Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Yanlış Teşhis
590 Okunma, 8 Yorum

Mahir KAYNAK

Suriye’de neler oluyor?

12 Şubat 2012 Pazar

 

Suriye için genel değerlendirme şöyle özetlenebilir: Beşar Esad halkın demokrasi taleplerine kayıtsız kaldığı için muhalefet silaha sarıldı, bunun üzerine Esad orantısız güç kullandı ve bundan sadece muhalefet değil masum halk da zarar gördü ve çok sayıda sivil öldü. Mesela Suriye hakkında Birleşmiş Milletler’de karar verilmesinden hemen önce Humus’ta sivil halk katledildi. Bu Esat’ın çok akılsız olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda, zorunlu olsa bile, harekât ertelenir ve BM’nin olumsuz bir karar vermesi engellenmeye çalışılırdı. Gerçi Rusya ve Çin’in vetosu olumsuz kararı engelledi ama Suriye’yi destekleyen bu iki ülke hakareti andıran eleştirilerle karşılaştı. Eğer harekât birkaç gün ertelenseydi bu olmayacaktı. Başka bir ihtimal üzerinde de durmak gerekir: Humus’taki eylem Esad’a rağmen ve onun haberi olmadan dış mihrakların içerideki ortakları tarafından gerçekleştirilmiştir.

 

- Suriye’deki olayları Esat değil Esat’a karşı dış güçler gerçekleştirdi.

- Devlet buna imkân veriyorsa o yapmıştır. Acziyetinden dolayı gitmelidir.

 

Son zamanlarda bölgede cereyan eden olayların ortak yanı şudur: Halk demokrasi istemekte ancak yönetimler diktatörlükten vazgeçmemekte ve halk hareketleri başlamaktadır. Yeni yönetimlerin önemli özelliklerinde biri de dış politikadaki değişimlerdir. Genel kanı önce içyapının ve bunun sonucu olarak dış politikanın değiştiği yönündedir. Ancak söz konusu ülkeler dünya dengelerinde belirleyici değil belirlenen konumunda ise tersini düşünüyorum ve önceliği dış politikaya veriyorum.

 

- Suriye’deki halk hareketini dışarısı başlatmıştır.

- İyi siyasetçi bunu bilir, halk hareketine cevap vermez. Siyasetle etkisiz hale getirir. Mesela halkın isteğini kabul eder. Dışın ajanı olanları yüceltir sonra yok eder.

 

Arap Baharı olarak adlandırılan eylemler başlayınca şöyle bir model kurdum: Yeni dünya dengesi yine ABD ve Rusya ekseninde kurulacaktır. Bunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gibi, rekabet eden iki güç konumunda olacaklar ama enerji kaynaklarını yeni güç odağı olmak isteyen Avrupa ve Çin’in kontrol etmesine engel olacaklar. Rusya kendi kaynakları dışında ikinci büyük rezerve sahip olan İran’ı kontrol ederek doğalgaza egemen olacak, ABD Ortadoğu’daki petrolü kontrol edecek, Kuzey Afrika sınırlı kaynaklara sahip olarak Avrupa’ya terk edilecektir.

 

- Görüşüm: ABD Rusya ile gizlice uzlaşacak, İran’ı Rusya’ya, Afrika’yı AB’ye bırakacak, Çin’i uzak tutacak şeklinde idi.

- Bu görüş kısmen doğrudur. Çin tehlikesine karşı Hıristiyanlar birleştiriliyor. Müslümanlar da yanlarına alınıyor.

 

Suriye petrol bölgesine yakın olmasına rağmen İran ile yakın ilişki içindeydi. Bunun değişmesi gerekiyordu. Suriye’deki olaylar demokrasi için değil bu yeni modele uyum için gerçekleştiriliyor. Suriye’ye Batının müdahalesi yanlış olur diye düşünüldü. Böyle bir durum Batıya karşı tavır alan İran’ı güçlendirirdi. Arap ülkelerinin desteklediği ve Türkiye’nin öncülük ettiği bir operasyon bu durumu engelleyebilirdi. Yapılacak müdahale, Suriye Ordusuyla da dahil, herhangi bir çatışmayı tahrik etmeyecek, aksine çatışan tarafları barıştıracaktı. Barışın sağlanmasının sonrasına, Arap sermayesinin desteği ile, halkın refahı artırılacak ve yeni bir başkaldırı engellenecekti.

 

- Suriye’deki hareket, Suriye’yi İran’dan dolayısıyla Rusya’nın nüfuzundan koparmak şeklinde diye düşünüyorum.

- Sermaye dünyayı Çin, Rusya, AB ve ABD olarak bölüp dörtlü denge kurmak istiyor görüşüne katılabilirim.

 

 

Suriye’deki iç çatışma yönetici gücün etkisini kaybedinceye kadar devam eder ve herkes bir çözüm arar. Bu hem siyasal hem de sosyal bir dağılma anlamına gelir. Böyle bir durumda dost sayılan bir ülkenin yardımcı olmak amacıyla müdahale etmesi tepki yaratmaz. Türkiye bu görevi yerine getirebilecek tek ülkedir ve Suriye’ye müdahalemiz bu anlayış içinde gerçekleşecektir. Yani içeride hasım olan bir tarafı bertaraf etmek gibi bir hedef olmayacak sadece barış sağlanacaktır. Bunun geçmişte bizim olan toprakları ele geçirmek gibi anlaşılmamasına özen gösterilecek ve sadece dostluk bağları kurulacaktır.

 

- Türkiye Suriye’ye barıştırıcı bir taraf olarak müdahale edecektir.

- Suriye ve İran’a diğer Arap ülkelerine bunlar anlatılmalı ve Sermayenin bu isteğine dörtlü bölünmeye teslim olunmalıdır. Bu dörtlü bölünme insanlık için zararlı değildir. Silahlı çatışmaya girmemelidirler.

****

 

Mahir KAYNAK

Yanlış teşhis

18 Şubat 2012 Cumartesi

 

Son günlerde MİT üzerine yapılan tartışmalar bakış açısına göre değişiyor ve herkesin farklı algıladığı sonuçlar ortaya çıkıyor. Oysa gelişmeler bir bütün olarak ele alınırsa farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. İddiaları şöyle sıralayabiliriz: PKK MİT tarafından kurulmuştur. Zaten Öcalan ve çevresinin MİT ile ilişkisi bilinmektedir deniyor. Ancak MİT’in bunu hangi amaçla yaptığı bilinmiyor. Eğer PKK bölücü bir örgütse bu politikanın mimarı MİT olmaktadır. Acaba MİT kurum olarak mı bunu yapmıştır? Bu durumda iki ihtimal söz konusudur. Ya devlet bu oluşumu desteklemektedir ya da MİT başka bir gücün kontrolü altındadır ve bu güç ülkeyi bölmek istemektedir. MİT içinde küçük bir grubun dış destekle bunu yapması mümkün değildir çünkü diğerleri fark eder.

 

- PKK’yı kurdurmuştur diyenler vardır.

- MİT, CIA tarafından kurulmuş, MİT’te istihbarat yapması ve güya hakim olması için katılmıştır. MİT bunu kendi başına yapmamıştır. O günkü siyasilerin bilgisi hatta isteği olarak yapmıştır.

