Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ruşen Çakır - Vatan Tayibet Erzen
Toplumsal ve siyasal hareketlerde hormonlu büyüme
519 Okunma, 0 Yorum

 


Ruşen Çakır - rcakir@gazetevatan.com

12.10.2010

 

 

Refah Partisi’nin (RP) ilk büyük patlamasını yaptığı 1994 yerel seçimlerinden kısa bir süre sonra Mardin’den Diyarbakır’a dönüyordum. Arabada iki yerel RP yöneticisi bana eşlik ediyordu. Bunlardan biri sosyalist soldan, diğeri de ülkücü hareketten Milli Görüş’e katılmıştı. İçlerinden soldan geleninin şu sözleri RP’yi anlamamda bana epey yararlı olmuştu: “Parti olarak çok hızlı büyüyoruz ve bu beni çok ürkütüyor!”

Onun bu sözlerinden geniş ölçüde esinlenerek RP’nin o dönemdeki büyümesine “hormonlu” sıfatını uygun bulmuştum ve “Nasıl hormonlu bir domates normalden daha büyük ama daha tatsızsa RP de giderek büyüyor ama başlangıçtaki özünden uzaklaşıyor” türünde cümleler kuruyordum.
Ülke çapında parti tabanında büyük bir coşku ve heyecan yaşarken Güneydoğulu o RP yöneticisinin kaygıya sürüklenmesinin ardında muhakkak soldan gelmesi etkili olmuştu. Çünkü 1970 ortalarından itibaren çok büyük bir ivme yakalamış olan Türk solu, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte çok büyük bir darbe yemiş, güçlü bir direniş gösterememiş ve o andan itibaren de bir daha kendini toparlayamamıştı.

Zaten bizim o sohbetimizin üzerinden çok da fazla zaman geçmeden RP de benzer bir akıbete uğradı. Yerel seçimlerin ardından genel seçimlerden de birinci parti çıkan, hatta DYP ile koalisyon hükümeti kuran RP, 28 Şubat sürecinde yaşanan post-modern darbeye karşı koyamadı: RP kapatıldı, Erbakan başta olmak üzere birçok lidere siyaset yasağı getirildi...

Verenler almaya başlayınca

Tarihin değişik zamanlarında, dünyanın değişik yerlerinde toplumsal ve siyasi hareketlerin en güçlü göründükleri anların aslında en hassas, en kırılgan anları olabildiğine dair sayısız örnek verebiliriz. “Peki neden böyle oluyor?” sorusu üzerine sayfalarca, hatta ciltlerce yazıp çizmek mümkün. Ama bir gazete yazısında olabildiğince özlü konuşmamız gerektiği için kendimce bu soruya hızlı bir cevap vermek isterim: Toplumsal ve siyasal hareketlerin büyük çoğunluğu belli idealler etrafında bir araya gelmiş ve kendini adayan insanlar tarafından başlatılır. Ama güçlenip büyüdükçe bu hareketlere, başlangıç ideallerine aynı kendini adamışlıkla yaklaşmayan çok sayıda insan da katılır. Süreç içinde idealler geri planda kalır ve hareketin daha da güçlenip büyüyerek varlığını sürdürmesi temel amaç haline gelir. Özetle söyleyecek olursak başlangıçta bir hareketi “kendilerinden verenler” var ederken, zaman içinde o hareket “kendileri için alanlar”ın egemenliği altına girer. Başlangıçtaki fedakâr insanların bir bölümü de bu furyaya katılır, hatta bazen başını çekerken, küçük bir bölümü de büyük bir hayal kırıklığıyla küsüp köşesine çekilir.

Kısır döngüden nasıl çıkılır

Peki bu bir kısır döngü müdür? Büyüyen her hareketin özünden kopması, asli ilkelerine yabancılaşması ve kendi varkalmasını her şeyin önüne koyması kaçınılmaz bir durum mudur? Galiba öyle. Yine de bu kısır döngüyü bir nebze kırabilmede şu üç ilkenin yardımcı olabileceğini düşünüyorum: 1) Şeffaflık; 2) Sivillik; 3) Demokrasi.
Eğer bir hareket şeffaf değilse, kendince “haklı” gerekçelerle kapılarını toplumun diğer kesimlerine açmıyorsa, ne kadar büyürse büyüsün kendi kurdunu da içinde büyütür. Çünkü şeffaf olmayan bir hareket hep vehimlerle, paranoyayla yol alır. Hareket içindeki insanlar bir yerden sonra birbirlerinden de kuşku duymaya başlarlar. İşin ilginç yanı, bir hareket dış sızmalardan ne kadar çok korkarsa, “dış odaklar”ın ona sızması o kadar kolay olur. Türkiye’deki birçok silahlı sol örgütün, PKK’nın ve Hizbullah’ın öyküleri bunun kanıtıdır.

