Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Seçimin sonucu
591 Okunma, 7 Yorum

 

Mahir KAYNAK

 

Seçimin sonucu

 

10 Nisan 2011 Pazar

 

 

 

 

 

Şu sıralarda partilerin aday listeleri ve seçimde nasıl bir sonuç alacakları tartışılıyor. Oysa önce siyasal yapımızın incelenmesi ve siyasi partilerin bu yapı içindeki rollerinin belirlenmesi gerekir.

 

- Siyasi partiler incelenmeli

 

- Türkiye’de siyasi partiler yok, siyasi kutuplar vardır.

 

 

 

Bir siyasi parti ülkenin sorunlarının çözümü ve geleceğinin belirlenmesi için politikalar üretir ve bunları halkın onayına sunar. Yani oylanan kişiler değil onların temsil ettiği düşüncedir. Buradan şu sonuç çıkar: Parti liderleri sadece bir fikrin temsilcisidir. Onların değişmesi partinin hedeflerini değiştirmez.

 

- Partiler fikir ve programlarına oy alırlar.

 

- Türkiye’den partiler kim az zulüm edecekse o parti oy alır. Bütün partiler ehveni şer partileridir.

 

 

 

Bizde ise partinin tabanı aynı kalabilir ama lider değişikliği bambaşka politikaların izlenmesi sonucunu doğurur. Mesela İnönü ile Ecevit’in rekabeti CHP politikalarında köklü değişikler anlamına geliyordu ama ikisinin tabanı aynıydı. İnönü Türkiye’nin geleceğini Avrupa ile bütünleşmede görüyor ve ABD ile çatışıyordu. Ecevit AB üyeliğine itiraz etti.

 

- İnönü AB taraftarı Ecevit ise ABD taraftarı idi.

 

- Dış siyaset halkımızı ilgilendirmez. Sömürü ve dinî baskı ilgilendirir.

 

 

 

Özal Türkiye’nin ABD ittifakı ile güçleneceğini ve bugünkü sınırlarımızın bir mahkumiyet olduğunu düşünüyordu. Onun yerine gelen Yılmaz yönünü Avrupa’ya çevirdi ve Özal’dan tamamen farklı politikalar izledi. Yani halk izlenen politikaların niteliğiyle ilgilenmiyor, başka nedenlerle tuttuğu partiye oy veriyordu. Mesela dini önemseyen bir parti yerine laik olanı seçiyor ama onun hiçbir politikasıyla ilgilenmiyordu. Yani ideoloji bir kılıf olarak kullanılıyor onun arkasına saklanan ve bir ülkenin geleceğini belirleyen dış politika ve ekonomik politika ile ilgilenilmiyordu. Ekonomi politikasını vaatlere bakarak değerlendiriyordu. Mesela Demirel ile Özal’ın ekonomik politikaları birbirinden tamamen farklıydı. Demirel ithal ikameci bir politika izlerken Özal dışa açıldı. Ama halk her ikisini de merkez sağda gördüğü için birbirine benzer saydı.

 

- Özal ABD Yılmaz AB taraftarı idi. Demirel kapalı, Özal ise açılım politikasını izledi.

 

- Demirel klasik korumalı ekonomik politika izledi. Özal Türkiye’yi kapitalist ülke yapacaktı. On iki zengin yönetecekti. Biri de kendisi olacaktı. Olmadı.

 

 

 

Bu gerçeği gören güç odakları değişimi liderlerde aradılar. Mesela Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu’nu getirerek eskisinden çok farklı bir CHP yaratmayı başardılar. Oysa değişimin önce düşünce düzeyinde olması ve yönetimde buna uygun değişiklikler yaşanması gerekiyordu.

 

- Baykal yerine Kılıçdaroğlu geldi CHP değişti.

 

- Baykal Kılıçdaroğlu operasyonu daha çözülmüş değildir.

 

 

 

Geçmişte AKP’nin kapatılması davası açıldığında bunun partiye yönelik olmadığını ve Erdoğan’ı tasfiye operasyonu olduğunu düşündüm ve bu düşüncemi bir kitapla kamuoyuna yansıttım. Parti kapatılsaydı Erdoğan ve birkaç arkadaşı yasaklı olacak ve parti adını değiştirip, mesela AK Parti yaparak, yoluna devam edecekti ama izlenecek politikalar çok farklı olacaktı.

 

- Ak Parti kapatma davası partiye değil Erdoğan’a açılmıştı.

 

- Programsız fikirsiz partilerin bakanını değiştirdiniz mi yeni bakan emrinize girer. Türkiye de bu sebeple programlı partileri yaşatmazlar. Saadet Partisi bu sebeple programsız oldu.

 

 

 

Öyleyse Türkiye’nin politikasını değiştirmek isteyenlerin yapacağı şey lideri değiştirip kendi tercihlerine göre birini lider yapmaktır ve partinin politikası hiçbir sorun çıkmadan temelden değişir.

 

- Lider değiştirdiniz  mi parti değişir. Türkiye de değişmiş olur.

 

- Türk halkı oyun oynayanlara oyun oylar. Lidere göre yelken açar.  Ama fırsat buldukça da kendi liderini getirir. Kedine göre adım atar.

 

 

 

Bu açıdan bakıldığında şunları görüyorum: CHP’deki değişim Erdoğan karşıtı birini lider yapmak amacı taşıyordu. Yani cumhurbaşkanlığı seçiminde, diğer aday kim olursa olsun, o adaya oy verilecektir. BDP sert bir politika izleyerek MHP’nin güçlenmesini ve AKP oylarının azalmasını istemektedir. Aynı zamanda Güneydoğu’da AKP oylarının azalmasını sağlamaya çalışmaktadır. Diğer yandan onlar da, CHP gibi, cumhurbaşkanlığı seçiminde, Erdoğan dışındaki adaya oy verecektir. MHP’nin de aynı çizgide olması beklenir. Ben seçimlere böyle bakıyorum.

 

- CHP ve BDP Erdoğan’a karşı birleştiriliyor. MHP de atlatılırsa Erdoğan Cumhurbaşkanı olamaz.

 

- Erdoğan bir askeri Cumhurbaşkanı yapmalı kendisi cumhurbaşkanlığına oynamamalıdır. Oynarsa Ak Parti ANAP olur.

 

 

 

 

 

 

 

Yeni CHP’nin rolü

 

16 Nisan 2011 Cumartesi

 

 

 

 

 

Ülkemizde büyük bir değişim yaşanıyor. Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri savunduğumuz ilkelerimizin yerini başka bir dünya görüşü alıyor. Bazıları bunu bir ihanet olarak algılasa da gerçek bu değildir. Kuruluşumuzun arka planında Kurtuluş Savaşı’nı görmek ve Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimizi neredeyse yok saymak bizi yanıltan en büyük sebeptir. Oysa devletimiz ciddi bir pazarlık sonucu kuruldu ve bu pazarlıkta Türkiye, var olan şartlara göre çok başarılıydı. Büyük bir güç olmanın tohumunu içimizde sakladık ve bugün bu tohumun yetiştirdiği ağacın meyvelerini toplama zamanı geldi. Yani ülkemiz yoktan var olmadı ve o tarihte var olan devletin eseriydi. Bu eserin simgesi olarak Atatürk’ün seçilmesi, ona var olan devlet adına bu görevin verilmesi bugün Atatürk’e atfettiğimizden çok daha büyük bir öneme sahiptir. Tarihimizi birbiriyle ilgisiz bölümlere ayırmak ve her birinin görev verilmiş önemli bir şahsiyet tarafından değil, tek başına o kişi tarafından gerçekleştirilmiş aşamalar saymak yanlıştır. Bugün de aynı hatayı tekrarlamak eğilimindeyiz ve ulaştığımız aşamayı kişilerin gücüne bağlıyoruz. Oysa bu güç yüzyılların birikiminin sonucudur ve bir kişi tarafından temsil edilmesi kaçınılmazdır.

 

- Cumhuriyet zaferle değil uzlaşmayla kuruldu. Olayları kişiler oynar, ama onlar birer artisttir.

 

- Tarih takdiri ilahidir. Ana çizgisi değişmez. Uluslar ve kişiler akışı değiştiremezler ama akışa yön ve biçim verirler.

 

 

 

Kuruluşumuzun ardından savunduğumuz dünya görüşü sadece tercihimiz değil ödediğimiz bir bedeldi ve en uygun biçimde şekillendirilmişti. Bizim için devrim sayılan değişim, galip ülkelere artık eski topraklarımızla ilişki kurmaya çalışmayacağımızın teminatı idi. Ancak galip ülkelerin kontrolü altına girmemiş ve önümüzü açık tutmuştuk. Amacımız şartlar uygun hale geldiğinde yeniden bir dünya gücü olmaktı ve o günlerin başlangıcındayız.

 

- Devletimizin siyasetini devletimizi kurma karşılığı ödün vermiştik. Dünya gücü olmayacaktık. Bugün artık o ödün sona ermiştir.

 

- İmparatorluklar sona erdi. Diktatörlükler sona erdi. Artık ulusal devletler ve insanlığın barış gücü hakim olacaktır.

 

 

 

Osmanlı’nın tasfiyesinde bir ulus devlet kurmamız gerekiyordu. Ancak bir imparatorluk çeşitli soyları, inançları barındırırdı ve farklı toplulukların varlığını kabul edersek bir ulus devlet olmamız mümkün değildi. Bu durumda farklı toplulukların varlığını kabul edip parçalanmak yerine hepsinin aynı olduğunu kabul ettik. Bu bir inkar politikası değildi şartların bir gereğiydi.

 

- Ulus devlet olmamız gerekiyordu. Şartlar buna zorluyordu.

 

- Ulus demek aynı dili konuşan, kendine özgü kanunları olan, kendi özel parasıyla özel ekonomik çevreyi oluşturan ve varlığını koruması için devleti olan halk demektir. Aynı ırktan gelme değil, gelecekte ortak çocuklara sahip olan demektir. Yani birbirleriyle evlenenler aynı ulustur.

 

 

 

CHP kuruluşumuzdaki dünya görüşünü savunmak üzere kuruldu. Bu bir hata değil, varlığımızı sürdürmenin bir garantisidir. Eğer bölgemizdeki topluluklarla aynı olduğumuzu söyleseydik bizi zorla ve fiilen ayırırlardı.

 

- CHP şartların siyasetini götürmek üzere kuruldu.

 

- Türkiye milli devlet olacak. Türkiye dinsizleşecek. Türkiye kapalı ekonomiyi izleyecek. Türkiye diktatör ile yönetilecek. 1950ye kadar Türkiye’ye dayatılan siyaset budur. CHP bunu yapmıştır. 1950den sonra Türkiye ABD’deki tekel sermayeye teslim edilecektir. Demokrat Parti budur. MHP ve Milli Görüş ise halkı oyalayacak.

 

 

 

CHP’deki değişim kuruluşumuzdaki dünya görüşünün terk edilmesidir ve bu değişim eğer yeni bir dünya görüşünün inşasının sebebi olursa olumludur. Ancak dağınık söylemler, belli bir felsefenin sonucu olamayan günlük politikalar bu konuda iyimser olmamızı engelliyor. Mesela aile sigortası, yani bazı kişilere para dağıtmak sosyal demokrat bir politika değildir. Eğer öyle olsaydı milyarlarca doları halka dağıtmayı vadeden Suudi Arabistan bizden daha solcu olurdu.

 

- Şartlar değişti. CHP de siyasetini değiştirmelidir. Ancak iane dağıtmakla olmaz.

 

- Şartlar değişti. CHP Mustafa Kemal’in dediği gibi devletimizin yapısını muasır medeniyetin fevkine çıkarmalıdır: MHP ulusumuzu milli dile, milli tekniğe, milli hukuka, milli sanata ulaştırma çabasını göstermelidir. Milli Görüş insanlığı yeni arındırılmış yeni din anlayışına, ileri müspet ilme, faizsiz ekonomi modeline ve demokratik yönetim şekline götürmelidir. DP temsilcileri ise bu gelişmelerde Batı ile ve dünya ile olan ilişkilerimizi düzenlemeye çalışmalıdır.

