Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Tehlikeli ilişkiler
636 Okunma, 7 Yorum

Füze kalkanı  



Türkiye’de kurulması düşünülen füze kalkanı İran’ın sahip olduğu füzelere karşı NATO’nun müttefiki olan ülkemizi korumayı amaçladığı düşünülebilir. Çünkü ne ABD’nin ne de diğer bir Avrupa ülkesinin İran’ı askeri bir tehdit olarak görmesi için sebep yoktur.

Şu anda NATO’nun hangi güce karşı savunma yaptığı bilinmiyor. Geçmişte karşı tarafta Varşova Paktı gibi büyük bir güç vardı ve askeri güçler birbirine yakındı. Şimdi NATO üyelerini kime karşı koruyor? Geçmişte iki büyük ittifakın temel gücünü oluşturan ABD ile Rusya arasında günümüzde bir çatışma ihtimalinden söz edilebilir mi?

Füze kalkanı projesi gerçekte siyasi bir problemin çözümünde araç olarak kullanılıyor. Bu problem yeni dünya dengesi kurulurken Türkiye’nin yerinin neresi olacağıdır.

Şu anda dünya üzerinde bir dağınıklık gözleniyor. Büyük güçler arasındaki ilişkilerin ne olacağı, yeni ittifakların kurulup kurulmayacağı, eğer kurulursa kimin nerede yer alacağı bilinmiyor. Avrupa ülkeleri bütünleşme hedefini gerçekleştiremediği için muhtemelen yeni denge kurulurken farklı kanatlarda yer alacaklar. Ancak Soğuk Savaş döneminden farklı olarak Çin yeni bir güç odağı olarak ortaya çıktı ve Dünya ölçeğinde politikalar üreten bir ülke haline dönüştü. Kendi bağımsız ekonomik ve siyasi alanını kurmak için Ortadoğu ve Afrika’ya yöneldi. Her iki alana girebilmek için Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu biliyor. Ayrıca ABD ve Rusya’nın hegemonyasına karşı çıkan bazı Avrupa ülkelerinin bu gelişmeye destek vermesi söz konusu olabilir.

Şu sorunun cevabı önemlidir: İran herhangi bir NATO ülkesine saldırabilir mi? Mesela Türkiye füze kalkanına sahip olmasa hatta askeri açıdan yetersiz olsa bile İran böyle bir saldırıya girişebilir mi? Söylemek istediğim herhangi bir ülke diğerine saldırırken onun ittifaklarını da hesaba katmak zorundadır. Bu durumda NATO’nun İran’dan bir saldırı olacağını düşündüğü ve buna karşı en uygun yer olan Türkiye’de füze kalkanı kuracağını kabul etmek gerekir.

Olaya farklı bir açıdan bakıyorum ve Türkiye’nin bu projeye olumlu bakmasının yaratacağı siyasi sonuçların daha önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer Türkiye böyle bir projeye izin verirse İran’dan bir saldırı olabileceğini kabul etmiş olacak ve onunla dostluk ilişkisi kurmasının çelişki olacağı kabul edilecektir. Bu tavır sadece İran’la sınırlı kalmayacak arka plandaki Çin’in bölgeye sızmasına da karşı çıkılacaktır.

Türkiye tüm ülkelerle dostluk kurmak olarak özetlenecek dış politikası ancak tüm ülkelerin birbirinin hasmı olmaması halinde geçerli olur. Birbirine düşman iki ülkeyle aynı anda dost olunamaz. Eğer önümüzdeki günlerde yeni kutuplar oluşacaksa ülkemiz bunlardan birinde yer almak zorunda kalacaktır.

Her yeni oluşum ansızın ortaya çıkmaz. Önce ipuçları görülür sonra yavaş yavaş şekillenir. Bugün bu yeni oluşumun ilk basamaklarındayız ve bize nerede yer alacağımız soruluyor. Eğer ABD’nin giderek küçülen bir güç olduğu kabul edilirse yeni arayışlara gidilir. Yani öngörülerimizdeki isabet geleceğimizi belirleyecektir.

 

 

Büyük Olay

 

Bundan beş yüz yıl önce Haçlı seferleriyle Batıda ticaret canlanmaya başladı. Bundan yararlanan Yahudiler Avrupa’ya hakim oldular. Amerika'nın keşfi ve oranın Avrupa’yla rekabete girişmesi sonucu dünyanın en güçlü topluluğu oldular. Yirminci yüzyıla hakim idiler. Bugün artık saltanatları sarsılmıştır. İki silahları hala ellerinde: Medya onların elerinde, istediklerini onunla yapıyorlar. İkinci güçleri ise karşılıksız paradır. Bununla dünyayı sömürüyorlar. Biz Çin’den bir şey alırken dolar kullanıyoruz. Onlara satarken dolar kullanıyoruz. Bizim elimizde değer dolar varsa onun faizi ödenmektedir. Böylece dünyayı haraca bağlamış sömürmeye devam ediyor. Bazen yeni para çıkarıp enflasyon yapmakta bu da onun geliri olmaktadır. Bu sayede basını elinde tutmaktadır.

Dolar gibi Avro da onun parasıdır. Çünkü Avrupa Birliği doları sollayamaz. Doların değeri düşerse AB doları alarak dengede tutmak zorundadır. Çin’de büyük miktarda dolar vardır. Yani Çin o kadar alı ABD borç verdi, demektir. Dolar batarsa Çin de o kadar parayı kaybeder. Onun için Çin doları yaşatmak ister. Bununla beraber gittikçe artan dolar Çin’i rahatsız eder. Çin’de doların değeri düşer. Kötü para iyi parayı kovacağı için Çin de enflasyon yapmak zorunda kalır. Bu da diğer ülkelerin paralarını kıymetlendiriyor. Mesela İran eğer bu yolu izlese dünyanın en zengin ülkesi İran olmaya başlar. Asıl güç atomda değil orda var.

Diyelim ki İran karar aldı ben yalnız İran riyalı sayarım, başka param yoktur derse İran’dan petrol almak isteyenler ister istemez İran’a mal satacaktır. İran mallarının yükselmesini sağlar. Böylece doların yerine İran parası geçmeye başlar. İran’ın

sömürüsünden kurtulması için her ülkenin kendi parasıyla satış yapması gerekir. Prof Arif Ersoy belki on beş yıl önce yazdığı makalesi vardır:

1 gram altın 62 tl’dir. Bir gram altın 290 Yuan’dır. Bir TL 4.7 Yuan’dır. İki ülke arasında 17 milyar dolar ticaret hacmimiz vardır. 24 milyar TL ve  34 milyar Yuan etmektedir. Arif Ersoy o zaman yaptığı öneride şunu diyordu: Biz 30 milyar TL’yi Çin’e faizsiz olarak kredi verelim. O da Çin bankalarına dağıtsın. Çin bankaları da TL’yi Çin tüccarlarına kredi versin ve onlar da Türkiye’den Çin’e mal ithal etsinler. Çin de buna karşılık 30*3.7=111 milyar Yuan versin, bizim bankalara dağıtalım, bankalar da Çin’den ithalat yapmak isteyen tüccarlara faizsiz olarak kredi versin, sonunda Türkler de Çin mallarını ithal etsin.

Türkiye merkez bankasındaki Yuan kuru başlangıçta 4.7 olarak tespit edecektir. Yani 1 Yuan 21.27 kuruş olacaktır. Yuan çoğalırsa Yuan’ın değeri düşülecektir. Azalırsa yükseltilecek. Başlangıçta Çin merkez bankasında 1 TL 4.7 Yuan olacaktır. TL çoğalırsa TL’nin değeri düşürülecektir. Azalırsa yükseltilecektir. Böylece kurlar arz ve talep kanunlarına göre değişmiş olur ve miktarlar korunmuş olur. Sene sonunda eğer fazla kur farkı olursa gelecek yılın başlangıç kuru ona göre seçilir.

Bunun başka yararı eğer Çin bize kredi açmak istiyorsa kur öyle ayarlanır ki merkez bankasındaki karşı ülkenin stok seviyesi yüksek tutulur. Kur ona göre ayarlanır. Karşı ülkeye faizsiz borç verilmiş olur. İthalat ve ihracat dengesi istendiği gibi ayarlanır.

 

Türkiye yalnız Çin’le değil bizim yirmi yıl önerdiğimiz sistem benimsenmeleri ve yalnız Çin’le değil tüm dünya ülkelerine uygulanmalıdır. Türkiye din ırk, güç ayrımı yapmaksızın adil hocalığı yapmalıdır.

Bu olay büyük olaydır. Yalnız ne var ki bunlar yazılır ama uygulanmaz. Türk bürokratları uygulamaz, Çin’de de Çin bürokratları uygulamaz. Çünkü bunlar doların mefluçlarıdır...

 

Tehlikeli ilişkiler 10 Ekim 2010 Pazar yazı özet

Çin’le anlaşmada ülkelerin paraları kullanılacaktı. Tehlikeli idi. ABD’nin  ticari sınırlamasına karşılık Çin Türkiye’ye yaklaşıyor. Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’ya atlama yolu olabilir. Çin ABD çıkar çatışması içindedir. Çin Rus ilişkileri iyi değildir. Türkiye tehlikeli ilişkidedir. İran’dan sonra Çin’e yaklaşmamıza  göz yummazlar. Cumhurbaşkanı Çin’e gitti. Urumçi’de kan aktı.

