Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2005 Yazıları
2005 1.Baskı
812 Okunma
ASPxHyperLink

2005 Temmuz
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

TEMMUZ 2005

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Srebrenitsa!..

Âh Srebrenitsa!..

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

10.07.2005

‘Bosna Savaşı’nda 10-19 Temmuz 1995 tarihlerinde Sırplar tarafından Bosna’da ‘Srebrenitsa Katliamı’nı gerçekleştirildi. Sözde medenî Avrupa’nın göbeğinde, hem de BM ve NATO askerlerinin korumasında olan 8 bin Müslüman Boşnak, Sırplar ve gönüllü Yunanlılar tarafından hunharca katledildi?..

Aradan 10 yıl geçti. Geçtiğimiz yıl bugünlerde, Bosna Sırp Hükümeti, beklenmeyen bir şey yaptı ve ‘Srebrenitsa Katliamı’nı ilk kez resmen kabul etti! Gazetelere yansıyan haberlere göre, Bosna Sırp Hükümeti’nin, Bosna-Sırp güçlerinin 1995 yılı Temmuz ayında Srebrenitsa’da ‘binlerce Boşnağı öldürdüğünü’ ve ‘öldürenlerin suçlarını sakladıklarını’ ilk kez resmen kabul ettiği bildirildi. ‘Bosna Savaşı’ sırasında işlenen savaş suçlarını araştırmak üzere geçen yıl kurulan ‘Hükümet Komisyonu’nun yayımladığı raporda, komisyonun 10-19 Temmuz 1995’te, binlerce Boşnağın ‘uluslararası insan hakları ihlâl edilerek öldürüldüğünü’ belirterek, bu raporun Bosna-Sırp Hükümeti tarafından kabul edildiği kaydedildi. Sözkonusu katliama askeri birlikler, polis birlikleri ve Bosna-Sırp İçişleri Bakanlığı’na bağlı özel birliklerin katıldığının belirtildiği raporda, ayrıca, katliam kurbanlarının gömüldüğü, daha önce bilinmeyen 32 yeni toplu mezar bulunduğu açıklandı.

Bosna’daki Sırp yetkililer, geçtiğimiz yıla kadar 8 000 (sekizbin) kişinin ölümüne neden olan ‘Srebrenitsa Katliamı’nı kabul etmeyi reddediyordu… Bosna’da 1992-1995 yılları arasında yaşanan ‘Bosna Savaşı’nda öldürülenlere ait yüzlerce toplu mezar bulunmuş, mezarların katliamları gizlemek üzere başka yerlere taşındığı ortaya çıkmıştı…

İşte, artık ‘resmen kabul edilen’ bu katliam yapılırken, Müslüman Srebrenitsalı Boşnaklar BM ve NATO askerlerinin himayesinde bulunuyorlardı!.. Bu sözde himaye(!)ye rağmen, Bosnalı Boşnaklar hunharca katledildi, toplu mezarlara gömüldü, sonra bu mezarlar gizlendi, kadınların ırzlarına geçildi… Hattâ, daha sonra BM ve NATO askerleri ile bizzat NATO Kuvvetleri Komutanı’nın da bu ırza geçme eylemlerine katıldığı ortaya çıktı… Bu arada katliam sırasında görevli bulunan UMPROFOR Komutanı Fransız General Bernard Janvier, BM Temsilcisi Japon Akaşi, Srebrenitsa’yı korumakla görevli Hollanda Taburu Komutanı Tom Karremans’ın ‘katliamla ilgili sorumlulukları ve rolleri’, aradan 10 yıl geçmesine rağmen hâlâ tam olarak aydınlığa kavuşturulmadı!.. Bekliyoruz…

Âh Srebrenitsa, âh!.. Vâh Bosna, vâh!..

Kahrolsun zalim katiller ve onları himaye edenler!

Yaşasın adalet ve yeni bir adil dünya düzenine gönül verenler...

*

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’daki Müslümanlara karşı en büyük katliam, 1992-1995 yılları arasında ‘Bosna Savaşı’nda yaşandı. 200 bin Bosnalı vahşice öldürüldü. Geçtiğimiz aylarda ‘öldürme kasetleri’ ortaya çıktı. Görüntüler korkunçtu. Gencecik delikanlılar, öldürülen arkadaşlarını kazılan çukura kadar götürüyor; aynı anda arkadan kendi kafalarına kurşun sıkılıyordu!.. Anlatılır ve yazılır gibi değil… Hatırlayacaksınız, bu görüntüler bütün dünya televizyonlarında gösterildi…

İşte ‘Vahşi Batı’da gerçekleştirilen bu katliamlar esnasında, sadece Srebrenitsa’da bir haftada 8 000 (sekizbin) Müslüman Boşnak katledildi!..

Srebrenitsa, âh Srebrenitsa!..

Bosna, âh Bosna!..

*

Onların dinlerinde ‘günah çıkarmak’ var ya!.

Vahşi Batı’nın göbeğinde, BM ile NATO askerlerinin gözleri önünde (ya da ‘himayesinde’ mi deseydim) gerçekleştirilen katliamın 10 yılında, Srebrenitsa’daki anma programına AB/Avrupa Birliği de katılıyor! (Bizim Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül de törene katılıyor! Hattâ bu sene ilk defa Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç de katılacak!) Neden? AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, ‘bir daha Srebrenitsa’lar yaşanmasın’ diyecek, böylece AB’nin ve NATO’nun günahları bağışlanacak!.. AP/Avrupa Parlamentosu’nun en büyük ikinci grubu Sosyalistler de, ‘Avrupa’nın katliamdaki sorumluluğundan dolayı utanç duyması gerektiğini’ açıkladı. Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, Avrupa’nın katliamı değerlendirirken ‘suçunu yüklenmesi’ gerektiğini kaydetmiş.

Eh, bu da bir gelişme sayılır! Yazılı açıklama yayınlayan AP Sosyalist Grubu, Srebrenitsa’daki katliamlara ilişkin Avrupa’nın ‘utanç hissini’ gündeme getirmiş. O kadar!..

Ey Avrupalılar! Allah ‘günah çıkarma’ jestinizi kabul etti, biz de 10 yıl sonraki ‘utanç duyma’ lütfünüzü benimsedik!.. Yeter ki siz bizi AB’ye alıverin!.. Ne demek, lâfı mı olur, bağışladık gitti!.. 200 bin Müslüman Boşnak ‘Vahşi Batı’ya feda olsun!.. AKP’li hükümetimizle arkanızdayız!.. Bekleyin geliyoruz, AB’ye giriyoruz!.. Tiyatro müsameresi gibi bu uyduruk gelişmeler olurken, 20. yüzyılda ‘Vahşi Batı’da gerçekleştirilen son katliamın ‘sembol şahsiyetleri’ hâlâ serbest.

Srebrenitsa katliamının baş sorumluları askerî lider Ratko Mladiç ile siyasî lider Radovan Karadziç hâlâ yakalanıp muhakeme edilmediler!.. Avrupalı yetkililer nutuk atıp demeç verirken, insan kasabı vahşi katiller Avrupa’da serbestçe dolaşıyorlar!..

Âh Srebrenitsa, âh!.. Vâh Bosna, vâh!..

Kahrolsun zalim katiller ve onları himaye edenler!

Yaşasın adalet ve yeni bir adil dünya düzenine gönül verenler...

 

 

***

 

 

 

 

 

Srebrenitsa katliamı ve dört kitap

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

11.007.2005

Önceki yazımın hemen başında şöyle yazdım: “‘Bosna Savaşı’nda 10-19 Temmuz 1995 tarihlerinde Sırplar tarafından Bosna’da ‘Srebrenitsa Katliamı’nı gerçekleştirildi. Sözde medenî Avrupa’nın göbeğinde, hem de BM ve NATO askerlerinin korumasında olan 8 bin Müslüman Boşnak, Sırplar ve gönüllü Yunanlılar tarafından hunharca katledildi?..”

Bosna katliamına katılan ve katkıda bulunan ‘Gönüllü Yunanlılar’ meselesine biraz açıklık getirmem gerekiyor. Tam dört yıl önce 10 Temmuz günü Zaman gazetesi yazarı Fikret Ertan bu meseleyi ele alan yazısının sonlarında şöyle demişti:

“… Eleftherotypia adlı Yunan gazetesinde yazan Takis Michas’ın yazdığı ve geçen gün Teksas Üniversitesi yayınları arasında çıkan Kutsal Olmayan İttifak: 1990’larda Yunanistan ve Miloseviç’in Sırbistan’ıadlı bu kitap, bu yeni bilgilerin kaynağı.

Kitabın ilk bölümünde Michas, Srebrenitsa’nın ele geçirilmesine katılan bir Yunanlı milisin açıklamalarına yer veriyor. Srebrenitsa’nın düşüşünden hemen sonra televizyona konuşan bu yunanlı heyecanla ve sevinçle, ‘Topçular bombardımanı durdurduktan sonra biz şehre girdik ve şehri temizledik!’ diyor. Yazıldığına göre, 100 kadar Yunanlı gönüllü Bosna’da savaşmış. Srebrenitsa’nın düşüşünden sonra Yunan medyasına göre şehre çekilen Sırp bayrağının yanına bir de Yunan bayrağı çekilmiş ve medya da bunu büyük bir zafer olarak kutlamış.(!) Daha sonra 1995 Eylül ayında Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç sözkonusu birliğe mensup 4 Yunanlı milisi Sırp Beyaz Kartal madalyası takarak ödüllendirmiş.(!)

Michas’ın kitabında başka çok önemli bilgiler de var. Mesela, Yunan hükümetinin himayesindeki Yunan-Sırp Dostluk Derneği’nin başkanı Aris Mousionis’in Yunan Başbakanı Andreas Papandreou’ya NATO tarafından verilen çok gizli askerî bilgileri Papandreou’dan mühürlü bir zarf içinde alıp bunu Sırp General Ratko Mladiç’e nasıl ulaştırdığı gibi Yunan hükümetinin klasik iki yüzlü davranışını sergileyen ibretlik bilgiler…”

*

Bosna’nın ‘Bilge Başkan’ı (Ben ‘Bilge Kral’ tabirini değil, ‘Bilge Başkan’ı seviyorum. RNE) rahmetli Aliya İzzetbegoviç, Türkçeye “Özgürlüğe Kaçışım” olarak çevrilip basılan “Zindandan Notlar” kitabında bakınız neler yazıyor: “İlk yılın hemen hemen tümünde hiçbir şey yazmadım, yazamadım. Bu, araştırma, muhakeme etme ve hüküm verme yılıydı. Sanırım ilk notlar 1984’te yazıldı; ardından bu yazma işlemi yaklaşık beş yıl boyunca her gün devam etti. Bildiğim kadarıyla son not 3676 numaralı 30 Eylül 1988 tarihlidir. O dönemde hâlâ yaklaşık 13 yıllık bir hapse mahkumdum ve ölüm tek umutmuş gibi görünmekteydi… (Zindanda) Konuşamazdım ama düşünebilirdim. Dolayısıyla bu imkânı sonuna kadar kullanmaya karar verdim. Önce her türlü varlık hakkında sessiz tartışmalar yaptım; okuduğum kitaplar ve dışarıda vuku bulan hadiseler hakkında yorumlarda bulundum. Başlangıçta gizlice not alıyordum; ama daha sonra oldukça cüretkâr hâle geldim; oturdum, okudum ve yazdım. Neticede teknisyenlerin A5 olarak adlandırdıkları ebatta 13 deftercik ortaya çıktı. Bunlar çok küçük yazıyla ve kasten okunması imkânsız bir şekilde yazılmıştı… Mücellidin tutkalına ilave olarak bu dağınık düşünceleri bir araya getiren tek şey, hapiste geçen 2000 kusur gündür… Bunlar maddi ve vicdani özgürlük, hayat ve kader, insanlar ve hadiseler, okunan kitaplar ve onların yazarları, çocuklarıma hitaben tasarlanmış ama yazılmamış mektuplar hakkındaki çeşitli düşüncelerdir; bir başka ifadeyle bu uzun 2000 gün ve gece boyunca bir mahkûmun zihninden geçebilecek her şey hakkındaki düşünceler…”

Bosna’nın ‘Bilge Başkan’ı neden zindanda? 1970 yılında yazdığı “İslâm Manifestosu” isimli kitap, 1983 yılından itibaren takibatla karşılaşıyor ve Aliya İzzetbegoviç 12 arkadaşıyla birlikte tutuklanıyor. 1950 öncesinde kurulan “Mladi Muslimani/ Genç Müslümanlar” adlı örgütü yeniden canlandırmak suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum ediliyor. (Hâlen hayatta olan büyük dayım İlyas Dayı, 1950’lerde bu örgütün üyesiydi. RNE)

Bilge Başkan İzzetbegoviç ve arkadaşları, 1989 yılında eski Yugoslavya dağılırken affedildi ve zindandan çıktı. Bir kitap vesilesiyle zindana düşmüştü… Zindanda bir kitap yazdı ve düşüncelerini olgunlaştırdı… Zindandan çıktıktan sonra gerçekten ‘Bilge Başkan’ sıfatına yakışacak şekilde Bosnalıların başına geçti ve onların büyük mücadelesi ile ‘Bosna Savaş’nı yönetti…

Mekânı cennet olsun…

*

Zulüm ile âbâd olunmaz. Zulüm ile âbâd olanın sonu berbâd olur...

Kitaplarla başladık, bir kitap ile bitirelim. OSMANLI ecdadımız Bosna ve Balkanlarda tam beş asır hükmetti? Nasıl ve neden? Yine bir kitaptan kısacık bir alıntı ile meselenin özünü anlatan bir paragrafla özetleyelim :“Osmanlılığın asıl mahiyeti, çeşitli cinslerden oluşan bir alay halkın, birbirinin kanının akmasına meydan bırakmak şöyle dursun, hattâ bunları bir milliyet ve belki bir siyasî kardeşliğe bağlamak meselesidir. Böyle güzel bir topluluğun, insanları gerçekten mutlu edebileceği ve bütün dünyanın Osmanlı himayesine can atacağı da kuruluşunun başında her tarafça kabul edilmişti… Halk da bir kere ‘Osmanlılık’ ünvanı altında saklı olan medeniyet nimetini ve hürriyeti görünce ve siyasî genel kardeşlik tadını tadınca, dünya saadetinin olsa olsa bundan ibaret olabileceğine inanarak candan ve gönülden Osmanlı olup kalmışlardır.” (Ahmet Mithat Efendi, Üss-i İnkılâp, c.1, s.33)

İnsanlık işte böylesi bir adil dünya düzenine muhtaç...

 

 

***

 

 

 

 

 

Yaz ayları, şehir, hava, dinlenme ve…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

12.07.2005

Müslüman ve mü’min odur ki, kendisi için düşündüğünü komşusu için düşünür. Mesela, Müslüman komşusu açken kendisi tok yatıp uyuyamaz. Yatıp uyursa; Hazreti Peygamberin dediği gibi o kimse bizden değildir! ‘Bizden değildir’ ne demek? Müslüman ve mü’min, bu sorunun cevabı için düşünüp titremelidir. İşte bu temel prensip ve anlayıştan yola çıkarak diyoruz ki; bir mesele hakkında çare ve çözüm aradığımızda yalnız kendimize değil de, komşularımız ve tüm insanlar için çare aramalıyız.

