Zaman oku
Önce entropiyi açıklayalım ; üç basit, fakat kuşatıcı tarif seçtim:
Düzensizlik eğilimi,
belirsizliğin ölçüsü,
verimsizlik.

*
Düzensizlik, belirsizlik, verimsizlik. İnsanlık binlerce yıldır neredeyse bütün tarihsel akıl,çaba, üretim birikimini bu üç hususun olumsuzluklarını dizginlemeye adadı. Ne yazık ki başaramıyor. Medeniyetin doğa üzerinde etki edecek seviye hedefine ulaşıp, tam rahat edeceği anda değil!. Düzensizlik eğilimi, her aşamada emeğin, medeniyetin peşini bırakmıyor.

İnsanlık düzen kurmak adına ne yapsa ‘düzensizliği’ kullanmak zorunda kalıyor. Çünkü düzensizlik, kendini her zaman hakimiyet, güvenlik ‘eğilimi’ olarak gösteriyor. “Tam düzensizlik” olarak göstermiyor. Bunun yanında, insanlık tarihinde “tam düzensizlik” dönemleri de yok değil. Bunlar büyük kırılma; kıyım ve kaos dönemleridir. Bu yüzden toplumsal düzenlerde, düzensizliğe yer verilmemeliydi. “Yer verilmez,” diyemiyorum; çünkü düzeni, kendi menfaatine kuran, sürdüren egemenlik, egemenliği altındaki milyonlarca insanı düzenli kılmak için çoğunlukla kendi kurduğu düzene, düzenin ilkelerine uymuyor. Çünkü düzensizliğin kaynağı yeknesaklıktır; yani homojenlik; yani toplumsal ilkelere istisnasız uyulmasıdır. Böyle durumlar ölüme yakındır. Çünkü çelişki yoksa, yaşam yoktur. Devlet-insan, insan-Devlet ilişkilerinde düzensizlik, illa insan tarafında olmalıdır. Çünkü böylece düzensizliğin ölçüsü olan entropi yaşamsal olur. Tersi düzensizliğin düzensizlik insandan çok Devlette olursa, devletin kaynağı olan insan gelişmez, dönüştürücü medeniyeti oluşturamaz.
Peki, düzen ve ilkelerin ayrımsız uygulandığı toplumlar sürgit gelişir mi? Maalesef hayır. Bu belirleme her iki durumun düzensizlikten bağımsız olamayacağı içindir. Devlet –insan; insan-Devlet bunların her ikisinde düzensizlik olacak; önemli olan birindeki düzensizliğin yüksek, diğerinde düşük; birinde gelişime dönük , diğerinde çürümeye yol açmasıdır. Çünkü doğal olan insandan devlete akıştır; devletten insana akış doğal değil. Belirttiğimiz gibi burada kaynak insandır, devlet değil. Kaynaktan beslenen kaynağı besleyemez. Olsa olsa “besler gibi” yapar.
*
Teorik fizikçiler, evrenin başlangıcında entropinin en düşük seviyede olduğunu giderek arttığını söylüyor. Bunun temeli nesnelerin daha az karmaşıklıktan, daha karmaşık duruma geçme eğilimidir. Enerjinin karakteridir bu : enerjinin yayılma eğilimi entropiden kaynaklanıyor. Enerji içindeki en büyük itki (içerden iten, itici neden)onun yayılma eğilimidir. Enerji, soğuktan sıcağa giderek, “evin” entropinin azaltıyor. Sıcaklık varlıktır; varlığın sıcaklığı yoksa radyasyonu vardır.Bu yüzden sıcaklık varsa yayılır; soğuk her yerde “yerli ve millidir”. Sıcaklık gittiği yerde entropiyi artırıyor. Bu iyi mi kötü mü? Evin içinde entropinin azalması düzenin, öngörülebilirliğin, verimin artması mı? Bilim insanları bu soruya, ‘hayır ’ diyor. Çünkü enerji yoksa yaşam, radyasyon yoksa varlık olmaz.
*
Her ne kadar entropi kavramı, başlangıçta termodinamik bir kavram olsa da giderek bilgi teorisi, psikodinamik, termo ekonomi, ekolojik ekonomi ve evrim dahil, diğer çalışma alanlarına uyarlanmıştır.
Entropi, fizik biliminde belirli bir ilerleme yönünü “ima” eden tek niceliktir. Bu yönlenme itkisine “zaman oku” deniyor. Geçmişe gitmekle, geleceğe gitmek arasında tek fark entropiden kaynaklanıyor. Her şey olası olmayan durumlardan, daha olası durumlara gidiyor. Diğer bir söyleyişle bilinenin tersine gelişim netleştirmiyor; olasılıkları artırıyor.
