Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ruşen Çakır - Vatan Tayibet Erzen
Kökleri derinlerde olan bir rekabet...
1506 Okunma, 18 Yorum

Ruşen Çakır - rcakir@gazetevatan.com

17.02.2012

 

Erdoğan-Gülen ilişkisi dün/bugün/yarın-1

BAŞLARKEN...

Bu dizide MİT krizini daha iyi anlamakta yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bazı bilgi ve yorumları üç gün boyunca okurlara sunmak istiyoruz. Dizimizin başlığına Recep Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’i çıkarmış olmamız tabii ki bu iki şahsiyet arasındaki kişisel ilişkileri masaya yatıracağımız anlamına gelmiyor. Zaten bu ikilinin yanyana olduğu bir fotoğraf bile bulmak zor. Buna karşılık her ikisinin liderliğini yaptıkları hareketler (her ne kadar biri esas olarak siyasal, diğeri esas olarak toplumsal olsa da) özellikle son 5 yılda sık sık yan yana geldi, birlikte hareket etti ve Türkiye’yi birlikte dönüştürdü. Fakat bir süredir bu ittifakın çatırdamakta olduğuna dair söylenti ve iddialar güç kazanmaya başladı ve MİT kriziyle birlikte bu konu tüm ülkemin gündeminin merkezine yerleşti. Başlığında da anlaşılacağı gibi bu dizide önce “dün”e bakacak, bu amaçla 1970, 80 ve 90’lı yılları hatırlayacağız. “Bugün” bölümündeyse, özellikle 2007 seçimleriyle birlikte ortaya çıkan ittifakın MİT krizine kadarki serüvenini tartışacağız. Sonuncu “yarın” bölümünde de MİT krizinin ve buna bağlı olarak Erdoğan ve Gülen hareketleri arasındaki ilişkilerin geleceği hakkında bazı değerlendirmeler yapmak istiyoruz.


En büyük yol ayrımı

28 Şubat sürecinde yaşandı, 10 yıl sonra da TSK yüzünden birleşti... Erdoğan liderliğindeki AKP ile Gülen’in öncülüğündeki hareket Türkiye’ye damga vuracak bir işbirliğini hayata geçirdi. Temelleri AKP’nin iktidara gelmesiyle atılmış olan ama 27 Nisan 2007 muhtırasının tetiklemesiyle netlik kazanan bu ittifakın öyküsünü birkaç gün masaya yatıracağız...

Fethullah Gülen Recep Tayyip Erdoğan’dan 11 yaş büyük. Gülen 1960 sonları ve 1970 başlarında İzmir’i merkez alarak Nurculuk kökenli yeni bir İslami hareketin temellerini atarken Erdoğan bir İmam Hatip Lisesi öğrencisi olarak Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş hareketiyle irtibatlıydı. Dolayısıyla Gülen ile Erdoğan arasındaki ilişkiyi anlamak için öncelikle Erbakan ile Gülen arasındaki ilişkiyi irdelemek lazım.

Öncelikle Erbakan’ın siyasete hep sıcak bakmış olan Nakşibendilikten, Gülen’in de siyasete mesafeli olmaya çalışmış Nurculuktan geliyor olmalarını akılda tutalım. Öyle ki Gülen’in Nurcu hareketin gövdesinden kopmasında, bu hareketin Adalet Partisi’nin peşinde aşırı politize olması hayli etkili olmuştur. Hatta sırf bu nedenle Gülen ve onu izleyen gençlerin ilk yıllarda AP yerine Erbakan’ın liderliğindeki Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi’ne daha fazla sempati duymuş oldukları söylenir. Fakat bu durum çok belirleyici olmadı, zaten uzun da sürmedi. 1970’lerin ortasından itibaren Gülen hem kendisini, hem takipçilerini siyasetten tamamen koparıp başta eğitim olmak üzere toplumsal alanlarda hummalı bir kurumsallaşmaya yöneldi.

