümetinizi, hem de devletimizi helâk etmiş olursunuz...

 

 

***

 

 

 

 

 

Kriz fırsat olabilir, ama…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.11.2008

Merkez Bankası benim açımdan bu günlerde iki yönüyle gündemde.

Birincisi, ekonomik kriz sebebiyle, başta nakit sıkıntısı ve dövizin fırlaması sebebiyle akla gelmesi ve de hiç de beklenmediği bir anda faizleri aşağıya çekmesi.

İkincisi, bundan önce yazdığım iki yazıda, halkın ve devletin krizlerde neler yapmaları gerektiğini anlatırken, ekonominin kalbi olan bankaların ve özellikle de Merkez Bankası’nın yerine getirmesi gereken çok önemli görevlerinin olması sebebiyledir.

Hatırlayalım: 1 Ocak 2005’te, altı tane sıfır atarak YTL’ye geçmiştik. Neden geçmiştik? Banknotlarımız, kupür değeri açısından rekor kırıyordu. Makro göstergelerin, kuyruğunda “on beş tane sıfır” barındıran katrilyonlar ile ifade edilmesi, yüzümüzü kızartıyordu. 1 Ocak 2009 itibariyle, TL’ye avdet edeceğiz… Demek ki istendiğinde para politikaları ile ilgili çok şeyler yapılabiliyormuş, ama istendiğinde…

Bir hatırlatma daha: Önemli olan liradan sıfır atmak değil; atılan sıfırların tekrar nüksetmemesidir. FAİZ ve yüksek enflasyon paranın temel fonksiyonlarını zaafa uğratıyor ve para değerini sıfırlıyor! Tekrar sıfırlanmamak için, enflasyonist ekonomi politikalarından, yani FAİZ uygulamalarından vazgeçmemek gerekiyor, vazgeçmek...

Bu tesbitlerden sonra, biraz da tedavi ve çözümler üzerinde duralım:

“Adil Ekonomik Düzen”de üretimle ilgili olmayan tüm hizmetler vakıflar yoluyla görülür. Bu hizmetler şunlardır:

1) Evrak, zimmet, envanter ve demirbaş kayıtları.

2) İlmî, dinî, meslekî ve savunma eğitimleri.

3) Basın, yayın, ulaşım ve haberleşme ilişkileri.

4) Planlama, sağlık, bakım ve güvenlik işleri.

5) Kasa, ambar, takip ve araştırma.

6) Noter, kontrol, soruşturma ve hakemlikler.

Merkez Bankası, işte bunlara da bu hizmetleri gerçekleştirebilmeleri için kredi açar. Bankanın bunlara açtığı kredinin miktarı, çalışanlara açtığı kredinin dörtte biri kadardır; yani toplam emisyonun beşte biridir. Bunu Kur’an belirlemiştir. Demek ki kamu sektörüne açtığı kredi miktarı, özel sektöre açtığı kredinin dörtte biri kadardır.

Devlet yani kamu sektörü “Kamu Senedi” çıkarır. Bu senet bankanın verdiği paraya kote edilir ve onunla alınıp satılır. Kamuya hizmet veya mal verenler, bunların karşılığında kamu senedini alırlar. Halk ve üreticiler, ürettiklerini ortak ambara teslim eder, karşılığında makbuz alırlar. Bu makbuzun beşte birini devlet kasasına verirler. Böylece devlet mal senetleri ile vergisini toplamış olur. Üretici ambara beş birim mal verir, kendisi dört biriminin senedini veya makbuzunu alır.

Bu beşte bir neyin karşılığıdır?

1) Üreticinin ambara teslim ettiği malı muhafaza edilecektir, ambar kirasıdır.

2) Maldaki rizikodan kurtulmuştur. Eski ayıplardan bile aklanmıştır.

3) Diğer kamu görevlerinden yararlanacaktır.

4) Diğer kamu hizmetlerinden yararlanacaktır.

Örnek olarak, mallarının nakliyesi bedava yapılacaktır.

Verilen beşte birin kendisine sağladığı başka bir fayda da; gelecek yıllarda bu beşte bir ile orantılı olarak faizsiz kredi alabilmesidir.

