Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2005 Yazıları
2005 1.Baskı
680 Okunma
ASPxHyperLink

2005 Mart
Reşat Nuri Erol

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

MART 2005

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünya ABD’den neden nefret ediyor? (1)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

08.03.2005

Tarihte büyük imparatorluklar, büyük devletler kurulmuştur.

At ve deveden başka ulaşım imkânının olmadığı, haberleşmenin posta tatarları ile yapıldığı bir dünyada, şaşılacak şekilde büyük devletler ve imparatorluklar kurulmuştur. Bunların bir kısmı ömürlerini bin yıllara kadar götürmüşlerdir.

Bu büyük devlet ve imparatorlukların dayandığı temel ilke şudur. Girdikleri ülkelere güven getirirler, adalet getirirler, huzur getirirler, saadet getirirler… Bunlara karşılık halktan verebilecekleri makul vergileri alırlar... Halk güçlü ve adil bir yönetimden memnun olur, kendi dünyasını yaşardı...

Bazen hakim olan imparatorluk kendini halkına başka yönden kabul ettirir ve şöyle yapardı. Eğer halkın içinde bir din yayılmışsa devlet de o dini kabul edip destekler ve artık halk ile birlikte yaşar giderdi…

Cermenler Roma’yı yıktılar ama Hıristiyan oldular...

Moğollar Abbasileri yıktılar ama sonra Müslüman oldular...

Kuzey Afrika halkı direnmeden ve zorlanmadan Müslüman oldu…

Bundan 500 sene önce yeryüzünün tek kutuplu süper devleti vardı, o da Osmanlı İmparatorluğu idi. Son iki-üç asırda Osmanlılara karşı Avusturya İmparatorluğu, Rusya ve İngiltere (Büyük Britanya) ortaya çıktı. 19. asırda devlet-i muazzama adı altında Fransa ve Almanya da bunlara katıldı.

20. yüzyılda ise Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği kısa zamanda hakim oldular.

Bugün dünyada dört büyük güç vardır: Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Çin, Rusya (ve henüz devreye girmeyen beşinci güç Hindistan).

Fransa ve Almanya’nın uzlaşması ile Avrupa Birliği süper güç olmaya devam etmektedir.

Bunların içinden dünyada sevilen tek topluluk “Avrupa Birliği”dir.

Avrupa Birliği’ni oluşturan ülke yöneticilerinin ustalıkla yaptığı siyaset sayesinde, dünya ülkeleri Avrupa Birliği’ne girmek istemektedir. Dünya Avrupa Birliği’ne karşı iyi hislerle doludur.

Dünyada en sevilmeyen güç, kendisini tek kutuplu süper güç ilan eden “ABD”dir.

Dünya halkları ABD’yi sevmiyor...

Hattâ bazıları sevmemenin yanında, ayrıca nefret ediyor...

Biz İslâm âlemi içinde yaşıyoruz ve ABD yönetiminden nefret ediyoruz...

Eski Sovyet halklarının en nefret ettiği yönetim, geçmişte olduğu gibi bugün de ABD yönetimidir...

ABD, sadece İslâm âleminde ve eski Sovyet ülkelerinde değil, Almanya ve Avrupa’da da sevilmiyor…

Ne acayiptir ki, basın hep ABD’yi tuttuğu ve yanlı yayınlar yaptığı halde, yine de sevmiyor!..

Oysa ABD kendisini rahatlıkla sevdirebilir. Nasıl sevdirebilir? Bunu sonra yazacağım.

***

ABD niçin sevilmiyor?

1.

ABD, CIA teşkilatını kurmuş, dünya ülkelerindeki yerli gizli istihbarat örgütleri ile işbirliği yaparak bu devletlere kendi halklarını ezdiriyor. Ezilen halk kendi devletlerine düşman olmuyor da, kendi devletini o hâle sokan ABD’den nefret ediyor. Oysa ABD CIA aracılığı ile bu operasyonları yaparken, devletleri ile halklarını birbirlerine düşman etmek için bunları yaptırıyordu. Ama bu ülkelerin halkı ABD’den nefret ediyor.

2.

ABD, CIA’yı dengelemek için MAFYA teşkilatı kurmuş ve bu teşkilatı ulusal mafyalarla işbirliği içinde dünyayı esrarkeş yapmaktadır. Rüşvetçi yapmakta, uyuşturucu müptelası yapmakta, her türlü yolsuzlukları yaptırmakta, bütün dünyada terör estirmektedir. Dünya halkları bunları yapan ve yaptıranları bilmektedir. Dolayısıyla, bu yaptıkları sebebiyle dünya ABD’den nefret ediyor.

3.

ABD dolar ile bütün dünyayı, dünya ekonomisini ve ülke yönetimlerini haraca bağlamıştır. Faiz belasıyla dünyayı ekonomik krizler içinde yaşatmaktadır. IMF dayatmaları sonunda dünyada oluşan krizleri ve felaketleri dünya ülkeleri ABD’den bilmekte ve bundan dolayı ondan nefret etmektedir.

4.

ABD silah ticareti yapmak için zaman zaman savaşlar çıkarmakta, hiç acımadan dünyayı kana boyamaktadır. Milyonlarca insanın ölmesine, yaralanmasına, sakat kalmasına ve çeşitli sıkıntılar çekmesine sebebiyet vermektedir. Savaşların müsebbibi olduğu için insanlar ABD’den nefret etmektedir.

ABD yöneticileri, tehdit ve siparişlerle bu nefreti izale edebileceklerini zannediyorlarsa, aldanıyorlar. Tehdit edeceklerine, yukarıdaki nefret sebeplerini ele alıp gidermenin gereklerini yapsalar daha gerçekçi olur.

Yarın bu konuya devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

Dünya ABD’den neden nefret ediyor? (2)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

09.03.2005

Artık bütün dünya öğrenmiştir ki, 500 yıldan beri sürüp gelen dine, ırka, rejimlere, sömürmeye dayanan çatışmaların ana kaynağı, dünyaya hakim olan ‘Yahudi sermayesi’dir ve bu sermaye ABD’de yuvalanmış bulunmaktadır. Bugün iki yüz kadar aileden oluşan bu ‘süper patronlar’, sadece Müslümanlara ve Hıristiyanlara zulmetmiyor; dünyadaki bütün insanlarla beraber, İsrail’deki Yahudileri de ateş içinde yaşatıyorlar…

Irak’ta yalnız Iraklılar ölmüyor; aynı zamanda ABD askerleri de ölüyor…

Afganistan’da yalnız Afganistanlılar ölmüyor; aynı zamanda ABD askerleri de ölüyor…

Gelişen dünyada ulaşım, haberleşme, eğitim ve ekonomik ilişkiler insanların gözlerini açmakta, bu sayede gerçekleri görmelerini sağlamaktadır. Bütün bunların, bütün bu savaş ve çatışmaların, görülen veya görülmeyen bütün kötülüklerin sömürü sermayesinin şenaati olduğunu artık bilmeyen kalmadı…

Dolayısıyla ABD müsterih olsun. Artık gerçekleri bilen insanlar ABD halkından nefret etmiyor, İsrail oğullarından nefret etmiyor, Yahudi olanlardan nefret etmiyor; ama sadece dünyaya değil, bu saydıklarıma da zulmeden bir avuç sermayenin zulmünden nefret ediyor…

Artık sömürü sermayesinin ömrü dolmuştur. Hakimiyetini bir gecede kaybedecektir. Elbette ABD yönetimi de bir gün bu gidişata yani onlara ‘dur’ diyecek ve ABD halkı da bu zulümden kurtulacaktır.

*

ABD’nin artıları ve eksileri

ABD halkının geçmişinde çok kötü lekeler, unutulmayacak eksiler vardır; Kızılderili soykırımı, zenci esareti, köle savaşları ve son yıllarda dünyada çıkardığı katliam seviyesindeki savaşlar...