Özet Yorum: Dünyada bugün ABD, AB, Rusya, Çin ve Hint olmak üzere dört etkin güç vardır. Hepsinin gözü Türkiye’dedir.  Türkiye’nin birine yanaşması, diğerlerini birleştirir tarafsız politika gütmelidir. TL Yuan antlaşması insanlığın Adil Düzen’e gidiş adımıdır. Süper güçler rahatsız olmaz. Tekel sermaye rahatsız olur. Onun da bugün gücü yoktur. Sermayenin saldırısı sermayeyi yıkar. Antlaşmayı destekliyoruz.

 

Füze kalkanı 16 Ekim 2010 Cumartesi Yazı Özet

Füze kalkanı sadece Türkiye’yi korumak için olabilir. NATO neye karşı koruyacak Türkiye’yi? Füze kalkanını Türkiye’nin yerini belirleme politikası gereğidir. Yeni denge oluşurken, Çin Ortadoğu ve Afrika ile ilişkilerini Türkiye ile yürütmek istemektedir. İran Batı’ya saldıramaz. Füze kalkanı ne için? Türkiye’yi Çin’den ve İran’dan ayırıp Batı’ya çekmek. Hasım ülkelere birden dost olunmaz. Türkiye ABD’nin küçüleceği varsayımı içinde ancak Çin’e yaklaşabilir.

Yazı Özeti: Türkiye küçük ama güçlü devlettir. Süper güçlerden başkası Türkiye’ye saldıramaz. Süper güçlerden birinin saldırması, diğer süper güçleri birleştirir ve Türkiye’yi korurlar. Bloklaşmaları yani yarısı birleşip Türkiye’ye saldırmaları halinde Türkiye güçlü devlet olduğu için ne tarafa geçerse o taraf galip gelir. Tarafsız politikamızda bir hata yoktur.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
18.10.2010
05:17

HABER7 yazarı MEHMET ALİ BULUT, geçen hafta ilginç bir yazı yazdı.

ÜSTAD başta olmak üzere; ilgilenen arkadaşların dikkatine...

Selam ve dua ile...

REŞAD

AK PARTİ MİSYONUNU TAMAMLADI (MI?)

MEHMET ALİ BULUT (HABER7 yazarı)

Onun vazifesi, inanları (bir ordu gibi) birleştirip çölden ve ırmaktan geçirip Calut’un karşısına dikmekti. Çünkü daha önce kimse buna cesaret edememişti…

Referandumdan hemen sonra yazdığım bir yazıda, ‘Calut öldü, sıra Duvat’ta’ demiştim. Calut, yani ‘keyfi, küfrî ve cebri’ olduğu artık belgeler ve itiraflarla da tescil olunan Kemalist rejim… (*)

O yazının başlığını ‘Calut Öldü Talut Yara Aldı’ şeklinde tasarlamıştım. Çünkü kıssanın bugüne bakan yüzünde Talut’u, Ak Parti (veya lideri) temsil ediyordu. O, ‘beni israil’i (yani inanları) Calut ( baskıcı rejim) ile mücadele etmeye cesaretlendiren komutandır. Onun vazifesi, inanları (bir ordu gibi) birleştirip çölden ve ırmaktan geçirip Calut’un karşısına dikmekti. Çünkü daha önce kimse buna cesaret edememişti…

AK Parti, sekiz yıllık şu süreçte, millete cesaret kazandırdı. Rejimin tağutî düzen ve kurumlarına karşı dik durarak, halkın, onların mahiyetini görmesini sağladı. Millete ‘oyunu kullanarak’ ne kadar büyük değişiklikler yapabileceğini öğretti. Yıllardır kendisini tavuk zanneden kartal yavrusuna, kartal olduğunu hissettirdi. Millet adına muazzam bir adım!

Bana göre bu, Ak Parti için –bilinçli yapmasa da- en büyük ikinci başarıdır. (İlgilisi için bir kez daha hatırlatayım, bana göre Ak Parti’nin en büyük başarısı, tüm dini cemaatleri siyaseten aynı çatı altında toplayabilmesidir. Siyasette ‘demokrat düşünce’yi önceleyen Nurcuları, ‘ ‘radikal islamı’(!) önceleyen milli görüşçü çizgi ile aynı doğrultuda oy kullanmaya ikna etmesi şu güzel neticeleri doğuran önemli ilk adımdır…)

İşte ikinci adım da, millete, kendi kaderine sahip çıkması gerektiğini ve isterse bunu yapabileceğini göstermesidir ki, bu, bana göre son iki yüz yılın en büyük hadisesidir. Böylece denilebilir ki Ak Parti, fıtrî misyonunun tamamlamıştır.

Artık bundan sonrası için aynı kimlik ve ekiplerle; aynı tarz ve üslup ile devam etmesi zarar verecektir. Zira Talut’un görevi, halkının, mücadele edebilecek kesimlerini toplayıp ondan bir ordu (parti) teşkil etmek ve onları ‘çöl’den ve ‘ırmak’tan geçirerek savaş meydanına ulaştırmaktı.nitekim Ak Parti de milletin ekseriyetini -(kamuoyu desteğini)- beraberine alıp rejimin sahibiyim diyen ve bu gerekçe ile de (koruma ve kollama görevi adı altında) her türlü haksızlığı yapmayı meşru sayan kesimlerin karşısına koydu.

Talut’un görevi bu kadardı. AK Parti üzerine düşeni yaptı... Askerlerinin (partililerin) büyük bir kısmı evet, ırmaktan kana kana su içti. (yani çoğu dünyevi yükünü tuttu). Dökülenler döküldü ve ırmağı geçip (iktidarın yükünü tutmuşluğuna/kirlenmişliğine aldırmayarak referandumda evet deyip) Calut (rejim) ile mücadeleye tutuşanlar, Calut’u öldürmeyi başardı ve böylece, insanileşmeye yanaşmayan rejimi, değişmeye mecbur etti.

Elbette Calut’u öldüren, rejimi değişikliğe mecbur eden Talut değildi. (Burası çok mühim!) Hatta Talut o savaşta yara bile aldı (Nitekim iktidar da kirlenmişlik ve yükünü tutmuşlukla mütthem durumdadır!). Calut’u öldüren Davut (as) idi. Davut, îlahi teyit ve destek altında olanı temsil eder. Yani, şu noktada Ak Parti’ye maddeten ve manen destek veren cemaatleri ve zevatı unutmamak gerekir.

Öyleyse denilebilir ki, şu keyfî, küfrî ve cebrî rejimi dahi öldürüp, yerine daha insani, daha rahmani bir yönetim getirecek olan da sadece siyaset şapkasını giymiş birileri değil, belki onun maiyeti altında rahmani bir sıbga giymiş, (yani manen vazifeli) birileri olabilir. Zamanı geldiğinde –ki gelmiş olması lazım- ortaya çıkarlar inşallah. Yani şartlar onları görevlendirir...

Elbette, devleti yeniden yapılandıracak olanın, siyaset ve asker tarafından dahi desteklenmesi gerekecektir. Hem de olacak. Nasıl ki Davut (as) Talut’un ordusunda bir neferdi ve sonra devleti ‘vicdan ve aklıselime istinat eden kanunlar’ ekseninde inşa etti. Öyle de şu parti içinden veya dışarıdan çıkacak birileri de yeni dönemde devleti, millet iradesi ekseninde ve millete hizmetkarlık merkezinde yeniden inşa edecektir.

AK Parti’nin bunu düşünmesi gerekir. Eğer devletin yeniden inşası meselesine de mevcut kadro ve anlayışlarla, mutabakat sağlamadan kendisi üstlenirse, büyük tepki alacak. Çünkü şu parti, özellikle de yerel yönetimlerdeki ilişkilerden kaynaklanan menfi dedikodular yüzünden itham altındadır. Yalan da olsa, hatta tam tersi ortaya çıkmış da olsa, muhalefetin ‘AK Parti’nin vatanı sattığı yahut Amerikanın çıkarına hizmet ettiği’ şeklindeki propagandası, toplumun en az yüzde 42’sinde makes bulmuştur. CHP’li olmayıp da referandumda ‘hayır!’ diyenlerin büyük bir kısmı, şu kara propagandaya inanmış olanlardır.

Evet, bu yalan da olsa bu konuda müşevveş hayli zihin var ve onları ayıklamak, düzeltmek de yine AK Parti’ye düşüyor. AK Parti, ya cidden içine çöreklenmiş curufattan temizlenecek, kendisini düzeltecek, ya da Mimar Sinan’ın yaptığı gibi, “eğri” minareyi, iple düzeltmek zorunda kalacak. Malum, Sinan’ın bir camii inşası sırasında bir çocuk, bitmek üzere olan minareye bakıp ‘Aaa bu eğri’ demiş. Yoldan geçen birileri de bunun üzerine minareye bakmışlar ‘Ya hakkaten galiba biraz eğri mi ne’ deyince Mimar Sinan hemen tedbir almayı uygun görmüş. Çünkü böyle bir şuyuun nelere sebebiyet vereceğini bilmektedir.

Yani “git len şurdan, sen bir çocuksun, ne anlarsın” dememiş. Hemen işçilerine emretmiş, uzunca bir urgan buldurmuş ve urganı minareye dolayıp ‘Çekin!’ demiş. Çocuğa da ikide bir soruyormuş, ‘doğruldu mu?’, diye. Sonunda çocuk, ‘hah, işte oldu’ deyince Mimar Sinan, kendisini büyük bir sıkıntıdan(!) kurtardığı için çocuğa teşekkür edip hediyeler vermiş!

