Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Olanların anlamı
570 Okunma, 5 Yorum

Mahir KAYNAK

Gerginliğin anatomisi

4 Eylül 2011 Pazar

 

Mavi Marmara gemisinin yola çıkışından beri açıklanması gereken bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Önce bu geminin gidişi neden bu kadar gösterişliydi? Amaç sadece yardım olsaydı daha güvenli bir yol kullanılabilirdi. Bu seferin İsrail’in uyguladığı ambargoyu delmek amacı taşıdığı anlaşılıyordu. İsrail’in uyguladığı ambargoyu savunmuyorum ama bunun kaldırılması siyasi bir olaydır ve bir yardım kuruluşunun bu ambargoyu delmesi siyasi bir eylemin aracı olarak kullanıldığı anlamına gelir. Türkiye bu amacı destekliyor muydu yoksa başka bir gücün operasyonuyla mı karşı karşıyaydık?

- Mavi Marmara başka bir gücün tertibi mi idi?

- ABD’deki tekel sermaye, İsrail Yahudilerinin hakimiyetini ellerinden almaması için İsrail’e çocukça işler yaptırmakta, Mavi Marmara gemisi Türkiye İsrail arasını açmak için tertiplenmiştir. Türkiye hükümetinin dahli yoktur.

 

 

İsrail’in uluslararası sularda gemiye müdahalesi son derece anlamsızdı. Biraz daha bekleyebilir ve savunabilecekleri bir ortamda müdahaleyi gerçekleştirebilirlerdi. Ayrıca insan öldürmeye ne gerek vardı? Geminin kontrolünü ele geçirir ve istedikleri yere yönlendirebilirlerdi. Bunun bir acemilik ya da gaddarlık olduğunu sanmıyorum ve İsrail’in geminin hareketinden itibaren bunu planladıklarını düşünüyorum. Aksini düşünmek İsrail’in ilkel bir kavim gibi davrandığını kabul etmek demektir ama bir yandan Mossad’ın dünyaya yön verecek kadar güçlü olduğunu söyleyip sonra bu hesapsızlığın yapıldığını kabul etmek çelişkidir. Mossad’ın dünyaya yön verdiğine inanmıyorum ama birçok kişi ona olduğundan fazla güç atfediyor sonra onun hesapsız davrandığını kabul ediyor.

- İsrail bilerek çocukça sanılan hareket yapmıştır. Bilerek yapmıştır.

- Gaye Türkiye’nin ve dünyanın acziyetini ortaya koyup gözdağı vermek. Tekel sermaye yaptırmıştır.

 

Herkes İsrail Devletinin kuruluşunun Yahudilerin bir zaferi olduğunu düşünür. Oysa Osmanlı devleti dışında Yahudilere eşit vatandaş gibi davranan bir ülke yoktu ve Yahudiler Avrupa’dan kaçmak istiyordu. ABD Yahudi göçünü İsrail’e yönlendirdi ve İsrail Devleti kuruldu. Onun görevi Ortadoğu’daki İslam ülkelerine bir düşman yaratmaktı ve düşmanlığın Avrupa ve ABD’ye yönelmesini engellemekti. Yıllarca çözülemeyen Filistin sorunu bu karşıtlığın simgesi oldu. Filistinliler devlet kuramadılar ama asıl önemli olan onların savaşmaktan başka meslekleri olmamasıydı.

- ABD İsrail devletini kurarak İslam düşmanlığını oraya yönlendirdi.

- Yahudiler vaat edilen devleti kurdular. Tekel sermaye bunu önleyemedi şimdi gelişmesini önlemektedir.

 

Geçimlerini dış yardımlarla sağladılar ve petrol bölgesinde Batıya yönelik muhtemel gerginlikleri üstlendiler. Bu arada bazı komik sayılacak siyasal ilişkiler de vardı. ABD hem İsrail’in bir numaralı hamisi sayılıyor hem de Filistinliler’i destekleyen, İsrail’e karşı ABD’den büyük miktarlarda silah satın alan Suudi Arabistan’ın dostu sayılıyordu. Eğer İsrail ile Suudi Arabistan çatışsaydı sizce ABD kimin yanında yer alırdı? Merak etmeyin böyle bir şey olmaz ve Suudi savaş uçaklarını kullanan ABD’li pilotlar İsrail’le savaşmaz.

- İsrail doğrudan, Filistin’i Suudi krallığı aracılığı ile desteklemiştir.

- Evet böylece Orta Doğu’nun dünyaya hakimiyeti önleniyor.

 

Bir ülkenin amaçlarınıza uygun davranmasını isterseniz bunun iki yolu vardır. Ya bu ülkeyle anlaşırsınız ya da öyle olaylar yaratırsınız ki onun tepkileri sizin politikanıza uygun olur. Tepki gösteren ülkenin çıkarlarına aykırı hareket ettiği söylenemez ama yönlendirilmiş olur.

- Bir ülkeye doğrudan etki etmenin yanında olaylarla da yönlendirirsiniz.

- İki tarafı destekler silah satarsınız, ekonominiz yolunda gider. Onların ikisini böylece emrinize alırsınız. Çünkü başka yaşama şansları kalmaz.

 

Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bozulması şartlara uygundur. Bölgesel bir güç olmak isteyen ülkemiz bölgedeki tüm halkların düşman saydığı bir ülkeyle dost olamaz. Bir zamanlar her taşın altında Yahudilerin olduğu, ülkemizi Sabetayistlerin yönettiği söylenirdi. İlk bakışta Yahudi aleyhtarlığı gibi görünen bu yaklaşım aslında onları insan üstü bir varlık düzeyine yüceltiyordu. Hiçbir soyun diğerinden üstün yanı yoktur ve günümüzde saf bir soyun olduğunu zannetmiyorum.

- Sabetayistler yönetiyor deniyordu. Bu onları büyütme siyaseti idi. Yine kendileri yapıyordu. Türkiye’yi bölgesel güç yapmak için İsrail’le arası açılmalı idi.

- Tekel sermaye dünyayı İslam tehlikesi ile korkutuyor. Terörist Müslümanları dünyaya musallat ediyor.

 

 

Olanların anlamı

10 Eylül 2011 Cumartesi

 

İsrail’le ilişkilerimiz tartışma konusu ve bunun Mavi Marmara gemisindeki olaylardan kaynaklandığı söyleniyor. Siyaseti güncel olaylarla değerlendirmek, söylenen ve yapılanlardan sonuç çıkarmak yerine dünyayı yönlendiren güçlerin politikalarının ne olduğunu anlamaya çalışmak daha faydalı olabilir.   

- İsrail’le olan sorunumuz Mavi Marmara değil dünyanın genel siyasetidir.

- Tekel sermaye dünyada terörist İslam ülkelerini organize edip etkin güçlere gözdağı vermek istiyor. Türkiye’yi İsrail’e karşı kahraman yaparak İslam ülkelerine söz geçirir hale getiriyor.

 

17 Şubat 1991’de Yeni Yüzyıl Dergisi’nde çıkan söyleşimden bir bölümü aktarmak istiyorum. İsrail’in olaylarda nasıl bir rol oynayabileceği hakkındaki bir soruya şu cevabı veriyorum ve sözlerim gardiyan ve çoban ara başlığıyla yayınlanıyor.

- 91’de bir yazı yazdım.

- Geçmişte yazılanlar doğru ise şimdi yazılanlar da doğru olur.

 

Mahir Kaynak: İsrail olmaz. İsrail Araplarla düşmanlık yaratacak bir güç. Jandarmalık yapabilir sadece. Türkiye’ye yaptırılacağını söylediğiniz jandarmalık, mahiyet itibariyle son derece farklı. Araplarla bizim aramızda kan davası çıkmasına gerek yok. Süveyş Kanalı’nın doğusunda Araplarla bizim aramızda sorun çıkmaz. Batısı ile çıkar. Orayı ABD zaten Avrupa’ya terk etmiş durumda. Süveyş’in doğusunda güç yok. Irak’ın siyasi bütünlüğü ortadan kalkacak. Türkiye’ye direnmesi söz konusu olmayacak.

- Süveyş’in batısı Avrupalılara terk. Doğusunda Arapçılık ve diğerleri arasında çatıştırılacak. Irak parçalanacak.

 

- Irak nasıl parçalanacak?

- Baştan beri senaryom şu: Arap olan ve olmayan uluslar bölünecek. Araplar ayrı, Kürt ve Türkler ayrı. Türkiye’nin himayesinde veya garantörlüğünde bir Kürt-Türk devleti, bunların iç içe olması Türkiye ile ilişkiler bakımından iyi olacaktır.

- Türklerin himayesinde Irak’ta Kürt devleti kurulacak.

- Sonra da Türkiye Kürdistan’a katılacak.

 

Gelişmelerin bu yönde olup olmayacağını göreceğiz. Ancak İsrail’in bölgeye şekil vereceğini söylemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Asıl aktör ABD’dir ve İsrail onun politikalarının uygulanmasını sağlamaktadır. ABD yok olursa İsrail yok olur ama İsrail’in yok olması ABD’yi etkilemez. ABD’deki etkinliği biraz da abartılan Yahudilerin ABD’yi İsrail’e feda edeceğini de sanmıyorum. İsrail bölgedeki İslam topluluklarına düşman rolü oynamak üzere görevlendirilmişti ve bu rolü başarıyla yaptı. İlginç olan hem ABD ile İsrail’i bir bütün saymak hem de İslam ülkelerinin ABD ile dost olmasıydı ve bunda bir çelişki olduğu düşünülmedi.

- ABD İsrail’in hamisi İslam ülkelerinin dostu idi. Çelişki görülmüyordu.

- Sovyetleri Yahudiler kurdu. ABD’nin de yöneticileri oldu. İki çene.