 

 

 

Sosyal demokrat dünya görüşü önce felsefi bir tabana oturmalı, bu taban üzerine kurulu ekonomik, sosyal, eğitim politikalarını içermeli ve dış politikamızın yönünü belirlemelidir.

 

Geçmişte bu dünya görüşünü şöyle belirlemeye çalıştım: Üretim ne Marx’ın dediği gibi işçilerin ne de kapitalizmin söylediği gibi bireylerin eseridir. Üretim toplumsal bir süreçtir. Yani güvenlik, eğitim, alt yapı olmadan kimse bir şey yapamaz ve buna devletin ekonomi politikasını eklerseniz hiçbir şey bireysel değildir.

 

- Üretim ne Marks’ın ne kapitalizmin sonucudur. Toplumsal oluştur.

 

- Adam Smith ekonomiyi sermayeye, Marks ekonomiyi devlete teslim etmiştir. Adil Düzen ise ekonomiyi halka teslim eder. Para üretici işçiye verilen kredi ile piyasaya sürülür. Faizsizdir. Diğer kamu ve genel hizmetler, kâr ve kiralar paradan alınmaz. Üretim paylaşılır. Üretilirken Marks’ın ediği gibi emek esas alınır. Tüketilirken serbest piyasa sayesinde bölüşülür.

 

 

 

 

 

Yorum:

 

 

 

İnsanlık bin yılda bir evrim yapar. Bu evrim doğuda hukuk ve yönetimde yapılır. Peygamberler veya onların varisi ilim adamları yaparlar. Uygarlık 500 yılını doldurdukça zirveye çıkar ve çökmeye başlar. Bu esnada batıda yeni uygarlık doğar. Bu doğu uygarlığının kuvvet dönüşmüş şeklidir. Filozoflar ve işadamları oluştururlar. Teknikte ve ekonomide ilerleme başlar. Bininci senede doğu uygarlığı çöker batı uygarlığı zirvede olur. 1500 sene sonra o da çöker.

 

Bugün Peygamberlerin doğu uygarlığı dibe vurmuş yeniden oluşuyor. Batı uygarlığı ise tepede çökmeye başlamıştır. İşte tarihin akışı budur bunu kimse değiştiremez.

 

Doğu uygarlığı İstanbul’un fethiyle tepede iken, batı uygarlığı Amerikan’ın keşfi ve Rönesans’la oluşmaya başlamıştır. Bugünkü seviyeye ulaşmıştır. Teknikte ve ekonomide harikalar var etmiştir. Ama hukuk ve yönetim ise dibe vurmuştur. Şimdi yeni uygarlığın temeli atılıyor. Nedir bunlar:

 

a)      Demokrasi dünyaya hakim olacaktır. Batılıların ekseriyet demokrasisi değil, İslam’ın sözleşme demokrasisi, içtihat ve icma demokrasisi hakim olacaktır.

 

b)     Laiklik gelecektir. Batılıların dinleri dışlayan tanrısız bir dünya laikliği değil tam tersine uzlaşmalı bütün din ve inançların katıldığı ileri bir dünyayı oluşturma, dinde zorlamayı kaldırma laikliği gelecektir. Yasama yürütme yönetme ve yargılama kuruluşları bağımsız kendi içlerinde demokratik oluşum ile görevlerini yaparlar.

 

c)      Liberal bir ekonomi gelecektir. Tekeller kalkacak, ekonomiye sermaye değil üretici emek hakim olacaktır. Faizsiz kredi ile düzenlenecektir. Sömürü olmayacaktır.

 

d)     Sosyal düzen oluşacaktır. Herkes yeryüzünün ortağıdır. Çalışmasa da yaşama hakkı vardır. Onlar kira payları ile çalışmadan yaşayacaklardır. Aidatlı primli sigortalar kalkacak.

 

Nihayet merkezden atanmış hakimler değil yargıyı hakemler oluşturacak ve hakem kararları herkesi bağlayacaktır. Ekseriyet demokrasisini yerinden yönetimli hicret demokrasisi alacaktır.

 

İşte İnsanlık Adil Düzen’e giderken Adil Düzen’i başlatma görevi de Türkiye’ye verilmiştir. Tüm tarihî oluşmalar hep buna göre gerçekleşmiştir. Nasıl Musa Mısır’da yetiştirildi ise Türkiye de batıda yetiştirildi. Şimdi Mısır’dan çıkma zamanıdır. Türkiye’deki olaylar bundan ibarettir. CHP bugün Sâmirî durumundadır.

 

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 

19.04.2011
05:45

M. Emin Parlaktürk

2011-04-18

-------------------------------------------------------------------------------

Mevlid’den Kutlu Doğum’a

Daha cazip olur diye mi düşünüldü kim bilir?!

Asırlarca sürdürülen “Mevlid” geleneği, birden bire “Kutlu Doğum Etkinlikleri” ismiyle hayatımıza girip yerleşiverdi.

Halbuki, “Mevlid-i Nebi” terkibi, daha asil ve daha masum bir niteleme.

“Kutlu Doğum” da ise, biraz kutsama, aşırılık, ayrıcalık, haddi aşma çağrışımı var.

Şüphesiz “iyi niyet” le organize edilen bu etkinlikler, bazen kontrolden çıkıp arzu edilmeyen mecralara yöneliveriyorlar.

İyi niyetler, başka niyetlerle karışıp farklı bir görüntüye dönüşüveriyor.

***

Bu dönüşümün, “konjonktürel” ortamla da ilgisi var kuşkusuz.

28 Şubat sürecinde bu etkinlikler “irticai faaliyet” kapsamında ele alınıp parti kapatma nedeni sayılıyordu hatırlarsanız.

Şimdi de, bazı kesimler bunu sanki “dini özgürlüğün sembolü” olarak göstermeye çalışıyor.

O günlere bakarak bu günlere “şükür” diyenler, dini hayatın bu günlerde rahatça yaşandığı kanaatine sahipler.

Acaba öyle mi?

Kesinlikle hayır.

Bu görüntüler bizi aldatıp gevşekliğe sevk etmemeli!

Kur’an okumanın hala 12 yaş altı çocuklara resmen yasak olduğu bir ülkede, kimse dini özgürlüklerin var olduğundan bahsetmesin!

Hani, “silah neden ateş almıyor” sorusuna karşı “bunun on sebebi var, birincisi barut yok” şeklinde cevap veren adama “gerisini saymana gerek yok” dendiği gibi, diğer dini yasakları veya engelleri saymaya gerek yok!..

***

Şüphesiz, “Kutlu Doğum” adı altında yapılan programların içinde çok kaliteli olanları, topluma fayda sağlayanları da var.

Ama bunlar devede kulak!

Ne yazık ki, son dönemlerde bu programlar “müzik” ağırlıklı yapılmaya başlandı.

Hatta bunun için, özel korolar, müzik grupları bile teşekkül ettiriliyor!

Fena mı diyeceksiniz.

İyi de, bunların Hz.Peygamber Efendimizi anlatmayla, tanımayla ne ilgisi var?!

Şimdilerde “Kutlu Doğum Etkinlikleri”ne baktığımızda, “Kur’an Ahlakı” ile ahlaklanmış bir Peygamber anlatımı yerine, müzik aletleriyle daha çok ilahi ve kasideler eşliğinde Peygamberi “övme yarışı”na girildiğini görüyoruz.

Allah Teala’nın Kur’an’daki “Peygamber övgüsü” bize yetmiyor mu yoksa?!..

Peygamberimizi öveceğiz diye “sınırı aşma”nın âlemi var mı?

Fatiha’ya “Elhamdülillah” ile başlıyoruz, değil mi?

Yani, bir yandan “Hamd ve Sena’nın, her türlü Medh ve Övgü” nün ancak Allah’a has ve ait olduğunu söylüyoruz.

Diğer yandan, O’nun Elçisi’ni, Allah’ın önüne geçiriyoruz.

Dahası, bu etkinliklerde Allah dururken Elçisi’ne “çağrı” yapıyoruz....

Yine, Allah’a değil de Elçisi’ne “mektuplar” yazarak taleplerimizi iletiyoruz...

Hatta “nerede kaldın gel, hayatımıza gir” nidalarıyla Allah’tan değil, Elçisi’nden “medet” umuyor, “kurtuluş”u yine Elçisi’nden bekliyoruz!..

Oysa, Hz.Peygamber (aleyhissalatü vesselam) efendimiz bizzat kendisi, böyle bir konuma getirilmekten ümmetini şiddetle men ediyor.

Bu aşırılığın, bu ifratın daha nerelere kadar uzanacağını da kestirmek güç!

“Ölçü”yü kaçırmayıp, O’nu kendi koyduğu ilkeler ve yaptığı ikazlarla tanımamız gerekmez mi?!

***

Bir gün, Sahabe’den bir zat Peygamberimize geldi.

O’nu karşısında görünce adam heyecandan titremeye başladı.

Efendimiz: “Korkma, rahat ol! dedi. Ben ancak Kureyş’ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum.”

Belli ki, Rasulüllah kendini övmeyi sevmiyordu ve ümmetine de şöyle buyuruyordu:

“Hıristiyan’lar Meryem oğlu İsa’yı (a.s) övmede aşırıya gittikleri gibi, sizler de beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için ‘O, Allah’ın Kulu ve Rasûlü’dür’ deyin, o kadar!”

Görüyorsunuz ölçüyü değil mi?

Rabbimiz, bizi her türlü aşırılıktan korusun!


20.04.2011
04:49

M. Emin Parlaktürk

2011-04-20

-------------------------------------------------------------------------------

O ve Biz

Kendimi hariç tutmuyorum.

“O”nun hayatıyla “Biz”im hayatımız arasındaki farklılığı, çelişkiyi fark edebiliyor muyuz?

Peygamber Efendimiz (s.a.s) “yaşanabilir” bir hayat sürmüştü.

Bazılarının zannettiği gibi O “ulaşılamaz” değildi.

İnsanüstü konumu da yoktu.

Müşriklerin bekledikleri gibi O “Melek” olarak da gönderilmedi.

O bir “insan”dı ve Allah’ın yeryüzündeki son “elçisi” idi.

İnsanlar O’na uysun diye, sade ve basit bir yaşantısı vardı.

Nitekim, sahabeler de O’na uydular, O’nun gibi yaşamaya çalıştılar.

Zaten, Yüce Allah O’nu “Üsvetü’l-Hasene” olarak göstermiyor muydu Kur’an’da!

O, “en güzel örnek”ti ve bütün Müslümanlar da bu örneğe tabi olmaya çağırılıyordu.

O dönemde (asr-ı saadette) ve takip eden dönemlerde O’na uyanlar; çok güzel cemaatlar ve örnek toplumlar oluşturdular.

Onların sayesinde diğer insanlar da İslam’ı sevdiler, Kur’an’la tanıştılar ve Müslüman oldular.

Türklerin Müslümanlığı da, böyle güzelliklerin etkisiyle olmadı mı?

***

O’nun “örnek” hayatını hep anlatıyor, dinliyor ama nedense yaşayamıyoruz.

O’nu anlatıp dinlerken ah-vah çekiyor, görevimizi yaptığımızı sanıyoruz.

Ya da, O’na salatü selam göndererek nefsimizi tatmine çalışıyoruz.

Hatta bunu sayılara dökerek adeta “salavat yarışı”na giriyoruz.

Anlamını belki bilmeden çektiğimiz tesbihlerin bir de çokluğuyla övünüyoruz.

Oysa, O’na salat-ü selam göndermek, O’nu desteklemektir.

Tıpkı, Yüce Allah ve Meleklerinin O’nu destekledikleri gibi (Ahzab/56).

O’na salat-ü selam etmek, O’nun getirdiği Dine yardım etmektir.