Evet, Ak Partililer kabul etmeseler de aleyhlerinde böyle söylentiler var. Biliyorsunuz, Dalan’ı yıkan, onun isminin ‘talan’ ile birlikte anılmasıydı (Gerçi ulusalcı ve Ergenekoncu olduğu için artık temiz sayılır!) Haram yiyicilikle, kayırmacılıkla, komisyonculukla, her ihaleden kendine pay ayırmacıkla devleti yeniden inşa etmek bir arada olmaz.

AK Parti, ya ekiplerini ya ekipmanlarını değiştirmelidir. Yahut da ‘bu parti vazifesini yaptı’ denilerek, onun içinden gerçekten ırmağa ulaştığı halde su içmemiş (Yani iktidarın gücünü şahsî servet edinmek için kullanmamış) kesimlerden yeni bir ekip oluşturmak gerekir.

Başka türlü Türkiye’nin önünü açamayız. Açılsa bile, muhataplarımıza karşı inandırıcı olamayız. Türkiye artık büyüyor. Bütün Afrika, Asya’nın büyük bir kısmı, Kafkaslar ve Balkanlar’da bir yığın mazlum ve çaresiz halklar ve milletler, Türkiye’nin ayağa kalkmasını ve kendilerine sahip çıkmasını bekliyorlar.

Bu da müttehem ekiplerle olmaz. Devletin acilen yeniden yapılanması gerekiyorsa –ki gerekiyor- bunu eli temiz olanların yapması lazım.

Tayyib Bey büyük ihtimalle ya Cumhurbaşkanı olacak ya Başkan! Behemehal yerine öyle bir ekip bırakmalı ki, gözü arkada kalmasın!

Reşat Nuri Erol
18.10.2010
05:47

Başyazı / MEHMET BARLAS / SABAH, 18.10.2010

Erbakan’ın yaşına değil söylediklerine bakın...

O hâlâ yetenekli bir genç!

Numan Kurtulmuş’un boşaltmak zorunda kaldığı Saadet Genel Başkanlığı koltuğuna Necmettin Erbakan’ın 84 yaşında aday olması "Ömür biter yol bitmez" tekerlemesinden öteye boyutlarda ele alınmalıdır.

Turan Güneş anlatmıştı.

Sırrı Atalay’la sohbet ederlerken Turan Güneş "Ne zaman siyasetten emekli olacağız" diye sorar.

Atalay ona "Siyasetten gönül rızası ile emeklilik yoktur. Siyasetçi resen emekli edilinceye kadar bu mesleği sürdürür" diye cevap verir.

İnsanın yaşama ilişkin en büyük bilinmezi ne zaman öleceğini bilmemesi değil midir?

Yani Sayın Erbakan’ın yaşına ve bedensel yeteneklerindeki zayıflıklarına bakarak Saadet’in başına geçmesini "El insaf" diyerek yorumlamak pek doğru olmaz.

Celal Bayar’la Çiftehavuzlar’daki evinde son sohbeti yaptığımda o 100 yaşını geçmişti.

Bana Demokrat Parti’nin kurulması sürecinde, 1946 başında Çankaya’da Cumhurbaşkanı ve "Milli Şef" İsmet İnönü ile yaptığı pazarlığı anlattı.

İnönü’nün uyarıları İnönü

"Güneydoğu’da Demokrat Parti’nin örgütlenmesi ocak bucak düzeyinde olmamalı. Kürtçülüğü alevlendirirsiniz" benzeri uyarılarda bulunmuş.

Bayar bunları anlatırken "İzin verirseniz bunları yazayım ve hemen haberleştireyim" dedim.

Sağ elini kaldırarak itiraz etti,

- Olmaz, ileride bunları ben kitaplaştıracağım, dedi. "İleride" diyen kişi 100 yaşını geçmişti.

Yani mesele insanın yaşının ne olduğu meselesi değildir.

Yaşama heyecanı daha önceliklidir.

Ömer Asım Aksoy Türk Dil Kurumu’nun Genel Yazman’ıydı ve Türk Dili dergisinde öz Türkçe kelimelerle dolu yazılar yazardı.

1970’lerin sonunda bir tanıdığım Bülent Ecevit’e "Ömer Asım Aksoy’un yazılarını okuyor musunuz" diye sormuş.

Ecevit de "Okuyorum, Sayın Aksoy çok yetenekli bir genç" demiş.

1898 doğumlu Aksoy, demek ki o sıralarda 70’li yaşlardaydı.

Erbakan’ın değişmezliği

Sadece yazılarından tanıdığı Aksoy, üslubu ile Ecevit’e genç görünüyordu demek ki.

Erbakan’ın üslubuna gelince.

Bu üslup hep aynı.

Dün Saadet Kongresi’nde söylediklerine bakın:

"- Bizi AB’ye almayarak okşaya okşaya yutuyorlar. Tarihin en şerefli milletini zincirle AB’nin kapısına bağlamışlar, bunlar hangi milletin çocuğu? Milli Görüş boşu boşuna çıkmamıştır. Batı’ya köle olmaya isyan eden bir düşüncenin adıdır Milli Görüş.

- AKP ve diğer partiler, hepsi birbirinin benzeridir. Bunlar vergi koyup zam yapıp emperyalistlere ödüyorlar. Siyonizmin tahsildarıdırlar. AKP ve CHP birbirinin benzeridir. Tutturmuşsunuz AB diye, niye sizi almıyorlar? Hâlâ anlamadınız mı? Niçin İslam birliğini kurmuyorsunuz? Abiniz istemiyor ondan mı? İnşallah biz geleceğiz AB’nin üstünü çizeceğiz.

Yetenekli genç

- 1945 yılında çok partili hayata geçildi. Bu tarihten itibaren liberal, sağcılık ve solculuk ortaya çıktı. Bunların tamamı batı taklitçileridir. Size soruyorum Sultan Fatih solcu muydu, liberal miydi? Tabii ki Milli Görüşçüydü."

Erbakan bunları 40 yaşındayken de, 60 yaşındayken de aynen böyle söylemiyor muydu?

Yani şimdi 84 yaşında olması önemli değil.

O hâlâ yetenekli bir genç!

Reşat Nuri Erol
18.10.2010
06:10

Fatih Akkaya - Habervaktim

habervaktimeditor@gmail.com 2010-10-18

-------------------------------------------------------------------------------

Hayırlı olsun

Habervaktim ailesi adına Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Saadet Partisi Genel Başkanlığı’nın tüm Türkiye ve İslam Alemi’ne hayırlar getirmesini diliyorum.

Tüm Türkiye ve İslam Alemi evet…

Çünkü O, ufku çok geniş bir dava adamı.

O bir ilim adamı, siyasetçi ve devlet adamı.

Öngörüsü bölgesinde ve dünyada öncü ve lider bir Türkiye.

İslam Alemi’ne öncü, dünyada lider bir Türkiye.

Bunun için çalıştı yıllarca.

Türkiye için sanayi hamleleri başlattı daha siyasete girmeden.

İlmi araştırmalar için bir araya geldiği Almanlar hayran kalmıştı zekasına, öngörüsüne. Almanları reddederek ülkesine döndü projelerle.

Ve Türkiye’de ilk yerli motoru imal eden Gümüş Motor A.Ş.’yi Erbakan kurdu.

Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde "Devrim Otomobili" adıyla ilk yerli otomobilin imal edilmesinde Erbakan’ın büyük rolü oldu.

1965’te profesör olan Erbakan, Odalar Birliği Başkanlığı’nın ardından Türkiye’de sanayiye gerekli ilginin gösterilmiyor oluşunu dert edinerek, siyasete girdi.

1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız milletvekili seçilerek Meclis’e girdi. Ardından Milli Nizam Partisi’ni kurdu.

MNP’nin darbeyle kapatılmasından sonra Milli Selamet Partisi’ni kurdu, yüzde 12 oy aldı. Hükümet ortağı oldu, Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu.

1974 Kıbrıs Harekatı’nın emrini veren O’ydu.

Dışarıdakiler kadar içeride birilerine rağmen yaptı bunu.

O yıllar yavru vatan Kıbrıs konusunda Meclis kürsüsünden şöyle kükrüyordu muhalefete:

“Bırakın şu federe devlet görüşmelerini. Diyorlar ki ‘efendim Amerika’nın hoşuna gitmez’. Bana ne Amerika’dan. Bana ne Amerika’dan.”

Ve sözde kalmadı bu kükreyiş.

Adada bugün KKTC var.

12 Eylül darbesiyle MSP kapatıldı, siyasetten uzak kaldı Erbakan bir süre.

1983’te Refah Partisi’ni kurdu. 1995 seçimlerinde RP ile yüzde 21.7 oy alarak, Başbakanlık koltuğuna oturdu. Koalisyon hükümeti olmasına rağmen kısa sürede önemli projelere imza attı.

Halen bir çırpıda sayabiliyoruz:

-Uluslararası alanda gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 oluşumunu meydana getirmiş olması başlı başına büyük bir olaydı.

-Devlet ekonomisinde “Havuz Sistemi”ni kuruldu, büyük tasarruf ve gelir sağlandı.

-Devlet sermaye babalarından kurtarıldı ve gereksiz faiz ödemelerine son verilmiş oldu.

-İç ve dış borçlanma yapılmadı.

-İlk defa denk bütçe yapıldı.

-Memur, işçi, emekli Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük zamlarını Erbakan döneminde aldı.

