Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2005 Yazıları
2005 1.Baskı
859 Okunma
ASPxHyperLink

2005 Şubat
Reşat Nuri Erol

 

 

 

 

 

Muhterem İstanbul Tüccarları!

Reşat Nuri Erol
resaterol@akevler.org

 

ŞUBAT 2005

16.03.2006

 

 

 

 

 

 

 

 

Kur’an ekonomisi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

01.02.2005

Dış müdahaleler ve reel ekonomi” makalelerini yazarken, yedi yıldır her hafta yapmakta olduğumuz “Kur’an ve İlim Seminerleri” çalışmalarında bu müdahalelere alternatif ve çözüm olan bir bölüm denk geldi. Bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim. Çalışmanın tamamını “www.akevler.org”dan temin edebilirsiniz.

Kur’an ekonomisi”ni düzenleyen iki mekanizma vardır; biri “kredi”, diğeri “vergi”dir.

Krediler çalışanlara verilir ama işyerlerinde verilir. Kadının da erkeğin de kredi alma hakkı vardır. Ancak kadınlar bu kredilerini kadınların işyerlerinde kullanmalıdırlar. Erkekler de erkeklerin işyerlerinde kullanmalıdırlar. Kadınların erkeklerin işyerlerinde çalışmaları yasak değildir, ancak orada kredi istihkak Erkekler de kadınların çalıştıkları yerlerde çalışabilirler ama orada çalışma kredisini istihkak etmezler.

Diğer taraftan karışık kimseleri çalıştıranlar da vergi muafiyetinden yararlanamazlar. Mesela, ağır işler vergiden muaftır. Yeraltı ocaklarından çıkarılan kömür vergiden muaf olabilir. Ancak burada da çocuklar ve kadınlar çalıştırılamaz. Çalıştırılırsa vergi muafiyeti kalkar.

Bu âyet (Nisâ/32) İslâm’da çalışma ile ilgili düzenlemenin esasını içerir.

Bunun gibi sakatların üretim yaptığı yerlerde de benzer uygulamalar yapılır.

Burada da “Nasib” kelimesi nekire (tekil) gelmiştir. Bu bize şunu gösteriyor ki, bir işletmedeki girdiler önce girdiler şeklinde paylaştırılır. Alta yapı, üst yapı, ham madde, yardımcı madde, bakım işçiliği, üretim işçiliği ve genel hizmet ile kamu görevi paylarını alırlar. Sonra bunlardan her biri kendi aralarında verdikleri ile orantılı olarak alacaklarını paylaşırlar. “Nasib” kelimesinin nekire ve müfret olması bunu icab ettirmektedir.

“Allah’ın fazlından sual ediniz.” (Nisâ/32)

Bir iş yaparsınız ve yaptığınız iş kadar karşılık alırsınız. Bu insan için yeterli değildir. İnsan kazançlı iş yapmalıdır. Yani bir verip beş alabilmeli, on alabilmelidir. Bu nasıl mümkün olacaktır?

Toplulukça yapılan işlerde bereket vardır. Bire on, bire yüz alınabilir. Siz tek başına bir odada bir lamba yakarsanız onun ışığından sadece siz yararlanmış olursunuz. Bu bire bir almadır. Oysa aynı odada on kişi de çalışabilir. O zaman lambanın ışığından on misli yararlanılmış olur. Sadece kendinize yol yapsanız ondan kendiniz yararlanırsınız, ama ortak yol yaparsanız verim binlerce kat artmış olur.

Allah’ın fazlından istemek” demek, topluluğa katılma ve topluluktan yararlanma demektir.

İlim de böyledir. 100 kilo patates olsa, 1 kilosunu birisine verseniz eksilir. Ama ilim öyle değildir. İlminizi istediğinize kullandırırsınız, sizde eksilmez, aksine daha da artar. İşbölümü yaparız ve hepimiz ayrı ayrı öğreniriz. Ne öğrendiklerimizi biliriz, o zaman hepimiz öğrenmiş gibi oluruz. Bu da onun fazlından istemedir.

Allah bir şey emrediyorsa sadece edebiyat olsun diye emretmez, bundan dolayı onu yapmamız gerekir. Bunu gerçekleştirmek için de somut mekanizmalar üretmemiz gerekir. “Allah’ın fazlından istemek” demek, topluluğun bereketinden istemek demektir. Biz bunu şöyle formüle ediyoruz:

a) Bir çözüm üretirken öyle bir çözüm üret ki bu çözüm sana her zaman yarasın. Sadece o sorunu çözen değil, benzer sorunu her zaman çözen çözümler üret. Çözümde süreklilik olmalıdır.

b) Bir sorunu çözerken sadece kendini düşünmeyeceksin, başkaları da o çözümden yararlanmalıdır. Böylece birimizin çözdüğü herkesin çözümü olacaktır. Bu şekilde topluluğun fazlından istemiş oluruz.

c) Topluluktaki çözümlerden yararlanarak kendi sorunumuzu çözmeliyiz. Yani sâlihât amel etmeliyiz. Benim yaptığım sizin yaptığınızı tamamlamalıdır. Ama benim sorunumu ben çözmeliyim. Yani, icma içinde kalarak içtihat yapmalıyız, kendi sorunumuzu kendimiz çözmeliyiz. İcmaları işlerimize adapte etmeliyiz. Böylece icmanın desteğiyle içtihadın fazlından istemeliyiz. İçtihat yapmak demek, Allah’ın fazlından istemek demektir. Buna “zâtî çözüm” diyoruz.

d) Nihayet çözüm ilmî olmalıdır. Projeyi kâğıt üzerinde çizersiniz... Onun üzerinde düşünürsünüz... Uygularsınız... Sonuç hesapladığınız gibi çıkmazsa, üzerinde tekrar çalışarak hesabınızı düzeltirsiniz... Yani; ilmî, sonra amelî, sonra yine ilmî, sonra yine amelî olmak üzere sürekli gelişme içinde olursunuz. İşi makinelere yaptırmış olursunuz. Yaya üç ayda gidemediğiniz yere üç saatte gidersiniz. İşte bu “Allah’ın fazlından istemek”tir. Buna “ilmî çözüm” diyoruz.

Biz sürekli olarak ilmî çalışmalar yapıyoruz... Sonra bu çalışmalara dayanarak denemeler yapıyoruz... Yaptığımız bu denemeler başta israf gibi geliyor. Ama biz bu ilmî çalışma ve denemelerimizle Allah’ın fazlından istiyoruz demektir. Denemeler yapmak, “Allah’ın fazlından istemek” demektir. Çünkü sual etmek hem sormaktır, hem de istemektir. Bir şeyi deniyoruz demek; hem istiyoruz, hem de soruyoruz demektir.

Allah burada bize deneyerek araştırma yapmamızı emretmektedir. Bu hususta yaptığımız harcamaları Allah fazlından fazla fazla verecektir. Yani, siz Allah’ın fazlından isteyiniz... Denemeler yaparak araştırınız… Allah lâzım olan her şeyi size bildirecektir. Şimdi “Adil Düzen”i kurarken de böyle denemeler yapmalıyız… Araştırmalar yapmalıyız... 1967 yılında İzmir’de kurulan “Akevler Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi” böyle bir deneme merkezi olmuştur. O denemelerden pek çok kimse yararlanmıştır. Bugün İslâm âleminin eriştiği durum bu tür denemelerin mahsulüdür. Bundan sonra da denemelerimize devam edeceğiz… Araştırmalarımıza devam edeceğiz... Ortaklıklar kurarız, deneriz, bilgi ediniriz... Bizim ömrümüz dolar ve artık gücümüz yetmez olur. Ancak bizden sonra başkaları çıkar ve o çalışmalardan onlar yararlanırlar. Bu bizi sevindirmelidir. Çünkü “Allah’ın fazlından sual etme”de katkımız olmuştur. Allah bize bu hayrı işletmiş ve onun mükâfatını âhirete bırakmışsa, Allah’a hamd edeceğiz.

Bizim yapmamız gereken deneyerek araştırma yapmamızdır. Eğer biz bugün Kur’an’ı bugünkü hayatın sorunlarını çözecek şekilde anlayabiliyorsak, bu “Allah’ın fazlından isteme” çalışmalarımız sayesinde olmaktadır. Allah bize tâlim etmiştir.

Çalışmalara katılarak mâlî ve bedenî destekte bulunan mü’minlerin duası berekettir. İleride daha çok bereketleri görülecektir. Bu çalışmalarda maddî başarı hemen elde edilemez. Ama Allah’ın lütfettiği ilim başarı değil midir? O’ndan istedik de vermedi mi? O halde hamd etmemiz gerekir. İleride maddî imkânlar da gelecektir. Allah’ın nasrı (yani yardımı) ve fethi gelecektir.

Allah’ın fazlından istemek” demek, kadınlar için ayrı, erkekleri için ayrı, çocuklar için ayrı, sakatlar için ayrı işyerleri kurmak demektir; yani işbölümü yapmak demektir. Çünkü kadınların yapacakları işleri erkekler yaparlarsa verimsiz olur. Erkeklerin yapacakları işleri kadınlar yaparsa verimsiz olur. Hele bugün olduğu gibi öğrenci, öğretmen ve askerlerin üretici olmaktan çıkmış olmaları Allah’ın fazlından istememe demektir. Öğrenci ve öğretmenler hem okumalı ve öğretmeli, hem de üretim yapmalıdırlar. Askerler de bir taraftan savunma hazırlığını yaparken, aynı zamanda yararlı işler de yapmalıdırlar. Mesela, yolları onlar imar etmeli, trafik onlara ait olmalıdır. Haberleşme araçları ve Telekom onların olmalıdır. Halk karşılıksız olarak onlardan yararlanmalıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

“VİETNAM’ın Arapçası; IRAK!” (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.02.2005

George W. Bush, yeni başkanlık dönemine başlarken, yemin merasimi esnasında Amerika’da başkan ve ekibini politikaları aleyhinde yapılan savaş ve işgal karşıtı gösterilerdeki şu pankart her şeyi çok güzel özetliyordu:

“VİETNAM’ın Arapçası; IRAK!”

İngiliz Guardian gazetesi, bir dışişleri yetkilisine dayandırdığı haberinde, Washington ve Londra yönetimlerinin yaptıkları iç yazışmalarda Amerikan ve İngiliz askerlerinin Irak’tan olabildiğince erken çekilmesini sağlayacak senaryoları tartıştığı ifade edildi. Haberde, ABD Irak Büyükelçisi John Negroponte’nin de BM’in bu konudaki kararına atıfta bulunarak, “Irak hükümeti yabancı askerlerin ülkeden çekilmesini isterse bu isteğe uyarız…” dediğini nakletti.

ABD, İngiltere ve yandaşlarının Irak’ta inşa ettikleri ‘müsbet’ hiçbir şey yok, sadece ‘mesele’ yani problem üretiyor; ‘çare ve çözüm’ ise yok, yok, yok!.. Ama başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyada Amerika’ya karşı oluşan öfke ve nefret var… Neden? Nedenini onlardan birinin yorumlarından okuyalım.

Yale Üniversitesi’nin meşhur profesörlerinden Immanuel Wallerstein, yazdığı son makaleye şöyle başlamış: “George W. Bush Birleşik Devletler’in başkanı olarak yeniden seçildi… Şimdi Birleşik Devletler ve dünyada ne olacak?.. Bush, Büyük Kriz’den beri Birleşik Devletler’in tarihindeki en saldırgan gerici başkandır. Buradaki “gerici” sıfatını, saati siyasi açıdan geri çevirmeye çalışan kişi anlamında kullanıyorum… Cumhuriyetçi Parti içerisinde Bush üç türlü seçmenin oyuna sahiptir: Hıristiyan sağ, büyük şirketler ve militaristler. Her biri şu an kendisinin daha önemli olduğuna inanmakta ve Bush’a menfaatleri doğrultusunda baskı yapmaktadır…”

Prof. Dr. Immanuel Wallerstein meselelere geniş boyutlu yorumlar getirmiş ve uzun yazmış. Sizlere sadece özünü ve özetini sunuyorum:

“Son zamanlarda militaristler Birleşik Devletler’in her yerde veya en azından pek çok yerde neyin olması gerektiğini dikte eden ve dünyada sorgusuz tek hegemonya gücü olduğu günlere dönmek istemektedirler. Bu seçmen kesimi birinci Bush iktidarında en önemli yere sahipti ve mesele, onların ikinci Bush iktidarında da aynı önceliğe sahip olup olamayacaklarıdır. Irak savaşı açıkça militaristlerin ve neo-con’ların umdukları veya tahmin ettikleri yönde gelişmedi. Bu durumda sadece savaş karşıtı hareket yüzünden değil aynı zamanda yapılan aptallığa ve işgalin ekonomik zararlarına üzülen muhafazakâr ve merkezci güçler ile başları derttedir. Yine aynı şekilde, her zaman silahları için daha fazla parayla memnun olan silahlı kuvvetlerin kendisi de bir kez daha kazanmaktan oldukça uzak oldukları bir askerî çatışmanın içinde kendilerini bulmaktan dolayı hırçınlaşmıştır. Geri çekilmenin getireceği tepkinin en çok kendilerini etkileyeceğinden çekinmektedirler. Silahlı kuvvetlerin bugünkü yüksek rütbeli subayları kendilerinin o günlerde henüz daha alt kademelerde oldukları Vietnam’ı çok iyi hatırlamaktadır.