ABD’nin dünyaya büyük hizmetleri, önemli katkı ve artıları da vardır. Çağımız dünyasına ilk olarak gerçek demokrasi ve lâikliği getiren ülke ABD’dir. Fransa ve Avrupa’da din düşmanlığına dayanan bir demokrasi getirilmek istenmiş; oysa ABD’de dine dayalı yani gerçek demokrasi getirilmeye çalışılmıştır. İlmî buluşlarda fazla etkileri olmasa da, büyük teknoloji yeryüzüne ABD’den yayılmıştır. Uzay ABD tarafından fethedilmiştir. Bilgisayar teknolojisine ABD sayesinde ulaşılmıştır. Müstemlekeciliğe ABD son vermiş ve dünya tek pazar olmuştur. “BM/Birleşmiş Milletler” kavramını ABD geliştirmiş ve kendi çapında uygulamıştır.

Uygarlık tarihinde önemli etki ve katkıları olan ABD için duamız; sömürü sermayenin organı olmaktan çıkmasıdır…

Sermaye için de duamız; sömürü sermayesi ve faizli karşılıksız para ekonomisinden vazgeçip, barış içinde insanlığa ekonomi ve ilimde müsbet yönde hizmet etmesidir…

Dünyaya korkutarak değil, sevdirerek hizmet edip yönetsinler.

Yoksa, ‘ABD aleyhtarı neşriyatı susturun’ talimatı, yarayı kaşımaktan başka bir şey değildir.

*

ABD’nin Türkiye’den alması gereken dersler

Türkiye’de milyonları aşan tiraja sahip gazetelerde değil, düşük tirajlı gazetelere ABD aleyhinde yazı bulursunuz. Bunun dışında bütün medya ABD lehine neşriyat yapmaktadır. Ama bütün bu taraflı yayınlar ABD’yi sevdirmiyor, aksine nefret ettiriyor; hattâ halk o medyaları çok iyi tanıdığı için daha çok nefret ettiriyor…

İyi bilsin ki, ABD’nin sonunu işte bu tehditler getirecektir.

Korkutma sadece savaşta olur. Ondan sonra biter ve barış dönemi başlar.

Hele Türk milleti tehditlere hiç pabuç bırakmaz, asla tehdit edilmeye gelmez.

Israrla tehdit edilirse, var olan sevgi ve dostluğu da, nefret ve düşmanlığa dönüşür.

Biz Yunanlıları yendik. Ondan sonra hiç onları korkuttuğumuz oldu mu? O zamandan beri barış içinde yaşıyoruz. Hiç İstanbul’daki Rumları rahatsız ettik mi? Yunalıların Batı Trakya’da, Ege adalarında, 12 adada, Kıbrıs’ta yaptıklarına karşılık, Türk halkı Yunanlılara saldırdı mı? Hayır. Neden böyle yaptık?

Çünkü biz büyük devlet ve milletiz. On milyonu ya da bir İstanbul’u bile bulmayan Yunanistan yönetiminin yöneticileri çocukça veya aptalca iş yapabilirler, ama biz büyüklüğümüzü koruruz.

ABD de haddini bilsin; biraz bizden, Türklerden, Türkiye’den ve imparatorluğumuzun bize verdiği mirastan ders alsın. Aksi halde, bize zarar vermekle beraber, asıl büyük zararı kendisi görür.

Dünya tarihinde Türklerin nefretini kazanan hiçbir güç bunun yararını görmemiştir. Ama Türklerin sevgi ve saygısını kazananlar daima bunun yararını görmüşlerdir.

ABD’yi yönetenler, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada yaygınlaşan nefretin sebeplerini karşı taraftan ziyade, kendilerinde ve kendi yaptıklarında arasınlar. Böyle yaparlarsa daha gerçekçi davranmış olurlar.

 

 

***

 

 

 

 

 

Dış müdahaleler ve çöken reel ekonomi (1)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

15.03.2005

Bir ülkede reel ekonominin düzelip düzelmediğini gösteren göstergeler vardır.

Harcanan kilovat saat enerji o ülkenin reel ekonomisi hakkında bilgi verir. Haberleşme sayısı ikinci olarak ekonomik canlılığı gösterir. Üçüncü olarak taşınan yolcu sayısı, mesela İstanbul Boğazı köprülerinden geçiş sayısı ekonominin nereye gittiğini ifade eder. Elektrik tüketiliyor, haberleşme araçları kullanılıyor, insanlar hareket ediyorsa, ülke reel ekonomisinde canlılık var demektir. Oysa halkımız ve müteşebbislerimiz eskisi gibi ne elektrik kullanıyor, ne haberleşiyor, ne de ulaşım araçlarını eskisi kadar kullanıyor. Bunlar yeterince kullanılmıyorsa, reel ekonomi çöküyor demektir.

Kahvehane ve eğlence yerlerinin azalması da o ülkenin refahta olduğunu ifade eder. İnsanlar günlerini kahve köşelerinde değil, iş yerlerinde ve ilmî faaliyetlerde geçiriyor demektir.

Bu değerlendirmeler reel ekonomiyi ifade etmektedir. Oysa halkımız kahvehane köşelerinde vakit tüketiyor, reel ekonomi de çökmeye devam ediyor!

Türkiye’de 28 Şubat 1997’den itibaren reel ekonomi hızla çökmeye başlamıştır.

Başbakan Necmettin Erbakan yönetimindeki cumhuriyet tarihinin en başarılı hükümeti olan 54. Refah-Yol Hükümeti 28 Şubat’ta yıkılmış ve ülke ekonomisi tekrar hızlı bir çökme merhalesine girmiştir. Daha sonra gelen hükümetlerin gerçekleştirdiği krizlerin de etkisiyle reel ekonomideki çöküş hızla devam etmiş, hâlen de mevcut AKP yöneticilerinin beceriksizlikleri sebebiyle bu çöküş olanca hızıyla devam etmektedir…

Dış güçler tarafından hazırlanan plan ve yapılan uygulamalar nelerdir? Kısaca hatırlayalım.

Dış müdahalelerle Türkiye ekonomisinde uygulanan siyaset, ülkeyi borçlandırarak kıt kanaat hayatını sürdürmesini sağlamak, ama bu arada dış borcu sürekli ve kademeli olarak artırmaktır. Bunun gerçekleştirilmesi için her on yılda bir müdahale ve darbeler gerçekleştirilecektir. Ülkenin özellikle orta ve küçük sermaye sahipleri krizlerle çökertilecek; bu arada dışa bağımlı büyük sermaye çökecek duruma gelince krizler kaldırılacaktır.

Bu plan 1960’tan 1990’a kadar böyle sürdü. 1990 yılında Özal-Evren dayanışması sayesinde Batı artık geleneksel hâle gelen mutat askeri müdahaleyi planladığı zamanda gerçekleştiremedi. 1994 yılında Tansu Çiller adeta ekonomik darbe yaptı, ekonomiyi çökertme yolunda çok önemli bir adım attı ve ülke ekonomisi tarihinin en önemli krizlerinden birini daha yaşamak durumunda kaldı.

1990 yılında dış müdahalelerini gerçekleştiremeyen güçler, Türkiye’deki ikinci büyük reel ekonomiyi tamamen çökertme denemelerini 28 Şubat 1997 müdahalesi sonrasında gerçekleştirdiler. Adeta Cumhuriyet tarihimizin en başarılı hükümeti olan Refah-Yol Hükümeti’nden intikam alırcasına hareket etmeye başladılar. Dışa bağımlı politikalarla ülkeyi yöneten Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit hükümetlerini kullanarak ülkemizde üst üste ekonomik krizler gerçekleştirilmesine sebebiyet verdiler. Bu sefer müdahalede bulunanların hedefleri Türkiye’yi tümden çökertip işgal etmekti. Krizleri sürdürdüler ve ülkemizdeki büyük sermaye bile çökme merhalesine girdi. Ancak, Türk halkı bu kriz ve müdahalelere rağmen hâlen ayaktadır. Neden ve nasıl?

Türkiye’de kayıt dışı ekonomi vardır. Kayıt dışı ekonomi sayesinde Türk halkı ve Türk müteşebbisleri her şeye rağmen ayakta kalmaya çabalamaktadırlar. İnsanlar kayıt dışı faaliyetlerini artırdılar... İşyerleri işçileri işten çıkardılar; sonra onları asgari ücretle ve sigortasız da olsa bir kısmını tekrar işe aldılar... Faturasız mal sattılar... KDV’siz satışlar meşru hâle geldi, böylece maliyetler düştü. Maliyetler düşünce üreticiler az da olsa pazar buldular. Hattâ yurt dışına da kaçak olarak mal çıkmaya başladı. Böylece reel ekonomi kayıt dışılık sayesinde ayakta durmaya çalıştı. Ülke ekonomisi işte böyle ayakta kalma mücadelesi veriyor.