O’na salat-ü selam etmek, O’nun sünnetini ihya için gerekeni yapmaktır.

Çünkü O, desteklenmesi gereken bir Peygamberdir.

Son İlahi Dinin Peygamberi, ahir zamanın tek Rehberidir.

Dolayısıyla hayatı canlı tutulmalı, sünnetleri yaşatılmalıdır.

Çünkü, Yüce Allah O’nun üzerinden Dinini tamamlamış, O’nun hayatını Dininin aynası yapmıştır.

Bu yüzden O’nun desteklenmesi, Dinin desteklenmesi, Kur’an’ın desteklenmesi demektir.

Bunları gerçekleştirmeden O’na gönderilen salat-ü selamların sayısı milyarlara ulaşsa sahibine yorgunluktan başka ne sağlar?

“Nice namaz kılanların yorgunluk, nice oruç tutanların açlık” çektiklerini anlatan Peygamber Hadisi bundan başka neyi anlatıyor ki?!

Şu bidat ve hurafelerin yoğun ortamında Peygamberimizin ihya edilecek binlerce sünneti varken, bilmem şu kadar “salavat çekme” kampanyalarına bunca rağbet ve hevesi nasıl izah etmeli?!

Hem bu sayı sınırlaması da nereden çıkıyor?

Şu kadar zikir çekersen böyle olur, bu kadar salavat çekersen şöyle olur diyenler, din adına hüküm vermekten korkmuyorlar mı?

Allah ve Rasûlü’nün koyduğu sınır dışında sınır koymaya ne cür’et, ne cesaret böyle!..

Hem, insan sevdiğine sınır koyar mı?

***

Bir derviş, bir kucak elma ile, bayırlar aşan bir genç kıza rast gelmiş.

Yorgunluktan al al olmuş kızın yanakları.

“Nereye gidersin ve ne doldurdun kucağına?” diye sormuş derviş.

Uzakta görünen bir tarlayı işaret etmiş kız;

“Sevdiğim çalışıyor orada, ona elma götürüyorum” demiş.

Derviş “kaç tane?” diye soruvermiş.

Kız gayet şaşkın bir halde cevap vermiş:

“İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi, sayar mı hiç?”

Bunun üzerine Derviş usulca koparmış elindeki tesbihi.

Sevdiğine sayı ile yolladıklarından utanmış, yüzünü eğivermiş aşağıya.

Bu kızı karşısına çıkaran Allah’a şükrederek tevbe etmiş bir daha sınır koymaya.

Bir Sonraki yazımızda Allah Rasûlü’nün hayatından somut örnekler vereceğim inşallah.


20.04.2011
06:54

AK Parti’ ye karşı yapılan güç birliği

İktidar partisi AK Partisi ve Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ ı sevelim sevmeyelim çok önemli icraatlara imza attı.

Örneğin TOKİ inşaatları, bölünmüş yollar ve sağlık alanında yapılanlar

Tekel ve tütün baronlarına kaşı mücadele gibi

Başbakan Erdoğan, 12 Eylül’ de yapılan referandumda halk tarafından %58 oyla kabul edilen Anayasa değişiklik paketiyle statükoya karşı mücadele ve malum davalarda siyasi iradeyi yargının arkasına koyarak tarihe geçti.

Açıkçası seçilmişlerin atanmışlar karşısında başlarının dik olduğu bir dönem yaşanıyor.

Milli irade çok partili sistemde hiç bir dönemde bu kadar etkin olmamıştı.

AK Parti’ ye oy veren muhafazakar-demokrat kesimler geçmişte hep ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyordu.

Yani sonlara sadece seçme hakkı veriliyor ama seçilme hakkı ise elitlere aitti.

Sadece seçen ve oy veren konumunda olan mağdur, mazlum ve ötekileştirilmiş kesim AK Parti ile birlikte iktidar oldu.

İşte bu yapı ve durum bazı elitleri rahatsız etti.

Geçmişte liderler veya iktidar adayı partiler, seçimlerde "ezilenlerden yanayız" derler oy alırlar sandıklar açıldıktan sonra hemen holding patronlarıyla, baronlarla, elitlerle, omuzu kalabalık ve tuzu kurularla birlikte olurlardı.

Artık halk uyandı.

Bu uyanışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sağladı.

***

2002’ den bu yana Başbakan Erdoğan ve AK Parti’ den kurtulmak için hesaplar yapıldı.

Önce silahlı güçlerle ürkütmek istediler.

Belki dediler birisi gibi şapkasını alır gider.

Ama öyle olmadı.

Erdoğan, çetin ceviz çıktı.

Madem şapkasını alıp gitmiyor o zaman 12 Eylül’ de veya 28 Şubat’ ta olduğu gibi yapmaya kalkıştılar.

Onu da beceremediler deyim yerindeyse yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Umutlarını Anayasa Mahkemesi’ nde görülen AK Parti’ yi kapatma davasına bağladılar.

Anayasa Mahkemesi’ den çıkacak karardan çok emindiler.

Bunu nereden biliyorsun? diyenlere bir anekdot.

O günlerde bir Orgeneral ile makamında beraber olmuştum.

Ondan dinlemiştim.

Onlara göre AK Parti kesin kapatılacaktı.

O da olmadı Anayasa Mahkemesi’ den gol yediler.

Şimdi sıra Genel Seçimlerde AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ dan kurtulma planına geldi.

Senaryo ve plana göre; AK Parti’ ye karşı- CHP-MHP desteklenecek sandıktan CHP-MHP koalisyonu çıkarılacak.

Bu plana Ergenekoncu, ve Balyozcular da destek veriyor.

Bunun doğruluğuna inanmak için CHP ve MHP milletvekili listesindeki adaylara bakmak yeterli.

Bu senaryoda diğer aktörleri de unutmamak gerekir.

Bu aktörler arasında 9. Cumhurbaşkanı Demirel, TSK ve bazı zenginler kulübü üyelerini sayabiliriz.

Demirel’ de AK Parti ve Başbakan Erdoğan’a karşı bir kin var gibi.

Sebebi belli.

Şevket ve Murat Demirel’ e yapılanlar!...

Açık seçik ifade etmek gerekirse AK Parti’ ye karşı CHP+MHP+ Ergenekoncular+ Balyozcular+ müesses nizamcılar+ zenginler kulübü+ rantçılar+ tuzu kurular+ baronlar ve Demirel güç birliği yapmış durumdalar.

Milletimiz dün bazı hesapları sandıkta hep bozdu.

12 Haziranda da yapılan hesapları sandıkta bozacaktır.

Bana göre 12 Haziran’ da bazılarının iştahı kursağında kalacak kazanacak olan yine demokrasi olacaktır.

Son söz: "Yeter söz milletindir."

Tevfik DİKER

19-20. Dönem Milletvekili

DYP eski Genel Sekreteri

Tarih :15.04.2011


20.04.2011
06:56

Kulislerdeki son dakika senaryosu

Yeni Demirel Partisi geliyor!... Ankara derin kulislerinde konuşulan bir yeni senaryoyu paylaşmak istiyorum.

Tarih :20.04.2011

Yeni Demirel Partisi geliyor!...

Ankara derin kulislerinde konuşulan bir yeni senaryoyu paylaşmak istiyorum.

Senaryoya göre CHP ve MHP’ nin aday listelerinde yer alan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’ e yakın veya geçmişte yakın çalışmış olan bazı isimler 12 Haziranda Milletvekili seçildikten sonra uygulanacak bir yol haritasıyla partilerinden istifa edecekler ve yeni bir partide bir araya gelecekler.

Bu parti Yeni Demokrat (Demirel) Partisi olacak.

Senaryonun yol haritasına göre parti TBMM’ de grup kuracak ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce yaşama geçecek.

Cumhurbaşkanı adayları için en az yürmi milletvekilinin teklifte bulunması gerekiyor.

Bu partinin muhtemel iki Cumhurbaşkanı adayı varmış. Demirel ve Haberal.

Haberal isimi daha çok öne çıkıyor.

Yani Başbakan Erdoğan’ karşı Haberal.

Senaryonun hedefleri arasında Haberal’ ın Cumhurbaşkanı olacağı ve bir CHP-YDP-MHP ile bir " Milli Koalisyon Hükümeti" kurulacağı ve bu Hükümetin icraatları sonrasında Silivri boşalacak , medya el değiştirecek, yargıda yeni değişimler yapılacak deniliyor.

Senaryonun gerekçesine göre Namık Kemal Zeybek’ in Genel Başkanlığında Demokrat Parti (DP) çok yıpranmış ve mevcut yönetimle parti kimlik değiştirmiş.

Haydar Baş ile yapılan seçim ittifakı DP’ nin çizgisini tamamen ortadan kaldırmış.

CHP ve MHP listelerinde seçilebilir listelerde olan isimler; Mehmet Haberal, adı Yeni Demirel Parti’ nin Genel Başkanı olarak geçiyor.

Yeni Demirel Partisi’ nde yer alacak muhtemel isimler arasında Sinan Aygün, Turhan Tayan, Aytun Çıray MHP’ de ise Sümer Oral, Celal Adan, Cemal Özbilen isimleri sayılıyor.

Bu senaryonun gerçekleşme yüzdesi kaçtır?

Sorusuna cevap Türkiye’ de %11 lik ihtimallerin %51 olduğu çok görülmüştür.

Bir Atasözümüzde " Ateş olmayan yerden duman tütmez" denilmektedir.

Tevfik DİKER

Tevfik DİKER

19-20. Dönem Milletvekili

DYP eski Genel Sekreteri

Tarih :20.04.2011


20.04.2011
10:19

’Türkiye’ye yeni başkent gerekli!’

"Yeni bir medeniyet kurmak niyetimiz varsa, başkenti de değiştirmek zorundayız" diyen yazarımıza göre İstanbul gibi Ankara da misyonunu tamamlamış...

YENİ BİR MEDENİYET YENİ BİR BAŞKENT!

Türkiye yeni bir vaatler ve düşler vadisine doğru hızla sürükleniyor.

Seçim geliyor çünkü!

Partiler, kendilerini millete şirin göstermek için –ki vaat ettiklerinin en az yüzde 95’i hayal hanesinde kalacak- müthiş bir yarış içindeler. Ben de demokrasinin bir tek bu tarafını seviyorum. Dört yılda bir de olsa bizim de fikrimizi sormaya mecbur kalıyorlar ya… İşte ona bayılıyorum.

Ne ise görüyorsunuz her parti yavaş yavaş eteklerindekini dökmeye başladı. Hangi parti hangi ipi yılana dönüştürerek büyüklüğünü ispat edecek göreceğiz. Sonunda ‘Musa’ın Asası’ çıkıp o ipleri yutar mı yutmaz mı bilemem ama bu dönemde iki partinin vaat ve tutumları daha sahici geldi bana.

Birincisi BDP, ikincisi Ak Parti. Gerçi CHP’de de halka doğru bir yakınlaşma, samimi davranma deneyimi seziliyor. Fakat CHP, geçmişte, özellikle de inançlar ve toplumsal talepler konusunda milleti ürküttüğü için ekseriyet, onun vaatlerini sahici bulmuyor. Hele temel gıdaları karneye bağlamış bir anlayıştan gelip sonra da insanlara refah toplumundan söz etmeleri inandırıcı gelmiyor. Tıpkı sosyalistliklerinde ve demokratlıklarında sahici olmadıkları gibi…

Bu CHP algısı, benim saplantılarımdan biri da olabilir. Çünkü o partiden millete hayır gelmeyeceğine dair bir inancım var. Siz buna ‘engram’ da diyebilirsiniz. Haa, ‘diğer partiler CHP kadar bile demokrat değildir’ diyenler çıkarsa, hakikaten onlara da itiraz edebilecek halim yok.