Sivil militaristler İran’ı işgal edecekleri, Küba’yı işgal edecekleri günleri sabırsızlıkla beklemekteler. Fakat bu arena Bush yönetiminin denemeyi bile göze alamayacağı ve başarı şansının en az olduğu alandır. Birleşik Devletler’e karşı “haydut devlet” (ABD seçimlerinin ertesi günü Macaristan askerî güçlerini Irak’tan çekeceğini açıkladı) muamelesiyle dünya çapında artan düşmanlık bir yana, ayak sürüyen yüksek askerî idareciler de büyük şirket seçmenlerinin hatırı sayılır desteğini alabilir. Bu kesim zaten istedikleri ekonomik değişimleri tehdit eden savaşların getirdiği mali yükten bunalmış durumdadır.

Bush’tan beklenilen şey hızla ileri gitmesidir. Ama bu şekilde davranırsa da kendi kampındaki bölünmelerin farkına varmayabileceği ihtimali bir yana, dünya çapında Irak’tan çekilmeye mecbur kalmasının getireceği utancı da yaşayabilir. (Aynen bir zamanlar Vietnam’dan çekilmeye mecbur kaldığında yaşamak zorunda kaldığı gibi bir utanç!) Böyle bir durumun getireceği netice ABD’de çok güçlü bir savaş karşıtı hareket ortaya çıkıp solu canlandırabilir. Daha da önemlisi, hem sağ ve hem de solda tarihî sosyal tabanı olan izolasyonculuğu da tekrar geri getirebilir. Uzun vadede, dünya sistemine dair Bush’un gündemi çok da zengin değildir. Ama halihazırda Birleşik Devletler’in içindeki dahili meselelere dair gündem epeyce yoğundur. Hatta sosyal hayatı geriletecek bir hukuki sisteme bile gidebiliriz. Eğer böyle bir gelişme meydana gelirse, herkesin konuşmaya başladığı siyasi hayatın kutuplaşması giderek artacak ve ciddi çatışma seviyelerine ulaşacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nin, 2004 seçimlerinin en büyük mağlubu olduğu kesindir; belki de bundan en çok dünya kazançlı çıkacaktır.” (Zaman, 23 Ocak 2005)

Müslümanlar dışında dünyadaki herkesle iyi bir diyalog örneği (!) gösteren Zaman grubu için Wallerstein tarafından kaleme alınan bu makale sonuna eklenen notu da aynen sizlerle paylaşmak istiyorum. Ne demek istediğimi Zaman üst yöneticileri çok iyi anlayacaklardır! Anlamamışlarsa; arasınlar, anlatayım…

Immanuel Wallerstein kimdir?

Bu yazıyı Zaman için özel kaleme alan dünyanın saygın bilim adamlarından biri olan Wallerstein, Yale Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. Temel yapıtı niteliğindeki üç ciltlik The Modern World-System kitabı sırasıyla 1974, 1980 ve 1989 yıllarında yayımlandı. Wallerstein’ın Türkiye ve dünyada yayınlanmış pek çok eseri bulunmaktadır.

 

 

***

 

 

 

 

 

“VİETNAM’ın Arapçası; IRAK!” (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

10.02.2005

ABD medyasının psikolojisi de bozulmaya başladı. Los Angeles Times’ın kadın yazarı Susan Campbell’ın yazısının başlığına bakın: “Neden dünya bizi tekmelemekten hoşlanıyor ki?”

Ve Susan Campbell yazısına şöyle başlıyor:

“Amerikan halkının karakteri o çok bildik, yabancılara ve tanıdıklarına en içten duygularıyla yaklaşan, onlara sevgisini göstermeye çalışan minik köpek yavrularını andırıyor. Ama dünyanın geri kalanı, bizi o kadar sıcak ve cana yakın algılamadıklarından olsa gerek, Amerikalılardan nefret eder görünüyorlar. Son zamanlarda oldukça da gözden düşmüş durumdayız…

Yapılan anketlerde bu sevgisizlik ülkemizde yüzde seksen ikilere (% 82) fırlamış durumda!

Susan Campbell yazmaya devam ediyor ve diyor ki:

Ekonomimiz zaten Amerikan hükümetinin kaynakları manasız bir savaşta kullanmasından dolayı iflasın eşiğinde… Tsunami kurbanları hayatta kalma mücadelesi verirken, bizler mümkün olan her türlü konfor imkânından şımarıkça istifade ediyoruz… Küçük köpek yavrusu olmaktan hoşlanıyoruz… Ama tahrik edildiğimizde ısırırız da…(!)” (Los Angeles Times, 21 Ocak 2005)

Amerikalılar hiç de tahrik edilmeden dünyanın her tarafını ısırdılar; hâlen de ısırmaya devam ediyorlar. Ya bir de tahrik edilseler kim bilir ne yaparlar?!. Yoksa Hiroşima ve Nagazaki’de yaptıkları gibi ellerindeki atom bombaları ve benzeri silahları mı kullanırlar?!. Vahşi kovboylardan ya da neo-con(i)lerden her şey beklenir!..

ABD’nin meşhur akıl babalarından Thomas L. Friedman bile, 16 Ocak 2005 tarihli The New York Times gazetesindeki köşesinde, bakınız neler de yazmış:

“Bush ve ekibi elbette ki Irak halkını özgürleştirmek için girdiği bu savaşı yanlış yönlendirerek tüm bu anlattıklarıma katkıda bulunmuş olmuyor. ABD bölgede acınası durumda ve inanıyorum ki, sağdan ya da soldan herkes, bir an önce elini yıkayıp bu durumdan sıyrılmak istiyor…”

Siz yazana değil de Yazdıran Allah’a bakın.

Evet doğru, ABD döktüğü kanlarla kirlenen ellerini yıkayıp bu bataklıktan sıyrılmak istiyor, ama nasıl? Aynen bir zamanlar Vietnam’dan sıyrılmak zorunda kaldığı gibi… Başkan Bush’un son yemin merasimi esnasında yapılan savaş ve işgal karşıtı gösterilerdeki pankart her şeyi her şeyi ne de güzel özetlemiş:

“VİETNAM’ın Arapçası; IRAK!”

Bugünkü yazımı, psikolojileri ve dengeleri iyice bozulan Amerikalıları bir yana bırakıp aklı selim sahibi bir İngiliz ile tamamlamak istiyorum. Irak katliamları başladığı günlerde İngiltere Dışişleri Bakanı olup işgale karşı çıkarak istifa eden Robin Cook’un, 21 Ocak 2005 tarihinde The Guardian gazetesinde yayımlanan makalesini aynen iktibas ederek sunmak istiyorum:

“Bush yönetimi Irak’taki feci başarısızlığı yalanlamayı sürdürüyor”

“Bush’un dünkü yemin töreni konuşmasında pek çok zıtlık bulunuyordu.

Son yüzyılda en az oy farkıyla seçilen başkan olup böylesi büyük kararlara imza atmasından, refah harcamalarını kısmak gerektiğini söyleyip tören için 40 milyon dolar harcanmasına (Clinton tören için 3 milyon dolar harcamıştı) kadar pek çok zıtlık barındırıyordu tören. Son olarak en büyük zıtlık, yönetimin seçim zaferi konusunda kendini beğenmişlik içindeki gönül rahatlığı ile Irak macerasındaki yıkıcı askeri başarısızlık arasında bulunuyor. George Bush’un yeniden seçildiği günden bugüne 200’den fazla ABD askeri Irak’ta öldürüldü. Genişleyen direnişin giderek daha fazla hakim olduğu topraklarda işgalcilerin güvenli bir biçimde devriye gezme oranları düşerken, her yeni gün işgal güçlerine karşı 70 yeni saldırıyı beraberinde getiriyor. Bu hafta, işgalin destekçisi olmasına rağmen üst düzey bir Kürt lider bana, pek çok vatandaşı için “Irak hükümetinin sadece televizyonda var olduğunu” kabul etti.

Önümüzdeki seçimlerin hukuksuz zemini gizli oy mefhumunu da zorunlu hale getirdi. Adayların pek çoğunun ismi suikasta uğrayabilirler gerekçesiyle gizli tutuluyor. Oy verme merkezlerinin adresleri seçim günü havaya uçurulmasınlar diye yetkililer tarafından saklanıyor.

Irak, Bush yönetiminin amiral gemi projesiydi ve en büyük yıkımına dönüşmüş durumda. Dünün neşeli atmosferi bu acımasız gerçeğin, onların işgali başarılı bir biçimde nasıl sona erdireceklerini bilmediklerinin ya da geride daha kötü bir durum bırakmadan ülkeden nasıl ayrılacaklarını bilmedikleri gerçeğinin üzerini örtemez. Ve Tanrı bize yardım etsin, başbakanımızın sarsılmaz sadakati nedeniyle Basra’da tutuklulara yönelik işkence ve suiistimal fotoğraflarının utancına ve Irak ordusunun dağıtılmaması gerekliliği de dâhil tüm İngiliz tavsiyelerini defalarca reddeden bir yönetim tarafından herhangi bir değişim strateji olmayan Washington’a saplanıp kaldık.

Yeni bir başarılı strateji arayışı ancak mevcut stratejinin bütünüyle başarısızlığa uğradığını kabul etmekle başlayabilir. Fakat dün göreve başlayan ikinci Bush yönetimi, Irak’ı işgal eden güçlerinin içinde bulunduğu korkunç durumu inkâr eden insanlarla dolmuş durumda. Seçimlerden bu yana, George Bush Irak’a saldırmanın iyi bir fikir olduğuna inanan insanları terfi ettirdi ve sonuçlar konusunda endişelenenlerin görevlerine son verdi. Böylece, Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasının ortaya atıcısı Condoleezza Rice, başkanı Irak’ın parçalanması durumunda onu tekrar eski haline getirme süreciyle uğraşmak zorunda kalacağı konusunda uyaran Colin Powell’ın yerine getirildi.

Dünkü yemin konuşmasını dikkatli bir biçimde dinleyenler, “Irak” kelimesinin konuşma metnine dahil edilmediğini görebilir. İncil’den kutsal sözlerle konuşmanın bazı bölümleri renklendirilirken bölgeye dair tartışmalardan hiç bahsedilmedi. Konuşmada, devam eden savaşa dair belki de tek ima, ABD askerlerinin hizmeti ve gösterdikleri fedakârlık üzerineydi. Tam bu noktada, ilginç bir biçimde kameralar başkanın yalanının farkında olan izleyicilerinden, ciddi bir biçimde konuşmayı dinleyen Dick Cheney’in görüntüsünü kesip çıkardı.

Garip bir biçimde konuşma metninin dışında bırakılan sadece Irak değildi. Hiçbir konuya spesifik bir vurgu yoktu. Bunun yerine, genelleştirmelerin, zor sorunların ya da bu sorunlara gerçek çözümlerin olmadığı kaygısızlık akıntısında sürüklenmeye davet edilmişiz. Özgürlük ve kurtuluş evrensel değerlerdir. ABD anayasasının kurucu babaları bu mefhumlar üzerinde patenti ellerinde tutmamışlardır. Onlar, Avrupa’nın sosyal demokrasi geleneği köklerine bağlı kaldılar ve biz George Bush’un bu değerleri yeni tür kendi emperyalizmini ideolojik olarak örtmek için kullanmasına izin vermemeliyiz.

