Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
TÜRKLEŞMEK,İSLAMLAŞMAK,MUASIRLAŞMAK- ZİYAGÖKALP- KRİTİĞİ

1314 Okunma
ASPxHyperLink

TÜRK MİLLETİ VE TURAN
Süleyman Karagülle

TÜRK MİLLETİ VE TURAN

Ziya Gökalp: -Türkçülükte müphemiyet devam etmektedir.

Süleyman Karagülle/ Reşat Nuri Erol: -Bir devlet içinde yaşayan halkların ortak dilleri ile oluşur ve ulus hâline gelirler. Aynı dini yaşayanlar uygarlıklarını kurarlar. Bu oluşum tarihî oluşumdur. Çağımızdaki oluşumlar ise yeni teknolojinin ve ilmin ulaştığı seviyeye göre teşkilâtlanmak zorundadırlar. Bunları şöyle sıralıyabiliriz: 1) İnsanlık 100’e yakın ‘devlet’e ayrılacaktır. Bir devletin nüfusu 30 milyon ile 100 milyon arasında olacaktır. Devletler 100’e yakın illere, iller de 100’e yakın bucaklara ayrılacaktır. Tüm yaşam bucaklarda oluşacak ve kendine özgü olacaktır. İller iç güvenliği, ülkeler dış savunmayı sağlayacaklardır. İnsanlık uygarlaşma çabasında olacaktır. Bucakların kendi dilleri olacaktır. İllerin de kendi dilleri olacaktır. Ülkeler de bir dile sahip olacaklardır. 2) Zamanla devlet dilini oranın halkı bilecektir. Ama başka dilleri bilmek yasak olmayacaktır. Bir devlet içinde olanlar aynı ulustan olacaktır. Ama o ulus içinde başka devletin dilini resmi dil kabul eden iller de olacaktır. Bu iller iki devlet arasında dayanışmayı ve birliği sağlayacaklardır. Yani, bu durumda bölücüleğe değil, insanlık içinde birliğe dayanacaklardır. ‘Adil Düzen Anayasası’ benimsenmedikçe, günümüzün ve geleceğin sorunları çözülemez.3) Nüfusu seyrek olan kuruluşlar göç kabul etmek veya toprak vermek zorunda kalacaklardır. 4) Hakemlerden oluşan yargı tüm topluluklararası düzenlemeleri sağlayacaktır. Hakem kararlarına uymayanlara karşı savaş meşru olacaktır.

ZG -Bugün bir Türk Milleti var mıdır, yahut oluşturulabilir mi?

-Ziya Gökalp’in bu sorularından kısa bir zaman sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve bir asır içinde mütecanis Türk Milleti oluştu. Devletler, eğer nüfusları 30 ile 100 milyon arasında iseler, iki asırda bir milleti oluştururlar. Amerika ve Sovyetlerde oluşmamış olmasının sebebi, nüfuslarının 100 milyondan fazla olması ve 200 yılın geçmemiş olması söylenebilir.

ZG -Kazan’lı bir Türk bu soruyu sormuştur.

-Kazan’lı Türk ile olan yakınlığımız dinîdir. Yoksa Tatarca dili artık Türk dili değildir.

ZG -Kazanlı genç soruyor; milletim Tatar mı, yoksa Türk mü?

-30 milyon nüfusa ulaşırsan ve bağımsızlık kazanırsan Tatar olursun. Yoksa il seviyesinde kalırsın, yoksa bucak seviyesine inersin. Hangi devlette yaşarsan, ileride o devletin ferdi olursun. İstersen il olarak da Türk kalabilirsin.

ZG -Ayrı kaldıkça, zamanla ayrı millet olacaksın.

-Bu ayrılıkta Tatar nüfus 30 milyonu geçer ve devletlerini kurarlarsa, Tatar olarak kalırlar, yoksa Ruslaşırlar.

ZG -Şimal Türkleri Rus, Anadolu Türkleri Fransız harsını benimsiyor. Bu da ayrılmalara neden olacaktır.

-Gelecekte yalnız iki uygarlık etkin olacaktır; Doğu ve Batı uygarlıkları. Doğu uygarlıkları Hakk’a dayalı uygarlıklar olacak, Batı uygarlıkları kuvvete dayalı uygarlık olacaklardır. Bu iki uygarlık fazla etki etmeyecektir. Çünkü uygarlık medeniyete dayanır. Millet ise kültüre dayanır. Pekalâ Amerika’da da güçlü İslâm devleti kurulabilir. Japonya da güçlü Hıristiyan devleti olabilir. Kimin ne olacağını ve ne yapacağını şimdiden kesin olarak bilip tesbit etmek mümkün değildir.