 

PKK içinde güçlü bir MİT yapılanmasının olduğu ve eylemlerin hepsinde rol oynadığı söyleniyor. Bu

durumda can kaybının ve ülkeyi geri bıraktıran yüz milyarlarca liralık kaybın müsebbibi MİT oluyor. Olay burada bitmiyor ve askerler içinde terör eylemlerine göz yumanlar hatta işbirliği yapanlar olduğunu ima eden senaryolar yazılıyor. Buradan şu sonuca varılır: Devleti korumakla görevli iki başat güç onu yıkmaya uğraşmaktadır. Asker bir yandan teröre göz yumarken diğer yandan darbe hazırlığı içindedir. Buna rağmen ülke sahipsiz değildir ve tüm bu olumsuzlukları engelleyen bir yargı vardır. Hükümetin memnun olduğu bir Genelkurmay başkanının terör örgütü kurduğu ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca emniyet teşkilatı yapılan kanunsuzlukları izlemektedir.

 

- Ordu da bu olaya katılmış, devlet devleti yıkar olmuş deniyor.

- Ordu, MİT, polis bunları yaparken devleti yıkmaktadır. Onlar makroyu düşünmeseler onu üst kademeye bırakırlar. Emekli bir kurmay başkanı kendisine görev yaptırılmadığını ordu imkanları ile sorunu çözmeye çalıştığını anlatmıştı.

 

Eğer bunları yaşamayıp bir romanda okusaydık yazarın desteksiz attığını ve mümkün olmayan bir senaryo yazdığını söylerdik. Ama bunu yaşadığımızı sanıyoruz ve herkes bunun hakkındaki görüşlerini yazıyor.

 

- Bunlar yaşanmıştır. Senaryo değildir.

- Bu her alanda böyledir. Merkez bankası Türk ekonomisini batırma merkezidir. Sosyal destek Türk sanayisini ve terörü batırma aracıdır. Aile bakanlığı aile yıkma bakanlığıdır. Başka türlü o bakanlar orada duramaz. Giderler.

 

Genel görünüme baktığımızda iki hükme varırız: Ya olanlar birbirinden bağımsızdır ve herkes rolünü oynarken böyle bir karmaşa ortaya çıkmaktadır. Ya da bunlar tek bir odak tarafından kurgulanmakta ve devletin  yapısı çökertilmektedir. Birbiriyle rekabeti aşıp husumet içinde olan devlet kurumlarıyla herhangi bir politika izlenemez. Günler kavga içinde geçer

 

- İki görüş vardır, ya kediliğinden yada dış planlamadır.

- Dış planın sonucudur. Aktörler de bunun böyle olduğunu bilmektedir. Ama yapacakları iş yok. Hemen görevi terk eder sonra da hapishaneye giderler.

 

Ülkemizin önünde tarihi bir fırsat vardır. Dünyada yönetilen bir devlet olmaktan çıkıp kararları etkileyen güç olabiliriz. Ama buna layık olmazsak ne büyük güçler ne de Yaratan bize bunun yolunu açar. Her kurumu diğeri ile kavga eden, muhalefeti iktidar yıkmak için ülkenin çökmesine razı olan bir devletin bu rolü oynaması mümkün değildir.

 

- Bu durumdan çıkma gücümüz var. Kullanmazsak yaşayamayız.

- Bunun yolu dış politikada sermayenin arzusuna uymak, iç politikada Adil Düzeni yerine getirmekle mümkündür.

 

Bu karmaşadan çıkmak için hem hükümetin hem de halkımızın sağduyulu davranması gerekir. Herkes kişisel çıkarını düşünmeden, hatta kaybı göze alarak ülkenin geleceği için doğru yolu seçmeli ve kararlar almalıdır. Fakat ortada bir sorun vardır: Hükümet iktidarını feda edip muhalefetteki birinin iktidarına razı olsa ülke daha kötü bir duruma düşer. Ülkede bilge kişilerin etkinliğini artırıp çıkarını gözetenleri saf dışı etmek gerekir. Ayrıca ülkemizin durumu basit bir akılla idrak edilemez ve günümüzde yaşadığımız polemiklerle bir yere varılamaz. Herkesin bireysel duygulardan yani çıkarından ve intikam duygusundan arınması ve bu büyük hedefin hazzını yaşaması gerekir.

 

- Çekişmeler sona erdirilmelidir.

- İç çekişme sorunu değildir. Sermayeyi dinlemeyen yöneticilerin hemen uzaklaştırılmalarıdır.

 

Yorum: Dünyayı kendi usulleri ile yöneten sermaye, terör mafyalarını kurmakta, devletler de gizli istihbarat kurdurmakta, böylece ülkeyi bölmeye devam etmektedir. İktidar - muhalefet kim olursa olsun işine gelmediği zaman Baykal’ı olduğu gibi devre dışı etmektedir. Bunun için kullandığı silah basındır. Ondan sonra mafyadır. Devlet görevlileri veya siyasiler istediğini yapmayınca onları basın yoluyla göndermekte, yok etmektedir. Onunla yok edemezse mafyayı harekete geçirerek istemediği adamı öldürmektedir. Amerika’da cumhurbaşkanları bu yolla gönderilmiştir.

 

Konu askeri konudur. Biz ne yapmalıyız, sermayenin bu oyununu en az zararla atlatalım. Bunun için benim planlarım vardır. Bunları açıklamayı uygun göremem. Bir asker sorarsa izah ederim. Genel olarak şunlar yapılmalıdır.

 

1- Dış siyasette Türkiye tarafsız kalmalıdır. Bu dört bloktan hiçbirisine bağlanmamalıdır.

2- Türkiye yabancı devletlerin içişlerine karışmamalıdır. Sermaye istese de katılmamalıdır. Sermeyenin istediğine katılmamalıdır. Çeçenlere arka çıkmamalıdır. Filistinlilere arka çıkmamalıdır. Suriye’nin içişlerine karışmamalıdır.

3- Mevcut iktidarların düşmesine çalışmamalıdır. Halkla iktidar arasında uzlaştırma siyasetini gütmelidir.

4- Dış siyaset, askerler tarafından takip edilmeli orada alınan kararlar uygulanmalıdır. Dış işleri, karar alan merci değil karaları uygulayan merci olmalıdır.

5- Dış siyasetin merkezi en az kurmay albay ile subaylardan oluşan bir merkezde değerlendirilmeli. Genel Kurmay Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı üçlüsü ittifakla yürütmelidir.

6- Türkiye dış sorunlardan daha çok iç sorunlarını çözmeli, ülkeyi ekseriyet demokrasisinden hicret demokrasisine geçirmeli. Dini dışlayan laiklikten dinler arası uzlaşma laikliğine geçilmelidir. Faiz ekonomisi yerine emek ekonomisine geçmelidir. Aidatlı sigortadan, yeryüzü kira payı ile dayanışmaya geçilmelidir.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
21.02.2012
08:26

ÜSTAD bu yazıyı neden iktibas ettiğimi çok iyi anlayacaktır...

