Kökleri derinlerde olan bir rekabet...
1827 Okunma, 18 Yorum
Ruşen Çakır - Vatan
Tayibet Erzen

Ruşen Çakır - rcakir@gazetevatan.com

17.02.2012

 

Erdoğan-Gülen ilişkisi dün/bugün/yarın-1

BAŞLARKEN...

Bu dizide MİT krizini daha iyi anlamakta yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bazı bilgi ve yorumları üç gün boyunca okurlara sunmak istiyoruz. Dizimizin başlığına Recep Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’i çıkarmış olmamız tabii ki bu iki şahsiyet arasındaki kişisel ilişkileri masaya yatıracağımız anlamına gelmiyor. Zaten bu ikilinin yanyana olduğu bir fotoğraf bile bulmak zor. Buna karşılık her ikisinin liderliğini yaptıkları hareketler (her ne kadar biri esas olarak siyasal, diğeri esas olarak toplumsal olsa da) özellikle son 5 yılda sık sık yan yana geldi, birlikte hareket etti ve Türkiye’yi birlikte dönüştürdü. Fakat bir süredir bu ittifakın çatırdamakta olduğuna dair söylenti ve iddialar güç kazanmaya başladı ve MİT kriziyle birlikte bu konu tüm ülkemin gündeminin merkezine yerleşti. Başlığında da anlaşılacağı gibi bu dizide önce “dün”e bakacak, bu amaçla 1970, 80 ve 90’lı yılları hatırlayacağız. “Bugün” bölümündeyse, özellikle 2007 seçimleriyle birlikte ortaya çıkan ittifakın MİT krizine kadarki serüvenini tartışacağız. Sonuncu “yarın” bölümünde de MİT krizinin ve buna bağlı olarak Erdoğan ve Gülen hareketleri arasındaki ilişkilerin geleceği hakkında bazı değerlendirmeler yapmak istiyoruz.


En büyük yol ayrımı

28 Şubat sürecinde yaşandı, 10 yıl sonra da TSK yüzünden birleşti... Erdoğan liderliğindeki AKP ile Gülen’in öncülüğündeki hareket Türkiye’ye damga vuracak bir işbirliğini hayata geçirdi. Temelleri AKP’nin iktidara gelmesiyle atılmış olan ama 27 Nisan 2007 muhtırasının tetiklemesiyle netlik kazanan bu ittifakın öyküsünü birkaç gün masaya yatıracağız...

Fethullah Gülen Recep Tayyip Erdoğan’dan 11 yaş büyük. Gülen 1960 sonları ve 1970 başlarında İzmir’i merkez alarak Nurculuk kökenli yeni bir İslami hareketin temellerini atarken Erdoğan bir İmam Hatip Lisesi öğrencisi olarak Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş hareketiyle irtibatlıydı. Dolayısıyla Gülen ile Erdoğan arasındaki ilişkiyi anlamak için öncelikle Erbakan ile Gülen arasındaki ilişkiyi irdelemek lazım.

Öncelikle Erbakan’ın siyasete hep sıcak bakmış olan Nakşibendilikten, Gülen’in de siyasete mesafeli olmaya çalışmış Nurculuktan geliyor olmalarını akılda tutalım. Öyle ki Gülen’in Nurcu hareketin gövdesinden kopmasında, bu hareketin Adalet Partisi’nin peşinde aşırı politize olması hayli etkili olmuştur. Hatta sırf bu nedenle Gülen ve onu izleyen gençlerin ilk yıllarda AP yerine Erbakan’ın liderliğindeki Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi’ne daha fazla sempati duymuş oldukları söylenir. Fakat bu durum çok belirleyici olmadı, zaten uzun da sürmedi. 1970’lerin ortasından itibaren Gülen hem kendisini, hem takipçilerini siyasetten tamamen koparıp başta eğitim olmak üzere toplumsal alanlarda hummalı bir kurumsallaşmaya yöneldi.