Esasında Türkiye Cumhuriyeti devleti, ta kuruluşundan itibaren, ‘müteharrik bi’n-nefs’ olmadığı için, ondaki birçok şey ‘sanki’dir. Cumhuriyet anlayışı ‘sanki’dir, demokrasi anlayışı ‘sanki’dir, devlet anlayışı hatta millet anlayışı ‘sanki’dir. Zaten o yüzden değil midir ki ‘Ne mutlu Türküm diyene’ kaziye olmuş. Türk olan, Türklüğünden şüphesi bulunmayan niye öykünsün ki Türk olmaya! Görüyorsunuz, o kavram bile ‘sanki’dir.

Dolayısıyla partilerimiz de sankidir. Daha önce yazdığım gibi partilerin bir manası yok. İşte bakın, BDP’liler her yerde bağımsız giriyorlar ve kazanıp geldikten sonra ‘biz BDP’liyiz’ diyorlar.

Maksadım eleştirmek değil. Hatta bu seçimlerdeki tutumları hoşuma bile gitti. Çünkü bu seçimler öncesinde BDP’nin arka planında muhit bir aklın çalışmaya başladığını, şahsen hissetmeye başladım. Sanırım Kürt liderler de bu ülkeyi parçalamanın pragmatik bir değeri olmadığını kavramaya başlamışlar. İnşallah bu trend böyle devam eder de Bediuzzaman’ın ifadesi ile ‘ikisi bir kamil adam eder’ dediği Türk ve Kürt kardeşler birebirinden ayrılmaz. Ve gelmekte olan İslam’ın ‘Asya Medeniyeti projesi’ akim kalmaz…

İşte tam bu çerçeveden, ikinci olarak, Ak Parti’nin seçim beyannamesinde yer alan bir iki hususa temas etmek ve Ak Partilileri, o projelerin takipçisi olmaya davet etmek istedim.

Başbakanın açıkladıkları, hayalde kalmazsa eğer, denilebilir ki, ’istikbalin şekillendirilmesi’ açısından AK Parti’de, geleceği iyi tahmin eden zekâlar oluşmaya başlamış. Bu proje kimin eseriyse, onda ulus bilinci de tarih bilinci de oturmuş. Bunu başbakan düşünmüşse başbakanı; başkası düşünüp başbakan da onu benimsemiş ise her ikisini de tebrik etmek lazım. Çünkü yeniden ayağa kalkmak için tam da böyle; temel paradigmalardan ta üst çatıya kadar, tam geniş bir değişime ve değişikliğe ihtiyacı vardı hem ümmetin, hem milletin.

İstanbul’da iki şehrin kurulması bir pansumandır. Fakat yeniden bir ulusal planlama yapmak, Anadolu’da yeni şehirler tasarlamak, Anadolu sathının nüfus, iş ve aş dağılımı açısından yeniden düzenlenmesini tasarlamak; tamamen coğrafyanın belirlediği şehirlerden, coğrafyanın akılcı yaklaşımlarla tasarlandığı cazibe alanları inşa etmek çok daha mühimdir. Mesela Cumhuriyet Ankara’sı böyle bir yeniden inşa projedir ve başarılı da olmuştur.

İşte sözü tam da buraya getirecektim. Başbakan madem ki böyle muazzam bir hayır için irade gösteriyor, bir ileri adım daha atarak, bütün, fıtri, beşerî ve ezoterik işaretlerin istikbalde kurulacağını haber verdiği o haşmetli İslam medeniyetinin merkezini belirleme konusunda da bir adım atsın!

İslam medeniyetini yeniden ayağa kaldırmayı ancak öyle deneyebiliriz çünkü.

Bakın eğer, Kuran, hiçbir medeniyet tortusu taşımayan Mekke’de değil de Kudüs veya Şam’da nazil olsaydı, emin olabilirsiniz ki, tıpkı Tevrat ve İncil ayetleri gibi, çoğu Kuran ayetleri de daha baştan itibaren ‘ülfet’ perdesi altında kalarak anlaşılmazlığa mahkûm olacaktı. Cenab-ı Hakkın sayısız hikmetlerinden biri de odur ki, Kuran’ı, şirkten başka saplantıları olmayan cahil bir kavmin üstüne indirerek –en azından başlangıçta- ayetlerin manalarının bulanmasına/kirlenmesine/örtülmesine fırsat vermedi. Nitekim daha sonra değişik kültürlerin İslam’a girmesiyle Kuran’ın manalarının büyük bir kısmı, ‘maslahat sıvası’ altında kaybolup gitti…

Aynı şekilde, eğer Mustafa Kemal, İstanbul’un başkent kalmasında ısrar etseydi cumhuriyet bu kadar bile muvaffak olamazdı. Ve keza, Osmanlı zihnini Bursa’nın merkez olmasından kurtaramasaydı imparatorluk olamazdı.

Bu açıdan yeni bir medeniyet kurmak niyetimiz varsa, başkenti de değiştirmek zorundayız. Benim önerim, -ki sanıyorum bu projeyi tasarlayanların zihninde öyle bir mihver belirleme çabası vardır- yeni bir başkent de tasarlanması şeklindedir… Çünkü eğer yeni bir medeniyet kurulacaksa yeni bir mekan ve başlangıca ihtiyaç var. Ankara’da kalarak, Ankara’nın temsil ettiği zihni kodları koruyarak –ki o Batı’nın ve Batılı anlayışın sultasından ibarettir- muhafaza ederek yeni bir başlangıç yamamazsınız.

İstanbul, misyonunu tamamladığı için yerini Ankara’ya bıraktı. Sonunda Ankara, Müştak Baba’nın kerametini tazhîr ederek görevini yaptı, ‘İstanbul ile hemser’ oldu. Ankara, cumhuriyet anlayışının ve ondaki manaların topluma kazandırılması projesi idi. Eksikli de olsa bunu başardı. Nitekim millet cumhuriyetin ne büyük nimet olduğunu kavramaya başladı. Vazifesini yaptı Ankara.

Nasıl ki Bizans’tan tevarüs ettiğimiz İstanbul’un işgal edilmesiyle saltanat çağını kapattık, İstanbul bir tarihî kent haline geldi. Ankara’yı da ‘batının yedeğindeki ülke’ misyonunun bir hatırası olarak bırakmalıyız. Çünkü bu Ankara ile ‘İslam ittihadı’ denilen Müslüman halkların kardeşliğini esas alan İslam Toplumları Birliği’ini sağlayamayız. Ankara, ulus devlet inşası projesinin bir ürünüdür. Evrensel ve cihan şümul olamaz, olamıyor.

Dolayısıyla Ankara da tıpkı İstanbul gibi vazifesini tamamladı. Şimdi yeni bir maksat ve hedef için; Anadolu’yu yeniden inşa edecek bir medeniyet anlayışı için siyasilerin yeni bir başkent düşünmeleri zamanıdır. Yeni bir medeniyete giriş için en kestirme yollardan biridir başkent değişikliği!

Onun yeri kesinlikle Ankara’nın ötesidir. Hatta diyebilirim ki Yavuz Sultan Selim veya Alparslan gibi düşünmek, Anadolu’ya doğu ucundan girip, başta İstanbul olmak üzere Ankara’yı da İzmir’i de yeniden fethetmek gerekiyor. Zaten İstanbul’un en az üç kere fethedileceği bilinmektedir…

Bunun yeri Van değildir. Van eski bir Ermeni şehri olduğu için sembol olarak farklı çağrışımlara yol açabilir. (Mamafih, Asya medeniyeti projesi çerçevesinde Müslüman halkların dostluk elini uzatmaları gereken ilk kavim Ermenilerdir. Onları yeniden sistemin içine almak zorundayız)

Diyarbakır da olamaz. Çünkü başkent olarak Diyarbakır’ı seçmek, zulmün ve kargaşanın teşdîd edeceğine işaret eder. Urfa ve Erzurum da olmaz. Urfa İslam öncesi medeniyetlerin; Azer’in kentidir, Erzurum ise Rum’un.

Benim aklımdan geçen yer Ahlat! Ahlat hem Emevi zulmünden kaçıp Anadolu’ya sığınan Evlad-ı Resul’ün sığındıkları ilk yerdir, hem Anadolu’ya ilk gelen Türklerin yurt edindiği yerlerden biridir. Yeni bir medeniyetin beşiği olmaya layık bir geçmişi ve geleceğe taşıyacak bir ruhu vardır.

Ha orası çok doğudur diyenlere bir diğer önerim de Sivas! Onun da cumhuriyetin birlik ruhunu temsil etmesi açısından bir önceliği olabilir! Zaten Erzurum Kongresinde de başkent olarak önerilmişti!

Tabii ki bir hayaldir benimkisi!

Zaten önce hayaller vardır bilirsiniz. Ben de hayal kuruyorum. Orada bir başkent var etmek ve oradan harekete geçerek yeniden Anadolu’yu kurgulamak! Tıpkı Horasan erlerinin yaptığı gibi….

Bediuzzaman’ın da düşü gerçekleşmiş olur, Türk milletinin de. Orada -tıpkı ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitelerinde İngilizcenin öğretim dili olduğu gibi- Arapçanın temel öğretim dili olduğu; tarih, coğrafya gibi dalların kendi dillerinde okutulduğu, Türkçenin yanında Kürtçe ve benzeri lisanlarda da kürsülerin bulunduğu fakülteler kurmak gerekir.

Nasıl ki şu anılan üniversiteler batı medeniyeti mantalitesinde insan var etme projesi idiler, o üniversite ve fakülteler dahi, Asya medeniyetini yeniden var edecek insan tipini yetiştirme ocakları olmalıdır.

Böylece bütün âleme de göstermiş oluruz ki, biz ne o bölgeden ne de Kürt kardeşlerimizden vazgeçeceğiz. Ve tabii İslam kardeşliğinden… Nasıl ki Batı medeniyeti çerçevesinde ihraz ettiğimiz cumhuriyet, demokrasi ve benzeri yönetimsel kavramlar ve insan eksenli uygulamalardan vazgeçmeyeceksek…

İkincisi; eğer bu millet yeni bir çıkış yapacaksa -ki yapmak zorundadır. Eğer yapmazsa oyun kuruculuktan oyuncak olmaya düşer ki o zaman da büyük İsrail devletinin kuzey tampon bölgesi olma rolünden başka bize bir şey kalmaz. Nasıl ki yüz yıldır, batının doğuya ve kuzeye karşı tampon bölgesi idiysek- o zaman yeni bir sıçrama tahtasına veya yayını yeterince çekebilmek için bir arka alana ihtiyaç vardır ki o da Ahlât ve civarına başkenti taşımaktır.

Bu hamle, belki yeniden Süleyman Şah, Alparslan ve Yavuz Sultan Selim’in ruhunun millete katılmasını da sağlar. Bilirsiniz, Türklerle Kürtler arasında kalıcı barışın mimarı Yavuz Sultan Selim’dir. Hatta o yüzden birkaç yerde Bediuzzaman o muahedeye dikkat çekerek, Kürtlerin hala o biat üzere sabit kadem olduklarını ama cumhuriyeti kuranların, milli devlet projesi ile o muahedeyi bozmaya kalkıştıklarını iddia eder.

Dolayısıyla, yeni bir başkent tasarımı Türkiye Cumhuriyeti’ne yeni bir soluk bile aldırabilir ve topluma, yeni bir kaynaşma ruhu katabilir.

Ve o zaman da Horasan erlerinin Anadolu’daki temsilcilerinden biri olan Hacı Bektaş Veli’nin ifade ettiği gibi Anadolu’da yeniden “Birlik, dirlik ve irilik” sağlanmış olur.

Eğer bunu yapmazsak, belki en fazla beş on yıl daha Batı’nın stepnesi bir ülke olarak kalır sonra da Anadolu’nun yutup yok ettiği kavimlerden biri olarak tarihteki yerimizi alırız.