 

Günümüzde Süveyş’in doğusunda Türkiye’nin etkin olması düşünüldüğü için İsrail ile olan yakınlığını sürdüremezdi. Bölgedeki sorunlarla ilgilenecek ve Arapların yanında yer alacaktık. Geçmişte İsrail ile çatışmanın bir simgesi olarak kullanılan Filistin İsrail çatışmasına gerek kalmamıştı.

PKK bölgeyi şekillendiren güçler tarafından Kürt kimliğinin kabul edilmesi amacıyla kullanıldı. Şimdi çözülecek sorun Araplarla bir arada yaşaması imkansız hale gelen Kuzey Irak’ın geleceğidir.. Bağımsız olmaları ne ekonomik ne de siyasi açıdan mümkün değildir. Bölge dışındaki bir ülkenin himayesi söz konusu olamaz. Bu durumda onu çevreleyen tüm ülkeler hami devlete düşman olurlar ve kimse böyle bir kaybı göze alamaz. Son zamanlarda artan terör olayları halkı tahrik ederek Kürtlerle aralarında bir düşmanlık duygusu yaratmaktır. BDP belirleyen değil yazılan senaryoyu oynayan konumundadır ve fazla endişeye gerek yoktur.

- Süveyş’in doğusu ABD’ye aittir. Kürtlerin sorunu daha çözülmemiştir.

- Tekel sermaye, dünyayı ikiye bölüyor: Çin Hint doğu Müslümanları ve Batı. Batıyı de ikiye bölüyor: ABD ve Avrupa. Doğu Müslümanlarını ikiye bölüyor: Süveyş batısı ve Süveyş doğusu. Süveyş doğusu Müslümanlarını ikiye bölüyor: Araplar ve diğerleri. Böyle devam ediyor.

 

 

Yorum: Denge

 

Kutuplaşma doğaldır. Bir mıknatısın iki kutbu var: Güney Kuzey. Ortadan ayırsanız her birinin yine iki kutbu olur, tekrar ayırsanız yine iki kutuplu olur. Topluluklar da böyledir. Bunu çok iyi kullanan sermaye dünyayı yönetiyor. Ama dünya ıstırap içinde.

Allah İsrail oğullarını yeryüzü uygarlığı için seçmiştir. Bu ırkan üstün olmalarından değil sosyal olarak üstün olmalarındandır. İslam alimleri eser telif ederken kendi buluşları da olsa Yunan filozoflarına atfederlerdi. Yahut uydurma hadislerle takviye ederlerdi. Tüm İslam eserleri böyledir. Dolayısıyla İslam’ın uygarlığa katkısı görülmez. İslam alimleri böyle yapmak zorundandırlar. Çünkü yerli mala itibar etmez doğu. Yahudileri ise tam tersine başkaları keşfeder yapar uygular önce onu unutturur. O söylememiş ve yapmamış olur. Sonra onları bir Yahudi bulmuş gibi ortaya çıkar ve o kişi büyük dahi olur. Darvin böyledir. Einstein böyledir. İşte Allah Yahudilere bu kabiliyeti vermiş kendilerini üstün görme, diğer halklara da kendilerini aşağı görme kabiliyetini vermiş.  Bu genetik değildir. Sosyaldir. Mesela ben hiçbir zaman kedimi aşağı görmedim. Ebu Hanife büyük alimdir, ama benden üstündür demedim. Newton büyük alimdir ama benden üstündür demedim. Kendimi onlarla eşit gördüm. Hatta ben kendimi onlardan çok şanslı buluyorum. XX. yüzyılda yaşıyorum. İki uygarlığı da biliyorum. İşte ben Yahudi olsaydım şimdi dünyanın en kabiliyetli en zeki insanı diye tanıtacaktı. Dünyada buna inanacaktı. Ama o tanıtmıyor diye 7 milyar insan benim söylediklerime sağır. Evet Mahir bey Yahudiler üstün ırk değiller ama üstün topluluklardır.

Kur’an İsrail oğullarının geçmişlerini anlattığı gibi geleceklerini de anlatmıştır.

İsrail oğulları yeryüzünde iki defa hakim olacaklardır. Bir Davut ve Süleyman peygamber zamanında olmuştur. Demir daha önce bulunmuştur. Ama onu silah ve zırh olarak kullanma İbranilere nasip olmuştur. Yelken teknolojisi ile Karadeniz’i ve Akdeniz’i göl haline getirmişlerdir. Fenikeliler ve Yunanlılar onların gemileriyle Tüm Akdeniz’e yayılmışlardır. Devlet sınırları dünyaya yayılmamıştı, ama bugün olduğu gibi o zaman da dünyaya onlar hakimdi. Kur’an ikinci üstünlüklerinin günümüzde olacağına işaret etmiştir. Açıkça eskisinden daha güçlü olacaklarını belirtmiştir.

Tevrat İsrail oğullarına bir vatan vaat etmiştir. Batı Şeria ve Kudüs onlarındır. Kızıldeniz’e açılan körfez Tevrat’ın sınırları içinde değildir. Kur’an da bu toprakların onlara ait olduğunu teyit etmektedir.

Kur’an’a göre İsrail oğulları önce tüm dünyaya yayılacak oradaki uygarlıkları öğrenecekler ve sonra tekrar İsrail’de toplanacaklardır. İnsanlığa ekonomide ve ilimde hizmet edeceklerdir. Dinleri kendilerine ait olup etkin olmayacaktır. Siyasette de İslam ordularına ikinci defa yenileceklerdir. Dolayısıyla devletleri olmayacak ama İslam’ın himayesinde varlıklarını sürdüreceklerdir.

- Tevrat ve Kur’an’da bu hususlar çok açık ifade edilmiştir. Şimdiye kadar gelişmiş tarih hep bunları teyit etmiştir. Bundan sonra aynen gerçekleşecektir. Tevrat’ta ver de hazreti İbrahim’in iki oğluna İshak ve İsmail’e vaat edilmiş topraklar vardır: Fırat Nil arası. Bu bugün gerçekleşmiştir. Doğuda üç din hakimdi: Hindular, Budistler ve Avesta’nın müntesipleri Sasaniler. Sasaniler ortadan kalkmış ve onların hükümran olduğu topraklar şimdi İsmail müntesiplerine aittir. Tevrat’ta sınırları açıkça çizilmiş Filistin’dir. Bu topraklar onlara terk edilmelidir ve Filistinlilere yeni vatan bulunmalıdır.

- İsrail devleti olmayacak, onu Hıristiyan ve Müslümanların kuracağı Adil Düzen devletleri koruyacaklardır. İsrail oğulları silah ticareti ve silah fitnesinden vazgeçmelidirler.

- İsrail oğulları ilimde yine başarılarla insanlığa hizmet edeceklerdir. İnsanlar bulacak ama onların tasvibinden sonra ilim olacaktır. Bunu ellerinden almamız şimdilik mümkün görülmüyor. Çünkü onlar kendilerine güveniyor insanlar onlara güveniyor.

- İsrail karşılıksız para ve faiz sömürüsünden vazgeçeceklerdir. Ama sermayeleri ülkeler arası ticaret onların olacak ve insanlığa sömürmeden hizmet edeceklerdir.

Türkiye’nin durumuna gelinirse, Türkiye üçüncü bin uygarlığını kurmakla görevlendirilmiştir. Bunun için her gün biraz daha oraya adımlar atmaktayız. Milli Görüş, Gülenciler dünyaya etkin olmağa başlamıştır. Akevler’de de Adil Düzen projesi hazırlanmaktadır.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
12.09.2011
18:15

Anadolu yakasındaki seminer çalışmalarımıza katılan "Adil Düzen Çalışanları" olarak bir ara bir bankada "ALTIN HESABI" açmaya karar vermiş, bir katılım bankası şube müdürü ile Yılmaz Güney aracılığıyla anlaşmış, bilahare Üstad'ın banka masraflarını uygun görmemesi sebebiyle bu çalışmayı askıya almıştık...

Altın durmadan değer kazanıyor...

Dolar ve TL dahil karşılıksız kağıt paralar sürekli olarak değer kaybediyor...

Üstadım...

Ne dersin...

Bu konuyu yeniden gündemimize alsak mı?..

*

Aşağıda konu ile ilgili iki değerlendirme var...

selam ve dua ile..