Burada iki hususa kısaca değiniyorum. Biri, zamanda geriye gitmek, diğeri geçmişi tekrar etmek. Geçmişe gitmek zamanda geçmişe olayların sebebini önlemeye gitmek hep kurgulanmıştır. Bütün kurgularda geriye giden ve geriye gidenin geçmişteki varlığı birlikte var oluşu geçmişin bilinenin tersine olduğu gibi olamayacağının kanıtıdır. Diğeri geçmişin tekrarı aynıyla mümkün değil; mutlaka farklar, farklar kadar kayıp , fazlalık vardır. Bu geçmişin tekrarlarının yanında ister istemez, geçmişi yad eden tekrarlanmasını isteyenlerin olduğunu da belirtmeliyim. Bu da ayrı bir olumsuzluktur; anakronizm deniyor.
Konuya dönelim: Kapalı sistemlerde entropi yayılarak sistem sona erer. Bu orada yaşamın sonudur da. Hemen Karl Popper’ın “Açık Toplum ve Düşmanları” çalışmasını anıyoruz. Popper, burada tarihselciliği eleştiriyor: “ Platon’u yorumlayan düşünürlerin Platon’dan ister istemez etkilendiler. Bunun sonucu Platon ‘un öne sürdüğü düşüncelerin tümü, modern açık toplum için tehlike arz eden totaliter eğilimlere sahip olduğunu düşünmeksizin, hatta göz ardı edilerek gelecek kuşaklara aktarır. Yarnısıra Platon, hocası Sokrates’i sanki, kendi sahip olduğu görüşlere sahipmiş gibi göstererek okurlarını da aldatır. Taklit, belki de kaçınılmazdır. Çünkü çoğunlukla yetersizliğe payanda olur. Ayrıca taklit, tekrar etmektir. Bu yüzden kapalı sistemler çok, yarı kapalı sistemler az taklit eder. Bu da Devlet-insan ilişkisinde (Devlet merkezli) belirlenen hedefe Devlet-insan ilişkisinin yaşam süresi yetmeyeceğini gösterir. Burada süre ile entropinin birliğini görüyoruz. (1)
Her şey çürüyerek birbirine karışıp sonunda aynı sıcaklığa düşer. Bu yüzden kapalı sosyal sistemlerde enerjisizliğe ve yaşam isteğinin azalışına tanık oluyoruz. İnsanların büyük özverilerle kurduğu veya buyruklarla dayattığı ikonik değerlerin evrenselleşmeye set olan, toplumu zayıflatan değişken değerlerle kıyaslanmayacak evrensel etkidir. Yani kapalı toplumların değişkenliği, ne kadar çaba gösterirse göstersinler “gelişme” değil yönü çürümedir. “Negatif büyüme” tanımını andırıyor. Yerel, milli, mitolojik bütün ihdaslar, evrenin temel yasalarını gözettikleri kadar var olabilirler. Onlar ne kadar suni, taklit, mizansen olursa olsunlar, mutlaka temel evrensel yasalara dayanarak varlığını sürdürebilir.
*
Granit bir kayada, potansiyel bir sanat eseri olduğunu biliyoruz. Fakat bu potansiyel onu yontacak sanatçının bilincine ve yontu kapasitesine bağlıdır.
Bu kayayı yontan keski, iki şey meydana getiriyor; biri sanatçının zihnindeki sanat imgesi, diğeri kaya parçasından kopan düzensiz parçalar. Her ikisi arasında bir denge var görülüyor. Mümkün olan bu denge, sanat eseri ortaya çıkıncaya kadar belirsiz kalıyor. Entropinin temel özelliklerinden olan ‘belirsizlik’, öngörülebilirlikle dizginlenmeye çalışılsa da bu öngörü, sanat eseri tamamlanıncaya kadar belirsizliğin yatağında kalır.