ZG -Türkler göçebe olduklarından dillerinde birliği korudular. Bugünkü araçlardan sonra uzaklaşmaları sözkonusu değildir.

-Bugünkü ulaşım ve haberleşme araçları, Ziya Gökalp’in yazdığından sonra belki 20 kat artmıştır. Ancak, bu arada başka olaylar da cereyan ediyor. Bugün insanlar eskisinden çok daha sıkı ilişkilere girmişlerdir. Dolayısıyla ayrı bucaklarda yaşayanların dilleri arasında zamanla farklılıklar doğacaktır. İller arasında, ülkeler arasında da farklılıklar olacaktır. Kültür ilişkileri farklılaşacaktır. Uygarlık ilişkilerinde bu geçerli olacağı için bir il ülke dilini başka, il dilini başka dil olarak konuşacaktır. İl dili ile diğer ülke halkıyla uygarlık ilişkilerini sürdürecektir. İlim ve dinde taşıma görevini yüklenecektir.

ZG -Ortak kitaplar milleti koruyacaktır.

-Ortak kitaplar ortak uygarlığa hizmet edecektir.

ZG -İstanbul Türkçesi yaygınlaştı.

-Alfabelerin değiştirilmesi ile bu yakınlık kalktı. Biz bunun için dört alfabe öneriyoruz. Bu sayede kültürde olmasa bile, uygarlıkta birbirimizle olan ilişkiler sürüp gidecektir. O zaman “III. Bin Yıl Uygarlığı”na daha kolay hizmet ederiz.

ZG -Üç düşman bu birleşmeyi durdurdu.

-1900’a kadar Yahudiler, Müslümanlarla Hıristiyanları çatıştırır ve savaştırır, böylece kendisi aradan sıyrılarak her iki tarafa bir şekilde hükmederlerdi. Yahudiler, 1897’de İsviçrenin Basel şehrinde yaptıkları I. Yahudi kongresinde aldıkları karar sonrasında, din çatışmasını rejim çatışmasına dönüştürdüler ve İslâm dinini ortadan kaldırmayı hedeflediler. İslâmiyet ve İslâmiyet’in merkezi olan Türklere karşı amansız savaş açtılar. Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak ve Türkiye’yi dinsizleştirmek ilk hedefleri oldu. Üç düşman değil, bir düşman üç yönden Ziya Gökalp’in sözünü ettiği bu birleşmeyi durdurdu.

ZG -1) Sosyalizm milliyetçiliğe karşıdır. Büyük sanayiden doğar. Henüz oraya gelmedik. Büyük düşmanımızdır.

-Sosyalizm devlet tekelidir. Yalnız milliyeti değil; dini, aileyi ve mülkiyeti de yok etmek üzere bunların hepsini birden hedef alır. Bunlara karşı acımasızca mücadele verir. İslâm ülkelerinde dinsizleştirme görevini sosyalizme verdiler. Buralar sosyalist yapıldı. Irak’taki Saddam rejimi olan Baasçılık, işte bu uygulamanın artığıdır.

ZG -Şiveleri yazı dili hâline getirdiler, Türk birliğini parçalıyorlar.

-Yazı yalnız milletleri parçalamaz aynı zamanda uygarlığa giden yolu da tıkar. Dolayısıyla, dört çeşit yazı uluslararası yazı olmalıdır. Çocuklarımız hepsini bilmelidirler.

ZG -2) Ümitsizlik. Batı basını Türkleri zayıf gösterdi. Sovyet basını bunu oralara taşıdı: Ümitsiz kalan Tatarlar kendi çarelerine baktılar.

-90 yıl önce ortaya çıkan sorun hâlâ devam ediyor. Ülkemizde hâlâ millî basın oluşturulamamıştır. Kendi basınımız bize düşmanlık yapıyor. Millî basın ancak ‘Adil Düzen’ reçeteleri ile oluşabilir.

ZG -3) Ders kitaplarının tekleştirilmesi ve farklılaştırılması.