Bu faaliyetler kısa sürede meyvesini vermeye başlayınca Gülen ve cemaati İslami kesim içinde hızla ünlendi; kimi zaman ilgi ve merak, kimi zaman da endişe ve kuşku konusu oldu. Örneğin İran devrimiyle özellikle gençlerde yaşanan radikalleşme geleneksel İslami yapıları da bir şekilde etkisi altına almaya başladığında, bu gelişmenin önüne çıkan engellerden biri de Gülen cemaati oldu. Gülen’in “devrimci İslam”a karşı iç ve dış odaklar tarafından kayırıldığı yolundaki sayısız komplo teorisinin herhangi bir değeri bulunmuyor. Buna karşılık Gülen’in nerdeyse yoktan var ettiği hareket, içinden çıktığı geleneksel Nurculuk’tan ziyade Milli Görüş’ün, Gülen’in kendisi de bir nevi Erbakan’ın alternatifi olarak öne çıktı, en azından böyle bir algı oluştu.

Bir süre İslamcıların iç meselesi muamelesi gören ve fazla merak uyandırmayan bu (en hafif deyimiyle) “rekabet”,…

 

Devamı için  http://haber.gazetevatan.com/Haber/431423/1/Gundem

 

Yorum:

Erbakan-Gülen buluşması

Sayın Çakır çok başarılı bir yazı dizisi başlatmış, keyifle okuyorum. Türkiye’deki İslami kanada mensup siyasi oluşumların gerek kendi aralarında, gerek toplumsal oluşumlarla olan ilişkilerinde ne kadar esnek oldukları ve olmaları gerektiği hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan tespitleri bize iş birliğinin kaçınılmaz olduğunu ve bunun bir açık değil, aksine bir politika olduğunu bir kez daha kanıtladığını düşünüyorum.

Toplumda bilinen Erbakan-Gülen uyuşmazlığına hatta düşmanlığına farklı bir boyut getireceğini düşündüğümden aşağıdaki bilgileri de aynen aktarıyorum:

21 Nisan 1996 günü, yani Erbakan’ın başbakan olmasından birkaç ay önce Özel Samanyolu Liseleri tarafından düzenlenen 1. Ulusal Matematik Olimpiyatı ödül töreninde bir araya gelmişler. Ankara’da Yükseliş Koleji Spor Salonu’nda gerçekleştirilen törende Erbakan, “Fethullah Gülen Hocama teşekkür ediyorum. Sadece Türkiye’de değil, Müslüman Türk devletlerinin evlatlarının da inançlı yetişmesi konusunda büyük çaba sarf ediyor. Bu toplantıyı düzenleyenlerden Allah razı olsun” diye konuşmuş.

Refah Partisi iktidarının destekçilerinin azımsanamayacak bir kısmının(Gülen cemaatinin yurtiçindeki potansiyeli göz önüne alınırsa, sanırım neyi kastettiğim daha iyi anlaşılacaktır.) Gülen cemaati olduğu açıkça ortadadır, diye düşünüyorum.

Gülen’in yayılmacı politikası Erbakan tarafından da vize almışken, birilerinin çıkıp da bu iki kesimi birbirine düşman diye göstermesi, en azından daimi düşman kabul etmesi fitneden öte ne ola ki?

 

 

 

Tayibet Erzen


YorumcuYorum
Ali Bülent Dilek
19.02.2012
15:18

gülencilerle fazla irtibatım yok ama bizim saadet partisinintabandaki bir kısım ahmak mensuplarının Gülen cemaatini

birinci derecede düşman olarak kabul etiğine bizzat şahidim.halbuki bence asıl ittifak yapılacak (ve belkide yeni bir parti kuracak-akevlerle birlikte-adil düzen partisi niye olmasın)gurup Fethullah gülen gurubudur.

ziya küçük
19.02.2012
16:47

Lütfi Beyin yazısında dikkat çektiği youtube görüntülerinden de anlaşılacağı üzere cemaat hiçbir şekilde güven vermiyor. Menfaatlerine dokunan en ufak birşeyde ittifak içinde olduğu herkesi yarı yolda bırakma potansiyeline sahip görünüyor. Bugün akp ile olan işbirliği dün Ecevit ve Demirelle yapıldı yarın da güç CHP lilere geçince sanırım onlarla işbirliği yapılacaktır. Ben 30 lu yaşların sonlarındayım ve Erbakan ile işbirliği içerisinde olduklarını görmedim. Milli görüş olarak adlandırılan hareketin karşısında kim varsa onlar da orda oldular. Daha öncesini ise bilmiyorum.