Bu vesileyle önemli bir gerçeği tekrar hatırlayalım.

Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, kırk yıllık mücadelesinde baştan beri hep şunu hayal etmişti; Anadolu’yu sanayileştirmek, sanayiyi bütün Anadolu’da yaygınlaştırmak. Odalar Birliği mücadelesinden itibaren başlamak üzere, Başbakan olduğu döneme kadar hep bunun için çalıştı. Anadolu aslanları işte böyle doğdu. Bu mücadeleler sayesindedir ki, şimdi Türk ekonomisi hem ‘halk ekonomisi’ne dönüşmüş, hem de yaygınlaşmıştır. Ayrıca bu sayede ekonomi merkezî yönetimin dışına da çıkmış ve gerçek halk ekonomisi olma yolunda önemli adımlar atmıştır.

Millî Görüşe dayanan iyi bir hükümet politikası ve kredi desteği hamlesi ile Anadolu müteşebbisleri desteklendiği takdirde, ülke reel ekonomisi bir anda canlanabilir ve yeni bir kalkınma hamlesi gerçekleştirebilir.

Batı güçleri devlet bütçesini çökertmek için erken emeklilik, herkese çalışmadan emeklilik gibi bir siyaseti devlete uygulatmıştır; hâlen de uygulatmaktadırlar. Bu yanlış uygulama sebebiyle devletimiz sürekli olarak borca girmiştir. Ancak, bu sayede açlık sınırının altında da olsa, halkın eline az miktarda emeklilik maaşları ve çok düşük de olsa devlet görevlilerinin maaşları geçmiştir. Halkımız dayanışma içinde kıt kanaat bir şekilde bu paralarla geçinme savaşı vermiştir, hâlen de aynı mücadeleyi vermektedir. Bu maaş sahipleri manava, bakkala ve diğer esnaflara gidip alışveriş yapmıştır. Küçük esnaf üretip satmış ve onların eline de para geçmiştir.

Reel ekonomi sadece bu şekilde ve maalesef açlık sınırındaki bu seviyede ayakta kalabilmiştir.

Böylece ülkemizdeki reel ekonomi çarkı çökmesine rağmen tamamen stop etmemiştir. Bundan dolayı Batı dünyasını yöneten güçler, bütün dış müdahalelere ve sıkıntılara rağmen Türkiye’nin ayakta kalmasından son derece rahatsızlık duymakta ve yeni müdahale formülleri üretmektedirler.

Yarın bu konuya devam edeceğiz, inşallah…

 

 

***

 

 

 

 

 

Dış müdahaleler ve çöken reel ekonomi (2)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

16.03.2005

Ekonomide dört şey esastır; enflasyon, işsizlik, dış borç ve bütçe açığı.

Enflasyon sorunu reel rakamlarla oynanarak göstermelik bir şekilde çözülmüş gibidir, ancak her an eskisi gibi hortlayabilir. Enflasyon sorununun güya çözülmesinin sebebi yine IMF formülleridir. IMF Türkiye’yi batırmak için parayı piyasadan çekmiş ve işsizliği ortaya çıkarmıştır. Satın alma gücünü düşürmüş ve insanları aç bırakarak enflasyonu yok etmeyi denemiştir. Türkiye’de kayıt dışı ekonomi olduğu için bu azaltma ve parayı piyasadan çekme operasyonları enflasyonu durdurmuştur ama halk kendisi para üretmiş ve reel ekonomi çarkı her şeye rağmen olabildiğince dönmeye devam etmiştir.

Ülkemizin temel sorunları varlıklarını sürdürmeye devam ediyor.

-İşsizlik sorunu devam ediyor…

-Dış borç artamaya devam ediyor...

-Bütçe açığı her yıl artarak devam ediyor...

-İthalat ile ihracat arasındaki açık devam ediyor...

Demek ki Türkiye’nin reel ekonomisinde hiçbir düzelme yoktur.

Türkiye’nin bütün bu sıkıntılara rağmen reel ekonominin mevcut seviyede bile ayakta kalmasından dış güçler son derece rahatsızdır. Türk ekonomisinin çökertilmesi için tedbirler aranmaktadır.

Dış güçler geçtiğimiz iki yıl içinde ne gibi müdahaleler yaptılar? Kısaca hatırlayalım.

Türkiye’yi Irak ve İran’la savaştırarak ekonomisini çökertmek istediler; hâlen de istiyorlar...

Hem de utanmadan “At pazarlığı yapıyorsunuz!” diyerek Türkleri bedava savaştırmak istiyorlar!.. Yani Türkiye’yi savaşa sokacaklar ama savaş desteğini bile vermeyecekler!..

Onlara göre Türkiye bir şekilde durdurulmazsa daha da gelişebilir. Şimdilik TBMM’den geçmeyen tezkerenin yüzü suyu hürmetine başarılı olamadılar. Ancak yeni arayışlar içindedirler. Ankara’daki son ziyaretlerin sebebi budur. Kerkük’te seçim vesilesiyle oyunlar oynanmaktadır.

Dış güçler ülkemizde ‘resepsiyon krizi’ çıkartmış, bu müdahale ile ekonomik gelişmemizi durdurma denemesine girişmişlerdir... Ancak Türkiye bu oyuna âlet olmadı. Bu deneme şimdilik başarısız oldu. Ancak dış güçler Meclis’e saldırdıklarında kimin ne yapacağını ve nasıl hareket edeceğini test etmiş oldular.

Dış güçler iki sene içinde Türkiye’de iki önemli deneme yaptılar, ama sonuç alamadılar.

Şimdi de Yugoslavya, Gürcistan ve Ukrayna’da yaptıkları gibi Türkiye’de de benzer denemeler yapıyorlar. Nasıl?

1) Bugünlerde CHP’ye saldırıyor ve bu partiyi ele geçirmek istiyorlar.

Sarıgül ve Livaneli’yi maşa olarak kullanıp Deniz Baykal’ı indirmek, Kemal Derviş’i CHP’nin başına getirmek istiyorlar… Sonra AKP’yi parçalayacak ve CHP’yi iktidar yapıp ona istediklerini yaptıracaklar… Yugoslavya, Gürcistan ve Ukrayna’da buna benzer operasyonları yapıp başarılı oldular. Bakalım CHP’de de başarılı olabilecekler mi? Dolarlar Türkiye’nin en eski partisini satın almaya yetecek mi? Türkiye bu dolarla siyaset yapma krizini 3 Kasım Seçimleri’nde yaşayarak gördü. Eğer o seçimde Genç Parti barajı geçseydi Türkiye’nin işi tamamdı. Sermaye Uzanlar’ı kullandı, kullandı; sonra da itiverdi. Şimdi de hapislerde süründürmek istiyor.

CHP delegeleri arasında paranın gücü konuştu! Bunun böyle olduğu basına açıkça intikal etti. Bakalım bu parti bu imtihandan başarıyla çıkabilecek mi?

Dış güçler şimdilik Türkiye’nin kaç milyar dolarla devralınacağının hesabını daha tam olarak yapamadılar. Durmadan yeni yeni denemelerle bunun provalarını yapıyorlar.

2) Bir diğer dış müdahale saldırısı da, Türk Lirasını alıp doları piyasaya sürmek ve TL’nin değerini düşürmek olacaktır…

Önce Türk Lirasını kıymetli hâle getirmek, sonra piyasaya sürerek veya çekerek doları aniden yüzde yüz değerlendirmek. İşte bunun için şimdi durmadan dolar plase ediliyor. Bu oyuna karşı tedbir almak son derece kolaydır. Onlar Türkiye’de dolar sürdükçe sen de piyasaya TL sürersin. Doları Merkez Bankası’nda stok edersin. O dolarları çekeceği zaman sen doları piyasaya sürer, kendi paranı çekersin. Böylece oyun çok kolay bir şekilde bertaraf edilir. Ama Merkez Bankası bunu yapmıyor. Bu çok tehlikeli bir oyundur.