-Türkiye’deki Tevhid-i Tedrisat Kanunu da budur. O zaman anlaşmalara uyulmuş olabilir. O gün için gerekli olabilir. Ama şimdi bunlar gericilik simgeleridir. Uygarlık ancak çoklu sistemde gelişir. İlimde, dinde, siyasette ve ekonomide çoklu sosyal gruplar uygarlığa doğru gidebilir. Yahudi planlamış ve istediğini yapıp yaptırmıştır. Yazılanlar yazılmış fakat uygulama yapılmadığı için etki etmemiştir. Ama bugün artık o anlayışlar tarih olacaktır.

ZG -Kadı Rizaeddin, Musa Begiyev, Kırım’da Tercüman, Azerbaycan’da Şelale Osmanlıcayı savundu.

-Ondan sonra sosyalizm en ağır bir şekilde Türkleri parçaladı ve onaltı devlet yaptı. Birbirleriyle irtibatları olmasın diye de her devletin harflerini ayırdı. Halbuki sosyalizmin idesi insanlık idi. Tek dile bile götürebilirdi. Ama Yahudi talimatı böyle idi ve bu talimata göre hareket edildi.

ZG -İstanbul lehçesi bırakılınca ortak dil de kalmadı.

-Her dil, lehçe ve şive ayrı özellikler taşır, tarihî değerleri bünyesinde barındırır. Bu dil, lehçe ve şiveler varlıklarını korumalıdır. Ancak ilin, ülkenin ve insanlığın ortak dilleri olmalıdır. Bucak dilleri ile de dağınık bulunan ırk ve din mensupları anlaşabilmelidir.

ZG -İstanbul, Türk âleminin payitahtıdır. Hilafetin merkezidir. En gelişmiş dildir. İstanbul Türkçesi ortak dilimiz olmalıdır.

-Bunu bilen Batılılar hilafeti ilga ettirdiler. İstanbul’u da payitaht olmaktan çıkardılar. Yazıyı değiştirip gelişmiş dili ilkelleştirdiler. Ama bunlara rağmen hedeflerine ulaşamadılar. Aslında İslâmiyet’te hilafet yoktu, bundan dolayı bu mesele sorun olmadı. Bu arada Anadolu kalkınma hamlesi yaparak gelişti. Türkçe, bir taraftan eski değerleri muhafaza ederken, diğer taraftan Batı kültürünü de alarak iki kat zenginleşti.

ZG -Türk harsı ortaya çıkarsa mukallit olmaktan çıkarız.

-Türk harsı oluşturmak için bütün harslara etki imkânı vermek gerekir. Bunun için şimdi ortak kültür oluşturursak, Çin, Rus ve Batı kültürleri eşit şekilde etki etmiş olur.

ZG -Türklerin bir kültürü olmalı ve bu kültür kendi oluşturdukları kültür olmalıdır.

-Bunun için Türkiye’de ‘Adil Düzen’ kurulmalıdır. Türk halkı o düzen içinde millî basın ve yayını oluşturacaktır. O sayede millî kültür doğacaktır. Eğitim serbest olmalıdır. Halk serbestçe kendi kültürünü oluşturabilmelidir. Yabancı Türklere, hattâ Müslümanlara ‘konuk vatandaşlık’ verilmeli ve Türkiye serbest bölge olmalıdır. Bu sayede onların da katkıları olur. Konuk vatandaşlık demek, istediği kadar Türkiye’de kalabilmek ve iş yapabilmek demektir. Kooeratifleri içinde taşınmaz edinmek ve sigortalı olmak demektir.

ZG -Almanlaşan, Fransızlaşan veya Ruslaşan Tükiye Türk olmaktan çıkar.

-Ziya Gökalp burada İngilizlerden bahsetmiyor. Yalnız İngilizce’nin yabancı dil olarak okutulduğu ülke artık varlığını kaybeder. Ülkemizde yabancı dille yapılan tedrisat kesinlikle kaldırılmalı ve yasaklanmalıdır. Yabancı dil olarak da Fransızca, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Çince, Rusça, Farsça, Arapça ve Sankritçe (Hintçe) okutulmalıdır. Böylece millî kültür oluşabilir. Yasaklanmalı deyince, dipolamaların geçersiz sayılmasını kastediyoruz. Yoksa, her türlü eğitim serbesttir.

ZG -İstanbul Türkçesi tek millî dil olmalıdır.

-Eğer Türkiye dışındaki bazı Türkler 30 milyonluk bağımsız devlet kuramamışlarsa, illerinin dili olarak oralarda Türiye Türkçesi geçerli olmalıdır.

ZG -Tatar kelimesi garazkârane kullanılmıştır.

