Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ebubekir Sifil - Milli Gazete Zafer Kafkas
Kendi Dilini Konuşmak
1733 Okunma, 47 Yorum

KENDİ DİLİNİ KONUŞMAK

 

Modern zamanlarda Müslümanlar'ın müptela olduğu en önemli hastalıklardan birisi, meselelerini, kendilerine ait olmayan kavramlarla konuşmayı alışkanlık haline getirmiş olmalarıdır. Hatta bunu, bütün iptilaların sebebi olarak teşhis etmek daha doğrudur.

Maruz kaldığımız herhangi bir olumsuzluğu "hak ihlali" söylemi ile ifade ettiğimizde ilk hatayı işlemiş oluyoruz mesela. Zira maruz kaldığımız bahse konu haksızlığın "insan haklarına aykırılığı"nı ileri sürerek "hak arama"ya başlamamızdan da bellidir ki, "hak ihlali" söylemi, "insan hakları" kavramı ile doğrudan ilişkilidir.

Buna, "insan hakları kavramı Batı'dan yüzyıllarca önce İslam tarafından tanınmış ve uygulanmıştır" gibi anakronik bir yaklaşımla itiraz edilebilir. Bu, modernitenin önemsediği/kutsadığı ne varsa hepsinin İslam'da bir temeli veya iz düşümü bulunduğu varsayımına dayanan bir itirazdır. Dolayısıyla belki önce bu anlayışın sorgulanması gerekir.

"İnsan hakları" kavramının menbaı Batı'dır ve bu kavrama orada vücut veren arka plan son derece önemlidir. Kavrama bu noktayı dikkat alarak baktığımızda Batılı insan için "insan hakları" kavramının ifade ettiği anlam şudur: Birey doğuştan getirdiği birtakım haklara sahiptir. Herkes bunlara riayet etmekle, devlet de bunları korumak ve güvence altına almakla yükümlüdür. Eğer ben bir başkasının alanına girersem, bu, benim de alanıma girilmesini mümkün kılar. Başkasının benim alanıma girmesi olabilecek en kötü şeydir. Dolayısıyla ben başkalarının sınırını geçmemeliyim ki, başkaları da benim sınırımı geçmesin.

Burada ön planda olan, bireyin "özgürlüğü"dür. Dolayısıyla "hak" kavramını "özgürlük" kavramından ayrı telakki etmenin imkânı yoktur.

İslam'da da "hak" kavramı vardır, evet, ama çerçevesi hayli farklıdır. Hatta diyebiliriz ki, aynı kelimeyle ifade ediliyor olmak dışında aralarında neredeyse hiçbir okrat nokta yoktur.

"Hukukullah" (Allah hakkı) ve "hukukul ibad" (kul hakkı) şeklindeki ayrım dahi bunun böyle olduğunun ifadesidir. Burada ön planda olan, –mezkûr ayrımın da ifade ettiği gibi–, bireyin kendi "özgürlüğünü" değil, başkalarının "haklarını" muhafaza anlayışıdır. Dolayısıyla İslam nazarında ön planda olan, "mükellefiyet"tir.

İslam'da "başkasının hakkına girmemek", Batı'da ise "kendi hakkını çiğnetmemek" esastır.

Komşusunun evine hırsız girdiğini gören kimse hemen polise haber verir. Batılı insan bunu, müdahale edilmemesi halinde hırsızın yarın kendi evine de girebileceği düşüncesiyle, Müslüman ise bunu, hem haram bir fiilin işlenmesine engel olma, hem de komşusunun emanetini koruma düşüncesiyle yapar.

İslam'da sadece insanın değil, kurdun-kuşun, börtü-böceğin de hakkına riayet esas olduğu için, tabiata/çevreye, yani "mahlukata" hoyratça muamele etmek, onların "hakkına girmek"tir ve bu, "zulüm"dür. Batılı anlayışta ise, kurda-kuşa, börtü-böceğe zarar vermek, eko-sistemi olumsuz etkilediği için yanlıştır.

İslam'da gıybet, dedikodu, haset… de "başkasının hakkına girme" anlamı taşıyan fiillerden olduğu halde Batı'lı "insan hakları" konseptinde bunun bir karşılığı yoktur.

İslam'da müslümanın "haram işleme özgürlüğü" yoktur. Dolayısıyla bir müslümanın, –tamamı Batılı anlamda "kişi hak ve özgürlükleri" çerçevesine giren– içki, kumar, zina, faizcilik, tefecilik… vb. "haram"ları işleme özgürlüğünden söz edilemez.