-------------------------------------

Bu arada birileri, Kürtleri sokağa dökmek için plan mı yapıyor ne? Acaba şu vetolardan maksat nedir. Bunda kimin parmağı var? Gelişmelerin ardındaki niyet ortaya çıkarılıp açıklamalı ve yapanların maksadını ifşa edilmeli…

(MAB)

M. Ali Bulut - Haber 7

mabulut@gmail.com


22.04.2011
05:54

İngilizler bir aylığına Müslüman oluyor

İslam’ı daha iyi tanımak isteyen İngilizler, Müslüman gibi yaşayacakları bir turla İstanbul’a getiriliyor.

22 Nisan 2011

İngiliz Guardian gazetesi, İstanbul’a düzenlenen ilginç bir kültür seyahatini haberleştirdi. "İstanbul’da bir ay Müslüman olun” başlığıyla verilen habere göre Blood Foundation adlı sivil toplum kuruluşu, İslam’ı daha iyi tanımak isteyenleri İstanbul’a getirerek bir Müslüman gibi yaşamalarını sağlıyor.

Ramazan ayı temel alınarak hazırlanan turda, katılımcılar beş vakit namaz kılıyor, oruç tutuyor, alkollü içecek ve domuz eti tüketmiyor. İslam üzerine derslerin de verildiği 600 sterlinlik organizasyonda, şehir turu da düzenleniyor.

Mevlânâ’nın ve temsil ettiği sûfî geleneğin örnek alındığı tur bir ay olarak duyurulsa da toplam dokuz gün sürüyor. Bunun nedeni de katılımcıların işlerinden izin almakta zorlanmalar. Ancak yine de turun 21 güne çıkarılması umuluyor.

Programın yöneticisi Ben Bowler, Müslümanlar ile dünyanın geri kalanı arasındaki çatışmayı "dünyada en çok tartışılan konulardan biri" olarak nitelendirdi ve düzenledikleri turun, eğitici ve kültürel bir tatil isteyen "açık fikirli" bireylere cazip geleceğini söyledi.

Blood Foundation benzer bir turu, Budizmin daha yakından tanınması için Tibet’te de düzenliyor. (Ntvmsnbc)


22.04.2011
11:18

YKARIDAKİ M. ALİ BULUT YAZISINI OKUDUYSANIZ, BU UZUNCA YAZIYI DA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM...

Reşad

(RNE)

BU MEDENİYET BİZE UYMUYOR!

Ahşap evlerimizi terk etmemeliydik!

Sadettin Ökten Hoca’nın muhteşem İstanbul dersleri devam ediyor, biz de aktarmayı sürdürüyoruz.

05 Mart 2011 Cumartesi 10:23

Bir Halil evvel gelip esnâmı (putları) kılmıştı şikest

Sen Halil’im şimdi geldin, halkı kıldın putperest.

Bu halk söyleyişiyle ikinci dersi başlattı Sadettin Ökten Hoca, 25 Şubat Cuma günü. İstanbul Şehir Üniversitesi’nde Dersimiz İstanbul’un ilk bölümü, Ökten Hoca’nın “Yaşadığım Şehir” konulu üç haftalık seminerinin bu hafta ikincisine nail olduk. Ökten Hoca yine bir iki nükte ile dikkatleri üzerinde toplayıp konuya girdi:

“Geçen hafta çocukluğumun İstanbul’unu anlattım. Bu İstanbul, Osmanlı’nın son döneminden uzayıp giden bir İstanbul imiş. Nedir o son dönem: Sultan Abdülhamit devri. Sultan Hamit devri İstanbul’da bir masal gibi anlatılırdı. Balkan göçmeni bir komşumuz vardı, Ahmet Amca. O devri yaşamış. Pazarda ucuzluk olduğunda ‘Pazar bu hafta Sultan Hamit devri gibi.’ derdi.”

Tarih kokusuna biraz aşina olan herkes gibi şaşırmadık desek yeridir. Elimize saman kağıt kitaplar değene kadar Ulu Hakan’a Kızılsultan diyen bizler değil miydik? Liseli gençlere ‘Padişah’ kelimesini söyleyip akıllarına gelen ilk üç kelimeyi sorsak, (istisnalar hariç) ‘şişko’, ‘şarapçı’, ‘dansöz oynatan’ ilk üçü açık ara göğüsleyeceklerdir. “Gerek kitaplar, gerek görsel medya...” diye beynimizde fırtınalar kopuyordu. Konumuzdan kopmadan Ökten Hoca’ya kulak verelim. Hoca enerjik, hala bir şeyleri verebilmenin derdinde:

İnsanı inşa eden şehirler!

“Bu hafta değişen İstanbul’u anlatacağız. Artık o eski, tarihi evleri görme imkanımız kalmadı, yok oldular. Yalnız Yahya Kemal’in abidevi Kocamustafapaşa şiirini okursanız biraz olsun o ambiansı tadabilirsiniz. O semtleri insanlar inşa etmişti ve o semtler de insanları inşa ediyordu. Bu döngünün içindeki insanlar farklı insanlardı. Hayata bir modernist, bir kapitalist gözüyle bakmıyorlardı. Tevekkül, teslimiyet, teenni, merhamet ve şefkat onların hayat düsturlarıydı. Hayatı kesinlikle acele yaşamazlardı. Bu tarihi yarımadanın İstanbul’u; Fatih, Kocamustafapaşa, Aksaray, Beyazıt böyle bir İstanbul’du. Nişantaşı, yeni gelişen Şişli, Taksim civarı da Batılı, Frenk İstanbul’du. Onların mentalitesi bunlardan tümüyle farklıydı. Bu İstanbul 1950‘lerin ortalarına kadar böyle geldi.”

“İstanbul’u anlamak o kadar kolay bir şey değil. Çünkü bir çok insanın özgün düşünce ve duygularının birikimi var bu şehirde. O insanların ruh hallerini, psikolojilerini, kültürel birikimlerini, hayatın akışını devriyle beraber anlayıp yorumlamak lazım ki İstanbul’u anlamış olalım. Ben size çok samimi söylüyorum, her zaman bu kadar açık olmam; İstanbul’da doğdum, ciddi meraklı bir insanımdır, aklım da fena değil hani, ‘İstanbul’u anladım.’ diyemiyorum. Çünkü ben gerçek İstanbul insanını, daha doğrusu Osmanlı medeniyet yorumunun yetiştirdiği insanları gördüm. Onların hayata bakışını, düşüncesini, duygusal boyutunu tanıyorum, o boyutla kendimi karşılaştırdığım zaman onlar gibi olmadığımı çok net anlayabiliyorum. Ben Batı uygarlığının Türkiye’ye yansımalarıyla örselenmiş bir Osmanlı hayranıyım. Neden Osmanlı’ya hayranım, çünkü özgündü. Benimki kuru kuruya bir hayranlık değildir. İnsanlık alemine katkı yapan büyük dönemler ve onların yetiştirdiği büyük insanlar vardır. İşte Osmanlı dediğimiz olgu da, İslam Medeniyetinin böyle bir yorumudur ve insanlığa büyük katkıda bulunmuştur. Bu katkının da ortaya çıktığı mekan, İstanbul’dur.”

Mezarlıklar şehirle iç içeydi

Ökten Hoca böyle mütevazı konuştukça hayranlığımız daha bir anlatıyor, daha bir dikkat kesiliyorduk konuşmalarına. Çocukluğumuzun kış akşamlarında büyüklerimizden dinlediğimiz o hikayeleri dinliyor gibiydik. Canlı bir tarih gelmiş, o güzelim İstanbul’u yazıyordu gönüllere. Hiçbir karşılık beklemeksizin, belki de o eski İstanbul’a duyduğu sadakatten, onu hiç olmazsa gönüllerde yaşatmak için yapıyordu bunu. Allahu alem! Ökten Hoca küçük bir nükteyle konuyu medeniyete getirdi. Biz kimdik ve diğerlerinden ne farkımız vardı? Mesela ölüm bize ne ifade ediyordu? Hoca şehir dokusu üzerinden çok basit bir örnekle açıkladı bunu:

“İslam Medeniyeti’nin Osmanlı uygulamalarında mezarlıklar yaşayanlarla iç içedir. Bir şehrin kapısından çıktığınız zaman mutlaka mezarlıktan geçmek mecburiyetindesiniz. Daha evvel mahalle dokusunu anlatmıştım. Mahalle dokusunda mutlaka bir kaç türbe vardır. Oradan geçen insan bir adım atsa birinden birine kavuşur. İster beğenin ister beğenmeyin, ister ölümden korkun ister korkmayın, Osmanlı uygulamaları hayatla ölümü içiçe hoş görmüş. Neden? Çünkü hiçbir insanın bir dakika fazla yaşayacağının garantisi yoktur. Osmanlı ölümü adeta muhlis hale getirmiştir. Mezarlıkları şehirden kaldırdığınız anda şehrin altından büyük bir temeli çekip almış olursunuz.”

Kalmadı mı Batı’dan bir farkımız!

‘Galiba Batı’ya bir koz daha verdik.’ diye düşünüyorduk. Bir replik vardır ya: ‘Ben namaz kılmıyorum, sen de kılmıyorsun. Ben içki içiyorum, sen de içiyorsun. Benden farklı bir şey yapmıyorsun. Bu durumda ya sen Hristiyansın ya da ben Müslümanım.’ Artık bunu da çok rahat diyebilirler zannedersem: “Ben ölümden korkuyorum, en az benim kadar sen de korkuyorsun.”

Biz bunları düşüneduralım Ökten Hoca şehir dokusunun insan üzerindeki etkilerinden devam ediyordu: “Bu şehirde bir dünya görüşünün hayata yansımasıyla oluşan bir doku vardı ve kendi içinde işleyen bir dokuydu. Siz gelip bu dokuya Vatan Caddesi, Millet Caddesi, Ordu Caddesi vs. açarsanız dokunun içinde gizli olan dünyevi emelleri teşhir eder, hırsı ortaya çıkarırsınız. Ve bu hırs çok farklı biçimlerde içten gelen nefsani, beşeri bir kaynamayla ortaya çıkar. İnsanlar ilk başlarda utanır. Toplumun bazı normları vardır, o normlar dahilinde davranırsanız utanılacak bir şey yapmazsınız. Normlar değişirse utanma biçimi de değişir. Toplumun normlarını değiştirirseniz utanılacak bir şey yapmış olmazsınız.”

Her şeyin temelindeki duygusallıktan uzaklaştık

Ökten Hoca’nın bu ‘norm’ bahsi hafife alınacak gibi değil. Gerçekten fazla uzağa gitmeye gerek yok. Son 20 yılımıza baksak nice normları yıkıp yerlerine yenilerini koyduk. Normallerimiz değişti ve biz kendimizi hala eski ‘biz’ zannediyoruz. İsterse soğan ekmekle akşam edelim, babalarımızın İstanbul’uyla kıyaslarsak bugün bolluk içerisinde yaşıyoruz. Bakın Ökten Hoca o yılların Türkiye’sinden ufak bir örnek veriyor:

“1950‘lerin ortalarında fakir bir Türkiye vardı ve ancak gıdasını temin edebiliyordu. Savaş bitmiş fakat etkileri hala devam ediyordu. 1909 doğumlu dayım geldi bir gün, ağlıyordu. “Abla!” diyordu anneme, “Ben yarım kilo baklava aldım, hadi birer tane yiyelim.”

Konferans salonu buz gibi oldu bir anda. Yarım kilo baklavaya gözyaşı döken bir insan tasavvuru akıllarımızı biraz zorlamıştı. Hoca bu anekdottan sonra belki de tarihçilerin ufkunda bir ışık çakmak için farklı bir yerden bahsederek medeniyet idrakinin önemine bir kez daha değindi:

“Belki duymuşsunuzdur. İskenderpaşa diye bir semt ve onun bir camisi var İstanbul’da. O camide bir hoca efendi vardı: Mehmet Zahid Efendi. Türkiye’nin bu mistik tarihi bildiğim kadarıyla henüz yazılmadı. Zahid Efendi bir Nakşi şeyhi. Onun etrafında ciddi halkalar oluşmuştur. İşte Erbakan Hoca’nın başlattığı siyasi hareket orada başladı. Numan Bey’in partisi vs. oradan zuhur etti. Yani Türkiye’nin son elli yılında büyük etkisi var. Bu cami 1999 depreminde müthiş bir hasar gördü. Biz de teknik olarak gittik, baktık. Caminin hasar görmesi için ne gerekiyorsa yapılmış, yapan kendi cemaati. Bunu yapan insanlar çok iyi niyetli ama Osmanlı Medeniyet duygusallığının arka planına inememiş insanlar.”