-Tatarların ayrı devlet kurmalarına taraftar olmalıyız. Oradaki Türkler birleşip 50 milyonluk devlet kurmalıdırlar. Hattâ iki devlet de kurabilirler.

ZG -O halde asıl vatan neresidir?

-Bu sorun Adil Düzence çözülmüştür. Dünyadaki her Türk bucağı onların vatanıdır. Dünyadaki her Türk ili onların vatanıdır. Türklerin vatanı Türkiye’dir. Çünkü 30 milyondan büyük Türk ülkesi olarak yalnız Türkiye vardır. Burası onların ikinci vatanı olmalıdır. Konuk vatandaş olarak Türkiye’ye gelip gidebilmeli ve burada çalışabilmelidirler.

ZG -Birkaç asır önce tümden gelim vardı. Şimdi tüme varım vardır.

-Müşahede ile bilgiler topluyorsun, Tüme varım metodu ile kurallar üretiyorsun. Kurallardan tümden gelim yoluyla proje üretiyorsun, uyguluyorsun. Buraya kadar olan kısmını Müslümanlar belirlediler. Sonra başa dönüyor, proje ile sonuçları karşılaştırıyor, yeniden tüme varım, yeniden proje ve yeniden uygulama yapıyorsun. İşte bu müsbet ilim metodudur. Sosyal ilimlerde bu metodu uygulamak zor olduğu için Müslümanlar bunu yapamadılar. Avrupalılar bu uygulamayı teknikte yaptılar. Biz şimdi Adil Düzende sosyal olaylara da uyguluyoruz. Yerinden yönetim ile bu yugulama sağlanacaktır. Bu hususu Müslümanlar 1400 sene önce terk ettiler. Son üç asır Batı modelidir. Müslümanlardaki felsefe modelidir.

ZG -Her şey soğukluk-sıcaklık, yaşlılık-kuruluğa istinat ettiriliyordu.

-Soğuk ayrı, sıcak ayrı şey değildir. Kuru ayrı, yaş ayrı şey değildir. Bu sebepledir ki bu teori tamamen yanlıştı. Kur’an’da böyle hatalara rastlanmaz.

ZG -Bugün bu usul terk edilmiştir.

-Bugün de tümden gelim metodu kullanılıyor. Şrödinger kuvantum teorisine dayanarak ışıkları analiz etti. Tamamen ilme uygundur. Eskilerin hatası, Yunanistan’da kabul edilen varsayımların hatasız olacağı ilkesi idi. Oysa İslâmiyet sadece icmaları hatasız kabul etti. İcmalar dahi icmalarla değişebiliyordu.

ZG -İçtimaiyatta ise hâlâ eski usul sürdürülmektedir.

-İslâmiyet’te tam tersinedir. Kıyas metodu tüme varım metodudur. Avrupa bu konuda İslâmiyet’in eski seviyesine de ulaşamamıştır.

ZG -Matbuatımızda üç mefhum tartışılıyor; Türkçülük, İslâmcılık, Osmanlıcılık.

-Asrilik yani çağdaşlık tartışılmıyor. Çünkü matbuat onu tartışmadan kabul ettirmiştir. Çünkü matbuat yabancıdır. Çünkü onun savunulacak tarafı yoktur. Batı hep böyle yutturmalar yapıyor. Tartışmadan kabul ettiriyor.

ZG -Bu tartışmalar uygulamada denenmedikçe hiçbir şey ifade etmez.

-İçtimai hadiselerde denemeler, bağımsız ocak ve bucakların yani sitelerin denemesi ile olacaktır. Hangi görüş başarılı olur, onu ilim tesbit eder. Başarılı olduğu ilmen tesbit edildikten sonra halk tarafından benimsenir ve yaygınlaştırılır.

ZG -Ümmetin din ile, milletin dil ile, devletin hükümet ile anlaşılması gerekir. Bu deneydir.

-Tariflerin doğru yapılabilmesi için deneklerin çok olması gerekir. Devlet çapında denekler yetersizdir. Her olaya uygulanamaz. O sebeple bağımız ocaklar ve bucaklar yaygınlaştırılmalıdır.

ZG -Tanımları kabul etmeyenler kelimeleri bu manâda anlamamalarından tartışıyorlar.

-Bulanık suda balık avlamak isteyenler tanımlardan kaçarlar. Nitekim günümüzde ‘lâiklik’ ve ‘demokrasi’ kavramları da böyle sisler arasında sadece birer gölgedir. Bu kavramların gerçek tanımları bir türlü yapılmıyor veya yapılanlara itibar edilmiyor.