Yukarıda değinmiştik, belirsizlik ölçümü entropi ölçüm değeridir. Ludwing Bolzmann, olasılık- dağılım kavramını , istatiksel mekanik alanına kazandırmış. Düzensizliğin zamanla ve geri dönülmez biçimde arttığını formüle etmiş . Söylediği şu: “entropi geri döndürülemez, neredeyse her zaman artıyor; bu yüzden insanlık, artan bir karmaşaya doğru savruluyor. Bu yüzden düzen, dışarıdan, yukarıdan, ilahi bir kaynaktan değil; içeriden atomlardan, onların davranışlarından doğar.” (2)
Bu görüş günümüz atom altı yaklaşımlarıyla uyumlu. Fakat onun söylediğinin tersine çoğunluğu skolastik maneviyatı terk eden dinlerin yeni yorumlarıyla çelişmiyor. Diğer taraftan Güneşten Dünyamıza gelen enerjiye bakalım. Güneşten aldığımız enerji, geri verdiğimiz enerjiden daha faydalı, daha toplu, daha kümelenmiş. Bitkiler güneşten aldığı enerjiyi şekere dönüştürüyor, hayvanlar ve insanların besin zinciri oluşuyor. Fakat bu enerjinin pek çoğu Dünyaya gelirken uzay boşluğuna dağılıyor. Güneşten yola çıkıp atmosferde kalanlar da var. Şöyle bir örnek veriliyor: Güneşten Dünyaya alınan her bir foton başına, 20 tane foton yayılıyor. Olan her şey, daha az sayıda fotonun, daha yüksek fotona (20 katına) dönüşmesiyle gerçekleşiyor. Buna düşük entropinin, anlamlı olan değişim etkisi deniyor. Bozmanın, yıkmanın yolu çok, yapmanın ise daha az.
*
Eğer evren maksimum entropiyi meyilli ise yaşam bu eğilimi hızlandırmanın imkanını sunuyor. Yaşam düşük entropiyi, yüksek entropiye dönüştürmede olağan üstü etkili. Güneş, düşük entropini evrenden alıyor. Böylece evrenin toplam entropisi artıyor. Ne tuhaf… önümüzden geçip giden akan su; akarken azaldığı, aktığınca temizlendiği, durduğunda kirlendiğini çürüdüğünü biliyoruz. Bilgiyi işleyen yeni bilgi üretiyor. Su, Güneşten gelen ısı enerjisiyle, doğanın döngüsüne katılarak yaşamı çoğaltıyor.
Suyun, ısının döngüsünde oluşan kayıplar, doğanın işlerliğinde “israf” sayamayız. İDevlet- insan ilişkisinde israf, Devleti besleyen ülkenin doğal kaynakları, milyonlarca vatandaşın emeğinden aldığı pay, o devletin vatandaşlarının niteliksel gelişimine dönüşmeyen farktır. Hedef dışı enerji sarfiyatı da diyebiliriz. İsrafın antikoru doğadan öğrenmektir. Devlet toplumun ve ülkenin kendisine “yansıyan” enerjiyi kullanım şekliyle “beka” derecesine sahip olur. Bunun dışında her yöneliş, kaynağı yani toplumu, nesnesi olması gereken Devleti aşındırır. Burada, entropi tanımının üçüncü hususuna, ‘verimliliğe’ ulaştık.
Verimlilik, bireyin veya grubun belirli süre içinde tüketilen kaynak ile ortaya çıkan iş veya ürün miktarının oranıdır. Yer çekimi, maddeleri bir arada tutma eğilimindedir. Havada ne varsa kendine çeker. Dik ise yatırır, yatık ise batırır, toprağa çürütmek için gömer. Devlet- insan ilişkisinde, yani Devletin insanın önüne geçmesinde Devletin işlevi yer çekimi ile aynıdır. İnsanı ister nitelikli ister niteliksiz, insanın kendisini geliştirmesinden önce, kendine çeker, kendine düşürür, kendine adanmasını ister. Tersi duruma bakalım: İnsan- Devlet ilişkisinde yani insanın devletten önceliğinde ise yerçekimi insandır. Devleti kendisine çeker! Bu tek tek insan olarak şimdilik mümkün değil. Mümkün olan insanların oluşturduğu toplumun Devleti kendine çekmesi kendine tabi kılmasıdır.