İsteyen ürününü ambara yatırmaz, serbest piyasada veya istediği şekilde değerlendirir ama o zaman bu imkânlardan yararlanamaz. Bu durumda vergisini ödemek durumunda değildir, çünkü “vergi” yoktur, “hizmet payı” vardır. Vergi alınacağına yüzde 20 enflasyon yapılır.

KRİZLERDE yapılması gerekenler olarak bu tedavi reçetelerimizi de hatırlatmış olduk. KRİZLERİ FIRSATA ÇEVİRMEK ve halkımıza hizmetler yapmak mümkün.

Ama;

Millî Görüş gömleğini çıkaranların millî olmayan, dışa bağımlı ve IMF dayatmalı faizli ekonomi politikaları uygulamalarıyla elbette bunları yapmak mümkün değildir.

Daha geniş bilgi edinmek isteyenlere not: www.akevler.org’daki haftalık “Kur’an ve İlim Seminerleri”mizin özellikle “İşletme Seminerleri” kısmına bakınız.

 

 

***

 

 

 

 

 

Zulüm değil ‘adalet’,

cehalet değil ‘medeniyet’

Reşat Nuri EROL

Barak Hüseyin Obama’nın;

- Başkan olarak başarılı olup olmaması, iyi başkan olup olmaması ayrı şey,

- Amerikan halkının Barak Hüseyin Obama’yı seçmesi ise apayrı bir şeydir.

Bunları birbirinden ayırmak gerekir.

- Bir taraftan Amerikan halkı ABD’yi her yönüyle bu seçime zorlamıştır…

- Diğer taraftan bütün dünya ve insanlık kamuoyu da değişimde etkili olmuştur.  

Gerçek şudur ki;

Batı uygarlığının, bugünkü dünya uygarlığının oluşmasında ve gelişmesinde ABD’nin önemli payı vardır. Ne var ki, ABD yöneticilerinin takip ettikleri zulme, işgale, savaşa, katliama ve sömürüye dayalı kötü siyaset sebebiyle, ABD son zamanlarda itibarını yitirmiş, olumlu imajını son derece kaybetmiş, marka değerini iyice negatifleştirmiştir.

Amerikan ordusu, tekel sömürü sermayesinin dünyayı sömürme jandarmalığını yaptığı için insanlık Amerikalıların yanında olmuyor, onları sevmiyordu. Bu sevgisizlik artık “nefret etme” boyutlarına çıkmıştır. Bu sevgisizliği ve nefreti kırmak, ABD’de demokrasi ve insan hakları olduğuna insanlığı inandırmak, “Amerikan rüyası”nı cilalayıp yeniden dünyaya sunabilmek, “ABD” markasını kabul ettirmek eskisi kadar kolay değildir.

Ama sonunda olması gereken olmuş, ABD halkı bu seçimde kısmen bağımsızlığını ilan edebilmiş, halk gerçek gücünü göstererek sömürü sermayesinin emri ve iradesi dışına çıkmıştır. Böyle gidebilirse, Amerikan halkı yürümeye başladığı yolda sabır ve sebatla direnebilirse, ABD’nin insanlığa olumlu yönde önemli katkıları olacaktır, olabilecektir.

*

Artık;

- Amerika-Avrupa savaşı son bulacak…

- Amerika-İslâm düşmanlığı sona erecek…

- ABD, dünya ile savaşmaktan ve insanlığı sömürmekten vazgeçecektir.

Dünya ve bütün insanlık; sadece sözde değil de, gerçekten cehaletle, ilkellikle, geri kalmışlıkla ve her türlü insanlık dışı davranışlarla savaşta birleşeceklerdir. Artık dünyaya tahakküm eden Amerika yoktur, olmamalıdır; dünyaya ve insanlığa hizmete hazırlanan Amerika vardır, olmalıdır... Dünya ve insanlık böyle bir hamleye muhtaçtır; yoksa…  

Zülüm değil ‘adalet’, savaş değil ‘barış’, ölüm değil ‘diriliş’, diktatörlük değil ‘demokrasi’, yıkım değil ‘imar’, cehalet değil ‘medeniyet’ olmalıdır; olacaktır.

*

Üçüncü Bin Yıl Medeniyeti; ‘zulme’ değiladalete dayalı olarak 2008’den itibaren Türkiye’de, ABD’de ve dünyada şekillenmeye başlamıştır. ABD de, halkının etkisiyle bu medeniyet hizmetinde, -artık menfi değil de- müsbet yönde görev almaya hazırlanmaktadır...