ZG -Kelimelerin mânâsı bizim tanımladığımız gibi olmalıdır. Arapçada veya Kur’an’daki mânâsı başka olabilir.

-Kelimelere ıstılahı biz şarj etmeliyiz. Ancak bu Arapçada yapılmalıdır. Aynı dine mensup olanlara ‘millet’ denmektedir. Ümmet, başkanları olan herhangi topluluktur. Dolayısıyla, biz Türkçe kelimeler üretsek daha iyi ederiz. Tartışmaya gerek yok, kelimeyi söyleyenin tanımlamasına göre anlamalıyız, çünkü o onu kastetmiştir. Ortak kavramlara zamanla ulaşacağız.

ZG -İslâmcılar millet kelimesi sizin ümmet dediğiniz manâya gelir diyorlar. Oysa kelimeye topluluk mânâ şarj eder. Neyi şarj ederse manâsı odur.

-Konuşma dilinde kelimeler değişik mânâlar alırlar, hattâ yörelere göre, sosyal gruplara göre mânâları değişiktir. İlim dilinde ise bir uygarlıkta kelimler aynı mânâları taşırlar. Uygarlıkta yaşlanma da buradan gelir. Uygarlık yaşlanınca, ilim dili o uygarlığı artık ifade edemez olur ve o uygarlık o şekilde çöker. Değiştirmek ve yaşatmak mümkün değildir. Yeni uygarlık başka yerde doğar. Kur’an’daki gece-gündüz misali budur. Uluslar da anayasalarını yazarlarken o günkü kelimeleri kullanırlar. Devlet gelişince kelimelerin mânâları değişir. Anayasa istenen kavramları ifade etmez. Kanun sisteminin yanlışlığı buradandır. İçtihat sistemine bunun için gerek vardır. Kelimeler çağlara ve yörelere göre de manâlarını içtihatla değiştirecektir. Böylece kültürdeki sürekli değişme uygarlıktaki devrimden farklı olacaktır. Kültür yavaş yavaş değişir. Ulus varlığını sürdürür. Uygarlık ise doğar, gelişir, yaşar, yaşlanır ve ölür. Osmanlılar yıkıldı ama Türkçe değişerek varlığını koruyor. Çarlık yıkıldı, sosyalizm yıkıldı ama Rusça varlığını koruyor. Bu arada Rusça da değişmiştir.

ZG -Osmanlıcılar da devlet kelimesi millet kelimesinin aynıdır diyorlar. Bu da hatalıdır.

-‘Devlet’ kelimesi Kur’an’da bu mânâda yoktur. ‘Mülk’ kelimesi ile ifade edilmiştir. Halkın bu kelimeleri bu mânâlarda kullanması doğrudur. Ama ilim Arapçasında devletin tanımları uygarlıktan uygarlığa değişecektir. Bir zamanlar ‘saltanat’ olabilir, bir zamanlar ‘ekseriyet demokrasisi’dir. Oysa biz şimdi devleti nüfusu 30 milyon ile 100 milyon arasında olup, edindiği ülke üzerinde mülkiyet ile bir ulusun hakimyetidir şeklinde tanımlıyoruz. Bu tanım “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın tanımıdır. Sonra ne olacaktır, bilemeyiz. Bunun Arapça karşılığı da ‘mülk’dür. İlden ve bucaklardan ayrı olduğu gibi, Birleşmiş Milletler’den de ayrıdır.

ZG -Bir devlette aynı dil konuşulmuyor veya aynı dili konuşanlar bir devlet olmuyor. Devlet millet demek değildir.

-Zamanla her ulusun bir devleti olacaktır. Bunun için gerekli olan şart; bunların bir araya gelmeleri, 30 milyonu aşmaları ve savaşla veya barışla bağımsızlaşmaları yani ordularını kurmalarıdır. Devlet artık kalabalık değildir. Taazzuvdur, uzuvlaşmıştır. Bu taazzuv da ‘Adil Düzene göre İnsanlık Anyasası’dır. Nasıl benim parmağım kardeşimin bedenine ikiz kardeşim olsa bile uymuyorsa, onun kanından beslenemezse; bir devletin halkları ile başka devletin halkları ne kadar birbirine benzeseler de, aynı kandan beslenemeyeceklerdir, bir ulus olamazlar. Bir devlet içinde yaşayanlar ne kadar yabancı olurlarsa olsunlar, o devletin kanıyla beslendikleri için o ulustan olmak zorundadırlar. Zaman bir devleti, bir ulusu ortaya çıkarır.