Kar, kış, yağmur ve soğuklar bitti. Sabırsızlıkla beklediğimiz yaz geldi ama sorunlar yine bitmedi! Güneş çıktı, havalar ısındı, ama zorlu hayat şartları yine tükenmedi! Özellikle büyük şehirlerde, beton binalar ve apartmanlar arasında yaşıyorsanız, ne demek istediğimi iyi anlarsınız. Bu sıcak yaz aylarında böyle bir şehirde yaşamıyorsanız, o zaman yaşadığınız yerin kıymetini bilin ve Allah’a şükredin!..

Geçtiğimiz günlerde aşırı sıcakların etkisiyle gece bile uyuyamadım, uykusuz sabahı ettim… Uyuyamama rağmen doğru dürüst okuyamadım, yazı da yazamadım… Sabah ezanından sonra yattım, öğleye kadar yarı uyku yarı uyanık uyukladım!.. Ertesi gün, arkadaşlarımla iş vesilesiyle bir-iki saatliğine de olsa, şehir dışına çıktık. Biraz dolaştık. Döndüğümde uyku bastı, biraz uyudum. Uyandığımda kendimi enerjik hissettim ve yazmaya başladım. İki saatlik temiz hava bile normal uykumu ve enerjimi iade etmişti. Temiz hava işe yaramıştı. Daha sonraki saatleri ve günleri de daha iyi bir şekilde geçirdim.

Yazın büyük şehirlerde yaşamak zorunda olanlar için söylüyorum; kim bilir, şehirde bulunmak durumunda olduğunuz nice yaz günlerini ve gecelerini herhalde sizler de böyle geçirmişsinizdir!.. Memleket ve köy havası hasreti, yaz sıcakları ile birlikte düşüncelerimizi kavuruyor!..

*

Büyük şehirlerde oturanlar, her gün olmasa bile, hiç olmazsa hafta sonlarında arabaları ile gidip gelecekleri birer küçük arsa, mümkünse bir dönüm yer edinmelidirler. Burası SİT alanı olabilir, 2B olabilir. Bir dönüm veya en az 500 metrekarelik arsalarına şimdilik bir oda, minik mutfak, banyo ve tuvaletten oluşan şirin bir ahşap ev kondurabilirler. Zamanla oda sayılarını artırarak normal bir eve kavuşurlar. Bir dönümlük yerin en az yarısını ağaçlandırmalı, diğer yarısını da sebze yetiştirmek ve sosyal alanlar oluşturmak için değerlendirmeliler. Kışın yaprak dökmeyen ağaçlar ile bir iki yıl içinde çevreyi kaplayan sarmaşıklarla arsalarının içini ve etrafını yeşillendirebilirler. Hafta sonunda bir-iki gün gidip orada günlerini ve gecelerini geçirirlerse; kendileri ile birlikte aile fertlerinin de ömürleri ve zekâları gelişir…

Bir büyüğümün bana anlattığı bir kitap hikâyesi vardır. Sonra o şiiri ben de okudum. Bir adam dağa çıkmış, orada dinlenirken bir kitap yazmış. Sonra ovaya inmiş, okumuş ve kendi yazdığını anlayamamış. Dağa çıkınca yine anlamış. Bunun üzerine şöyle bir beyit yazmış:

Hayalinin hayali var, şu âlemi hayal kıldı,

Hayali de hayal kıldı, hayalinin ol hayali.

*

İlk insanlar meyvelerle beslenmek üzere, ormanlarda meyvelikler arasında yaşayacak şekilde yaratılmıştır. Hazreti Âdem ve ilk insanlar asırlarca böyle ortamlarda yaşadılar… Meyve toplayıcılığının ardından sırayla avcılık ve tarım evrelerini yaşayan insanlar, çağımız sanayileşme döneminde irili ufaklı şehirlerde zor şartlarda yaşıyorlar… Daha uzun zaman böyle yaşamak zorunda olacaklar gibi görünüyor… Zorunluluk olunca, hiç olmazsa imkânlar ölçüsünde şartları iyileştirmek gerekiyor. Nasıl ve neden iyileştirmek gerekiyor? Kısaca anlatayım.

İnsanlar havada mevcut oksijeni alıp besinleri yakar ve karbondioksiti atar. Bitkiler de o karbondioksiti yaprakları ile alıp besine çevirir ve oksijeni havaya salar. Böylece tabiattaki ‘oksijen-karbondioksit dengesi’ oluşmuş olur. Bunun dışında bitkiler yaprakları ve çiçekleri ile ‘koku’ salarlar. Koku demek, insana yarayan birtakım organik moleküller demektir. Deri aracılığıyla, akarsular vasıtasıyla, soluma suretiyle bunları bedenlerine alan insanlar sıhhat bulurlar ve sağlıklarını korurlar…

Kapitalist düzende sadece ‘kâr ve kazanç’ düşünüldüğü, ‘çevre ve insan sağlığı’ düşünülmediği için çağımızdaki ‘kötü kentler’ inşa edildi. Kentte her insan ve diğer varlıklar soba borusu gibi çevremize duman salmakta, buna ‘hava kirliliği’ diyoruz. Biz farkına varmadan yavaş yavaş zehirleniyor ve ölüyoruz!.. New York’ta levhalar varmış: “Unutma, on kişiden biri delidir!” Yıllar önce Prof. Dr. Ahmet Tahir Satoğlu ağabeyim hiç unutamadığım şu sözü söylemişti: “Her insan az veya çok delidir!”

Neden delidir?

21. yüzyılda yaşıyoruz.

Dünyanın dengesi ve düzeni bozulmuş.

Hava, su, toprak ve her türlü canlı kirli; her an daha da kirleniyor!..

Yaşadığımız bu dünyada her gün stresimiz artıyor, beynimiz çalışmıyor, aklımız ermiyor, ölümü bekliyoruz!..

Geçenlerde bir programda konusunun uzmanı bir profesörü dinliyordum. Dediğine göre; kanser vakaları dünyada yüzde iki oranında azalırken, ülkemizde yüzde altı oranında artmış, böyle giderse daha da artacakmış!.. Ben dikkat ediyor ve soruyorum. Öldüğünü haber aldığım her üç-dört kişiden birinin ölüm sebebi kanser!

Bu durum sizin de dikkatinizi çekmiyor mu?!.

Çekiyorsa; hep birlikte çare ve çözüm üretmeyi düşünmemiz gerekiyor.

Öyleyse düşünelim…

Bu önemli ve hassas konuya devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Tebdil-i mekânda hayır vardır’

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

13.07.2005

İzmir büyük bir şehirdir ve ben orada büyüdüm. İzmir’den önce ve sonra, yıllarca yurt içinde ve dışında hep büyük şehirlerde bulundum. Yıllardır İstanbul’da yaşıyorum. Şehirde, büyük şehirde yaşamanın ne demek olduğunu iyi bildiğimi zannediyorum. Şehir ve İstanbul deyince, biraz bu konu üzerinde duralım.

İstanbul için Napolyon ile birlikte birçok kişi demiştir ki; “Dünya tek devlet olsaydı başkenti İstanbul olurdu.” Napolyon bu sözü nüfusu sadece birkaç yüzbin nüfuslu İstanbul varken söylemiş. 1950’lere kadar bile İstanbul’un nüfusu sadece 1 (bir) milyonmuş, bugün 15 (onbeş) milyon!.. ‘İstanbul’da yaşamak’ deyince; öncelikle ömür törpüsü çarpık yapılaşma, yoğun trafik, gürültü ve hava kirliliği akla gelir…

İstanbul’da bugünlerde iki önemli etkinlik var.

Birincisi; dünyamızın 7 bin mimarı toplanıp ‘22. Dünya Mimarlar Kongresi’ için İstanbul’da bir araya geldiler. 2 bin 600 yıllık yerleşim yeri ve adeta dünyanın merkezi konumundaki İstanbul’da, dünyanın dört bir tarafından gelen binlerce mimar dünyanın başkentinde kongrelerini yapıyorlar…

İkincisi; TOKİ/Başbakanlık Toplu Konut İdaresi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa yapacağı 1118 konut için müracaatlar başladı. Her gün onbinlerce İstanbullu Saraçhane’deki başkanlık binası önünde çok uzun kuyruklar oluşturuyor. Şimdilik bin daire için 150 bin müracaat formu dağıtılacakmış. Ay sonuna kadar bu rakamın daha da artacağını zannediyorum. Koskoca TOKİ/Başbakanlık Toplu Konut İdaresi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa bir yılda bu kadarcık konut üretecek. Yetkililer 15 milyonluk şehirde şimdilik sadece 150 bin forum dağıtıyor! Bu kadar kişiye sadece ‘bin’ konut! Vatandaş kumar oynarcasına ‘ya çıkarsa’ hesabı şansını deniyor!..

Türkiye’nin İstanbul’unda durum böyleyse, diğer şehirlerimizin hâlini varın siz düşünün…

*

Bazı zehirlenmeler vardır, insan acı duyar ve tedbir alır. Oysa, bilirsiniz ‘kömür zehirlenmesi’ acı vermez, tatlı bir uyku verir ve öbür tarafa götürür. Kış ayları boyunca her hafta en az bir kömür zehirlenmesi haberi okumuş veya duymuşsunuzdur. Büyük şehirlerde yaşayan insanların hâli işte budur.

Hiç olmazsa kısa aralıklarla da olsa doğa ile baş başa kalmazsak, dağ ile ormana çıkmazsak, köye gitmezsek, yaylada yürümezsek ‘kömür zehirlenmesi gibi kirli havadan ve kirlenen her şeyden’ yavaş yavaş kendimizden geçecek, bir gün düşüp kalacak, ayılamayacak ve zehirlenip gideceğiz!..

Aşağı yukarı hepinizin memleketi, köyü ya da şehir dışında kısa aralıklarla da olsa gidebileceği bir yeri var. Yoksa da, şartları zorlayarak var etmeye çalışın. Memleketinize veya şehir dışındaki herhangi güzel bir yere gidip dolaşın ve nasıl değiştiğinizi bizzat yaşayarak görün.

Eskiden bizim yaylalı yeşil ve ormanlı köyleri bırakıp göç edenler olurmuş. Bir müddet sonra köylerine benizleri sararmış hasta olarak dönerlermiş. Bu hastalığın adı da vardır. ‘Hava çalgınına uğramış’ derler. Köyde birkaç gün geçirince tekrar eski sağlıklarına kavuşurlarmış. Vatan borcu askerlik sebebiyle her vatandaş memleketinden ayrılmak zorundadır. Askerden ‘tebdil-i hava’ için izinli gelen hastalar köyde iyileşir ve tekrar kışlaya giderler. Eskiler ‘tebdil-i mekânda hayır vardır’ demişler ve boşuna dememişler.

*

Dünyanın binlerce mimarı daha önce 21 defa değişik ülkelerde toplanmışlar, bugünlerde de ‘22. Dünya Mimarlar Kongresi’ vesilesiyle İstanbul’dalar. Peki, bu mimar ve mühendisler, bugüne kadar insanlığın şehir ve mesken meselesi ile ilgili ne üretmişler?!.. Yine bugünlerde, koskoca TOKİ/Başbakanlık Toplu Konut İdaresi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortaklaşa 15 milyonluk İstanbul için bir yılda ‘bin’ konut üretecekmiş! Ne günlere kaldık?!..

Daha önce de ‘mesken meselesi’ni ele aldım ve maalesef işin başa kaldığını yazdım. Konunun önemini hatırlatmaya çalıştım. Her meselede olduğu gibi bu meselede de halkın harekete geçmesi gerektiğini belirttim. Halk olarak ortaklıklar, şirketler, konut kooperatifleri ve akla gelebilecek daha nice organizasyonlarla bir araya gelip kendi derdimize kendimiz derman olmalıyız…

Son olarak İstiklâl Savaşımızı yaptık ve kanımızla-canımızla yeni bir devlet kurduk. 70 milyon nüfusa ulaştık. Ülkemizin toprakları boş duruyor, bizi bekliyor. Devletten, hükümetten, belediyelerden veya özel mülk sahiplerinden yarımşar veya birer dönüm ağaçsız yer isteyelim. Projemizi hazırlayalım. Önce bir oda yapıyoruz. Bunu 2-3 bin YTL’ye mâl edebiliriz. Her yıl yeni bir oda ilave ediyoruz. Sonra salon ve iki oda, sonra üç oda, sonra dört oda… Böylece birkaç yılda yeşillikler arasında mütevazı ‘halk tipi dinlenme evimiz’ oluşuyor…

Her şeyimiz var; ülkemiz, arazilerimiz, yedi iklimimiz, nüfusumuz, bilgimiz, birikimimiz… Ama bir şeyimiz eksik; devlet, hükümet, belediyeler yani ‘bütün yetkililer’ baygın halde hareket edemiyor, adeta ölmeyi bekliyor!.. AB’ye, ABD’ye, IMF’ye ve saireye teslim!.. Allah’a dua edelim de Allah bize azim versin, heyecan versin. O’na tevekkül ederek halk olarak ileri adımlarımızı biz kendimiz atalım. Başka çare ve çözüm var mı?!.

Mazeretleri her zaman bulabiliriz. Amerikalı milyarderin bir kitabını okumuştum. Adı “İhtiyar ‘EĞER’in elli iki mazereti” idi. Talebelik yıllarımda eski bir kitapçıda görüp almıştım. Kitap atın eğerinden bahsediyor sanmıştım. O ise eğer param olsa, eğer sağlığım olsa, eğer borcum olmasa gibi elli iki ‘eğer’ saymış. Bunlar artık ihtiyarladı, boş mazeretlerdir diye yazmış.

Ne dersiniz; mazeretleri terk edip harekete geçmenin zamanı gelmedi mi?

 

 

***

 

 

 

 

 

AB Anayasası ve Avrupa

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

14.07.2005

Avrupa Birliği’ni oluşturanlar demokratik ve temkinli bir şekilde ilerlerken, birden ne olduysa oldu ve ‘Avrupa Anayasası’nı referanduma sunan iki ülke olan Fransa ve Hollanda birbiri peşi sıra ‘hayır’ deyiverdiler! Bu ‘hayır’ sebebiyle Avrupa ülkelerinde bir panik havası doğdu. Sanki Avrupa Birliği dağılacakmış gibi görenler ve bunu yazanlar vardır. Oysa, Avrupa Birliği dağılmaz.

-Avrupa birliği neden dağılmaz? Bunun sebepleri nelerdir?

1) Avrupa 2500 yıllık tarihî oluşum içinde gelişmiş ve kendi içinde olabildiğince uyumlu bir topluluk olmuştur. Çağımızın uygar dünyasıdır. Yüzyıllık kanlı savaşlar bile Avrupa ülkelerini ve halklarını birbirlerinden ayırmamıştır. Bundan sonra da ayırmayacaktır.

2) Avrupa kendi uygarlığını Hıristiyanlık üzerine kurmuştur. Ateist denemelerinin kendisine nelere mâl olduğunu görmüş ve yaşamıştır. Papalık ve kilise ayaktadır. Her şeye rağmen aralarında din birliği vardır. Mezhep kavgaları sonradan ortaya çıkmıştır ve sebepleri siyasidir.

