Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ahmet Hakan - Hürriyet Lütfi Hocaoğlu
AK Parti tabanı türban için neden partisine kızmı
579 Okunma, 1 Yorum

15.10.2011

MECLİS’teki türban sorununun halledilmesi için muhteşem bir fırsat doğmuş.
Fakat o da ne?
Türban konusunda duyarlı olması beklenen AK Parti, bu fırsatı değerlendirmekten kaçınıyor.
Peki bu durumda AK Parti tabanı, neden “Bu fırsat tepilir mi” diye isyan etmiyor? En küçük bir itirazda bulunmuyor? Neden sesler yükselmiyor?
* * *
Sanırım bunun beş nedeni var:
BİR: Taban liderliğe sonsuz bir güven duyuyor.
İKİ: “Bizim için hayırlı olan neyse Tayyip Bey onu zaten yapar” duygusu tabana egemen olmuş durumda.
ÜÇ: “Şu anda bu konuda adım atmadıklarına göre henüz zamanı gelmemiştir” diye düşünülüyor.
DÖRT: Türban konusunu gündeme getiren BDP’ye güvensizlik duyuluyor.
BEŞ: Türbanı kişisel yaşamlarının odağına yerleştirmiş bir heyetin, türban sorunu konusunda duyarsız olabileceği akıllara yatmıyor.

Yazının tamamı için tıklayınız.

 

Yorum:

Yasak olmayanı yasak hale getirmek

Tek bacağı protezli CHP milletvekilinden dolayı kadın milletvekilleri için pantolon serbestliği getiren içtüzük değişikliği tam çıktı derken BDP’nin bir hinliği ile karşılaşıldı.

BDP sadece pantolonun değil, başörtüsünün de serbest olmasını istiyordu. Bunun içtüzüğe eklenmesini istiyordu. BDP bunda samimi olabilir miydi?

Öyleyse milletvekillerinin kıyafeti ile ilgili içtüzük 56. maddeye bakalım:

MADDE 56 – Başkanlık kürsüsünde Başkan, beyaz kelebek kıravat ve siyah yelek üstüne siyah fırak giyer. Görevli kâtip üyeler de, koyu renk elbise giyerler.

Genel Kurul salonunda yer alan milletvekilleri, bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkilatı memurları ve diğer kamu personeli ceket giymek ve kıravat takmak zorundadırlar. Bayanlar tayyör giyerler.

Görevlilerin kıyafeti Başkanlık Divanınca tespit edilir.

Burada hanımların kıyafeti için tek bir açıklama var: “bayanlar tayyör giyerler.” Hiç kimse burada başörtüsü yasağı olduğunu iddia edemez. Zaten serbest olan başörtüsü için BDP niçin ortaya atıldı? Cevabı çok basit. Aklınca Ak Partiyi zor duruma düşürecekti. Oltaya gelen Ak Parti hemen heyecanlanacaktı. İçtüzüğe ilgili maddeyi koyacaktı. Arkasından bu konuda yetkisi olmayan Anayasa Mahkemesine gidilecekti ve böylece yasak olmayan başörtüsü büyük bir başarıyla yasak hale getirilecekti.

BDP fitne çıkarmayı başaramadı. Ak Parti oyuna gelmedi. Ancak o zaman şu soruyu sorarız. Neden Ak Partinin başörtülü milletvekili yok? İşte bu da Ak Partinin çelişkisi. Ak Parti kendince her şeyi yavaş yavaş halledeceğini zannediyor. Adım adım çözeceğini zannediyor. Faizli, zinalı düzende başarılı olacağını zannediyor. Bir tane bile başörtülü milletvekiline cesaret edemiyor.

Ak Parti adım adım hiç bir şeyi çözemez. Her şeyin çok iyiye gittiğini zannettiği bir anda baş aşağı oluverir. Çünkü Allah kokuşmuş, faizli, zinalı düzende onların başarılı olmasına asla izin vermez. Bugünlerde başarılı gibi görünmelerinin de tek sebebi vardır. O da Allah’ın Adil Düzen’in gelmesi için zaman kazandırmasından başkası değildir.

 

 

Lütfi Hocaoğlu

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
16.10.2011
09:55

Geçen hafta

İLİM, ÜNİVERSİTELER, EĞİTİM

vs ile ilgili bu köşede yazılanları ve yorumları hatırlayın...

Sedat LAÇİNER, gugünkü Star gazetesinde bu konuda ilginç bir değerlendirme yazmış...

Yazının başlığı bile her şeyi anlatıyor:

Bilmsel intiha

r...