ZG -Olanı olduğu gibi görmek gerekir.

-Olanı olduğu gibi görmek gerekir, ama olacağını da olacağı gibi görmek zorundayız. “III Bin Yıl Medeniyeti” döneminde insanlık onlu sistem içinde teşkilatlanacaktır. Kuracağı sosyal kurumları ile her kuruluş birer bağımsız varlık olacaktır. Olanı olduğu gibi görmenin yanında, bunun böyle olacağını da görmek gerekir.

ZG -Türkçüler ise ümmet başka, millet başka şeydir; devlet başka, millet başka şeydir diyor.

-Bir dine mensup olanlar değişik devletlerde yaşayacaklardır. Bir devletin içinde değişik dinler var olacaktır. İşte bu gerçek lâikliktir. İnsanlık bunu binlerce yıl içinde yaptığı mücadele ve gelişmelerden sonra iktisab etti. Gelecek dünya bunun üzerinde kurulacaktır. Devlet konusuna gelince; ulus, il, bucak ve ocak oluşmasında bir kademedir, ‘yerinden yönetim’ vardır. Her ulusun bir devleti vardır. Her devletin de bir dili vardır. Halk bu dili bilir. Ama kendi ilinde, kendi bucağında, kendi ocağında başka dil konuşabilir.

ZG -Dilimizi oluşlara göre değiştiririz, oluşları dilimize uyduramayız.

-Bize göre, her ikisi de yanlıştır. Halk değişir, değiştiğine göre dilini de değiştirir. Diller kademe kademedir. Ocaklarda ‘müşahhas konuşma dili’ vardır. Bucaklarda ‘mücerret yazı dili’ vardır. İllerde ‘lirik sanat dili’ vardır. Ülkede ‘fikrî hukuk dili’ vardır. İnsanlıkta ise ‘mantık dili, ilim dili’ vardır. En kolay değişen ocak dilidir. En zor değişen insanlık dilidir. Diğerleri sıralarına göre değişmede derece alırlar.

ZG -Bir devlette değişik uluslar yaşıyor, bir ümmetin içinde değişik milletler vardır.

-İnsan vücudu içinde insanın kendi hücrelerinden başka hücreler de vardır. Bunların bir kısmı yararlıdır. Bir devletin içinde başka dil konuşan iller olacaktır. Bir il içinde başka dil konuşan bucaklar olacaktır. Bu devletin tek dili olmasına mâni değildir. Ulus dili devlet dilidir. İl dili ise ulusu oluşturan halkların kendi özel dilleridir. “III. Bin Yıl Medeniyeti”nin temel felsefesi şudur: Değişik yapıdaki insanların birlikteliği bozmadan bir arada yaşamalarını sağlamak. “Adil Düzen” budur.

ZG -Bugün Pomakça veya Rumca konuşanlar, dinlerinin tesiri ile Türkçe öğrenecekler ve kendi dillerini unutacaklardır. Ulusun oluşmasında din rol oynar.

-Pomaklar ve Giritliler Türkiye’de yaşarlarsa Türkçe öğrenirler. Ama bir ocak yani on hane bir arada yaşıyorsa, dillerini unutmazlar. Türkiye’de yaşamıyorlarsa Türkçeyi öğrenmezler, dinlerini korusalar da dillerini koruyamazlar. Geçmişte olanlarla gelecekte olanlar farklıdır. Geçmişte devlet, il ve bucak teşekkülleri son derece gevşekti. Hele insanlık diye bir teşkilat yoktu. Ayrıca, haberleşme ve ulaşım araçları da gelişmemişti. Şimdi bir taraftan sıkı işbirliğine girilmiştir, diğer taraftan ileri haberleşme ve ulaşım doğmuştur. Yeni oluşumlar bu iki zıt etken arasında gelişecektir. Eskiden Birleşmiş Milletler olmadığı için büyük dinler ve büyük devletler yani imparatorluklar o hizmeti görüyordu. Bugün bir dinin veya bir siyasetin birleştiriciliği kalkacaktır. İçtihat farkları ile yeni mezhepler oluşacaktır. Böylece dinler yeniden düzenlenecektir. Diğer taraftan bütün dinler müsbet ilmin etkisi ile birbirlerine yaklaşacaklardır. Ziya Gökalp’in bu anlayışı hatalıdır. Bunun için biz ‘İslâmlaşmak’ yerine ‘lâikleşmek’ diyoruz. Gerçek lâiklik de, dinde zorlamanın olmadığı (Ku’an; Bakara, 2/256) ve herkesin dinin kendisine ait olduğu (Kur’an; Kâfirûn, 109/1-6) sistemin ilkelerini içinde barındıran lâikliktir.