(Zam oranlarına şaşırıp kalan gazetecilerin ‘kaynak’ sorusu karşısında, onca soruna, baskıya rağmen hiç mağdur edebiyatı yapmadan ‘Ülkemiz zengindir. Çok kısa bir zamanda bu kaynağı devletimize kazandıracağız’ demiş biri Erbakan.)

-Bir yıl boyunca hiç zam haberi yazmadık biz gazeteciler, olmadı çünkü.

-Sanayi üretimi yüzde 30’dan yüzde 90’a çıktı.

-Fakir Fukara Fonu tarihinde ilk defa tamamen amacına yönelik olarak kullanıldı.

-Çekiç Güç Refahyol döneminde kaldırıldı.

-Alışıla geldiği üzere Amerika değil, İslam Ülkeleri ziyaret edildi Erbakan döneminde.

-Din alimlerine başbakanlık kapıları ilk defa açıldı, İftar yemeği verildi.

İlk aklıma gelenler…

Öyle 7-8 yılda değil, 1 yıl gibi kısa bir sürede yapıldı bunlar.

Sadece sanayide değil, maneviyatta da önemli yatırımlara imza attı Erbakan.

Bugün ülkemiz için büyük bir kazanç olan İmam Hatip Okulları O’nun eseri.

(Ve bugün O’nun talebeleri görev başında. Bürokraside O’nun eseri olan İmam Hatip Okulları kökenli pek çok önemli şahsiyet var.)

Halk Siyonizm tehdidinin farkına Erbakan’la vardı.

Savunma sanayinin önemini Erbakan’la anladı.

Böyle milli bir Erbakan iç ve dış mihrakların işine gelmedi.

28 Şubat post-modern darbesi ile iktidardan uzaklaştırıldı.

1998 yılı Şubat ayında Genel Başkanı olduğu Refah Partisi’nin kapanmasıyla 5 yıl siyasetten yasaklandı.

2003’te Saadet Partisi’ne Genel Başkan seçilmişti ki, “kayıp trilyon” davası çıkarıldı, mahkum edildi.

Huzurlu, sıcacık yuvası alaşağı edilip, oradan alınarak diri diri toprağa gömüldüğü gibi yine “Milli Görüş” deme ihtimaline karşı üzerine beton döküldü adeta.

Hak etmedi bunları.

Yazık edildi o büyük milli ruha.

O bilmiyor muydu bir Demirel gibi konuşlanmayı!

Bugün üzerine titrenilen bir devlet adamı hürmeti görüyor olmanın yolları!

Elbette biliyordu ama inadına “Milli Görüş” dedi…

Millet için, güçlü ve lider bir Türkiye için…

Kim ne derse desin, Erbakan bu.

Her şey ortada.

Rakamlar da, şahitler de…

İlerlemiş yaşına rağmen “İşbaşa düştü” diyerek, yeniden siyasete giriyorsa, sazı eline alıyorsa bunda da vardır bir hayır.

Bu ülkeye büyük hizmetlerin oldu muhterem Hocam, o koltukta öylece otursan da bunlar hafızalardan silinmeyecektir.

Milli Görüş Lideri Erbakan’ın SP Genel Başkanlığı tekrar hayırlı olsun.

Reşat Nuri Erol
18.10.2010
09:50

"ADİL DÜZEN" afişleri...

"ADİL DÜZEN" ifadesi yeniden...

Erbakan neden duygulandı?

Muharrem Coşkun

18 Ekim 2010 Pazartesi 15:50

Saadet Partisi’nin Olağanüstü Büyük Kongresi Milli Görüş’te “Öze dönüş”ün startı gibiydi. Numan Kurtulmuş’un genel başkanlığı döneminde az duyduğumuz “Milli Görüş”, “Adil Düzen”, “İslam Birliği”, “İslam Ortak Pazarı” “Siyonizm’in oyunları” gibi ifadeler yeniden gün yüzüne çıkarıldı.

Erbakan’ın konuşmasının yanı sıra, kongre salonundaki “Tek Çare Milli Görüş”, “Yeniden Büyük Türkiye”, Adil Düzen” afişleri de, Numan Kurtulmuş öncesini hatırlattı.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan işte yukarıdaki ifadeleri yeniden parti gündemine soktu.

Erbakan konuşmasına başlarken, kongreye gelenleri “Sağlam insanlar” olarak tanımladı. İlerleyen dakikalarda ise, “Budanan ağaç çok daha güçlü hale gelir.” İfadesini kullandı.

Erbakan’ın en fazla alkış alan sözlerinden biri de, “Buraya gelirken ‘oh ya Rabbi hamdolsun, kendi partimizin kongresine gidiyoruz’ dediniz, Allah’a şükrettiniz” şeklindeki ifadeleriydi.

Milli Görüş Lideri, partiden ayrılan Numan Kurtulmuş’tan farkını da ortaya koydu ve Avrupa Birliği’ne karşı olduklarını anlattı. Avrupa Birliği ile yapılan müzakereleri, AB kapısına zincirle bağlanmak olarak niteleyen Erbakan, Milli Görüş’ün de boşuna ortaya çıkmadığını, Batı’ya köleliğe karşı duruş olarak kendini gösterdiğini anlattı.

50 Dakika süren konuşmasında Erbakan, Milli Görüş hareketini tek başına nasıl başlattığını, Milli Görüş’ün yaptığı manevi ve maddi hizmetleri özetledi. Siyonizm merkezli dış güçlerin, Milli Görüş hareketini engellemek için daha önce Turgut Özal’ı, şimdi de AK Parti’yi tolare ettiğini savundu. Erbakan, partinin değişmeyen esasları olarak ise;

- “Saadet ancak Milli Görüş’le olur

- Milli Görüş’ün bir tek partisi vardır o da Saadet Partisi’dir.

- Milli Görüş’ün temel esaslarını ihya etmek vazifemizdir.

- Yolumuz Hakk’ı üstün tutanların yoludur.

- Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.” Maddelerini saydı.

***

Delegeler tarafından aday gösterilen Erbakan, kullanılan 687 oydan 684’ünün oyunu alarak genel başkanlığa seçildi.

Bazıları beğenmese de, Numan Kurtulmuş’un, kendi isteği ile gittiği kongrede aldığı oyun iki katından fazla bir oy almıştı Erbakan..

Numan Kurtulmuş’un 310 oyla bu koltukta kalmasını normal karşılayıp, destek çıkanların, 684 oyla seçilmiş Erbakan’ı eleştireceklerini de sanıyorum söylemeye bile gerek yok. Bunu yapanlar her ne kadar Hoca’nın yaşlı olmasını kendilerine gerekçe yapsalar da, gerçekte bir Erbakan kompleksini anlamak hiç de zor değil. Zira, bu süreçte, hem İslami duyarlılıktan bahsedip, hem Filistin davasına sahip çıktıklarını söyleyen gazeteci büyüklerimizin(A. Bulaç, A. Taşgetiren, N. Güngör, N.Gönültaş v.d), Mavi Marmara gemisinde şehid olanlar için, önce, “Otoriteden izin almaları gerekirdi” sonra da “şehid sayılmazlar” açıklamasına tek kelime eleştiri getirmeyip, parti içi çekişmelerde Erbakan’a yüklenmeleri bunun çarpıcı göstergesidir. Bu durumda; “Acaba bir partideki (hem de hiç hazzetmedikleri bir parti) siyasi çekişme, Filistin davasının önüne mi geçmiştir ki, daha önemli bir noktada yapılan skandal açıklamaya sessiz kalınırken, bir partinin iç çekişmesinde, taraf olunarak Erbakan’a abanmışlardır?” sorusu akıllara gelmiştir. İslami duyarlılıktan dem vuran bu arkadaşlar için Gazze meselesi, beğenmedikleri partinin gerisinde mi kalmıştır?

Her neyse..

Erbakan teşekkür konuşmasında ise, “Partimize kavuştuk elhamdülillah” diyerek önemli bir itirafta bulundu. Bu itiraf, daha önce partilerinin kendilerinden ve Milli Görüş’ten uzaklaştırıldığı tezinin altının kalınca çizilmesi demekti.

Kongre akşamı haberleri dinlerken, “Beşinci kez 84 yaşında genel başkanlığa seçilen Erbakan gözyaşlarını tutamadı” ifadeleri kullanılıyordu. Erbakan’ın Genel Başkanlığa seçildiği için sevinç gözyaşı döktüğü iması vardı adeta.. Oysa bu düşünce gerçekle bağdaşmıyordu. Hatırlanacaktır ki, aynı Erbakan, RP Genel Başkanı iken, yoksul bir anne ile kızı yalınayak ekmek alabilmek için yetişmeye çalıştıkları arabanın ardında koşarken, kazada can vermişlerdi. Erbakan bu acı olayı anlatırken o zaman da gözyaşlarını tutamamıştı.

Erbakan’ın, yıllar sonra aynı olayı hatırlayıp, yine gözyaşlarıyla anlatması, onun pek dillendirilmeyen “halkçı” yönünü göstermesi açısından önemli bir fotoğraftı elbet.

Belki de Hoca’yı Kurtulmuş’tan ayıran önemli fotoğraflardan biri de buydu. Kendisine haksızlık etmek istemem ancak, Kurtulmuş, genel başkandı ve Ankara İl Kongresi yapılıyordu. Aynı gün 10 gazetenin manşetinde ve TV haberlerinde bir dram vardı. Dershane parasını ödeyemediği için annesi hapse düşen öğrencinin intiharı..

Kurtulmuş, Ankara kongresinde bir buçuk saate yakın konuşma yapmış, ama bu trajedi gündemine girmemişti.