Bütün bunların ötesinde ve üstünde Müslüman için "emr-i ma'ruf–nehy-i münker" gibi temel bir mükellefiyet vardır ki, Müslümanların, Din'in yasakladığı fiilleri "bireysel özgürlükler" çerçevesine görerek işlemeye kalkışmasının dahi sakındırılması gereken bir "münker" olduğunu hatırlatması bakımından temel bir anlama ve öneme sahiptir

 

 Yorum:

 

Batı insanının, insan hayatına , özgürlüklerine verdiği değer, sistemleşmenin getirdiği bir davranış şeklidir. Sadece kendi bireysel hayatına ve özgürlüğüne karışılmamasını düşünerek de yapılsa,korkularla destekleniyor da olsa ,bu sistemleşme insanın toplumsal hayatta güvende olmasına , aşağılanmamasına , en temel haklarını ıkına sıkıla değil hakkı olduğu için almasına sebep olmaktadır. Batının mekanikleşmiş bu insanlarının oluşturduğu toplum ile ülkemizde Müslüman olduğunu iddia eden vicdan sahibi , ahlaki değerlere sahip insanlarımızdan müteşekkil toplumumuz arasındaki farkı görmemiz zor değil. Burada batıya öykünme görülebilir fakat dikkat çekmek istediğim nokta yanlış bir mantık ve korku üzerine oturtulmuş olmasına rağmen , sistemleşmenin toplumda oluşturduğu güven ortamıdır. Batıyı eleştirirken kendi yapamadıklarımızı görmeli ve  işi sadece ahlaka ve vicdana havale etmememiz gerektiğini anlamalıyız. Elimizde Kuran , sünnet ve bunlara dayanan bir geçmişimiz olması,kimseyi taklit etmeden , bize ait ve doğru bir mantıkla ortaya koyacağımız bir sistemi kolaylaştırmakta  yine bu kaynaklara dayalı ahlaki değerlerle ve vicdanları devreye sokacak bir bakış açısıyla  bu sistem desteklenerek hem mekaniklikten kurtarabileceğimiz hem de güven içinde yaşayan, yarın ne yiyeceğini, hastalanınca ne yapacağını, çoluk çocuğunu nasıl okutacağını düşünmek zorunda olmayan bir toplum haline gelebiliriz. Bu da ancak adil düzenle olacaktır.

 

Sistemleşmenin önemli olması kadar her hususa , olduğu gibi bu hususa da müslümanca bakmak önemlidir diye düşünüyorum.Temel haklar konusunda da ölçü olarak  Batı’nın temel haklar kavramınını dikkate alıyoruz. Biz bu kavramı gözümüzün önünde bulundurarak Kuran’dan ve sünnetten bu ölçüye uyan hakların bir listesini hazırlıyoruz ve bunun kısıtlı sınırlarının içinde kalanları temel haklar olarak kabul ediyoruz.Bu düşünce biçimi yüzünden İslam’ın haklar kavramı ,Batı’nın haklar kavramına bağlı ve ikinci derecede önemli haklar  haline geliyor ve İslam’ın tanıdığı haklar gerçek yapı ve nitelikleriyle ortaya çıkamıyor.

 

Batı’nın insan hakları konusundaki ikiyüzlülüğü de aşikardır. Irkçı yaklaşımlar , yapılan soykırımlar  aslında batının insan haklarını sadece kendi ülkelerinde ve kendi ırklarından olanlara hasrettiğini bize göstermektedir. İnsan haklarından bahsedenler Irak’da, Afganistan’da , Çeçenistan’da, Filistin’de olanlardan maalesef bahsetmemektedirler.   

 

İnsan hakları kavramı Batı’nın iddia ettiği gibi 300-350 yıl önce ortaya çıkmış bir kavram değildir. İnsanın ilk yaratılışı itibariyle bu haklar insanlara Allah tarafından verilmiştir. Allah’ın elçileri her seferinde bunları yeniden tebliğ etmişlerdir. En son olarak da peygamberimiz Hz.Muhammed bu hakları insanlara hatırlatmıştır. Veda hutbesi de  insanlığın ulaşamadığı prensipleri içeren bir metin olarak elimizde bulunmaktadır.

 

Zafer Kafkas

Yorumcu 
Yorum 
metinerbey
24.04.2010
13:05

Sizinki biraz ben böyle dedim oldu ya benziyor. Yüzyıllardır müminlik neden sizin anladığınız gibi anlaşılmadı ?

İspat istiyorum .

Süleyman Karagülle
24.04.2010
13:27

Bu hususta bizim yazdıklarımızı başka kitaplarla beraber fazlaca okunursanız ve kendiniz düşünmeye başlarsınız bizim gibi düşünmeye başlarsınız. Bizim anladığımız Peygamberin, sahabelerin ve müçtehitlerin anladıklarıdır. Asıl anlamayanlar ondan sonra gelenlerdir.

metinerbey
24.04.2010
15:14

Neden Peygamberin ,sahabelerin ve müçtehitlerin sizin gibi anladığını bana ispat etmiyorsunuz? Bana bırakıyorsunuz,tebliğ anlayışınız bu mu?

Hakemlerle ilgili soru sormuştum neye göre karar verecekler diye cevap alamadım.

metinerbey
24.04.2010
15:25

Kurana ve Hz.Peygambere iman etmeyen biri neden sizin Kurandan çıkardığınızı söylediğiniz düzen için savaşsın. Kurana ve peygamberin sünnetine iman etmemiş biri onlardan kaynaklanan düzeni neden koruma çabasında olsun? Bu bana mantıklı gelmiyor. Hristiyan adam peygambere yalancı diyor Kurana Onun uydurması diyor sonra bunlardan çıkmış düzeni korumak için uğraşıyor. Yoksa sistemin Kuran ve peygamber kaynaklı olduğunu söylemeyecek misiniz?