Aynı şekilde, Bush’un kas gücüne dayanan ve özgürlüğün 38 bin fit yükseklikten bırakılan bombalarla getirilebileceğini varsayan dış politikasını da kabul etmemeliyiz. Bush’un resmi metne bağlı kalmadan konuşmasına kattığı bölüm bağımsızlığın ilanını selamladığı bölüm oldu. Fakat yabancı hakimiyetinden kurtuluşa gönderme yaptığı kutlama İngiliz bağımlılığından kurtuluştu. Başkan ve onun konuşmasının metin yazarları, özgürlük hakkındaki retorikleri ile ABD ateş gücüyle yansıtılan bu özgürlük arasındaki tezatla yüzleşmek zorunda. Bu, başkan her gün dünyaya özgürlük getirme misyonunu anlattıkça, yapılan bir anketin neden dünya halklarının Bush’un yeryüzünü daha tehlikeli bir yere dönüştürdüğüne inandığını açıklıyor. Onların endişelerinde haklı olup olmadığını, Bush yönetiminin İran ile sorunları dışişleri bakanlığı mı yoksa ABD hava gücü aracılığıyla mı çözeceği gösterecek.” (The Guardian - 21 Ocak 2005)

Yazımın başlığında ne demiştim:

“VİETNAM’ın Arapçası; IRAK!”

Peki, çılgın Coniler yani neo-conlar (yeni muhafazakârlar), Türkiye’deki isimleri “AKP” olan muhafazakârların örtülü desteğine güvenerek Irak’tan sonra İran’a da saldırmaya kalkışırsa, ne olur?

“VİETNAM’ın Farsçası; İRAN!” olur!..

Ya da;

“ABD’nin sonunun başlangıcı Ortadoğu” olur.

 

 

***

 

 

 

 

ABD VE İSRAİL’İN HEDEFİNDEKİ

İ S L Â M   Ü L K E S İ

S U R İ Y E

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

20.02.2005

KOMŞUMUZ SURİYE VE ŞAM

Suriye, insanlığın ilk yerleşim alanlarının ve ülkelerinin en önemlilerinden biri. Ebla imparatorluğu Hz. İsa’dan önce (İ.Ö.) 2350-2200 yıllarında kurulmuş. İmparatorluk bugünkü Suriye ile bazı Anadolu ve Mezopotamya kentlerini kapsıyordu. Ebla kültürü, Sümer kültürünün farklı bir bölgeye parlak bir uyarlanmasıydı.

Suriye, Ebla imparatorluğundan sonra değişik dönemler yaşadı. Nihayet İskender tarafından fethedildi. 395-638 yıllarında Bizans dönemini yaşadı. 634-1517 yıllarında Müslüman Arap hükümranlığında kaldı ve Emeviler Devleti’nin başkenti oldu. 1516 yılında başlayan Osmanlı dönemi 1918 yılına kadar sürdü. 1919-1945 yılları arasında Fransız işgali ve mandası hükümran oldu. Bu tarihten sonra, günümüze kadar gelen Suriye Arap Cumhuriyeti dönemi başladı.

Suriye, Baas Partisi uygulamaları ve ebedî lider (El-Kaidu’l-Halid) Hafız Esad yönetiminde farklı bir dönem yaşadı. Şimdi de onun oğlu Beşşar Esad, modern ve kalkınmış Suriye’nin gerçekleştirilmesi için plan ve projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Halk ve yöneticiler de bu yolda ellerinden geleni yapıyorlar. Beşşar Esad ilk fırsatta eşi ile birlikte Türkiye’yi ziyaret etmeyi ihmal etmedi. Böylece iyi komşuluk ilişkileri ve çeşitli alanlarda işbirliği imkânları görüşülüp yürürlüğe kondu.

Suriye ile Türkiye arasında zaman zaman kesintiler yaşansa da, 12 asırlık müşterek bir tarih var. Günümüzde de Irak işgali sebebiyle iki ülkenin tarih ve kaderleri yeniden çakıştı. Komşularındaki bu sorun bütün dünya ile birlikte her iki ülkeyi de çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü işgal güçlerinin hedefinde Irak’tan sonra Suriye ve Türkiye var. Bunun böyle olduğunu herkes gibi bu iki komşu ülkenin yöneticileri de çok iyi biliyorlar. Nitekim komşuda meydana gelen bu musibetin bir faydası oldu ve iki ülke aradaki buzları eriterek son yıllarda yakınlaşmayı gerçekleştirdi.

Suriye büyük bir değişim geçiriyor. Aslında sadece Suriye değil, bölgedeki bütün Ortadoğu ülkeleri baş döndürücü bir kentleşme ve gelişme süreci yaşıyor. Nitekim seksenli yıllarda yedi yıl yaşadığım Riyad’da da bunu bizzat görme fırsatı bulmuştum. Riyad bana göre o yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ve gelişen başkentiydi. Bu hızlı gelişme diğer bölge ülke ve şehirlerine de örnek oldu. Hızlı kentleşme, ticaretin gelişmesi, eğitim ve iletişim imkânlarının artması beraberinde yeni toplumsal talepleri getirmiş bulunuyor. “Demokrasi” bu taleplerin en belirgini olarak öne çıkıyor. Nitekim Mayıs ayında Tunus’ta gerçekleştirilen son Arap Birliği toplantısında demokrasi vurgusu yapıldı. Bölgedeki otoriter rejimler yeni reformlar yapmaya zorlanıyor. Halk da her zamankinden daha çok demokrasiye geçmeye hazır görünüyor. İşte bütün bu gelişmeler sebebiyle olsa gerek, Suriye belirgin bir şekilde komşusu Türkiye’yi önemsiyor ve tecrübelerinden yararlanmak istiyor.

Suriye sözkonusu olunca elbette Şam da unutulmamalı!

Aslında tarihten beri bölgenin genel adı “Biladu’ş-Şam”dır. İslâm medeniyet, düşünce, ilim ve sanatlarının birden fazla tarihî merkezi var. Mekke, Medine, Bağdat, Basra, Kufe, Kurtuba, Kahire, Buhara, Semerkant, İsfahan ve İstanbul bunlardan sadece birkaçı. Suriye’nin başkenti Şam da bu tarihî merkezlerin en başta gelenlerinden biridir. Emevi Camii ve Beyaz Minare orada… Yüzlerce peygamber yanında Yahya Peygamber orada medfun... Selahaddin Eyyubi ile Sultan Vahdettin’in mezarları da orada... Hamidiye Çarşısı ve buralardan geçen Hicaz Demiryolu da unutulmamalı…

Emeviler’in başkenti Şam… Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin en önemli kentlerinden biri Şam… Ve nihayet günümüz Suriye Cumhuriyeti başkenti Şam

Şam hariç, şimdiye kadar bütün Arap başkentlerini gezip gördüm. İki yıl önce Şam’a çok yaklaştım. Bir iş seyahati sebebiyle gittiğim ve bir hafta kaldığım Beyrut’ta her gün ziyaret gündemimde Şam vardı. İki başkent arasında sadece bir dağ var. Yıllarca yaşadığım İzmir’den Manisa’ya gitmek kadar yakınına yaklaştım, ama iş yoğunluğu sebebiyle çok istememe rağmen, Şam’a gidemedim. Anti Lübnan dağlarındaki Cebel Kaysun tepesini aşıp Şam’a geçemedim. Gözümde ve gönlümde tüten Şam, bizim özellikle mübarek topraklara giderken coğrafyamızın tabî bir uzantısı olarak orada duruyor. İlk fırsatta inşaallah sendeyim, sevgili Şam!

“İslâm ve Şam”, “Osmanlı ve Şam”, “Türkiye ve Şam” diye düşündüğünüzde; Şam bizden ve bizim bir şehrimiz olarak orada duruyor. Ben şimdiye kadar gidip gördüğüm ve yaşadığım hiçbir İslâm kentinde kendimi yabancı gibi değil, kendi memleketimde gibi hissettim ve öyle yaşadım. Şam ve Suriye’de de kendi öz vatanımdaymış gibi “Ehlen ve sehlen yâ eh(kardeş) et-Türkî! Ente fî vatanike!/ Sen kendi vatanındasın.” diye karşılanacağımı çok iyi biliyorum.

Yakın komşumuz, kapı komşumuz “Şam ve Suriye” orada bizi bekliyor!..

 

 

 

SURİYE VE İNSANLIK

İlk insan yaz kış meyve veren ormanlıkların olduğu yerde yaratılmıştır. Bu ormanların bulunduğu iklimin Nil nehrinin güneyinde, Afrika’nın Ekvator bölgesi olduğu sanılmaktadır. Dünyamızın bu ilk insanları Nil Vadisi’nden ilerleyerek Mısır’a gelmişler, oradan Doğu Akdeniz bölgesine ulaşmışlar, oradan da Fırat Vadisi’ni takip ederek Mezopotamya’ya varmışlar.

Bir taraftan nüfus artarken, diğer taraftan kuraklık da başlayınca kuzeye yönelmişler ve avcılığa başlamışlar. Daha sonra buralardan hem toplayıcılık hem avcılık yapabildikleri Kafkasya’ya yönelmişler, böylece Kafkasya avcıların ilk vatanı olmuştur. Oradan da Asya ve Avrupa’ya yayılmışlardır.

Bunun aksi de doğru olabilir. İlk insan Mezopotamya’da yaratılmış, oradan Suriye-Filistin-Mısır yoluyla Afrika’ya gitmiştir. Bu ilk insanların bir kolu da Anadolu’ya geçmişlerdir.

Ancak, ilk insanın Afrika’da yaratılmış olduğuna ait iki delil vardır. Bu delillerin birincisi, yapılan kazılarda ilk insan kalıntılarına daha çok Afrika’da rastlanmıştır. İkinci delilimiz ise ilk insanın siyah olmasıdır. Çağımızda da siyah insanlar Afrika’da yaşamaktadırlar. Son bilimsel çalışma ve gen araştırmalarının sonuçlarına göre, siyah renkten diğer bütün renkler oluşabildiği halde, diğer renklerden insanın siyah ırkı oluşamamaktadır.

İlk insanlar güneyden-kuzeye veya kuzeyden -güneye, her ne suretle ve hangi güzergâhı takip ederek gitmiş olursa olsun; bu gidişlerde “Suriye” ilk insanların geçiş alanı olmuştur.

Mezopotamya’nın ilk halkı Kenanilerdir. Fenikeliler de bunlardandır. Kenaniler Aramca konuşan kabilelerdir. İbranilerin dili de sonra bunların dili olarak gelişmiştir. Tevrat İbranilerin bunlarla mücadelelerini anlatmaktadır. İbrani devletleri buralara hakim olmuşlardır.

Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin yani Doğu Akdeniz, değişik kavimlerin gelip geçtiği bir yerdir. Bu bölgede hakim olan kültür, ağırlıklı ve etkili olarak Mezopotamya, Mısır ve Hitit kültürü olmuştur. Milattan önce Büyük İskender’in Persleri yenmesinden sonra Romalılar bölgeye hakim olmuşlardır. Müslümanlar da Romalılardan buraları fethetmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesinden sonra bölge Avrupalıların nüfuzu altına girmiştir. Bölgenin yapısı maksatlı olarak parçalanmış çeşitli devletler olarak oluşturulmuştur. Bölge İsrail ile Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye olarak ayrılmış, böylece Suriye küçültülmüştür.

Bölge Batı dünyasının hükümranlığına girdikten sonra Filistin Yahudilerin nüfuzu ve zulmü altına bırakılmıştır. Lübnan’da Hıristiyanların hakimiyeti kurulmak istenmiştir. Ürdün İngilizlerin hegemonyasına terk edilmiştir. Suriye ise Fransızların payına bırakılmıştır.. I. Dünya Savaşı ve Osmanlı hakimiyeti sonrasındaki bölüşme bu idi.

II. Dünya Savaşı sonrasında sömürgecilik siyaseti kalkıp Fransızların bölgedeki nüfuzu yok edilince, Suriye için bağımsız bir ülke olarak yeni bir dönem başlamış oldu ve günümüze de böyle gelindi. Suriye bölge ülkeleriyle birlikte bu dönemde kendine özgü sorunlar yaşamasına rağmen ayakta kalmayı başardı.