Parantez içinde Erbakan üzerine

Dersimiz geçen cuma günüydü ve Ökten Hoca farkında olmadan belki de son kez hayattayken Erbakan Hoca’dan bahsetti. Buraya ufak bir anekdot eklemek istiyorum. Dino Merlin olarak tanınan Bosna’nın ünlü sesi Derviş Halidzoviç’e “Sen olmasaydın karanlığı ışık bilirdim.” dedirten Aliya İzzetbegoviç bakın ne diyor: “Türkiye’deki bütün siyasetçilerin hayalini toplasanız, Sayın Erbakan’ın yaptıklarına erişemez.”

Ökten Hoca eski evler ve yaşayanlarıyla günümüzü kıyasladığında hiç beklenmedik bir tablo ile karşılaştık. Biz alışmıştık ve neye alıştığımızın farkında bile değildik. Hoca’nın yoruma hacet bırakmayan sözlerine dikkat buyrun:

“Zannederdik ki ahşap ev eşittir fukaralık, sefalet, köhneliktir. Çok sonra öğrendik ki eğer iyi kullanırsanız son derece güzel bir mimari kompozisyon çıkar ortaya.”

Ahşap evleri terk etmemeliydik!

“Altı metre sokağa 15 metre ev dikerseniz tünele girmiş gibi olursunuz. Bir de arabaları dizdiniz mi, geçmek mümkün değil. Hafakan basıyor insanı. Peki oturanlar? Onlar nasıl durabiliyorlar? Açıklayayım: Alıştılar bu yüklerine. Şişman bir adam düşünün, 70 kilo ama tıbbi olarak 60 kilo olması gerekir. Eline on kilo yük versen ‘Of of!’ der, taşıyamaz ama on kilonun hamallığını yapıyor, alıştığı için farkında değil.”

“Belki küçük yerel çözümlerle, oradaki dokuyu fazla bozmadan yaşayabilir miydi bilemiyorum fakat yaşasaydı çok güzel olurdu. Dünyada buna benzer başka bir şehir yok. Hele bu hayat tarzıyla...”

“Bir doku değişirken o dokunun barındırdığı insanlar da şüphesiz değişir. Yahut zaruret nedeniyle orada otururlar ve en ufak bir imkan ellerine geçtiği anda o dokudan firar ederler. Çünkü onların yapısıyla doku uyuşmazsa bu insan için büyük bir azap olur. Hele hele özgünü görmüş, o dokuyu yaşamış, çilesini çekmiş insanlar için farklı bir dokuda yaşamak çok zordur. Burada barınamayan insanların imkanı olanları, İstanbul’un birer sayfiyesi olan Göztepe, Erenköy, Kızıltoprak tarafına gittiler. Orada da apartmanlar vardı ama bahçeliydiler ve kat adeti azdı. İmkanı olmayanlar ise Avcılar, Büyükçekmece ve Küçükçekmece civarına gittiler ve böylece şehir boşaldı. Boşalan bu şehre yeni insanlar geldi ve bu insanlar para kazanmak istiyorlardı. Kapalıçarşı değişti, Tahtakale değişti, Mısır Çarşısı değişti ve yepyeni bir İstanbul’la karşı karşıya kaldık. Böylece daha çok üreten, daha çok satan, daha çok hareketli yaşayan ve hayata karşı hırsı olan bir İstanbul ortaya çıktı.”

“Kapitalizm kendi içinde tutarlı bir sistemdir. Bizim kodlarımız farklı.”

Osmanlı’ya ait kavramlar neden yükselişte?

“Neden şimdilerde giderek artan ‘Eski neymiş?’, ‘Osmanlı neymiş,?’, ‘Osmanlıca öğrenelim.’, ‘Osmanlı tarihine bakalım.’ sözleri dillendirilmeye başladı? Bu bir eksiklik, bir realite olmasa kimse bize bunu sormaz. Çünkü bir kimlik bunalımına doğru gidiyoruz. Modernitenin sunduğu kimliği biraz biraz tanımaya başladık, daha tam tanıyamadık. Biraz çerçevenin dışına çıkıp baktık ki bu kimlik bize uymuyor. ‘Biz kimiz?’ meselesi zor bir soru. Bir insanın buna cevap vermesi için oturup ciddi bir şekilde ilmi çalışmalar yapması lazım, yapamıyorsa yapanların sözünü dinlemesi lazım. Popülist akımlara papuç bırakmaması lazım.”

Kendimizi keşfeftmek zamanıdır!

“Bugün İstanbul’da mekanlar artık bize ait olmaktan çıktı. Mesela sokaklar hep Avrupa taklidi, oradaki sokağın birer karikatürü. Neden karikatür diyorum? Çünkü oradaki reel sokak, o toplumun, o kültürün ürünüdür. Halkın yaşadığı sosyal maceranın mimariye yansımasıdır. Bizimkiler oranın taklidi. Bizim özgünlüğümüz eski ahşap evlerdi. Bizim bugün böyle bir konseptimiz var mı? Yok. Ama bunun farkında olmamız çok önemli bir hadise. Bunun farkında olun. Benim lafıma kulak asmayın, bizzat deneyin. Şöyle düşünün: ‘Benim bugün bu kılık kıyafetimle, heavy metal dinleyen kulaklarımla ne dinlemeliyim? İsmail Dede’yi mi dinlemeliyim, Zeki Müren mi dinlemeliyim, Orhan Gencabay mı? Ben neredeyim?’ Bu muhasebeyi lütfen yapın. Hiç kimseye kulak asmadan birebir yapın. Göreceksiniz ki tutarlı olabilmek için, bir bütünlük arzetmesi için bir takım gereksinimler var.”

Ökten Hoca’nın bu sözlerinden sonra derse kısa bir ara verdik.

Abdullah Şahin bir dersin feyziyle yazdı

ÖKTEN HOCA NE GÜZELMİŞ

Ekmeği yiyorduk şimdi tüketiyoruz!

Sadettin Ökten Hoca Şehir Üniversitesinde "Yaşadığım Şehir" konulu ders verdi.

23 Şubat 2011 Çarşamba 18:22

İstanbul Şehir Üniversitesi’nde dört gözle beklediğimiz “Dersimiz İstanbul” Sadettin Ökten Hoca’nın “Yaşadığım Şehir” adlı semineriyle nihayet başladı. Dersten 20 dakika önce konferans salonunu önden yer kapmak için doldurduk ve hocayı beklemeye koyulduk. ‘Dersimiz İstanbul’un koordinatörü Yunus Uğur hocamızın giriş konuşmasının bitmesine yakın Sadettin Hoca salona girdi ve ders başladı.

Eski İstanbul’u yaşadım

Daha önce birçok kez farklı kaynaklardan okumuştuk eski İstanbul’u ama bu sefer farklıydı. O günleri yaşayan bir insanın ağzından dinleyecektik. Ve Saadettin Hoca öğrendiklerinin zekâtını fazlasıyla vererek farkı hissettirdi. O günleri anarkenki sesinin tonu, gözünün parlayışı, bize o eski İstanbul’da iki saatte de olsa yaşama fırsatı verdi.

“Doğma büyüme İstanbulluyum, nerede terk-i diyar ederim bilmiyorum” diye söze girdi hoca ve öznel İstanbul’u anlatacağını, kimsenin nesnel olarak İstanbul’u anlatamayacağını ekledi. Elde kalem, dizde defter bekliyorduk. Hoca damardan girdi mevzuya: “Şu an Beykoz’da bir köyde oturuyorum. Bakın! Zamanla dil ve ona bağlı olarak mantalite değişiyor. Eskiden ‘oturuyorum’ derdik, şimdi ‘yaşıyorum’ diyoruz. Ekmeği yiyor idik, şimdi tüketiyoruz.”

Edebin kalmadığı yerde İstanbul kalmaz!

İlk ısınma turundan sonra resti çekti hoca. Aslında restten daha çok bir temenni, bir rica idi: “Anlatırken kodlarımızın tutması biraz zor, ama tutmalı. Kodları tutturamazsanız ne Frenk olabilirsiniz ne yerli.” Hoca yaşadıklarını anlatıyordu samimi bir şekilde, dedenin kucağındaki torununu hayata hazırlaması gibi: “Bir şehirde, hele de İstanbul gibi müeddep bir şehirde oturmak edep ister. Edebin kalmadığı yerde İstanbul da kalmaz. Osmanlı bakiyyeleri edeplice yaşıyorlardı, o insanlardan kalmadı artık. O insanlar çoğulcuydu, farklılıkları kabullenmiş bir arada yaşayabiliyorlardı. Doğduğum(1942) yıllarda İstanbul’un nüfusu 700.000 idi ve 300.000’i Rum, Ermeni ve Yahudi’lerden oluşuyordu. Onlardan kaç kişi kaldı şimdi; hayata çoğulcu bakamaz olduk, gittikçe tektipleşiyoruz.”

Kendimizi kıyaslamalı sağlam bir dersin içinde bulduk. Hoca geçmişle günümüzü kıyaslıyor ve kaçırdığımız, daha doğru bir ifadeyle elde etmemiz gerekenleri bir bir önümüze döküyor, bizi heyecanlandırıyordu: “Çocukluğumda Atikali’de oturuyorduk. Atikali yavaş yaşayan bir yerdi. Oraya girince bir çocuk olarak farkı hissederdim. İnsanlar daha bir yavaş yaşar, daha bir güler yüzlü olurlardı. Uhrevi bir hava vardı. Bu seküler insanın sevmediği bir şeydir. İnsanların birbirine ilgisi menfaate değil muhabbete dayanırdı. Onlar yokluğun peşindeydi, bugünün insanı varlığın peşinde.”, “Evler ahşaptı. Ahşap ev insan gibidir, ses çıkarır; yağmurda farklı ses çıkarır rüzgârda farklı. Yazın kurur, çıtır çıtır seslerini duyarsınız. Bu sesler insanla direk ilişki kurabilirdi. Ahşap evde yaşayan insanlar evle bütünleşirlerdi. Eskiden şükür kavramı vardı. Aynı odada oturur, yemek yer, muhabbet eder, yatardık. Ne hikâyeler anlatılırdı o odalarda. Maddi sıkıntılar hiç üzmezdi onları.”

Ok Meydanına abdestli girilirdi

Bununla da kalmıyor, o engin bilgisinden damlaları üzerimize şifa niyetine serpiyordu Ökten Hoca: “Sizin mahrum olduğunuz güzel bir imkânımız vardı: Sayfiye evi. Yazın Kanlıca civarındaki ahşap bir köşke sayfiyeye giderdik... Eskiden Okmeydanı vardı şimdi kalmadı. Okmeydanı’na girilirken ayakkabı çıkarılır, takke takılır abdestli girilir. Ok atan son padişah Abdülaziz’di.” Çoğumuzun notlarının ekseriyetini oluşturan bu tür bilgilerdi zannedersem. Arda kalanları yazamazdık, sadece hissedebilirdik ve hissediyorduk da.