*

Bilimsel intihar

Akademisyenlik uzun ve meşakkatli bir yoldur. 4 yıllık üniversite diploması pek çoklarını mühendis, mimar veya müfettiş yaparken, bilim insanı olmayı aklına koyanın yolu daha yeni başlamaktadır. Sıra arkadaşları dolgun maaşlarla iş dünyasına girerken, aday-akademisyen yeni bir öğrenciliğe, yani yüksek lisansa (master) yelken açar. Bunun için kazanması gereken bazı sınavları vardır: Dil sınavı, ALES’i ve mülakatı. Eğer hepsini geçmeyi başarır, uygun bir de kontenjan bulabilirse yeniden öğrenci olabilir. Master bizde en az 2 yıl sürüyor. Hocaların kaprisi, üniversite bürokrasisi, özel hayattaki engeller dikkate alındığında pek çok öğrenci doktora eğitimine lisans diplomasını aldıktan en az 3 yıl sonra başlayabiliyor. Doktora ise bizde ortalama 5 yıl sürüyor. Bazı öğretim üyeleri 7 yıldan önce alınan doktoraya doktora demiyor, ama neyse biz doktorayı ortalama 5 yıl sayalım. Böylece bir akademisyen adayının üniversiteye adım atmasıyla ‘doktor’ (dr.) unvanını isminin başına eklemesi arasında ortalama 10-12 yıl geçiyor. İlk-orta-lise eğitimini de eklediğinizde bu kişinin ‘dr.’ oluncaya kadar yaklaşık 24 yılı sıralarda dirsek çürütmekle geçiyor. Üstelik üniversitelerde araştırma görevlisi olarak işe başlayamayanlar ana-baba desteğiyle ya da geceleri çalışıp, gündüzleri okuyarak bu açığı kapatmaya çalışıyorlar. Büyük, çok büyük bir fedakârlıktan bahsediyoruz burada. Üstelik fedakârlık sadece zaman ve paradan değil. İnsanlar hayatlarının en güzel yıllarını eğitim ve bilim için harcıyorlar. Bu arada sağlıkları ve çoğu kez gözardı edilse de fiziksel güzellikleri de feda edilenler arasına katılabiliyor. Evlilikler erteleniyor, hatta çocuk yapma yaşları 35-40 yaşlarına sarkabiliyor. Hatta bilim uğruna evliliklerini ve çocuk yapmayı erteleyenler bu imkânı bir daha asla bulamayabiliyorlar. *** Sözün özü, bilim insanlığı para için veya şan-şöhret için yapılacak bir iş değil. Eğer sevmiyorsanız, buna katlanmak mümkün değil... Bundan dolayıdır ki pek çok akademisyen adayı severek ve isteyerek bu zorluklara göğüs geriyor. Ne var ki tüm bu fedakârlıkları sadece bireylerin omuzlarına yüklemek de bir devlet için hem haksızlık, hem de ölümcül bir hatadır. Çünkü bilim de, yüksek eğitim de bir milletin büyümesi ve güçlenmesi için hayatidir. Bu nedenle ileri devletler bilim insanlarının omuzlarındaki yükü hafifletmeye çalışırlar. Çünkü bilirler ki bilim de, bilim adamı da iltifat gördüğü, takdir edildiği yerde durur. Hatta bu ülkeler ödüller ile diğer ülkelerin seçkin beyinlerini de ülkelerine çekmenin yollarını ararlar. Bizde ise onlarca yıldır derinleşen sorunlar bir türlü düzelemiyor, büyüyen Türkiye ile uyumsuz bir tablo ısrarla bilim hayatımızdaki yerini koruyor. Şöyle ki: Ülkemizde üniversite eğitiminin üzerine 8-10 yıl eğitim yapıp zorlukla ‘yrd.doç.’ unvanını alabilen öğretim üyeleri mezun ettikleri sıradan öğrencilerinin bile aldıkları maaşların altında bir ücrete mahkumlar. Kıdemsiz doçentler bile 1 yıllık hâkimlerden, yüzbaşılardan veya stajyer kaymakamlardan daha az bir maaş alıyorlar. Sıradan bir bankada göreve başlayan memure hanım 1 ay önce kendisini mezun eden hocasına borç verebilecek bir maaşa sahip olabiliyor. Master veya doktora yapan araştırma görevlilerinin durumu ise çok daha vahim. *** Elbette bilim insanının ağzı açlıktan kokmuyor. Bilimden-eğitimden alınamayan paralar diğer işlerle, ya da haftada 30-40 saati bulan ek derslerle kapatılmaya çalışılıyor. Hukukçuların neredeyse tamamı dışarıya iş yapıyor. Kısacası bilim yapması gereken kişiler yüksek lise öğretmenlerine dönüyorlar. Ya da üniversite unvanları piyasada tutunabilmek için etkili birer etikete dönüşebiliyor. En kötüsü ise mevcut maaş rejimi sonucunda en iyileri üniversiteye çekebilmek her geçen gün zorlaşıyor.



YorumYap

Sayı: 122 | Tarih: 16.10.2011
Ebubekir Sifil
İnsanlığın Ortak Değerleri
Değerlerin Kaynağı
3216 Okunma
Zafer Kafkas
Mehmet Şevket Eygi
Şükürsüzlük
Kendimizden Aşağısına Bakalım
878 Okunma
6 Yorum
Emine Hocaoğlu
Ahmet Hakan
AK Parti tabanı türban için neden partisine kızmı
Yasak olmayanı yasak hale getirmek
579 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
Derin Devletler, sığ ithamlar
Suçlu başörtülüler
551 Okunma
1 Yorum
Hakan Kandal
Mahir Kaynak
Kuzey Irak
Sermayenin Planı
521 Okunma
3 Yorum
Süleyman Karagülle
Zülfü Livaneli
yazıyla dünya değiştirilebilir mi?
cehl i mürekkep ve bizim kitaplar
493 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ruhat Mengi
Diyanet İşleri ve şiddet!
Dürüstlük ve Samimiyet
446 Okunma
1 Yorum
Vahap Alma
Ruşen Çakır
CHP’liler medyaya boşuna kızıyor
Dokuz köyden kovulmayı göze alan var mı?
422 Okunma
Tayibet Erzen