reşad

***

Altın Hesabı

Altın, halkımızın vazgeçilmez yatırım aracı. Gider kuyumcuya dişinden tırnağından artırdığı tasarrufları altına çevirir evinin bir köşesinde saklar. Bu, dün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Ancak son yıllarda artık bankada altın hesabı açtırma eğilimi başladı. Bankaların altın, gümüş ve platin cinsinden açtığı "Kıymetli Maden Depo Hesapları" büyük ilgi görüyor. 2004 yılı Kasım ayına kadar 100 milyon TL'nin altında seyreden kıymetli maden depo hesapları, son yedi ay içinde üçe katlandı ve 6 milyar lirayı geçti. Bunda, 2008 yılında çıkan son tebliğin ardından bankaların bu alternatif yatırım aracına dönük yeni ürünler geliştirmeleri önemli rol oynamış bulunuyor. Ve aynı zamanda, 2008 krizi sonrası güven ortamının zedelenmesi, dövizin cazibesini yitirip altın ve gümüşün giderek prim yapması da çok önemli bir etken. Tasarruf sahipleri birikimlerinin bir bölümünü de altın hesabında tutmayı tercih ediyor son dönemde. Peki bu hesap neyin nesi? Bir tasarruf sahibi, klasik bir bankada veya bir katılım bankasında açtırdığı hesapla her miktardaki birikimini "gram altın" veya "gram gümüş" olarak saklayabiliyor, TL cinsinden alım satımını gerçekleştirebiliyor. Parasını işçilik maliyeti ödemeden dövize yatırır gibi altına veya gümüşe yatırabiliyor. Hesaplar arasında transfer imkanı mevcut, 50 bin TL'ye kadar olan kısım da diğer mevduatlar gibi garanti altında. Yani kuyumcuya gidip alım satım yapmasına gerek yok. Ayrıca altına endeksli başka "mali ürünler" sunan bankalar da bulunuyor. 6 milyar 299 milyon liralık kıymetli maden hesabının 1,68 milyarı faizsiz çalışan katılım bankalarında, geri kalan kısmı mevduat bankalarında. Toplam mevduata oranladığımızda ise katılım bankalarındaki altın hesaplarının, mevduat bankalarındakinden daha büyük paya sahip olduğunu görüyoruz. Bundan sonrası için kesin bir şey söylemek mümkün değil ama, son aylarda altına yönelen yatırımcıların iyi bir tercih yaptığı anlaşılıyor. TÜİK verilerine göre, yılın ilk 7 ayında altının reel getirisi yüzde 32,85. Bunun yanında, mevduatın vergi hariç reel getirisi sadece yüzde 1,34 olurken Avro'nun yüzde 13,17, doların yüzde 1,2. Özellikle herhangi bir ülkenin sahipliğinde ve kontrolünde olmayan altın, kriz dönemlerinin en güvenilir değer saklama aracı. "Dolara yatırsam başına bir iş gelebilir, Avro'ya yatırsam başka bir şey olabilir" endişesi taşıyanlar yatırım sepetine altını da ilave ediyor. Merkez bankaları da bu yolda. Haksız da sayılmazlar. Bir faiz değişim kararı, para basma veya kur politikasında yapılacak bir değişiklik bir ülke parasına dönük beklentileri bir anda değiştirebiliyor. En son örnek İsviçre Frankı. Altının değeri ise istikrara bağlı olarak arz ve taleple doğrudan alakalı. Kıymetli maden depo hesaplarındaki 6,3 milyar TL, 60 ton civarında altına denk düşüyor. Yani kağıt üzerinde görülen tutar bu. Merkez Bankası'nın kasasında tuttuğu 116 tonluk altın rezervinin yarısı kadar bir miktar bu. Ayrıca halen İstanbul Altın Borsası tarafından saklaması yapılan 16 altın fonundaki 13 tonu aşkın altın var. Yastıkaltı stoklarınınsa 5 bin ton civarında olduğu tahmin ediliyor. Esas birikim işte burada. Türkiye'deki altın üretiminden de bahsedecek olursak, o konuda da iyi gelişmeler olduğunu söyleyebiliriz. Son 10 yılda toplam 82 ton altın üretimi gerçekleştirilmiş. 2000 yılında sıfır, 2001 yılında 1,4 ton olan üretim, geçen yıl 17 tona çıkmış. Ve Türkiye'de üretime hazır altın rezervinin 710 ton olduğu tahmin ediliyor. Potansiyelin ise 6 bin tonun üzerinde olduğu belirtiliyor. Bunlara bakınca altın zenginliği konusunda iyi bir yerde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu zenginliği daha hızlı bir şekilde gün yüzüne çıkarmak, ekonomiye kazandırmak lazım. k.dikbas@zaman.com.tr 09 Eylül 2011, Cuma

***

M. Ali Yıldırımtürk

Altın alalım mı satalım mı?

Son on yıldan beri dünya para sisteminde bir değişim süreci yaşanıyor. Bu süreçte, özellikle onuncu yılını dolduracak olan Amerika'daki 11 Eylül terör saldırısının büyük etkisi var. Dünyanın en güçlü ülkesinin terör saldırısına uğraması uluslararası para birimi niteliğindeki dolara güveni sarstı. O günden sonra dünyada kâğıt paraya güven azaldı. O tarihte 276 dolar olan altının onsu (31,10 gram) yükselmeye başladı. 2008 yılında finansal krizin başlangıcında altının onsu 650 dolar seviyesindeydi. Küçük çaplı düzeltmelerle birlikte bu yılın nisan ayında 1.575 dolar oldu. Geçtiğimiz nisan-ağustos döneminde ise Batılı gelişmiş ülkelerde finansal krizin etkisinin yeniden artmasıyla altının onsu 375 dolar ve yüzde 24 artışla 1.900 dolara ulaştı. Üç yıllık süreçte ons fiyatındaki 925 dolarlık artışa karşılık son dört aylık süreçteki 375 dolarlık yükseliş yüzde 40'a denk geliyor. Yani altın fiyatı bugüne kadarki artışının yüzde 40'ını son dört ayda gerçekleştirdi. Altın fiyatındaki yükseliş sürdürülebilir olmaktan çıktı. Bir düzeltme yapması kaçınılmaz görünüyor. Altın fiyatının yükselişini destekleyecek haber ve yorumların da sürekli gündemde tutulması hayra alamet değil. Özellikle dünyanın tanınmış yatırımcı ve spekülatörlerden birisinin hafta içinde 'Ben her ay altın alıyorum, siz de altın alın' şeklindeki ifadesi samimi değil. Para piyasalarının içinde olanlar, bu tür tavsiyeleri tersinden okumayı bilir. Bu açıdan bakıldığında da altında düşüş yönünde düzeltme beklentisi daha da artıyor. Dünyada ekonomik kriz yaşanırken, önemli spekülatörler servetlerini katladı. Önceki yıllarda petrol fiyatları manşetlerden inmiyordu. ABD ve Meksika Körfezi'ndeki mevsimsel kasırgalar petrol fiyatının yükseltilmesi için bahane oluşturuyordu. Petrolün varili 38 dolardan 147 dolara yükseldi. O günlerdeki yorumlarda petrolün varilinin 200-300 dolara yükseleceği tahminleri yapıldı. Amatör yatırımcılar petrole yöneldikten sonra 2009 yılının ilk çeyreğinde petrol fiyatı 147 dolardan hızla 35 dolara kadar geriledi. Pamukta, demir-çelikte, bazı gıda ürünlerinde ve son bir yılda gümüş fiyatlarında aynı oyunlar oynandı. Şimdi sırada altın var. Kimileri altının ons fiyatının 2 bin 400 dolar olacağını söylüyor. Altın fiyatı 1.600, 1.500 veya 1.300 dolar olur diyen çok az. Son üç ayda içeride de doların 1.800 liraya tırmanmasıyla 24 ayar has altının gramı kısa sürede 71 liradan geçen hafta 110 liraya yükseldi. Şimdi sokaktaki vatandaş fiyatlar yükselecekmiş yorumlarıyla altın almaya teşvik ediliyor. Türkiye'de altına yatırım yapmak geleneksel bir alışkanlıktır ve doğrudur. Elinde üç kuruşu olan yaşlılar bile bir miktar altın alır ve kefen parası diye ayırır. Bugün Sosyal Güvenlik Yasası kapsamında kimsenin cenazesi sokakta kalmıyor. Ancak, yine de gelecek günlerin ne getireceği belli olmadığından, kıyıda köşede bir miktar altın bulundurulmalıdır. Bu düşünce ile altın almak doğrudur. Borç harç, bütün paraların fiyatı yükselecekmiş diye bugünkü seviyelerden altın almak doğru olmaz. Eğer para piyasalarının içindeyseniz, bilgisayarınızda piyasa verilerini yansıtan ekran varsa, piyasaları çok sıkı takip edebiliyorsanız ve çok kısa sürede al-sat yapabiliyorsanız, o zaman altına yatırım yapabilirsiniz. Böyle bir konumdaysanız sadece altın değil, diğer yatırım enstrümanlarıyla da ilgileniyorsunuzdur. Bu konumda olanlar zaten şimdi altın almıyor, satıyor. Siz bu imkânlara sahip değilseniz, 'normal işimin yanında altına da yatırım yapayım, yan gelirim olsun' diyorsanız, kendi işinize konsantre olun ve bildiğiniz işi yapın, daha çok kazanırsınız. Aksi halde ek gelir ararken anaparanız da elinizden kayar gider. a.yildirimturk@zaman.com.tr 10 Eylül 2011, Cumartesi

Reşat Nuri Erol
13.09.2011
13:18

Türkiye, K.Irak Kürtlerini savunacak!'

13 Eylül 2011 Salı

Mahir Kaynak: K.Irak'taki Kürtleri Türkiye himaye edecek

Amerika Kuzey Irak’tan çekilecek, oradaki Kürtleri Türkiye himaye edecek. Çünkü Araplar Kürtlere karşı çok tepkili. Diyorlar ki, “Irak için biz 1 milyon insanımızı feda ederken, onlar refah içinde yaşadı, hiç eziyet çekmedi!” Onun için muhtemelen Amerika çekilir çekilmez Irak’ta Kürtlere saldıracaklardır... Bizim varlığımız orada Kürtlere teminat olacaktır. PKK’nın umudu da Türkiye olacaktır. Bu yüzden Kandil’e kara harekatını Kuzey Irak’ta Türkiye’nin askeri varlığının yerleşmesi olarak kabul edebiliriz!

***

Dünkü konuşmamızda, “Rusya ile ABD, Avrupa Birliği’ni dağıtacaklar, Çin’i sınırlandıracaklar. Dünyada yeni oluşacak düzende tahterevallinin iki ucunda Rusya ve ABD yer alacak, ortada denge noktası ise Türkiye olacak. Ortadoğu’yu yeni taliplerine, yani Çin ve AB’ye karşı Türkiye koruyacak” dediniz. Türkiye’nin gücü gerçekten de bu kadar artacak mı?

Evet. Dikkat ederseniz gelişmeler de o istikâmette. AB ile ilişkilerimiz giderek kopuyor. Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’da rol alıyor. Çin’in bölgedeki atlama taşı İran’dı. İran’a karşı da tavır aldılar.