Merkez Bankası’nın yaptığı fahiş hata nedir? Reel faizi çok yüksek tutmasıdır. Durmadan yüksek reel faizle borçlanıyor. Yabancı sermaye doları satıyor, TL alıyor. Döviz giriyor ama bu bir işe yaramıyor. Tam tersine ihracatı frenlediği için ikinci defa zararlı oluyor. İleride doları çekmeye başladığı zaman Türkiye faizi karşılamak için emisyon yapacaktır. Bu durum Türk Lirası’na daha büyük etki yapacaktır.

Bu dış müdahale ve darbelere Türkiye dayanabilecek midir? Bekleyip göreceğiz...

Demek ki dış güçler şimdi çifte tuzakla Türkiye’nin reel ekonomisini çökertme yolundadır. Önce CHP’yi ele geçirmek istiyor… Daha sonra TL’yi kıymetlendirip, kıymetlendirip birden düşürerek Türk ekonomisini çökertmek peşindedir... Bizden söylemesi. Millî Görüş gömleğini çıkarıp körleşen AKP’liler kulaklarını tıkayıp sözlerimize kulak vermezlerse, bizim yapacağımız bir şey kalmaz. Akıbetlerini görmek için bekleriz. Allah’ın tabii ve sosyal kanunlar hiç kimse için değişmezdir.

Allah ülkemizi kötülerin kötülüklerinden ve akılsızların şerrinden korusun.

 

 

***

 

 

 

 

 

‘ÖZELLEŞTİRELİM’ mi?..

‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ mi? (1)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

17.03.2005

Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak isteyen sömürü sermayesi, önce Osmanlı topraklarına yatırımlar yaptı ve yerli sanayiyi iflas ettirdi... Sonra faizle borç verdi ve devleti borçlandırdı...

Devlet borcunu ödeyemez hâle gelince ihracat mallarına el kondu... Duyun-u Umumiye kuruldu...

Sonunda “SEVR” dayatıldı, bilinen tarihî süreç yaşandı ve imparatorluk dağıldı...

Türk halkı yedi düvele karşı İstiklâl Savaşı’nı yaptı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruldu…

*

Cumhuriyet hükümetleri devletin siyasi istiklâli yanında ekonomik istiklâlinin de onun kadar önemli olduğunu müdrik idiler. Cumhuriyeti kuranlar ilk yıllarda buna çok dikkat ettiler. Hattâ bugün Japonya ve Almanya örneği ile anlaşıldı ki; ekonomik istiklâl siyasi istiklâlden de önemlidir.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında eski CHP iktidarı dış borçları tasfiye etti ve yabancı sermayeyi millîleştirdi. Ülke tam ekonomik istiklâlini de kazanmış iken, sömürü sermayesi Halk Partisi iktidarına son verdi ve yerine Demokrat Parti’yi getirdi. CHP’ye de dinsizlik yaptırdı. CHP’nin bu tavrı karşısında, denize düşen halk yılana sarıldı. Türkiye borçlanmaya, fakat aynı zamanda kalkınmaya da başladı.

CIA Türkiye’yi 1960 ihtilaline zorladı, Menderes’i ve arkadaşlarını astırdı; daha doğrusu on yıl istediği gibi kullandığı kendilerinin sadık adamlarını idam sehpasına gönderdi!..

*

KİT’ler ne yapmıştı?

CHP ‘devletçiliği’ getirerek ‘bankacılık’ gibi halkın yapamayacağı işleri devlete yaptırmaya başladı. Sümerbank ve Etibank gibi KİT’leri oluşturdu. Bu kurumlar sayesinde Türkiye bugünkü hâle geldi.

Hazreti Davut aleyhisselâmdan beri Allah’ın insanlığa öğrettiği devletçiliği, Cumhuriyet hükümetleri yeryüzünde ilk defa Türkiye’de uyguladılar ve başardılar.

KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) ne yaptı?

a) KİT’ler Türkiye’ye Batı’dan teknoloji transfer ettiler…

b) KİT’ler köylüleri kentlere taşıdılar, bu sayede kentleşme gerçekleşti.

c) KİT’ler ülkeyi iç ve dış sermaye tekelinden korudular, fiyatları dengelediler...

d) KİT’ler ülkenin o dönemde en büyük ihtiyacı olan teknik eleman yetiştirdiler.

*

KİT’ler zarar et(tiril)miştir. Neden?

KİT’lerin zarar ettirilmesinin nedenleri çok açıktır.

a) KİT’ler sadece ekonomik faaliyette bulunmadılar, aynı zamanda ağır kamu hizmeti gördüler… Millî Eğitim Bakanlığı’na, orduya harcama yapıyoruz. Onlar kâr ediyor mu?

b) Ülkede vergi kaçakçılığı vardır, diğer firmalar bu sayede kazandılar. KİT’ler ise kaçıramadıkları için vergilerin altında ezildiler…

c) KİT’lerin yönetimlerine siyasiler karıştılar, fiyatlara ve istihdama müdahale ettiler, yolsuzluklara göz yumdular…

d) KİT’ler istismar edildiler, rüşvet oraya da girdi, özel firmalar kazansın diye kasten zarar ettirildiler...

*

KİT’lerin görevleri bitmemiştir.

a) Sanayileştik ama artık kendi teknolojimizi kendimiz üretmeliyiz. Muasır medeniyetin fevkine yani üstüne öyle çıkabiliriz. Bu teknoloji hamlesini kim yapacak? Elbette KİT’ler yapacaktır...

b) Artık taşraya altyapı gitmelidir... Tarımı sanayileştirmemiz gerekmektedir… Sanayiyi köylere yani taşraya kadar götürmemiz gerekir. Bunu da KİT’ler yapacaktır…

c) Bankacılık, yollar, elektrik dağıtımı gibi işleri halk yapamaz. Bu gibi işleri KİT’ler yapacaktır. Böylece çökmekte olan tekelin yerini KİT’ler alacaktır...

d) KİT’ler halkı ileri teknoloji alanında eğitmeye devam edecek ve yeni elemanlar yetiştirecektir...

*

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” anlayış ve uygulaması sona ermelidir. Özelleştirme yağması, kaosu, kâbusu bir an öce sona ermelidir. Bu gidişe dur diyelim. Sömürü, soygun, talan ve bu konulardaki her türlü yalan sona ersin. Gidenler gitti. Kalanları kurtaralım.

Artık yeter!

Özelleştirme” adı altında devletin, milletin, halkın malının çalınmasına, hortumlanmasına, yağmalanmasına, yok edilmesine dur demenin zamanı çoktan geldi, geçiyor…

Tek kelimeyle “ÖZELLEŞTİRME” değil, “ÖZERKLEŞTİRME” yapılsın.

Bu konuya devam edeceğiz…

 

 

***

 

 

 

 

 

‘ÖZELLEŞTİRELİM’ mi?..

‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ mi? (2)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

21.03.2005

Kur’an; “FAİZ mahveder, ZEKÂT (vergi) çoğaltır.” diyor.

Faizli sistem sömürgeci Batı dünyası için yararlıdır, çünkü onlar faiz sayesinde dünyayı sömürüyor.

Batı alacaklıdır… Türkiye ise borçludur…

Faizli sistem Türkiye’yi yıkar.

-Nitekim Türkiye yavaş yavaş yıkılmıyor mu?..

-II. Sevr dayatmalarına maruz kalmıyor mu?..

*

Devlet ne yapmalıdır?

Devlet hiçbir emeği olmayan kağıdı yani ‘kâğıt para’faizsiz olarak halka verecektir. Halk bununla iş yapacak ve devlet vergisini alacaktır. Devlet halka yeteri kadar ‘faizsiz kredi’ verince, kimse kimseden faizli kredi almaz. Dolayısıyla özel bankalar iflas eder. Bu sebepledir ki, bankacılık sektörü özel sektör olamaz.

Banka devletin gücü ile oluşmuş ‘kâğıt para’yı halka dağıtır. Eğer faiz alınacaksa devlet alır. Devletin parasını başkası nasıl ve niçin faize verecektir?!.

Allah bir şeyi yapmayın diyorsa o doğrudur, çünkü O her şeyi bilmektedir.

Suni olarak zarar ettirilen KİT’ler özel sektöre devredildi. Hortumlandıktan sonra da geri alındı. Devlet korkunç derecede katmerli bir şekilde ve katlamalar yapılarak zarara girdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti yıkılacak kadar yük ile yüklendi. Bu yük de sonunda hep halkın üzerinde kaldı.