ABD’ye düşen birinci görev şudur: Afganistan ve Irak başta olmak üzere, işgal ordularını gecikmeden çekmelidir. Tahakküm, zulüm ve zorbalıkla değil, hizmetlerle insanlığa hükümran olmalıdır... ABD’nin ikinci görevi de: Obama’nın memleketi Kenya’yı da kapsayan ve hep sömürülen Afrika’yı, Afrika kıtasını ve AfrikalılarıIII’üncü Bin Yıl Medeniyeti”nin en etkin kıtası ve insanları hâline getirmektir... ABD’nin başka bir görevi de: Güney Amerika kıtasını kuzeyin seviyesine çıkarmak için gerekli hizmetleri vermektir...

ABD Başkanı Obama bunları belki yapmayacak, yapamayacak veya yapmasına müsaade edilmeyecektir. Ama bunları kendisi ve ekibi yapmazlarsa, halkın gücüyle kısa zamanda -Bush ve ekibi gibi onlar da- giderler ve yerlerine bunları yapacak olanlar gelir.

Ben bu seçimlerden; önce Türkiye’de Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı olmasından, sonra Barak Hüseyin Obama’nın ABD Başkanı seçilmesinden ve zamanla doğacak olumlu sonuçlarından son derece ümitliyim.

Ülkemize, İslâm âlemine ve bütün insanlığa hayırlı olsun…

 

 

***

 

 

 

 

 

Ekonomik kriz ve Merkez Bankası

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Ekonomik kriz sebebiyle, ekonomi sistemlerinin mucidi olan bilginler ile diğer kaynakları, onlara dayanarak oluşturulan para ve devlet politikalarını hatırlayalım.

İBNİ HALDUN’a (Miladî 1332-1406, Hicrî 732-808 yılları arasında yaşamış çok önemli bir İslâm bilginidir.) göre devlet olmanın iki alameti vardır: Biri, hükümdar adına hutbe okutmak… Diğeri ise para çıkarmaktır...

İbni Haldun’un yaşadığı dönemde “para” ancak gümüş ve altın elde etmekle çıkarılırdı. Böylece ülkesinde “kendi parası” tedavül ediyorsa, o topluluk artık “devlet” olmuş olurdu. Devlet halktan vergi alır, onunla ordu besler ve ülkenin güvenliğini sağlardı.

Tevrat ve Kur’an’ın devlet anlayışları ise bundan biraz daha farklıdır. Devlet sadece genel güvenliği sağlamaz, aynı zamanda sosyal güvenliği de sağlar, ayrıca ülkeyi imar eder. Bütün bunların gelirlerini de yine vergiden alır.

ADAM SMİTH (1723-1790; İskoçyalı ekonomist ve filozof. Liberal Klasik Okulun kurucusudur. Kendisine bilimsel ekonominin kurucusu da denir. Kendisinden sonra gelen ekonomistler üzerinde büyük etkisi vardır.) ekonomi modelinde, yönetim ile ekonomi bağımsızdır, Merkez Bankası da bağımsızdır.

John Maynard KEYNES (1887-1980; Keynes’çi ekonomi, İngiliz ekonomisti John Maynard Keynes’in yapıtları çerçevesinde oluşan ekonomi teorisi ve ekonomi politikasıdır.) ekonomi modelinde, sermaye yönetimin emrindedir, Merkez Bankası devlete aittir.

Milton FRİEDMAN (1912-2006; Nobel ödüllü ABD’li ekonomist.) ekonomi modelinde, yönetim sermayenin emrindedir, Merkez Bankası tekel sermayeye aittir.

“ADİL EKONOMİK DÜZEN”de ise kuvvetler ayrılığı ilkesi vardır. İlim, din, ekonomi ve siyaset birbirinden ayrıdır ve eşitlik içinde devleti oluştururlar. Dolayısıyla yönetim ekonomiye, ekonomi yönetime karışmaz.

*

Kriz ve para meselesinin ana mihveri olan banka faslına geçerken, MERKEZ BANKASI ile ilgili temel prensipleri hatırlayalım:

-Merkez Bankası ne yönetimin ne de sermayenin emrindedir.

-Merkez Bankası hiç kimsenin değil, sadece devletin emrindedir.

-Merkez Bankası doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bağlıdır.