Sizlerin de anlaması dua ve dileklerimle...

reşad

***

Ekrem Dumanlı Eyvah! Masanın üzerinde sarartılmış bir davetiye. Üzerinde "Muallimliğe Adanan Bir Ömür Mahmut Bayram Hoca" yazıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir anma toplantısı düzenliyormuş. Bir ürperti kapladı içimi. Yıllar öncesi Altunizade'de yaşadığım bir manzara geldi gözümün önüne. Fethullah Gülen Hocaefendi, çok da kalabalık olmayan bir kitle ile sohbet ediyor. İçeriye Mahmut Bayram Hocaefendi giriyor. Yaşlanmış. Dostları kollarına girmiş. Fethullah Gülen Hocaefendi susuyor. Ayağa kalkıyor. "Hoş geldiniz!" diyor saygıyla. Mahmut Hocaefendi "Buyrun devam edin!" diyor; ama ne mümkün. Hocaefendi "Lütfen siz buyrun!" diyor. Odada derin bir sessizlik. Tevazu, mahviyet ve kibarlık tebellür ediyor salonun orta yerinde. Mahmut Bayram Hocaefendi deyince gözümün önüne onlarca çilekeş insan sökün edip geliyor. Bir tek imam hatip açılsın diye kıvrım kıvrım kıvranan adamlar. Sadece bir talebe yetiştirebilmek için akla hayale gelmedik meşakkate göğüs gerenler. Çalmadık kapı bırakmayan, ülkesine hizmet için aç-bî ilaç kalan öncüler. Kur'an'ın raflarda bile saklanamadığı, ezanın dört duvar arası bir hücrede bile orijinal haliyle okunamadığı, iman-İslam-Kur'an demenin suç sayıldığı, gizli gizli kitap okuyanların bile karakollarda sığaya çekildiği dönemlerin adsız sansız kahramanları. Hüsrev Hocalar, Süleyman Hilmi Hocalar, Celal Hocalar, Esat Hocalar, Sami Efendiler, Mehmet Zahid Efendiler, Gönenli Mehmet Efendiler, Mahmut Hocalar, Bediüzzaman'lar... Şimdi onlar için anma programları düzenleniyor. İyi de yapılıyor. Ancak asıl yaşatılması gereken onların adı değil; aşkı, şevki, cehdi, gayreti... Büyük şair Necip Fazıl ne güzel söylemiş: "Hohlaya hohlaya aysbergleri eriteceğiz bundan şüphem yok; lakin etraf çamurdan geçilmez diye korkuyorum" Ruhun şâd olsun aziz üstat! Keşke korktuğun başımıza gelmeseydi. Keşke çile dolu bir neslin arkasından dertsiz, gamsız, ıstırapsız nesillere şahit olmasaydık. BİR NESLİN DOĞUM SANCILARI Eyvah! Âlim, âmil, ârif insanların bu ülkede verdiği muhteşem mücadeleyi unutmakla başladı her şey. Mesela Bediüzzaman'ın 28 yıl hapis ve sürgünde yaşadığını, onlarca kez suikasta maruz kaldığını, onlarca kez taciz ve tahkir edildiğini unutuverdik. Onca zifiri karanlığa rağmen "Ümitvâr olunuz, şu istikbâl inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam'ın sadası olacaktır." dediğini retorik bir söylem, nostaljik bir nutuk olarak algıladık. Oysa çile ve ıstırap içinde herkes bir neslin doğum sancısını çekiyordu. Kimi zaman hava o kadar kararıyordu ki o dağ gibi insanlar Cenab-ı Erhamürrahimin'e adeta isyan edercesine tazarruda bulunuyor, ıztırar lisanıyla o Yüce Dergâh'tan yeni bir nesil talep ediyordu. "Nur istiyoruz sen bize yangın veriyorsun / 'Yandık' diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun" diyen Akif, İslam tarihinde görülmemiş bir tasvirle Hazreti Peygamber'in doğum gününe "Pek hazin bir mevlit gecesi" diyordu. Mevlit gecesine "leyl-i matem" diyen adamın yüreği yanıyordu. Dertliydi büyüklerimiz. Istırap içinde kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Başka türlü de düşünülemezdi zaten; çünkü Allah, Peygamberi'ne "İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin." diyordu. Bu ülkenin büyükleri de "kendini helâk etme" çizgisinde yaşadı. İmam hatipler açmak, ilahiyat fakülteleri kurmak, Kur'an kurslarına ruhsat almak, yurtlar, okullar, kurslar inşa etmek... Bir dirilme ve var olma sancısıydı onların çığlıkları. Âsım'ın nesli derken ciğeri yanıyordu Âkif'in. "Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar çekilin ki bir nesl-i cedid gelsin" derken Bediüzzaman, müstakbel bir neslin siluetine dokunuyordu. Necip Fazıl, "Çile Nesli" derken; "öz ağzından kafatasını kusacak" kadar varlık gerçeğini soruşturan, ölüm hakikatini hayatın tam göbeğine yerleştiren bir gençlik bekliyordu. "Diriliş Nesli" üzerine en latif, en veciz destanları yazan büyük şair Sezai Karakoç, yüreğinin en derin yerlerinden yeni bir medeniyet şarkısını seslendiriyordu. Daha 70'li yıllarda sinema salonlarında "Altın Nesil Konferansları" veren Fethullah Gülen Hocaefendi, "nâsiyesine secde emaresi yansımış bir genç" için köy köy dolaşıyordu. Büyüklerimizin gözyaşlarıyla suladığı nesiller bir gün geldi; ufuklarda görünüverdi... GAMSIZLIK, DERTSİZLİK, IZDIRAPSIZLIK Eyvah! Eyvah ki ne eyvah! Heyhat, yeni bir çağ açacak diye beklenen nesillerde yalpalamalar, tökezlemeler görülmeye başladı. Şefkat ve merhamet medeniyeti, din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkesin gönlünde sevgi ve saygıya dönüşecek derken; bir küçük derede kendi aksini görüp kaçan küheylanlar, tereddüt dolu bir sürecin ağlarına yakalanıverdi. Şimdi her şeyimiz var hamdolsun. İmam hatipler, ilahiyatlar, kurslar, devasa kurumlar... Ancak aşk-u şevk yok gönüllerde, cehd-ü gayret kalmamış yüreklerde. Mal, mülk, şöhret, makam, mansıp, yönetme şehveti, yönetilme tembelliği, tul-i emel, ucb, fahr, gurur, mal biriktirme sevdası... Şeytanın her bir oku, bizdeki "Yaşatma İdeali"ne dair ulvî duyguları alıp götürmeye başladı. Ciğerlerimize çektiğimiz purolar bizi "monşerler"e yaklaştırdı belki; ancak Mahmut Hocalardan, Süleyman Efendilerden uzaklaştırdı. Bilmem hangi izbe kahvenin kasvetli köşesinde nargilesini çeken ve saatler boyunca tavla oynayanların yorgunluğu sadece zar tutan parmaklarda değil; hasbîlik ve diğerkâmlık için dualanmış gönüllerdeydi. Kasvet kaplarken kalpleri, ne dava duygusu bırakıyordu insanlarda ne temsil ve tebliğ düşüncesi. Eyvah ki ne eyvah! Malına mal katma, şöhretine şöhret ekleme, şu fani ve fena dünyadan kâm alma duygusu nice yiğit adamı küçük hesaplar altında per perişan eyledi. Söylemde bir problem yoktu. Söz açıldı mı yine üstatlardan pasajlar okunuyordu, büyüklerden hatıra devşiriliyordu; lakin yürekler hizmet duygusuyla güm güm atmıyordu artık. Kendisiyle barışık olamayan, davasıyla da barışık olamaz. Daha düne kadar, "Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes" deyip heyecana gelen küheylanlar "Biraz da dünyalığımız olsun" dediğinde sırtına dağ gibi bir yük aldığını fark edemedi. Dünya namına kazandığı her nişan, insanın ruhuna bir kâbus gibi çöktü, çöreklendi. Şimdi gamsızlık, dertsizlik, ıstırapsızlık, çilesizlik revaçta. Kim bilir Âkif'ler, Nurettin Topçu'lar, Osman Yüksel'ler kabirlerinde nasıl bir ıstırapla bu manzarayı seyrediyor? Dava adamı dediğinde dudak bükenler "dava" çocuklarının ta kendisi! "Dünya malını elinin tersiyle it ki insanlık zulmetten kurtulsun" dediğinizde duyacağın kahkaha, çileler içinde doğurduğun bir gençliğin ta kendisi! Şimdi ıstırapsız insanlar da yazı yazıyor. Şatafatlı cümleler kuruyorlar gazete sütunlarında; lakin o cümlelerde bir damlacık gözyaşı yok. Şimdi meydanlarda mutantan laflar ediliyor; lakin içselleştirilmiş bir hayat felsefesi yok! Muhyiddin İbn-i Arabî'ye nazire yaparcasına dimdik durup toprağa gömülü hazinelerin üzerine basarak "Taptıklarınız ayaklarımın altında" diyenler çoktan kanat çırpıp öbür âleme gitti. Şimdi sırtında yedi nesil sonrasına miras bırakmayı mubah gören bir hayat felsefesiyle karşı karşıyayız. Üstelik o "mukaddes dava"nın gölgesinde yetişenler artık "dava adamı" olmayı "enayilik", insanlık için fedakârlık yapmayı "komik" buluyor. Hal böyle olunca bir dönem ıstıraplar içinde tohum atmış, o tohumları gözyaşlarıyla sulamış insanlara sadece "anma programı" yapılabiliyor. Oysa anmak yetmez; olmak gerekir... Hiç kimseyi karamsarlığa gark etmek istemem. Zaten ümitsizliğe kapılmak için bir sebep de yok. Çünkü hâlâ yüreği insan sevgisiyle kavrulan ve "ölümsüz şarkı"yı kıyamete kadar söyleyecek hasbî, fedakâr, diğerkâm insanlar var. Üstelik her kesimde var. Dünyanın dört bir yanında "üveyikler gibi kanatlanan" o güzel insanlar da olmasa belki yerin altı, üstünden daha hayırlı olacak. Ve yine ümit ediyoruz ki devrin fitne fücurundan etkilenerek bambaşka diyarlara savrulanlar, içlerindeki iyi niyeti koruyarak bir gün baba ocağına döneceklerini unutmazlar. Çünkü her şey aslına rücû eder. Gözyaşları içinde toprağın bağrına saçılan o tohumlar başka bir ağaca dönüşemez ki. Eminim bir gün asıllarına dönecekler; yeter ki "önden giden atlılar" yorulmasın, sürçmesin, tökezlemesin. Yoksa eyvah ki ne eyvah! EKREM DUMANLI Zaman, 21 Şubat 2012, Salı