ZG -Osmanlı Devleti Türk Arap devletidir.

-Evet, Osmanlı Devleti onun içinde yaşayan insanların dinleri açısından bakıldığında, bir İslâm devleti değildi. Çünkü bu devlette İslâm yani Müslüman olmayanlar da yaşıyordu. Arap Türk devleti de değildi. Çünkü Osmanlı Devleti’nde Türkleri ile Arapların yanında, Kürtler ve diğer kavimler de yaşıyordu. O halde Osmanlı Devleti uygarlık aşamalarında ‘birleşmiş milletler’in oluşmadığı dönemde bir imparatorluk ve bir süper güç idi. Adalet sayesinde halkları ve devletleri huzur içinde yaşatıyordu. Osmanlı Devleti zamanı gelince hem kendi ömrünü doldurdu ve tarih oldu, hem de rejimi tarih oldu. Günümüzde Osmanlıcılığa özenen Amerika yanılıyor. Bugün, bütün eksiklerine rağmen  ‘demokrasi’ var, bugün ‘Birleşmiş Milletler’ var. Dünyayı artık süper devletler yönetmeyecektir. Henüz demokrasi ‘ekseriyet sistemi’ sebebiyle dengesini kuramadı. Bu tür düşünceler varlığını sürdürüyor. Ama ‘Adil Düzen Anayasası’ bu sorunları çözdüğü için gelecekte ne Osmanlı, ne Sovyetler, ne ABD tipi güçler var olacaktır. Avrupa Birliği de bu mânâda oluşamayacaktır.

ZG -Osmalılarda yaşamayan Araplar vardır. Osmanlılarda yaşamayan Türkler vardır.

-Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiğini keşfedemiyor. Oluşmakta olan yeni dünyadan habersizdir. Biz de bu onlu oluşma sistemini ancak seksenlerde Avrupa gezilerinde keşfettik. Şimdi bizim varsayımlarımız vardır. Bu varsayımlarımız aslında kelime olarak bugünkü ‘Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da yer almıştır; demokratik, lâik, liberal ve sosyal bir hukuk düzeni. Ama henüz bunların mekanizmaları oluşturulamamıştır. İnsanlık içinde ‘yerinden yönetim’e saygılı, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesine dayanan barış yani İslâm düzeni henüz kurulamamıştır.

ZG -Vatan kutsiyetini devletten değil, din ve ulustan alır.

-Cumhuriyet döneminde önce ‘dindarlık’ terk edildi, şimdi ‘milliyetçilik’ de terk ediliyor. O halde vatanın kutsiyeti nereden geliyor veya nereden gelecektir? Yine Kur’an’ın öğretileri ile bunu cevaplayalım. İnsan dünyaya imtihan için gelmiştir. İmtihan, insanın kendi iradesi ile yaptığı işlerden sorumlu olması ile yapılmaktadır. Bunun için o insanın hür olması gerekir. Buna ‘hukuk düzeni’ denir. Yani, ben serbest ve hür olmalıyım. Sonra cezamı çekmeliyim. İmtihana alınmam budur. İşte ben bu serbestlik içinde istediğim dini seçebilmeliyim, o dine hizmet edecek çocuklarımı da istediğim gibi yetiştirebilmeliyim. Ama bu iş dinde baskı yapılmadan olmalıdır. Ben de çocuklarıma baskı yapmamalıyım, yahut tek taraflı eğitmemeliyim. İnsan her şeyi bilecek, bildikten sonra da bunlardan istediğini seçecek. Böyle bir düzeni sağlayana ‘devlet’ diyoruz. İşte, ancak böyle bir devletin varlığı bir vatana ve bir ulusa dayanır. O ulus ve o vatanı korumak ise mukaddes bir görev olur. Yani, insanların din hürriyetleri için malımızı ve canımızı verebiliyoruz. Onlara bu hürriyeti sağlamadaki gayemiz, onların zorlanmadan Hak dini kabul etmeleridir. Devletimiz bizzat kendisi dinimize saldırıyorsa, o zaman ne yapacağız? Devletimizi gerçek ‘lâik devlet’ hâline getirmek için çalışacağız. Ama yine o devletimiz için gerektiğinde öleceğiz. Ya halkımız dinsizse, o zaman ne yapacağız? Halkımızı dindar etmek için çalışacağız. Ama yine o halkımız için gerektiğinde öleceğiz. Çünkü devletimiz bugün olmasa da, yarın gerçek lâik devlet olacaktır. Halkımız da zorlanmadan Müslüman olacaktır. Ümidimiz ve dileğimiz budur. Bu ümidimizi kestiğimizde, o zaman Türkiye’yi terk etmemiz gerekir. İsyan etmek ve iç savaş çıkarmak sorunu çözmez.