Gülen'in 28 şubatta yaptığı açıklamalar her ne kadar gözden kaçırılsada darbecilerle bile işbirliği yaptığını görebiliyoruz. Bir röportajında Gülen'e Erbakan ile neden braraya gelmiyorsunuz diye sorulduğunda "kalbimizde birbirimize karşı tenakür vardır" cevabını veriyor. Bunlar bir araya geldiğinde milli görüşçüler cemaate ön yargı ile yaklaşıyorlar doğal olarak, cemaat mensupları da liderleri böyle yaklaşınca doğal olarak zaten milli görüşten hazzetmiyorlar. Erbakan ise zaten kibar birisidir ve kendisine küfreden ve darbe yapanlar hakkında dahi olumsuz ve kötü bir laf etmemiştir, en azından ben duymadım.

Ali Bülent Dilek
19.02.2012
17:17

ziya kardeş; benim kastettiğim gülencilerle erbakancıların usuldeki birlikleridir.Usulde işin temelidir.

Bu usul de legal çalışmalarıdır.sünni islami yoruma göre açıklık ve legalite asıldır.bir diger yön ise

iki gurubun birbirlerinin eksikliklerini tamamlayabiceği hususudur.dini ve ahlaki derinlik Gülencilerde

siyasi derinlik ve tecrübe Erbakancılardadır.

ziya küçük
19.02.2012
17:26

Bende birlikten yanayım , anlatmak istediğim bu kinde iki tarafta hatalı. Gülen cemaati Adil Düzen partisini kendi menfaatlerine uygunsa destekler diye düşünüyorum, cemaatle ittifak yapılacaksa dikat edilmeli , her an sırtından vurulmaya hazır olunmalı.Bu anlayış ve uygulama biçimi hangi dine ve ahlaka sığıyor bilmiyorum ama benim inancım ve peygamberimden öğrendiğim ahlakla pek ilgisi yok. Milli görüşün ise siyaseten artık ülkeye vereceği birşey olduğunu da düşünmüyorum.

Ali Bülent Dilek
19.02.2012
17:46

bir laf var ben onu ilkönce Ian Dallas-Abdulkadir es sufi nin kitabında okumuştum.çok beğendim

"leğendeki suyla beraber bebeği de atmamak".eğer birlikte bir parti kurulacak olursa ben Adil

Düzen Parti'sinin program ve tüzük mekanizmasının çürük elmaları ayıklayacağı kanaatindeyim.

çünkü şu anda ne Gülen hareketi ve gurubunda böyle bir ayıklama mekanizması var nede Milli

Görüş partilerinde.Zaten problemde sadece bu.Hoş Türkiyedeki devletinden-muhtarlığına

böyle bir ayıklama mekanizması yok da.Yine tekrar ediyorum."vakti kalmadı durmağın"

acilen yeni bir kurtuluş savaşı gibi istiharesiz! ve iştişaresiz!.Kim çıkarsa meydana onlarla

bir"Adil Düzen Partisi"kurulmalı.Ayıklamayı O'nun mekanizmaları yapacak...

Ve Türk Milletini de O parti kurtaracak.Yani sadece"milletin iradesi".

ziya küçük
19.02.2012
17:56

Tabiki kurulsun ama bence bir yerden destek beklemeden veya ittifak yapılmadan olmalı bu. Allah kolaylık versin.

Tayibet Erzen
19.02.2012
20:12

Hasılı gerek siyasi oluşumlar, gerek toplumsal oluşumlar birbirleriyle iletişim halindedir. Bu kaçınılmaz, bu yüzden kati sınırlar belirlemek, daha doğrusu bu iddiada olmak, konuya gayri ciddi yaklaşmaktır.

Reşat Nuri Erol
20.02.2012
07:13

zaman zaman -"doğrudan" veya "endirek"- "o" şahıs nezdinde gerekli davetler yapılmıştır...

sonuç yok..! ama "tebliğ" hep devam edecek; nitekim ediyor...

nokta.

Reşat Nuri Erol
20.02.2012
07:27

Yusuf Kaplan'ın bugünkü yazısı, bazı yönleriyle tartıştığımız konuya açıklık getiriyor...

ykaplan@yenisafak.com.tr

20 Şubat 2012 Pazartesi

Küresel sistem çökerken,

Türkiye, nereye sürükleniyor?