3) Avrupa’da AB bünyesinde çeşitlilik içinde birlik mevcuttur. Oysa, mesela ABD tek seslidir. ABD elli kadar federe devletlerden oluşmakta ise de, onlarda dışa karşı bir çeşitlilik görülmemektedir. Avrupa sermaye sömürüsünden de kısmen kurtulmuştur. ABD ise hâlâ sömürü sermayesinin pençesinde inlemektedir.

4) Avrupa; Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Büyük Asya kıtalarının merkezindedir. Zaten Avrupa Amerika’nın Avrupalılarca keşfinden sonra gelişti, bu sayede dünyanın merkezine kaydı.

O halde bugünkü Avrupa için şunları söyleyebilir ya da sorabiliriz:

-Avrupa ‘adil’ Avrupa mı olacak, yoksa ‘zalim’ Avrupa mı olacak?

-Avrupa kendi birliğine doğru erken mi kavuşacak, yoksa geç mi kavuşacak?

-Avrupa acaba Rusya’yı AB/Avrupa Birliği’ne katacak mı, katmayacak mı?..

-Avrupa, birliğe doğru ilerlerken diğer birliklerle, mesela Çin’le, mesela Hint’le, mesela Afrika ile, mesela Amerika ile savaşacak mı, yoksa anlaşarak barış içinde mi ilerleyecektir?

-Bizim açımızdan bakıldığında, Türkiye ne olacak; Avrupa Birliği’ne alınacak mı, alınmayacak mı?..

AB’nin meçhulleri bunlardır. Avrupa için bu noktalar meçhuldür ama dünya birliklere doğru gitmektedir. Çağımızda bu birlikteliği ilk başlatan Avrupa olmuştur; bundan dolayı Avrupa birliği oluşacaktır.

*

Kimi insanlar kendilerini tanrı yerine koyar, Kâinatı beğenmez, akılları sıra onu düzeltmeye çalışırlar.

Örnek olarak derler ki; -Öyle bir dünya olsun ki; orada hastalık olmasın… -Öyle bir dünya olsun ki; orada insanlar ölmesin, savaş olmasın, hep barış olsun… - Öyle bir dünya olsun ki; karı-koca kavga etmesin, aileler parçalanmasın... - Öyle bir dünya olsun ki; rüşvet olmasın, terör olmasın, zulüm olmasın... - Öyle bir dünya olsun ki; fakirlik olmasın, bolluk olsun, çalışmadan yaşayalım...

Allah bunlar için ‘halk oylaması’ yapsaydı, hangimiz bunlara ‘hayır’ diyebilirdik ki.

Oysa bugün müsbet ilimlerin gelişmesi ile biliyoruz ki, Kâinata hâkim olan bir kanun vardır; geçicilik kanunu. Hiçbir şey ölümsüz ve sonsuz değildir. Kendi varsayımları içinde her şey yerli yerindedir ve olması gerekenin en iyisi, en mükemmelidir. Ölümlü Kâinatta bundan iyisinin olamayacağı artık ilmen bilinmektedir. Kâinat, günü geldiğinde ve vâdesi dolduğunda ‘kıyamet’ ile sona erecektir.

Eğer Tevrat ve İncil insan aklıyla yazılsaydı birtakım ütopik hükümler içerirdi ve kimse onların arkasından gitmezdi. Hıristiyanlık Hıristiyanlara savaşmayı yasaklamış, ‘biri sağ yanağına vursa sen sol yanağını da çevir’ demişti. Bu metot sabır metodudur. Çünkü onun görevi insanlığa dini öğretmekti ve dinde zorlama olmayacaktı. Ama Hazreti İsa da ‘dünyada savaş kalkacaktır’ dememiştir.

Dünyanın en büyük zulmü Hıristiyanlara yapılmıştır. Sonra ondan daha büyüğü Hıristiyanlık adına bu sefer bizzat Hıristiyanlar tarafından yapıldı. Sonra Avrupa yüz sene savaşları ile kendi kanlı tarihini yazdı. Soykırımlar yetmemiş, I. ve II. Dünya Savaşları ile aralarında tarihin en kanlı hesaplaşmaları olmuştur.

*

Avrupa’nın dünyaya ve insanlığa ne gibi hizmetleri olmuştur?

Avrupa uygarlık merkezidir. Mısır’dan sonraki ‘kuvvet uygarlıkları’ hep Avrupa’da doğmuştur. Greko-Romen, Roma, Bizans ile bugünkü Avrupa uygarlıklarının yaşatıcısı ve geliştiricisi Avrupa olmuştur.

Avrupa uygarlığı denizaşırı ülkelere götürmüştür. Kendi çıkarı ve sömürü amaçları için fetihler yapmış ama her tarafa din inanışını taşımıştır. İnsanlığı ilkel aşamadan devlet aşamasına ulaştırmıştır.

Avrupa Müslümanlardan aldığı teknolojiyi ilmîleştirerek geliştirmiş, bu sayede dünyaya hakim olmuş ve insanlık tarihinde üstün bir sıçramaya sebep olmuştur.

Avrupa yine Müslümanlardan aldığı müsbet ve sosyal ilimleri daha da geliştirmiş, bunlar sayesinde insanlığa müsbet düşünceyi, İbrahimî düşünceyi öğretip yaymıştır.

Herkes bilmektedir ve kimse inkâr etmemektedir ki, Yunanlılara İbraniler (Tevrat) hocalık yaptılar. Romalılar Hıristiyanlığı (İncil) Doğu’dan alarak dünyaya hükmettiler. Bugünkü Avrupa kuvvet uygarlığı, İslâm medeniyetinin (Kur’an) öğretisi ile doğdu. Bütün bu uygarlıkları benimseyen, uygulayan, yaygınlaştıran ve ‘kuvvet uygarlıkları’na dönüştüren Avrupa olmuştur.

 

 

***

 

 

 

 

 

AB/ Avrupa yol ayırımında

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

15.07.2005

Avrupa geçmişte ve günümüzde önemli gelişmeler sağlamıştır ama şimdi yol ayrımındadır. Avrupa artık ne yapacağına net ve kesin olarak karar vermek zorundadır. Vereceği karar da sadece kendisi için değil, bütün dünya ve insanlık için önem arz etmektedir. Dünya gözünü dikmiş, bütün dikkatiyle Avrupa’nın, daha doğrusu AB/Avrupa Birliği’nin bugüne kadar ne yaptığına, bundan sonra ne yapacağına bakmaktadır.

Avrupa;

-Ya sahte ve muharref değil de, gerçek Hıristiyanlığa dönecek ve ‘III. bin yıl uygarlığı’nın oluşmasına ortak olacak, bu sayede olabildiğince katkıda bulunacaktır…

-Ya da yanlış ve dinsiz ‘lâiklik’ kavramının uygulaması içinde, komünizmle birlikte yok olup giden ‘ateizm’ anlayışı içinde insanlık tarihindeki ömrünü tamamlayacaktır…

Avrupa ikinci şıkkı tercih edebilir. Böyle yaparsa, maddî bakımdan en güçlü ama mânâ bakımından dünyanın en mel’un yani lânetlenmiş ‘kuvvet uygarlığı’ olarak adını insanlık tarihine yazdırır. Ya da birinci şıkkı tercih edip kendisini kurtardığı gibi dünyaya da iyi yönde rehber ve öncü olabilir.

Avrupa için mukadder an gelip çatmıştır. Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki, Avrupa şimdi yol ayırımındandır. Ne yapacağına karar vermek durumundadır.

Dünya yol ayırımındaki Avrupa’yı izliyor, dikkatle bakıyor ve ne yapacağını bekliyor…

*

Yol ayırımındaki Avrupa ne yapmalıdır?

Avrupa’nın gelecek dünyanın ‘Hak uygarlığı’nda ortak olarak adını yazdırması için iki büyük inkılâba, devrime, değişime ihtiyacı vardır. Kilise artık Aziz Paulus’un değil, Hz. İsa’nın kilisesine dönüşmelidir. Muharref olan İncil’in ve Tevrat’ın sözleri yenilenemez, ama bunların yorumları Hz. İsa’nın İncil’ine uyacak şekilde yapılabilir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için kilisenin elinde iki büyük aracı vardır.

1) Birincisi; Müslümanlardan tevarüs ettikleri ve son asırlarda kendilerinin de büyük katkıları olan müsbet ilme inanacaklar, müsbet ilme dayanarak kitaplarını yorumlayacak ve açıklayacaklardır. Müsbet ilmin rehberliği olmadan başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Demek ki Avrupa için birinci kaynak ‘akıl’ dır.

2) İkinci araçları Kur’an’dır. Kur’an Allah’ın sözleridir, Kur’an onlara gerçek Tevrat’ı ve İncil’i öğretmektedir. Müsbet ilme inanmak demek aynı zamanda Kur’an’a inanmak demektir. Çünkü Kur’an’ın Allah sözü olduğu artık müsbet ilimle de kanıtlanmıştır. AB/Avrupa Birliği ve Avrupalılar için ikinci temel kaynak, kendi ellerindeki Tevrat ve İncil gibi muharref olmayan ‘nakil’ yani Kur’an’dır.

Avrupalı yöneticiler de lâikliği Hazreti İsa’nın anladığı gibi anlamalıdırlar. Kuvvetler arasındaki ayırımı ve gerçek dengeyi kurmalıdırlar. Yaşadıkları bu kadar badirelerden sonra anlamalı, bilmeli ve artık tereddütsüz kabul etmelidirler ki; ‘din’ de aynen ilim, ekonomi ve yönetim gibi sosyal bir kurumdur.

-Din ne yapılması gerektiğini tesbit eder.

-İlim nasıl yapılması gerektiğini ortaya koyar.

-Ekonomi neyi kimin yapacağını düzenler.

-Yönetim de ürünlerin kime ait olacağını belirler, adil bölüşlümü sağlar.

Bunlar devlet içinde eşit olarak dengeli bir şekilde yer alırlar. Herkes kendi yetkileri içinde görevini yapar. Hakemlerden oluşan bağımsız, yansız, saygın ve etkin yargı üstünlüğü ile ‘yerinden ve çoklu yönetim’ sayesinde şeriat yani ‘hukuk düzeni’ kurulur. Adil bir düzen böyle gerçekleştirilir.

Adil bir düzen kurulduğunda da, Avrupa’yı ve insanlığı -bugünkü Avrupa ve Batı demokrasilerinde olduğu gibi ‘ekseriyet kararları’ değil;- içtihat, icma, istişare ve hakemlerin kararları yönetir.

*

Avrupa ateizmi terk edip gerçekten imana gelmedikçe, gerçekten dine dönmedikçe, faiz ve zinadan vazgeçmedikçe, müsbet ilme (yani akla) ve nakle (yani Kur’an’a) yönelmedikçe kurtuluşa eremez; AB/Avrupa Birliği kuruluşunu da gerçekleştiremez. Avrupa, Hazreti İsa’nın yolunda, vahyin ışığında, Kur’an’ın nûrunda değil de; eski Yunan tanrılarının ve Roma ajanlarının peşinde koştukça, eski Bizans oyunlarını çevirmeye devam ettikçe, bilmelidir ki bu anlayışı ile hiçbir zaman ‘III. bin yıl uygarlığı’na partner olamaz.

Avrupalılar kendi anayasalarına, bizzat kendilerinin hazırladıkları anayasalarına ‘hayır’ diyor; ondan sonra da utanıp sıkılmadan ve göz göre göre yalan söylüyor, Avrupalı yöneticiler kendilerine verilen ‘hayır’ı Türkiye’ye ve Türklere atarak akılları sıra üçkâğıtçılık yapıyorlar…

Avrupalı yöneticiler iyi bilmelidirler ki, bu anlayış ve uygulamalar onları helâke sürükler. III. milenyumda III. bin yıl uygarlığına katılmak ve katkıda bulunabilmek için her şeyden önce dürüst olmak gerekir. Geleceğin dünyasında yalancılara yer olmayacaktır. Hakka dayalı kurulacak ‘yeni bir dünya’da yani ‘yeni adil dünya düzeni’nde düzenbazların dönemi sona erecektir…

‘Adil Düzene göre İnsanlık Anayasası’ Avrupa anayasası olabilir. Böyle bir anayasa tarafımızdan yazılmıştır. Haberleri olsun! İlgilenir, alır, okur, anlar, geliştirir, bünyelerine adapte eder ve halka anlatırlarsa; işte o anayasaya Avrupa’da ‘hayır’ değil ‘evet’ çıkar. Yol ayırımındaki Avrupa gideceği yolu belirlemelidir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Terör kime hizmet ediyor?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

17.07.2005

Terör, canlı bomba, sermaye ve…

İnsanlık III. bin yıla ve 21. yüzyıla, tarihte pek görülmeyen yeni bir eylemle girdi; ‘intihar komandosu’ veya ‘canlı bomba’! İnsanlar tarih boyunca daima savaşmışlardır. İkili olarak da hep kavga etmişlerdir. Öldürmek için ölmeyi göze almışlardır. Savaşta bile bile zafer için canlarını vermişlerdir. Hayvanlar âleminde de yavrularını korumak için kendilerini feda eden canlılar vardır.

‘İntihar komandosu’ mefhumu 20. yüzyılda ortaya çıkmış, II. milenyumun III. bin yıla sunduğu hediye olmuştur! Genel olarak yapılan şudur. Kişiye önce suç işletmektedirler. Suç işledikçe cezasını çekmemesi için daha büyük suç işletiyor ve böylece suçu o seviyeye çıkarıyorlar ki, kişi artık yaşama şansını kaybediyor.

Aslında savaş da bu şekilde oluyor. Birbirini öldürmeye kasteden kişiler şunu bilmektedirler ki, ya ben öleceğim ya da o! Dolayısıyla ölmemek için öldürmeye davranmaktadır.

Burada da farklı olay yoktur. Suç idamlıksa, kaçma şansı da kalmamışsa, bu durumda olan kişinin yapacağı şey daha fazla dehşet uyandırarak ve öldürerek ölmeyi tercih etmek olmaktadır.

İdam cezasının kalkması ‘canlı bomba’ malzemesi bulmayı azaltmıştır.

Teröristler devlete teslim olur, hapishanede yaşar, belki de oradan kurtulma imkânını bulur. Böylece ‘bombalı intihar’ eylemlerinin azalmış olması sözkonusu olabilir. Ama öyle olmadı; çünkü bu sefer hapishaneler ‘kurtarılmış yerler’ oldular. Dağdan firar edip devlete teslim olsa bile, bu sefer kendisini hapishanelerde onlardan kurtaramaz. Dolayısıyla mafya ile terör örgütleri mağlup edilmedikçe bu tür olayların önüne geçilememektedir.

Ne yapıyorlar? Kurban olarak seçtikleri kimseye diyorlar ki;

‘Ya sen gidip bombalı intihar eylemini yapacaksın, ya da biz seni öldüreceğiz. Ama eğer gider de bu eylemi gerçekleştirirsen biz yakınlarına şu kadar dolar vereceğiz!’

Kişi sağ bırakılmayacağına iyice inandırılmıştır. Nasılsa ölecek; intihar ederek bu şekilde ölmeyi tercih etmektedir. Bu fanatik ırkçı veya dinci kişi de olabilir. İntiharla ırkına veya dinine hizmet edeceğine inandırılmış olabilir. Ancak, sadece inançla intihar ettirmek kolay değildir. O telkinler arasında ‘inanç’ ile birlikte ‘menfaat’ veya ‘tehdit’ de birleşince, ‘canlı bomba’ ortaya çıkar.