Amerika’da yerleşmiş bulunan ve dünyayı sömüren Yahudi sermayesi, bölgedeki bütün Arap ülkelerinde ve Suriye’de nasyonal sosyalist bir rejim uygulamayı hedeflemiş, bu şekilde bölgedeki kimi ülkeleri İslâmiyet’ten uzaklaştırmak ve dinsizleştirmek istemiştir. Bunu gerçekleştirmek amacıyla bölgede Baas partilerini kurdurmuş ve bu partiler aracılığıyla Müslümanlara büyük zulümler yaptırmıştır. Sömürü sermayesi bu hedefini Sovyetlere verdiği destekle gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Bu arada genel bölge politikasına uygun olarak İstanbul’u Ruslara kaptırmamak için Türkiye’de bağımsız ve dinsiz bir lâiklik siyaseti yürütmek istemiştir. Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka inkılâpları ile Sovyetler yıkılınca Suriye havada kalmış ve artık bağımsız bir durum almıştır. Hafız Esad’ın ölümü ile yerine geçen oğlu Beşşar Esad, babası gibi din düşmanı olmaması yanında, komşularıyla iyi ilişkiler yürütme politikasını yürürlüğe koymuş, Türkiye de bu politika değişikliğinden müsbet yönde etkilenmiştir.

 

 

 

SURİYE VE İSRAİL

Allah Hazreti İbrahim Peygambere Nil’den Fırat’a kadar olan ülkelere hakim olacaksın diye vaat etmiştir. Hazreti İbrahim iki oğlu Hz. İsmail ve Hz. İshak’ı buralara yerleştirmişti. Hz. İsmail Mekke’de yerleşmiş ve onun neslinden Hazreti Muhammed (s.a.v.) insanlığın son peygamberi olarak geldi, İslâmiyet bütün bölgeye ve dünyaya yayıldı. Hz. İshak’tan ise İsrail oğulları ortaya çıktı ve onlar da bölgedeki etkinliklerini çağımıza kadar sürdürdüler. Böylece Allah’ın Hazreti İbrahim’e olan vaadi yerine gelmiş oldu.

Yahudiler şimdi buraların sadece kendilerine ait olduğu iddiasındadırlar. Hazreti İbrahim’e yapılan vaadi çarpıtarak sadece Hazreti Musa’ya yapılmış kabul ediyorlar. İnsanlığın bölgedeki üç bin yıllık macerasını böyle yanlış bir mecraya sürüklemeye çalışıyorlar. Yanlış hesap elbette bir yerden, kim bilir belki de Bağdat’tan geri dönecektir. Yahudiler yakında yanıldıklarını anlayacaklar.

Yahudiler 1897’de Bazel’de yapılan I. Siyonizm Kongresinde aldıkları kararla iki dünya savaşı çıkarma kararı aldılar. Önce Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu yıkılacak, sonra İkinci Cihan Savaşı çıkarılarak İsrail devleti kurulacaktır. 1997’den itibaren de İsrail imparatorluğu oluşturulması için harekete geçilecektir. Bu plana göre bütün Arabistan, Suriye, Irak ve Türkiye’nin doğu ve iç Anadolu bölgeleri İsrail imparatorluğunun topraklarına katılacaktır.

Günümüzde BOP ve BİP olarak dünya gündemine sunulan İsrail imparatorluğu projesinin ilk hedefi, Irak’tan sonra Suriye’yi ele geçirmektir. Bunu sağlayabilmek için hazırlanan gizli plana göre; önce Suriye Türkiye’ye işgal ettirilecek. Sonra diğer komşu devletler Türkiye’ye saldırtılarak yıkılacak ve bu iki ülke, özellikle de Suriye’nin tamamı İsrail imparatorluğu sınırlarına olarak sokulacaktır. Hedef, plan ve proje budur. Irak’tan sonra hedefteki ilk ülke olan Suriye için hazırlanan plan ve proje budur.

Bu genel plan ve proje çerçevesinde Suriye, İsrail için Filistin ve Irak’tan sonra önem verdiği bir ülkedir. İsrail planına göre bu ülkede ateist bir halk olacak, Türk düşmanı bir halk olacak, gerçekleştirilmek istenen hedefe bu yoldan ulaşılacaktır. Konuyu buraya getirdikten sonra, şimdi meseleye Türkiye-Suriye penceresinden bakabiliriz.

 

 

 

SURİYE VE TÜRKİYE

Türkiye Anadolu ve Trakya üzerinde kurulmuş bir ülkedir. Türkiye orta kuşakta, Suriye ise sıcak kuşaktadır. Sıcak kuşak halkı daha uygar bir halktır, çünkü uygarlaşmak için yeterli zamanları vardır. Ama sıcaklığın verdiği rehavet sebebiyle savaşçı değildirler. Buna mukabil kuzey halkları çok zor şartlarda yaşarlar. Uygarlaşmak için vakitleri ve imkânları yoktur. Orta kuşak halkları ise ikisi arasında yarı uygar, yarı savaşçı bir halktır. Teknoloji geliştikçe dünyaya orta kuşak hakim olmuştur.

M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu bölgeye hakim durumda idi. Sonra İbrani Uygarlığı yayılınca Anadolu onların etkisinde kaldı. Sonra Romalıların etkisinde kaldı. Daha sonra burasını Türkler fethetti. Türkler döneminde bölge yüzlerce yıl süren huzur ve istikrar dönemini yakaladı.

Suriye, Bizanslıların güçlü döneminde onların yönetimindeydi. Sonra Arapların yönetimine girdi. Emeviler döneminde onlara merkez oldu. Türkler buralara hakim olunca, beş yüz yıl Türk yönetiminde kaldı. Bu uzun süre adaletli yönetim sayesinde gerçekleştirildi.

Suriye’nin, Osmanlılar döneminde -Arapça konuşmanın dışında- Türkiye’den bir farkı yoktu. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkiye millî devlet oldu ve Anadolu’ya çekildi. Batılılar Türkiye’nin komşuları ile barış ve huzur içinde olmaması için nizalı topraklar bıraktı. Hatay, Musul, Nahçıvan, Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs bunlardandır. Türkiye bunların hepsinden feragat etti. Sonra sadece Hatay alındı. Bununla beraber, Suriye halkı Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmadılar.

Suriye şimdilerde Türkiye için en hassas sınır komşusu olmaya doğru gitmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri, Irak’ı işgal ettiği gibi Suriye’yi de işgal etmek istemektedir. Kıbrıs’a da asker indirmeyi planlamaktadır. Türkiye’nin kuzeyinde Gürcistan’ı rejim olarak işgal etmiştir. Ermenistan’ı da kendi nüfuz alanına katacaktır. ABD böylece Türkiye’nin dört tarafını sardıktan sonra; Kürtleri harekete geçirerek iç savaş çıkarmayı ve Türkiye’yi parçalamayı hedeflemektedir. Irak ve Suriye’den sonra, asıl hedef Türkiye’dir.

Amerika Birleşik Devletleri yarın Irak gibi Suriye ve Türkiye’yi işgal ederse Türkiye ne yapacaktır?

 

 

 

ABD, DÜNYA, TÜRKİYE VE SURİYE

Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye dost olacak(!) ama bunun karşılığında şartlar ileri sürecektir. Nedir bu şartlar? Fırat ve Dicle havzasını Kürtlere vereceksin! Toroslar’ın güneyini İsrail’in kurduğu yeni Suriye’ye vereceksin! Karadeniz Bölgesi’ni Gürcistan ve Ermenistan’a vereceksin! İstanbul’u ve Ege Bölgesi’ni Bulgaristan ve Yunanistan’a vereceksin! İşte ancak o zaman seninle dost olurum(!) diyecektir.

Bütün bu gelişmelerden önce de ABD ve dünya sömürü sermayesinin menfaatleri için İran’la savaşacak ve onu yeneceksin! İran’ı yendikten sonra da parçalanacaksın, diyecektir!

ABD, İran’ı kendisi işgal edemiyor, buna gücü yetmiyor. Bu gücü olmadığı için Saddam döneminde tam sekiz yıl Irak’ı İran’a saldırttı ve yüzbinlerce masum insanın ölümüne sebebiyet verdi. ABD İran’a güç yetiremiyor, ama Suriye’yi işgal etme gücüne sahip. Irak işgalinden sonra, şimdi Suriye işgalini gerçekleştirmeyi planlıyor. Plan budur, proje budur. Başka bir şey değildir.

 

 

 

 

 

Bu durumda ve bu proje karşısında

TÜRKİYE NE YAPMALIDIR?   

Türkiye, ancak aşağıda özetleyeceğim siyaset uygulamaları ile kendisini selâmete çıkarabilir:

a) Türkiye güçlü savunma ordusuna sahip olacaktır. Bunun için hemen gerekli reformları gerçekleştirecek, millî görüş ve adil düzenin öngördüğü şekilde yeniden yapılanacaktır. Dünyanın süper güçleri Türklerin Türkiye’yi savunma gücüne sahip olduğuna inanacaklar ve bu sayede hiçbirisi Türkiye’ye karşı saldırıya geçme cesaretini gösteremeyecektir.

b) Türkiye komşuları ile son derece iyi geçinecek, onların güçlenmesi için çalışacaktır. Güçlü Bulgar-Yunan ittifakı ile Amerika’nın (aslında Bosna ve Kosova’dan başlattığı) Balkanlar’ı işgal etmesini önleyecek. Bu arada Avrupalılar da Balkan ülkelerini Türkiye’ye saldırtmamalıdırlar. Kafkaslar’da güçlü Azerbaycan-Gürcistan-Ermenistan ittifakını sağlayacak, böylece Amerikalılar oraları işgal edemeyeceklerdir. Ruslar da Türkiye’ye karşı bu ülkeleri saldırma aracı olarak kullanmamalıdırlar. Türkiye güçlü bir Suriye-Irak ittifakını sağlamalıdır. Amerika onlarla uğraşmak ve oyalanmak zorunda kalmalıdır. Suriye’nin işgal edilmesine izin vermemelidir. Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde başta İran ve diğer Ortadoğu ülkeleri ile işbirliği yaparak girişeceği faaliyetlerle, ABD’ni Irak’tan uzaklaştırmak zorundadır. ABD savaş tazminatını almalı ama Irak’tan çekilmelidir.

c) Türkiye İsrail devletini tanımalı ve mevcut sınırları içinde kalmasına izin vermelidir. İsrail devletine evet, ama İsrail imparatorluğuna hayır demelidir. Nasıl Irak’ta Kürt devletine karşı ise İsrail’in de genişlemesine alenen karşı olmalıdır. Filistinlilerin sorunlarının çözümü için İslâm ülkeleri nezdinde harekete geçmelidir. Yoksa, Filistin ve İsrail sorunu çözülmedikçe, bölge sorunları çözülemeyeceği gibi, Türkiye ile Suriye arasında da gerçek ve istikrarlı bir dostluk kurulamaz.

d) Nihayet, Türkiye millî görüşten kaynaklanan adil bir düzenle dünyaya barışın gelmesi formüllerini öğretmelidir. Türkiye bu düzeni önce kendi ülkesinde kurmalı, sonra da dünyaya; işte görüyorsunuz biz kurduk, şimdi siz de kurun demeli, diyebilmelidir. Yabancı ülkede bulunan hiçbir Türk veya Müslüman halkını kendi devletlerine karşı desteklememelidir. Tam tersine, halkın kendi ülkelerine sadık olmaları gerektiğini empoze etmelidir.