Burada masum da olabilir.. Basın danışmanları, bilgilendirenler.. v.s

***

Sayın Erbakan’dan sonra sözü alan Milli Görüş kurmaylarından Yasin Hatiboğlu’nun da “Artık Milli Görüş ifadesini daha rahat kullanabiliriz” demesi, Saadet’in asli mecraına döndüğünün bir başka ifadesiydi.

Salonda Numan Kurtulmuş ve arkadaşları aleyhine sayılabilecek başka bir ifade yoktu. Bu güzel bir olgunluktu elbet.

Salondaki hava beni şaşırttı. Diyebilirim ki; Numan Kurtulmuş döneminde çoğu kez görmediğimiz coşku bu kez salona yansımıştı. Salon dolmuş, insanlar her şeye yeniden başlıyor gibiydi.

Yılların Milli Görüşçüleri, adeta , “Biz varız ve buradayız” diyerek meydan okuyorlardı lisan-ı hal ile..

Kongre umarım; Türkiye’deki aydınların veya aydın namzetlerinin, kişilerin yaşıyla değil de söyledikleri ve idealleriyle ilgilenecekleri dönemin de başlamasına vesile olur.

Bazıları ısrarla Saadet için artık “Erbakan Fan Club” gibi yakıştırmalar yapsa da, bunun böyle olup olmayacağını önümüzdeki süreç gösterecek.

Hadi hayırlısı..

Reşat Nuri Erol
20.10.2010
05:03

BÖYLE BİR "YAZI" GELDİ;

BİLGİLERİNİZE...

Agnostik Yaklaşımlı Millî Görüşçülere Rağmen Yine Erbakan!

Türkçede tam karşılığı olmayan Batı kaynaklı agnostik sözcüğü çok önemli bir kavramı ifade ediyor. Kısaca var da diyemem yok da diyemem ya da evet de diyemem hayır da diyemem şeklinde ikircikli ve çelişkili bir telakkiyi tanımlamak için kullanılıyor. Kesin şekilde tam ve net olarak ayırt edilmeyen, bir arada olması imkânsız zıtlıkları birlikte mütalaa eden saçma ve sapkın bir anlayışı ifade ediyor. Agnostizm’in çıkış nedeni -hâşâ- Allah vardır da, yoktur da diyemem diyen, ne Hıristiyan ne de ateist olan değişik bir zihniyetin ortaya çıkmasıdır.

Düşünün: Erbakan Numan Kurtulmuş için dış faktörlerden etkileniyor, ihanet içindedir, sütü bozukluk ediyor, Saadet Partisi’ni amacından saptırıyor gibi ağır ifadeler kullanıyor… Zaten o güne kadar Erbakan ve Millî Görüş için demediğini ve yapmadığını bırakmadığı halde Saadet Partili önemli bir kesim hala Erbakan Millî Görüş lideri, Numan Kurtulmuş Genel Başkanımız diyerek her ikisine de sevgi, saygı ve bağlılıklarını ifade edebiliyorlardı!

Oysa böyle bir şey olamaz. Bu durum karşısında ya muhalif ve hatta hasım çevrelerin medyasına çıkıp Erbakan’ı suçlayan, Millî Görüş’ü eleştiren Numan Kurtulmuş’un tarafını tutup savunursun, ya da onu suçlayıp yaptıklarını eleştiren Erbakan’ın yanında yer alırsın. Her ikisini de olduğu gibi kabullenmek de ne demek? İşte agnostik yaklaşım dediğimiz budur!

Aslında agnostik karakter çok iğrenç bir şeydir. Bir algı bozukluğunu, tepkisizliği, iyi ile kötüyü bir tutan, hayır ve şerri ayırt etmeyen, haklı ile haksıza, zalim ile mazluma, ahlaklı ile ahlaksıza, şerefli ile şerefsize, namuslu ile namussuza aynı mesafede durmayı ve eşit muamele yapmayı ifade eden bir kavram.

Saadet Partisi Olağanüstü Büyük Kongresi için oluşturulan MKYK listesinde Erbakan’ı haklı bulanlar, yanında yer alanlarla birlikte baştan sona kadar Numan Kurtulmuş’u destekleyip yanında yer alanlar da var. Belli ki bir uzlaşma söz konusudur.

Farklı partilerdeki zıt ve karşıt görüş, düşünce, inanç sahipleri arasında bir uzlaşma olabilir ama aynı parti içerisinde bu nasıl olur? Olursa bu sağlıklı bir yapı olur mu?

Elbette ki mevzii, fer’i birtakım görüş ve düşünce farklılıkları telif edilip giderilebilir ya da sürdürülebilir. Ama temel konular ve yaklaşımlarda bu ancak agnostik bir anlayışla kabullenilip sürdürülebilir. Bir şeye ak diyenlerle kara diyenler bir birlikteliği sürdürüyorlarsa bu asla ahlaki bir zemine oturtulamaz. Önce ahlak ve maneviyat diyen bir siyasi partinin MKYK’sında bu zıtlıkları ve tuhaflıkları taşıyan kişilerin bulunması, yani agnostizme yer vermesi olacak şey değildir.

Ancak siyasetin işlevleri arasında sorunlara radikal çözümler getirmek olduğu gibi, ertelemek, zamana yaymak, görmezden gelmek, yok saymak, sürüncemede bırakmak türünden palyatif çözümler uygulamak da vardır.

Siyaset doğası gereği bazen uygun olmayan insan malzemesini ve içe sinmeyen yöntemleri de kaçınılmaz hallerde kullanmaktan geri duramaz. Bunun İslami meşruiyeti ise zaruriyetler memnu olanı mubah kılar şeklinde kurallaştırılmıştır.

Örneğin yanında şaraptan başka bir içecek ya da leşten başka yiyecek bulunmayan kişi ondan ölmeyecek kadar içebilir, yiyebilir. Hatta bunu yapmak zorundadır. Yine ölüm tehlikesi karşısında gasp, hırsızlık, aldatma, her türlü günah ve yasak yolla ölmeyecek kadar yiyecek ve su temin etmek sadece caiz değil aynı zamanda bir yükümlülük ve gerekliliktir de. Kişi bunları yapmayıp kendini ölüme terk ederse günah işlemiş olur. Ancak bu hususta zaruriyet ölçüsünün aşılmaması gerekir.

Bu tür bir yaklaşım ülkeyi, vatanı, milleti, devleti mutlak bir tehlikeden kurtarmak için de kaçınılmaz olabilir ve mutlak zaruriyet ölçüsünde başvurulabilir. Ancak bunda da mutlak zaruriyet bulunmalı ve asla ölçü kaçırılmamalıdır.

Eğer bir gerçeği açık seçik olarak anlatmanız halinde bunun anlaşılıp kavranmasında kesin sorun çıkması söz konusu ise gizlemek, olumsuz ve art niyetli kişilerin gaflet ya da ihanet içerisindeki destekçileri varsa dışlamayıp uygun imkân, fırsat buluncaya kadar hüsnü kabul göstermek gerekebilir.

Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamit’in “Mithat Paşanın İngiliz ajanı olduğunu biliyordum ama ne çare ki onu herkese bir milli kahraman olarak kabul ettirmişlerdi. Mecbur kaldım Sadrazam yaptım ama devlet yönetimini de bizzat üstlenerek yürüttüm” dediği gibi durumlarda iyi niyet ve meşru amaçla gereken her şey yapılabilir.

Böyle bakıldığında Erbakan’ın bir takım denge hesapları içerisinde hareket ederek hain ve işbirlikçi bazı zararlı şahısları MKYK içerisine alıp onların yapacağı tahribatı önlemeye yönelik tasarruflarda bulunmasında elbette ki herhangi bir sakınca olmadığı gibi gereklidir de.

Ancak buna Millî Görüşçülerin şuursuzluğu, kavrayışsızlığı, pasifliği neden oluyorsa bu sorunun bir an önce ortadan kaldırılması için çalışmak, gayret sarf etmek gerekir. Bunun için ilim erbabı ve irfan ehli kişilerin irşat görevlerini hakkıyla ifa edip emr-i bil m’aruf ve nehy-i an’il münker farizalarını yerine getirmeleri gerekir.

Numan Kurtulmuş olayında sorunun yaşandığı iki yıllık süreçte Millî Görüş mensubu ilim ve irfan erbabı kişiler her iki tarafa da aynı mesafede durdular, hakkaniyet gereği bir ikaz ve irşat görevi yapmaktan çekindiler. Genelde herkes çekimser ve nemelazımcı bir yaklaşım sergileyerek kimin galip geleceğine intizar etmekten başka bir şey yapmadı.

Bu tutum ve yaklaşım ilim erbabı ve irfan sahibi kişiler için tam bir ahlaksızlıktır. Kimin haklı kimin haksız olduğunu söylemek fitne değildir, yandaşlık olarak da nitelenemez. Kişi bildiğini doğru söylemek ve gereğini yapmakla mükelleftir.

Saadet Partisi Olağanüstü Büyük Kongresinde oluşturulan MKYK listesine bakıldığı zaman Millî Görüşçülerin şuurlanma ve çelikleşme konusunda daha çok fırın ekmek yemeleri gerektiği ortadadır.

Açıkçası, Erbakan Olağanüstü Büyük Kongrede tek başına büyük bir zafer kazandı ama Millî Görüşçüler yine nal topladılar. Yoksa Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk, Mete Gündoğan gibi işbirlikçi unsurlar niye MKYK’da yer alsın?