Türkiye'de, ilk bakışta, AK Parti-Cemaat arasında yaşanan gerilim, gerçekte, bizim üzerimizden dünyanın geleceğinin nasıl şekillendirilebileceğiyle ilgili hayatî bir dönemece / makas değişimine işaret ediyor. Fakat bu dönemecin işaretlerini derinlemesine ve bütün çıplaklığıyla okuyabilecek cesarete, karaktere ve ufka sahip bir entelijansiyası yok Türkiye'nin, ne yazık ki. O hâlde, biraz derin nefes alarak zihin açıcı bir tarih felsefesi yapmamız gerekiyor. * * * Bölgemiz, sömürgecilerin bıraktığı sorunlarla boğuşuyor hâlâ. Yani tarihe girebilmiş değiliz henüz: Tarihi başkaları yapıyor; üstelik de bizim üzerimizden! Sömürgecilik bitti; ama sömürgeciler gitmedi: Paradoks şu burada: Bir yandan sömürgeciliğin safralarını belli belirsiz üzerimizden atmaya çalışıyoruz ama öte yandan da safra temizleme operasyonunu hâlâ yeni-sömürgecilerin zihin coğrafyalarında, yeni-sömürgecilerin kültür kodlarıyla ve siyaset enstrümanlarıyla vesaire gerçekleştirmeye çalışıyoruz! Gelmek istediğim hayatî nokta şurası: Osmanlı pax'ı / düzeni, bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor. Amerikan pax'ı ya da daha genel anlamda Batı ittifakı, bilkuvve çöktü ama bilfiil devam ediyor; zorla, zoraki olarak yaşatılmaya çalışılıyor. İşte bizim sığ -kemalist, liberal ve İslâmcı- entelijansiyamızın göremediği yakıcı gerçek bu. * * * Küresel sistemin lordlarının ürkmelerine, kâbuslar görmelerine ve uykularının kaçmasına yol açan asıl hayatî mesele de bu aslında: Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın içinden geçtiği küresel krizi, barışa, sulhe, herkesin hukukunun korunmasına, haklarının en âdil şekilde garanti altına alınmasına imkân tanıyan bir Osmanlı pax'ı, böylesi bir pax'a dayanan bir medeniyet fikri çözebilir ancak. Bunu Batılılar bizden daha iyi görebilecek bir tarih bilincine sahip oldukları için, bizi hep "neo-Osmanlıcılık" fobisiyle korkutuyorlar! Biz de bu zokayı yutuyoruz, maalesef! * * * İşte AK Parti-Cemaat geriliminin gerisinde yatan ama Ak Parti'yi de, Cemaat'i de çok çok aşan asıl yakıcı sorun burada gizlidir. Şunu demek istiyorum: Küresel sistem her bakımdan çökmüş durumdadır. Bölgenin ve dolayısıyla dünyanın yeni bir küresel düzene ihtiyacı vardır ve böylesi bir düzeni dünyaya sunabilecek tek aktör, -dış politikasında geliştirdiği vizyonla bunun ipuçlarını sunan- Türkiye'dir yalnızca. O yüzden, Batı ittifakı, dünya üzerinde kurduğu hegemonyayı devam ettirebilmek için Türkiye'ye -hiç olmadığı kadar- muhtaçtır. Bu nedenle, Türkiye, bundan sonraki süreçte, hem Amerika'nın Türkiye'siz hiçbir şey yapamayacağını; hem de bölgenin geleceğinin anahtarlarının Türkiye'nin "elinde" olduğunu gösterebilecek bir yolculuğa soyunmalıdır. * * * Cemaat'in de benzer kaygılara sahip olduğundan kuşku bile duymak istemiyorum. Ama girdiği ilişkiler ve ittifaklar, Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek nitelikte ve dolayısıyla Cemaat'in müslümanca bir hassasiyetle uyarılmasını gerektirecek bir görünüm arzediyor. İçeride de bu tür ittifakların Cemaat'in kuşatılmasına ve yönlendirilmesine yol açabilecek boyutlar kazandığını gözlemliyor, Cemaat -ve Türkiye- adına kaygılanıyorum: Liberallerle (örneğin Taraf gazetesiyle, örneğin Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Şahin Alpay gibi son kertede küresel liberal düzenin değirmenine su taşıyan, "kaygısız" ve "yer/l/i olmayan" "tip"lerle) kurduğu ilişkiler, Cemaat'in ne denli kaygan zeminlerde yol aldığını göstermeye yetiyor olsa gerek. Türkiye, tam da küresel sisteme çomak sokma imkânını yakalamışken, küresel sistemin çarklarını işletecek bir yere doğru itiliyor Türkiye'nin "gizli" iktidarı tarafından; ve bu yakıcı gerçeği göremeyecek kadar "iktidar sarhoşu"yuz. Türkiye'deki Ergenekon operasyonu, Türkiye'nin safralarından kurtulması için çok hayatî bir operasyon. Bu kesin. Ama Türkiye'nin tarihî yürüyüşünü sakatlayacak başka türden "yeni bir ergenoken şebekesi" oluşturulmadığından ve "biz"im de bu süreçte "kullanılmadığımızdan" ne kadar eminiz acaba? * * * AK Parti-Cemaat gerilimi, sanıldığı kadar basit ve yalnızca Türkiye'nin iç sorunlarıyla sınırlı bir gerilim değil. Bu gerçeği görelim artık. O hâlde, üzerinde kafa patlatmamız gereken asıl yakıcı soru şu: Ömrünü bizim üzerimizden uzatma manevraları yapan küresel sistemin her bakımdan çöktüğü ve Türkiye'nin, -Osmanlı düzeni'nin kazandırdığı tarihî bilinç ve derinlikle- taze bir medeniyet fikrini dünyaya sunabilecek bir konuma bilkuvve ulaştığı bir zaman diliminde, bu konumu, kuvveden fiile geçirmemizi imkânsızlaştıracak bir yere sürüklendiğimizi görebiliyor muyuz acaba?