-Merkez Bankası bugünkü şekilde değil, tamamen demokratik usullerle yönetilir.

*

Temel prensiplerden sonra, şimdi bu yönetim düzenine açıklık getirelim:

MERKEZ BANKASI siyasi partilerin atadıkları üyeler tarafından yönetilir.

Merkez Bankası Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından atanır ve seçimlerde yüzde 5 oy almış partiler tarafından denetlenir. Parti başkanları, hakemlerden oluşmuş Yüksek Devlet Mahkemesi’nde dava açabilir, kararlarını iptal ettirebilir, üyelik veya başkanlığa son verdirebilirler. Kararlar kolektif karar şekilleri ile alınır, ekseriyetle alınmaz.

MERKEZ BANKASI tam istihdamı sağlayacak tarzda parayı piyasaya sürer. Bunun için her çalışana bir resmi ücret tanır. Her işçi istediği işverenin yanında çalışır, ücretini bankadan alır. İşveren borçlanır. Ayrıca işveren ham madde alır, parasını banka öder. Krediler faizsizdir. Cebri icra yoktur. Mal satılınca banka parasını alır. Bu suretle sadece üretim ve yatırım için bu sektörlerin işçilerine kredi verilmiş, bunların karşılığı olan para piyasaya sürülmüş olur. Üretim veya yatırım yapmayanlara kredi verilmez. Çalışmak isteyen veya her çalışabilen mutlaka iş bulmuş olur.

KRİZ zamanlarında, özellikle ekonomik kriz zamanlarında devletin yani MERKEZ BANKASI’nın uygulaması gereken para ve ekonomi politikaları böyle olmalıdır.

Ekonomik kriz, siyasi ve sosyal krize dönüşmeden bunlar yapılmalı. Aksi halde…

 

 

***

 

 

 

 

 

Her şeyden önce ADALET! (1)

Reşat Nuri EROL

ADALET, her şeyden önce ADALET! Bunu hep diyoruz. Bir vesileyle tekrarlıyoruz. Bu seferki vesile “HAKİMLER DEVLETİ OLMAYALIM!” ifadesidir. Millî Gazete’de, Altuğ M. Berker’in ismiyle yayımlanan tam sayfa ilanın başlığı aynen böyle: “HAKİMLER DEVLETİ” OLMAYALIM! İlandaki tesbitlere katılmamak mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, ülkemizdeki mahkemelerin çalışmalarına ve yaptıklarına bakıldığında, gerçekten de “HAKİMLER DEVLETİ” olma tehlikesi vardır.

Asıl mesele sorunun çözümüdür. İlanın sonunda kısaca konulan çözümler yuvarlak cümlelerden ibarettir: “Tarafsız ve adil bir yargı sistemi çok aşamalı bir denetim sistemiyle sağlanabilir. Bu denetim yüksek yargı hakimleri de dahil olmak üzere tüm yargıçları kapsamalıdır. Yargıçlara karşı cezai, hukuki ve idari denetim yolları açık olmalıdır. Bu yollar etkili şekilde işletilmelidir. Meslek etiğine aykırı davrananlar disiplin hükümlerine göre, ceza yasalarına aykırı davrananlar ceza hükümlerine göre kovuşturulmalıdır. Haksız tutuklama yapan yargıçlar, özgürlükleri haksız kısıtlayan yargıçlar, delil durumunun dışında hüküm veren yargıçlar, yaptıkları haksızlıkla orantılı cezalarla cezalandırılmalıdır. Aksi halde, “hakimler devleti” tehlikesi kapımızdadır.” (Millî Gazete, tam sayfa, 16.11.2008)

Benzer iki ilan, “HAKİMLER DEVLETİ” TEHLİKESİNE KARŞI DEVLETİMİZ TEDBİR ALMALIDIR (Millî Gazete, tam sayfa, 22.11.2008) ve “SAYIN BAŞBAKANIMIZ RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A AÇIK MEKTUP” (Bilim Araştırma Vakfı, Millî Gazete, tam sayfa, 25.11.2008) başlıkları ile ayrıca yayımlanmıştır.

*

Sayın Altuğ M. Berker ile Bilim Araştırma Vakfı mensuplarının, Millî Gazete’deki bendenizin bu köşesinde ve diğer yerlerdeki “Adil Düzen” ve adalet mekanizmasının nasıl olması gerektiği ile ilgili yazılarımızla ilgilenmedikleri anlaşılmaktadır.