Süleyman Karagülle
24.04.2010
17:30

Hakemler kendi inanış ve içtihatlarına göre hükmederler. Hakemi seçenler onların inanış ve içtihatlarını kabul etmiş olurlar. İnsanlar kendi iradeleriyle cennete ve cehenneme giderler. Başkalarının baskısıyla değil.

Peygamberin ve sahabelerin Kuran’ı nasıl anladıkları takdiri herkes için kendisine aittir. Ben kendi anlayışlarımı on binlerce sayfa ile anlattım. Başka türlü ispat etme imkanı yoktur.

metinerbey
24.04.2010
19:13

Ama mümin anlayışımız farklı nasıl düzen kuracağız? Bize göre mümin Hz Peygamberi tasdik eden ve Kurana İman edip bunların gereklerini yerine getirenlerdir. Siz bana müminliği sizin anladığınız şekilde ispat edemiyorsunuz?

Kaçamak cvp veriyorsunuz . Kendinizin doğru diğerlerinin yanlş anladığını söylüyorsunuz . Bana gerçekten bunu Hz Peygamberinde böyle anladığını ispat edin yeter. Sadece bu konuda bile net cvp alamıyorum.

Bir önceki yorumda verdiğim hristiyan örneğindeki gibi düşünüyorum. Cidden beni tatmin edici delilleriniz nelerdir? Diğer binlerce sayfalık arşivinizi okumam bu açıklamalarınıza bağlı.

Lütfi Hocaoğlu
24.04.2010
20:50

Kuran’da iki tür mümin tanımlanır. Bunlardan birisi “Ellezine amenu” denen grup, diğeri ise “El-müminun” denen gruptur. Gramersel olarak birbirinin aynı kabul edilir. Ancak Kuran bunlar arasındaki farkı ayırmaktadır.

“Ellezine amenu” geçen ayetlerin hepsi Medine’de inmiştir. Yani devlet kurulduktan sonradır. Kuran’da Ey Eyyühellezine amenu Allah’a ve resulüne inanın diyor. Müminseler zaten inanmış olmaları gerekir. Yine başka bir ayette Ellezine amenu’dan fuhuş yapanlara verilecek cezadan bahsediyor. Hem mümin hem de fuhuş nasıl yapıyor? Yani ellezine amenu siyasal anlamda müminlerdir. El-müminun ise sizin ve bizim de tarifini yaptığımız kimselerdir. Dergini 7. Sayısındaki benim yazımı okursanız ayetlerle mümin kim, müslim kim tarifini yaptım. Sizin görüşünüzden hemen hemen hiçbir farkı yoktur. Ancak Kuran’ı açın ve inceleyin, Ellezine amenu ile El-müminun arasındaki farkı göreceksiniz. Ellezine amenu siyasal anlamda mümin olan kimselerdir. El-müminun ise kalben Allah’ın indirdikleri ile amel etmenin en iyi olduğuna inanan ve Hz. Muhammed’in örnekliğinin en iyi olduğuna inanan kimselerdir.

Allah hem El-müminun hem de Ellezine amenu (yani siyasal olarak İslam devletini kuran ve koruyanlardan) olmayı nasip etsin.

Selametle.

Sayfa: 5 / 5 (47 Yorum)Prev1234[5]Next


YorumYap

Sayı: 45 | Tarih: 18.4.2010
Ebubekir Sifil
Kendi Dilini Konuşmak
1733 Okunma
47 Yorum
Zafer Kafkas
Ahmet Hakan
Bugün Baykalcıyım
1488 Okunma
31 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mümtazer Türköne
Kutlu Doğum
740 Okunma
Arif Ersoy
Zülfü Livaneli
Kırılan kalp kırılan burun kırılan umutlar
694 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ruşen Çakır
Ahmet Türk Türkiye’dir
690 Okunma
7 Yorum
Tayibet Erzen
Dücane Cündioğlu
Yana Yakıla
675 Okunma
Abdülkadir Altınhan
Reşat Nuri Erol
İktisat stratejisi
652 Okunma
Ilker Ardic
Mahir Kaynak
Amaç Ne?
650 Okunma
4 Yorum
Süleyman Karagülle
Toktamış Ateş
İlle demokrasi...
647 Okunma
Osman Eskicioğlu
Fehmi Koru
Generallere Amerikalı generaller ne fısıldamış ola
631 Okunma
1 Yorum
Ahmet Kirtekin
Ali Bulaç
Liberal eleştiri ve öneri
607 Okunma
Ahmet Yasir Erol
Rahmi Turan
Hak arama böyle olmaz!
596 Okunma
1 Yorum
Serdar Turan
Mehmet Altan
Turgut Özal Kıbrıslımıydı
570 Okunma
Mehmet Hikmetumut
Mehmet Şevket Eygi
Sanatsızlar
569 Okunma
Emine Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
Cennette VIP rezervasyon var mı?
564 Okunma
Hakan Kandal
Oktay Ekşi
Hakçası
544 Okunma
Vahap Alma