Devlet veya insan; biri diğerinin enerjisini, kendinde toplamak ister. Bunun dengesinin kurma isteği insanlık tarihi kadar eskidir; böyle dengelerin kurulduğu dönemler çok azdır. Bu istisna dönemlerin kritik tanımı Devlet veya insanın yerçekimi eğilimidir. Yani birinin özne olma (öznellik değil) eğilimi. İnsanın Devletin öznesi olması, insanın bulunduğu düzeyde mümkün olmadığından, ancak dengenin insanların oluşturduğu toplumun, Devlet yüklemine özne olma eğilimiyle sürdürülebilir. (3)
*
Evren genişleyip soğurdukça, madde bu yoğun bölgelerde toplanmaya başlar. Bu toplanma kinetik enerjiye dönüşür. Sonra, madde parçacıkları bir birine çarpmaya başlar, böylece kinetik enerjinin bir kısmı ısıya dönüşür. Hareket, enerji sarfiyatıdır. Hareketin yararlı enerji miktarının azalma sağladığı kadar entropiyi artırır. Başlangıçta uzayda, yararlı enerji tüketilerek, yıldızlar, gezegenler yaşam oluştu. Bu oluşumlar ne kadar çok, şehitler vererek, büyük fedakârlıklar sonucu kurulan ülkelerin var oluşuna benziyor. (4)
Bütün bunlar Güneşten çıkan enerjinin Dünyamıza gelene ve oradan yaşamın devamına dönüşene kadar bir çok aşamada dağılışını, sosyal düzenlerde Devlet- İnsan, İnsan- Devlet ilişkilerinde, ‘toplumsal yarar’, ‘siyasal temsil’ ölçü ve değerlerinin toplumun gelişmesi yada güdülmesi bağlamında ne kadar yaşamsal önemde olduğunu göstermiş oluyor. Şunu da göz ardı edemeyiz, “kaynak”, yansıttığı kadar değil, yansıttığının gelişime dönüştüğü kadar evrene uygun yani evrenseldir. Sosyal düzende hakiki beka budur. (5)
Açıklamalar:
(1)Karl Popper Avusturyalı-ingiliz filozof; 28.71902 de d.odu. 20.yy en etkili bilim felsefecilerinden Bilimsel yönteme ilişkin klasik tümevarımcı görüşleri amprik yanlışlama lehine red etmesiyle tanınır. “Amprik(deneysel) bilimdeki teori asla kanıtlanamaz ; ancak yanlışlanabilir; yani kesin deneylerle incelenebilir. “Açık Toplum ve Düşmanları” çalışmasında tarihselciliği kullanan filozofların (Platon, George Wilhelm Friedric h Hegel, Karl Marks)kendi totaliter politik felsefelerini destekledikleri için eleştirir.
(2)Ludwing Bolzmann, 1844, Viyana- 1906, İtalya. Fizikçi; istatiksel matematik ve fizikçi.Avusturya Macaristan İmparatorluğunun çözülme zamanlarında yaşadı.Diğer bilim insanlarının tepki gösterdiği görüşü şuydu: “Maddenin özellikleri, atom ve moleküllerin rastgele hareketleriyle açıklanabilir.” Bolzman’ın teorisi hak ettiği değeri ancak ölümünden sonra Max Planck , Albert Einstein sayesinde bilim dünyasında kabul edildi. (Kaynak, Plus Math.Yayın tarihi: 12.01.2022.Link: Maths in a minute; Statistical mechanics)
(3)Özne, cümlenin sahibidir. Cümlede yüklem merkezinde iş yürütür; cümlede oluşan etkiye karar verir. Günümüz Devlet- İnsan, insan- Devlet ilişkilerinde en olumlu görülen seviye, ”primus inter pares “ (eşitler arasında birinci) olarak toplumu gösteren sosyal demokrasidir. Burada insan değil, toplum terimlerinin altını çiziyorum. Devlet ,bu ilişkiye “rıza” gösterse de hiçbir zaman toplumun yanında bireyin öne çıkmasını kabul etmez.
Öznellik, ayrı bir şey kendi düşüncesini duygusunu beğenisini içeren cümleler. Bu kişiye özel , başkasına dayatmaması gereken tercihlerdir.
(4)1972 yılında Jacop Bekenstain, ertropinin başka kaynağının olduğunu öne sürdü: Kara Delikler. Kara Deliğin entropinin yüzey gerilim alanı ile olması gerektiğini, Kara Delik büyüdükçe entropinin arttığını saptadı. Kara Delikler’in sıcaklığı yansıtmadığını fakat radyasyon yaydığını S.W. Hawking öne sürdü.
(5) Beka: Siyasi anlamda, kalıcılık; değişime dönüşüme intibak ederek sürekli var olma.Tasavvufi anlamı insana özgü niteliklerden , ilişkilerden sıyrılarak tanrısal özde kalma. Yanı sıra geçici olan bu evrenin karşıtı olan ölümsüz varlık alanı olarak ta kullanılır.14,5 milyar yıl yaşında olduğu tahmin edilen evrenimizin Samanyolu adı verdiğimiz gökadasındaki Dünyamızda; İster insan, isterse Devlet olsun sonunun “hoş sedalı” olmasını dilerim.