Bu faaliyetler kısa sürede meyvesini vermeye başlayınca Gülen ve cemaati İslami kesim içinde hızla ünlendi; kimi zaman ilgi ve merak, kimi zaman da endişe ve kuşku konusu oldu. Örneğin İran devrimiyle özellikle gençlerde yaşanan radikalleşme geleneksel İslami yapıları da bir şekilde etkisi altına almaya başladığında, bu gelişmenin önüne çıkan engellerden biri de Gülen cemaati oldu. Gülen’in “devrimci İslam”a karşı iç ve dış odaklar tarafından kayırıldığı yolundaki sayısız komplo teorisinin herhangi bir değeri bulunmuyor. Buna karşılık Gülen’in nerdeyse yoktan var ettiği hareket, içinden çıktığı geleneksel Nurculuk’tan ziyade Milli Görüş’ün, Gülen’in kendisi de bir nevi Erbakan’ın alternatifi olarak öne çıktı, en azından böyle bir algı oluştu.

Bir süre İslamcıların iç meselesi muamelesi gören ve fazla merak uyandırmayan bu (en hafif deyimiyle) “rekabet”,…

 

Devamı için  http://haber.gazetevatan.com/Haber/431423/1/Gundem

 

Yorum:

Erbakan-Gülen buluşması

Sayın Çakır çok başarılı bir yazı dizisi başlatmış, keyifle okuyorum. Türkiye’deki İslami kanada mensup siyasi oluşumların gerek kendi aralarında, gerek toplumsal oluşumlarla olan ilişkilerinde ne kadar esnek oldukları ve olmaları gerektiği hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan tespitleri bize iş birliğinin kaçınılmaz olduğunu ve bunun bir açık değil, aksine bir politika olduğunu bir kez daha kanıtladığını düşünüyorum.

Toplumda bilinen Erbakan-Gülen uyuşmazlığına hatta düşmanlığına farklı bir boyut getireceğini düşündüğümden aşağıdaki bilgileri de aynen aktarıyorum:

21 Nisan 1996 günü, yani Erbakan’ın başbakan olmasından birkaç ay önce Özel Samanyolu Liseleri tarafından düzenlenen 1. Ulusal Matematik Olimpiyatı ödül töreninde bir araya gelmişler. Ankara’da Yükseliş Koleji Spor Salonu’nda gerçekleştirilen törende Erbakan, “Fethullah Gülen Hocama teşekkür ediyorum. Sadece Türkiye’de değil, Müslüman Türk devletlerinin evlatlarının da inançlı yetişmesi konusunda büyük çaba sarf ediyor. Bu toplantıyı düzenleyenlerden Allah razı olsun” diye konuşmuş.

Refah Partisi iktidarının destekçilerinin azımsanamayacak bir kısmının(Gülen cemaatinin yurtiçindeki potansiyeli göz önüne alınırsa, sanırım neyi kastettiğim daha iyi anlaşılacaktır.) Gülen cemaati olduğu açıkça ortadadır, diye düşünüyorum.

Gülen’in yayılmacı politikası Erbakan tarafından da vize almışken, birilerinin çıkıp da bu iki kesimi birbirine düşman diye göstermesi, en azından daimi düşman kabul etmesi fitneden öte ne ola ki?

 

 

 

Tayibet Erzen

Yorumcu 
Yorum 
Hakan Kandal
20.02.2012
21:34

Kuranı kerim dünyaya gönderildiğinde dünya karanlıklar içindeydi, çok az insan dışında herkes kafirdi.Sonra 1. İslam uygarlığı kuruldu, insanlar müslüman oldu. Bugün Kuran var ama insanlar için yok hükmünde. O zaman 1400 yıl öncesinden farkı ne bugünün? İnsanlar gerçeği gizlemiyorlar mı? Putlara tapmıyorlar mı?Para,güç,makam putlarına. Demek ki bugün ile 1400 yıl öncesi arasında fark yok.Yine çok az inanan insan var. Dr. Firidin, Alice harikalar diyarında masalları anlatabilir ama döngüsel tarih bize bugününün karanlığının İslamiyet gelmeden önceki karanlıktan daha karanlık olduğunu gösteriyor. Yani bugün aslında Peygamberin geldiği ilk yıllardaki bir kaç müslümanın yaşadığı yıllara denk geliyor. Adil Düzeni kuracak olanlar da bu kişiler. Dr.Firidin'in bahsettiği kitleler değil.

Mete Firidin
21.02.2012
08:21

Sevgili hakan senin yaşın küçük hatırlayamassın. benim geçliğimde Müslüman sayısı çok azdı. Aydın müslüman hemen hemen yoktu. Yıllar içinde bu sayı oldukca arttı. Müslümanların ne okulları nede hastaneleri nede iş yerleri ... vardı.