Mete Firidin
20.02.2012
13:31

Bence iki gurup ta ayrı ayrı evrimleşmiştir. Sonunda bir gün birleşip Hakkın gelmesini kolaylaştıracaklardır.

Bütün gruplar gelecekte İslami düzeni oluşturacak ana grubun prototipleridir. Bir kısım eğitimde ,Bir kısmı siyasette, bir kısmı ise ekonomide uzmanlaşmaktadır. Sonunda hepsi birleşip Adil düzeni oluşturacaklardır.

Hakan Kandal
20.02.2012
21:34

Kuranı kerim dünyaya gönderildiğinde dünya karanlıklar içindeydi, çok az insan dışında herkes kafirdi.Sonra 1. İslam uygarlığı kuruldu, insanlar müslüman oldu. Bugün Kuran var ama insanlar için yok hükmünde. O zaman 1400 yıl öncesinden farkı ne bugünün? İnsanlar gerçeği gizlemiyorlar mı? Putlara tapmıyorlar mı?Para,güç,makam putlarına. Demek ki bugün ile 1400 yıl öncesi arasında fark yok.Yine çok az inanan insan var. Dr. Firidin, Alice harikalar diyarında masalları anlatabilir ama döngüsel tarih bize bugününün karanlığının İslamiyet gelmeden önceki karanlıktan daha karanlık olduğunu gösteriyor. Yani bugün aslında Peygamberin geldiği ilk yıllardaki bir kaç müslümanın yaşadığı yıllara denk geliyor. Adil Düzeni kuracak olanlar da bu kişiler. Dr.Firidin'in bahsettiği kitleler değil.

Mete Firidin
21.02.2012
08:21

Sevgili hakan senin yaşın küçük hatırlayamassın. benim geçliğimde Müslüman sayısı çok azdı. Aydın müslüman hemen hemen yoktu. Yıllar içinde bu sayı oldukca arttı. Müslümanların ne okulları nede hastaneleri nede iş yerleri ... vardı.

Mahalle arasında sadece kuran kursları vardı. gün geldi peyder pey okulları, hastaneleri gazeteleri vs oldu , sonra partileri hatta başbakanları ve hatta bu günkü gibi iktidar da oldular. aydın sorgulayıcı ( sizin gibi) nesillerde yetişti.