Peki ama tam da bu arada PKK terörü şiddetleniyor, İsrail’le ilişkilerimiz bozuluyor. Bunu nasıl açıklayacağız? Eğer Ortadoğu’da Amerika ve Rusya bizi destekleyecekse...

Amerika’nın bugüne kadar PKK’yı desteklemesinin sebebi, Türkiye’nin ulus devlet yapısından ayrılması ve bölgesel güç olmasını sağlamak içindi. Bu da Kürt’e ‘Kürt’ demeden olmazdı. Oysa şimdi hem Kürt’e Kürt diyoruz, tıpkı Arap’a Arap dediğimiz gibi, hem de Hıristiyanlara karşı olumlu jestler yapıyoruz. Diyoruz ki, “Hiç kimsenin kimliğiyle ve inançlarıyla ihtilaf halinde değiliz.” Biz Türkiye içindeki Kürt’e ‘Türk’ diyorduk. Peki Kuzey Irak’takine ne diyecektik? Onun için Kürt kimliğini kabul etmek zorunda kaldık. ABD’nin Öcalan’ı önce tasfiye edip, kendisinin işgal ettiği Kandil’de Türkiye’ye karşı hareketlerin olması tezattır, yani olmaz böyle bir şey değil mi?

Evet, olmaz! O zaman ABD niye Kandil’i destekledi?

Dediğim gibi amaçları ülkeyi bölmek değildi, sadece “Kürtlere Kürt deyin, o bölgedeki Kürtlerle iyi ilişkiler kurun ve sizin genişlemenizin bir alanı olsun orası” dediler.

Nereye doğru genişlemek?

Kuzey Irak’a doğru. Zaten oralarda da ekonomik olarak çok büyük ilişkilerimiz var. Daha da artıyor. Onun için PKK’yı çok fazla ciddiye almamak lazım. Şu anda Türkiye’nin bölünmesi söz konusu değil. Ben Kürt meselesi çıktığından beri şunu söylüyorum; Kürtlerin ayrı bir devlet kurduklarını farz edelim, bu devletin fert başına milli geliri 300 doları geçmez. Çünkü hiçbir ekonomik gücü yok, askeri gücü yok! Askeri güç sadece omuzdaki silahla olur mu? Öyle olsa biz ne diye top, tüfek, tank, uçak alıyoruz? Aslında terörle sadece bu şekilde mücadele edenler Kürt kimliğini Türkiye’ye kabul ettirmenin yolunu açtılar. Gittiler, orada insanlara eziyet ettiler, insanlar devlete güvenlerini kaybetti ve Kürtlüğün etrafında birleşti. Başlarda öyle değildi.

Peki gidiş nereye doğru?

Olay bitti. Yani Kürt’e ‘Kürt’ dedik, bir süre sonra Kandil’e kara harekatı da yapacağız... Bunu Kandil’e yapılmış bir kara harekatı olarak kabul edeceğiniz gibi Kuzey Irak’ta Türkiye’nin askeri varlığının yerleşmesi olarak da kabul edebilirsiniz.

Bu ne anlama geliyor?

Biz orada etkili olacağız.

Yani Türkiye 1 Mart tezkeresinde yapamadığını şimdi mi yapacak? Amerika’yla birlikte...

Evet. Ama Amerika’yla birlikte değil! Amerika, Kuzey Irak’tan çekildikten sonra orada Kürtleri himaye etmek gerekecek. Çünkü Araplar Kürtlere karşı son derece tepkili. Diyorlar ki, “Biz Irak için 1 milyon insanımızı feda ederken onlar refah içinde yaşadı, hiç eziyet çekmedi.” Onun için Amerika çekilir çekilmez muhtemelen Kürtlere saldırılacaklardır, bizim varlığımız orada Kürtlere teminat olacaktır.

O zaman PKK’nın da umudu Türkiye mi olacak?

Tabii...

Ama şimdi şiddetin dozunu artırdı... BDP de demokratik özerklik istiyor...

Onun da nedeni şu; Güneydoğu’daki Kürt yöneticiler Kürtler için değil, kendileri için mücadele ediyorlar. “Yine buranın yöneticileri biz olalım” diyorlar. Konumlarını devam ettirmek istiyorlar. Türkiye’den finansmanın Güneydoğu’ya gitmesini ve onu kendilerinin kullanmasını istiyorlar. Onun için onları çok fazla önemsememek lazım.

Peki bütün bu olup biten arasında İsrail’i nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsrail ayağı bana son derece makul geliyor. Şu bakımdan makul geliyor diyorum; çünkü Türkiye bölgesel güç olacaksa, buradaki Müslüman ülkelerle arasını iyi tutmak zorunda. Bu da İsrail’e tepkiyle olur. Hem İsrail’le hem de Arap ülkeleriyle dost olmak mümkün değil. Onun için bizim İsrail’le olan çatışmamız şeklen ABD’de tepki görse bile aslında destekleniyordur.

Prof. Hasan Köni, “Türkiye, İsrail’le ilişkilerini el altından hep iyi tutmuştur” diyor.

Evet, olabilir. İsrail’in görevini iyi anlamak lazım. Herkes zannediyor ki, İsrail burada çok önemli bir yerde ve Amerika kendisini İsrail için feda eder. Bu kesinlikle doğru değil.

Feda etmez mi?

Hayır! İsrail’in kuruluşundan beri takip edin, Avrupa’dan kaçan Yahudiler Amerika’ya sığınmak istediler, Amerika bu kadar çok Yahudi’yi istemedi ve buraya yönlendirdi. Ve şunu düşündüler, dediler ki, “Kurulacak Yahudi devleti, buradaki Müslümanların düşmanı olur ve buradaki düşman nedeniyle Müslümalar başka düşman aramazlar ve bizimle dost olur!” Ve bunu da başardılar. İsrail’in rolü odur. Bakın size bir örnek vereyim, ABD İsrail için canını feda eder diyoruz değil mi? Peki ABD’nin en çok silah sattığı ülke hangisi? Suudi Arabistan! Onun hasmı ise İsrail. Bu ikisini nasıl bağdaştırıyorsunuz birbirine? Eğer bu ikisi kapışırsa ABD hangisini destekleyecek?

*

Belki de İsrail Türkiye’ye teşekkür ediyordur

Suudi Arabistan’ı mı?

(Gülüyor) Ben şunu söylüyorum, bu bir senaryo, bize böyle yutturuyorlar, herkes de bunu kabul ediyor. Sormak lazım Amerika’ya, “Hangisini tutuyorsun Allah aşkına? Birileri diyor ki, siz İsrail’le ayrılmaz bir parçasınız. Ama Suudi Arabistan’la da ayrılmanız mümkün değil. Öyleyse? Ekonomik menfaatleriniz, dünya üzerindeki petrolün konumu nedeniyle Suudi Arabistan’la bir. Üstelik bütün silahları oraya satıyorsunuz. Sattığınız uçaklarda Amerikan pilotlarını görevlendiriyorsunuz. Şimdi Amerikalı pilotlar İsrail’e bomba mı atacak?” Hayır! Bakın Filistin meselesini de herkes çok abartıyor. Filistin’in görevi de Arap-İsrail çatışmasının bir simgesi olmaktır. Bu bir görev. Filistinlilerin görevi İsrail’le savaşmaktır. İşte gördük, Yaser Arafat onların lideri değil, yöneticisiydi. Ve bu yöneticilikten 1 milyar dolarlık bir kazanç sağlamıştı. Siz bir kahramanın 1 milyar dolar gelir elde etmesini nasıl karşılarsınız? Bir ideal uğruna mı yaptı bunu? Yanlış mı söylediklerim?

*

Amerika, Afrika’yı Türkiye’ye emanet ediyor

Türkiye’nin İsrail’e tepkisini aşırı bulanlar oldu... Sizin görüşünüz ne?

Bizim İsrail’e karşı tavır almamız gerekliydi. Ve bu ABD ile bir gerginliğe neden olacak değildir. Dikkat ederseniz bu olay sonucunda Başbakanımız o bölgenin kahramanı haline geldi. Her yerde fotoğrafları var. Ne kadar güzel değil mi? Biraz daha abartırsam şunu söyleyebilirim, İsrail acaba teşekkür etmiyor mu bize bu yüzden? “Bizi yok sayan İran’ın yerine, sizin İslam dünyasında egemen olmanız bizim için daha iyidir. Sizi tebrik ederim” demiyor mudur acaba? Dediğim gibi İsrail devleti o kadar güçlü bir devlet değil. Amerika düşman yaratmak için onu kullanıyor. İsrail’in vazifesi kavgayı sürdürmek. Orada barış olursa Araplara, Müslümanlara yeni bir düşman lazım. İsrail orada düşman vazifesini yerine getiriyor.

Öyleyse önümüzdeki dönemde Türkiye ile İsrail arasındaki çatışma daha da artacak?

Evet.

Peki Türkiye’nin Ortadoğu’da gücünün artması ne kadar Başbakan Erdoğan’ın çabasıyla olmuştur, ne kadarını küresel düşünmemiz lazım? Çünkü başından beri anlattıklarınızdan bunların hepsinin çok önceden belirlenmiş adımlar olduğunu çıkartıyorum... Erdoğan’ın ne kadar dahli vardır bu sürece?