Mahalle arasında sadece kuran kursları vardı. gün geldi peyder pey okulları, hastaneleri gazeteleri vs oldu , sonra partileri hatta başbakanları ve hatta bu günkü gibi iktidar da oldular. aydın sorgulayıcı ( sizin gibi) nesillerde yetişti.

Bundan sonra olacak ise kaliteyi yükseltmek ve birlikte koordineli çalışıp adil düzeni oluşturmaktır. Bunu oluşturacak gruplar bütün müslüman gruplardır. her grubun hataları ve iyi yanları vardır. bunların hepsi bir gün bir havuzda birikecek ve yeniden organize olacaktır. çabalarımız ve dualarımız bu yöndedir.

müslüman sayısı çok artmış fakat kalite ve organizasyon yetersizdir. biz istesekte ,istemesekte gidişat adil düzenedir.

Soru nezaman? Allah bilir. Ama ben geriye baktığımızda çoook yol katedildiğini düşünüyorum.

Ali Bülent Dilek
21.02.2012
13:49

mete beyin dediklerinin altına imzamı atıyorum.

çalışıp beklemekten başka bir yol yok.

Reşat Nuri Erol
21.02.2012
14:34

Mete Karedeş,

Ali Bülent Kardeş;

- bazı arkadaşlarımıza anlatamadığımız işte budur...

*

ama...

yapacak bir şey yok!..

o da ALLAH'tan...

*

ALLAH var...

her şey "O"nun kontrolunda...

çalışmaya devam...

çalışmak BİZden...

başarı ALLAH'tan...

*

selam ve dua ile..

reşad

Ali Bülent Dilek
21.02.2012
15:19

BUGÜN ŞU KANIYA VARDIM EKREM DUMANLININ YAZISININ DA ETKİSİYLE.

İYİ Kİ GÜLEN CAMİASI VAR.İYİKİ MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASI VAR.

SANKİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN YANINDAKİ HZ.EBUBEKİR VE HZ.ÖMER VEZİRLERİ GİBİ.

SANKİ YENİ BİR (SOYADI ERBAKAN OLMAYAN)RASUL ERBAKAN ÇIKACAK GİBİ...

Uğur Tanış
22.02.2012
23:56

R. Tayyib Erdoğan: Yâm / Ken‘ân, Medyen, Eliphas, ‘İclen Cesede'llehû Huvârun, fir‘avn Tutankhamon, Hitit III. Murşili, Pârîs, kral Receb, Nâthân, Yehûzâ el-İsharyûtî, 2 Mekkeli müşrikten 1i, Mâiz bin Mâlik-i Eslemî, ‘Abdullah Hilâl bin Hatal, Câriye bin ‘Âmir, Muhammed bin Ebî Bekr, ‘Abdullah ibn-i Vahab er-Râsibî el-Ezdî, siyêsî Yezîd, Hişâm bin ‘Abdi'l-melik bin Mervân bin Hakem, Velîd bin Yezîd bin ‘Abdilmelik bin Mervân bin Hakem, büyük Selçûk Berkyârûk, Anadolu Selçûk II. Ğıyâseddîn Keyhusrev, son Eyyûbî sültân Tûrânşêh, velî‘ahd emîr Süleymân Çelebî, son Endülüs XII. Muhammed, dêmêd Ferîd paşa Fethullah hoca: şeytân, Yesakâr hz, ‘azîz Pavlus, Ebû ‘Âmir er-rêhib el-fêsık, ‘Abdullah İbn-i Sebe´, Hasen es-Sabbâh, baba İshâk, şeyh Bedre'd-dîn

Reşat Nuri Erol
23.02.2012
06:38

ruşen çakır'ın yazısında İMAM-HATİP geçiyor...

ALLAh lutfetti, nasip etti, İMAMA-HATİP mezunu olduk...

ALLAH lutfetti, çocuklarımı İMAM-HATİP mezunu yapabildim...

elhamdülillah...

İMAMA-HATİP mezunları veya bu seviyedeki eğitim ve kültür çok önemli...

ERBAKAN HOCAMIZ da İMAM-HATİP eğitimine ve nesline çok ama çok önem verirdi...

*

ŞUBAT ayındayız ya;

hatırıma 28 ŞUBAT ve ERBAKAN HOCAMIZIve MİLLİ GÖRÜŞ CAMİASININ bu uğurda ödediği bedel geldi...

ve...

dedelerimizin, babalarımızın, büyüklerimizin ve benim yaşımda olanların ödedikleri bedeller ve geldiğimiz bu günler...