*

Türkiye 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle yeniden borçlanmaya başladı ve on senede 30 milyar dolar borçlandı, ama bu dönem Türkiye’yi tarım döneminden sanayi dönemine geçirdi.

Ondan sonra 1997’ye kadar 50 milyar dolar daha borçlanılarak elli senede borç 80 milyar dolar oldu.

1997’den 2003’e kadar bir tek çivi bile çakılmadan 5 senede Ecevit Hükümetleri 70 milyar dolar borçlandılar. Yani hiçbir iş yapmadan Türkiye’yi iki kat daha borçlandırdılar. Hâlen borçlanma devam ediyor!..

Bankalardaki hortumlama miktarı da 50-60 milyar dolardır. Tüm devletin yolsuzlukları kadar batık banka yolsuzluğu vardır. Şimdi bir kurum faaliyettedir; Özelleştirme İdaresi.

50 milyar dolar kadar olan batan bankaların borcunu devlet ödeyecektir!

*

Bu bankaların çoğu faaliyette olsalardı belki de hiç olmazsa borçlarının yarısını öderlerdi. Ama devlet bu bankalara el koydu. Şimdi bu bankaların bir kuruş ödeyecek halleri yoktur!..

Devletleştirilenlerin borçları 50 milyar dolar, mal varlıkları 17 milyar dolar; bunun 7 milyarı da mahkemelerde! Geriye 10 milyar dolar kalıyor. 10 milyara satışa çıkarıldığı zaman yarı bedellerle satılıyor.

Demek ki bu kurul 10 senede 50 (elli) milyarın sadece 5 (beş) milyarını tahsil edecektir!

Bunun 1 (bir) milyarı avukatlara ve bilirkişilere gidecek...

1 (bir) milyarı da tasfiye kuruluna ve işçilere 5-10 senede harcanacak!..

Demek ki milletin malından sadece 3 (üç) milyar dolar gelecektir!.. Yani, yirmide biri!..

*

İşte Allah’ın sözlerini dinlemez de faizli iş yaparsanız, böyle batarsınız.

*

Bu durumda ne yapalım?

‘ÖZELLEŞTİRELİM’ mi? ‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ mi?

İki örnek ile meseleye açıklı getirelim.

I. ÖRNEK

MERSİN RAFİNERİSİ ne oldu?

Önce Shell ve BP tarafından satın alındı. Sonra benzin misali buharlaşıp yok oldu, kısa zamanda kapatıldı!.. Türkiye şimdilerde petrol ürünü ihtiyacının önemli bir kısmını ithal etmek zorunda kalıyor!..

II. ÖRNEK

ERDEMİR, zarar eden dev bir kuruluş iken, iki yıl gibi kısa zamanda hem üretimini ikiye katladı, hem de neredeyse milyar dolara varan kârlılık oranına ulaştı. Nasıl ve neden? Biraz özerkleştirildi, biraz dirayetli ve ehil yöneticilerin eline teslim edildi, böylece bugünkü sonuç elde edildi…

Demek ki at sahibine göre farklı kişniyebiliyormuş.

Bu durumda ne yapalım? ‘ÖZELLEŞTİRELİM’ mi? ‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ mi?

Siz de benim gibi ‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ diyorsanız ve bunun nasıl olması gerektiğini merak ediyorsanız, bundan sonraki yazımızı okumanız gerekecek.

 

 

***

 

 

 

 

 

‘ÖZELLEŞTİRELİM’ mi?..

‘ÖZERKLEŞTİRELİM’ mi? (3)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

22.03.2005

Bundan önceki iki yazıda neler demiştik, kısaca hatırlayalım

Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak isteyen sömürü sermayesi, borçlandırma ve faiz sayesinde, planlı bir şekilde koca imparatorluğu çökertti... Duyun-u Umumiye kuruldu... Sonunda “SEVR” dayatıldı…

İstiklâl Savaşı sayesinde Osmanlı topraklarının Anadolu ve Trakya kısmında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu… Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik istiklâl da elde edilmeye çalışıldı... Bu amaçla KİT’ler kuruldu ve çok büyük başarılar elde edildi…

KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşekkülleri) ne yaptığını yazdık…

KİT’ler zarar et(tiril)miştir... Neden?.. Nedenleri çok açıktır; bunları açıkladık…

KİT’lerin görevleri bitmemiştir… Bitmez… KİT’lerin yeni görevlerini tek tek hatırlattık…

*

Özelleştirme yağması, kaosu, kâbusu bir an öce sona ermelidir. Bu gidişe dur diyelim. Sömürü, soygun, talan ve bu konulardaki her türlü yalan sona ersin, dedik. Gidenler gitti. Kalanları kurtaralım. Artık yeter!

Özelleştirme” yağması, soygunu, talanı adı altında devletin, milletin, halkın malının çalınmasına, hortumlanmasına, yağmalanmasına, yok edilmesine ‘dur’ demenin çeşitli yolları vardır.

ÖZELLEŞTİRME” değil, “ÖZERKLEŞTİRME” yapılsın.

Yapılsın, ama nasıl yapılsın? Bu alanda neler yapılabilir? Bugün bunları yazmış olacağım.

*

‘ÖZERKLEŞTİRME’ İÇİN NE YAPILMALIDIR?

Bugün bu konuda somut olarak üzerinde durulması ve yapılması gerekenleri hatırlatmış olacağım.

1.

Yalnız bankaların değil, bütün vatandaşların ve işletmelerin borç ve alacaklarını devlet yüklenmelidir.

Öncelikle ve acilen, devlet tüm borçlarını TL ile herkese ödemelidir. Alacaklıları da altın değere bağlayıp faizsiz hâle getirmelidir. Devlet halkın üzerine yürümemelidir.

‘Devlet bu parayı nerede bulacaktır?’ sorusu aptalları bile güldürür.

Yine de bilmeyenler, 54. Hükümet uygulama örneğini bir hatırlayıversin.

Halk parayı ne yapacak? Sabahleyin çekecek ve birine verecek. Akşamleyin o götürüp yatıracaktır. Yeni paraya gerek yoktur. Olsa bile, devletin elinde para makinesi var, basar verir.

2.

Özelleştirmeler derhal durdurulmalı, KİT’ler özelleştirilmemeli, ‘ÖZERKLEŞTİRİLMELİ’dir.

KİT’lerden herhangi birinde işletme hizmetini yapacak ekibe, ‘üretimden pay’ olmak üzere kiraya verilmelidir. Kârdan değil, sabit kira da değil; ü-re-tim-den pay.

Üretim belli miktarın altına düştüğünde kira akdi feshedilmelidir. Ayrıca mübayaa ettiği mal karşılığını faizsiz olarak kredilendirmelidir. Emekçinin bedelini borçlandırarak ödemelidir. Piyasaya çıkan para kadar mal da arz edilmiş olacağından dolayı enflasyon yapmaz. Yapsa bile bir defa yapar, ekonomi canlanınca kendiliğinden dengeli hâle gelir.

3.

Borçlarını ödeyemeyenlerin üzerine gidilmemelidir. Mallarına el konmamalıdır. Onlardan sadece borçlanma ehliyeti alınmalıdır. Borçlarını ödediklerinde itibarları iade edilmelidir.

Böylece ekonomik sirkülasyon durmaz, devam eder. Borçlular borçlarını ödemek için yarışa geçerler. Ödemezlerse bile devlet o kadar fazla parayı piyasaya sürmüş olur. Hafif enflasyona sebep olur. Ama bu kadar enflasyon yararlıdır. %5’den az olan enflasyon ekonomiye canlılık getirir.

4.

Kamu bankaları faizli işlem yapmayacaktır. Faiz yerine ‘kredileşme sistemi’ni uygulayacaktır.

Devlete para kullandıranlar ona denk aynı miktarda parayı yani devletin parasını kullanırlar.

Özel bankalar ise şirketlere kredi tanıyacaklar. Onlar da firmalara kredileşme yoluyla para kullandıracaklardır. Banka, üretimden hizmet karşılığı bir yüzde alacaktır. Böylece bankalar giderlerini karşılayacaklardır.