Bizim yolumuz açıktı, o bu yolu kullanıyor. Yani ters bir yolda değil. Bu model, Erdoğan geldiği zaman kurulmadı. Daha evvelden kurulmuştu. 13 Ocak 1991 tarihinde bir beyanatım var Nokta Dergisi’nde. Oradan bir pasaj okuyayım size; “Önümüzdeki günlerde Türkiye bölgesel güç olacaktır. Bu amaca askeri güçle değil, ekonomik ve siyasi gücüyle ulaşacaktır. Amerika ve Rusya da bu oluşumu destekleyecektir” demişim. Daha 1991’de söylemişim. Neden buraya vardım? Tabii ki ben fala bakmıyorum, diyorum ki dünya üzerinde kurulmuş olan dengeler bozuldu. Bunun yerine ne inşa edilebilir? Ve kendime göre bir model yaratıyorum. Diyorum ki, yeni düzen Amerika ve Rusya arasında olacaktır. Türkiye bu ikisinin arasında bir denge unsuru olacaktır. Dünyayı başıboş bırakırsak gidişatı da şansa bırakmış oluruz. Oysa birtakım şeyler hesaplanıyor, planlanıyor. Her planlanan gerçekleşmez ama gerçekleşenler de var. Şu anda istikâmet bu olacak gibi gözüküyor. Türkiye dine sırtını dönmekten kurtuldu

Peki Afrika’da durum ne olacak? Somali’de insanlar açlıktan ölmeye devam edecek mi?

Açlık aslında kuraklıktan kaynaklanıyor. Kuraklık ise geçici.

Bir de iç savaş var ama...

O da geçici. Biz oraya sadece bu sene için bir yardımda bulunabilirdik. Halbuki diyoruz ki, “Biz burada uzun vadeli işler yapacağız. Yollar yapacağız, kuyular açacağız ve burada var olacağız.” Bu bir yardım mı, yoksa orada egemen olmak kaygısı mı? Somali, Afrika’ya giriş kapısıdır. Çin, orada yer tutmak istiyor. Bütün Afrika’da var olmak niyetinde ve şimdi onu engellemeye çalışıyorlar. Bunu da Amerika engelleyemez. Türkiye’nin oralara Müslüman kimliğiyle gitmesi önemli... Belki komplo teorisi diyeceksiniz ama neden Obama başkan seçildi diye düşünürseniz, hem yarı zenci, Afrika kökenli hem Müslümanlığa yakın. Hatta Müslüman olduğu söyleniyor. O bu bölgeye bir mesajdı. Obama bu mesajı verdi, işi bitti, şimdi gidebilir.

Şimdi sıra Türkiye’de mi?

Evet.

O zaman Amerika ile Türkiye’nin ilişkileri ciddi anlamda güçleniyor?

Tabii. Çıkar ilişkileri! Bizi sevdikleri için değil. Bu bir hesap meselesi. Bu bölgeyi kime emanet edebilirler? Başka kimse yok.

Tehlikeli bir tarafı da yok mu bu ilişkinin? Ciddi olarak bağımlı olacağız Amerika’ya...

Hayır. Siz oturup ülkenizin bütün ihtiyaçlarını karşılar, iyi bir model kurarsanız, hiç bağımlı olmamıza gerek yok. Sadece düşünceli olacağız. Yani onlarla kavga edip etmemeye doğru karar vereceğiz. İdeolojik olarak tavır alabilirsiniz; “Bunlar emperyalisttir, İslam düşmanıdır, haçlı seferleri yapıyorlar, kahrolsunlar” diyebilirsiniz. Ama bu Türkiye’nin çıkarına olmaz. Türkiye artık sadece kendi çıkarını düşünen bir ülke olmaktan çıkıyor. Dünyanın nereye gideceği konusunda söz sahibi olan bir ülke oluyor. İktidar bu işi biliyor muydu? Ne kadarı Erdoğan sayesinde oldu demiştiniz değil mi?

Evet.

Bu iktidara Refah Partisi’nden geldiler. Yetiştikleri ortam esas itibariyle Milli Görüş’tür. Dolayısıyla küreselleşmesi mümkün değildi. Ama sonra dediler ki, “Paranın rengi yoktur!” Başlangıçta Türkiye küresel sermayeye kapısını açtı. Bakın şimdi politikasında bir değişiklik oldu. Bir örnek vereyim size... Mesela Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Çin’e gitti. Çin, ABD ve Rusya’nın rakibi... Sonra Çin’den Urumçi’ye gitti. Çin’in kuzeydoğusundaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkentine... Urumçi’de kendisine profesör unvanı verdiler. Ve orada Gül, Türklerle Çinlilerin kardeş olduğunu söyledi. Bir hafta sonra kıyamet koptu orada. “Çinlilerle Türkler kardeş olamaz” diye... Olaylar çıktı. Bu Türkiye’nin politikasına karşı alınmış bir tavırdı... Amerika’da yaşayan Uygur Türkü Rabia Kadir yaptırdı o operasyonları. Yani Çin’e karşı bir operasyon yapıldı orada. Böylece Çin-Türk kardeşliği de ortadan kaldırıldı!

Peki Türkiye daha da muhafazakârlaşacak mı Ortadoğu’daki gücünün artması için?

Türkiye laiklikten sapmadı da, dine sırtını dönmekten kurtuldu. Yani artık dindarları da hoş karşılıyor. Ortadoğu’da etkisi ne olur bu kimliğin? Tabii ki bizim İslam’a karşı olmayışımız olumludur.

*

CHP de tasfiye edildi

Kılıçdaroğlu’nun gelişini nasıl yorumluyorsunuz?

CHP’nin tasfiyesini amaçlıyor. CHP’deki değişimi de bir tasfiye hareketi olarak gördüm. Çünkü CHP Türkiye’deki resmi ideolojinin simgesidir. Resmi ideoloji ortadan kalkacaksa CHP’de de değişim olması gerekir. Şu anda resmi ideoloji çok zayıfladı, üstelik içinde de bir şey kalmadı. Yani artık eskisi gibi ulus devlet, Türklük, laiklik, Atatürkçülük kalmadı. Tasfiye edildi.

Bu da ABD’nin işi mi?

Bu büyük güçlerin operasyonu. Benim istediğim Türkiye’yi Türklerin yönetmesi. Ama izin vermiyorlar.

*

Türk Lirası Ortadoğu’da güçlenecek

2008 krizini bildiği için adı ‘kriz kahini’ne çıkan ABD’li ekonomist Roubini, ikinci fırtınanın beklenenden daha erken kopabileceğini söyledi. Sizin öngörünüz nedir?

Kriz gelecek. Yine birçok finans kuruluşu iflas edecek. “Finans kesimi iflas ederse kim kaybeder?” sorusuna cevap arayın. ABD kaybetmez, çünkü orada iç tasarruf oranı sıfırdır. O zaman dışarıdan gelen sermaye kaybedecek değil mi? Yani Çin ve Japonya! Onlar iflas edecekler ve ABD yeni bir ekonomik sistem kuracak. Değeri düşmüş olan dolar, yeniden rezerv, taze para haline gelecek ve euro etkinliğini kaybedecektir. Muhtemelen birçok ülke eurodan çıkacaktır. Ondan sonra bu bölgede de Türk Lirası rezerv para haline gelebilir.

Siz böyle anlattıkça benim de kafam başka türlü işlemeye başladı... Şimdi Türk Lirası için de tıpkı dolar ve euro gibi simge aranmaya başlandı. Bu sebeple olabilir mi?

(Gülüyor) Vallahi Arap ülkeleri, Rusya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bir mali sistem kurulacak gibi görünüyor.

*

Türkiye AB’den kopuyor!

Bu son ekonomik krizden Türkiye ne kadar etkilenir peki?

Bir ölçüde etkilenir, çok değil. Çünkü Türkiye’nin ihtiyaçlarını Körfez sermayesi ile kapatacaklar. Ama yeni bir ekonomi politikasına ihtiyacımız var. Yani küresel sermayenin kontrolünü ortadan kaldırmamız lazım. Şu anda Türkiye ekonomisini sıcak para yönlendiriyor, onu kontrol altına almamız lazım.

Sıcak para zaten Arap ülkelerinden gelmiyor muydu?

Öyle. Şimdi de Araplar’dan para gelecek ama artık doğrudan yatırım yapacaklar... Yeni kurulacak endüstriler var Türkiye’de, silah sanayi var, uçaklarımızı kendimiz yapacağız diyoruz, ki aslında bu bölgeye yöneliktir, onun dışında kendi otomobilimizi yapacağız... Aslında bütün bunlar Avrupa’dan kopmadır.

*

Suriye’ye müdahale edebiliriz

Diyoruz ki, “Doğu Akdeniz’de gemilerimiz gezecek. İsrail’e karşı...” Bu nasıl olacak?

Evet. Ben de diyorum ki, ya o gemiler Suriye’ye karşı olursa!

Olabilir mi?

Suriye’de savaş çıkacak galiba. İran gemileri Doğu Akdeniz’e geliyor. Doğu Akdeniz dediğimiz zaman en büyük kıyı Suriye’dedir. O bölgeyi de biz kontrol edeceğiz. Zaten Suriye’ye müdahale etmemiz de söz konusu... Yani Osmanlı döneminde olduğu gibi mi olacak? Osmanlı demeyelim... Şimdi Arap ülkeleri zaten kendileri, “NATO buraya girmesin” dediler. Burada Esad’ı tasfiye edeceğiz, güya demokrasiye aykırı bir diktatörü tasfiye edeceğiz! Ama hayır öyle değil, aslında biz orada Şii egemenliğini kırıyoruz.

-Yani Sünni Müslümanları iktidara getireceğiz?

Evet. Sünni Müslümanları iktidara getireceğiz ve İran’la ilişkilerini ortadan kaldıracağız. Yalnız burada şunun altını çizerek belirtmek istiyorum; ben hiçbir zaman insanların ideolojilerine ve inançlarına bakmam, siyasi hesaplara bakarım.

*

Her türlü Kürt duydum, hiç zenci Kürt duymadım!

PKK eskisi gibi devam edecek mi?