O halde konu ile ilgili hatırlatmalarımızı bu vesile ile bir kere daha yapalım. Aklı başında ve iyi niyetli olduğu halde, ilanlardaki temennilere uymayan ve katılmayan kimse yoktur. Ne var ki, mesele üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, çare ve çözüm yolunda şu sorular birbiri peşi sıra gelmektedir:

-Bunları yapacak olanlar kimlerdir?

-Belirtilen denetimler nasıl işleyecektir?

-Denetim uygulayanlar kimseyi rahatsız etmemeli;

-Kendileri de hiçbir şekilde rahatsız edilmemeli;

-Cesur kararlar almaktan alıkonmamalıdır.

-Diğer taraftan mevzuat dışına çıkanlar da cezalandırılmalıdır.

-Çok kademeli denetim ise hem pahalı ve çıkmaz denetimdir;

-Hem de denetlenemeyen en üst denetim diktasını ortaya çıkarır.

*

“HAKİMLER DEVLETİ” OLMAYALIM! ve “HAKİMLER DEVLETİ” TEHLİKESİNE KARŞI DEVLETİMİZ TEDBİR ALMALIDIR ilanları dikkatlice okunduğunda da açıkça anlaşılacağı üzere, maalesef hakimler devleti ve diktası tehlikesi vardır. Belli bir yaşa gelip de hayatında hiç olmazsa bir veya birkaç defa adaletsizliğin pençesine düşmeyenimiz yoktur. Mesela, adalet terazisi açısından bakıldığında, siyasi partiler tarihimiz tek kelimeyle tam bir “felaket”tir. Çok partili dönem şöyle bir hatırlayıverin, yeter.

Onun için ADALET, her şeyden önce ve en başta ADALET!

“ADALET”in olmadığı yerde, halkına hizmet eden hükümet ve devletin, sağlıklı ekonomi ve sosyal devletin olmayacağı, olamayacağı herkesin malumudur. ADALET mülkün, melikliğin, malikliğin, hükmetmenin, yönetimin, idarenin, devletin temelidir.

Evet, tek cümleyle ifade edildiği üzere, her şeyden önce ADALET!

Adaleti gerçekleştirme mekanizması, bundan sonraki yazımızın konusudur.

 

 

***

 

 

 

 

 

Her şeyden önce ADALET! (2)

Reşat Nuri EROL

ADALET, her şeyden önce ADALET! Millî Gazete’de yayınlanan tam sayfa ilanlar vesilesiyle tesbitlerde bulunduk. Genel tesbitlerden sonra dedik ki: “ADALET”in olmadığı yerde, halkına hizmet eden hükümet ve devletin, sağlıklı ekonomi ve sosyal devletin olmayacağı, olamayacağı herkesin malumudur. ADALET mülkün, melikliğin, malikliğin, hükmetmenin, yönetimin, idarenin, devletin temelidir...

Bugün de Adil Düzene göre bu sorunun çözümü üzerinde duralım.

- Her şeyden önce ve en başta, “hakim sistemi” yerine “hakem sistemi” getirilmelidir. Davalı ve davacı birer hakem seçmeli, hakemler de baş hakemi seçmeli ve hakemlerin kararları kesin olmalıdır. Karar bir daha iptal edilmemelidir. Mağdur olanlar hakemler aleyhine hakemlere giderler, mahkum olurlarsa hakemlerin dayanışma ortaklığı zararı öder.

- Mevcut “savcı sistemi” yerine “dayanışma ortaklıkları sistemi” kurulmalıdır. Siyasi partilere kamu davaları açma yetkisi verilmelidir. Kamu adına hakem seçme yetkisi onlarda olmalıdır. Savcılık kaldırılmalıdır. Avukatlık kaldırılmalıdır. Onların yerini hakemler almalıdır. Hakemlerin ücretleri kamu tarafından ödenmelidir. Zenginlerin yoksulları ezme sistemi ortadan kaldırılmalıdır.