*

Meraklısına Not: İskenderun Demir Çelik Fabrikası, yassı üretime geçme çalışmalarını sürdürüyor… Üretim aşaması internet ortamında canlı olarak yayınlanıyor… İntenette, Not supported field expression! adresinden girilen sitede bulunan canlı yayın ikonunu tıklayınca, üretimin yapıldığı çelikhane bölümü izlenebiliyor. Ekrandan, sıcak demirin kütük hâline dönüştürülmesi aşama aşama görülebiliyor… Üretimin bu aşaması “İsdemir’de hayat devam ediyor” sloganıyla sunuluyor… Demek ki, isteyince oluyormuş.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an diyor ki;YAZIN!”

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

23.03.2005

“Ey îman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın… Büyük veya küçük vâdesine kadar hiçbir şeyi yazmaktan sakın üşenmeyin…” (Kur’an, Bakara, 2/282)

Kur’an nâzil olduğu ve ‘üşenmeyin, az olsun, çok olsun, yazın diye emrettiği zaman, Arabistan’da henüz kâğıt yoktu. Kur’an derilerin, kemiklerin, ağaçların üzerinde parça parça yazılıyordu.

Nasıl olacaktı da o devirde yaşayan insanlar her borcu yazacaklardı?

O devirde alınan-verilen azdı. Sonra, bu âyetler son dönemlerde inmiş, bundan dolayı yaşanan hayat açısından fazla sorun olmamıştı.

Müçtehitler devrinde bu âyetler üzerinde çok durulmuştur. Kimi ‘bu âyet nesh oldu’ demişlerdi. Oysa bunlar son nâzil olan âyetlerdendi, nasıl nesh olurdu? Nesh olsa bile, nesh eden âyet ne idi? Kimi, ‘bu emir değil, yazabilirsiniz’ manâsındadır dedi. Tabi ki bu yorumların hiçbirisi uymadı. ‘Müteşabih’ demenin ötesinde, o zaman yapılacak bir şey yoktu.

Sonra kâğıdın yaygınlaştığı dönem geldi. Yazma işi kolaylaştı. Ama yine de her şeyi yazmak mümkün olmamıştır. Bundan dolayı, insanlık ‘sanayi dönemi’ne gelinceye kadar bu âyet müteşabih kaldı.

Günümüze gelinceye kadar her şeyi yazmaya gerek yoktu. Çünkü insanlar az muamele yapıyorlar ve az kişi ile görüşüyorlardı. Dolayısıyla, topluluğun beyninde her şey yazılıyordu ve bu da işlerin yürütülmesine yetiyordu. Oysa, bugün yazmazsak, bizim kendi işlerimizin tamamını kendimizin hatırlaması ve takip etmesi mümkün değildir. Hele başkalarının çoğunu tanımıyoruz. O halde bugün her şeyin yazılması gerekmektedir.

Bugün evimize aldığımız gıda ve temizlik ürünlerini bile yazmak zorundayız. Çünkü gelir-giderimizi bilmezsek, ayağımızı yorganımıza göre uzatmamış oluruz. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmadığımızda da, ay sonunu getiremeyiz. Dolayısıyla bugün yazma ihtiyacında olduğumuz ayan beyan ortada olduğu gibi, bugün yazma işi de o nisbette kolaylaşmıştır. Bilgisayarlara yazmak bir sorun teşkil etmediği gibi, yazılanları tasnif etmek ve çağırmak da sorun değildir.

İşte Kur’an’ın bu emri ancak bugün insanlığın ulaştığı teknolojik imkânlar sayesinde uygulanma durumuna gelmiştir. Namaz bize nasıl farz ise, oruç nasıl farz ise; aynı şekilde, az olsun çok olsun her şeyi yazmak da günümüzde öyle farzdır. Bugün farz olduğu gibi artık bundan sonra kıyamete kadar da farz olmaya devam edecektir.

Kur’an’da ‘herkes yazsın’ denmiyor; ‘topluca yazın’ diyor. Yani, benim aldığımı ve verdiğimi herkes yazsın deniyor. Bunun uygulaması, ‘ortak bir yazıcınız olsun ve o yazsın’ demektir.

*

Yukarıda yazdıklarımdan sonra, konuyu ‘kayıt dışı’ ve ‘kayıtlı ekonomi’ meselelerine getirmek istiyorum. Allah’ın bu emri günümüzde sadece devleti değil, devleti oluşturan fertler olarak bizleri de yakından ilgilendirmektedir. Günümüz şartlarında başarılı olmak için her şeyi yazma zorunluluğu vardır.

Mesela, bir uygulama örneği olmak üzere, İstanbul esnafı birleşecek, Kur’an’ın bu emrine uymak için kendilerine ortak muhasipler atayacak, onları finanse edecek, onlar yazacak; yani, esnafın ortak muhasebeleri olacak. Bu muhasipler hem işletmelerin hesabını tutacaklar, hem de kişilerin hesaplarını tutacaklar. Bunlar bu esnafın satışlarından bir pay alıp aralarında bölüşecekler. Bu miktar cirodan yüzde şu kadarlık bir pay olabilir. Mesela, piyasaya arz edilenin yüzde biri muhasiplere verilecektir.

Kişiler bütün ödemeleri kartla yaparlarsa bu yazışma son derece kolaylaşır. Bu kartı esnafın kuracağı kooperatif verecektir. Akbil gibi bir uygulama olabilir. Tuvalette girip çıkarken bile akbil basılacaktır. Kart üzerinde alan ve veren, alış ve veriş tarihleri yazılı olacak. Böylece tüm borçlanmalar, az olsun çok olsun, yazılmış olur. Bunlar bilgisayara aktarılır. Sonra da programlanarak istenen bilgiler çağrılabilir.

Kooperatif ortakları arasındaki her türlü kayıtlar böylece gerçekleşir. Üçüncü şahıslara yapılacak ödeme veya tahsilât da dışarı hesabı üzerinden yürütülebilir. Yiyeceğe, giyeceğe, taşımaya, ulaşıma ödenenler ayrı ayrı hesaplarda toplanabilir. Her şeyi kendi akbil okuyucu cihazına okuturuz.

*

Türkiye’de maalesef yazmaktan ve kayıttan korkuluyor. Pek çok şey ‘kayıt dışı’ sürdürülüyor. Neden? Çünkü kayıtlar hep aleyhte delil yapılıyor ve sonra kişinin başı o kayıtlar sebebiyle derde girmiş oluyor. Bu sorunu çözecek formüller ve mekanizmalar üretmek gerekiyor. Yukarıda örneğini verdiğim metot ve model uygulaması ile İstanbul esnafı bu konuda bir hamle yapabilir.

Mustafa Kemal “Hayat mücadeleden ibarettir, kim kazanırsa o yaşar.” diyor. Evet, hayat mücadeledir, cihattır. Bu mücadele ve cihattan kaçanlar kendilerini koruyamazlar. Çağımızdaki mücadele ve cihat sadece cephede değildir; kişinin evindedir, işindedir, nefsindedir…

Artık fert ve devlet olarak ‘kayıt dışı’ dönemini geride bırakıp, ‘kayıtlı ekonomi’ devrini başlatma zamanı gelmedi mi? İstanbul esnafı bu konuda öncü olabilecek bir çalışma başlatabilir.

Bu konu ile ilgilenenlerle görüşmeye hazırız…

 

 

***

 

 

 

 

 

SU, HAVA, TOPRAK VE CANLI KİRLENİYOR;

DÜNYA ÖLÜYOR!.. (1)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

29.03.2005

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!..” (BİR ÇEVRE BİLİMİ PROFESÖRÜ)

Bugün anlatacağım meseleyi daha iyi anlayabilmeniz için bir örnek verelim. Çadırlarda yaşayan göçebe halkın tuvaleti yoktur, ihtiyacı da yoktur. Çünkü kırlarda göçebe hayatı yaşıyorlar. Ya çıkıp kırlarda hâcetlerini görürler veya bir kap kullanır, sonra atarlar. Ama İstanbul’da veya benzeri bir şehirde yaşıyorsanız, hâcetinizi bu şekilde gideremezsiniz. Kanalizasyon şebekesi yapmak zorundasınız. Bunu da tek başınıza yapamazsınız, birleşeceksiniz ve ihtiyacınız olan kanalizasyon şebekesini öyle yapacaksınız. Yani ‘ortaklık’ kuracaksınız.