Konu geçmiş olunca önümüzde bir umman beliriyor, hele onu yetkin bir ağızdan dinliyorsak. Dikkat buyrun, Hoca ne güzel reçete veriyor: “İnsanlara küçük yaştan itibaren özgürlük ve sorumluluk verilirdi. 8-9 yaşlarında bir çocukken; yazın her sabah 7.30’da Boğazdan vapura biner, satılan yerden gazete alır, eve dönerdim. Şimdi “aman çocuğum yorulmasın, psikolojisi bozulmasın, aman çocuğum kaçırılır” deniliyor. Annem babam endişelenmiyor muydu? Endişeleniyorlardı elbette ama ‘hayatı öğrensin, alışsın’ diye yolluyorlardı.”

Sardunya saksısı Vita yağları…

“Seyyar esnaflar vardı. Simitçisi, sütçüsü, gazetecisi, şekerlemecisi edepli bağırırdı. Roman vatandaşlar müzik satardı. Darbuka, keman ve ufak bir oynayan kız. Biraz daha muhafazakâr yerlerde oynayan kız olmazdı. Pencereden para atarsınız, alırlardı. Sokaktan tamirciler geçerdi, muslukçu, tenekeci... Musluk mu bozuldu, nereden yeni musluk alıyorsun? Muslukçuyu çağırırsın, bir keçe sarar, tamir eder yeniden kullanılır hale getirirdi. Bakır kaplar ancak zengin evlerinde olurdu. Fakirler teneke kap kullanırdı; yemek kabı, su kabı vs. için. Sonra Vita Yağı çıktı. Kabına çok güzel sardunya dikilirdi. İhtiyarlar özellikle sardunya diker, kedi beslerlerdi.”

“Büyüklerle beraber oturulurdu. Anne babayla evi ayıranlara kötü gözle bakılırdı. Eskiden herkesin mizahi bir tarafı vardı. Bu iletişim araçları bizim mizahımızı köreltti, bizi pasifleştirdi. Küçük esprilerle kırmadan karşısındakini ti’ye almak bir İstanbul rengiydi.”

“Bizim civarda muhallebici olurdu. Pastaneler Beyoğlu taraflarındaydı ve Rumlar işletirlerdi. İlk pastaneyle 18 yaşımda tanıştım.”

İstanbul semalarında hoparlörsüz ezan sesleri

“Ezanlar klasik Türk musikisinin temel makamlarında (Hicaz, kemah, nihavent vs.) çıplak sesle okunurdu. Bir beşeriyet hissedilirdi. Ezan sesi sanki gaipten geliyor gibiydi. Hafızlar Kur’an’ı temsili okurdu. Azap ayetlerini vurgulu, rahmet ayetlerini yumuşak bir şekilde... İmam ve müezzinler görevlerinin dışında başka iş yapmazlardı.”

“Hademeler işlerinden dolayı aşağılanmaz, bir mühendisle aralarında bir fark gözetilmezdi. İnsansa hürmete layıktı. Rızkın Allah’tan olduğuna iman edildiğinden hiç kimse kimseye karşı eziklik hissetmezdi. Beraber yenilir, içilirdi.“

Hoca’nın “Bugünlük bu kadar, kalanını haftaya anlatırız artık.” demesiyle zaman yolculuğumuz sona erdi. Dinlediklerimizin etkisinde, o günlerin özlemini dimağımızda bir yük gibi taşıyarak salonu boşalttık.

Abdullah Şahin mest oldu, haber yaptı

BAKIN DEVLET KORUMAMIŞ

Fetih şehidleri kabirleri ne oldu?

Sadeddin Ökten Hocanın Şehir Üniversitesindeki seminerinin (daha doğrusu tatlı ve derin sohbetinin) notlarını sunmaya devam ediyoruz.

19 Mart 2011 Cumartesi 11:23

İstanbul’a kapital akmaya, fabrikalar kurulmaya başladığı zaman işçi sınıfı gelmeye başladı. Bu işçi sınıfının Batı’daki işçi sınıfı ile çok net bir alakası yok. Daha çok tarımdan kopup sanayiye gelen insanlar... İkinci ya da üçüncü nesil artık gerçek manasıyla işçi olmaya başladı. İngiltere sanayi devrimini yaptığı zaman gelen işçilerine iyi kötü lojman da inşa ediyordu. Bizde bu olmadığı için insanlar gecekondular yapıp onlara sığındılar. İlk gecekondular şehrin içindeki boş arazilere yapılmaya başlandı.

Teknoloji sizde yoksa Batı’nın tekniğine hayran olursunuz. Fakat sizde varsa mukayese etme imkanı doğar.

Türkiye’ye özgü bir Sanayi Devrimi

Bu farklardan bir problem meydana geldi. Türkiye bu problemi o zaman göremedi. Çünkü Türkiye Sanayi Devrimini, sanayileşmeyi kendi bünyesinden çıkarmamıştır. Batı’da Sanayi Devrimi belli sosyal aşamalardan sonra ortaya çıkan bir olgudur. Batı toplumları o aşamaları geçirmiş, Sanayi Devrimi ondan sonra ortaya çıkmıştır. Türkiye o aşamaları yaşamadan, tarım toplumunda mutlu, huzurlu bir şekilde yaşarken baktı ki aradaki fark çok açıldı, dolayısıyla bir sanayi kurulması gerek. Sanayi kurmak demek fabrika yapmak demek değildir. Bir mantaliteyi almak gerek fakat o mantaliteyi biz hala alamadık. Bana sorarsanız Sanayi Devrimi yapmış bir memleket gibi çok rasyonel ve çok maddi olmayalım. Mümkün mü? Deneyeceğiz, onun sancılarını çekiyoruz.

Osmanlı bakiyesi İstanbul halkı bu yeni yapılanmadan hiçbir şey anlamadı. Mesela benim anneannem hiç akıl erdiremedi bu yeni düzene. Yeni gelen müteahhitler binalar dikmişlerdi. “Ben ne yapacağım katlı daireyi! Halimden memnunum; işte bir evim var, oturuyorum, bir de kedim ve sardunyalarım var. Ben böyle çok mutluyum.” diyordu. Ama ondan sonraki nesil daha rahat, daha konforlu yaşayacağım diye bu zokayı yuttu. Yaşayamadı. Çünkü yeni yapılan binaların halkı görgü bakımından o İstanbullularla kesinkes uyuşmuyordu. Hayata bakışları farklıydı. Çünkü farklı bir görgü ile siz hayata yaklaşıyorsanız, daha doğrusu İslam medeniyetinin bütüncül yorumunu terk edip sadece şekilci bir takım şeyleri yerine getiriyorsunuz ama zihniniz ve görgünüz farklı bir istikametteyse o kırılma, o kopmayı yaşamak bir kaderdir. Böylece eski İstanbullular bu şehirden çekildi.

İstanbul’dan fetih şehitleri kayboldu!

Surlara yakın bölgelerde bir takım kabirler vardı. Bunlar fetih şehitleriydi ve yaklaşık 500 yıl orada muhafaza edilmişti. Dikkat edin! Devlet muhafaza etmiyor, bu çok enterasandır, insanlar muhafaza ediyor, mahalleli muhafaza ediyor fetih şehitlerini. Bugünkü insanın bunu anlaması biraz zor. Mahalleli fetih şehitlerine hürmet ediyor ve bu nesilden nesile böyle devam ediyor. Bu yazılı bir kültür değil, dille nakledilen bir kültürdür. Değerler değiştikçe, fetih şehitlerinin kabirleri yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Neden? Çünkü yeni inşaatlar yapıldıkça ‘üç metre oradan, iki metre buradan’ derken bu kabirler kayboldu. En hürmetlisi üzerine apartman yapıp kabri katın altında bıraktı. Bu tipik bir örnektir. Buna benzer evliya kabirleri ve yatırlar da kaybolmaya başladı.

Mahallenin moral değerleri

İstanbul tekkeleri kapatılmıştı ama o tekke şeyhlerinin civar mahallelerde hala çok ciddi bir itibarı ve saygınlığı söz konusuydu. O tekke şeyhleri hayata maddi gözle kesinlikle bakmıyorlar ve sizin problemlerinizi her zaman çözmeye, en azından dinlemeye hazırlardı. Bir insanın problemini dinleyecek birisini bulması kadar güzel bir şey yoktur hayatta. Probleminizi dinler, ciddi manada alaka duyar, çözebilirse çözer ya da en azından paylaşırdı. Ve çat kapı gidebilirdiniz. Kapıyı vurursunuz, ‘Kim o?’ der, ‘Efendim ben falanca’ dersiniz, ‘Gel!’ der, ipi çeker girersiniz. Odaya girdiğinizde farklı bir dünya... Neden böyleydi? Çünkü o insanlar bütün insanları kendilerine emanet edilmiş gibi görürlerdi. İnsan bu mutluluğu yaşıyor. Tabi, bu insanlar yeni dokuda yer almamaya, kaybolmaya başladılar.

Mahallenin büyükleri mutlaka ve mutlaka küçüklerle alakadar olurlardı. Tapuda memur, mektepte muallim ya da mahallede esnaf... Bütün büyükler mahallenin çocuklarıyla dosttular. Her zaman ceplerinde şekerleri vardı çocuklar için. Çocuklar olarak onlar tarafından adam yerine konulmamız bizi çok mutlu ederdi. İnsanın adam yerine koyulduğunu hissetmesi kadar büyük mutluluk yoktur, onu hissediyordunuz. Fikirlerinizi soruyor ve bir özgürlük tanıyorlardı, sizinle dostça konuşuyorlardı. Bu nasıl oluyor? Hayat temposu yavaştı ve insanların hayata karşı büyük istekleri, meydan okumaları yoktu. O maddi imkan onlara yetiyordu. Şimdi bizlere bu maddi imkan yetmiyor. Bunun sonu yok ama biz hala ihtiyaçlarımızı tatmin peşinde koşuyoruz.

Türk kültüründe çok şey değişti!

Eskiden İstanbul’a gelenler İstanbul’un havasına bürünürlerdi. Sonradan gelenler İstanbul’u kendi havalarına büründürmeye başladılar. Mesela, eski zamanlarda ayakta yemek yemek hem günah hem ayıp sayılırdı. Günah, Allah(c.c.) katında; ayıp da toplum katında. 1960‘ların başında sandviççiler açılmaya başladı. 1964’te Coca Cola geldi İstanbul’a. Amerika’da Coca Cola’nın icadı 1909 veya 1907. Aradan yaklaşık 50 sene geçtikten sonra bize geliyor. Amerikan kültürünün Türkiye’ye nüfuz etmesi o kadar kolay olmuyor. Çünkü Türkiye’de ciddi bir bariyer var. O günlerde halk meşrubat içiyor, şerbet yapıyordu. İstanbul’un şerbetçileri meşhurdu. Yine o yıllarda bir lahmacun kültürü hakim oldu. Sonra aşevleri vardı, Restaurantlar daha çok Beyoğlu civarında olurdu. Aşevleri sahipleri öyle bakarlardı ki hayata “Ben bu insanları doyuruyorum, helal kazanmalıyım.” derlerdi. Her gelen şey hayatımızdan bir boşluğun yerini doldurdu veya bir şey gitti, onun yerine geldi.

Çocukluğumun İstanbul’unda klasik Osmanlı sanatları o dünyanın içinden gelen insanlar tarafında yapılırdı ve o muhitlerde itibar görürdü. Toplumun genelinde, o yıllarda bu sanatlara genel bir itibar söz konusu değildi. Eski yazı gericiliğin sembolü olarak görülüyordu. Sonra insanlar yavaş yavaş bir kimlik arayışına girmeye başladılar. Fakat o kimlik arayışının sorusunu soruyorlar, cevabını arayacak, bulacak kadar sabır ve tahammülleri yok. ‘Dün mektebe gittim/ Bugün üstadım.’ diyor şair. Böylece klasik sanatlarda bir başka boyuta doğru kaymaya başladık. Bunun içinde musiki de var, hat da var, tezhip de var, edebiyat da var. Eski insanlar mutlaka şöyle ya da böyle bir iki şarkı bilir, bir iki deyiş söyler, bir iki fıkra anlatırlardı. O zamanlar beyit okumak, bir kıssa, bir fıkra anlatmak, yeri geldiğinde bir ilahi mırıldanmak, bir şarkıdan sözler söylemek bir insan tipini tanımlıyordu. O insan tipi değişti. Eskiden insanın ibadet ettiğini görmezdiniz, çok merak ederseniz görürdünüz. Çünkü o, ibadetini Allah’la (c.c.) olan bir ilişki olarak görürdü.