PKK artık o eski yapısından çıkarıldı. Onun liderini hapsettiler fakat Kandil’deki yapıyı muhafaza ediyor Amerikalılar. ABD PKK’ya karşı mı, yandaş mı?

Karşı değil sanırım...

Değilse liderini bize niye teslim etti? Kandil’deki yapıyı niye koruyor o zaman? Bunun cevabını bulmak lazım.

Sizce hocam?

Öcalan, Suriye’de bir gün bir beyanat verdi. Dedi ki, “Artık silahlı mücadeleyi bırakıyorum, siyasi mücadele yapacağım.” Bunun üzerine dediler ki, bize terör lazım, siyasi mücadele olur mu? 1998’de Suriye, Öcalan’ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye’den Rusya’ya, oradan İtalya’ya geçen Öcalan, İtalyan hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca Afrika’ya, Kenya’ya gitti. Kenya’ya gittiği zaman şunu söyledim, birisi bir yere sığındığı zaman ya burada bir organizasyon olur ya bu devlet onu burada himaye eder. Ben her türlü Kürt duydum ama zenci Kürt duymadım! Ne alakası var Türkiye’deki bir örgütün lideri ile Kenya’nın! Ne oldu? Amerika onu oraya götürdü, sonra da bize teslim etti. Neden yolda başına bir kaza gelmedi? Türkiye’ye gelince de bizdeki idam cezasını kaldırttılar. Neden? O da belli; Öcalan eğer ortadan kaldırılsaydı bir efsane haline gelecek ve onun yerine bir lider geçecekti. Bu lider de belliydi, Avrupa’daki bir PKK’lı. Ama Amerika ‘Niye Kürt hareketinin lideri Avrupa’da olsun. Ben kendim bir lider hazırlarım’ dedi. Avrupa’da lider olması düşünülen adam öldürüldü.

Kimdi o lider?

İsmini vermeyeyim... Öcalan’ın yerine yeni bir yapı oluşturdular. Bu yapı başlangıçtaki PKK’dan farklıydı. O zaman PKK ağalık düzenine, feodal yapıya karşı oluşmuş bir örgüttü. Halbuki şimdi bu örgütün içinde bir sürü feodal yapının temsilcisi var. Eğer Öcalan siyaset sahnesine inerse onların çoğu kaybeder. Mine Şenocaklı-Vatan

Reşat Nuri Erol
13.09.2011
13:42

Şimdi de 'Sol muhafazakarlar' geliyor!

13 Eylül 2011 Salı

Alev Alatlı ile Akşam gazetesince yapılmış röportaj

Alev Alatlı ile çarşamba günü Beykoz'daki evinde gerçekleştirdiğimiz söyleşinin güncel siyasete ilişkin bölümleri de en az paçozlaşma tartışmaları kadar ilgi çekici. Yazarın hızlandırılmış kapitalizm, muhafazakarlık ve kadim değerlerin korunması, dünya tarihi sarkacının muhafazakar solda duracağı gibi pek çok değerlendirmesi aynı pencereden bakıp, farklı şeyler düşünmemize yol açabilir.

*

- Siz açılım sürecinin başında Başbakan Erdoğan'la kahvaltıda buluşan aydınlar arasındaydınız. Kürt meselesinde nasıl bir bumerang bizi bugünlere sürükledi ve 90'lara dönmeyi bile tartışır hale geldik?

Ben teşhislerle hiçbir zaman hemfikir olmadım. Yani, ideoloji yoktur, psikoloji vardır kanısındayım ve bu psikoloji hiçbir zaman Kürtlere ilişkin olarak ortaya konulmadı. Kürtler hiçbir zaman tanınmadı ama Türkler de tanınmadı! Entelektüel altyapısı olmayan bir projeydi. Çünkü karşıda açılıp kapanan musluk yok. '90'lara dönüyoruz' diye bir şey de yok. 90'lardan ne zaman çıkıldı ki, dönülsün?

*

APO'NUN ABLASI PROTOKOLDE

- Bir yanılsama içinde miyiz?

Kesinlikle, ben baştan beri yanılsama görüyorum. Başbakan bir siyasetçi olarak atılması gereken adımları atmaya çalıştı. Bana sorarsan, zevahiri kurtarmaktan çok öteye gidemeyen girişimlerdi ama 'Bir politikacının bunu yapması gerekir' diye düşünüyorum. Başbakan Erdoğan'ın dediği söze katılıyorum. Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır. Kürt sorunu bitmez, ancak yönetilir. PKK ne kadarı Kürt, ne kadarı Alman, ne kadarı Amerikan belli olmayan bir mafyadır. Mafya nerede bitmiş de bizde bitecek? PKK ile Kürt sorununu ayırmak lazım. PKK başından beri mafya meselesiydi, özgürlükçü Kürt hareketi falan değil. Özgürlükçü Kürt hareketi, Kürt soluyla birlikte gitti. Apo'nun ablasının bile kendisini özgürlük savaşçısı zannettiği bir topluma dönüştük. Ne işi var protokolde? Bunlar paçozluk değil de nedir Allah aşkına? İş etnisiteye girerse, farklı konuşacağız

- Nasıl farklı konuşacağız?

Türkiye bir imparatorluktan bir ulus devlet kotarmak zorunda kaldığı bir dönemden geçti ve biz onlarca farklı yerden bir küçük yarım adacığa sıkıştık. Ama Türkiye Cumhuriyeti etnik olarak kimsenin üstüne gitmedi. Türkiye'de etnisiteden dolayı hak alınamadı gibi bir durum yok. Genelde baskıcı bir dönem yaşandı, bundan ne çektiysek, hepimiz çektik. Benim ailem muhacir, bizimle de herkes alay ediyordu muhacir diye. Ama bu olur. Düne kadar ekonomik kalkınmamızın, eğitim sistemimizin ne olduğu bellidir. Bazılarımız daha yoksul kalmış olabilir ama bu da geçecek olan bir süreçtir. Tüm bunların üstüne, bu durumdan yararlanmak isteyen ve hızla uluslararası mafyaya dönüşen bir örgüt oluştu.

*

TARİH HATASI

- Uluslararası mafyalaşan bir PKK ne olacak peki?

Mafyayı bertaraf etme yolları denenecek. Halleşebilirsek, bununla halleşeceğiz. Geri kalanı kendi kendini yok edecektir, etmek zorundadır. Ulus devletlerin yok olduğu bir zamanda, ulus devlet çıkmaz. Tarih hatası çıkar ortaya. BDP liderliği de bunu görüyor ama Netanyahu gibi tribüne oynuyor.

- AKP'nin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok başarılı buluyorum, çünkü evin içinden konuşuyor. Bir Semra Özal'ı düşünün, bir Emine Hanım'ı düşünün. Hangisi evden konuşuyor? Emine Hanım. Ben bu nedenle AKP'ye oy verdim, veririm de.

*

Sol muhafazakarlık gelecek

- Nereye doğru gidiyor Türkiye size göre?

Arsız bir dünyanın parçası olmaya doğru giden bir Türkiye görüyorum önümüzdeki 25-30 sene. Ama dünya tarihi böyle sarkaç gibidir. Bir böyle azar, arsız tüketimle savrulur. Sonra bir geriye dönüşü olur, muhafazakarlaşır, sola döner. Şu anda sarkaç halen sağa doğru gidiyor. Türkiye onunla beraber sol muhafazakarlığa doğru dönecektir.

- Sağ muhafazakarlık döneminde miyiz şu an?

Hayır canım, şimdi muhafazakarlık yok ki, şu anda paçozluk var! Muhafazakar olabilmek için de eğitim ister. Eğitimli olacaksın ki neyi muhafaza ettiğini, değerlerini bileceksin. 3.5 yıllık eğitimle neyi muhafaza edeceksin? Sakın başörtüsünü muhafazakarlıkla karıştırmayın. Tersine, İslamiyet arsız tüketime direnebiliyor mu, bunu sormak lazım. Bence, hayır! Türkiye'de şu an Panteizm'in tüm işaretleri var. Reiki'lerden, plates'lere hepsinde bunun izleri var. Bugün uygulamalarını gördüğümüz İslam ne kadar İslam'a uygun ki? Bu iktidarın evden konuştuğu doğru, ama muhafazakarlar iktidarda değil.

*

KOZMİK ODA MÜSLÜMANLARI

- İslami hayat tarzını seçenlerle seçmeyenlerin ilişkileri çok tartışılıyor. Ertuğrul Özkök gettolaşmaya gider miyiz diye bir yazı kaleme aldı. Sizce gider miyiz?

Evin içinden konuşulduğu sürece hiçbir yere gitmez. Ama sen expat olmakta ısrar edersen kendini gettoya mahkum edeceksin demektir. O zaman expat'lar kendilerine başka yer bulacaklar. Ben expat değilim, hiç olmadım. Örtülü müyüm? Hayır. Örtünecek miyim? Asla. Ama bunlar ayrı. Tabii şu da var: İslamiyet'in bu kadar şartı varken, örtünün başrole çıkartılması hem çıkaran, hem çıkartan açısından kolaycılıktan ibarettir.

- Sarkacının öbür tarafı neden sol muhafazakarlık?

Çünkü emeği ortaya koyacak tek şey o gibi görünüyor. İslamiyet direnemeyecek, emeğe saygıyı beceremeyecek gibi görünüyor kapitalizmle çok iç içe geçtiği için. Mesela Suudi Arabistan Kralı, Katar Emiresi, Ürdün Kraliçesi'nin hallerine bakın. Hızlandırılmış kapitalizmin alternatifini kim getirecek? Mekke'de 5 yıldızlı otel yapan, 5 yıldızlı otellerde devre mülk alan kozmik oda Müslümanları mı? Panteizm zaten kapitalizmin dinidir. Spinoza ile Adam Smith aynı şeyi söyler. Bu nedenle, Türkiye'nin çekiç olması lazım ama bu arada kendi paçasını toplaması lazım. Gerçi o çamur, ille de sana sıçrar. O nedenle kadim değerleri kavramlaştırmak ve orada seçim yapmak gerek.