***

mümtazer türköne bugün bu konuda önemli bir yazı yazmış...

ARİF ABİ (ERSOY) keşke yeniden yazmaya başlasa ve bu yazıları değerlendirse...

elbette...

İZMİR'deki arkadaşlar da: HÜSEYİN, HARUN, HİLMİ KAZIM ve diğerleri...

YAZMAMANIZIN SEBEBİNİ BİR TÜRLÜ ANLAYAMADIK...

haydi...

yeniden yazmaya başlayın...

yoksa...

YAZMADIĞINIZ HER HAFTA İÇİN ÜSTADI ÜZÜYORSUNUZ...

ben sadece hatırlatıyorum...

takdir sizindir...

***

NEYSE...

sizi yazıyla baş başa bırakayım...

selam ve dua ile..

reşad

******************

Mümtaz'er Türköne 4+4+4=? "4+4+4" ile "8+4"ün toplamının aynı olmadığını öğrenmek için, düz mantıktan vazgeçip insan dünyasının ve toplumun derinlerine bakmak lâzım. İkisinden elde edilen sonuçlar çok farklı. Birincisi hayatın beklentilerine, ekonominin ihtiyaçlarına, bireyi işe yarar becerilere kavuşturma amacına çok yakın duruyor. İkincisi ise taptaze fidanları hızardan geçirip birbirinin aynısı olan küçük kalas parçalarına dönüştürmek gibi bir sonuç veriyor. 15 yıldır, ikincisinin sonuçlarının sağlamasını yapmıyor muyuz? Tam 15 yıl önce temel eğitim 8 yıla çıkartılmıştı. Bunun için tanklar sokağa çıkmış, silahlar çekilmiş ve resmen bir darbe yapılmıştı. 28 Şubat günü Millî Güvenlik Kurulu saatlerce toplantıda kalmış ve koca koca generaller ellerindeki gazete kupürlerini bir slayt gösterisi eşliğinde sallayarak Hükümet üyeleri üzerinde tehditlerle baskı kurmuştu. Hükümet boyun eğmiş, temel eğitim sekiz yıla çıkartılmış ve darbe böylelikle başarıya ulaşmıştı. Sonra mühür darbecilerin eline geçmiş, bankalar boşaltılmış ve Türkiye, tarihinin en derin finans krizini yaşamıştı. Temel eğitimin "kesintisiz" sekiz yıla çıkartılmasının tek amacı, İmam-Hatip liselerini açığa düşürmekti. İmam-Hatip ortaokulları böylece buharlaşıyor, Kur'an Kurslarına başlama yaşı da otomatik olarak sekiz yıllık eğitimin sonuna kadar geciktirilmiş oluyordu. O sıralarda, birkaç albayın yargıçları, üniversite hocalarını koca salonlarda toplayıp, Onuncu Yıl Marşı eşliğinde verdiği ve "Siyasal İslâm'ın Yayılması" başlığını taşıyan brifingler, bulunan çözümün arkasındaki düz mantığı çocuksu bir saflıkla anlatıyordu. İmam-Hatip liselerinden mezun olanların sayısı kümülatif olarak bir tabloda gösteriliyor, bu rakama Kur'an Kursları öğrencileri de dahil ediliyor. Sonra 2020 yılında Milli Görüş'ün ne kadar oy alacağı hesaplanıyor. Dinî eğitim ve arkasından mezun sayısı arttıkça şeriatçi bir partinin adım adım iktidara yaklaşması. Mekanik ve dümdüz bir mantık. Bu mantığın hemen yanı başında üzerlerine çevrili silahlar durunca herkes teslim oldu ve temel eğitimi sekiz yıla çıkartma darbesi hedefine ulaşmış oldu. Bu büyük başarıya, İmam-Hatip mezunlarının üniversiteye girişini engelleyen katsayı uygulaması eklenince din eğitimi gerçekten ağır bir darbe yedi. Peki "Siyasal İslâm'ın yayılması" durdu mu? Askerler kendi meslekî alışkanlıklarına uygun biçimde bir hedefi ağır ateşe tabi tutup imha etmişti. Mahiyetini, kapsamını bilmedikleri bir hedefti bu. Toplumun ve hayatın hangi etkiye hangi tepkiyi verdiğini bilmiyorlardı. Öğrenmeye niyetleri de yoktu. Darbeyi yaptılar ve 2020'li yıllar için öngörülen iktidar ihtimalini gerçekten ortadan kaldırdılar. Tarihi çok daha yakına, tam 2002 yılına kadar getirip hızlandırarak. Temel eğitimi kesintisiz 8 yıl yapmak üzere 28 Şubat darbesi gerçekleşmemiş olsaydı, 2002 yılında AK Parti tek başına iktidara gelir miydi? Demek ki "8+4" ile "4+4+4"ün toplamı aynı değil. Kesintisiz 8 yıllık eğitim, meslekî eğitimi yok etti. Eğitim sistemimizin en temel sorunu, ekonominin ihtiyaçlarına cevap veren meslekî eğitimin hem nitelik hem de nicelik olarak yeterli olmaması. 28 Şubat darbecilerinin din eğitimini yok etmek için buldukları çözüm, İmam-Hatiplerin de aralarında yer aldığı meslekî eğitimin tamamını battal etti. "4+4+4" formülü, meslekî eğitimin süründüğü yerden ayağa kalkması için büyük bir fırsat. Çocuklar kabiliyetlerine ve eğilimlerine göre birinci "4"ün sonunda meslekî eğitime yönelme imkânına kavuşacaklar. Böylece son dördü bitirdiklerinde bir meslek sahibi olabilecekler. Katsayının üniversiteye girişte etkisinin azalması da meslekî eğitimin cazibesini zaten artırmıştı. Din eğitimi sorunu Türkiye'de maalesef hâlâ siyasî bir sorun. Çünkü din eğitimi devlet tekelinde. Devlet tekeline aldığı din eğitimini istediği gibi azaltıp çoğaltma yetkisine sahip olduğu için, siyasî tartışmaların ve kutuplaşmaların ana eksenlerinden birini ister istemez bu sorun oluşturuyor. Din eğitimine karşı çıkanlar ise bir türlü, yasaklamanın siyaseti dindarlaştırdığını kavrayamıyor. Bu siyasî sorunun çözülmesi ya din eğitiminde devlet tekelinin kalkmasına ya da devletin verdiği din eğitiminin siyasî tasarruflar dışında objektif esaslara dayandırılmasına bağlı. Bu mesele tartışıldıkça muhafazakârlık baskın siyasî kimlik olmaya devam edecek. CHP "4+4+4"e itiraz ederken cepheyi işte bu yanlış yerde, din eğitiminde kuruyor. Doğrusu meslekî eğitimin ihtiyaçları olmalı. m.turkone@zaman.com.tr 23 Şubat 2012, Perşembe