İntihar komandolarını organize eden sadece ve sadece ‘sömürü sermayesi’dir.

Küresel sömürü sermayesi şunu planlıyor; dünyadaki bütün devletleri yıldırmak ve emrine almak!..

Türkiye onun dediğini yapmazsa başına PKK’yı ve intihar komandolarını musallat edecek, devlet anarşi içine sürüklenecektir. Ordu artık güvenliği sağlayamayacak ve teslim olacaktır.

1960’tan beri Türkiye’de oynanan oyun budur. Önce anarşik hareketler organize edilir… Sonra askerler ABD’ye çağrılır ve; ‘Ya bizi dinleyecek ve müdahale edeceksiniz, ya da Sovyetler orasını işgal eder, biz müdahale etmek zorunda kalırız.’ denir… Askerler de savaşmaktansa iktidara el koymayı yeğlerler ve...

Tansu Çiller’e de; ‘Ekonomik darbe yap, yoksa PKK’yı ayağa kaldırırız!’ dediler. Başbakan Çiller de meşhur kararlarını aldı ve ekonomik operasyonu yaptı. Bu ekonomik operasyonların kötülükleri o kadar fazla oldu ki, askeri müdahaleleri bile solladı. Bundan önce Türkiye’de yapılan hiçbir askeri müdahalede enflasyon %100’ü bulmamıştı; oysa o operasyonda enflasyon  %150’yi buldu. 28 Şubat da bundan başka bir şey değildir.

Küresel sömürü sermayesi dünyayı böyle idare etmeyi planlıyor. CIA ve MAFYA el ele vererek istediği zaman ülkede anarşi çıkararak, karşı gelen iktidarları yerinden etmek, gerekirse öldürmek, ama dediğini yaptırarak tüm dünyayı yönetmek sevdasındadır!..

*

Meseleyi genel boyutlarıyla bu şekilde ele aldıktan sonra, şimdi günümüzdeki son gelişmelere gelelim.

Biliyorsunuz, mafya önce ayağa ateş eder. Yola gelirsen yaşarsın, gelmezsen sonra ölürsün. Şimdi sermaye Ak Parti’nin ayağına ateş etmektedir. Mesela, önce ‘canlı bomba saldırısı’ hazırlatmakta, sonra da haber vererek bertaraf edilmesini sağlamaktadır. Böylece şunu ihtar etmektedir: ‘Bakınız, şimdi size haber verdik, kurtuldunuz. Eğer inadınızda ısrar ederseniz bundan sonra haber vermeyiz haaa!..’

Tayyip Erdoğan’a ABD ziyaretinde bu ihtar yapılmıştır.

Başkan Bush göstermelik olarak başbakanımızı çok iyi karşılamıştır, ama diğer taraftan görevliler abanın altından sopa göstermişlerdir. ABD Başkanı demek istemiştir ki;

‘Bak, ben sizleri koruyorum! Eğer benim sözümü dinlemezseniz bunların ne yapacakları açıkça görülüyor!..’

*

Buraya kadar anlattıklarım ‘tesbit’tir.

Aşağı yukarı bunun böyle olduğunu herkes biliyor. Bunun söylenmesini küresel sömürü sermayesi de istiyor. Böylece tehdidini en yüksek seviyeye çıkarmış oluyor.

Bundan sonra anlatacaklarım ise daha derin teşhisler ve ‘çözüm’dür.

İşte bu çözümlerin söylenmesini ve yazılmasını sermaye istemiyor. Dolayısıyla onların emrinde olan yayın organları bundan sonrasını söyle(ye)mezler, yaz(a)mazlar. Çünkü o zaman onlar da susturulurlar.

 

Terör kime hizmet ediyor?

7/7.2005 günü Londra’da patlamalar oldu. 11/7.2005 günü Zaman gazetesinde Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın “Bombalamalar kime hizmet ediyor?” isimli değerlendirmesi yayımlandı. Birkaç ay önce Prof. Mahir Kaynak ile TV5’te birlikte katıldığımız Perspektif programında bu konulara genel olarak sözlü olarak temas etmiştik. Şimdi yazılı olarak sunduğu değerlendirmelerinin özetini sunuyorum.

(1) Diğerlerinin eylemleri belli bir coğrafi alanla sınırlıyken El-Kaide dünya ölçeğinde eylemler yapıyor. (2) İkinci özelliği (El-Kaide’nin) hedefinin somut olarak tanımlanamaması… ‘El-Kaide başarılı olursa ne yapacak’ sorusunun cevabı yoktur… (3) El-Kaide’nin üçüncü özelliği sınırsız bir güce sahip olması… Tarihin en büyük savunma örgütü olduğu söylenen NATO’yu karşısına almakla yetinmemiş, bu gücü dengeleyebilecek kapasitede olduğu kabul edilen eski Sovyet bloğunun üyeleriyle de savaşmayı göze alabilmiştir. Son G-8 toplantısında yan yana dizilen liderler, terörü kınamanın yanında onunla mücadeleye kararlı olduklarını da ifade etmişlerdir. (4) Taraflardan biri ‘El-Kaide’, diğeri ‘dünyanın ve tarihin en büyük güçleri’dir…

 

Sözde örgüt, El-Kaide

Onun olağanüstü yetenekleri bununla da sınırlı değil. Başka bir şeyi daha ispatlıyor. Bir yanda teknolojinin doruk noktalarını temsil eden gelişmiş Batılı ülkeler, diğer yanda bir mağarada yaşadığı söylenen bir lider ve onun sayıları ve kapasiteleri bilinmeyen sınırlı sayıdaki yandaşları… İnanılmaz başarılara imza atmış, Sovyet bloğunu dağıtmış, rejimler değiştirmiş, devlet yıkıp yenilerini kurmuş istihbarat örgütleri bu yeni örgütün karşısında çaresiz.(?) Ne izini bulabiliyorlar ne de eylemlerini engelleyebiliyorlar. (?!)

Karşılaştığımız tablo bu ve buna inanmamız isteniyor. (!!!)

Tüm bilinen güçleri karşısına alabilen, istediği yerde eylem gerçekleştirebilen, bu eylemlerin sonucu olarak ABD’yi dünya ölçeğinde operasyon yapmaya mecbur bırakan, kurulu düzenin temsilcilerinin bir fotoğraf karesine sıkıştırıp tüm dünyanın efendilerine denk olduğunu gösteren bir güç mevcut. Dünyayı yeniden şekillendiren dinamikleri harekete geçiren, yeni bir düzenin kurulmasını sağlayacak çatışmanın fitilini ateşleyen BU GÜÇ KİM? Bunun El-Kaide olduğunu kabul edebilirsiniz ve şimdiye kadar işittiğiniz masalların en abartılısının gerçek olabileceğine inanabilirsiniz. Ya da bunun bir aşağılama olacağını düşünür, gerçeğin ne olabileceğini ararsınız.

 

Neden İngiltere?

Ben 11 Eylül’den sonra yaptığım her yorumda bu eylemin sistem dışı bir aktörün işi olmadığını, hem eylemin yapılış biçimi hem de yaratacağı sonuçlar açısından bunun sistem içi büyük bir güç tarafından yapıldığını düşündüğümü söyledim. Bana göre ‘El-Kaide’ operasyonun kod adıydı ve yle bir örgüt yoktu. 11 Eylül ve ondan sonra yapılan eylemler dünyadaki güç mücadelesi ve kurulacak düzen açısından anlamlıydı ve ‘sistem dışı bir aktör’ün ne düşünebileceği ne de yararlanabileceği türden eylemler değildi. Bu durumda ‘bir çatışma modeli kurmak’ ve aktörlerini tespit etmek, söylenenleri kabul etmeyen açısından bir görev haline geliyordu.

Kurduğum ‘çatışma modeli’ni şöyle özetleyebilirim: Taraflardan biri küresel sermayedir. Küresel sermaye, herhangi bir işletmenin sahibi ve yöneticisi olmayan, sadece nakit servetleri kontrol edenlerden oluşur. Onların yönlendirdiği paralar sadece sahip oldukları servetlerle sınırlı değildir. Paranın bir özelliği vardır. Sahibi ile onu kullanan aynı kişiler değildir. İnsanlar tasarruflarını finans kurumlarına yatırır ve onun sahibi olmaya devam ederler; ama onu kullanan finans kurumunun yöneticileridir. Bunlar herhangi bir coğrafyayla sınırlandırılamaz. Kullandıkları fonları elektronik hızla bir yerden başka bir yere taşıyabilirler. Bu özellik, El-Kaide’nin coğrafyayla sınırlı olmama özelliğiyle örtüşüyordu.

Bu güç tüm bilinen siyasi yapıları karşısına alabilir. Ekonomik hayatı tepeden kontrol edebildikleri için etkileri, bilinen siyasi yapıları aşabilir. Hem siyaseti etkileyebilirler hem de kontrol ettikleri kitle iletişim kanallarıyla kamuoyunu yönlendirebilirler. Dünya ölçeğinde etkili siyasi akımlar yaratabilir, darbeler düzenleyebilir, seçimleri yönlendirebilirler. Hükmettikleri parasal sermayeyle yerel finans kurumlarını, medyayı şekillendirebilirler. Dünyadaki siyasi ve ideolojik akımları belirlemekte en etkili gücü temsil etmektedirler. Bu özellik El-Kaide’ye atfedilen ve tüm dünyayı hasım alabilmesi özelliğiyle örtüşüyordu. El-Kaide’nin siyasi hedefi belirsiz olmasına rağmen küresel sermayenin dünya için öngördüğü bir model vardı ve bu kısaca ‘küreselleşme’ olarak adlandırılıyordu. Dünyada herhangi bir El-Kaide yandaşı bulmak mümkün değildi; ama ‘küreselciler’ ve ‘onun karşıtları’ vardı.

Londra’daki eylem bu modelle açıklanabilirdi. Küresel sermayenin hareket üssü konumuna gelen İngiltere, Irak işgalinde ikinci büyük güç olmasına, çatışmanın bir aracı olarak seçilen İslam dünyasındaki etkinliğine rağmen kendisini gizlemeyi başarmıştı ve tüm olumsuzlukların faturasını ABD ödemekteydi. Ortadoğu’daki çatışmada kazanmakta olan taraf olmasına rağmen hiçbir bedel ödemiyor, tüm bölge ABD’nin hasmı haline geliyordu. Irak’tan ABD’nin çekilmesi yönündeki baskılar hem dünyada hem de ABD içinde giderek artıyordu. ABD’nin çekilmesi durumunda buranın İngiltere’ye bırakılmasından başka seçenek görüyor musunuz?

Londra’daki eylem İngiltere’nin üzerine örttüğü şalı kaldırdı ve onun da bu çatışmanın bir tarafı olduğunu gösterdi. Ayrıca İngiliz kamuoyunda İslam karşıtlığının fitilini yaktı. ABD’nin eylemlerine katılan; ama sorumluluğu paylaşmayan İngiltere, ABD ile aynı fotoğraf karesinde yerini aldı.”

 

Terörü nasıl çözelim?

Terör meselesini çözmek için ne yapılacaktır?

1- Terör meselesini çözüme kavuşturmak için ‘yerel yönetimler’ reorganize edilecek, yeniden yapılandırılacak ve ‘bucaklar’ oluşturulacaktır. Her bucak kendi iç düzenini kendisi kuracak, kendi kanun ve yönetmeliklerini kendisi yapacaktır. Her bucak herkese aş ve herekse iş sorununu kendisi çözecektir. İl ve devletler, hattâ insanlık o bucağın iç işlerine karışmayacak, sadece yardım edecek, hizmet sunacaktır. Böylece mafyayı ve gizli örgütleri besleyen kaynaklar kurutulmuş olacaktır.

2- Her il bağımsız olacak, ilin iç güvenliğini kendisinin kendi halkından kurduğu jandarma teşkilatı ile gerçekleştirecektir. İlin içinde mafya hareketi ve terör faaliyetleri önlenecektir. Bunu sağlayan teşkilat oluşturulacaktır. Devlet iç güvenlik işleri ile uğraşmayacaktır. Sadece, gerektiğinde ve illerin talebi üzerine onların iç güvenliği sağlaması için destek verecektir.

3- Devletler iç işlerinde bağımsız olacaktır. Kendi savunmalarını ve güvenliklerini kendileri sağlayacaklardır. Başka hiçbir devlet, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği dahil hiçbir kuruluş ülkelerin iç işlerine, hukuk düzenlerine karışmayacaktır. Hiçbir devlet başka ülkenin iç güvenliği nedeniyle ona müdahale etme hakkını kendisine tanımayacaktır. Ne Irak’a, ne Rusya’ya, ne de başka herhangi bir ülkeye oradaki halka sahip çıkmak amacı ile müdahale edilmeyecektir. Kimse başka ülkelerin vatandaşların hamisi olmamalıdır.

4- Uluslararası bir ‘göç vakfı’ kurulmalıdır. Ülkesini terk eden herkesin oradaki mallarını bu vakıf satın almalıdır. Onun karşılığında nereden bir yer veya ev alırsa, işyeri kurarsa, oraya ödeme yapmalıdır. Ayrıca ‘göçmen siteleri’ kurulmalı, suçlu olup olmadığına bakılmaksızın güven içinde kaçanlar buralarda yerleştirilmelidir. Böylece mikropları yok etmemiş oluruz ama mikropları etkisiz hâle getirmiş oluruz.

Biz mafya ile değil, mafyayı destekleyen devletlerle askeri ve diplomatik savaşa gitmeliyiz.

Başbakan Tayyip Erdoğan’a tavsiyemiz şudur. Gelsin, Millî Görüş gömleğini yeniden giysin ve hakka teslim olsun. Ülkeye Adil Düzeni getirelim. Bakınız o zaman tehditler nasıl tehdit edenlere dönecektir. Millî Görüşe ve Adil Düzene sırtınızı çevirirseniz, ABD’yi razı etseniz bile, başka bir ABD çıkar ve yine kurutulamazsınız. Biz size kendiliğimizden bir şey söylemiyoruz.

Hatalar bizim, doğrular Allah’ındır.

O’na sırt çevirenler iflah olmazlar.

 

‘İlginç Bir Not’u yorumsuz sunuyorum: Associated Pres yazarı Amy Teibel 7 Temmuz günü saat 7.14’te haber geçiyor. İngiliz polisi, patlamalardan dakikalarca önce İsrail Büyükelçiliği’ne şehirde terör saldırıları olabileceği ikazında bulunuyor. O anda İsrail’in eski başbakanlarından, şu anda Maliye Bakanı Netanyahu Londra’da bulunuyor ve konuşma yapmak için bulunduğu yerden ayrılmaması gerektiği bildiriliyor. Bombalardan biri, Netanyahu’nun bulunduğu yerin hemen altında metro istasyonunda patlıyor.

 

Not: Adil Düzen çözümlerini başta Meclis’te ve AKP Grup Toplantıları’nda zaman zaman gündeme getiren çalışma arkadaşımız Ağrı Milletvekilimiz Mehmet Melik Özmen, aniden genç yaşında aramızdan ayrıldı. Başta ailesi olmak üzere, hepimizin başı sağ olsun. Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun...