*

Türkiye çivi değil, çekiç olmalı

- Murat Belge gibi güven sorunu yaşamadınız yani...

Hayır. Çünkü iki şey görüyorum. Birincisi, daha iyi bir alternatif yok. İkincisi, ne olursa olsun, evden konuşulması gerektiği kanısındayım. Bir sürü hata var ama evden konuşan daha hızlı çözecektir. Siyasilere bakınca Tansu Çiller, Mesut Yılmaz... Türk vatandaşı ama buradan değil. Yaşadığı ülkenin kültürünü taşımayan, dışarıdan gelmiş kişiler için kullanılan 'expatriate' terimi vardır, kısaca expat denir. Başbakan expat değil, bence başarısı oradan geliyor. Evin içinden konuşuyor ve has. Ben köprünün geçilmesi aşamasında hiçbir şekilde sarsılmasını istemedim. Çünkü, yeni dünya düzeninde ya çekiç olacağız, ya çivi. Türkiye çekiç olmayı seçiyor gibi görünüyor. Bir çivi olmaktansa, ben de doğrusu çekiç olmayı tercih ederim.

- Röportajın başından beri sorguladığınız sürecin bir kısmı AKP iktidarını kapsıyor. Dolayısıyla onlar da bu sürecin bir parçası, değil mi?

Tüm bu sürecin bir parçası tabii ki. Ama zaten korkutucu olan tek bir iktidarın çözebileceği şeyler değil bunlar. Olmayan muhalefet, yalaka entelektüeller, yalaka basın... Nasıl çıkacak bu adamlar bu işin içinden? İktidarlar da tedib edilmek zorundadır. Ama görüyor muyuz bunu?

- Gerçekten yapabilecek konumda mıyız peki?

Tabii ki yapabilecek konumdayız. Ama kaybedeceklerimizden korktuğumuz için konuşmuyoruz

Reşat Nuri Erol
14.09.2011
00:26

Mahir Kaynak, 'küresel' senaryoyu açıkladı.

Uluslararası İlişkiler uzmanı, eski istihbaratçı Prof. Mahir Kaynak ile Vatan gazetesinden Mine Şenocaklı'nın röportajından ilgili (birinci) kısım: (ikinci kısım yukarıdadır / RNE)

-Mesela Pentagon’daki hasarın bir uçak çarpmasının izine benzemediği söylendi...

Evet. Doğrudan doğruya bir füze saldırısı olduğu düşünüldü. O bakımdan ben bunun El Kaide’nin yaptığı bir terör eylemi olduğunu hiç düşünmedim. Sebebi de aklımda olduğu için böyle bir senaryo yazdım. Böyle bir operasyonun sebebi olmalıydı. Aksi halde tüm iddialar havada kalırdı.

-11 Eylül’ün sebebi neydi peki?

Ben bu olay olmadan evvel, sürekli olarak Amerika’nın bütçe açığını takip ediyordum ve bu sorunun nasıl çözüleceğini bir türlü bulamıyordum. Ama bir yerde duracağını hesap ediyordum ve diyordum ki, bir havuz ne kadar büyük olursa olsun, tek taraflı gelen su bir süre sonra havuzu doldurur ve taşar orası. Bunun üzerine şu sorulara cevap aradım; ABD İkinci Dünya Savaşı’nda savaştığı Japonya’yı neden kalkındırdı? Ondan sonra yıllarca ideolojisiyle savaştığı, insan haklarını ihlal ettiği için sürekli kınadığı Çin’in rekorlar kırarak kalkınmasını neden sağladı? Asıl mesleğim de iktisat olduğu için oradaki mekanizmayı takip ettim. Şöyleydi; Japonya’nın da, Çin’in de ekonomileri ihracata dayalıydı ve dış ticaret fazlası veriyordu. Bu ülkeler tasarruflarını güvenli ve kazançlı buldukları Amerika’da değerlendiriyorlardı. Ellerindeki parayı ABD’nin finans kesimine aktarıyorlar, borsaya giriyorlar, ABD hazine bonolarını satın alıyorlar ve böylece Amerika da bütçe açığını tamamlamış oluyordu. Bu devam etmeyecekti, devam etmemesi lazımdı. İşte bu durum bir süre sonra ABD ekonomisinin iki başlı olmasına sebep oldu. Bir yanda yabancı para akımıyla beslenen ve giderek dünya üzerinde etkisini siyaset alanına da yönelten küresel sermaye vardı, diğer yanda ülke içinde iç tüketim için üretim yapan, petrol, uçak, silah ve elektronik sanayii... Ülke içinde üretim yapan sanayiciler bu gidişten memnun değildi. Amerika’nın günün birinde bu borcun altında kalacağını düşünüyor ve “Bu paraları kontrol eden kişiler başka yerlere çekip gidebilir” diyorlardı.

-Özetle 11 Eylül ABD’nin işi diyorsunuz...

Evet. Bu eylemin arkasında ulus devlet olduğunu ve küresel sermayeyi temsil eden İkiz Kulelere hücum edildiğini düşündüm ve bunu da söyledim daha önce... Amerika’daki finans şirketlerinin iflas etmesiyle küresel bazda bir ekonomik kriz ortaya çıktı. Peki bunların iflası kimin kaybettiği anlamına gelirdi? Yani bir petrol şirketi, bir uçak şirketi kaybeder mi? Hayır! Oraya para yatıran insanların parası gitti, yok oldu. Bu, küresel sermayenin kaybıydı. Buna karşılık Amerika yeni bir fon oluşturdu. Petrolden gelen gelirlerle küresel sermayeye bir alternatif yarattı. “Para ihtiyacı olursa sarf ederim” diye... Çünkü hem içeride hem dışarıda petrol gelirlerini kendisi kontrol ediyordu. Bakın, Sovyetler Birliği sıkıntıya düştükten sonra petrol fiyatlarında ani bir artış yaşandı. Fiyatlar çok yükseldi. Ve bu yükseliş Rusya’nın ekonomik problemlerini çözmesinde çok yardımcı oldu. Onun dışında Arap ülkelerinde bir para birikti ve bu para ABD’nin kontrolü altına girdi. O sırada da küresel sermayenin yönetim merkezi Londra’ya taşındı. Ve buradan yönetmeye başladılar ekonomiyi. Biliyorsunuz daha önce küresel sermaye sadece Rusya’yı ele geçirmekle kalmadı, birçok yerde de renkli devrimler yaptı. Turuncu devrim ve benzeri gibi... Ama şu anda onların da tasfiye edildiğini görüyoruz. Onlar da geriye döndü. Bu son ekonomik krizle, küresel sermaye büyük ölçüde kaybetti. Sonunda tamamen tasfiye edileceklerini zannediyorum.

-Ulusal sermaye öne geçecek diyorsunuz... O zaman ulus devletler ve tabii Türkiye de daha öne çıkacak diyebilir miyiz?

Tabii... Türkiye, AK Parti iktidara geldikten sonra küresel sermayeye kapılarını açtı. Özelleştirmeler de yapıldı. Dışarıdan yabancı sermaye geldi. Ama onun dışında bizim de dış borçlarımız büyük ölçüde arttı. Sıkıntı yaratan cari açık da bunun sonucuydu. Şimdi Türkiye’de de bu cari açık problemi için uğraşılıyor. İşte burada Amerika ve Rusya Türkiye’ye yardım edecek. Rusya enerji açısından bağlı olduğumuz bir ülke, bizi sıkıştırmayacak ve Arap sermayesi giden küresel sermayenin yerini dolduracak. Bakın, şimdi Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Küresel sermaye Türkiye’yi terk ederse ani bir krizle karşılaşmamak için o sermaye kullanılacak ve yavaş yavaş da cari açık kapatılacak.

-Peki ama Rusya ve Amerika bizi niye destekleyecek?

Dediğim gibi dünya üzerinde Amerika ve Rusya arasında kurulmuş denge bozulmuş durumda. Soğuk savaş bitti, Sovyetler Birliği dağıldı, ondan sonra küresel bir dünyadan söz edilmeye başlandı. Amerika ve Rusya anlaştılar, dediler ki, “Bizim karşılıklı kurduğumuz denge dünyanın savaşsız bir dönem geçirmesine neden oldu. Oysa dünyaya Avrupa egemenken, 25 sene içinde iki büyük savaş çıktı. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı... Halbuki soğuk savaş döneminde hiçbir ciddi savaşla karşılaşılmadı. Bu dengeyi yeniden kurmamız lazım!” Yoksa ABD’nin ekonomik olarak Rusya’ya yardım etmesi için bir sebep yok. Ama ABD hem doğrudan yardım etti hem de petrol fiyatlarını yukarı çekerek Rusya’nın gelirlerini artırdı. Petrol fiyatlarındaki artış piyasa şartlarının bir gereği değildi. Ansızın birkaç misline çıktı. İşte o zaman dedim ki, “Amerika ile Rusya arasında denge kurulduğu zaman bunların hasımları kim olacak?”

"Rusya ile ABD, AB’yi dağıtacak"

Nasıl yanıtladınız bu soruyu?