Ali Bülent Dilek
23.02.2012
11:03

cengiz kardeş,

beni biraz tanıyor fakat

hiç hissedemiyorsunuz.

sizinkiler herşeye sadece siyaset penceresinden bakan yorumlar bence.

ben de daha önceleri öyleydim ama tecrübelerimle olaylara daha

bütüncül bakabildiğime inanıyorum.

teşekkür ederim Cengiz bey!

Sayfa: 2 / 2 (18 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 140 | Tarih: 19.2.2012
Ruşen Çakır
Kökleri derinlerde olan bir rekabet...
Erbakan-Gülen buluşması
1506 Okunma
18 Yorum
Tayibet Erzen
Ruhat Mengi
İslamcı Yazar’ın tepkisi!
Yorum Yok
988 Okunma
19 Yorum
Vahap Alma
Ahmet Hakan
Soru ve cevaplarla ‘Cemaat’ meselesi
Zalim düzende kavgalar
580 Okunma
3 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mahir Kaynak
Yanlış Teşhis
Çözümler
579 Okunma
8 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
Allah ile Barışık Olmak
Maun Suresini Unutmayalım
578 Okunma
2 Yorum
Emine Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
kamikaze ve harakiri
asıl intihar ahireti dünyaya satmak
569 Okunma
Hakan Kandal
Hüseyin Gülerce
Devlete Sızanlar
Hak Anlayışı
520 Okunma
1 Yorum
Zafer Kafkas
Zülfü Livaneli
Hayatımızı değiştiren moda kavramlar
Bizim imparatorluk hangi modelle yıkılacak?
475 Okunma
Ali Bülent Dilek