Ali Bülent Dilek
21.02.2012
14:03

işte bu!

allah yazandan da aktarandan da razı olsun.

bir yazıyla ancak bu kadar olur.pes.

bu yazıyıda mümkün olduğunca yaymak lazım.

ashabı kiramı ve peygamber efendimizin gözyaşı sağnaklarını

düşündüm.düşünüyorum

ve ancak gözlerim yaşarıyor .bu kadarla mı?.

üzüldüm.

ama ümitsizliğe düşmedim.

allah günahlarımızı affetsin.

şahısların ve sistemlerin adı değil önemli olan.

mahiyeti önemli...

"seyrani kaldır parmağın,

vakti kalmadı durmağın,

deryaya akan ırmağın,

çer,çöp olsam sellerine..."

Reşat Nuri Erol
21.02.2012
14:30

ALİ BÜLENT Kardeş;

beni çok iyi -hem de çok iyi- anladığın için teşekkürler...

ALLAH razı olsun...

selam ve dua..

reşad

Reşat Nuri Erol
24.02.2012
05:38

yorumsuz...

sadece farklı bir başlık:

Fetih 2453!

yani;

ADİL DÜZEN!

***

ve yazı...

Hüseyin Gülerce Fetih 1453'e bu ilgi nedendir? Fetih 1453 filmine ilgi çok büyük. Hafta sonunda sinema salonlarına 1 milyon 405 bin seyirci gitmiş. Böylece sinema tarihimizin en iyi hafta sonu açılışını yapmış. Gösterimden kalktığında bugüne kadar en çok seyredilen film olacağı şimdiden belli. Bu ilginin sebebi ne acaba? Birincisi merak. Filmden önce televizyonlarda, internet ortamında gösterilen fragmanlar, farklı bir tarihî film algısını hemen oluşturdu. Bu konunun uzmanı Mahmut Nedim Hazar arkadaşımızın belirttiği gibi film; Türk sinemasında çekilen tarihî filmler kategorisinde, en iyi mekân ve kostüm tasarımına sahip. Buna bir de Hollywood'dan pek de geri durmayan görsel efektler eklenince ortaya savaş sahneleri oldukça etkileyici bir film çıkmış. Fetih 1453 yine Türk sinemasında bir ilki gerçekleştirmiş ve görsel tasvir olarak çekilmiş en görkemli savaş sahnelerini içeriyor. Böyle olunca da filme gidenlerin övgüsü, seyretmeyenler için davetiye gibi oluyor. İkincisi, halkımızın 500 sene de geçse, İstanbul'un fethine, Fatih Sultan Mehmet'e, onun askerlerine olan hayranlığı ve sevgisi var. Dünyanın en güzel şehri, onların hayatları pahasına bizim olmuş. Maalesef, bu ülkede Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren planlı, sistemli bir ecdat, tarih ve bilhassa padişah düşmanlığı yapıldı. Yeni rejimi övmek için onlara sövmek, hain damgası vurmak matah bir şey sanıldı. Koskoca şanlı bir mazi yok sayılmaya çalışıldı. Batılılaşma adına, kendimizi inkâr yolu seçildi. Fakat ne yaptılarsa, milletin devamlılığını, maziye olan takdir ve hayranlığımızı yok edemediler. Bugün, mana köklerimize sarılarak yeniden "biz" olarak, "biz" kalarak başlattığımız bir medeniyet hamlesi var. Yeni bir diriliş heyecanı var. Onun için Fetih, Fatih söz konusu olduğunda, "bir zamanlar biz de buyduk" demeyi, kimse bu millete çok görmemelidir. Mesele Osmanlı, padişah özlemi falan da değildir. Biz, değerlerimize sahip çıkmaya hasret kalmıştık. İçeride ve dışarıda hâlâ bazıları, bu hasreti başka yönlere çekmeye, üstelik buradan bir laik-dindar kutuplaşması çıkarmaya insafsızca devam ediyor. Bakın, Fransa'nın en etkili ve itibarlı gazetelerinden Le Figaro'da, Fetih 1453 filmi için neler yazıldı: "Konstantinapolis'in Osmanlılar tarafından alınmasının üzerinden 500 sene geçmişken, Türkler bu heyecanı, hâlâ sinema salonlarını tıka basa doldurarak yaşıyorlar. Filmin bu kadar büyük ilgiyle karşılanması, Türkiye'yi son zamanlarda etkisi altına alan "Osmanlı çılgınlığı"nın bir göstergesidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923'te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde, Osmanlı İmparatorluğu konuları son zamanlarda moda haline geldi..." Film, başta tarihçiler olmak üzere pek çok yönden haklı olarak eleştiriliyor. Seyrederken benim de eleştirilerim oldu. Fatih'i, İstanbul'un fethini, herkes kendi derinliği kadar anlar. Kendi dünyası açısından anlatır. Fatih'in, neden Peygamberimiz'in müjdesine nail olmak istediğini anlamadan, Allah rızasına kilitlenmenin şuuruna varmadan, "Allah ile irtibat yoksa bu dünya kocaman bir yalandan ibaret" demeden İstanbul'un fethini, sanata, sinemaya hakikati ile yansıtamazsınız. Ancak bu film bir başlangıç. Fatih'i ve fethi kendi derinliği ile anlayan, asıl fethin, gönüllerin fethi olduğunu bilen nesiller öyle senaryolara, öyle filmlere imza atacaklar ki bize bütün dünya hayran kalacak. Tıpkı bugün okullarımıza hayran kaldıkları gibi... Bir şey daha var. Bu filme gösterilen ilgiyi, sadece geçmişimizle övünme çaresizliği ile kimse izah edemez. Fetihte, çağın en ileri toplarını döken bilim ve teknoloji var. Fatih gibi devrinin en iyi yetişmiş, altı dil bilen bir genç Sultan var. Tarihimizle elbette övüneceğiz. Sadece iki hususa dikkat ederek. Bir; yanlışları eleştirme cesaretini kaybetmeyeceğiz. İki; dört asırlık geri kalmışlığımızın ağır maliyetini unutmayarak bugün bilim ve teknolojiyi herkesten fazla önemseyeceğiz. Müslüman için bilim ve teknolojide ilerlemek de takvadır... h.gulerce@zaman.com.tr 24 Şubat 2012, Cuma