Sivilliktense, esas olarak söz konusu hareketin kendine muhatap olarak devleti (ya da devletleri) değil toplumu alması gerektiğini kastediyorum. Halbuki birçok hareket, belli bir güce eriştikten sonra ya devleti ele geçirmeyi kafasına koyuyor ya da siyasi iktidarı elinde tutan (ya da ele geçirmek isteyen) güçlerle pazarlıklara girişip kendine pastadan pay kapmanın derdine düşüyor.

Demokrasi kavramını ortaya ataraksa, hareketin kendi üyelerini ne derece özgür bıraktığını sorgulamak istiyorum. Bildiğimiz gibi iddialı toplumsal ve siyasal hareketlerin büyük kısmı “karizmatik” (veya öyle olduklarını sanan) liderler tarafından yönetiliyor. O hareket ne kadar büyüyüp güçlenirse liderin güç ve etkisi de o kadar artıyor, aşağıdakiler ona (ve onun yakın çevresine) daha fazla

 

 

Devamı için TIKLAYINIZ.

 

Yorum:

 

Sağlam bir zemin üzerinde kurulan ve planlı olarak büyümeyi hedefleyen bir partinin ivme kazanarak hızla ilerlemesi gayet normaldir. Buna içi boş balon muamelesi yapmak ise sözün tam manasıyla haksızlıktır. Zirveye ulaştıktan sonra ise gerileyerek yok olması veya başka bir şeye dönüşmesi ise doğa kanunudur, başarısızlık veya fiyasko değil. Her şeyin bir ömrü vardır ve onu tamamlaması evrim gereğidir. Ne kadar iyi işler yaparsa yapsın bir partinin uzun yıllar aynı çizgide varlığını sürdürmesini beklemek beyhude bir bekleyiştir.

Zamanında RP’nin hızla yükselişini sindirememiş dolayısıyla 28 Şubat gibi kara bir tarihi ağızlarından salyalar saçarak anan insanlar, hala kendi sol merkezli parti veya kuruluşlarının bakiliğini umma gafleti içindeler. Başarısızlıklarına da kılıfları hazırdır. Onlardan olmayan diğerleri!

Diğer gezegenleri bilemeyeceğim ama yeryüzü Müslümanlarının başarısız olmak gibi bir lüksleri yoktur. Toplum onlardan çok şey bekler.

Sol bir parti herhangi bir sebepten dolayı kapatılırsa, bu diğer sol partileri usulsüz ve başarısız yapmaz!

Başı açık bir kız öğrenci sınavda kopya çekerse, bu diğer başı açık kızları tembel yapmaz!

Bir adam sokak ortasında çocuğuna bağırırsa, bu diğer babaları kötü yapmaz!

Ama bu yukarıda saydıklarımdan herhangi biri Müslüman kimliğiyle toplumda yer etmiş, öyle tanınan bir insanın başına geldiyse, bitti artık. O parti ve benzerleri kadar kötüsü, o kız ve benzerleri kadar tembel ve ahlaksızı, o adam ve benzerleri kadar gaddarı yoktur. Bunun adı da kesinlikle önyargı değildir. Çünkü Müslümanlar üzerinde dört dörtlük işleyen bir mekanizma vardır o da şudur ki; reklamın iyisi, kötüsü olmaz.

Toplumun tüm bu yargılamaları aslında bilinçaltlarında Müslümanları oturttukları kusursuz tahtla ilgilidir. Allah’a iman etmiş ve onun mucize kitabi olan Kuran’ı Kerim rehberliğinde hayat sürmeyi hedefleyen bir kimsenin tüm bu anlatılanları yapması olanaksızdır çünkü o kusurlu yaratılmış olan insan değildir, o sürekli ilahi vahiyle bağlantıda olan, tetikte yaşayan günahsız varlıktır. Tüm bu öngörüler de İslam hayranlığıdır. Yemiş gibi görünelim.

 

 

 


 

Tayibet Erzen



YorumYap

Sayı: 71 | Tarih: 17.10.2010
Ahmet Hakan
Türbanlı yargıç olur mu?
758 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Reşat Nuri Erol
Adil ve zalim insanlar ve sistemler
744 Okunma
5 Yorum
Ilker Ardic
Mahir Kaynak
Tehlikeli ilişkiler
635 Okunma
7 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
Cumhuriyetin Başına Çarşaflı Bir İslâm Hanımı
603 Okunma
Emine Hocaoğlu
Ruşen Çakır
Toplumsal ve siyasal hareketlerde hormonlu büyüme
519 Okunma
Tayibet Erzen
Oktay Ekşi
Bırakın Serbest Olsun!
503 Okunma
Vahap Alma