Modern insan, hastalıklarına çözüm bulabilecek mi?

Şimdilerde ‘ben’ var. Eski insanlarda (Size çok reel gelmeyebilir.) ‘ben’ yerine ‘O’ vardı. Çünkü "‘O’ bütün varlığın kaynağıdır. Aklımı, fikrimi, imkanımı, imanımı ona borçluyum.” derlerdi. Bu bir kulluk, bir akliyet bilinciydi. Şimdi Kıztaşı’nda sekiz katlı apartmanda 130m2 bir evde oturan bir insanın, aynı yerde bir asır evvel iki katlı ahşap bir evde, bahçesiyle, kuyusuyla, yazıyla, kışıyla oturan insandan çok farklı olduğunu görüyoruz. İnd-i ilahideki durumu ben bilemem, Allah(c.c.) bilir. Ama hayata yaklaşım ve hayatı sahiplenme olarak arada çok büyük farklar ortaya çıktı. Böylece bu şehir bütün mistik, manevi, kendine özgü ruh halini mazide saklı tutarak (Kitaplarda, sanat eserlerinde, kıssalarda, menkıbelerde hatta el vurulmamış bakir mezarlarda saklı tutarak) kendi üstüne büyük bir örtü çekti.

2000’li yıllarda insanımız dünya ile tanışmaya başladı, bu Özal sayesinde oldu. Dünyayla tanışmaya başlayınca o dünyaya bir anlam yükledi ve bu anlamla beraber ‘Ben kimim?’ sorusu gündeme geldi. Şu anda ‘Ben kimim?’ sorusu yavaş yavaş netlik kazanıyor ama tam netlik kazanamadı. Fakat herkesin zihninde ‘Ben kimim?’ sorusu var. Çünkü Tanzimat’tan beri ‘Sen şusun!’ şeklindeki hitaplara muhatap olmuştuk ve bu hitapları şu veya bu şekilde kabul etmiştik. O tanımların çok geçerli olmadığını dünyayı tanıdıkça farkına vardık ve o eski İstanbul’un üzerindeki örtüyü hafifçe kaldırıp ‘Acaba kimliğimiz burada mıdır?’ diye bakmaya başladık. Erzurum’un, Edirne’nin, Konya’nın, Tokat’ın örtülerinin altında da aynı şeyleri aradık. Şu anda daha yeni bakıyoruz. Çünkü görüyoruz ve hissediyoruz ki bize öğretilen şipşak ruhlarla bu kimliği yakalamak mümkün değil. Bu kimlik çok uzakta gibi görünüyor, bizim de bu pragmatik, çile çekmeden elde edilmiş servetlerle ve bu zihin yapısıyla bu kimliğe vakıf olmamız çok kolay görünmüyor. Kendi kimliğinizi, kendinize ait olan insani kimliği inşa etmek istiyorsanız bu çileye katlanmak zorundasınız. Bu uzun bir yolculuktur. İnşallah uzun adımlarla, sabırla, iyi niyetle ve ’inayet-i Hak’ ile bu kimliği tekrar ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Tarih ve olayların akışı bizi buna mecbur ediyor.

Abdullah Şahin barekallah, ne güzel not almış, haber yapmış

Hayalleri olan adam

• 10 MART 2011 PER

Dört kuşaktan insanlar buradaydı. Bir kadın dört aylık bebeğini uyuttuğu çocuk arabasını sürmeye çalışırken "Neden geldin bu küçücük çocukla?" uyarılarına hiç aldırmıyordu bile. "Bizi savunan, sahip çıkan adamın gidişine tanık olsun istedim, alışsın bu ülkenin hallerine" diyordu.

Fırtınaları harekete geçiren, bir kelebeğin kanadının titremesidir’ Necmettin Erbakan" yazıyordu büyük bez afişlerden birinde. Bu sözü onun toplumsal karşılığının da işareti sayılır. Yok sayılmak istenen, varoluşunu oluşturan değerleri aşağılanmış susturulmuş bir halkın derin hissiyatına dokunmaya çalışmıştı siyaset yaparken.

Ölüm haberi her zaman ölenin zaaflarını, eksik yanlarını siler ve zihinlerde farklı bir işleyişe yol açar. Bir insanın bu dünyadaki varlığının sona ermesi hiçbir şeye benzemez. Cemal Süreya’nın dizesindeki gibi "her ölüm erken ölümdür" bir bakıma. Erbakan hoca da bu yönüyle kimi gerçekleşmiş kimi ise kalpten kalbe yol bulmuş sevdalarla bu dünyadan ayrıldı...

Başında takke olan çok yaşlı bir adam ağlıyordu yanımda. Tek gözü bantlıydı. Muhtemelen katarakt ameliyatı olmuş, bantları çıkmadan kendini yollara vurmuştu. Neden ağladığını sorunca, "Bunu anlatamam, içimdekini birden izah edemem." dedi bastonuna dayanarak. Gebze’den sabah ezanı çıkıp gelmiş. Böyle bir durumda ağlamanın gözüne ne kadar zarar verebileceğini hatırlattığımda, tek gözümle ağlıyorum diyordu bu mümkünmüş gibi. Çok farklı görünümlerde uzun saçlı kısa saçlı kimileri küpeli gençler, kravatlı adamlar, başörtülü ve başı açık kadınlar, yaşlı amcalar ve özellikle de büyük bir kararlılıkla kalabalıkları yararak ilerleyen yaşlı kadınlar. Dört kuşaktan insanlar buradaydı. Bir kadın dört aylık bebeğini uyuttuğu çocuk arabasını sürmeye çalışırken "Neden geldin bu küçücük çocukla?" uyarılarına hiç aldırmıyordu bile. "Bizi savunan, sahip çıkan adamın gidişine tanık olsun istedim, alışsın bu ülkenin hallerine." diyordu...

Karikatürler geçiyordu gözümün önünden insan seline katılmış giderken. Ayağında takunya başında takke, elinde abartılı bir tesbih, dört karısı arkada karakargalar gibi simsiyah dizili. Bu, daha en güzeli. Nice çirkin betimlemeler aklımızda. Hayatta biricik eşi olmuş, ona "ölüm onları ayırana dek" sadakatle bağlanmış, her zaman nezih bir şekilde muamele etmiş biri olarak, yaratılmak istenen imajlardan inciniyordu elbette. Fakat nüktedanlığı ile atlatıyordu bu karalamaları. Gün gelecek herkes milli görüşçü olacak, derken ölümünde bir günlüğüne gerçekleşti bu. Erbakan İslamcılığı üzerine birçok çalışma yapıldı ve elbette daha çok tartışılacak ve ideolojik olarak üzerinde yükseldiği paradigmalar konuşulacak ama bu onun İslami uyanışın ilk sembol ismi olması gerçeğini değiştirmez.

Bir arkadaşımın Akdeniz Caddesi’yle Fevzi Paşa Caddesi’ni gören üçüncü kattaki işyerine çıktığımızda öğle ezanı okunuyordu. İnsanlar keskin soğuğa aldırmadan gelirken ihtiyaten tedarik ettikleri kartonları, kalın kâğıtları hatta gazeteleri yerlere sermiş namaza durmuşlardı. Yüz binlerce insanın aynı anda secdede rükûda olması olağanüstü bir manzara. Eli bastonlu dedeler, Afrikalı delikanlılar, Özbek takkeli adamlar, koltuk değneğiyle ayakta durmaya çalışan engelli gençler, bebekli kadınlar ne arıyor olabilirdi bu zor koşullarda? Bir pankart: "Adaletin direnişin kimliğimizle varoluşun mücadelesini senden öğrendik..."

Hava soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Bir hikâyeye başlar gibi oldu cümle ama esaslı ve hakiki bir hikâyenin kahramanıydı Erbakan hoca. Yaşarken benim de yeterince anlayamadığım. Esas mesele şuydu: Bir hikâyemiz var mı bizim, yoksa çöpe atmamız istenilen bin yıllık geçmişimiz gerçekten yalan mıydı? Bir kadının, "Altın saçsalar çıkmazdım evden, benimki gönül işi." dediği gibi bu insanlar hikâyemizi bize geri vermeye çalışan bir adamın ayna tutmasıyla kendi varoluş ilkelerinin peşinden mi gelmişlerdi, kendileriyle mi karşılaşmak istiyorlardı cenazede?..

Bize Kurtuluş Savaşı’nı kazandırmış değerlerin küçümsenmesine karşı durmuş bir adamda kendi yansımalarına bir kez daha bakmak için. Binlerce insan asla cami avlusuna ulaşma ihtimali olmadığını bildikleri halde, ortak hikâyeye katılmak ve tanık olmak istiyorlardı. Dünyevileşmenin bizi küçük hesaplara boğduğu bir zamanda ortak bir aşkın hedef olabilir miydi, müptezelliğe kafa tutulabilir miydi, bunu nezaketini hiç bozmadan yapan namaz kılan adama bunun için gelmişlerdi.

Hayal kuran, Türkiye’nin ilk motor fabrikasını yapan adama saygıları sevgileri bakiydi demek. Yönetmenliğini Tolga Örnek’in yaptığı en güzel Türk filmlerinden biri olan Devrim Arabaları’ndaki mühendis aslında Erbakan’dan başkası değildi. Büyük Türkiye, İslam birliği, D-8 projeleri de yürekten kabul görmüştü. Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya gibi her birisi kendi bölgesinde önemli bir yere sahip ülkelerin ekonomik ve kültürel dayanışmasını hayal etmişti ve bunu bütün engellemelere rağmen kısmen gerçekleştirmişti de.

Evlerinin en iç odalarından dışarı çıkmalarının haram olduğunu bildiren adamlara karşılık o dışarı çıkın ve üzerinize yapılan siyasete müdahil olun, inisiyatif alın, diyordu. Dindar kadınlar verilen roller yeterince birincil ve etkin olmasa da siyasette onunla adam yerine konulduklarını, birey olduklarını hissettiler. Sağ ve sol söylemler arasında sıkışıp kalan insanlar inançlı ve antiemperyalist söylemle bu mecrada buluştular. Cenazeye İslam dünyasından birçok liderin katılımı da bu dünyanın yaralarına içtenlikle değmiş olmasının, İslami birikime, ümmetin selametine esenliğine verdiği değerin bir karşılığı. Mescid-i Aksa’nın avlusunda karşılaşıp tanıştığım Filistin İslam Alimleri Birliği Başkanı, hemen Necmettin Erbakan’ın sıhhatini sormuştu bana. Türkiye’den geldiğimi duyunca aklına gelen ilk soruydu bu.

Hayal kuran, hiçbir koşulda vazgeçmeyen, inanç ve iman adamı Erbakan hoca şimdi cenaze törenindeki büyük gerçekliğiyle de bütün siyasilerin önünde engin bir tecrübe olarak duruyor.

Yıldız Ramazanoğlu ZAMAN



YorumYap

Sayı: 97 | Tarih: 17.4.2011
Mahir Kaynak
Seçimin sonucu
591 Okunma
7 Yorum
Süleyman Karagülle
Ebubekir Sifil
Şeairi Muhafaza Etmek
551 Okunma
Zafer Kafkas
Mehmet Şevket Eygi
Davamızı Satan Münafıklar
516 Okunma
Emine Hocaoğlu
Ahmet Hakan
Şamil'in telefon mesajı
El kaldırmak için yarış
501 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Zülfü Livaneli
Meclis’e girecek olana notlar
499 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ruşen Çakır
Ne tasfiye ne değişim
483 Okunma
Tayibet Erzen