Çağımızdaki ‘sanayi toplumu’ ve ‘modern hayat’ dünyasında pislik sadece insanlarda ve hayvanlardan dışarıya atılmamaktadır. Onlardan çok daha fazla ve çok daha kötü olarak sanayi artıkları’ çevreyi kirletmektedir.

1. Sanayi tesislerinin bacalarından havaya kötü gazlar atılmaktadır. Bunlar rüzgar vasıtasıyla her tarafa götürülmekte ve yağmurlarla yere inmekte, bitki köklerinden veya midelerden canlıların bedenlerine girmektedir. Hava o kadar bozuluyor ki, insanı bırakın, hayvanlar ve bitkiler bile yaşayamaz duruma gelmektedir.

2. Sanayi sıvı artıkları da sulara atılmaktadır. Sular başka bitkilerin kökleri ile canlılara girmekte, onları yiyenler de zehirlenmektedir. Denizlerde dahi havadan daha beter bir şekilde su kirlenmesi olmaktadır.

3. Naylon ve lastik gibi çürümeyen maddeler toprağa atılmakta, ayrıca diğer katı atıklarla toprak da zehirlenmektedir. Havayı teneffüs eden bitkiler çürüyünce zehirlerini oraya akıtmaktadırlar.

4. Nihayet, canlılar suni gübre, ilaçlama, gen aktarma ve denemeleri, radyoaktif atıklar tüm canlıları zehirlemektedir.

Hâsılı, sanayileşmeden önce SU, HAVA, TOPRAK ve CANLI kirli değilken, şimdi bunların hepsi kirlenmektedir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere, tüm canlılar âlemi sağlığını ve hayatiyetini kaybetmektedir. Dünyamız yavaş yavaş ölmektedir…

Bir Fransız çevre bilimi profesörü, Almanya’daki bir bilimsel toplantı sonrasında bize demiştir ki;

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!..  Sizin insanlığın bu sorununa bulabildiğiniz bir çare ve çözüm var mı?..”

*

Bu teşhis ve tesbitleri yaptıktan sonra, şimdi bunlara nasıl bir çare, çözüm ve tedavi bulacağız?

1) Bunun için ‘AR-GE merkezleri kurup araştırmalar yapmak gerekir.

2) Araştırma sonuçlarına göre uygulamaya yönelik ortak yatırımlar yapmak gerekir.

3) İnsanların bu konuda eğitilmesi ve iyi bir çevre bilincine kavuşturulması gerekir.

4) Bütün bunlardan sonra da, en iyi şekilde otokontrol yapılması gerekir.

Batı dünyasında ‘tekel ekonomisi’ vardır, ‘büyük işletmeler’ vardır. Çevre ile ilgili bu çalışmaları onlar yapıyorlar. Konan zorlayıcı kanunlarla da orta ve küçük üreticileri yani işletmeleri devreden çıkarıyorlar. Onların sisteminde çevre kirliliğine karşı alınması gereken tedbirleri büyük firmalar alacaktır. Türkiye’de de bunu sadece büyük firmalara yaptırmak istiyorlar.

Türkiye’de ‘orta ve küçük esnaftan’ bu çevre çalışmalarını yapmalarını istemek, onları iflas ettirmek demektir. Çünkü, bugünkü şartlarda onlardan yapmaları mümkün olmayan imkânsız bir şey isteniyor. Onlar da bunu yapamıyor. Yapamayınca, çevre felâketi adım adım geliyor…

Bu durumda ne yapılacaktır?

Çevre felâketinin çare ve çözümü nedir?

Gelin, İstanbul esnafı veya bulunduğumuz şehir esnafı olarak, yaptığımız cirodan %1’ini ‘çevre kirliliği’ sorununun çözüm araştırmaları ve uygulama projelerine ayıralım. Biz küçük ölçekli esnaf olarak, orta ölçekli esnaf olarak kalalım; ama ‘çevre kirliliği’ sorununa karşı, güçlerimizi birleştirerek ‘ortaklık sistemi’ çerçevesinde ‘büyük işletme’ gibi hareket edelim. Nasıl? Bunun nasılı üzerinde duralım.

Hemen diyeceksiniz ki;

“Türkiye’de para toplanır ve yerine harcanmadan hortumlanıp yenir, yok edilir! Bizdeki yöneticiler onu değerlendiremezler! Sorun çözülmez. Biz sadece verdiğimizle kalırız!..”

Bu sorunun cevabı ve meselenin çözümü için nasıl bir mekanizma olması gerektiği üzerinde, yarın duracağız.

 

 

***

 

 

 

 

 

SU, HAVA, TOPRAK VE CANLI KİRLENİYOR;

DÜNYA ÖLÜYOR!.. (2)

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

30.03.2005

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!..” (BİR ÇEVRE BİLİMİ PROFESÖRÜ)

Dünkü yazımızda, sanayileşmeden önceki dönemde SU, HAVA, TOPRAK ve CANLI kirli değilken;

Şimdi ‘bunların hepsi kirlenmektedir’ dedik ve bununla ilgili detayları yazdık...

İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere, tüm canlılar âlemi sağlığını ve hayatiyetini kaybetmektedir. Dünyamız yavaş yavaş ölmektedir

Bu sorunun cevabı ve meselenin çözümü için şöyle bir mekanizma önerilebilir:

1. Öyle bir ortaklık sözleşmesini size getirelim ki; çalmak isteyenler çalamasınlar, hortumlayıp yok etmek isteyenler bunu yapamasınlar. Sistem ve mekanizma ânında yolsuzluk ve suiistimalleri tesbit edip devre dışı bıraksın.

2. İşe küçükten başlayacağız, kenardan başlayacağız. Başarılı olursak genişleteceğiz. Küçükten başlamak demek; ya az ortakla başlamak demektir, ya da yüzde bir değil de, binde bir ile başlamak demektir. Başardıkça çalışmamızı genişletiriz veya büyütürüz.

3. Ortaklar temsilcilerini her zaman değiştirebilecekler. Temsilcileri aracılığı ile işletmeyi kontrol edip denetleyebilecekler. Yeter sayıda temsil ettiği ortak kalmayınca, temsilcinin temsilciliği sona erecektir.

4. Ortaklığa girme ve çıkma serbest olacaktır. Çok az katkıda bulunanlar katkılarını durdurabileceklerdir. Bu uygulama bu teşebbüslerin denetimi olacaktır. Böylece halkın desteğini çekmesiyle işletme de kapanır.

“Ya zarar edersek?” diyebilirsiniz. Zarar etmeyi göze almadan hiçbir iş yapılamaz. Zarar etmeyi araştırmaya, yani ‘AR-GE/ Araştırma Geliştirme’ çalışmasına sayacaksınız. Çünkü bu yapılan yeni bir denemedir ve her halükârda bu çalışmadan bir şeyler öğrenilebilir.

*

Bizim böyle ‘çevre kirliliği sorunları’ başta olmak üzere, pek çok ekonomik ve sosyal sorunlarımızı çözecek tesbit ettiğimiz 25 GENEL HİZMET vardır.

Bu 25 Genel Hizmeti yapacak KOOPERATİFLER kurmak zorundayız…

Yoksa, biz de bütün dünya ile birlikte helâk olacağız…

Bugünkü yazımızda bu 25 hizmetin sadece isimlerini sayalım:

I –

1) Organize sorumlusu KOOPERATİF BAŞKANI.

II –

2) EVRAK ve 3) DEMİRBAŞ kayıtları, 4) ZİMMET ve 5) ENVANTER muhasebesi.

III –

6) İLMÎ, 7) AHLÂKÎ, 8) MESLEKİ ve 9) SAVUNMA eğitimleri, Teminatlı Ehliyet.

IV –

10) TAKİP, 11) ARAŞTIRMA, 12) AMBAR ve 13) KASA hizmetleri.

V –

14) BASIN, 15) YAYIN, 16) ULAŞTIRMA ve 17) HABERLEŞME hizmetleri.

VI –

18) PLANLAMA, 19) SAĞLIK, 20) BAKIM ve 21) GÜVENLİK hizmetleri

VII –

22) NOTERLİK, 23) KONTROL, 24) SORUŞTURMA ve 25) HAKEMLİK hizmetleri.