Bundan sonra olacak ise kaliteyi yükseltmek ve birlikte koordineli çalışıp adil düzeni oluşturmaktır. Bunu oluşturacak gruplar bütün müslüman gruplardır. her grubun hataları ve iyi yanları vardır. bunların hepsi bir gün bir havuzda birikecek ve yeniden organize olacaktır. çabalarımız ve dualarımız bu yöndedir.

müslüman sayısı çok artmış fakat kalite ve organizasyon yetersizdir. biz istesekte ,istemesekte gidişat adil düzenedir.

Soru nezaman? Allah bilir. Ama ben geriye baktığımızda çoook yol katedildiğini düşünüyorum.

Ali Bülent Dilek
21.02.2012
13:49

mete beyin dediklerinin altına imzamı atıyorum.

çalışıp beklemekten başka bir yol yok.

Reşat Nuri Erol
21.02.2012
14:34

Mete Karedeş,

Ali Bülent Kardeş;

- bazı arkadaşlarımıza anlatamadığımız işte budur...

*

ama...

yapacak bir şey yok!..

o da ALLAH'tan...

*

ALLAH var...

her şey "O"nun kontrolunda...

çalışmaya devam...

çalışmak BİZden...

başarı ALLAH'tan...

*

selam ve dua ile..

reşad

Ali Bülent Dilek
21.02.2012
15:19

BUGÜN ŞU KANIYA VARDIM EKREM DUMANLININ YAZISININ DA ETKİSİYLE.

İYİ Kİ GÜLEN CAMİASI VAR.İYİKİ MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASI VAR.

SANKİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN YANINDAKİ HZ.EBUBEKİR VE HZ.ÖMER VEZİRLERİ GİBİ.

SANKİ YENİ BİR (SOYADI ERBAKAN OLMAYAN)RASUL ERBAKAN ÇIKACAK GİBİ...

Uğur Tanış
22.02.2012
23:56

R. Tayyib Erdoğan: Yâm / Ken‘ân, Medyen, Eliphas, ‘İclen Cesede'llehû Huvârun, fir‘avn Tutankhamon, Hitit III. Murşili, Pârîs, kral Receb, Nâthân, Yehûzâ el-İsharyûtî, 2 Mekkeli müşrikten 1i, Mâiz bin Mâlik-i Eslemî, ‘Abdullah Hilâl bin Hatal, Câriye bin ‘Âmir, Muhammed bin Ebî Bekr, ‘Abdullah ibn-i Vahab er-Râsibî el-Ezdî, siyêsî Yezîd, Hişâm bin ‘Abdi'l-melik bin Mervân bin Hakem, Velîd bin Yezîd bin ‘Abdilmelik bin Mervân bin Hakem, büyük Selçûk Berkyârûk, Anadolu Selçûk II. Ğıyâseddîn Keyhusrev, son Eyyûbî sültân Tûrânşêh, velî‘ahd emîr Süleymân Çelebî, son Endülüs XII. Muhammed, dêmêd Ferîd paşa Fethullah hoca: şeytân, Yesakâr hz, ‘azîz Pavlus, Ebû ‘Âmir er-rêhib el-fêsık, ‘Abdullah İbn-i Sebe´, Hasen es-Sabbâh, baba İshâk, şeyh Bedre'd-dîn

Reşat Nuri Erol
23.02.2012
06:38

ruşen çakır'ın yazısında İMAM-HATİP geçiyor...

ALLAh lutfetti, nasip etti, İMAMA-HATİP mezunu olduk...

ALLAH lutfetti, çocuklarımı İMAM-HATİP mezunu yapabildim...

elhamdülillah...

İMAMA-HATİP mezunları veya bu seviyedeki eğitim ve kültür çok önemli...

ERBAKAN HOCAMIZ da İMAM-HATİP eğitimine ve nesline çok ama çok önem verirdi...

*

ŞUBAT ayındayız ya;

hatırıma 28 ŞUBAT ve ERBAKAN HOCAMIZIve MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASININ bu uğurda ödediği bedel geldi...

ve...

dedelerimizin, babalarımızın, büyüklerimizin ve benim yaşımda olanların ödedikleri bedeller ve geldiğimiz bu günler...

***

mümtazer türköne bugün bu konuda önemli bir yazı yazmış...