 

 

***

 

 

 

 

 

Ak Parti’nin ekonomi politikaları ve …

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

19.07.2005

Ak Parti iktidarı baştan beri dört ayak üzerine düşmüştü, hâlen de öyle olmaya devam ediyor gibi… Seçimlerde üçte bir oranında oy aldığı halde, Meclis’te üçte iki çoğunluk, hem de anayasayı değiştirebilecek çoğunluk elde etti… Üstüne üstlük; medya desteği arkasında!.. IMF arkasında!.. AB arkasında!.. ABD arkasında!.. AKP iktidarı ile ekonomi politikalarını hep öven ve sonunda oraya üçüncü adam olarak atanan Kemal Derviş’in Dünya Bankası arkasında!.. Hepsinden önemlisi, Yahudi kuruluşları arkasında!..

Daha ne olsun?!.

Böyle şans, talih, kader, kısmet dostlar başına…

Bu haftaki yazılarımda, elinde anayasa çoğunluğu olan, ama bilgisizlik ve beceriksizlik sebebiyle giderek bunu yitirmeye başlayan, işte bu şanslı partinin ‘ekonomi politikaları’ ile bu ekonomi politikalarındaki ‘sözde’ başarı ve başarısızlıkları üzerinde duracağım.

Doğrudan doğruya biz söylesek, biz yazsak, biz tenkit etsek; ‘bunlar muhalefet takımı, elbette öyle diyecekler, öyle yazacaklar, öyle değerlendirecekler’ diyenlere ibret ve örnek olsun diye, önce, aslında Ak Parti’nin program ve politikalarını genel hatlarıyla destekleyen bir-iki gazete ile yazardan kısa alıntılarla meseleye açıklık kazandırmaya çalışacağım.

*

Piyasalar çok durgun. Halkın günlük harcamaları kredi kartlarıyla taksitli satışlara bağlanmış durumda. İşsizlerin sayısında azalma yok. Artan ihracatın büyük kısmını, Uzakdoğu’dan ithal edilen malların ufak tefek değişiklik yapılarak ihraç edilmesi oluşturuyor. Döviz kurlarının düşük olmasından yatırımcı da, ihracatçı da şikâyetçi... Faiz oranlarının düşmesiyle bazıları ek gelirlerinin azalmasından yakınıyor. Bu kesimler, ekonomideki iyileşmelere inanmıyor.

İş dünyasında yapılan toplantılarda, piyasalarda ve bireysel konuşmalarda; üstte sıraladığım şikâyet ve sızlanmaların, fazlası var eksiği yok.

Bu türden konuşmalar, toplantılarda büyük alkış alıyor. Ekonomide iyileşme belirtileri olduğundan söz eden azınlıktaki işadamları, konuşmacılar ve köşe yazarları sert bir şekilde kınanıyor, bir dövülmedikleri kalıyor…

Geçen hafta Devlet İstatistik Enstitüsü, 2004 yılı gayri safi milli hasıla (GSMH)’da yüzde 9,9 ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH)’da ise yüzde 8,9’la son 38 yılın en yüksek büyüme oranına ulaştığını açıkladı… Ancak üç yıl üst üste yüksek oranda büyüme, neden hâlâ halkın cebine, iç piyasaya ve istihdam artışına yansımıyor?..” (M. Ali Yıldırımtürk, Zaman gazetesi, 04.04.2005)

Zaman gazetesi Ak Parti iktidarını destekliyor ama her ne hikmetse gazetenin bu yazarı o haftaki yazısında böyle diyor ve böyle soruyor! Evet, ben de, makalesinin başlığı “Yüksek oranlı büyüme neden iç piyasaya yansımıyor?” olan M. Ali Yıldırımtürk gibi soruyorum; ‘yüksek oranda büyüme, neden hâlâ halkın cebine, iç piyasaya ve istihdam artışına yansımıyor?’ ya da ‘halka yansımayan bu büyüme kimlere yansıyor?!’

Sayın Başbakan! Sayın Dışişleri Bakanı!

Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı!

“Türkiye’de böyle bir büyüme gerçekten varsa; halka, piyasalara ve istihdama neden yansımıyor, ya da bu büyüme birilerine yansıyorsa, kimlere yansıyor?!.”

*

Ekonomide kimsenin rahat olduğunu söylemek mümkün değil. Hele şimdiden 3 Ekim’i satın alan piyasalar, bir de Kasım ayından itibaren kötüleşen ekonomik tablo ile karşılaşırlarsa ne yapacaklar? Efendim, böyle felaket haberciliği yapmayın diyenler olabilir ama siz gerçekten üretimin gittikçe düştüğü, ithalatın ve borçların arttığı, kurların düşüp, reel faizlerin bir türlü dünya düzeyine inmediği bir ülkede, bir de kitlelere iş bulamaz iseniz, işinizin gerçekten zor olduğunu idrak etmiyorsunuz demektir. Çünkü parasal politikaların ve IMF anlaşmalarının uygulanmasındaki başarı, mali ve ekonomik politikaların yetersizliğini örtmüyor. Belki piyasadaki birkaç firma rahatken, başta KOBİ’ler olmak üzere artık kârsız bile çalışmakla işlerin yürütülemediğinden şikâyet edenler çoğunluktalar… Bizim gelecek iki yıl işlerimiz, hem içte hem de dışta gerçekten zor.” (Mithat Melen, Dünya gazetesi, 30.06.2005)

DÜNYA ekonomi gazetesi yazarı Mithat Melen, gazetesi genel hatlarıyla Ak Parti ekonomi politikalarını destekliyor gibi görünse de, “Zor” başlıklı yazısının bir bölümünde böyle diyor.

*

Sayın Başbakan! Sayın Dışişleri Bakanı!

Sayın Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı!

“Demek ki, sadece biz değil, başkaları da gerçekleri bütün çıplaklığı ile görüyor ve ‘Bizim gelecek iki yıl işlerimiz, hem içte hem de dışta gerçekten zor.’ diyor. Bu acı gerçeği sizler de görüyor musunuz? Yoksa görüyor da kör, sağır ve dilsizler gibi üç maymunları oynamaya devam mı ediyorsunuz?..”

*

Not ve Başsağğı: Meclis’te, Ak Parti grup toplantılarında ve bulunduğu her ortamda -en önemli özelliği ve güzelliği olan o medenî ve sosyal cesareti ile- Adil Düzen çözümlerini dile getiren, öneriler sunan, gayret gösteren Ağrı Milletvekili Mehmet Melik Özmen kardeşimiz Allah’ın rahmetine kavuştu. Şimdi Ak Partilileri kim uyaracak, kim çözüm önerileri sunacak? Başta ailesi, hepimizin başı sağ olsun... Merhum Melik kardeşimin mekânı cennet olsun… Rahmet, sevgi, selâm, salât, duâ, duâ… ‘Melik! Seni çok özleyeceğiz!..’ RNE

 

 

***

 

 

 

 

 

AKP’nin ekonomideki ‘sözde’ başarıları

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.07.2005

Ak Parti iktidar olduğu zaman yazılar yazmış ve ‘ABD Ak Parti’ye iki senelik ömür biçer’ demiştik. İki sene dolduğunda da; ‘Ak Parti’nin ömrü bir yıl daha uzamıştır’ dedik...

ABD’nin ‘iç sorunları’ ve ‘dünya ile olan sorunları’ vardır. Bu sorunlar ABD’nin ve yandaşlarının Türkiye’nin üzerine fazla yürümesini şimdilik durdurmuştur ama vazgeçirmemiştir. ABD Ak Parti’yi bu yıl içinde seçime gitmesi için zorlayacaktır. Çünkü Ak Parti iktidarda dursa; bugüne kadar başarılı olamadığı gibi bundan sonra hiç başarılı olamaz. ABD, Ak Parti’yi iktidardan düşürmek için neler yapabilir? İç ve dış baskıları artırabilir. Aslında bugünlerde start verdirdiği PKK ve diğer örgütlere intihar saldırıları düzenletebilir…

Bu haftaki yazılarımda, Ak Parti’nin üç yıllık başarılarını ve başarısızlıklarını ele almış oluyorum. Ancak bu değerlendirmelerimde partinin sosyal veya siyasi başarıları veya başarısızlıklarından ziyade, ülkemizdeki ana meselelerin sadece ekonomik yönünü kritik etmeye çalışıyorum.

*

Ak Parti’nin ekonomideki göstermelik sözde başarıları nelerdir?

1) Enflasyon durdurulmuş, paranın değeri korunmuştur.

Enflasyon iki yolla durdurulur. Parayı azaltırsınız, halkın satın alma gücü düşer, enflasyon durur. Enflasyon bu şekilde tam olarak ortadan kaldırılmış olmamakla birlikte durdurulmuş olur, ama bu kötü bir durmadır. Ak Parti böylesine aldatıcı ve göstermelik bir başarıyı sağlamıştır. Ama bu durum aslında başarı değildir. Bu uygulama ileride patlamalara, ekonomik ve sosyal patlamalara neden olur. Böyle giderse, son elli yılda yaşadığımız krizlerden daha beterini, işte bu ekonomik politika sebebiyle yakında tekrar yaşayacağız.

Enflasyon düşmüştür ama enflasyonun düşmesi halka yaramamıştır.

Enflasyondaki sağlıklı durdurma ve düşürme; halkın satın alma gücünü azaltmadan, üretimi artırarak yani işsizliği çözerek, istihdam sorununa çare bularak durdurma ve düşürmedir. Oysa, Türkiye’de enflasyonla ilgili böyle bir başarı ve durdurma, dolayısıyla böyle bir başarı sözkonusu değildir.

2) Faizler düşürülmüştür.

Faizler gerçekten düşürüldü mü? Evet, Ak Parti faizleri düşürdü. Ne var ki halkın devlete ve bankalara olan faizlerini düşürmedi. Eski sistem aynen devam ediyor. Değişen bir şey yok. Halka yeni kredi de verilmiyor. Sadece spekülatif iş yapan zenginlere ucuz kredi verilerek zenginler daha zengin ediliyor. Şimdi bankalar tamtakır, orasını devlet dolduruyor. Sonra, geçmişte olduğu gibi yine boşaltılacak ya da hortumlanacak. Devlet, varolan kamburlar yetmiyormuşçasına, bir de bankacılara haraç ödemeye devam ediyor…

Faizler düşmüştür ama faizlerin düşmesi halka yaramamıştır.

Faizler konusunda ne yapılmalıdır? Devlet veya hükümet şunu yapacaktır. ‘Ben ABD’de olduğu gibi devlet bankalarındaki faizleri %2.5 altına indirdim’ diyecektir. Bunu yapmaması için bir sebep yok, ama sözkonusu teslimiyetçi Ak Parti olunca yapmıyor, yapamıyor. Hâlbuki YTL, hâlen DOLAR ve EURO’dan daha kıymetlidir. İstese bunu kolaylıkla yapar.

Faizler inmiştir ama görüldüğü kadarıyla, Ak Parti bu faiz indirimi ile sadece ülkeyi sömürenleri, dış sermayeyi ve onun ülkemizdeki uzantılarını semirtip sevindirmiştir. Anadolu holdingleri zaten faizle iş yapmıyorlardı. Evet, Ak Parti Anadolu aslanlarına bu zararı vermiştir, hâlen de vermeye devam etmektedir ve bu zarar veriş de maalesef ortaklık sistemini zayıflatmakta, hattâ çökertmektedir... Hâlbuki halkımız bu ‘halk ortaklıkları ve halk holdingleri’ alanında ne kadar ümitlenmiş, ne kadar destek vermişti… Yazık değil mi?..

3) Borsa değerleri yükseltilmiştir.

Borsa alanındaki bazı gelişmeler Ak Parti’nin başarı hanesine yazılabilir. Ne var ki, bu başarının da halka ve ülke ekonomisine reel hiçbir faydası yoktur.

Türkiye’deki borsa sadece kumardır, gerçek üretimle hiçbir ilgisi yoktur.

Dolayısıyla borsanın bu yükselmesi veya düşmesi Türk halkına hiçbir yarar sağlamamıştır. Aksine piyasada ve iş hayatında dolaşan para senet kumarhanesinde hapsedilmekte, istihdam sağlanamamakta, ülke ekonomisinin en önemli meselesi olana ‘işsizlik’ giderek daha da artmaktadır.

4) İhracat artırılmıştır.

İhracattaki bu artış da tamamen aldatmacadır.

Bir mağaza kâr ediyorsa, cirosu ne kadar artarsa onun için iyidir, çünkü ciroya göre kâr etmektedir. Eğer mağaza zarar ediyorsa, cirosunu ne kadar azaltırsa zararını da o kadar azaltmış olacaktır. Artması demek borcunun artması demektir. Evet, Türkiye bu artan ihracatla daha çok borçlandığı için zarar etmektedir.

*

Görülüyor ki, Ak Parti ekonomi bakımından görünürde başarılı gibi görünmekte ama bunlar aslında hep zarar olmaktadır. Yarasını kaşıyan hastanın tedavisine benzer bir iyileşme vardır ama aslında yara iyi olmamakta, aksine giderek daha da açılmakta ve azgınlaşmaktadır. Tedavi edilmezse ve bu ekonomi politikaları uygulanmaya devam ederse, bu yara bir gün kangren veya kanser olma riski taşımaktadır.

Ak Parti’nin ekonomi politikalarındaki göstermelik sözde başarılarının durumu kısaca işte böyledir.

Ak Parti’nin ekonomideki başarısızlıkları üzerinde durmaya devam edeceğim…

 

 

***

 

 

 

 

 

AKP’nin ekonomideki başarısızlıklarına ‘içten’ itiraflar!..

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

21.07.2005

Ak Parti iktidarının ekonomi politikalarını ve uygulamalarını değerlendirirken, yazılarıma parti dışından ama partinin bu yöndeki çalışmalarını genel olarak destekleyen iki gazetenin -gerçekleri dile getiren- iki yazarından örnekler vererek başlamıştım. Ak Parti iktidarının ekonomideki başarısızlıklarına itiraz ve itiraflar sadece ‘dışarıdan’ değil, artık ‘içeriden’ yani ‘parti içinden’ de yükselmeye başladı. Bizim değerlendirme, uyarı, çare ve çözüm önerilerimize ‘kör-sağır-dilsiz’ kesilenler, umulur ki kendi çalışma arkadaşlarının bu haklı feryatlarına kulak verirler... Verirler de ülke ekonomisi tamamen batmadan uyanırlar…

İçeriden yükselen bu seslere kısaca kulak verelim.

Birincisi, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’dir.

Ak Parti iktidarının ekonomiden sorumlu bakanı Şener, son olarak bir gazeteye verdiği röportajda, hükümetin uyguladığı ekonomi politikalarının cari açığı kapatmaya yetmeyeceğini itiraf etti. Eh, bu da şimdilik bir şey! Nihayet gerçekleri gören ve bunu itiraf eden biri çıktı! Darısı diğerlerinin ve özellikle bugüne kadar nasıl sustuklarına hâlâ hayretler içinde olduğumuz yakın dostlarımızın başına!

Dostlar! Sizler de bu ‘kör-sağır-dilsiz’ oyunundan ne zaman kurtulacaksınız?!.

Bakan Şener, yabancı sermayenin sadece grossmarket - perakende, elektrik üretim - dağıtımı, bankacılık ve telekom - iletişim gibi ‘gelirin yurt içinde yaratıldığı’ dört sektörde yoğunlaşma eğilimi içinde olduğunu nihayet gördü. Bu gerçeği itiraf ederek şöyle dile getirdi:

“Bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların yurt içinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Teknoloji ve sabit sermaye transferi de söz konusu değildir. Yapı değişmezse yabancılar yurt içinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktaracaktır.”