Reşat Nuri Erol
24.02.2012
05:42

bir yazı daha...

yazarıyla, ESAM'ın Ankara "ANAYASA SEMPOZYUMU"nda epey "ÖZEL" şeyler görüşmüştüm...

biraz da onları hatırladım...

*

... ve yazı:

Mümtaz'er Türköne 'İrtica tehlikesi' geçti mi?

Çok uzun zamandır "irtica tehlikesi"nden bahseden yok. Bahseden çıkınca da kimse ciddiye almıyor. Halbuki her biri geçmişte en az birkaç hafta "irtica gündemi"ni oluşturacak çapta adımlar atılıyor. Darbe sebebi olan kesintisiz eğitim kaldırılıyor. 19 Mayıs, 23 Nisan bayramlarının ideolojik içeriği boşaltılıyor. Başbakan "dindar nesiller yetiştirmek"ten dem vuruyor. Yine de yaprak kıpırdamıyor. Veya, geçmişte olduğu gibi siyaset bu gündemler etrafında kutuplaşmıyor. Durum, sadece bu tehlikeyi gerekçe göstererek siyasete tasallutta bulunan silahlı vesayetin enterne edilmesi ile açıklanacak kadar basit değil. Siyasetin temel parametreleri değişiyor. "İrtica tehlikesi" artık para etmiyor. Bu tehlikeyi pazarlayarak yapılan siyaset kimseye oy ve destek kazandırmıyor. Hafta başında CHP'nin önemli ismi Nihat Matkap'ın Taraf'ta Neşe Düzel'e verdiği mülakat, bu değişimin temsil edici işaretlerini veriyor. Matkap, laikliğin tehlikede olmadığını, zira "devlet yönetiminde İslâmcı siyaseti esas alma anlayışının" çöktüğünü söylüyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı'nın ağzından, artık CHP'lilerin "şeriat korkusu" yaşamaması gerekiyor. Önemli bir ilerleme. Peki yeterli mi? Türkiye'de iki kesim, dinî sembollerin ve dindarlığın doğrudan doğruya toplumsallığın tezahürü olarak taşıdığı hayatî önemi kavrayamadı. CHP'li laikçiler ve İslâm'a uygun bir devlet düzeninin var olduğunu savunan İslâmcı akımlar. Halbuki toplumda dindarlık tezahürleri ve dinî arayışlar vazgeçilmez ve yerine başka bir şey ikame edilemez insanî ihtiyaçların karşılanması talebiydi. Din eğitiminin sağlam bir aile yapısının vazgeçilmez unsuru olması gibi. Çocuğun yönünü şaşırmaması, kötü alışkanlıklara kapılmaması, annesine babasına saygı gösteren bir evlat olması ve iyi bir insan olarak hayatını sürdürebilmesi için din eğitiminden daha sahici bir alternatifiniz var mı? Tek Parti döneminden intikal eden alışkanlıkla CHP, dindarlığı bir tür gerilik olarak gördü. Daha temelde ise seçkin azınlık kültürü ile geniş halk kitleleri arasında "irtica tehlikesi" diye bir duvar dikti. Duvarın arkasında olup bitenleri kavramak için ise hiçbir çaba göstermedi. CHP'nin din konusundaki cahilliği toplumun neredeyse yüzde 80 ile iletişim kurmasını engelleyecek kadar derin. Din konusundaki cahillik, dindarlığın arkasında canlı bir şekilde işleyen toplumsal dinamizmin de anlaşılmasını zorlaştırıyor. Bu dinamizm anlaşılmadan dindarlığın siyasetle temas alanlarının mantığını kavranmak da imkânsız. "İrtica tehlikesi"nin gündemden düşmesi en çok AK Parti'nin rekabet üstünlüğünü elinden alıyor. Normalleşmiş, siyasî ve hukukî güvencelere kavuşmuş bir dindarlık, yani toplumsallık artık siyaseti zorlama ihtiyacı duymayacak. Dindarlık kendisini siyasetle savunma ihtiyacı duymayınca bir siyasî karşılığı da kalmayacak. Bu yüzden Nihat Matkap'ın CHP'ye çizdiği ufuk, CHP gibi hantal bir partiyi yeni bir dinamizme sokacak kadar önemli. "Devleti kuran parti" olmak, CHP'liler için bir övünç kaynağı. Aslında CHP'yi bulunduğu yere mıhlayan prangalar 90 yıla uzanan bu geçmişin eseri. Bir CHP'liden Osmanlı tarihine dair mantıklı üç cümle duyanınız var mı? 90 yıllık tarih CHP'yi tam tersine köksüz bir parti haline getiriyor. "İrtica tehlikesi" söylemi bu köksüzlükle birleşerek tüketici bir girdaba dönüşüyordu. 90 yıllık bir geçmişle Ortadoğu politikası üretebilir misiniz? Kürt sorununu çözebilir misiniz? Cumhuriyet tarihiyle sınırlı bir dünya görüşüyle, uluslararası alanda bir aktör olabilir misiniz? "İrtica tehlikesi" geride kaldı. CHP'nin temsil ettiği sığ ve banal resmî ideolojiden eğitim sistemi yavaş yavaş arınıyor. "İrtica tehlikesi"nden vazgeçmenin CHP'yi sağlam bir zemine taşıması gibi, eğitimin ideolojik dogmalardan temizlenmesi de CHP'nin önünde yeni ufuklar açacak. Eğitim sistemi Tek Parti döneminin küfünden ve pasından temizlenince, CHP de sırtındaki ağır yüklerden kurtulmuş olacak. 19 Mayıs'ların stadyum işkenceleri ile özdeşleşen bir CHP mi; yoksa bu işleri geride bırakmış bir eğitim sisteminde, daha ileri eğitim sorunlarını tartışmaya açan bir CHP mi? Hangisi parti rekabetinde daha avantajlı hale gelir? m.turkone@zaman.com.tr 24 Şubat 2012, Cuma

Reşat Nuri Erol
25.02.2012
07:39

ÜSTADIM;

ALİ BULAÇ, bugünkü yazısında "MEDENİYET" meselesinin farklı bir boyutu üzerinde durmuş...