 

 

 

“SURİYE SORUNU” “ORTADOĞU SORUNU”DUR;

“ORTADOĞU SORUNU” DA “DÜNYA SORUNU”DUR

a) Müslümanların sorunudur, İslâm âleminin sorunudur. Orası asırlardan beri sadece Müslümanlara aittir. Ayrıca Müslümanların kimi dinî merkezleri oradadır. Bölge İslâm âleminin ve çok önemli İslâm ülkelerinin merkezindedir.

b) Avrupa’nın sorunudur. Avrupa, Asya kıtası ile olan irtibatını Ortadoğu üzerinden kurmaktadır. Ortadoğu ülkeleri Avrupa’nın müttefiki olmazsa, Avrupa ekonomik bakımdan dünya pazarının yarısını kaybeder. Bu da Avrupa ülkelerinin yarı yarıya çökmesi demektir.

c) Rusların sorunudur. Rusya başta olmak üzere bölge ülkeleri, Hint Okyanusu’na ve Akdeniz’e Ortadoğu ülkeleri üzerinden irtibat sağlamaktadır. Rusya Ortadoğu ülkeler ile dost olmazsa, denizlerle ilişkisi kesilmiş olur. Denizlerle ilişkisi kesilen bir Rusya da büyük ülke olamaz.

d) İsrail’in sorunudur. Yahudilerin tarihi vatanı buradadır. İsrail’in topraklarını Müslümanlar almadılar. Önce Babil Devleti bunları sürgün etti. Sonra Bizanslılar buraya hakim oldu. Müslümanlar bölgeyi onların hakimiyetinden kurtardı ve Yahudilerin de orada yerleşip huzur içinde yaşamalarını sağladı. Ancak onlar Müslümanlardan kanlı bir şekilde aldılar ve hâlâ da kan akıtıyorlar. ABD’ni arkalarına alarak zulme ve katliama devam ediyorlar.

e) Nihayet, dünyanın sorunudur. Süper güç olduğunu iddia eden ABD Ortadoğu’yu işgal etmeye başlamıştır. Afganistan’ı işgal etti. Irak’ı işgal etti. İsrail’i işgal etti. Şimdi sırada Suriye var. Arabistan zaten onun askerleri tarafından korunuyor ve işgal altındadır. Lübnan ve Ürdün kendiliğinden teslim durumundadırlar. Türkiye’nin kuzeyinde Gürcistan’ı rejim devrimi ile istila etti. Orta Asya’ya Afganistan bahanesiyle yerleşti. Afganistan işgal edilmiş olarak duruyor. Suriye’den sonra İran ve ondan sonra da Türkiye’yi istila etme durumundadır.

Türkiye sıra kendisine gelmeden, bir an evvel ABD istilalarına dur demelidir. Elbette dünya ABD’ne Ortadoğu’yu yedirmez. Türkiye kan gölüne döner ama Türkler istiklâllerini kimseye kaptırmazlar. ABD ve İsrail bir an önce bu maceradan vazgeçmeli ve kendi sınırlarına çekilmelidir. Türkiye, İslâm âlemi ve dünya ülkeleri de bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirmelidirler.

 

 

 

 

 

SURİYE

 

DEVLETİN ADI:

Suriye Arap Cumhuriyeti

BAŞŞEHRİ:

Şam

YÜZÖLÇÜMÜ:

185.180 km2

NÜFUSU:

15.000.000

RESMİ DİLİ:

Arapça

DİNİ:

İslâm

 

Suriye Ortadoğu ülkelerindendir. Güneybatı Asya’da, Ortadoğu’nun kalbi durumunda bir mevkiye sahiptir. 32° 19’ - 37° 20’ kuzey enlemleriyle, 35° 37’ - 42° 22’ doğu boylamları arasındadır. Kuzey ve kuzeybatıdan Türkiye, doğudan Irak, güneyden Ürdün, batıdan İsrail, Lübnan ve Akdeniz ile çevrilidir.

 

TÂRİHİ

Suriye, toprakları üzerinden çeşitli medeniyet ve kültürlerin geçtiği ve pek çok istilâların, hadiselerin meydana geldiği, eski ve kritik bir mevkiye sahiptir. Ülkeye ilk yerleşenler Hazreti Nuh’un oğlu Sâm’dan türeyen ve Sâmi dilini konuşan Sâmilerdir.

Müslümanların Suriye’ye hâkim olmasına kadar bölge Amoritler, Fenikeliler, İbraniler, Hititler, Persler, Makedonyalı İskender, Roma ve Bizans imparatorlukları idaresinde kaldı.

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslâm dini bütün Ortadoğu’ya yayıldığında, Suriye de İslâmlaştı. Hazreti Ebu Bekir’in halifeliği devrinde Suriye’ye gönderilen İslâm orduları, Hazreti Ömer zamanında 635’te bölgeyi fethetti. Hazreti Ömer bölgeye gelip Suriye’yi teşkilâtlandırdı. Hazret-i Ömer, önce Hazreti Muaviye’nin kardeşi Hazreti Yezid’i Şam valisi tayin etti. Şam, bölgenin en büyük şehirlerinden olup, şehrin adı eskiden Suriye (Biladu’ş-Şam) olarak bilinirdi. Yezid’in vefatıyla Hazreti Muaviye Şam valisi oldu. Hazreti Muaviye Suriye’yi teşkilâtlandırıp medenîleştirdi.

Emevî Hanedanı Suriye’de kuruldu. Şam şehri merkezleriydi. Emevî Halifeliği’nden sonra, Suriye Abbasîlerin hakimiyetine geçti. Abbasi Halifeliği (662-749) devrinde Suriye çok gelişti. Pek çok ilim, kültür, medeniyet ve sosyal tesisler yapıldı.

Onuncu yüzyılın sonunda, Mısır’a hakim olan Şiî Fatımîler, Suriye’yi işgal ettiler. On birinci yüzyılda Selçuklular bölgeyi hâkimiyetlerine aldılarsa da, 1096’da Haçlı Seferleri başladı. Haçlı Seferleri (1096-1270) esnasında Haçlı-Şiî Fatimî ittifakından Suriye çok zarar gördü. Haçlıları, Eyyûbî Hanedanı’nın kurucusu Selâhaddîn-i Eyyûbî (1169-1193) Suriye’den uzaklaştırdı. Suriye, Selçuklu Atabekliği, Eyyûbîler ve Memlükler’den 1517 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçti.

16. yüzyılın başından 20. asrın başına kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Suriye, bu dönemde gelişip en huzurlu ve müreffeh devrini yaşadı. Osmanlı idarî teşkilâtında vilâyet halindeydi. 1833 yılında Osmanlıya tâbi Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa sülâlesine verildi. Birinci Cihan Harbi (1914-1918) sonrasına kadar Osmanlı idaresinde kalan Suriye’ye Osmanlılar pek çok ilmî, sosyal, kültürel, tarım, sınai ve ulaşım tesisleri kazandırdılar. Bu devirde pek çok ilim adamı yetişti ve bunlar çağdaş medeniyete hizmet ettiler.

Birinci Dünyâ Harbi’nde müttefik ordularının yenilmesi neticesinde, Osmanlı Devleti’yle imzalanan Mondros Antlaşması sonucunda bölge Fransızların işgaline uğradı. 1920’de Fransa’nın mandasına girdi.

Suriye, Fransa’nın idaresine girmesiyle, Osmanlı devrindeki huzur ve müreffeh hayatın yerini anarşi ve sefalet aldı. Suriye’de Müslümanlar çoğunlukta olmasına rağmen, idarede Fransızlar, Ermeniler ve Nusayrîler hakimdi. Şam, Halep, Nusayrî merkezî Lazkiye ve Harran bölgesindeki Dürzilerle Fransa’nın mücadelesi, Suriye’de hâlâ devam eden karışıklıkların kaynağıdır. Fransa, Suriye mandasına ait Hatay ve İskenderun’u antlaşmayla 1939’da Türkiye’ye vermek zorunda kaldı.

İkinci Dünyâ Harbi (1939-1945) yıllarında, 1941’de, Fransa, nüfuzu altında kalmak şartıyla Suriye’ye kısmî istiklâl verdi. 1943 seçimlerinde Şükrü el-Kuwatli, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Fransa harp sonrasında Suriye’den kısmî olarak çekildiyse de, geride pek çok problem bıraktı. 1945’te Birleşmiş Milletler’e Cumhuriyet idaresi olarak katıldı. 1949 ihtilâliyle Şükrü el-Kuwatli iktidardan uzaklaştırıldı.

Suriye Sovyetler Birliği ile yakın münâsebete girince, yönetim Rusya’ya yanaştı. İç huzursuzluklar artıp komşularıyla münasebetleri bozuldu. Sosyalist Baas Partisi kuruldu ve memleketteki huzursuzluktan faydalanarak kuvvetlendi. 1958’de Mısır ile “Birleşik Arap Cumhuriyeti” adıyla birleşti. Birleşme uzun sürmeyip 1961’de sona erdi. Baas Partisi, dışta Pan-Arap, içte sosyalizm propagandasıyla Suriye’de güçlendi ve 1963’te ülkenin tek kanuni partisi hüviyetini kazandı. Baas Partisi Suriye’de otoriter bir rejimi kurdu. Eski Lazkiye bölgesindeki Nasturî aşireti ülkede yönetime hakim oldu.

1967 Arap-İsrail Harbinde Golan Tepeleri’ni İsrail işgal etti. 1973’te Mısır ile anlaşıp, İsrail’e kuzeyden saldırmışsa da başarılı olamadı. Arap ülkelerinden ve Sovyet Rusya’dan yardım aldı. 1976’da Lübnan’ın içişlerine müdahale edip asker gönderdi. Suriye askerleri Lübnan’da püskürtülerek geri çekilmek zorunda kaldı. 1982’de İsrail’in hava taarruzlarına uğradı. Baas Partisi’nin Rusya ile yakın münasebetleri ülke içinde ve dışında çatışmalara sebep olmuştur.

Bitmek bilmeyen savaş, karışıklık, istikrarsızlık ve anarşi, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Suriye’nin adeta kaderi olmuştur. Manda devleti olma döneminden sonra, Sosyalist Baas Partisi yönetimi hâlen devam etmektedir. 1991’de Irak’ı, işgâl ettiği Kuveyt topraklarından çıkarmak için başlatılan harekâtta Çok Uluslu Müttefik Kuvvetleri yanında yer aldı. Hafız Esat’ın ölümünden sonra oğlu Beşşar Esat babasının yerine devlet başkanı oldu.

 

FİZİKÎ YAPI

Suriye’nin yüzölçümü yaklaşık 185.180 km2’dir. Mevki itibariyle Akdeniz’in doğusundadır. Kuzey ve kuzeybatısında Türkiye, doğusunda Irak, güneyinde Ürdün ve batısında İsrail ve Lübnan ile komşudur. Başşehir Şam’dır. Halep ve Humus diğer iki önemli şehridir.

Suriye fizikî yapı bakımından bir farklılıklar ve tezatlar ülkesidir. Ülkenin üçte biri çöl veya çıplak dağlarla örtülüdür. Üçte biri kıt ve elverişsiz çayırlıklarla kaplıdır. Geri kalan üçte biri de ekilebilir tarım arazisidir. Ülke, esasen üç bölgeye ayrılabilir; kıyı kesimi, dağlık bölge ve Suriye Çölü. Suriye, kısa bir Akdeniz kıyısına sahiptir. Kıyıyı doğuya ve güneye uzanan verimli ova ve yaylalar takip eder. Bundan sonra doğuya doğru dağlar ve vadiler uzanır. Bunların peşinden kısa ve verimli bir şeridin hemen arkasından, Fırat Nehri ile birlikte ülkeyi güneydoğu istikametinde baştan başa geçen Suriye Çölü gelir.

Akdeniz, Suriye’nin dörtte bir batı sınırını meydana getirir. Kıyı yaylası kıyıdan itibaren 8 ilâ 32 km kadar uzanır. Bu yaylanın doğusundaki dağlık bölge; ortalama yüksekliği 1585 m olan Ensariye Dağı, 2135 m olan Anti-Lübnan Dağ Silsilesi ve 2814 m ile ülkenin en yüksek yeri olan Hermon Dağı’ndan teşekkül etmiştir. Suriye’nin en verimli ve gelişmiş bölgesi bu bölgenin doğusu olup, Şam, Halep, Hama ve Humus şehirleri de buradadır. Şam ile Ürdün sınırı arasında yer alan Dürzi Dağı ise, ortalama olarak 1675 m kadar yüksekliğe çıkabilen yüksek bir yayla görünümündedir. Bu dağ volkanik olup, etek kısımları lavlarla dolu geniş bir çölün içindedir.

Ülkenin ortasını ve kuzeydoğusunu Suriye Çölü kaplamıştır. Bu geniş çöl orta kısımda tepeliktir. Çölde birkaç köy ve birkaç eski eserden başka bir şey yoktur. Suriye Çölü’nde kuru ve kavurucu sıcak çöl iklimi mevcuttur.

TABİÎ KAYNAKLAR

Suriye genel olarak tabii kaynaklar bakımından fakir bir ülkedir. Yeraltı kaynaklarından en önemli mineral petrol olup, daha çok kuzeydoğudan çıkarılır. Bundan başka alçıtaşı ve bazalt (volkanik taş, siyah mermer) da elde edilmektedir. Bulunan diğer mineraller şunlardır: Fosfat, kurşun ve bakır. Latakia bölgesi civarında ise çok az da olsa zift (katran) ve krom mevcuttur.

Suriye’nin kıyı bölgeleri nispeten yeşillik alanlar ve ağaçlarla kaplıdır. Dağlık bölgelerse umumiyetle çıplak olup, bir kısmı cılız otlarla örtülüdür.