Ne diyelim: “Günaydın!..”

Bakan Şener’in itirafları devam ediyor:

“Bu durumda cari açık da ilelebet kapatılamaz... Arjantin’de yaşanan ekonomik krizler de bu yolla ortaya çıktı... Ben şimdiden uyarıyorum… Yabancı sermayeye yasal sınır gerekiyor. Kimse tehlikenin farkında değil…”

Sayın Bakan!

Biz, sizin nihayet görebildiğiniz ve itiraf ettiğiniz tehlike veya tehlikelere dikkat çekmek için üç yıldır uyarıyoruz ama ‘kör-sağır-dilsiz’ durumda olanlar ne görüyor, ne dinliyor, ne de konuşuyorlar!..

Acaba neden?!. Daha ne bekliyorlar?!.

*

Hükümetten bir bakan, hem de başbakan yardımcısı bir bakan itirafta bulunur da, milletvekilleri boş durur mu? Bizim zaman zaman şahsen dinlediğimiz itirafları şimdilik bir yana bırakalım, sadece medyaya intikal eden bir örneği vermekle yetinelim.

Ak Parti Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan, uzun zamandan beri beklediğimiz ve diğer arkadaşlarına örnek olmasını dilediğimiz itiraflarda bulundu. Tek başına iktidara gelen AKP Hükümeti’nin Kemal Derviş’in hazırladığı ‘döviz kuru düşüşüne endeksli deflasyon programını’ aynen devam ettirdiğini itiraf ettikten sonra, bakınız daha neler söylemiş:

“Partimizin ve hükümetimizin uygulamaya koyduğu kendine ait bir ekonomi programı yok. Tek yaptığımız, siyasi istikrarı sağlamak ve Kemal Derviş’in ekonomi programını aynen devam ettirmek oldu. Hatta bu konuda o kadar başarılı olduk ki, Kemal Derviş bile Meclis’te yapğı konuşmada bizi tebrik etti!..”

Abdullah Çalışkan, hükümetin içeride ve dışarıda belli başlı statüko merkezlerinin kıskacında olduğuna işaret erken şöyle demiş:

“Bir tarafta Avrupa Birliği, bir tarafta ABD (ve elbette IMF), içerde Cumhurbaşkanı Sezer’in de içinde bulunduğu (YÖK gibi) statüko merkezleri ülkeyi ve hükümeti adeta kuşatmış durumda…”

İstanbul Milletvekili Gürsoy Erol ve Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay da zaman zaman olumsuzlukları dile getiriyorlar. Rahmetli Ağrı Milletvekili Mehmet Melik Özmen ise çözüm önerileri de sunuyordu. Adana Milletvekili Abdullah Çalışkan, bunlara katılan son halka oldu.

Sayın Milletvekilleri!

Sizler de bu hakikatleri görüp itiraf etmek ve Hakk’a yani halka hizmet etmek için daha ne bekliyorsunuz?!. Yoksa, ülke ekonomisi tamamen çöktükten ve Türkiye yıkıldıktan sonra artık oralarda olamayacağınızı, bu suskuluğunuzun hesabını da veremeyeceğinizi görmüyor musunuz?!.

*

Ak Parti iktidarını desteklemelerine rağmen, ‘dışarıdan’ gerçekleri görüp ülke ekonomisinin nereye gittiğini itiraf edenlere örnekleri daha önce vermiştim. Bugün de ‘içten itiraflar’ dinlemiş olduk!..

Aslında Ankara’da ve Türkiye’de, bizim dışımızda da bu gerçekleri görüp de dile getiren elbette pek çok kişi var. Mesela, ATO/Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, her gün yeni bir ‘ekonomik belaya’ dikkat çekiyor ama gören ve duyan yok!..

Âh, bu uyarıcılar bir de ‘çözüm önerileri’ sunabilseler!..

Biz, yine de ‘çözümler içeren uyarı görevimizi’ sonuna kadar yerine getirmeye devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

Ak Parti’nin ekonomideki başarısızlıkları

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

25.07.2005

Ak Parti’ni ekonomideki sözde başarılarından bahsettik ve bunların aslında hiç de başarı olmadığını ortaya koyduk. Nitekim, artık kendi bakan ve milletvekilleri de artık bu gerçeği dile getirmekten çekinmiyorlar. Ak Parti iktidarının ekonominin temel meselelerindeki başarısızlıkları ise çok açıktır. Bugün de ana hatlarıyla bu ana başarısızlıklar üzerinde duracağım.

1) Dış borç her yıl hızını artırarak çoğalmaktadır.

Dış borçlar, iç borçları da yanına katarak ekonomi ile birlikte ülkemizin geleceğini tehdit etmektedir. Dış borçlar, koca Osmanlı imparatorluğunun bile yıkılışının ana etkenlerinden biridir. İbret almak gerekir.

Dış borçlar sebebiyle zor durumda olan ülkemiz, kan kaybeden ve serum ile yaşatılan hasta misalidir. Ülke, artık müzminleşmeye yüz tutan bu hastalık sebebiyle, ekonomisi ile birlikte çok yönlü olarak süratle çökmektedir. Başbakanın, ilgili bakanların, diğer bakanların, bürokratların, velhasıl ilgili-ilgisiz kesimlerin buna dair tedbir almak ve bunun üzerinde çalışmak akıllarına bile gelmemekte, sadece daha fazla borç edinme yolları aranmaktadır! Ne yapılmaktadır? Borç, daha fazla borç ile güya kapatılmaktadır! Bu nasıl bir çözümsüzlük ve düşüncesizliktir, anlamak mümkün değil.

2) Bütçe gittikçe açık vermektedir.

Gelen ağır faiz yükü ile yeni yatırım yapmaksızın bütçe daha fazla açık vermektedir. Eskiden bu açık enflasyon denilen kapalı vergi ile kapatılıyordu. Şimdi enflasyon durdurulup indirildiği için bu açık dış borçlarla veya KİT’leri satmakla gideriliyor ama; KİT’ler bitince Türkiye’nin de işi bitecektir.

Bütçe açığı, Haziran 2005 itibariyle 77 milyon YTL, faiz dışı fazla ise 2 milyar 920 milyon YTL olarak gerçekleşti. Ocak-Haziran 2005 döneminde ise bütçe açığı 3 milyar 868 milyon YTL, faiz dışı fazla ise 219 milyar 535 milyon oldu.

Evet, bizzat Maliye Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, Haziran 2005’te konsolide bütçe giderleri 10 milyar 524 milyon, faiz hariç bütçe giderleri 7 milyar 527 milyon, konsolide bütçe gelirleri 10 milyar 447 milyon, bütçe açığı 77 milyon, faiz dışı fazla ise 2 milyar 920 milyon YTL olarak gerçekleşti!..

3) Dış ticaret dengesi bozulmaktadır.

Her yıl dış ticaret açığı giderek artmakta, aradaki makas durmadan daralacağı yerde açılmaktadır. Böylece normal bir şekilde beslenemeyen/ beslenemeyen Türkiye zayıflayarak yokluğa doğru ilerlemektedir. Aklı başında olan hiç kimse çıkıp da artan bu dış ticaret açığı ile ülkemizdeki ekonomik hayatın süreceğini ve ayakta kalabileceğini iddia edebilir mi? Başta Ak Parti ekonomi yöneticileri ve danışmanları olmak üzere, şayet böyle bir şeyi iddia edebilen varsa, buyursun karşımıza geçsin, tartışalım ve gerçekleri gün yüzüne çıkaralım.

Bu durum yetmiyormuş gibi bakınız ne gibi saçmalıklar oluyor. Mesela, Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren nasıl feryat ediyor:

“Birileri ülkemizden 30 dolara ihraç ettikleri çimentoyu bize 60 dolardan satıyorlar. Bu haksızlığı gidermek için Rekabet Kurulu’na başvuracağız… Bankalarımız yabancılar tarafından alınıyor ve bu bankaların kapıları inşaat başta olmak üzere reel sektöre kapanıyor! Yabancı bankalara sınırlama getirilmeli…”

Onlar dışarıdan, bizimkiler içeriden dengeleri yıkmak için var güçleriyle çalışıyorlar!..

4) İşsizlik azalacağı yerde giderek artmaktadır.

İşsizlik, sanki tedavisi mümkün değilmişçesine kanamaya devam ediyor…

Bir taraftan sanayileşme ve şehirleşme, diğer taraftan nüfus artışı ve işsizler ordusu… Buna karşılık açılan yeni işyerleri ve yeni istihdam alanları ‘yok’ denecek kadar çok az... Genç bir nüfusa sahip bulunuyoruz. Eski işsizlere iş bulma şöyle dursun, ülkemizdeki işsizlerin sayısı da her gün artmakta...

İşsizlik meselesinin tahlili ve çözüm önerilerini, bu sütunda tesbit-teşhis-tedavi-çözüm boyutlarını içerecek şekilde yazdım. Dikkatli okuyucularım hatırlayacaklardır. (“Türkiye Çöküyor!.. İşsizlik Sorunu ve Çözüm” yazıları; Millî Gazete, 19-29 Nisan 2005, 7 adet yazı.)

*

Görülüyor ki, Ak Parti üç yıldır ekonomi bakımından tam bir karanlık tablo çizmektedir. Bunu acısını da şimdi değil, ileride çook çok hissedeceğiz. Herkesin şimdiden haberi olsun!..

Şimdilerde kısaca işaret ettiğim sözde ekonomik başarı ile ülke uyuşturulmuştur.

Bu arada ilginç bir şey oluyor. Medya iktidarı destekliyor!..

-Acaba ‘dışa bağımlı medya’ iktidarı neden destekliyor?

Destekliyor ve bu desteğin sonunda şunu hedefliyor; hasta tam komaya girsin ve ölsün!..

Türkiye’yi ancak Ak parti yıkabilir diyorlar ve destekliyorlar!..

O zavallı medya zannediyor ki, Türkiye batarsa kendi saltanatları yine sürecektir. Türkiye aleyhinde faaliyet gösterenler mikroplar gibi zavallıdırlar. Mikroplar hastalıklı vücuda hücum ederler ve o vücudu öldürürler. Ama - bilmelidirler ki- vücut ölünce onların da işi biter ve onlar da mikroplarla birlikte ölürler. Türkiye batarsa, medya ve dış destekli sermaye de Türkiye ile birlikte batıp gideceklerdir.

-Ak Parti’nin alternatifi var mıdır?

-Elbette vardır! Türk milleti ancak ‘Kuvva-yı Milliye ruhu’ ve ‘halk organizasyonu’ ile kurtulabilecektir. Bizim önerdiğimiz çözüm; halkın uyanması, halkın harekete geçmesi, halkın organize olması, halkın kooperatifleşmesi, halkın kendi meselesine bizzat sahip çıkmasıdır...

 

 

***

 

 

 

 

 

AB ve ABD’nin istekleri bitmiyor!..

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.07.2005

Orada adı AB olan bir topluluk var…

Orada adı ABD olan bir kavim var….

AB veya ABD her ne ise; amaçları aynı olunca, isimleri ne fark eder ki?!.

İşte bunlar bizden hep bir şeyler istiyorlar, bize hep bir şeyler dayatıyorlar... Biz de mecburen hep bu iki topluluk veya kavim üzerinde duruyor, değerlendirmeler yapıyoruz... Neden sadece bu ikisi? Çünkü onlardan başkası bizden bir şeyler istememekte, bize bir şeyler dayatmamaktadır. Sadece AB ve ABD dayatmaktadır.

Irak tezkere krizi bu dayatmanın mahsulü idi. Ona karşı direnme çok zor oldu, kıl payı kurtulduk... Yıllardır IMF dayatmaları vardır, Dünya Bankası dayatmaları vardır… Ayrıca AB’nin dayatmaları da vardır…

ABD’nin ve IMF’nin istekleri bitmiyor…

ABD’nin peşimizi bırakmadığı taleplerinden biri de komşularımıza saldırtma isteğidir!

Suriye ile görüşmeyeceksin!.. İran ile savaş içinde olacaksın!.. Kıbrıslı Rumlar ve Yunanlılar, ayrıca Ermeniler ile çatışman bitmeyecek!.. Kıbrıs’ı vereceksin!.. Iraklılara saldıracaksın, ama PKK’ya dokunma!..

ABD’nin istekleri bitmiyor!..

AB’nin istek, kriter ve dayatmaları da bitmiyor!..

AB, ABD veya IMF’nin istek ve dayatmaları acayip türdendir.

‘Sizinle savaşacağım, size saldıracağım’ demiyor. Peki, ya ne diyor?

ABD ve IMF ‘kredi vermeyeceğim, sizi AB’ye girişte desteklemeyeceğim, stratejik müttefikin olmayacağım, PKK’yı yok etmeyeceğim…’ gibi sözler söylüyor…

Allah Kur’an-ı Kerim’de bize; ‘size sıkıntı veren olaylar olacaktır, ama siz bu sıkıntılara katlanmayı göze alınız’ diyor. “Siz nasıl elem çekersiniz onlar da onu çeker.” (Nisâ, 4/104) diyor.

Onlar size karşı birtakım uygulamalar yapabilirler. Ama o uygulamalar size elem verdiği gibi onlara da elem verir, onları da sıkıntıya sokar. Bu durum, Allah’ın bize bildirdiği en büyük müjdesidir.

Allah dünyada öyle bir düzen kurmuştur ki, saldıran karşı tarafa acı verir ama kendisi de onun acısını duyar. Bugün Irak’taki durum böyledir; Afganistan’daki dudum da böyledir.

Afganistanlılar ve Iraklılar ABD’ye karşı direndiler; eleme uğradılar, sıkıntı çektiler, hâlen de çekmeye devam ediyorlar; ama ABD’liler ve müttefikleri de rahat değildirler, onlar da sıkıntıdadır…

Afganistan SSCB/Sovyetler’i yıktı; sonunda ABD’yi de yıkacaktır...

*

Batı’da keşfedilmiş bir fizik kanunu vardır. Her etkiye karşı tepki vardır ve etki tepkiye eşittir. Etki-tepki kanunu hareket kanunlarının temelidir. Denge onunla oluşur. Bu kanun aynı zamanda sosyal kanundur. Ben rahatsız olmadan savaş kazanamazsınız. Size saldıran da sizin gibi rahatsız olacaktır.

Gerçi İsrail oğulları tarihte hep kavimleri savaştırmış ve onlar üzerinden geçinmek istemişlerdir. Ama dünyanın en büyük zulmünü İsrail oğulları çekmiştir, hâlâ da çekmektedirler… Filistin’de yalnız Filistinliler değil, İsrail oğulları da elem içinde değil midir?..

“Oysa siz Allah’tan reca etmektesiniz, beklemektesiniz.” (Nisâ, 4/104) Neyi beklemektesiniz? Bu dünyada Adil Düzeni ummaktasınız. Eğer Adil Düzeni uygularsanız onların bütün oyunları boşa gidecektir. Çünkü Adil Düzen Allah’ın düzenidir. Allah herkesten güçlüdür. Mutlaka Adil Düzen zalim düzene galip gelecektir. Onlar ise zalim düzen için saldıracaklardır, sizi üzeceklerdir. Onların görevleri budur!..