(Yazarın ismi mahfuz)

Reşat Nuri Erol
20.10.2010
05:05

Erbakan yine onların baş belası olacak

Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Saadet Partisi’nin başına geçti ve yine bazı ülkeleri telaşlandırdı. Dünyayı kan gölüne çeviren ırkçı emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi on yıllardır sürdüren Erbakan Hoca, 1997’de başında bulunduğu Refah-Yol Hükümeti’ni bir yıl sürdürebildi ancak Türkiye’yi bir yılda ekonomik refaha kavuşturdu.

HABERVAKTİM-

O dönemde Erbakan’a karşı içerde başlatılan kampanya dışarıdan başlatılmış ve daha o dönemde Erbakan’ın nasıl iktidardan düşürülmesi için planlar yapılmıştı. İşte o planlardan biri de Alan Makovsky. Makovksy, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ve istihbarat birimlerinde çalışmış önemli bir isim. Makovsky, makalesinde Erbakan’ın ABD’nin menfaatlerine nasıl aykırı olduğundan, Erbakan’dan kurtulmak için neler yapılması gerektiğine kadar bir dizi madde sıralıyor.

Makovsky’nin ‘Erbakan İle Nasıl Mücadele Etmeli’ başlığıyla 1997’de ‘Amerikan Menfaatlerini Korumak’ sloganını kullanan Middle East Quarterly dergisindeki yazısının tamamı aşağıda yer almaktadır.

Alan Makovsky

Erbakan ile nasıl mücadele etmeli

Alan Makovsky Washington Enstitüsü Yakın Doğu Çalışmaları’nın üst düzey üyesidir. Makovsky, uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Güney Avrupa Yakın Doğu Şefi Alan Makovsky

Türkiye’nin yeni İslamcı Başbakanı Necmettin Erbakan kısa bir süre önce İran ile imzaladığı 23 milyar dolarlık gaz anlaşmasının ardından NewYork Times Gazetesi’nden Thomas Friedman ‘Türkiye’yi Kim Kaybetti?’ başlıklı bir makale yazdı. Gerçekte, Türkiye kaybedilmiş değil. Türkiye hala laik, Batı yanlısı ve demokratik bir ülke. Bununla birlikte, İslamcıların eşi görülmemiş bir şekilde güç sahnesinde görülmeleri Türkiye’nin kaybedilmemesini garantilemek için çok fazla şey yapması gereken Amerikalılar için bir uyarı niteliği taşıyor.

DIŞ DEVAMLILIK, İç DEĞİŞİKLİK

Erbakan, Aralık 1995 yılındaki genel seçimlerde oyların yüzde 21’ini alarak başbakanlığı kazandı ancak Erbakan’ın başbakan olması bir şans eseriydi.

Daha önemlisi, Erbakan ve partisinin gücüne rağmen, Türkiye’de hala dış politika ve güvenlik alanlarındaki karar mercilerinde Batı yanlısı dinamikler egemen durumda. En önemli dış politika kararları Milli Güvenlik Kurulu’nda alınıyor. Bu Kurul, 5 üst düzey askeri ve 5 üst düzey civil yöneticilerden oluşuyor. 1982 Anayasası’nın Milli Güvenlik Kurulu’na sadece tavsiye kararı verme yetkisi tanımasına rağmen, Bu kurulun aldığı kararlar neredeyse hiç değiştirilemez. Mevcut Milli Güvenlik Kurulu üyeleri arasında tek İslamcı Erbakan. Süleyman Demirel ve Tansu çiller’in laik Doğruyol Partisi’nin diğer üç üyesi de askerle aynı şekilde Batı yanlısı ve laik bir politikadan yana.

MGK, Erbakan’ın kimlerle görüşeceğini, ne söyleyeceğini, nereye seyahat edeceğini kontrol edemez, ancak şu ana kadar geleneksel Türk dış politikası yönünü korumuş vaziyette. Türkiye bir NATO üyesi ve ABD ile olan güvenlik bağları sağlam duruyor. Erbakan başa gelmeden önce çekiş Güç’ü ve İsrail ile yapılmış tüm askeri anlaşmaları iptal edeceğini söyledi. Hükümete gelir gelmez, Erbakan’ın en üst düzey dış politika danışmanı Abdullah Gül, İsrail ile en azından bundan sonra herhangi bir askeri anlaşmanın olmayacağını belirtti. Erbakan hükümete geldiğinden beri çekiş gücün süresi iki defa uzatılmış ve İsrail ile üç askeri anlaşma imzalanmış. Kısacası, güvenlik ile ilgili konularda askeriyenin görüşleri hala hakim durumda. İki defa siyasi yasaklı duruma gelmiş olan Erbakan, askeriyenin Yahudi devletiyle ilişkileri inşa etme kararlılığını da kabul etti.

MGK, Erbakan’ın kimlerle görüşeceğini, ne söyleyeceğini, nereye seyahat edeceğini kontrol edemez.

Ancak Erbakan ve partisinin güçlerini gelecekte artırmak ve Batı karşıtı bazı politikalarını uygulamak için iyimser sebepleri var. Refah Partisi’nin büyük gelirleri, organizasyonları ve sadık üyeleri var ve en önemlisi 400 belediyede temiz yönetim ünü ile 1984’ten beri her seçimde arttırdığı oyları, partiyi daha da güçlendiriyor. Daha fazlası, Refah Partisi çok rahat bir ortamda çalışmalarını yapıyor. Refah Partisi’nin üyelerinin ve liderlerinin mezun olduğu Imam Hatiplere büyük bir ilgi var ve insanlar kayıt için sıra bekliyor. Refah Partisi’nin popüler olmasının bir diğer nedeni ise, ekonomik ve sosyal alanlarda laik politikacılarının uyguladığı yanlış politikalar, yolsuzluk ve mafya ile bağlantılardır. Türklerin birçoğu Refah Partilileri dürüst ve azimli görürken, laik politikacıları bencil ve kötü olarak görüyor. Eğer laik politikacılar daha iyi çalışmazlarsa, Batı yanlısı Türkiye radikal bir şekilde yönünü çevirebilir. Bu sebeplerden dolayı Türkiye’nin sosyal ve politik trendi bu ülkenin laik ve Batı yanlısı kalmasını isteyenlerin endişelerini haklı kılıyor.

ERBAKAN’IN DIŞ POLİTİKASI

Son çeyrek yüzyılda Erbakan ve partisi Amerika Birleşik Devletleri’ni emperyalist olmakla suçlayıp NATO’nun Türkiye’yi sömürdüğünü dile getirdiler. Siyonizmi ve Yahudileri kınayan Erbakan ve partisi, Türkiye’nin Batı ile entegrasyonunu savunan Türkleri de takliçi Batıcılar olarak nitelediler. Bunun yerine ise Türkiye’nin İslam ülkeleriyle birlikte Islam NATO’su, Islam Serbest Pazarı ve İslam Birleşmiş Milletleri’ni kurmasını istediler.

Erbakan hükümete geldiğinden beri söylemlerini biraz ılımlılaştırsa da, ana tercihlerinde herhangi bir değişklik olmamıştır. Başkakan olarak ilk ziyaretlerini Müslüman ülkelere gerçekleştiren Erbakan, Iran ile gaz anlaşması imzalamıştır. Erbakan’ın en önemli dış politika atağı en kalabalık 8 müslüman ülkeyi bir araya getirerek, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi işbirliği yaparak G-7’ye karşı bir balans yapmasını amaçlamıştır. Erbakan bu şekilde G-7 ve D-8’in yeniden biraraya gelerek ‘İKİNCİ YALTA’ konferansında yeni bir dünya düzeni kurulmasını istemektedir. Müslüman dünyasıyla ilgili bu girişim ve önerilere karşılık, Erbakan henüz Batı dünyasını ziyaret etmemiş ve Avrupa Birliği liderlerinin Dublin Zirvesi’ndeki davetini de redetmiştir.

NATO’DAN UZAK BİR POLİTİKA

Erbakan ülkesinin üye olduğu NATO’dan farklı bir politika sergilemektedir. Tartışmalı Libya seyahati sırasında Erbakan, BM tarafından 1992’de uygulanmaya başlayan ambargoyu kınadı ve bu ambargonun kaldırılmasını istedi. Erbakan Batı’nın Libya’yı terörist olarak göstermesini bir propaganda olarak niteledi ve asıl terörismi Amerika ve İsrail’in işlediğini ima etti. Erbakan Libya’nın 1986 Amerikan hava saldırısına gönderme yaparak, Libya’nın terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu söyledi. Erbakan, PKK’nın öldürdüğü binlerce vatandaşına da işaret ederek, ülkesinin de son 20 yılda terörismden en çok çeken ülkelerden olduğunu dile getirdi. Erbakan bu tuhaf seyahatini Libya ile imzaladığı terörisme karşı ortak çalışma anlaşmasıyla sonuçlandırdı.

ERBAKAN, ‘PKK’YI ABD DESTEKLİYOR’ DİYOR

Batılı hükümetler ve medya Erbakan’ın bu açıklamalarını görmezden geldi. Sadece Türk basını çok az bir şekilde sayfalarında yer verdi. Bunlar, Muammer Kaddafi’nin Kürt bağımsızlığını istemesinin gölgesinde kaldı. Ankara şiddetli bir şekilde bir Kürt devletine karşı çıkıyor. Kendi sınırları ötesinde olsa bile. Batılılar, Erbakan’ın açıklamalarına ve hareketlerini görmezden geliyor, bunun sebebi Erbakan’ın henüz Batı yanlısı Türk dış politikasını değişterememesinden kaynaklanıyor. Filistin Hamas örgütü ve Mısır Müslüman Kardeşler teşkilatının üyelerinin 1996 yılındaki Refah Partisi kongresine davet edilmeleri ise görmezden gelindi.