özellikle sizin ve elbette çalışma arkadaşlarımızın ilgi ve dikkatlerine...

yazarın anlattığı kategoriye giriyor olabiliriz!...

selam ve dua ile...

reşad

*

Ali Bulaç 'Kürtçe bir medeniyet dili mi?'

İslamiyet, bir "medeniyet davası ve daveti" midir? Muhafazakâr-dindar aydınlar iki yüz senedir bir medeniyet rüyası görüyorlar. Rüya görene bir şey anlatmanın yolu onu uykudan uyandırmaktan geçer. Ve eğer Efendimiz (s.a.s.)'in işaret ettiği "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" hükmünü esas alacaksak, din insanı uyandırmak, ona asli ve ebedi hakikati hatırlatmak ve hiç kuşkusuz insanı müteal, batın ve öte aleme yöneltmek ister. Bu da "Allah merkezli bir alem tasavvurundan insan merkezli bir dünya görüşü"ne geçişle sağlanmaz, aksine ters istikamette geçişle olur. Müslümanların uzun zamandır "mede-niyet"ten anladıkları ihtişamlı iktidarlar, refah toplumları, bilim ve teknolojide üstün ilerleme, ekonomik büyüme, yüksek askerî güç ve elbette Batı uygarlığına yüceltilmiş bir dünya imparatorluğuyla meydan okumaktır. İslam'ı salt bir medeniyet iddiasına indirgeyenlerin ya Batı'nın periferisinde olduğu hissini bir türlü içinden atamayan okumuşlar -siz bunlara İbn Haldun'un "galipleri taklid eden mağluplar"ı deyin- veya "tuzu kuru yeni zenginleşmiş zümreler" ki, 1994'ten bu yana yerel ve merkezi yönetimi kontrol etmenin kendilerine sağladığı kolay zenginlik onların "medeniyet dürtüleri"ni tahrik ediyor. Ya da gizledikleri milliyetçiliklerini İslamiyet'i bir medeniyet iddiasına indirgeyerek bir yandan "Türkiye-dışı Müslüman toplumlar"a geride kalan Osmanlı medeniyeti üzerinden yeni hegemonya kurmak, diğer yandan Batı'ya karşı yanlış zemindeki rekabet ve hesaplaşmada İslamiyet'i koruyucu bir zırh, araçsallaştırılmış bir kaynak olarak kullanmak istiyorlar. İslamiyet, salt bir medeniyet iddiası, davası ve daveti değildir. Bu dünyaya geçici olarak gelmiş, asıl yurdundan uzağa düşmüş gariplerin gurbetteki geçici hayatlarında nasıl Allah'a samimi kul, iyi insan olacaklarının yoludur. Tabii ki "Ed din fi'l-medin" fehvasınca Müslümanlar dinlerini ihlasla, yani sadece Allah'ın hoşnutluğunu ve ebedi saadeti talep ederek şehir mekânında yaşarlarken, maddi, sosyal ve kültürel kurumlar geliştirirler. Şehir ve içindeki maddi hayat ilhamını, meşruiyet ve fonksiyonel değerini vahyden alıyorsa, hasılanın toplamına "Müslümanların medeniyeti" denir. Ama Müslüman, görkemli şehirler, yenilemez maddi güçler kurmak üzere dinini yaşamaz; nasıl spor ve sağlık için namaz kılmıyorsa; nasıl diyet yapıp fazla kilolarını atmak için oruç tutmuyorsa, bunun gibi medeniyet kurmak için de dinini yaşamaz. Namaz kılan ve oruç tutan tabii ki sıhhat bulur, ama namaz ve orucun sebebi Allah'a kulluktur. Namaz ve orucu, yan sonuçlarına indirgediğiniz zaman, ibadetten sevap almaz, bir süre sonra çok daha etkili yol ve yöntemlerle spor, sağlık ve diyetler yapar, ibadetlerinizi terk edersiniz. Hareket noktası "İslam medeniyeti" olan dinini sekülerleştirir, bir süre sonra medeniyet, dinin önüne geçer. Büyük İslam medeniyetlerini -Emevi, Abbasi, Safevi, Osmanlı- yıkıma/helake götüren ana sebep bu olmuştur. Medeniyet kurmak, hareket noktası ve gaye olmaz, tabii sonuç olarak teşekkül eder. Bu konu, Sayın Bülent Arınç'ın Kürtçe'nin eğitimde kullanımıyla ilgili öne sürdüğü engelleyici gerekçeyle doğrudan ilgili. Kur'an ve İslami bilgisi olduğundan kuşku duymadığım Sayın Arınç, Kürtçe'nin önündeki yasal engelleri sıralarken bir de şöyle der: "Kürtçe bir medeniyet dili mi ki!" Bir dilin kelime veya kavram bakımından zenginliğinin, medeniyet dili kategorisine girip girmemesinin önemi yok. Türümüzün konuştuğu bütün diller a) Allah'ın ayetlerindendir; Kürtçe de; Arapça, Türkçe, İngilizce, Çerkezçe, Arnavutça gibi hürmete layıktır; b) Dili "isimler (esma)"le beraber insana öğreten Allah'tır; bütün diller "Ta'lim-i esma"nın tarihsel durumlarda tezahürüdür; c) İnsanların dillerini şu veya bu alanda kullanması onların tercihidir. Hiç kimse, Allah'ın onlara bağışladığı bir hakkı kullanmalarına engel koyamaz. Burada sorun, temel bir hakkın belirlenmesinde kriterin "din" değil, "medeniyet" seçilmesinden kaynaklanıyor. NOT: Bu sene, her ayın son çarşamba günü saat 18.30'da Galatasaray-Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde bu konuyu ders olarak görüyoruz. Haziran ayına kadar derslerimiz devam edecek. a.bulac@zaman.com.tr 25 Şubat 2012, Cumartesi

Reşat Nuri Erol
25.02.2012
07:45

bir yazı daha...

yorumsuz...