ARİF ABİ (ERSOY) keşke yeniden yazmaya başlasa ve bu yazıları değerlendirse...

elbette...

İZMİR'deki arkadaşlar da: HÜSEYİN, HARUN, HİLMİ KAZIM ve diğerleri...

YAZMAMANIZIN SEBEBİNİ BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIK...

haydi...

yeniden yazmaya başlayın...

yoksa...

YAZMADIĞINIZ HER HAFTA İÇİN ÜSTADI ÜZÜYORSUNUZ...

ben sadece hatırlatıyorum...

takdir sizindir...

***

NEYSE...

sizi yazıyla baş başa bırakayım...

selam ve dua ile..

reşad

******************

Mümtaz'er Türköne 4+4+4=? "4+4+4" ile "8+4"ün toplamının aynı olmadığını öğrenmek için, düz mantıktan vazgeçip insan dünyasının ve toplumun derinlerine bakmak lâzım. İkisinden elde edilen sonuçlar çok farklı. Birincisi hayatın beklentilerine, ekonominin ihtiyaçlarına, bireyi işe yarar becerilere kavuşturma amacına çok yakın duruyor. İkincisi ise taptaze fidanları hızardan geçirip birbirinin aynısı olan küçük kalas parçalarına dönüştürmek gibi bir sonuç veriyor. 15 yıldır, ikincisinin sonuçlarının sağlamasını yapmıyor muyuz? Tam 15 yıl önce temel eğitim 8 yıla çıkartılmıştı. Bunun için tanklar sokağa çıkmış, silahlar çekilmiş ve resmen bir darbe yapılmıştı. 28 Şubat günü Millî Güvenlik Kurulu saatlerce toplantıda kalmış ve koca koca generaller ellerindeki gazete kupürlerini bir slayt gösterisi eşliğinde sallayarak Hükümet üyeleri üzerinde tehditlerle baskı kurmuştu. Hükümet boyun eğmiş, temel eğitim sekiz yıla çıkartılmış ve darbe böylelikle başarıya ulaşmıştı. Sonra mühür darbecilerin eline geçmiş, bankalar boşaltılmış ve Türkiye, tarihinin en derin finans krizini yaşamıştı. Temel eğitimin "kesintisiz" sekiz yıla çıkartılmasının tek amacı, İmam-Hatip liselerini açığa düşürmekti. İmam-Hatip ortaokulları böylece buharlaşıyor, Kur'an Kurslarına başlama yaşı da otomatik olarak sekiz yıllık eğitimin sonuna kadar geciktirilmiş oluyordu. O sıralarda, birkaç albayın yargıçları, üniversite hocalarını koca salonlarda toplayıp, Onuncu Yıl Marşı eşliğinde verdiği ve "Siyasal İslâm'ın Yayılması" başlığını taşıyan brifingler, bulunan çözümün arkasındaki düz mantığı çocuksu bir saflıkla anlatıyordu. İmam-Hatip liselerinden mezun olanların sayısı kümülatif olarak bir tabloda gösteriliyor, bu rakama Kur'an Kursları öğrencileri de dahil ediliyor. Sonra 2020 yılında Milli Görüş'ün ne kadar oy alacağı hesaplanıyor. Dinî eğitim ve arkasından mezun sayısı arttıkça şeriatçi bir partinin adım adım iktidara yaklaşması. Mekanik ve dümdüz bir mantık. Bu mantığın hemen yanı başında üzerlerine çevrili silahlar durunca herkes teslim oldu ve temel eğitimi sekiz yıla çıkartma darbesi hedefine ulaşmış oldu. Bu büyük başarıya, İmam-Hatip mezunlarının üniversiteye girişini engelleyen katsayı uygulaması eklenince din eğitimi gerçekten ağır bir darbe yedi. Peki "Siyasal İslâm'ın yayılması" durdu mu? Askerler kendi meslekî alışkanlıklarına uygun biçimde bir hedefi ağır ateşe tabi tutup imha etmişti. Mahiyetini, kapsamını bilmedikleri bir hedefti bu. Toplumun ve hayatın hangi etkiye hangi tepkiyi verdiğini bilmiyorlardı. Öğrenmeye niyetleri de yoktu. Darbeyi yaptılar ve 2020'li yıllar için öngörülen iktidar ihtimalini gerçekten ortadan kaldırdılar. Tarihi çok daha yakına, tam 2002 yılına kadar getirip hızlandırarak. Temel eğitimi kesintisiz 8 yıl yapmak üzere 28 Şubat darbesi gerçekleşmemiş olsaydı, 2002 yılında AK Parti tek başına iktidara gelir miydi? Demek ki "8+4" ile "4+4+4"ün toplamı aynı değil. Kesintisiz 8 yıllık eğitim, meslekî eğitimi yok etti. Eğitim sistemimizin en temel sorunu, ekonominin ihtiyaçlarına cevap veren meslekî eğitimin hem nitelik hem de nicelik olarak yeterli olmaması. 28 Şubat darbecilerinin din eğitimini yok etmek için buldukları çözüm, İmam-Hatiplerin de aralarında yer aldığı meslekî eğitimin tamamını battal etti. "4+4+4" formülü, meslekî eğitimin süründüğü yerden ayağa kalkması için büyük bir fırsat. Çocuklar kabiliyetlerine ve eğilimlerine göre birinci "4"ün sonunda meslekî eğitime yönelme imkânına kavuşacaklar. Böylece son dördü bitirdiklerinde bir meslek sahibi olabilecekler. Katsayının üniversiteye girişte etkisinin azalması da meslekî eğitimin cazibesini zaten artırmıştı. Din eğitimi sorunu Türkiye'de maalesef hâlâ siyasî bir sorun. Çünkü din eğitimi devlet tekelinde. Devlet tekeline aldığı din eğitimini istediği gibi azaltıp çoğaltma yetkisine sahip olduğu için, siyasî tartışmaların ve kutuplaşmaların ana eksenlerinden birini ister istemez bu sorun oluşturuyor. Din eğitimine karşı çıkanlar ise bir türlü, yasaklamanın siyaseti dindarlaştırdığını kavrayamıyor. Bu siyasî sorunun çözülmesi ya din eğitiminde devlet tekelinin kalkmasına ya da devletin verdiği din eğitiminin siyasî tasarruflar dışında objektif esaslara dayandırılmasına bağlı. Bu mesele tartışıldıkça muhafazakârlık baskın siyasî kimlik olmaya devam edecek. CHP "4+4+4"e itiraz ederken cepheyi işte bu yanlış yerde, din eğitiminde kuruyor. Doğrusu meslekî eğitimin ihtiyaçları olmalı. m.turkone@zaman.com.tr 23 Şubat 2012, Perşembe