Erbakan’ın Amerika ve İsrail karşıtı söyleminin başka örnekleri de var. Aralık (1996)’ta, Erbakan, Amerika’yı çekiç Güç’ü kullanarak Türkiye’nin Güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmayı planladığını iddia etti. Bu tür iddialar daha önce de başka Türk politikacılar tarafından dillendirildi ancak bir başbakan düzeyinde ilk kez. Erbakan ayrıca İsrail’i Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan tüm bölgeyi, Türkiye’yi de kapsayan, işgal amacı taşımakla suçluyor. Refah Partili iki milletvekili bu görüşü İsrail elçisinin Hatay’ı ziyaret etmesiyle birlikte daha da iler getürdüler.

AMERİKAN MENFAATLERİNE TEHDİT

MGK tarafından kontrol edilse bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan işbirliğine meydan okuyor. Erbakan’ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyor. Erbakan’ın komplocu yaklaşımı ve Batı karşıtı söylemleri, Türkiye’nin dostu olarak bilinen birçok kişiyi de uzaklaştırıyor. örneğin, birçok önemli Yahudi-Amerikan kuruluşları Türkiye’ye olan ziyaretlerini ertelediler Erbakan’ın politikalarına duydukları kaygıdan d olayı.

Üçüncü olarak, Erbakan açık olarak İran, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Filistin’deki Müslüman teşkilatlara sempatiyle baktığını dile getirdi, ki bunlar önemli güvenlik riski taşıyor. MGK üyesi ve başbakan olarak Erbakan NATO’nun ve ABD’nin gizli güvenlik belgelerine ya ulaşmış ya da ulaşmış olacak. Erbakan’ın Dışişleri Bakanlığı diplomatları olmadan Iran, Suriye ve Irak temsilcileri ile sık sık görüşmesi bu konuda endişe duyulması için önemli bir sebep. Erbakan, İran gezisinde Türkiye ve İran’ın savunma sanayinde işbirliği yapmasını önermiş ve Iran devlet Başkanı Rafsanjani’ye Türkiye’nin üretiminde ortak olduğu F-16 uçak fabrikasını gezdirmeyi söz vermiş. Askerler buna karşı.

ERBAKAN AMERİKAN çIKARLARINA TERS

Dördüncüsü ve en önemlisi, Erbakan bir ideolog olarak Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters bir politika. Erbakan, toplumu birçok yönde dönüştürmeyi planlıyor ve bunu da dış politika uzmanlarının görmediği bir şekilde içerden yapıyor. Mesela, Refahlı bakanlar üst düzey 400 bürokratı kendi parti sempatizanlarıyla değiştirmiştir. Refah Partili yöneticilerin Dışişleri Bakanlığı’na lobi çalışmasında bulunarak dini okul mezunlarından da diplomat alınması istediği bildiriliyor. Refah Partili bir milletvekili imam hatip mezunlarının askeri akademiye kabul etmesini teklif etmiş ancak bu şimdilik askeriye tarafından rededilmiştir. Refah Partili Adalet Bakanlığı’nın yüksek hakim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi için uygulamaya başladığı rotasyona Türkiye Barolar Birliği karşı geçti ve bu karşı durma Bakanlığı şimdilik vazgeçirdi. 1995’te Erbakan’ın parlamento grubu Anayasa’nın islami düzenlemeler yasağına ilişkin maddeyi kaldırmak için çalıştılar.Erbakan ve partisi koalisyon ortağı olmadan bir hükümet kursalardı, İslami bir toplum oluşturmada amaçlarına daha çabuk ve kısa yoldan ulaşabilirlerdi.

AMERİKAN POLİTİKASI

Amerikalılar, çok az nadir görülebilecek bir şekilde müttefiki olan bir ülkenin başbakanının Amerikan menfaatlerine zararlı olacak politikalarını nasıl ele alacakları ikilemiyle karşı karşıyalar. Şimdiye kadar henüz bir kriz yok. Ancak söylendiği gibi, Erbakan dış politikayı kontrol etmiyor ve Türk dış politikası şimdilik Batı yanlısı olarak devam ediyor. Bu yüzden Amerika büyük değişikliklerden ziyade küçük ayarlamalar yapması gerekiyor. Washington ikili bir politika uygulamalı: Uzun dönem Amerikan menfaatlerini ve Türkiye’nin Amerikan dostlarını desteklemek, Erbakan ve destekçilerinden uzak durmak. Böyle bir politika birkaç ögeden oluşur:

1. ABD DOSTLARINI DESTEKLEMEK: Asker dahil Amerikan yanlısı Türkler, kamuoyuna Türkiye’nin Amerika ile olan ikili bağlarının değerini göstermeli. Buna karşılık olarak Washington uzun vadeli ilişkilerini etkileyen tüm konularda Türkiye’yi desteklemeli. Güvenlik bağları Türkiye ve Batı’yı birbirine bağımlı kılarken, bu aynı zamanda Türkiye’nin Batı’dan yana durmasında etkili bir araç. Bu yüzden Amerika Türkiye’nin ABD silahlarına ulaşabileceğine dair garantisine devam etmeli. Bu hususta, Clinton yönetimi samimi bir şekilde Türkiye’nin silah satın alımına karşı ABD yönetimindeki muhalefetle yüzleşmeli. Son aylarda Türkiye’ye söz verilen silahların iadesi bloke edilmiş durumda. Bunun sonucu olarak, Birçok Türk Washington’un Türkiye’ye gizli silah ambargosu uyguladını söylüyor. Bu iddia aynı zamanda 1975-1978 yılları arasındaki silah ambargosunu hatırlatıyor (Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesine gerekçe olarak) ve ABD’ye karşı olan hoşnutsuzluğu da artırıyor. Erbakan’ın Refah Partisi’nin anti-Amerikancı duruşunu göz önünde bulundurursak, siyaseten bu durumdan en çok Refah Partisi yararlanacaktır. Laik Türkler gizli olarak ABD’ye Türkiye’yi Erbakan’ın eline bırakmaması için yalvarıyorlar.

2. LAİKLİĞİ DESTEKLEKLENMESİ: Laiklik konusundaki kararsızlık Batı yanlısı sistemin içerisindeki Amerikan dostlarını zayıf bırakıyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nicholas Burns, Erbakan’ın başa gelmesinden kısa bir süre sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, laikliğin Türkiye ve ABD’nin iyi ilişkilerinde bir koşul olmadığını söyledi. Türk laikliğini hep önemsemiş olan ABD’nin bu önemli manevrası, içerdekilerin söylediği gibi, bir yanlıştı. Bu bir Türk gazetecesinin sorusuna aceleyle verilmiş bir cevap olup, ABD’nın resmi pozisyonunu yansıtmamaktadır. Daha da ötesi, daha sonraki Dışişleri Bakanlığı açıklamaları (o zamanki ABD’nin BM Temsilcisi Madeleine Albright dahil) Burns’un daha önceki açıklamasını geri çekerek Washington’un Türkiye’nin laikliğine verdiği önemi belirttiler. Yine de Burns’un yorumu arkasında bir kalıntı bıraktı ve O’nun açıklamaları İslami basında Amerika’nın Erbakan Hükümetine destek verdiğine dair kanıt olarak gösterildi. Bazı Türk laikleri, ABD’nin Erbakan’a karşı yeterince sert tavır takınmadığından şikayetçi.

3. ERBAKAN’DAN UZAK DUR: Amerikan yönetimi, Erbakan’ın siyasi kredisini artıracak herhangi birşeyden uzak durmalı ve resmiyetten öteye gitmemelidir. özellikle Washington’a çağırmamalıdır. Washington’un Türkiye’nin iç politikasını etkileme gücü sınırlı ancak Amerikan’ın onayı Türk politikacılar için önemli. Bu yüzden Erbakan hükümete geldikten bir hafta sonra ABD elçisinin 4 Temmuz’da verdiği partiye katıldı ve büyükelçi ile samimi fotoğraflar çektirdi. Eğer mümkünse, Amerikan yönetimi Erbakan ve arkadaşlarından ziyade laik bakanlar ve yüksek bürokratlarla çalışmalı. Bazı hususlarda bu ABD’nın Türkiye’ye karşı olan geleneksel politikasından farklı olarak daha az yardımcı olacağı anlamına gelebilir. Mesela, Amerika, Refah Partisi’nin halkçı ve bütçeyi zorlayan politikalarını başarması için IMF’deki nüfuzunu kullanmamalı. Ekonomik performans Türkiye’de hükümetlerin yumuşak karnıdır, birçok ülkede olduğu gibi. Refah Partisi’ne hiçbir şekilde ne uluslararası ekonomi kuruluşlarından yardım yapılmasına izin verilmeli ne de halkı memnun edecek politikaların başarıya ulaşmasına.