1950’den beri bir güç halkın iradesine saldırmış, müdahaleler yapmış, yasaklar koymuş, insanlar hapislere atılmış; velhâsıl durmadan zulüm yapılmıştı... Daha evvel de zulümler yapılmıştır. Sonuç ne olmuş? Sonuçta Türkiye’de hem Müslümanlar hem de demokrasi galip gelmiştir. Her gün güçlenmiş ve güçlenmektedir. Menderes’i asanlar ne elde ettiler?.. MNP’yi, MSP’yi ve diğerlerini kapatanlar ne elde ettiler?.. Bediüzzman’ın bedenine leş kargaları gibi saldıranlar ne elde ettiler?.. Hz. İsa’yı astık zannedenler ne elde ettiler?..

Demek ki, bir kavim azmışsa biz gevşememeliyiz. Başarı daima bizim olacaktır. Evet, üzülürüz, sıkıntı çekeriz, şehit veririz ama hedefimize doğru zaferle ilerleriz. Bunlar bizim bu dünyadaki beklediklerimizdir...

*

Bir de, unutmayalım ki biz âhirete inanıyoruz. Malımızı ve canımızı Allah’a sattık, bunlar karşılığında O’ndan cennet istiyoruz. Oysa onlar ya cehennemi bekliyorlar yahut âhirete inanmadıkları için hiçbir şey beklemiyorlar. Onların dünyası da âhireti de hüsran olmuştur.

Evet, onlar yaptıkları zulmü bilmektedirler. Ama günlerini gün etmektedirler. Bile bile saldırmakta, hep bir şeyler dayatmaktadırlar. Aslında kendilerini kandırmaktadırlar. Irak’ta, evet, elbette bir zalim vardı, Saddam vardı. Ama bu zalim diktatörü oraya kim koymuştu? Kendileri, Batılıların tâ kendileri! Yarım yüzyıldan beri Irak kendilerinin atadığı Baasçı zalim diktatörlerin elinde idi. Son diktatör Saddam kendi halkına saldırmakla kalmadı, ayrıca İran ile de sekiz sene boğuştu. Sonunda kim galip geldi? İran kendi gücünü elde etti.

ABD İran’a düşmanlık yapıyor, İranlıları üzüyor, ama kendisi de rahat mıdır? Kendi elleriyle kendi kulelerini yıkmışlardır. Anka kuşu misali Usame bin Ladin sadece hedef şaşırtmadır, belki böyle bir kişi yoktur.

Onlar bu dünyada zafer beklemiyor, âhirette de cennetleri yoktur, cehennemi ise garantilemişlerdir!..

Zalimler için yaşasın cehennem!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Londra ve Mısır’daki   T E R Ö R   - 1

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

28.07.2005

İnsanlığı bekleyen “sosyal tufan” geldi, geliyor… Bu sosyal tufanı detaylandırdığımızda dörderli gruplar hâlinde 16 adet olduğunu, yedi-sekiz seneden beri her vesileyle söylüyor ve yazıyoruz... Bu konuda söylediklerimiz ve yazdıklarımız müsbet ilme dayalıdır. Tarih ve gelişen olaylar bizi hep onaylayacaktır.

Dediklerimizi ve yazdıklarımızı kısaca tekrar hatırlayalım:

1. grup; toprak, su, hava ve canlı kirlenmektedir...

2. grup; yıkılan aile müessesesi, sosyal güvenlik, doğum kontrolü ve fuhuş insan neslini dejenere etmektedir...

3. grup; kimyasal ve biyolojik silahlar, tahrip edici silahlar ve atom bombaları uygarlığı yokluğa götürmektedir...

4. grup; bunların yanında ayrıca rüşvet, senet, iş ve terör mafyaları insanlık için en korkunç “sosyal tufan”ı hazırlamaktadır…

İşte kısaca tekrar hatırlattığımız bütün bunlar, insanlığı bekleyen “sosyal tufan”ın “geliyorum” diyen habercileridir. Tüm insanlık bir kriz ve cinnet atmosferine girip birbirini katletmeye başlayabilir!..

Çağımızdaki bu “sosyal tufan”a karşılık “sosyal gemi” gerektiğini söylemiş, bunun da “Adil Düzen” olduğunu belirtmiştik… Sonra; “Adil Düzene göre İnsanlık Anayasası”nı 100 sayfa olarak yazdık ve 1000 sayfa da gerekçelerini anlattık… Ayrıca; her hafta yaptığımız “Kur’an ve İlim Seminerleri” çalışmaları vesilesiyle yazdıklarımızda “ADİL DÜZEN”in nasıl çare ve çözümler getirdiğini anlatmaya çalışıyoruz…

*

Terör nasıl gerçekleşiyor?

Bu arada İngiltere’de G-8’ler toplandıklarında, Londra’da üç metro istasyonunda ve bir otobüste patlama olmuş ve 52 kişi hayatını kaybetmiştir...

Biz böyle olaylarla 30 binden fazla insan kaybettik; hâlen de kaybetmeye devam ediyoruz…

Aynı dönemde bizde de tren ve PKK terörleri olmuş ama dünya hiç ilgilenmemiştir!.. Neden?!.

Çünkü Londra’daki kişiler kıymetlidir ama Anadolu’dakiler onlara göre insan sayılmaz ki!..

Bu konuda çok yazdık. Şimdilik, anlayanlar için bu kadarı kâfidir diyoruz…

Terör olayları neden olmaktadır? Önce onun cevabını verelim.

Allah insanları sosyal evrim yapacak şekilde yaratmıştır. Çağımızdaki insanlık âlemi ‘tarım dönemi’nden ‘sanayi dönemi’ne geçmektedir. Artık insanlık için “tarım dönemi hukuku” yeterli değildir. İnsanların Kur’an’ın getirdiği “ADİL DÜZEN” çözümlerini öğrenip örgütlenmeleri gerekir. Her şey Allah’ın kontrolündedir. Allah insanları böyle bir şeye zorlamak için “terör olayları”nı bir uyarıcı olarak oluşturmaktadır. Zaten binlerce yıl önceki “Nuh Tufanı” da insanlık ‘göçebe hayat’tan ‘tarım hayatı’na geçerken olmuştu. “Mezopotamya Medeniyeti” başta olmak üzere, sonraki bütün medeniyetler Nuh Tufanı sayesinde ve bu tufan sonrasında doğmuştur. Demek ki “terör olayları” Allah’ın izniyle yapılmakta ve insanlığı “Adil Düzen” ve “Yeni Bir Dünya” için uyarmaktadır.

*

Peki, bu anarşi ve terör olayları nasıl gerçekleşmektedir? Biraz da onun üzerinde duralım.

Dünyadaki anarşi ve terörün tek kaynağı vardır; Siyonizm Sermayesi.

Siyonistler beş yüz senedir ellerindeki sermaye gücü ile dünyayı yönlendirmektedirler… Amerika’nın keşfi ile Avrupa sanayileşmeye başlamış ve dünya ticareti Avrupa Yahudilerinin eline geçmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında, 1948’den beri de bu hakimiyet Amerikan Yahudilerinin elindedir…

Siyonistler hakimiyetlerini gerçekleştirmek için krallığı icad ederek derebeylerini yıktılar… Sonra demokrasiyi icad ederek krallıkları yıktılar… Sonra sosyalizmi icad ederek dünyadaki halk sermayesini yok etmeye çalıştılar... Şimdi de dünyadaki bütün değerleri satın almak ve tek Yahudi devleti kurmak istiyorlar…

Bu hedeflerine ulaşmak için gizli örgütler kurdular…

Bu örgütlerden biri, CIA’ya bağlı ve onunla birlikte çalışan gizli istihbarat örgütüdür. KGB bu örgütün ikinci kolu idi. Görünürde çatışan, aslında böylece iki kutbu da tehdit altında tutan bir örgüt!

NATO ve Varşova Paktı da bunların görünen orduları idi. Görünürde birbirleriyle savaşmak için; oysa, aslında kendi devletlerini tehdit altında tutmak için vardılar. Varlıklarının asıl sebebi buydu.

İkinci gizli örgüt de MAFYA teşkilatıdır. Uyuşturucu kaçakçılığı ile bu kuruluşları finanse ettiler. Görünürde CIA ve KGB, birbirlerine karşıt kendiliğinden oluşmuş birer teşkilat idiler. Oysa bunları da aynı kaynak finanse etmektedir. CIA ve KGB’yi hangi mâli çevreler finanse etmekte ise; aynı çevreler mafyaları da finanse ediyor; terör mafyasını da bunlar finanse ediyor

Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da, Amerika’da, Irak’ta, Afganistan’daki eşkıya devletleri bu sermaye finanse ediyor... Filistin ve İsrail’deki terör başta olmak üzere, dünyanın her köşesindeki terör, anarşi ve isyanları hep bu sermaye finanse ediyor... Türkiye’deki PKK’nın kurucusu da bu sermaye, finansörü CIA’dır… 11 Eylül’de ABD’deki kuleleri yıkan ile İstanbul, Madrid ve son olarak Londra ile Mısır’daki bombaları patlatan aynı sermayedir...

“Küresel terör” geliyor…

“Sosyal tufan” gerçekleşiyor…

“ADİL DÜZEN” ve “Yeni Bir Dünya” tek çözüm gibi görünüyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Londra ve Mısır’daki    T E R Ö R   - 2

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

29.07.2005

Son olarak Londra ve Mısır’da bombalar patladı, insanlar öldü…

Peki, bunları yapanlar ne demek istiyor, bu olayları neden tezgâhlıyorlar?

Terör olaylarını organize edenler dünyaya şu mesajı veriyorlar:

Benim dediklerimi yapmazsanız, işte böylece ülkenizi kana boyarım! Sizi birbirinize kırdırırım! Ben ne dersem onu yapacaksınız, benim haberim dışında tuvalete bile gitmeyeceksiniz!..

Türkiye sermayenin emrine göre hareket ederse terör ve PKK durur, yoksa olabildiğince azgınlaşarak harekete geçer… Canınız isterse!.. Benim için hava hoş!.. Kağıdı yeşile boyar, para diye basar, istediğim ülkeyi dolar ile istediğim şekilde karıştırabilirim!..

*

Bu genel tahlilden sonra, şimdi Londra ve Mısır olaylarını da tahlil edebiliriz.

Aynı sermaye tarafından G-8 diye bir teşkilat kurulmuştur. Amacı, dünyada gelişmiş ülkelerden başka bir gelişmiş ülke ortaya çıkarmamak, bu sekiz ülkeye dünyayı sömürtmektir. Kimdir bunlar?

1) ABD tamamen bu sermayenin emrinde bir ülkedir. Şimdi orada büyük gizli çatışma vardır. Gelecek seçimde bu sermaye ABD’de iktidarını kaybedecektir, sanırım…

2) Almanya, II. Dünya Savaşı’nda yenilmiş ve yıkılmış, ordusuz kalmış, sermayesi ABD sermayesine dönüşmüş, siyasi bakımdan zavallı ama ekonomi bakımından gelişmiş bir ülke; ABD’nin emrinde…

3) Japonya da aynen Almanya gibi bir ABD ülkesi…

4) İngiltere; tarihiyle, diliyle, yönetimiyle ABD’nin uydusu bir ülke…

5) Kanada, gelişmişliği ABD’nin komşusu olmaktan ileri gelmektedir…

6) Fransa, ABD sayesinde bağımsızlığa kavuşmuş, adı var ama kendisi yok bir ülke!..

7) İtalya da aynen Fransa gibi ABD güdümünde bir ülke!..

8) Bunlara Yeltsin’in ekonomisi bozulmuş Rusya’sını da ekleyin; alın size G-8’ler!.. Sonradan yapılan bu ekleme, Rusya’yı Japonya’ya benzetme isteğidir. Acaba neden? G-7’ler bir-iki seneden beri G-8’ler oldu.

Dikkat edilsin; Necmettin Erbakan’ın D-8’lerinden sonra G-8 oldu!.. Acaba neden?!.

*

“Afganistan İşgali” ve ‘Irak Savaşı’ öyle gösteriyor ki; Afganistan nasıl SSCB/Sovyetler için çöküş sebebi olmuşsa, aynı şekilde günümüzdeki Afganistan ve Irak işgalleri ABD için yıkılışın ve süper güç olmanın sona ermesinin başlangıcı olmaktadır. Afganistan ve Irak işgalleri ABD’yi yıkacaktır…

Dünyadaki terörün organizatörü olan “sömürü sermayesi”nin elde keklik saydığı sömürülen zavallı ülkelerden biri olarak gördüğü Türkiye, umulanı ve bekleneni yapmamış; ‘Irak tezkeresi’ ile ABD’ye kafa tutmuş, Meclis ve ordu direnmiştir... Türkiye’nin bu tavrından cesaret alan Fransa ve Almanya Irak işgaline karşı çıkmış; Rusya ve Çin de bunların yanında yer almıştır...

Böylece sermayenin G-8’ler üzerindeki hakimiyeti Irak Savaşı ile sarsılmıştır.

Aslında ABD başkanları da sermayeden hoşlanmıyorlar. Bunun ilk savaşını eski Başkan Clinton verdi. Başkan George W. Bush birinci dönemde sermayenin emrinde hareket etmiştir ama ikinci dönemde siyasetinde değişme vardır. Sermayeden talimat almadan bazı hareketler yapmaktadır. Mesela, Türkiye ile iyi geçinmektedir... Türkiye de Ortadoğu’da barışı tesis için faaliyettedir… Bush bunu desteklemektedir.

*

Hâsılı; G-8’ler sermayenin talimatını almadan kendilerini bir şey sanarak İngiltere’de toplandılar. Burada görüşülen ve konuşulan konular sermayenin talimatı değildir. Toplanmadan önce sermayeden vize ve talimat almadılar. Kendilerini dünyayı yöneten devletler olarak gördüler!.. İşte “Londra terörü” budur.

“Londra terörü” sermayenin G-8’lere ihtarıdır: Bensiz bir şey yapmaya kalkışmayın hâ! Dünya benim çöplüğümdür! Orada başka horozlar öttürmem!..

Avrupa ülkelerindeki AB Anayasası redleri de bu planın bir başka uygulamasıdır...

İşte şimdi dünya yeni bir imtihan geçiriyor. Sermayeden korkup teslim mi olacaklar; yoksa ‘sen kimsin’ deyip yollarına devam edebilecekler mi?..

Dikkat edilirse İngiltere’de toplanan G-8’ler bir karar almadan dağıldılar veya aldıkları kararları gizli tuttular.

G-8’lere bir tavsiyemiz vardır.

Bugünkü dünya dengesi Yahudilerin faizli sermayesine dayanmaktadır. Onu yıkmakla dünyanın dengesi bozulur. Siz yeni denge getireceksiniz; bu da “ADİL DÜZEN” ve “Yeni Bir Dünya”dır. Adil Düzen önce insanlığa anlatılmalıdır. Allah ne emrediyor; insanlık bunu duymalı ve anlamalıdır. Sonra halk kendi kendilerini örgütlemelidir. İşte bu örgütler yeni dünya dengesini oluşturduktan sonradır ki sermaye sömürüsü sona erer. G-8’ler değil de, her devlet kendi içinde “ADİL Düzen”i oluşturmalı; hem de devletleri değil, halkı oluşturmalıdır. Halkı organize edecek olan da ‘akıl’ ve ‘nakil’, yani ‘müsbet ilim’ ve ‘din’dir; Kur’an’dır. Müsbet ilim ve Kur’an ile temasa geçmek demek, Allah ile temasa geçmek demektir; O size doğru yolu gösterecektir.