- Yine “hakim soruşturma sistemi” yerine “polis soruşturma sistemi” getirilmelidir. Sadece hukuk davaları değil, tüm soruşturmalar polis tarafından yapılmalıdır. Ücretleri kamu bütçesinden ödenmelidir. Soruşturmayı polis dört kademede yapabilmelidir.

a) Şifahi soruşturma tarafların ayağına gitme, şahitleri bulundukları yerlerde rahatsız etmeden dinlemedir.

b) Yazılı olarak soru sorulmalı, taraflar ve tanıklar yazılı olarak cevaplamalı ve dosyasına koymalıdır.

c) Mülkî amirin izin vermesi hâlinde duruşmalı soruşturma yapılabilir; yapılırsa hakemlerin nezdinde yapılır.

d) Hakemlerin kararı olursa karakol soruşturması da yapılır. Karakol soruşturmasını polis değil, jandarma yapar. Hukuk veya ceza davalarında soruşturma sonunda polis mahkemeye gider, sadece beyan eder. Delilleri orada arz etmez. Mahkeme polisin şehadetiyle hüküm verir. Hüküm kesindir. Polis aleyhine dava açılabilir. Dava dosyası ile kendisini soruşturmacılara karşı savunur. Soruşturma dosyası gizlidir, sadece soruşturmacılar görür; bir de hakemler görür.

- Ayrıca “bilirkişiler sistemi” gerçekleştirilmelidir. Polis soruşturmada bilirkişi raporlarına dayanır. Bilirkişilerden birini bir tarafın hakemi, diğerini diğer tarafın hakemi; baş bilirkişiyi ise bilirkişiler kendileri seçerler. Polis bu raporlara dayanarak tanıklık yapar.

*

Bunun için neler yapılmalıdır?

- Bunun için dört yüksek kurul kurulmalıdır; HAKEMLER, SORUŞTURMA, SAVUNMA VE BİLİRKİŞİ YÜKSEK KURULLARI oluşturulmalıdır.

- Kurul üyelerini siyasi partiler seçmelidir. Yüzde beş oy alan parti bir üye göndermelidir. Seçimin ikinci yılında yenilenmelidir.

- Yüksek kurullar, hakemlik, soruşturma, savunma ve bilirkişi mevzuatını hazırlamalı ve yetkili kurullardan geçirerek yürürlüğe sokmalıdırlar.

- Yüksek kurullar, hazırladıkları mevzuatlardan imtihanlar yapmalı, ilk, orta, yüksek ve üstün ehliyetler tevcih etmelidirler. Bu hizmetleri onlar yapabilmelidir.

- İl ve ilçelerde bu hizmetleri verebilmek için ehliyetliler arasından il siyasi teşkilatı yetki vermelidir. Sıralama usulü ile atama yapılarak particilik önlenmiş olur.

*

Hülâsa edersek, tek kelimeyle ADALET! Her şeyden önce ve en başta ADALET! Evet, tek cümleyle, her şeyden önce ADALET! İlân veren ve “ADALET” ile ilgili bu vahim gerçekleri gören kardeşimizden ve bütün vatandaşlarımızdan beklediğimiz, hep birlikte böyle bir düzenlemeyi yani ADİL ADALET DÜZENİ” mekanizmasını sağlama imkânını aramamızdır. Bütün bunlar ilmî çalışma ve örgütlenmeyle gerçekleşir.

Vesselâm…

 

 

***

 

 

 

 

 

Üçüncü şahlanış başlarken…

Reşat Nuri EROL

Üçüncü şahlanış başladı... Bu şahlanış atılım ve açılım şahlanışı… Bu şahlanış yeniden var olma şahlanışı... Bu şahlanış aynı zamanda “medeniyet” şahlanışı...

Peki, bu ‘şahlanış’ nasıl olacak?

Kur’an nasıl olacağını tarihten misaller getirerek anlatır. Tarih yani müsbet ilim de aynı şeyi söyler ve Kur’an’ı teyid eder. Tarihteki bütün medeniyetleri nebiler, resuller, peygamberler kurmuş. Önce tarihe kısaca bakalım: -İlk medeniyeti kuran Hazreti Nuh aleyhisselâm olmuştur. Mezopotamya’da Sümerler arasında kurulan bu uygarlık etkisini Hazreti İsa’ya yani Milada kadar sürdürmüş, üç bin yıl etkili olmuş; hattâ zamanımıza kadar gelmiş, yani dört bin yıldır etkisini sürdürmüştür. -İkinci medeniyet ise Hazreti İbrahim’in kuruluş sürecini başlattığı, Milattan iki bin yıl önce İbraniler tarafından kurulan uygarlıktır. Üç bin yıldır insanlığa etki ediyor. -Üçüncü medeniyet Hazreti İsa tarafından kurulmuş, iki bin yıldır insanlığı aydınlatmaktadır. -Dördüncü medeniyet Hazreti Muhammed aleyhisselâm tarafından kurulmuştur.