Bu hizmetlerin nasıl olacağı ve ne şekilde yapılacağı ile ilgili olarak, her ‘GENEL HİZMET’ için 10 A4 (dosya) sayfası bilgi, yani tam 250 (ikiyüzelli) sayfalık bilgi yazılmıştır. ASKON, MÜSİAD, İTO, Tahtakale ve Eminönü esnafı başta olmak üzere, konu ile ilgilenen herkesle bu bilgi ve birikimlerimizi paylaşmaya hazır ve âmâdeyiz… Bu çalışmaları ve uygulamaları yapacak olan ‘ORTAK BİR KOOPERATİF’ kurup da büyük işletme gibi hareket edilmedikçe, küçük ve orta ölçekli esnaf uzun zaman ayakta kalıp yaşayamaz.

*

Fransız çevre bilimi profesörü, lisân-ı hâl ile; ‘Batı sanayi toplumu ve uygarlığı’ olarak, sizin de görüp yaşadığınız üzere ‘biz dünyayı kirlettik, hâlen de kirletmeye devam ediyoruz!..’ dedikten sonra, soruyor: “Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!.. Sizin insanlığın bu sorununa bulabildiğiniz bir çare ve çözüm var mı?..”

Evet, 150-200 yıl sonra ölüp yok olacak olan dünya için bir çare ve çözümümüz var mı?!.

SU, HAVA, TOPRAK VE CANLI KİRLENİYOR; DÜNYA ÖLÜYOR!..

Çare ve çözümümüz varsa, mesele yok; hemen uygulamaya başlayalım…

Çünkü, fazla vakit kalmadı, bir an önce çalışmaya başlamak gerekiyor…

Evet, dünya bizi bekliyor…

 

 

***

 

 

 

 

 

KUMAR EKONOMİSİ’nden,

‘ORTAKLIK EKONOMİSİ’ne…

REŞAT NURİ EROL

Not supported field expression!

31.03.2005

Farz ediniz ki, Anadolu’nun bir şehrinden 10 000’er YTL’si olan 100 genç İstanbul’a gelmiş, bir iş kurmak istiyor. 10 000 YTL ile İstanbul’da bir iş kurulamaz. Bunlar hep birlikte ‘ne yapalım?’ diyorlar ve bu meseleyi çözüme kavuşturmak için düşünmeye başlıyorlar. Onar bin liramızı birleştirelim, bir milyon YTL sermayemiz olur, bununla yüz kişiyi çalıştıran bir iş kurabiliriz, diyorlar. Misal olarak söylersek, bunun 500 bin lirası ile bir arsa alabilirler, 500 bin lira ile de doğrama makineleri ve taşıma araçları alırlar. Tek odalı ve mutfaklı, 2000 dolara mal olan bahçe tipi küçük ‘ahşap dinlenme evleri’ üretebilirler. Başlangıç olmak üzere 100 kadar ev üretirler. Sonra bir ‘dinlenme yeri’ yani ‘tatil sitesi’ ile anlaşır ve bu evleri orada kurabilirler. Böylece ‘ahşap dinlenme evleri işletmesi’ni kurmuş olurlar.

Böyle bir işletme seri olarak çalıştığı zaman, 100 kişiyi çok kolaylıkla istihdam edebilirler.

Başka bir iş üzerinde de anlaşmış olabilirler.

Mesela, hayvancılık yaparlar, tarım üretimi yaparlar, herhangi bir sanayi ürününü üretirler...

Her ne ise; bu 100 kişi ittifakla şuna karar verdiler:

“Biz bu paralarımızı birleştirmezsek, her birimizin tek başımıza iş bulmamıza veya iş kurmamıza imkân yoktur. Paralarımızı bir ortaklıkta birleştirirsek, işimiz yüzde seksen garantili gibidir...”

Artık memlekette iş olmadığı için geri dönmeleri de imkansızdır!..

Bir araya gelip ortak olmazlarsa, ellerindeki bu on biner liralar bir-iki sene içinde biter, sonra hepsi açlıktan ölürler!..

*

Bu durumda sorun nasıl çözülsün? Bu sermayeyi bir araya nasıl getirelim?

Bunun üzerinde tartışmaya başlıyor ve ikiye ayrılıyorlar;

MİLLÎ GÖRÜŞÇÜ ADİL DÜZENCİLER ve LÂİKLER.

LÂİKLER şöyle bir öneri getiriyor ve diyorlar ki;

“Gelin ‘kumar’ oynayalım. Yazı tura atalım. Yahut tavla zarı kullanalım. Parası biten devreden çekilsin. Kim kumarda kazanırsa, en son bütün parayı kim toplarsa, o iş kursun ve bize iş versin…

Bu teklif makul gibidir. Ancak;

“Ya parayı toplayan kişi iş kurmazsa, yahut kurar ama bizi karın tokluğuna çalıştırırsa, hâlimiz ne olur?!.”

Lâikler bu konuda ısrar ediyor ve ‘bundan başka çözüm yolu yoktur’ diyorlar.

MİLLÎ GÖRÜŞÇÜ ADİL DÜZENCİLER diyorlar ki;

“Gelin bir araya gelip güçlerimizi birleştirelim ve  ‘ortaklık’ kuralım. Aramızdan beş temsilci oluşturalım. Onlardan biri başkan olsun. Biz onar bin liralarımızı bu ortaklığa yatıralım. Ortaklık iş kursun ve bize iş versin. Ayrıca, ‘sermaye kârı’ da bizim olsun.

Bunlar çok mâkul bir öneride bulunmuş oluyorlar. Devamında diyorlar ki;

Biz eğer paramızı kumarda kazanana verirsek, her şeyimizi kaybetmiş oluruz. Oysa ortaklıkta kazanma şansımız var. Kumardaki zengin kişi başarıya veya başarısızlığa ulaştığı zaman bizim onu denetleme imkanımız yoktur. Ama ortaklıkta ‘denetleme’ yapma ve başarısız yöneticiyi ‘değiştirme’ şansımız vardır

*

İşte bugünkü ‘dünya ekonomisi’ bu görüşlerin çarpıştığı bir dünyadır.

Amerika’da dünya ekonomisini yöneten 200 aile var. Dünyayı kumarhane hâline getirmiş, tüm insanlığı oynatıp sömürüyor. Sonunda dünyayı teslim alacak, tüm insanlar ‘ortak’ değil ‘işçi’ olacaklardır.

FAİZLİ EKONOMİ tamamen bir kumar oyunudur, ‘kumar ekonomisi’dir. Geliri üretime değil, sadece vergiye dayanan ekonomi, tamamen bir ‘kumar ekonomisi’dir.

Karşılıksız paraya dayanan ekonomi ‘sahte kumarhane ekonomisi’dir. Kumar ekonomisi olmasa da, en azından ‘tekel ekonomisi’dir. Sonunda tüm insanları köle yapan ekonomidir.

Türkiye’de elli yıldır devamlı olarak oluşturulan krizlerle ülkemiz bu ekonomiye doğru gitmektedir.

Pakistan’da olsak, İran’da olsak, Arabistan’da olsak, Mısır’da olsak, fazla endişelenmemize gerek yoktur. Ama TÜRKİYE ve İSTANBUL’da olanlar üzerinde dünyanın oynadığı oyun, ‘kumar’ oynatıp iflas ettirmek, sonra ‘açlık ve borçlanma ekonomisi’ ile II. SEVR’i dayatmak suretiyle soykırımına uğratmaktır.

İSTANBUL ve TÜRKİYE ESNAFI ile TÜCCARI;

-Ya kanser hastası gibi ‘kumar ekonomisi’ içinde ölümünü sancılar içinde bekleyecek;

-Yahut, “ORTAKLIK EKONOMİSİ”ni kabul ederek sağlığına kavuşup yaşayacaktır.

Bundan başka bir çözüm şekli ve çıkış yolu yoktur.

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2005 Yazıları
1-2005 Ocak
793 Okunma
2-2005 Şubat
746 Okunma
3-2005 Mart
680 Okunma
4-2005 Nisan
652 Okunma
5-2005 Mayıs
589 Okunma
6-2005 Haziran
601 Okunma
7-2005 Temmuz
798 Okunma
8-2005 Ağustos
771 Okunma
9-2005 Eylül
700 Okunma
10-2005 Ekim
679 Okunma
11-2005 Kasım
679 Okunma
12-2005 Aralık
604 Okunma