4. ERBAKAN’IN SöYLEMİNE SERT CEVAP VERİLMELİ: Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Burns Erbakan hükümetinin ilk haftalarında Washington’un Erbakan’ın hareketlerini ve söylemlerini dinleyeceğini ve izleyeceğini söyledi. Bir bakıma Washington şimdiye kadar bunu yaptı. örneğin, Washington Erbakan’ın Libya gezisini eleştirdi ancak Erbakan’ın ABD’ye yönelik terörizm suçlamalarına ve Kaddafi ile birlikte terörizme karşı yapacakları planlara karşı sessiz kaldı. Bu yaklaşım Türkiye’de geri tepti, çünkü Türkler Kaddafi’yi sevmiyor ancak başbakanlarının Tripoli’yi ziyaret etmesini de destekliyorlar. (Erbakan’ın bu ziyareti Libya ile olan dostluktan ziyade bu ülkenin Türk şirketlerine olan borçlarını ödemesi için yapılmış bir çaba olarak görülüyor) Washington Erbakan’ın ‘ABD, PKK’ya destek veriyor’ iddialarına da cevap vermedi. Washington bunları kesin bir şekilde yalanlayarak özür istemeliydi. Belli ki, Washington Erbakan ile sürekli bir söylem muharabesine girmek istemiyor. Ancak, bunları kabul eder görüntüsü vermemek için ABD Erbakan’ın daha kötü suçlamalarını görmezlikten gelemez. İki yönlü bir politikayı bu şekilde uygulamak basit olmayacak. Washington Erbakan’a soğuk olacağı için Türkiye’nin uzun vadeli menfaatlerine zarar vermeyi istememeli. Türkiye’ye yapılacak gerekli yardımlar kaçınılmaz olarak Erbakan’ın politik saygınlığını artıracaktır. Washington Türk Başbakanı’na fırsat kollayıp sözlü olarak hakaret etmemeli, ancak uygun olduğunda sert bir şekilde cevap vermeli. Bu politika çok ince bir şekilde ve duruma bağlı olarak uygulanmalı. Erbakan Hükümeti gerekli ekonomik önlemleri aldığında, IMF yardımı için ABD desteği uygun olur. Erbakan’ın Ağustos 1996’da İran’a yaptığı ziyaret esnasında imzaladığı 23 milyar dolarlık gaz anlaşması, enerji alanında sıkıntı çeken Türkiye’de geniş bir destek buldu. Bu yüzden Türkiye’ye karşı olası bir yaptırım (İran ve Libya yaptırımlarına bağlı olarak) geri teper ve anti-Amerikancı duyguları artırır. Bu da Erbakan’ın avantajına olurdu.

5. TüRKİYE’NİN öNEMİNİ BELİRT: Türkiye’nin ABD menfaatleri için olan stratejik önemi aşikar. Türkiye NATO’da ve Irak’ın kuzeyini gözetleyen Kuzey Keşif Gücü’nde başat bir role sahip ve Boşnak ve Hırvat Federasyonu’nun ordusunun eğitiminde rol alıyor. Orta Asya’da Tahran ve Moskova’dan farklı olarak daha ılımlı bir politika izliyor. Arab-İsrail barış girişimini destekleyen Türkiye aynı zamanda terörizmi destekleyen komşu üç ülkeye karşı bir savunma hattı görevi görüyor. Türkiye aynı zamanda müslüman Orta Doğu’daki tek demokrasi ve bu yüzden Amerikan desteği daha aleni ve güçlü bir şekilde üst düzey Amerikalılarca dile getirilmeli

6. ANLAŞILIR BİR POLİTİKA GELİŞTİR VE TUTARLI BİR ŞEKİLDE UYGULA: Soğuk savaş bittiğinden beri Amerika 8 yıldır Türkiye’ye karşı değişken bir politika izlemektedir. Neredeyse Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa ilişkilerinden sorumlu her yeni yardımcısı yeni bir politika uyguluyor. Türkiye önceleri Sovyetlerin yıkılmasıyla stratejik önemini kaybetmiş olarak görüldü. O zamanlar Kuveyt krizi Türkiye’nin yeniden önemli stratejik bir servet olarak görülmesine neden oldu. İnsan hakları Clinton yönetiminin başlangıcından 1995’e kadar en önemli konu olarak gündemde kaldı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke Türkiye’yi Avrasya’daki Amerikan menfaatlerinin merkezinde düşündüğü zaman, insan haklarının önemli olmasına rağmen, bunun Türkiye ile ABD ilişkilerine zarar verilmesine izin verilmeyeceğini vurguladı. Holbrooke’un 1996’da ayrılması ilişkilerde bir duraklama meydana getirdi, bu aynı zamanda Erbakan’ın sunmuş olduğu belirsizliklerden de kaynaklandı. Sadece Holbrooke’ın kısa süren görevinde Ankara, Washington’un küresel stratejilerinde kendisine ne derece önem verdiğine dair kesin bir kanaate sahipti. Holbrooke’un bu politikası aynı zamanda bir model teşkil ediyor ve ABD buna geri dönmeli. Son yıllarda Washington Türkiye’ye karşı tutarlı ve prensipli bir politikadan uzak hareket ediyor. Bu hususta, Erbakan dönemi belki Amerikalıların soğuk savaştan beri ihmal ettikleri Türkiye’yekarşı daha tutarlı bir politika izlemeleri konusunda yararlı olabilir.

HABERVAKTİM.COM

Reşat Nuri Erol
21.10.2010
05:38

Sebahattin Önkibar, bugünkü yazısında ilginç şeyler yazmış;

bilgilerinize...

Yeni bir kutsal ittifak şekilleniyor!

Yaşı 35’in altında olanlar zor hatırlar.

1991’de yapılan genel seçimlerde barajı aşma endişesi olan Refah Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi seçime ortak katılmıştı.

Dahası, bu seçim ortaklığına Aykut Edibali’nin partisi de dahil olmuştu.

Melih Gökçek’in arabuluculukları ile şekillenen bu ortaklığa o dönem kutsal ittifak yakıştırması yapılmıştı.

Üç partinin beraber girdiği seçimde partiler, milletvekili aday sayılarında önceden anlaşıp tek bir parti amblemi ile seçime girmişti.

İşte 19 yıl önce denenen bu metot yine gündemde!

Peki bu sefer seçim ittifakı kimler arasında mı?

Dün DYP’nin zirvelerinden aldığım habere göre Cindoruk ile Erbakan bu konuda şimdiden anlaşmış durumda!

Öyle ki iki parti de bundan sonraki stratejilerini buna göre şekillendirecekmiş!

Diyeceksiniz ki böyle bir ittifak barajı aşmaya yetmez!

Cindoruk ve Erbakan tarafları da öyle değerlendirmiş olacak ki bu ortaklığa dört parti ile iki ismi daha katmak istiyorlar.

Bunlar:

1) Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi.

2) Sadettin Tantan’ın Yurt Partisi.

3) Osman Pamukoğlu’nun Hak ve Eşitlikler Partisi.

4) Haydar Baş’ın Bağımsız Türkiye Partisi.

5) Mustafa Özbek.

6) Sadi Somuncuoğlu.

Dinlediğime göre Cindoruk ve Erbakan cenahı bu kesime teklif götürmek için hazırlık yapıyor!

Efendim yine yetmez, bunların her biri tabela partisi diyebilirsiniz ama öyle değil!

Birincisi böyle bir birlikteliğin yaratacağı bir sinerji var!

Hatırlayın Ağar-Mumcu flörtü, başlangıçta büyük heyecan uyandırmış ve yüzde 18’lerden söz edilmeye başlanmıştı.

Oysa o günlerin DYP’si ile ANAP’ı kağıt üzerinde yüzde 8 bile değildi!

Söylemek istediğim, bu tür ittifaklarda bazen 5 artı 5 eşittir ancak 6 olabilmesine karşın bazen de pekala 16 olabiliyor ki Cindoruk-Erbakan projesinde böyle bir şans var.

Gerek DP, gerek SP tabanları ve gerekse de AKP’ye muhalif olan diğer muhafazakar ve merkez sağ seçmen, barajı aşma ihtimali gördüğü an böyle bir projeye omuz verebilir.

Bazıları, yoksa bu formül Cindoruk’un koltuğunu, yani genel başkanlığını kurtarma girişimi mi diyebilir ama emin olun öyle değil!

Çok iyi biliyorum ki Hüsamettin Bey orada Demirel’in ısrarlı ricası ile koltuk sahibini bulana kadar oturuyor.

İsmini verip hemen yıpratılsın istemiyorum ama böyle bir kutsal seçim ittifakı için lider olarak Demirel iyi bir isim buldu galiba!

Bekleyin, AKP işi bitirdi oyu yüzde 47’lerde deyip hemen pes etmeyin, önümüzdeki günlerde sevineceğiniz gelişmeler olacak!

Tabii bu süreçte Tayyip Erdoğan, Tansu Çiller, Ahmet Özal ve Aydın Menderes’i kullanıp bu teşebbüsü sabote etmeye çalışacak ama emin olun bu iş başarılırsa hiç birinin bir etkisi olmaz!

NOT: Merkez sağın Karadeniz’deki sembol ismi Ordu’lu işadamı Hakkı Yılmaz kalp krizi geçirerek vefat etmiştir. Ailesi ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.



YorumYap

Sayı: 71 | Tarih: 17.10.2010
Ahmet Hakan
Türbanlı yargıç olur mu?
759 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Reşat Nuri Erol
Adil ve zalim insanlar ve sistemler
744 Okunma
5 Yorum
Ilker Ardic
Mahir Kaynak
Tehlikeli ilişkiler
636 Okunma
7 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
Cumhuriyetin Başına Çarşaflı Bir İslâm Hanımı
603 Okunma
Emine Hocaoğlu
Ruşen Çakır
Toplumsal ve siyasal hareketlerde hormonlu büyüme
519 Okunma
Tayibet Erzen
Oktay Ekşi
Bırakın Serbest Olsun!
504 Okunma
Vahap Alma