Kur’an, son peygamberli medeniyetin kurucusudur. Kur’an bundan sonra kıyamete kadar kurulacak yeni medeniyetlerin de kaynağı olacak, Hak medeniyetler devam edecek, bundan sonra kıyamete kadar dünyada müessir olanlar daima Kur’an Ehli olacaktır. Kur’an bu gerçekleri, böyle olacağını ve böyle devam edeceğini on dört asır önce söyledi.

*

Kur’an bunları söyledikten sonra neler oldu?

-Mekke’de, başlangıçta Müslümanlar sadece birkaç kişiydiler. Sonra Hazreti Ömer Müslüman oldu. Kırk kişi olmuşlardı. İşte tam da o zaman Müslümanlar açıkça tebliğe yöneldiler, artık İslâmiyet’in din ve düzen olarak etkisini açıkça göstermeye başladılar.

-Medine’ye HİCRET ettiler, MUHACİR-ENSAR olarak Medine’de güçlerini birleştirdiler ve Müslümanlar kısa zamanda bütün Arabistan’ı fethettiler. -Dört Halife döneminde Atlas Okyanusu’ndaki Fas’tan, Büyük Okyanus’taki Çin’e kadar olan ülkelerde İslâmiyet müessir oldu. -Emeviler zamanında FIKIH ilmi gelişti. -Abbasiler zamanında KELAM ilmi gelişti. -Türkler zamanında TASAVVUF ilmi ve TARİKATLAR gelişti. -Müslümanlar zamanla Batıya etki ettiler, bugünkü AVRUPA UYGARLIĞI doğdu.

Böylece Kur’an’ın haber verdiği, “Dünya hayatına müessir olacaksınız.” (A’lâ Sûresi, 87/16) âyetinin söyledikleri tahakkuk etti. Şimdi de Kur’an Ehli tarafından Kur’an müsbet ilme göre yorumlanıyor ve “Üçüncü Bin Yıl Medeniyeti kuruluyor, böylece bu âyetin bize, bugünkü Müslümanlara, bütün insanlığa ve çağımıza olan müjdesi gerçekleşiyor…

Biz, işte bu gerçekler ışığında; Kur’an, müsbet ilim ve tarihin rehberliğinde: Olmuşları söylüyor… Olacakları istidlâl ediyor… Dünyanın geleceğini belirliyor... En önemlisi, yeni bir ‘medeniyet’ bina ediyoruz…

*

Cumhuriyet kolay kurulmadı…

Sömürgecilere karşı İstiklâl Savaşı kolay verilmedi...

Çok partili merhaleye, demokrasi dönemi merhalesine de kolay gelinmedi...

Her seferinde ağır bedeller ödendi.

Henüz bitmedi; hâlen de bu bedeller ödenmeye devam ediyor...

Millî Görüş Hareketi, demokrasi dönemi başladıktan ve çok partili hayata geçildikten sonra, sırasıyla MNP, MSP, RP ve FP ile devam edip günümüze kadar geldi…

Saadet Partisi ile şimdi de “Üçüncü Şahlanışa” bir iddiayla, büyük bir iddiayla, “Adil Dünya Düzeni”ni ve “Üçüncü Bin Yıl Medeniyeti”ni kurma iddiası ile başlıyor…

Üçüncü şahlanış başlıyor…

Üçüncü şahlanış başladı…

Hayırlı ve mübarek olsun…

 

 

***

 

 

 

 

 

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

  1. Allah’a asla şirk koşmayacaksın…

Günahların en büyüğü şirktir. Yani devletle halkın arasına bürokratları koymayacaksın. Herkes kendi seçtiği temsilcisi vasıtasıyla kamu ile ilişkisini kuracak, bağımsız hakemlerden oluşan yargıya hesap verecektir.

  1. Aile her şeyin başında gelir.

Aile müessesesi, kurduğun ve kuracağın müesseselerin en başında olmalı; çünkü aile olmadan hiçbir şey veya pek çok şey olmaz, olamaz. Zina etmeyeceksin, aile müessesesini yaşatacaksın. Birçok önemli sorunla birlikte sosyal güvenlik sorununu aile içinde çözeceksin.