Suriye Çölü’nün batısında kalan bozkır-çöl arazi, bitki örtüsünün kıt olduğu bir bölgedir. Bu bölgede ve Suriye Çölü’nde yağışlar olduğu zamanlarda bir miktar kısa ömürlü otlar, maki tipi çalılık ve dikenlikler yetişir.

Hayvanlar âlemi olarak pek fazla zengin bir ülke değildir. Daha çok çöl ceylanı (gazal, ahu), aktavşan (bir çeşit tarla faresi), toykuşu, deve, keçi, koyun, eşek ve sığır yetişir.

İKLİM

Kıyı bölgesinde iklim yaz aylarında nemli ve aşırı sıcaktır. Kış aylarında sık sık sis olayları olur ve bölge bol yağış alır.

Ülkenin ikinci bölgesi olan “dağlık bölgesi” yılda aşağı yukarı 1000 mm’lik yağış alır. Öyle zamanlar olur ki, sularla dolan nehirler seller meydana getirir.

Halep civarındaki bölgede ve bozkır çölde tatlı bir iklim vardır. Kışın bol sis olur. Ağustos sıcaklığı yaklaşık 38°C civarındadır. Hemen hemen 380 ilâ 520 mm arasında bir yağış ortalamasına sahip olan bu bölgenin nem miktarı düşüktür. Şam civarında ise gündüz-gece sıcaklık farklılıkları fazla olan ve genellikle kuru bir atmosferi olan kara iklimi hüküm sürer.

Ülkenin en büyük nehri Fırat olup, üç ana kolla kuzeyden gelir ve Meyadin’in güney doğusundan, Irak topraklarına girer. Diğer nehirleriyse Berada ve Oronto nehirleridir. Ülkede büyük göl bulunmayıp, az sayıda küçük göl vardır.

NÜFUS VE SOSYAL HAYAT

Suriye’nin nüfusu yaklaşık 12.524.000’dir. Yıllık nüfus artışı % 3,5 dolayındadır. Nüfus yoğunluğu ise aşağı yukarı 63’tür.

Suriyeliler, Arabistan, Asya ve Avrupa’dan göç etmiş insanların karışımından meydana gelmişlerdir. Ekseriyeti Sâmi soyundan gelen Araplar teşkil eder. Nüfusun % 89’unu Araplar, % 6’sını Kürtler, % 3’ünü Ermeniler ve geri kalanını da Türk, Çerkez ve Asuriler teşkil eder.

Suriye’nin resmî dili Arapça’dır. Sami soyundan gelen Araplar oldukları için, Suriyeliler genellikle Sâmi dilinden gelen Arapça’yı konuşurlar. Bundan başka ayrıca Türkçe, Süryanice, Kürtçe, Ermenice ve Çerkezce de konuşulmaktadır.

Nüfusun hemen hepsi Müslümandır. Çok az bir bölümü Hıristiyandır. Bu Hıristiyanlar genellikle Katolik, Ortodoks, Suriye Ortodoksu, Monofist, Protestan, Keldani ve Nesturî gibi ayrı gruplar hâlindedir.

Müslümanların büyük bir bölümü Sünnîdir. Ayrıca Alevîler, İsmâilîler veDürzîler de vardır. Çok az sayıda Yezîdî, Râfizî ve Şiî mevcuttur. Bunlardan Yezidîler şeytana taparlar.

Nüfusun yarısı okuma-yazma bilir. Genç nüfusun % 60’ı okula gitmektedir.

En büyük ve gelişmiş şehir Şam’dır. Diğer önemli şehirleri Halep, Humus, Hama ve Lazkiye’dir.

SİYASİ HAYAT

Suriye, Cumhuriyetle idare olunan bir Arap devletidir. Devlet başkanı Beşşar Esad’dır. Çok partili cumhuriyet olmasına rağmen, siyasi iktidar Baas Partisi’nin elindedir. Şam ülkenin başşehri olmak üzere ülke 13 il’e ayrılmıştır. Birleşmiş Milletler üyesidir. Varşova Paktı’na dahilken, bu pakt resmen 1991 yılında feshedildi.

 

EKONOMİ

Suriye ekonomisi esas itibariyle tarıma dayanır. Tabiî kaynaklar bakımından ülke pek zayıftır. Arazisinin % 40’ına yakın bir bölümü ekilebilir. Fakat sulama imkânları geniş değildir. Ormanlar, madenler, bitki örtüsü oldukça kıt olduğundan ekonomik olarak geri kalmış bir ülkedir. Başlıca tarım ürünleri şunlardır: Arpa, buğday, yulaf, darı, mısır, sebze, meyve, tütün ve şekerkamışı. Bazı bölgelerde pamuk ve zeytin ziraati de yapılır. Deve, koyun, keçi ve sığır yetiştirilir.

Suriye’nin endüstrisi, tarıma nazaran gelişmiş ve ekonomiye katkısı büyüktür. Arap dünyasında, Mısır’dan sonra endüstride kalkınmış ikinci ülkedir. Başlıca endüstri dalları; pamuklu ve ipekli kumaşlar, yünlü kumaşlar, çimento, yemeklik sıvı yağlar, tütün, kakmalı ve işlemeli mobilya eşyalar, gümüş eşyalar, petrol endüstrisi, tekstil, cam eşya, şeker ve pirinç aletlerdir.

Maden olarak fosfat çıkarılır. Petrolü sınırlı ölçüdedir. Ayrıca Irak’tan Akdeniz’e akıtılan petrol boru hatlarından geliri vardır.

İthalat daha çok Irak, İtalya, Almanya ve Fransa’dan yapılmaktadır.

Ülkenin ihracatı ithalatının ancak yarısı kadardır. Suriye ürettiği ürünlerini, genellikle İtalya ve Romanya’ya satar.

Son dönemlerde Suriye’nin dış ticareti daha çok sosyalist ülkelere yönelikti. Böylece ithalat ve ihracat yaptığı ülkelere Küba ve Çin gibi ülkeler de katılmıştır. Sovyetler dağıldıktan sonra Batı dünyası ülkelerine açılmaya başlamıştır. Suriye’nin Türkiye ve Japonya ile de ticari münâsebetleri vardır. Son yıllarda Türkiye ile olan münasebetleri ve ticareti gelişmeye başlamıştır.

Suriye’nin başlıca ihraç ürünleri şunlardır: Ham petrol, pamuk, tekstil ürünleri, canlı havyan, hayvan ürünleri ve tahıl ürünleri. Buna karşılık Suriye dışarıdan genellikle tekstil ürünleri, katı yakıtlar, makine, inşaat malzemeleri, metaller, kimyevî maddeler, motorlu taşıtlar ve tütün satın alır. Suriye’nin içinde bulunduğu ödemeler dengesi, ülke ekonomisini dışarıya ve harici para kaynaklarına bağlı bırakmıştır.

Suriye’nin ulaştırma imkânları oldukça gelişmiş, hem toprak ve hem de asfalt yollar uzanabildiğince bütün ülke boyunca inşa edilmiştir. Suriye; Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ı birbirine irtibatlayan demiryolu sisteminin ortalarında yer alır. Lâzkiye ve Tortus limanları, ülkenin deniz ulaşımına kâfi gelmektedir. Hem dış ve hem de iç hat havayolu ulaşımı düzenlidir. Suriye’nin ulaştırma ve haberleşme alanında, ileri seviyede olması sebebiyle turizm ve otelcilik alanları önemli birer gelir kaynağı olmuştur.

 

 

***

 

 

 

 

 

‘Bay Lübnan’ öldürüldü!

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

22.02.2005

Lübnan’da çok yakın dostlarım var. Bir iş seyahati vesilesiyle Türk Fuarı’na katılmak üzere Beyrut’a gittiğimde, bu dostlarım sayesinde bir haftada başkent başta olmak üzere, bütün ülkeyi tanıma fırsatı bulmuş ve Lübnan’ı tanıdıkça hayretler içinde kalmıştım. Çünkü ülke bir tek adam ile anılıp tanımlanıyordu: “HARİRİ” ya da kendisini “BAY LÜBNAN” olarak tanıtmaktan hoşlanan Refik Hariri. Ülkemizden örnek vermek gerekirse, Lübnan’ın Süleyman Demirel’i. Çünkü aynen bizim Demirel gibi defalarca iktidara gelip gitmiş, tekrar gelmiş…

‘Bay Lübnan’ gençliğinde S. Arabistan’da aldığı büyük ihalelerle zengin olmaya başlamış. Lübnan’a döndükten sonra yavaş yavaş bütün ülke ekonomisi ve siyasetini yönlendirecek bir konuma gelmiş. Servetine servet katmış ve 4 milyar dolardan fazla varlığı ile değil Lübnan’ın, dünyanın sayılı zenginleri arasına girmiş.

1990 yılında sona eren geçen yüzyıldaki en uzun iç savaşlardan olan 17 yıllık Lübnan İç Savaşı sonunda, ilk defa 1992 yılında olmak üzere, defalarca başbakan olmuş... Son olarak Ekim 2004’te başbakanlıktan istifa etmiş… Son başbakanlığı döneminde ülkemizi de ziyaret eden ‘Bay Lübnan’ Hariri, Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesini isteyen muhalefet ile birlikte hareket ediyordu…

İşte bu adam yani ‘Bay Lübnan’ vahşi bir suikast sonucu öldürüldü. Neden? Kim öldürdü veya öldürttü? Bu ölümden kim veya kimler en çok yararlanacaklardır? Filistin’deki büyük suikastlardan sonra, sıra Suriye ve Lübnan’a geldi. Beyrut’taki bu suikastı yapanlar bir taşla iki veya daha çok kuş vurmuş oluyorlar.

Lübnan yıllar sonra yeniden karıştırılıyor… Suç Suriye’ye atılıyor ve bu ülkeye müdahale etme vesilesi yapılıyor… Dikkatler bir defa daha asıl çıbanbaşı İsrail’den uzaklaştırılıyor… Ortadoğu kazanı kaynamaya devam ediyor…Nitekim bomba yüklü bir araçla düzenlenen suikast suçunun Suriye’ye fatura edilmesi amacıyla, bugüne kadar adı duyulmamış olan “Büyük Suriye’de Zafer ve Cihad” örgütü suikastı üstlendi bile!.. İsme dikkat ediyor musunuz; hem ‘Büyük Suriye’ hem de ‘Zafer ve Cihad’! Tam bir mizansen.

4 milyon kadar nüfusu olan Lübnan, iç ve dış politika başta olmak üzere, her yönüyle Suriye yani Şam yönetiminin tam vesayeti altında bulunuyor. Ortadoğu’ya müdahale edip yeni şekil vermekte olan dış güçler, bu suikast ile Suriye ve Lübnan’a yeni bir şekil vermek için düğmeye basmış oldular. Artık Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkma zamanı! Suriye, bu suikast sonrasında Lübnan’dan çıkması konusunda daha yoğun baskılarla karşılaşacaktır. Nitekim saldırıyı güya kınayan ABD, bu vesileyle Suriye’nin bu ülkedeki askeri varlığını eleştirmeyi ihmal etmedi. Peki, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünya ülkelerinde askeri bulunan ABD’ye ne demeli?!. ABD’nin böyle bir kınama yapmaya yetki ve yüzü var mı?..

***

‘Kuşatma’ devam ediyor…

Evet, kuşatma harekâtı devam ediyor… Türkiye’nin etrafındaki kuşatma giderek daralıyor… Türkiye’nin çevresindeki Kıbrıs, Kerkük, Karabağ, Kırım, Kosova meseleleri ve ‘kuşatma’ kavramı, sembolik veya reel olarak ne kadar da birbirleriyle örtüşüyor, değil mi?