ZG -Din ve millet muaddesse vatanları da ikidir. Millî vatan, dinî vatan.

-Bir devlet için vatan tektir. Bu devlet ulusal devlettir. Dışarıda kalan Türkler Türkiye’ye göç ederler. Müslümanlar da göç ederler. Hepsini kabul etmek zorundayız, 6 milyarı kabul etmek zorundayız; İslâmlaşmak ve Türkleşmek şartıyla kabul etmek zorundayız. Nitekim Mustafa Kemal bunu yapmıştır. Müslüman olup ‘ben Türküm’ diyeni Türkiye’ye göç yani muhacir olarak kabul etmiştir. Biz daha ileri gidiyor ve diyoruz ki; ‘ben düzende lâikim’ diyen ve ‘Türk’ olmak isteyen herkes bu ülkeye gelebilmelidir. İşte İslâmiyet’teki ‘hicret’ kavramı budur. ‘Adil Düzene göre İnsanlık Anayasası’nda bunların mekanizmaları geliştirilmiştir.

ZG -Osmanlı vatanı, İslâm vatanı ile Turan vatanını içermektedir.

-Eğer yeryüzü lâikliğe değil de dinî düzene doğru gitseydi, Osmanlı İmparatorluğu varlığını sürdürebilirdi. Ama insanlık ulusal devletlere gittiği, dinî devletçilik son bulduğu için Osmanlı tarih olmuştur. Bundan sonra ne olacakır? Türkiye’deki halklar kendi illerinde, kendi bucaklarında, hattâ kendi ocaklarında kendi dillerini konuşacaklardır. Ocaklar ilk üç yıllık eğitimi kendi dilleri ile yapacaklar. Bucaklar ondan sonra gelen beş yıllık eğitimlerini kendi dilleri ile yapacaklardır. İller beş yıllık orta öğrrenimlerini kendi dilleri ile yapacaklar. Yüsek öğrenim ise Türkçe ile yapılacak, orduda da dil Türkçe olacaktır. Akademik kariyerlerini ise Arapça veya Latince ile yapacaklardır. Devletler dinlerine göre değil de, “Adil Düzen”i kabul edip etmemelerine göre ayrılacaklardır. Hakemlerden oluşan yargı kararlarına saygılı olanlar “Adil Düzen” devletleridir. ‘İslâm’ yani ‘barış’ devleti de bu demektir. “Adil Düzen”i kabul etmeyenler ‘zalim düzen’ devleti olacaklardır. Bunların ülkeri ‘dâr-ı harb’ olacaktır.

ZG -Millet, devlet, ümmet farklıdır ve mukaddestir.

-Mukaddes olan dindir. Din hürriyetini sağladığı için devlet de mukaddestir. Devlet, ulus ve vatandan oluştuğu için mukadestir.

 

 

 


TÜRKLEŞMEK,İSLAMLAŞMAK,MUASIRLAŞMAK- ZİYAGÖKALP- KRİTİĞİ
1-GİRİŞ
5006 Okunma
2-USUL
1316 Okunma
3-LİSAN
1126 Okunma
4-ANANE VE KAİDE
1646 Okunma
5-HARS ZÜMRESİ-MEDENİYET ZÜMRESİ
3858 Okunma
6-TÜRK'LÜĞÜN BAŞINA GELENLER
1446 Okunma
7-TERBİYE
1148 Okunma
8-MEFKURE
1628 Okunma
9-TÜRK MİLLETİ VE TURAN
1314 Okunma
10-MİLLİYET MEFKURESİ
1138 Okunma
11-MİLLİYET VE İSLAMİYET
1291 Okunma