  1. Faiz almayacaksın, faiz vermeyeceksin.

Faizin Allah ile savaş olduğunu bileceksin. (Bak: Kur’an, Bakara Sûresi, 275-79’uncu âyetler)

Faiz eksiltir, zekât ve sadaka artırır. Herkesin faizsiz çalışma kredisi alma hakkı vardır. Ekonomik dengeyi sermaye vergisi ve faizsiz kredi ile sağlayacaksın.

  1. Sevip sevdireceksin, asla nefret ettirmeyeceksin..

Kolaylaştıracaksın, nefret ettirmeyeceksin...

Yaşatacaksın, öldürmeyeceksin...

Terörü önleyeceksin, isyan etmeyeceksin. Bu da ancak yerel yönetimlerde yerinden yönetim, iç güvenliği yerel yönetimlere bağlama ve kısas müessesesi ile olmaktadır.

  1. Hortumlamayacaksın…

Hırsızlık etmeyeceksin…

Harama bulaşmayacaksın…

Hiç kimseyi kayırmayacaksın...

Haksız kazanç peşinde koşmayacaksın…

Herkesin malı, canı, ırzı, inancı ve işi korunacaktır. Bunların korunması için gerekli kurumları kuracaksın. Hırsızın kolunu keseceksin ki bir daha hırsızlık yapamasın. Fuhuş yapan bir daha zina yapamayacak şekilde cezalandıracaksın.

  1. Adaletten asla şaşmayacaksın…

Adil yargılama sistemini kuracaksın...

Kesinlikle yalan yere şahitlik yapmayacak…

Unutma; “Adalet mülkün/devletin/yönetimin esasıdır/temelidir.”

“ADALET” bu kadar önemli olduğuna göre; Adil Düzenin, Adil Ekonomik Düzenin, Adil Dünya Düzenin, Adil Düzen Dünya Medeniyeti’nin kurulması için çalışacaksın.

  1. Askerliği yapacak, ülkeni müdafaadan kaçmayacak, malını ve canını bu uğurda feda etmekten çekinmeyeceksin. Askeri olmayanın devleti, milleti, adaleti ve hürriyeti olmaz. Şehadet inancını ve müessesesini yaşatacaksın.
  2. Annene, babana, akrabalarına, komşularına, hastalara, düşkünlere, muhtaçlara, mağdurlara bakacaksın. Çocuklarına bakarak, büyüklerine olan borcunu ödeyeceksin; çünkü senden öncekiler öyle yaptılar ve borçlarını ödediler, sen de öyle yap.
  3. Yetkililerin kararlarına itaat edeceksin…

Ya itaat edecek, ya da terk/hicret edeceksin...

Mağdur olursan öncelikle hakemlere gideceksin...

Tebliğ/uyarma var, ama isyan ve anarşi yok.

  1. Yeryüzü bütün insanlığındır…

Gümrükler ve vizeler olmamalıdır…

Seyahati ve uluslararası ticareti önleyen bütün engeller ortadan kalkmalıdır. Sen de bunun böyle olduğunu bilecek, bildirecek, anlatacak ve gerçekleşmesi için çalışacaksın...

“İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” (Kur’an, Necm Sûresi, 53/39)

Meraklısına Not: Bu maddeler haftalık “KUR’AN VE İLİM SEMİNERLERİ” notlarının birinden derlenmiş ve genişletilmiştir. Seminerler, her akşam Yenibosna’da, her Perşembe akşamı Üsküdar’da (EMİNEVİM’de) yapılmaktadır. Seminer notlarının tamamı ve daha fazlası www.akevler.org’da...

 

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2008 Yazıları
1-2008 Ocak
696 Okunma
2-2008 Şubat
701 Okunma
3-2008 Mart
756 Okunma
4-2008 Nisan
719 Okunma
5-2008 Mayıs
696 Okunma
6-2008 Haziran
760 Okunma
7-2008 Temmuz
799 Okunma
8-2008 Ağustos
741 Okunma
9-2008 Eylül
621 Okunma
10-2008 Ekim
710 Okunma
11-2008 Kasım
680 Okunma
12-2008 Aralık
733 Okunma