‘Lübnan suikastı’nın gerçekleştiği günün gecesinde TRT 1’de, aslında bölgemizdeki her şeyi çok iyi özetleyen bir program izledim. Banu Avar hanıma tebrik ve teşekkürler…

Banu Avar, bizzat hazırlayıp sunduğu 11 ülkedeki gözlem ve izlenimlerini, 2004 yılında 20 bölümde “Sınırlar Arasında” isimli programda sunmuştu. Zaman zaman dikkatle izlemişimdir. Geçen gece, bunların özeti olan özel bir derlemeyi “Bir Yıl Daha” bölümüyle sunmuş oldu. Ortadoğu, Karadeniz ülkeleri, Kafkaslar ve Balkanlar’da cereyan eden olay ve oyunların tam bir özeti. Gürcistan ve Ukrayna’da değişen iktidarlar… Arnavutluk, Sırbistan, Bosna, Kosova, Makedonya’da dönen dümenler ve Kosova’da Türkçe’nin yasaklanması!.. Karabağ/ Azerbaycan’daki ‘Ermeni işgali’nde uluslararası örgütlerin uyguladıkları çifte standartlar… Uluslararası spekülatör Soros, Soros vakıfları, sivil toplum örgütleri ve bu ülkelerdeki siyasi oyunlar… Bütün bu ülkelerde birbirinin tıpatıp benzeri medya kuruluşları ve programlar… Sonuç olarak, programdaki iki görüşmeden spot cümleler her şeyi özetliyor:

“Ülkemizi işgal etmeden önce ordu ve askerimizi yok ettiler, sonra bağımsızlığımızı!..”

“Eskiden herkesin bir işi vardı... Şimdi halkın sadece yüzde onu zengin ve tok... Geri kalan yüzde seksen veya doksanı işsiz, fakir ve aç!.. Artık çöplerden yiyecek toplayarak yaşamaya çalışıyoruz!..”

***

‘Trans yağ’, kalp, kanser ve ölüm!

ABD’li gıda firmaları dünyayı sağlıksız beslemeye devam ediyor!..

McDonald’s yıllardır sağlıksız beslenme ile bütün dünyayı kandırıyor...

California’da Stephen Joseph isimli avukat, ürünlerinde kalp rahatsızlığına sebebiyet veren ‘trans yağ’ içerikli nebati yağlar kullandığı için açtığı dava sonucunda McDonald’s firmasını 8 buçuk milyon dolar ödemeye mahkum ettirdi... Aynı avukat iki yıl önce de, yine ‘trans yağ’ kullandığı gerekçesiyle ABD’nin ünlü yiyecek firması Kraft’a açtığı dava sonucunda bu firmanın trans yağ kullanmasını durdurmuştu...

‘Trans Yağ’ nedir? Sebze yağları hidrojenasyon denen bir işlemden geçirildikten sonra katılaştırılıp margarine dönüştürülüyor. Margarin yapılırken sıvı yağ basınç altında ısıtılıp kaynatılıyor. Ancak bu işlemden geçen yağın yapısı bozuluyor. Bunlara ‘trans yağlar’ deniyor. Trans yağlar vücuda fayda sağlamadığı gibi, vücudun diğer sağlıklı yağlardan yararlanmasını da engelliyor.

40-50 yıl önce ülkemize girip yaygınlaşan ve halkın ‘margarin’ olarak bildiği ‘tras yağlar’, yıllar sonra kanser ve kalp rahatsızlıkları ile ortaya çıktı. Etrafınızda şöyle ufak bir soruşturma yapın ve en yaygın ölüm sebeplerine bakın; kalp ve kanser!..

ABD dünyayı sadece silahla değil, uluslararası gıda firmaları ile de öldürmeye devam ediyor!..

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an ve Ekonomik Hayat (1)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

23.02.2005

Türkiye’nin temel sorunlarından biri olan işsizlik, hiçbir çözüm emaresi görünmemek kaydıyla devam ediyor… AKP Hükümeti’nin 3 yıllık yeni stand-by kararını almasıyla IMF programına sıkı sıkıya bağ(ım)lılığı devam ediyor… Avrupa Birliği üyeliği ile ilgili uyum yasaları zamanından önce çıkarılmaya devam ediyor… Dışa bağımlı teslimiyetçi aktif dış siyaset hiçbir değişim belirtisi göstermeksizin aynen devam ediyor…

Bu konuların her biri aslında yazılası ayrı birer yazı konusu.

Özelleştirme” adı altında Türk halkının en zor dönemlerinde kurduğu dev kuruluşlar sömürü sermayesine kelepir fiyatlarla peşkeş çekilmeye devam ediyor… Mesela, Özelleştirme İdaresi özelleştirme kapsamında bulunan Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları (Erdemir) için mart ayı sonunda Erdemir’in ‘Türk halkına’ değil de, ‘hangi yabancı?’ya satılacağına karar verecek!.. Yabancı müşteri çok, yerli firma veya halk organizasyonu bir tane bile müşteri yok!.. Dünya sermayesinden müşteriler şöyle sıralanmış: Arcelor Grubu, Mittal Grubu ve ABD’li US Steel; Rusya’dan Novolipetsk ve Severstal; Avrupa’dan Corus… Satışla ilgili danışmanlık hizmeti için HC İstanbul Menkul Değerler-Raiffeisen Investment-Tekinalp Avukatlık Konsorsiyumu ile danışmanlık hizmeti sözleşmesi imzalandı… Siz danışmanlık hizmeti veren grubun isminden bile, satışın nereye varacağı ile ilgili şimdiden bir sonuç çıkarabilirsiniz…

Sadece Erdemir bile yeni sömürü ile ilgili yazılası geniş bir yazı konusu.

Davos yani Dünya Ekonomik Forumu toplantıları çerçevesinde İsviçre’de, Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Devlet Bakanı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile kim görüştü biliyor musunuz; ABD’li ünlü sömürü sermayesi spekülatörü George Soros!..

Soros, bizimkilerle görüştükten sonra, Türkiye’de mevcut ekonomik ve sosyal (vakıf ve üniversite) yatırımlarının yanında, yeni yatırımlar yapmaya hazırlandığını açıklayarak, Avrupa Birliği sürecinin ve bu süreçte yapılan hızlı reformların Türkiye’yi (sömürü sermayesi için) daha cazip bir ülke hâline getirdiğini söyledi... Türkiye’de 2003 yılında ‘Yudum’ ve ‘Sırma’ markalarını satın alarak sıvıyağ sektörüne giren Soros, bugünlerde AKP Hükümeti’nin sağlayacağı kolaylıklarla yeni yatırım sektörlerini belirlemekle meşgul!..

Davos görüşmeleri sonrasında da ‘özelleştirme’ hız kesmeden devam ediyor…

Pektim ve Tüpraş’ın özelleştirilmesi ile ilgili çalışmalar, maalesef sadece bu müesseselerde çalışan işçilerin direnişleri ile devam ediyor… AKP Hükümeti ilk kurulduğu günlerde “Gece gündüz çalışıp buraları babalar gibi satacağım!” diyen Maliye Bakanı Kemal Unakıtan gerçekten çalışıyor!.. Çalışıyor ve kıt kanaat imkânlarla kurduğumuz KİT’leri satacak ama kime satacak?!. Satacak ama neden yabancılara satacak?!. Milletin malını neden millete değil de yabancılara satacak?!. Başbakan ve bakan bu satışların hesabını nasıl verecek?!. Mutlaka satılacaksa, bu kuruluşlar halka arz edilip milletin malı yine millete satılamaz mı?..

Bakan Unakıtan memleketim İzmir Aliağa’da Pektim’i ziyaret ettiğini duyan işçiler eylem yapıp slogan atmış... Sendika Başkanı İbrahim Doğangül ise ilginç bir demeç vermiş: “Unakıtan hakkında iyi şeyler düşünmüyoruz… Burada olmasını tedirginlik ve huzursuzlukla karşıladık... ‘Unakıtan’ ismini duyunca kimyamız bozuluyor!..” Gerçekten milletin malı sömürü sermayesine peşkeş çekildikçe insanın ister istemez midesi bulanıyor ve kimyası bozuluyor…

***

İşte bu minval üzere ekonomi ağırlıklı bir makaleyi düşünüp yazmaya başladım… Bir taraftan bu yazıyı planlayıp yazarken, diğer taraftan haftalık “Kur’an ve İlim Seminerleri”nin 292’ncisinin notlarını da hazırlıyordum… Kur’an ve ilim ağırlıklı meseleleri yazdıkça, Kur’an’ın ne kadar da hayat ile iç içe olduğunu gördüm… Yukarıda kısaca özetlediğim meseleleri bir de Kur’an açısından düşünmeye başladım... Düşündükçe, bu tefsir notlarının hiç olmazsa bir kısmını sizlerle paylaşmaya karar verdim…

Meselelerin derinliğine anlaşılması, hayatın gerçeklerinin kavranması konusunda bir de Kur’an penceresinden bakarak yazarken aldığım keyfi, sizin de okurken alacağınızı zannediyorum.

***

“Allah’a ibadet ediniz” (Nisâ, 4/36) Kur’an, Allah’ın emir ve nehiylerine uyun; başka kimsenin emir ve nehiylerini dinlemeyin diyor. Kur’an insanın insana köle olmasını men eden kitaptır. Kur’an’ın amacı budur.

“Bismillahirrahmânirrahîm” ile insan Allah’ın fabrikasına, Allah’ın dünyasına, Allah’ın kâinatına kaydolur, çalışmaya başlar ve her davranışında bu başlangıcı hatırlar.

“Yalnız San’a ibadet eder, yalnız Sen’den yardım alırız.” (Fâtiha, 1/5) demesiyle, diğer bütün insanlara ve varlıklara ibadet etmeyeceğini bildirir. Fatiha’ Sûresi’ndeki taahhüt burada emre dönüştürülmüştür.

“O’na bir şeyi teşrik etmeyin, O’na bir şeyi ortak koşmayın.” (Nisâ, 4/36)

Yukarıdaki cümlede “Allah’a ibadet edilmesi gerektiği” ifade edilmiştir. Orada O’ndan başkasına ibadet etmeyiniz denmiştir. Burada ise “O’na bir şeyi ortak etmeyin” hükmü gelmiştir.

İnsan hiç kimseye medyunu şükran değildir. Herkes Allah için yapar, bütün hayırlı amellerin karşılığını da Allah’tan alır. Siz birisine iyilik ederseniz Allah’a iyilik etmiş olursunuz; birisinden iyilik görürseniz Allah’tan iyilik görmüş olursunuz. Kötülük de öyledir. Hayır ve şer Allah’tandır. Allah’ın izni olmadan kimse size kötülük de yapamaz, iyilik de yapamaz. Her şey Allah’tandır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an ve Ekonomik Hayat (2)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

24.02.2005

Devlet yönetiminde durum başkadır. Kişiler verdiklerini ve aldıklarını topluluğa vermiş ve topluluktan almış olurlar. Verirken ve alırken aynı zamanda Allah’ın halifesidirler. Allah adına vermekte ve Allah adına almaktadırlar. Bunu böyle kabul etmeyip ‘ben yaptım’ veya ‘o yaptı’ dersek, o zaman şirk etmiş oluruz.

Suç işleyene ceza verirken kendi adımıza değil, Allah adına ceza vermiş oluruz.

Allah’ın yeryüzündeki halifesi topluluktur. O halde sosyal düzenimizi de buna göre kurmak zorundayız. Herkes topluluğa karşı sorumludur. Son karar daima hakemlerindir. Hakemlerin karşısında bütün insanlar eşittir. Kişilere ceza verilmez, yapılan bir fiili yapana ceza verilir. Allah’ın emri öyle olduğu için biz onu yaparız. Bu emir akıl ile da tesbit edilebilir, nakil ile de tesbit edilebilir. Sağlıklı akıl ile sağlıklı nakil arasında çelişki olmaz.

“Allah muhabbet etmez.” (Nisâ, 4/36)

Muhabbet” kalbî bir fiildir, sevgidir. Allah’ın sevmediği kimse ile asgari olarak Allah ilgilenmez, o da böylece yaşayamaz olur. Biz Allah’ın muhabbeti ile bizimle her an ilgilenmesi dolayısıyla yaşıyoruz.

Allah zalimlere belki vazgeçerler diye mühlet vermektedir. Yani onlardan muhabbetini kesmediği için varlar. Ama hiçbir zaman onlar muvaffak olamayacaklardır. Bugün onlar üstün görünüyorlar, çünkü onların karşısındakiler de onlar gibidir de ondan. Son iki-üç asırdır biz hep yeniliyoruz. Neden? Çünkü Kur’an’dan çok çok uzaklaştık. Onlar hâlen de Kur’an’a ve Allah’a yaklaşacaklarına, AB’ye tapıyorlar! Kur’an ehli olanlar bu gerçeği bilmeli ve kendilerini düzeltmelidir. Görülecektir ki Allah’ın nusreti karibdir; Allah’ın yardımı yakındır.