Ali Bülent Dilek
23.02.2012
11:03

cengiz kardeş,

beni biraz tanıyor fakat

hiç hissedemiyorsunuz.

sizinkiler herşeye sadece siyaset penceresinden bakan yorumlar bence.

ben de daha önceleri öyleydim ama tecrübelerimle olaylara daha

bütüncül bakabildiğime inanıyorum.

teşekkür ederim Cengiz bey!





Sayı: 140 | Tarih: 19.2.2012
Ruşen Çakır
Kökleri derinlerde olan bir rekabet...
Erbakan-Gülen buluşması
1827 Okunma
18 Yorum
Tayibet Erzen
Ruhat Mengi
İslamcı Yazar’ın tepkisi!
Yorum Yok
1254 Okunma
19 Yorum
Vahap Alma
Ahmet Hakan
Soru ve cevaplarla ‘Cemaat’ meselesi
Zalim düzende kavgalar
784 Okunma
3 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Allah ile Barışık Olmak
Maun Suresini Unutmayalım
762 Okunma
2 Yorum
Emine Hocaoğlu
Mahir Kaynak
Yanlış Teşhis
Çözümler
751 Okunma
8 Yorum
Süleyman Karagülle
Nihal Bengisu Karaca
kamikaze ve harakiri
asıl intihar ahireti dünyaya satmak
750 Okunma
Hakan Kandal
Hüseyin Gülerce
Devlete Sızanlar
Hak Anlayışı
702 Okunma
1 Yorum
Zafer Kafkas
Zülfü Livaneli
Hayatımızı değiştiren moda kavramlar
Bizim imparatorluk hangi modelle yıkılacak?
651 Okunma
Ali Bülent Dilek