*

A. Turan Alkan İşte dünyanın hali budur ... Ba'dehu vakt-i zevâl-i şemsten evvelce Hazreti Cebrail ile Azrail aleyhisselam birlikte bâb-ı saadete geldiler. Cibrîl-i Emîn içeri girdi. Azrail'in kapıda beklediğini ve içeri girmek için ruhsat istediğini haber verdi. Taraf-ı Nebevî'den ruhsat verilmekle Hz. Azrail hemen içeri girdi. Selâm verdi ve Allah'ın emrini bildirdi. Hâtem'ül-enbiyâ aleyhi ekmelü't-tehâya Hazretleri, Hz. Cibrîl'in yüzüne baktı. O dahi: "Yâ Resûlallah!.. Mele-i â'lâ sana muntazırdır" dedi. Onun üzerine Fahr-i Âlem, Ya Azrâil! Gel me'mûriyetini yerine getir" diye buyurdu. Hz. Azrâil dahi ruh-i pür fütûh-ı Muhammedî'yi kabz ile â'lâ-yı illiyîne ulaştırdı. Sallallahü aleyhi ve sellem. İşte dünyanın hâli budur. Kişi ne kadar yaşasa encâmı fenâdır. Bâkî ancak Hudâ'dır. Bu konağa her gün gelip giden çok, amma dönüp gelen yok... Vefâsız dünyâ kimseye kalmaz. Dünya varlığı kimseye mal olmaz. İnsan dünyaya gelir. Genç olur, ihtiyar olur, şöyle olur, böyle olur. Nihayet ölür. Ölenler sanki dünyaya gelmemiş gibi olur, fakat hayır işleyenlerin güzel nâmı kalır. İyilik edenler ecr ü mükâfatını görür. Kötülük edenler dahi cezâsını bulur. Bunlara bakıp ibret almalı. Gaflet uykusundan uyanıp âgâh olmalı... Biz yine sadede gelelim: Resûl-i Ekrem'de ölüm alâmetleri belirdikte Ümmü Eymen Hazretleri, oğlu Üsâme'ye haber gönderdi. Üsâme ve Ömer ve Ebu Ubeyde (RA) hazerâtı, böyle bir kederli haberi aldıkları gibi hemen ordudan kalkıp Mescid-i Nebevî'ye geldiler. Halbuki: Ümmehât-ı mü'minin, ruh-ı Muhammedî uçub â'lâ-yı illiyîne gittiğini görünce feryada başladılar. Onların feryad ü figânı ise Mescid-i Şerif'teki eshab-ı kirâmı şaşırttı ve azim telâş ve ızdıraba düşürdü. Hz. Ali, kalıb-ı bîcan gibi, olduğu yerde donakaldı. Hz. Osman'ın dili tutulup dilsiz gibi oldu. Hz. Ömer, böyle dehşetli bir hâli görünce medhûş olarak kılıca davrandı. "Her kim, Hz. Peygamber fevt oldu derse boynunu vururum" diyerek kılıç elinde ve ayak üstünde durakaldı. Hz. Ebubekir kendi mahallesinde idi. Gelip bu hâli gördü. Hemen hücre-i saadete girdi. Fahr-i Âlem'in yüzünü açtı, gördü ki ruh-ı pür fütûh-ı Muhammedî uçup gitmiş. Fakat sair nâsın cenazelerindeki çirkin haller onda yok. Cesed-i şerifi, latîf ve nazîf olarak yine nur gibi yatıyor. "Ah! Memâtın dahi hayatın gibi güzel" diyerek öptü, ağladı ve mübârek yüzünü örttü, Ehl-i Beyt'e tesliyet verdi. Ba'dehu o yâr-ı gâr-ı Sıddîk çıkıp Mescid'e geldi. "Ey nas! Her kim ki Muhammed'e tapıyorsa bilmeli ki Muhammed öldü ve her kim ki Allah'a tapıyorsa bilmeli ki, Allah bâkîdir, ölmez" dedi ve hemen, "Muhammed, değil illâ bir resûldür. Ondan evvel nice resûller gelip geçmiştir. O eğer ölür yahut katl olunursa siz geri dönecek misiniz? Her kim geri dönerse Allah'a bir zarar gelmez. Allah ise ni'met-i İslâm'ın şükrünü edenlere mükâfat edecektir" âyet-i kerîmesini okudu. Bu âyet-i kerîme Uhud gazasında, "Muhammed katl olundu" diye bir ses işitilmekle ehl-i İslâm'a pek ziyade şaşkınlık ve perişanlık gelmesi üzerine nâzil olmuştu. O vakitten beri eshab-ı kirâm, bu âyet-i kerîmeyi kerrat ile işitmişler ve defeatle tilâvet etmişlerdi. Lâkin Resul-i Ekrem'in vefatı üzerine o mertebe hayrette kaldılar ve öyle bir derin derya-yı gam ü efkâra daldılar ki güyâ o âyeti hiç işitmemiş gibi oldular. Yalnız Ebubekiri's-Sıddîk (RA) Hazretleri, kendisini şaşırmayıp vardı, Hz. Peygamber'i gördü ve sair ashab-ı kirâma keyfiyeti haber verdi, o âyet-i kerimeyi tilâvetle onlara intibah getirdi. Hz. Ebu Bekir, o âyeti okurken Hz. Ömer'in aklı başına geldi. Resûl-i Ekrem'in vefatına inandı. Dizlerinin bağı çözüldü, yere düştü. Ba'dehu Hz. Ebu Bekir, "İnneke meyyitun ve innehum meyyitûne" âyet-i kerimesini okudu ki: "Ya Muhammed! Behemahal sen de öleceksin ve behemahal onlar da dahi ölecektir" demek olur. (*) --- (*) Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefâ, Bedir Y. İst., 1972, Cilt: I, s. 239 t.alkan@zaman.com.tr http://twitter.com/ahmetturanalkan 25 Şubat 2012, Cumartesi