“Fahur muhtal olanı muhabbet etmez.” (Nisâ, 4/36)

Fahr” içi boş küptür. Vurduğunuz zaman çın çın titrer. Böyle olan insan, hiçbir şey yapmadığı halde yapmış zannederek öğünen kimsedir. Aile hukukunda temel olarak herkes Allah’ın verdiği nimetine karşı görevini yapmaktadır; Allah’ın izni ile yapmaktadır. Kimsenin yaptığı hizmet sebebiyle öğünmeye hakkı yoktur.

Muhtâl” hayalden türemiş bir kelimedir. “İhtiyal” kendi kendine hayal kuran demektir. Burada ism-i fâil de olabilir, ism-i mef’ul de olabilir. Hayal kuran kimse demektir veya hayal kurdurulan kimse demektir. Çevresi onu pohpohlar ve büyütür, o da kendisini bir şey zannetmeye başlar.

Oysa insan Allah’ın halifesidir. İnsan için bundan daha büyük bir rütbe var mıdır?

“Onlar buhl edenlerdir.” (Nisâ, 4/37)

Kur’anFahur” kelimesinden sonra “Bahul” kelimesini kullanmıştır. Bunlar mahreçte birbirine yakın olan kelimelerdir. İnsanlar servet sahibi olmaya çalışırlar. Bir kısım insanlar servet edinip başkalarından üstün olduğunu düşünüp korunmak isterler. Bunlar edindikleri serveti kendileri için bile harcayamazlar. Servet sahibi olup onun gücü ile başka insanları sömürmek isterler. ‘FAHR’ için ‘BUHL’ ederler.

Oysa servet kullanıldığı zaman bir işe yarar. Kasada saklanan paranın bir kıymeti olmadığı gibi; ekilmeyen tarlanın, oturulmayan binanın, kullanılmayan paranın bir yararı yoktur. Sadece başkalarına üstün olduğunu göstermeye yarar. Kimi insanlar da bunların peşinde koşarlar.

İnsandaki buhlu yenmek için Allah emirler ortaya koymuştur.

a) Kur’an’a göre paradan, ticaret mallarından, merada yayılan hayvanlardan ve depo edilen mallardan senede kırkta bir zekât verilir. Böylece depolanan sermaye çalıştırılmazsa erimiş olur.

b) Kur’an düzeninde, insanlar eğer kendileri sermayeyi çalıştıramıyorlarsa, bankaya faizsiz olarak yatırıyorlar; başkaları faizsiz alıp onları çalıştırıyorlar. Böyle yapmayanların malları çalınsa devlet onu korumuyor. Yani para evde saklanıp çalınsa devlet onu tazmin etmiyor.

c) Kur’an düzenine göre eğer bir işletme çalıştırılmıyor, boş tutuluyorsa, kirasız verilip çalıştırtması gerekir. Yoksa değerini vererek devlet onu satın alabiliyor. İstimlâk hakkı budur.

d) Kullanılmayan boş evlerde sahiplerinin izni olmadan girilip oturuluyor, böylece boş bina korunuyor.

Demek ki “BUHL” deyince, bu sadece fakirlere verilen sadakadan ibaret değildir. Zekât, karz-ı hasen, istimlâk ve işgal gibi müesseselerle BUHL önleniyor. Boş küp dolduruluyor.

“Ve onlar nâsa buhlu emrederler.” (Nisâ, 4/37)

Serveti başkalarına tahakküm etmek için yığanlar, aynı zamanda başkalarının da fakir olmasını isterler. Zenginler sınıfı oluşturup halkın fakir kalmasını isterler. Bütün kanunları ve kuralları bu ilkeye dayandırırlar. Orta sınıfı ortadan kaldırıp herkesi işçi yapmak ve kendilerine köle etmek isterler.

Faiz ve vergilerle orta sınıf çökertildi ve Batı’da tekeller oluştu. Gelişmemiş ekonomilerde halkın elinden varlıklarını almak mümkün olmadı. Bunun için ABD’de kölelik yasaklandı, bütün halk işçi hâline getirildi... Avrupa’da feodalizm kaldırıldı, krallıklar oluşturuldu... Halkın ve kilisenin elindeki mallar zorla alındı... Bu da yetmedi. İtalya’da, Almanya’da, Rusya’da sosyalizm uygulandı, halkın serveti yağmalandı, halk işçi hâline getirildi... Türkiye’de Cumhuriyet’i kuranlar buna karşı devletçiliği getirdi ve KİT’leri kurdu. Böylece halkın elindeki malların alınması önlendi. Şimdi ‘özelleştirme’ yapılarak devlet yani halk yine yoksul hâle getirilecek! Bunun için çalışılıyor. Halkın bu oyunlar karşısında uyanması ve uyanık olması gerekiyor.

İşte buhlu emretmek demek bu demektir. Halk fakirleştirilecek ki daha kolay sömürülebilsin. Onun için halka bir şey verilmeyecek, halk için bir şey de yapılmayacaktır. Aynen bugüne kadar yapılmadığı gibi…

Türkiye’deki ‘özelleştirme’ furyası işte bu buhlü emretmenin bir uygulamasıdır.

 

 

***

 

 

 

 

 

Kur’an ve Ekonomik Hayat (3)

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

25.02.2005

“Allah’ın fazlından kendilerine verdiklerini gizlerler.” (Nisâ, 4/37)

Allah bugün devletlere fazlından büyük imkânlar vermiştir; bu da ‘kâğıt para’dır. Bundan yüz yıl önce para olarak altın, gümüş veya bunların senetleri kullanılmakta idi. Bugün ise artık ‘kâğıt para’ kullanılmaktadır. Devletler hiçbir şey harcamadan, bir emek harcamadan paraya sahiptirler. Eğer para üretilen mala karşı çıkarılırsa enflasyon da yapmaz.

Parayı piyasaya nasıl süreceksiniz?

a) Eğer bir kimsenin satılık malı varsa, ona bedelini faizsiz kredi olarak verirsiniz. O da onu harcar. Halkın eline para geçer ve o malı satın alır. Böyle mala karşı çıkarılan para ne kadar çok olursa olsun, asla enflasyon yapmaz. Sadece o ülkeye ve o ülke halkına zenginlik getirir.

b) Taşınmazları satmak üzere devlet satın alır ve kârsız satar. Böylece para piyasaya girer veya çıkar. Bu da enflasyona sebep olmaz. Çünkü piyasaya çıkan paranın karşılığı devlette taşınmaz olarak vardır.

c) Halka sipariş yapabilmesi için ‘faizsiz kredi’ verilir... Halk eline geçen para ile mağazalara sipariş verir... Mağazalar tüccarlara sipariş verir… Tüccarlar işyerlerine sipariş verir… Halk bu işyerlerinde çalışır, borcunu öder ve siparişlerini teslim alır... Böylece devre başında ekonomi planlanmış olur. Pahalılık olmaz, ucuzluk olur. Devre başında fiyatlar serbest pazarlıkla belirlenip ödenmiştir.

d) İşçi bulan müteahhitlere ‘inşaat kredisi’ verilir. Halk yapılar yapar. İşçinin ücreti ödenmiştir. Malzeme parası ödenmiştir. Karşılığında taşınmaz oluşmuştur. Bu yapıların hisse senetlerini halk alarak kirasından yararlanmakta, yahut evi satın almaktadır.

Böylece piyasaya sürülen para asla enflasyon yapmaz. Tam tersine, bolluk içinde ucuzluk olur. Bütün girdiler aktif hâle gelir. İşte devlet ve hükümet bunları yapacağına, bunları gizlemekte ve ülkemizin bu imkânları yokmuş gibi ‘faizli sistem’ ile halk yabancılara köle yapılmaktadır. Şaşkın yöneticiler kendi bastıkları paraya kendileri faiz verip satın almaktadır! Böylece Allah’ın fazlından onlara verdiklerini ketm etmektedirler.

Dikkat edilecek nokta şudur. Kur’an burada çoğul sığasını kullanmaktadır. İşte Kur’an bunları öğrettiği için Kur’an’ın okunmasının yasaklanması istenmektedir. ‘Kur’an sadece ahlâk kitabıdır!’ denerek geçiştirilmeye çalışılmaktadır. Kur’an günümüzde sadece bin sene önceki içtihatlarla anlaşılmaya çalışılmaktadır. Böylece gerçekleri saklayacaklarını sanmaktadırlar. Ama Allah nûrunu tamamlayacaktır.

“Kâfirlere hazırladık.” (Nisâ, 4/37)

Kâfirler” burada marife yani belirli gelmiştir. O halde kâfirlerden kasıt yukarıda tarif edilenlerdir. Muhtâl (yani hayalperest) olanlar kimlerdir? Avrupa Birliği gibi gerçekçi olmayan hayaller peşinde koşanlardır. Dünyayı sömürmek için servet sahibi olmak isteyen AB zihniyetidir. IMF dayatması ile işsizliği ve yoksulluğu zorunlu hâle getirenlerdir.

“Biz üç ay içinde işsizliği yok edeceğiz.” diyoruz; dilsiz, sağır ve kör olarak davranıyorlar.

Allah’ın fazlından verdiği TL’yi kullanmayıp faizle aldıkları dolarlarla ülkeyi sömürtüyorlar!.. Parayı üretime kredi olarak vereceklerine, faizcilere faiz karşılığı çıkarıyorlar!.. Üretim yapılmadan piyasaya sürülen parayı enflasyondan korumak için üretimi durduruyorlar!.. Haksız vergilerle halkı yoksullaştırıyorlar!..

Halk vergisini nasıl ödeyecek?!. Sen piyasaya para sürmezsen halk o parayı nereden bulacak?!.

“Muhin azabı kâfirlere hazırlamış bulunuyoruz.” (Nisâ, 4/37)

Türkiye 1950’den beri bu ekonomik siyaseti izlemektedir. Bundan dolayı her on yılda bir müdahale zorunluluğu doğmuştur. Bugüne kadar ne krizler yaşamışızdır. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ uslanma yoktur. Hâlâ kurtuluş IMF ve AB’de aranmaktadır!..

Halkımız da maalesef gaflet içinde her şeyi devletten beklemektedir. Oysa halk kendi aralarında dayanışma içinde kooperatifleşebilir ve bu durumdan kurtulabilir. Böyle sadece iktidarda olanları suçlayarak oturmak da yanlıştır. Neler yapılabilir?

Halkımız hizmet kooperatifleri kurmalıdır. Kooperatiflerin kefaletinde insanlar siparişlerde bulunmalıdır. Kooperatifler devlet gibi para çıkaramazlar ama kredileşme yoluyla yukarıda sayılanların hepsini yapabilirler. Çünkü kooperatifler de topluluktur. Allah her topluluğa bu imkânları vermiştir.

Halk neler yapabilir?

a) Kooperatife ortak hesap açarlar. Ortaklar paralarını oraya yatırıp karşılığında makbuz alırlar, çekmek istedikleri zaman da çek alıp çekerler. Bu hesaptan ortaklar kendi aralarında ‘faizsiz kredileşme’ yapabilirler. Kullandırdıkları para kadar para kullanırlar. Büyük ihalelere girebilirler. Ancak buhlu emredenler bunu yaptırmak istemezler. Onlara karşı dayanmak gerekir.

b) Ortak bir muhasebe bürosunu kurarlar. Herkes alacağını ve satacağını oraya bildirir. Dolayısıyla aracı ve sömürücüleri devreden çıkarabilirler. Böylece bütün mallar satılıp alınabilir.

c) Kooperatifin kefaletinde siparişler verirler. Böylece devre başında her şey planlanmış olabilir. İç ve dış ticaret dengelenir.

d) Mala mal (yani takas, yani barter) marketlerini kurarlar ve bu marketlerde emek de mal da değişmiş yani takas edilmiş olabilir.

Gelecekte “halk ekonomisi” oluşacaktır. Dolayısıyla artık devletten bir şey beklenmemelidir.

Halk kendisi kendi ekonomisini kurmalıdır; kuracaktır...

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Milli Gazete 2005 Yazıları
1-2005 Ocak
916 Okunma
2-2005 Şubat
859 Okunma
3-2005 Mart
838 Okunma
4-2005 Nisan
753 Okunma
5-2005 Mayıs
692 Okunma
6-2005 Haziran
707 Okunma
7-2005 Temmuz
936 Okunma
8-2005 Ağustos
907 Okunma
9-2005 Eylül
815 Okunma
10-2005 Ekim
783 Okunma
11-2005 Kasım
808 Okunma
12-2005 Aralık
718 Okunma