Londra ve Mısır patlamalarını Üsame bin Ladin ve El-Kaide ile açıklamaya kalkışmak demek, gerçek failleri gizlemek, bu arada çağımız dünyasının “sosyal tufan” boyutundaki gerçeklerinden kaçmak demektir.

 

 

***

 

 

 

 

 

Londra ve Mısır’daki    T E R Ö R   - 3

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

31.07.2005

Dünyadaki terör olayları hakkında biz böyle düşünüyor, böyle tahliller yapıyorken; elbette Batı dünyasındaki aklıselim sahipleri de aynı yönde değerlendirmeler yapıyorlar. Biraz da onların görüşlerine kulak verelim ve birlikte düşünelim…

Başkan Clinton Yönetimi Başdanışmanı Sidney Blumenthal, 21 Temmuz 2005 günü The Guardian gazetesinde yazdığı “Demokrasi, sadece en son akla gelen bir fikir mi?” makalesinde önemli şeyler söylüyor. Güya demokrasi getirmek iddiasında olan ABD ile ilgili çarpıcı gerçekler dile getiriyor.

Londra bombalı saldırılarının gerçekleştiği gün, Başkan Bush, “teröre karşı savaşın sürdüğünü” beyan etti. 2004 seçim kampanyası boyunca (Başkan Bush’a) kazandıran tema terördü. Irak’ı Afganistan’a bağlayarak, herhangi bir kanıt olmamasına rağmen, her ikisini tek bir terör ipine dizerek birleşik bir teori alanı mantığı yaratmayı başardı. Teröre karşı bu ülkelerde savaşılmaması hâlinde, içeride bununla mücadele ediliyor olacağı konusunda ısrar etti. Ocak ayında, CIA’e ait bir think-tank olan National Intelligence Council (Ulusal İstihbarat Konseyi) bir rapor yayınlayarak, Irak’ı terörizmin eğitimi için, eleman kazandırma ve bir mıknatıs merkezi olarak tanımladı. Müdahale için ortaya atılan sahte gerekçe, kendi kendini tamamlayan bir tahmine dönüştü. Halk nezdindeki popülaritesi sönükleşen Bush, kampanya boyunca onu başarıya taşıyacak formülasyonlar buldu. Bush’un, Irak ve Afganistan’daki “teröre karşı küresel savaş”ı, ortak düşmana karşı tek bir savaş alanını temsil ediyor. Şu ana kadar Bush’un üzerinde kafa yorduğu şeyler ya 11 Eylül’dü ya da Irak müdahalesi öncesindeki gündü. Zaman hâlâ bu iki politik anda takılıp kalmış durumda. Ancak sonuçları açık bir biçimde kaosa dönüşmeye başladı.

*

Bush’un Afganistan’a gönderdiği ilk temsilci James Dobbins, onun geçen hafta teröre karşı savaş ile ilgili konuşmasından dehşete düştüğünü, “bu kadar söylenmemiş, maksadı gizli olan, pek çok yarı gerçeklerle dolu bir konuşma” dinlemediğini söyledi. Afganistan şimdi Taliban canlanmasının, kronik Peştun şiddetinin faaliyet ve insan hakları açısından bir kara delik anlamına gelen ABD destekli savaş lortlarının hakimiyet alanı. Dobbins’e göre başlangıçta, Bush, Afganistan’daki çabanın “büyük ölçüde fon yetersizliği altında” olduğunu söylemişti. Askerî doktrin bu alandaki ilk hataydı. ABD’nin güç koruma ve insan gücünün ateş gücü ile yer değiştirmesi politikası ikinci önemli zararı yarattı. Ateş gücüne olan inanç, misyonun daha hızlı, daha ucuz ve daha kolay tamamlanacağı illüzyonunun sürmesine destek oldu.

Ve Afganistan için uyarlanan bu yargı Irak’a taşındı.

Dobbins, “ABD’nin barışı koruma ve ulus inşa etmeden oluşan politikasına karşı genelde negatif bir yaklaşım var ve buna en iyi örnek de Bosna ve Kosova.” diyor.

Sorumluluk eksikliği giderek artıyor ve giderek körleşiyor. Başkan Hamid Karzai’nin 2001 yılı Aralık ayındaki Afganistan’daki yemin töreni sırasında, Dobbins (oradaydı ve), Centcom komutanı General Tommy Franks ile havaalanında görüştü.

Dobbins, Franks’a “ABD uçaklarının törende yanlışlıkla bir kabile lideri delegasyonunu bombaladığı ve bir düzine kişinin öldüğü” yönündeki haberleri sordu. Franks, “bunu ilk kez duyduğunu ve böyle bir şeyin hiç yaşanmadığını” söylediğini aktarıyor ve ekliyor: “Bu klasik bir önce yalanla sonra soruştur taktiğiydi. Bu normal bir refleks.” !!!

*

Beyaz Saray için demokrasi en son akla gelen bir düşünce sadece ve Afganlılara çok az uygulanan bir kavram. Örneğin, Bonn’da düzenlenen ve Kabil hükümetinin uluslararası meşruiyetini kazandıran toplantıda “demokrasi” kelimesinin İran delegasyonunun ısrarı üzerine konulduğunu belirtiyor Dobbins. Ancak, hükümet tarafından önem verilmeyen bu “demokrasi” aynı zamanda insan haklarına desteği de içermiyor.

Dobbins, Afganistan’daki operasyonun geliştiğini; ancak yönetimin hatalarını doğru okuyamadığını ve onları düzeltme yoluna gitmediğini belirtiyor ve ekliyor: “Pek çok şiddet el Kaide tipi değil, ancak Peştun ayrılıkçı şiddet tarzı. Ancak nedense bu uluslararası terörizm değil.” Bush’un, “Teröristlerle ülke dışında savaşıyoruz, bu nedenle yurdumuzda savaşmak zorunda kalmayacağız.” sözleri Londra saldırıları ile geçersizliğini kanıtladı. Irak ve Afganistan gibi, Londra da “orası”, “burası” değil. (21 Temmuz 2005)”

*

Başta söylediğim görüşümü tekrar aynen hatırlatıyorum:

“Afganistan İşgali” ve ‘Irak Savaşı’ öyle gösteriyor ki; Afganistan nasıl SSCB/Sovyetler için çöküş sebebi olmuşsa, aynı şekilde günümüzdeki Afganistan ve Irak işgalleri ABD için yıkılışın ve süper güç olmanın sona ermesinin başlangıcı olmaktadır...

Afganistan ve Irak işgalleri ABD’yi yıkacaktır…

Bu arada bir başka önemli hatırlatma daha:

“Küresel terör” geliyor…

“Sosyal tufan” gerçekleşiyor…

“Adil Düzen” ve “Yeni Bir Dünya” tek çözüm gibi görünüyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

Merhum ‘Melik Özmen kırkında!..’

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

9 Temmuz Cumartesi günü, hayatımın unutamayacağım acı günlerimden birini yaşadım. Acımın azalması için günlerdir bekliyorum ama acım azalmıyor!..

Hâlbuki ölümlü dünyada yaşamakta olduğumuzu iyi biliyorum, ama… 9 Temmuz akşamı; Yenibosna’daki “Kur’an ve İlim Semineri” çalışmasından Ümraniye’ye eve döndüğümde, Hasan Hacıbektaşoğlu arkadaşım aradı ve tek cümle söyledi:

“Melik az önce İzmir’de vefat etti!..”

Telefonda karşılıklı susup kaldık, başka bir şey konuş(a)madık; bir müddet sonra da telefonlarımızı kapattık… Şok olmuştum!.. Sonra İzmir’deki arkadaşları, Harun Özdemir’i, Süleyman Akdemir’i aradım… Ani ölüm haberinin ilk etkisi işte böyle bir şey olsa gerek. Melik kardeşimizin aniden aramızdan ayrılışının acısını hâlâ atamıyoruz… Kim bilir, belki zamanla… 9 Temmuz Cumartesi günü ‘Not Defterime’ Melik Özmen’in vefat haberini düştükten sonra, devamında şu satırları yazmışım:

“Birlikte; Muğla Marmaris’te Kenan Evren’i ekip hâlinde ziyaret edişimizi hatırladım… (Bu randevuyu Melik ayarlamıştı.) Birlikte; İzmir, İstanbul, Ankara’da yaptığımız veya katıldığımız dersleri, seminerleri, toplantıları, tebliğ çalışmalarımızı hatırladım… Birlikte; İstanbul’daki (Hamidiye A.Ş. gibi) firmalara sunduğumuz ISO 9000 Kalite Güvence Sistemleri hizmetlerimizi ve çalışmalarımızı hatırladım… Birlikte; âhirette cennette olmayı hayal ve duâ ettim…”

12 Temmuz Salı gününe kadar gazetelerde Melik’in vefatı ile ilgili her gün haberler ve yorumlar çıktı. O günkü Zaman gazetesinde uzunca bir haber ve yorum şöyle bitiyordu: “Ebedi istirahatgahına uğurlanan merhum milletvekili Melik Özmen’in ilginç fikirleri ve siyasi geçmişi bulunuyor. Özmen’in siyasi ve fikrî oluşumunda “Adil Düzen” teorisinin öncüsü olan Süleyman Karagülle’nin önemli bir yeri var.

Merhum Özmen, Süleyman Karagülle ile birlikte “Adil Düzen Partisi” macerasına (mücadele ve mücahedesine) da girişti. 1999 yerel seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday oldu. İzmir’de yaşayan Özmen, 3 Kasım seçimlerinde Ağrı milletvekili seçildi… Özmen, Nutuk’un zorunlu ders kitabı olması için Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurdu. Özmen’in İstanbul’un üçe ayrılması, Diyanet’in Alevilere yönelik de hizmet vermesi, ormanların vatandaşlara kiralanması, sokak yönetimleri kurulması gibi ilginç projeleri vardı. Özmen, ayrıca başmüzakerecinin asker olması, Türk Telekom ve Erdemir’in de orduya satılmasını savunuyordu.”

16 Temmuz Cumartesi günü Üstadım Süleyman Karagülle’den, 315. Seminer Notları ile birlikte “Melik Özmen kırkında!” başlıklı bir yorum-değerlendirme geldi. Bir kısmını sizlerle paylaşmak üzere aynen aktarıyorum: “Allah’ın bize emrettiği tebliğdir, anlatmadır… Mü’minlerin görevi sadece söylemektir… Millî Görüş ve Akevler’in sesi 28 Şubat’tan sonra kısılmıştır... Bu arada “Adil Düzen”i bizim ulaşamadığımız yerlere ulaştırma hizmeti M. Melik Özmen tarafından yürütülmüştür... Bizim yükümüzü kısmen de olsa hafiflettiği için onu rahmetle anıyoruz... Cihad edenlerin diğer günahları temelden silineceği için de beraber cennette olacağımızı ümit ediyorum...

M. Melik Özmen, Millî Görüş ekolüne katılarak ‘Adil Düzen’i öğrenmeye çalışmış, hattâ bu faaliyetinden dolayı eski eşinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ben Kırgızistan’dan döndükten sonra özel Adil Düzen derslerine devam etmiştir. Daha o zaman, hiçbir sıfatı ve şöhreti yokken, bakanlara varıncaya kadar her yakaladığı yerde ve fırsatta “Adil Düzen”i anlatmaya çalışmıştır. Son seçimden önceki seçimde, 1999 yılında Adil Düzen adına Bağımsız İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olmuştur. “Adil Düzende Belediyecilik” diye bir kitap bastırmış ve seçim kampanyasını onunla yürütmüştür. Bizim 1969’daki bağımsız milletvekilliği adaylığımızı o otuz yıl sonra 1999’ta belediyecilikte denemiştir. Bu yol izlenmelidir… Bu arada hiç beklenmedik bir şey oldu. Belki hiç gitmediği memleketinden kendisine milletvekilliği adaylığı teklifi geldi. Allah beklenmedik cihetten bağımsız başkanlık denemesini mükâfatlandırdı. O da bir dilekçe yazıp AK Partiye başvurdu. Dilekçesinde Süleyman Karagülle’den Adil Düzen dersleri aldığını, Akevler mensubu olduğunu belirtti. Kendisine bunu böyle yazma ve yapma tavsiyelerimizi dinledi ve yazdı. Parti de seçilmesi çok az muhtemel yerde listeye aldı ve milletvekili seçildi. Bundan sonra “Adil Düzen”i anlatma faaliyetlerine girişti. Bir taraftan halkın işlerini takip ederken, diğer taraftan Adil Düzeni tebliğ etmeye başladı. Hemen her gün İzmir Akevler ile Harun Özdemir aracılığı ile görüşüyor, aklının erdiği ve doğru bulduğu şeyleri ilgililere iletiyordu.

a) Önce Başbakan ile özel görüşmeler yaparak görüşlerini iletiyordu...

b) Bakanlarla ve milletvekilleriyle özel görüşmeler yaparak Akevler’in görüşlerini aktarıyordu...

c) Meclis grubunda söz alıyor, tüm milletvekillerine Akevler’in görüşlerini aktarıyordu...

d) İş adamları ile özel diyaloglar kurmuş, çekinmeden görüşlerimizi iletiyordu...

e) ABD sömürü sermayesine de onun sayesinde gerekli tebliğ yapılmıştır...

f) Çok daha önemlisi, askerlerle temas kuruluyor ve Akevler’in görüşü iletiliyordu...

Hâsılı; merhum M. Melik Özmen, Akevler ile AK Parti arasında kurulmuş bir köprü idi. Akevler memnundu, tebliğ görevini yapıyordu. AK Parti de tebliğe tahammül ettiği için Allah onu koruyordu ve iki buçuk yıl zahiren büyük başarılar elde etmiştir…

a) Ama AK Parti iktidarı işsizliği sona erdirememiştir...

b) Dış borçları daha da artırmıştır...

c) Yargıyı bağımsızlığa kavuşturamamıştır...

d) Millî basını oluşturamamıştır...

M. Melik Özmen’in ölümü Akevler’in elini kolunu bağlamış, AK Parti’de de tehlike çanlarının çalmasına sebep olmuştur…

M. Melik Özmen tebliğ görevini ikmal etmiştir… Ne var ki onun gitmesi bize ağır yük yüklemiştir. Akevler’in AK Parti’yle, devletle, hattâ insanlıkla olan bağlantısı kopmuştur... Bu bağlantıyı kuramazsak saat yakındır demektir…

M. Melik Özmen kardeşimizin ailesi, eşi ve çocukları mükedderdir. Sabırlar dileriz. Bilsinler ki, Akevler de onlar kadar mükedderdir.

M. Melik Özmen kardeşimize Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…”

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2005 Yazıları
1-2005 Ocak
808 Okunma
2-2005 Şubat
760 Okunma
3-2005 Mart
698 Okunma
4-2005 Nisan
668 Okunma
5-2005 Mayıs
603 Okunma
6-2005 Haziran
615 Okunma
7-2005 Temmuz
812 Okunma
8-2005 Ağustos
781 Okunma
9-2005 Eylül
717 Okunma
10-2005 Ekim
690 Okunma
11-2005 Kasım
694 Okunma
12-2005 Aralık
617 Okunma