Reşat Nuri Erol
25.02.2012
07:59

Müfit Yüksel 25 Şubat 2012 Cumartesi

Barnabas İncili'nin akibeti nereye varacak? 1983 Kışında, Şırnak'ın Uludere kazasına bağlı "Kela Memo" mevkiinde av köpekleriyle avlanmaya çıkan Timur Ağa ve adamları bir ara köpeklerini kaybederler. Köpeklerinin yeraltı gibi bir yerden seslerini işitirler. Mağara gibi bir yerden girdiklerinde aşağıya doğru yol olduğunu keşfederler. Daha sonra fenerler alarak buraya girerler ve birçok yeraltı odasının olduğu, adeta bir yer altı şehri ile karşılaşırlar. Odalardan büyük olanında büyükçe bir lahit gören köylüler, hazine umudu ile kapağını açarlar. Lahitin içinde bir mumya, yanında ise büyük boy bir kitapla karşılaşırlar. Kitabı alırlar. Ayrıca o odada daha küçük boyda bir kitap daha bulurlar. İki kitabı da alarak oradan ayrılırlar. Papirüs varaklarından oluşan büyük kitabın ilk varağını koparıp, Süryani rahiplerine gösterirler. Süryani alfabeli, güzel ve düzgün yazılı sahifeyi okuyamazlar. Zira noktasız, Süryani alfabesi ile yazılmış bu metin, Arâmi dili ile yazılmıştır. Sonunda bu sahife /1984 başlarında, İstanbul'da Ön-Asya dilleri uzmanı, epigraphist Hamza Hocagil'e gönderilir. Belli bir uğraş sonrasında Hamza Bey bu metni çözer ve tercüme eder. Sahifedeki metin tercüme edildiğinde: "Ben Kıbrıslı Barnabious, bu benim, gökler/semavi yılla 48. Yılda yazdığım 4. İncil nüshasıdır. Bu, Vahyi Sâdık olan Allah'ın kulu Meryem oğlu İsa'ya vahyidir." kaydı yer alır. Barnabas, İbrani (Levili sülalesinden) ve Kıbrıslı olup, Hz. İsa (a.s) zamanında ona iman edenlerdendir. Hıristiyanlığın yayılmasına hizmet etmiş, ancak sonradan ünlü Pavlos (Paul)'un bazı akidevi konulardaki, şahsına özgü tasarruflarına karşı çıkarak araları açılmıştır. Bible-Yeni Ahit'te, "Resullerin İşleri" bölümünde kendisinden ve Pavlos'la olan kavgasından sık sık söz edilmektedir. Hatta Hıristiyan kiliselerince apokrifal (uydurulmuş) olarak kabul edilen ve İngilizce tercümesi mütedavil olan Barnabas İncili'nin (The Gospel Of Barnabas) giriş kısmında da Pavlos eleştirilir. Birçok kimsenin, Hz.İsa'nın 'Allah'ın oğlu' olduğu zannına kapılarak yanıldığını, aldatıldığını ifade eder. Pavlos'un da bu konuda aldananlardan olduğu belirtilir.(Bkz. The Gospel Of Barnabas, Islamic Publications Limited, 4th Edition, Lahore, Pakistan) Daha önce Kudüs'te bulunup Kutsal Mabet'te Tevrat yazıcılarından olan Barnabas, sonradan Kıbrıs'a döner ve orada vefat eder. Kabri Kıbrıs'ta halen ziyaretgahtır. M.S 325 yılında İmparator Constantine'in himayesinde İznik'te toplanan konsül çok sayıda yazılı olan İnciller arasında dört İncili esas alarak, 'canonical' (kabul edilmiş/meşru) ilan eder. Bunun dışında yer alan İncil nüshaları, yasadışı/yasak ve apocryph olarak nitelendirilir. Çeşitli kaynaklarda 270 civarında İncil nüshasının bu konsül tarafından yaktırıldığına dair kayıtlar da yer almaktadır. Bunlar arasında en şiddetle yasaklananlardan biri de Barnabas İncili'dir. Canonic İncil nüshalarına ( Matta, Markos, Luka, Yuhanna) bakıldığında, Hz. İsa (a.s)'ın hayat hikayesi, fiil ve sözlerini, mevizelerini (vaaz ve nasihat) içeren mecmualar olduğu görülebilmektedir. Bu dört İncil dışında, Yeni Ahitte yer alan metinler daha çok Pavlos'un mektuplarını içermektedir. Zaman içerisinde Hıristiyanlıkta, /özellikle Roma İmparatorluğunun Hristiyanlığı kabulünden sonra gelişen inanç ağında, Hz. İsa'nın Rab, Rabb'ın oğlu olarak görülmesi dolayısıyla bizzat vahyin kendisinin olduğu akidesinin esas alınması ile, Hz. İsa'nıın Cebrail aracılığıyla Vahy alabileceği akidesi tamamen dışlanmış olur. Bu suretle Canonical İncillere bağlı Hristiyan inancında, Hz. İsa'ya Cebrail aracılığıyla bir İncil nazil olduğu kabul edilmez, reddedilir. İsa-Mesih, vahyin kendisi olarak kabul edildiğinden, Hz. İsa'nın sözleri, fiileri ve hayat hikayesini anlatan mecmualar, Kutsal Metin-İncil olarak kabul edilir. Bundan dolayı, Kiliseler, Vahy meleği Cebrail (a.s) aracılığıyla nazil olan bir İncil nüshasının olabileceğini şiddetle reddettikleri gibi; bu Canonic, dört incil dışında, yine Hz. İsa'nın sözlerinden ve hayatının anlatılmasını içeren herhangi bir metni-mecmuayı da aynı kesinlikle reddedip karşı çıkarlar. Bugün elde İngilizce tercümesi bulunan Barnabas İncili nüshası da, aynı şekilde Hz. İsa'nın sözleri ve yaşam öyküsünü içeren bir mecmuadır. Ancak, Canonical İncilllerden farklı olarak, Hz. İsa'nın Rabb/Rabbın oğlu olma inancını açık biçimde reddeder. Ayrıca, Hz. İsa'nın (a.s) 30 Yaşında iken, Zeytindağı'nda , Hz. Cebrail'den İncil'i aldığı kaydedilmektedir. Yine, Hz. İsa'nın (a.s) "kendisinden sonra Ahmed'in geleceğini" söylediği ifadesi de yer almaktadır. Tüm bunlara bakıldığında, Barnabas'a atfedilen bir Vahy İncili'nin olup olmadığı sorusu sorulabilir. Uludere'de "Kela Memo" mevkiinde bulunan 250 varak Papirüse, Süryanî alfabesi, Hz. İsa'nın (a.s) lisanı olan Arâmî dili ve Barnabas'ın elyazısı ile yazılmış bu nüshanın böyle bir Vahy İncili nüshası olabileceğini güçlendirmektedir. Uludere'de bulunan bu İncil nüshası, Ekim 1984'te İstanbul'a köylüler tarafından getirilirken bir ihbar sonucu Hakkari'de ele geçirilir. Hatta 27 Ekim günü Milliyet gazetesinde ele geçirilme haberi fotoğrafı ile birlikte yayınlanır. Daha önce, Hamza Hocagil bu İncil'den rahmetli pederimi haberdar eder ve kendisine gönderilen ilk varağı o tarihte bizlere de gösterir. Bilahare bu İncil nüshasının peşine düşülür, köylülerin talep ettiği meblağ ilkin maalesef bulunamaz. Daha sonra 1984 Eylülünde İstanbul'a getirilmesi için bir meblağ karşılığı köylülerle anlaşılır. Burada, bu İncil nüshasının İstanbul'da Hamza Hocagil tarafından tercüme edilip, orijinalinin tıpkıbasımı ile birlikte yayınlanması ve nüshanın da Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümüne konulması hedeflenmişti. Ne var ki, Ekim 1984'te bir ihbar sonucu Sıkıyönetim idaresince ele geçirilmesi bu projeyi akim bırakır. Birkaç yıl Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinin kasalarında muhafaza edilen Barnabas İncili nüshası bilahare Ankara'ya gönderilir. Burada, Etimesgut Dil-İstihbarat Okulu'nda iken 13 varaklık bir fotokopisi de alınır.Daha sonra ise Genelkurmay Karargâhına nakledilir. 1990 yılı Aralık ayında bu konuyu bizzat o zaman ANAP hükümetinde Kültür Bakanı olan Namık Kemal Zeybek ile özel randevu alarak görüştüm. Ancak, daha sonra Yıldırım Akbuluıt hükümetinin 1991'de düşmesi ile bu teşebbüsümüz yarım kaldı İncil'in bazı varakları'nın kopyaları Hamza Hocagil'e gönderilerek tercüme ettirilir. Tercüme edilen metinlerde kadınlara ait hükümler, Yusuf (a.s) kıssası ve altın zinet kullanılmasının erkeklere yasaklandığına ilişkin ifadeler yer almaktaydı. Genelkurmay'ın elinde olan küçük ebatlı diğer nüsha ise bu asıl nüshadan kopyalanmış, bazı şerhler düşülmüş, yine Arami dili ve Süryani alfabesi ile yazılmış bir nüshadır. Bu İncil nüshaları 2009 Yılı Şubat'ına kadar Genelkurmay Karargâhında muhafaza edilmekteydi. Sonrasını ise bilmiyoruz.



YorumYap

Sayı: 140 | Tarih: 19.2.2012
Ruşen Çakır
Kökleri derinlerde olan bir rekabet...
Erbakan-Gülen buluşması
1520 Okunma
18 Yorum
Tayibet Erzen
Ruhat Mengi
İslamcı Yazar’ın tepkisi!
Yorum Yok
1000 Okunma
19 Yorum
Vahap Alma
Mahir Kaynak
Yanlış Teşhis
Çözümler
590 Okunma
8 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Soru ve cevaplarla ‘Cemaat’ meselesi
Zalim düzende kavgalar
586 Okunma
3 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Allah ile Barışık Olmak
Maun Suresini Unutmayalım
584 Okunma
2 Yorum
Emine Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
kamikaze ve harakiri
asıl intihar ahireti dünyaya satmak
574 Okunma
Hakan Kandal
Hüseyin Gülerce
Devlete Sızanlar
Hak Anlayışı
525 Okunma
1 Yorum
Zafer Kafkas
Zülfü Livaneli
Hayatımızı değiştiren moda kavramlar
Bizim imparatorluk hangi modelle yıkılacak?
480 Okunma
Ali Bülent Dilek