Bunların hasımları yeni oluşmakta olan Avrupa gücü ve bir de Çin’di. Bunlar dünyada yeni güç odakları olmaya namzetler. Öyleyse Rusya ve ABD, AB’yi dağıtacaklar, Çin’i de sınırlandıracaklar. Şimdiki gidiş de o istikâmette zaten. Bu iki güç Ortadoğu ve Afrika’nın kaynaklarının Çin ve Avrupa tarafından sömürülmesine izin vermezler. Bu bölgelerdeki ülkeleri savunacaklardır. Ama kendileri bu ülkeleri askeri güçle savunurlarsa bir reaksiyon doğuyor onlara karşı. “İşgalci” diye... İkincisi; ABD’nin bunu finanse edecek gücü kalmadı. Öyleyse bu tahterevallinin iki ucunda Rusya ve ABD varken, ortada istinat noktası Türkiye olacaktır. Türkiye bu bölgeyi yeni taliplerine karşı koruyacaktır.

-Türkiye’nin ABD ile ilişkileri nasıl olacak peki? Bozulmadan devam edecek mi?

Tabii... Biz de geçmişte bir sürü çelişkiyi yaşadık. Dedik ki, “Demirel Amerika tarafından getirilmiştir. Morrison Süleyman’dır!” Biliyorsunuz, Morrison Knudsen mühendislik firmasında çalıştığı için, Demirel’i eleştiren çevreler 60’lı yıllarda kendisinden bu sıfatla bahsediyordu... Ama sonra ne oldu? 1970’li yıllarda CIA’in Türkiye şefi Paul Henze, 12 Eylül darbesini Başkan Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar başardı!” diye haber verdi. Kastettiği çocuklar darbeyi yapan generallerdi. Yani Amerikalılar Demirel’i devirdiler! Amerika, Amerika’yı mı devirdi diyeceğiz şimdi? Aslında bunlar çok tutarlı politikalardır. Ne oldu? Demirel’in yerine Özal geldi. Çünkü 12 Eylül darbesinin asıl amacı Özal gibi birini getirmekti. Özal, Türkiye’yi dünyaya açtı. Dünyayla ekonomik olarak bütünleştik, değil mi? Yani küresel sermaye Türkiye’ye ilk adımını o zaman attı.

-Amerika’da, 11 Eylül’ü yapanlar arasında kimler var o zaman?

Amerika’yı tek bir birim olarak düşünmüyorum ben, “İçinde iki yapı oluştu” diyorum. Birisi ulusalcılar, diğeri de küresel sermayeciler. Küreselciler yavaş yavaş Amerika’yı terk ediyor. Komployu yapanlar ulusalcılar. Küreselcilere saldırdılar.

-Ulusalcıların içinde kimler var?

O zamanki iktidar var. Onlar daha ziyade iç ekonomik güce yönelikler. Şöyle bir ayrım yapabiliriz; Demokratlar küresel sermayeye yakındır, Cumhuriyetçiler ise ulusalcıdır. Ben size bir de hikâye anlatayım... ABD Başkanı John Kennedy niye öldürüldü diye... Kimse “Kennedy niçin öldürüldü?” diye sormaz. “Kim öldürdü?” diye sorar. Kennedy niçin öldürüldü? Kennedy bugün söylediğimiz olayların, fikirlerin oluşturulduğu ilk günler iktidardaydı. Diyordu ki, “Dengenin bir tarafında neden Sovyetler Birliği olsun, onu tasfiye edelim, Avrupa’yı güçlü hale getirelim. Böylece denge Avrupa ile ABD arasında kurulsun!” Hatta Avrupa’ya geldi, Berlin’e gitti, “Ich bin ein Berliner!” Yani “Ben bir Berlinli’yim” dedi. O zaman Sovyet devlet adamı Kruşçev ABD’deki muhataplarına, “Bu değişim ancak savaşla olur. Biz böyle bir değişime, tasfiyeye karşı çıkarız. Savaşı göze alıyorsanız, böyle devam edin” dedi. Niye o günlerde nükleer savaştan dönüldü? Çünkü ABD’liler hem Rusya’nın talebi olduğu için hem de Demokratların bu politikasını beğenmedikleri için “Biz başkanımızı feda ederiz” dediler ve ettiler.

-Bu da 11 Eylül gibi ABD’nin işi yani?

Evet. Zaten bunun Amerika’nın içinde bir komplo olduğunu söylüyor herkes. Ama nedenini söylemiyor. Nedeni Kennedy’nin Avrupa’yı öne çıkarmak ve Sovyetleri tasfiye etmek istemesiydi.

-Şimdi Amerika için öngörünüz nedir?

Önümüzdeki dönemde cumhuriyetçiler göreve gelecekler. Obama zaten görevini yaptı. Cumhuriyetçiler de ulusalcı bir politika izleyecekler!

Reşat Nuri Erol
14.09.2011
00:32

'Türkiye'nin çağı geliyor'

'Bu, Ankara'nın dış politikada bağımsızlık ilanıdır'

Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilim dış basında yankı bulmaya devam ediyor. Guardian'da yazan Michigan State University'den uluslararası ilişkiler profesörü Muhammed Eyub, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak ortaya çıkmasıyla Ortadoğu'nun artık eskisi gibi olmayacağını belirtiyor. Yazar şunları yazdı: "Türkiye'nin İsrail Büyükelçisi'ni sınır dışı etmesi, diplomatik ilişkilerini asgari seviyeye indirmesi ve Erdoğan'ın tavrını giderek sertleştirmesi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde gelip-geçici bir sorun değil. Bunlar, Türkiye'nin İsrail'in özür ve tazminat konusunda ayak sürümesinden artık usandığının işareti. Haberin devamı Obama yönetimi, Türkiye ile İsrail arasındaki sürtüşmenin Amerika'nın stratejik çıkarlarına zarar verebileceğinden endişe etmesine karşın, iç siyasi nedenlerle İsrail üzerinde baskı kuramadı. Washington, bu tavrıyla NATO'nun çok önemli bir üyesi olan Türkiye'yi yabancılaştırabilir. 'İSRAİL ARTIK RAKİPSİZ DEĞİL' "Bölgede şu anda yaşananların, Ortadoğu'nun geleceğinde önemli etkileri olacak. Bu, İsrail'in Doğu Akdeniz'deki hakimiyetinin rakipsiz olmadığını gösteriyor. Erdoğan, Türk donanmasının bölgede artık daha aktif bir rol oynayacağını söylüyor. İsrail'in uluslararası hukuka meydan okuması ve özellikle işgal topraklarına yönelik politikaları uluslararası forumlarda bundan böyle ciddi sınavlarla karşılaşacak. Bölgedeki demokratik ayaklanmalar sonrasında, Türkiye'nin pozisyonu, Filistin ve İsrail işgali konusundaki ana akım Arap görüşüne daha da yakınlaşacak. Bu durum, Türkiye'nin Arap dünyasındaki konumunu güçlendirecek ve Filistin konusunda daha aktif bir rol üstlenmeleri için Arap hükümetleri üzerindeki baskıyı artıracak. Demokratik geçiş sürecindeki ülkelerde İsrail'e karşı daha sert bir tutum izlenmesi isteniyor. Türkiye örneği ardından Mısır ve Ürdün'ün elçilerini çekebileceğinden söz ediliyor. Yazar şöyle devam ediyor: "Türk demokrasisi güçlenmeseydi, Türkiye şimdiki pozisyonuna gelemezdi. Şimdi hükümet askerin müdahale korkusu olmadan politika yürütebiliyor. Birkaç yıl önce İsrail'e karşı sert tavır alınması düşünülemezdi bile. Şu anda bölgede tanık olduklarımız, Ortadoğu'yu Avrupa'ya bağlayan stratejik bir güç olarak Türkiye'nin çağının gelişine işaret ediyor. Bu Ankara'nın dış politikada bağımsızlık ilanıdır. Ortadoğu bundan böyle asla aynı olmayacak." Prof. Muhammed Eyub, ABD’nin Orta Doğu politikasında önemli bir değişikliğe gitmesi gerektiğini belirterek yazısını şöyle noktalıyor: "Washington, Ankara'yı hafife almamalı'"Eğer Amerika, Orta Doğu'daki stratejik çıkarlarını muhafaza etmek istiyorsa, İsrail-Filistin meselesine hızlı ve adil bir çözüm bulunmalıdır. Washington, İsrail'e koşulsuz destek politikasını yeniden değerlendirmeli ve tarafsız bir siyaset izlemeli. Buna Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki Filistin tasarısı da dahildir. Her şeyden önemlisi Amerika bölgede yükselen üstün bir güç ve Batı'yla Müslümanlar arasındaki köprü olarak Türkiye'nin stratejik önemini hafife almamalı." BBC Türkçe



YorumYap

Sayı: 117 | Tarih: 11.9.2011
Mahir Kaynak
Olanların anlamı
Denge
570 Okunma
5 Yorum
Süleyman Karagülle
Zülfü Livaneli
edebiyat ölmüyor,öldürülüyor
tanrı insanlara neden kitaplarla hitap etti?
534 Okunma
Ali Bülent Dilek
Nihal Bengisu Karaca
Koyun can derdinde, erkek ontolojik krizde
Koyun can derdinde, yazar post peşinde...
514 Okunma
Hakan Kandal
Ruşen Çakır
Bu şiddet PKK’yı da tüketir
Susuzluğunu dinle!
508 Okunma
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
Zenginlik Arttıkça Azgınlık da Artıyor
Lüks Her Zaman Olacak
504 Okunma
Emine Hocaoğlu
Taha Kıvanç
Uçaklar neden düşer, PKK terörü neden tırmanır
Terör ekopolitik bir araçtır
475 Okunma
Ahmet Kirtekin
Ebubekir Sifil
Arap Baharı
Adil Düzencilerin Başarısı, Dünya'nın Baharıdır
472 Okunma
Zafer Kafkas
Ahmet Hakan
Başbakan ‘Cesaret Ödülü’nü iade etmesin
Mavi Marmara saldırısı bir proje mi?
452 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Ruhat Mengi
Kürt de olsam fark etmezdi!
Maalesef
438 Okunma
Vahap Alma