Faizsiz Banka Kitabına Takdim
Reşat Nuri Erol
1995 1.Baskı
1162 Okunma
1991-1995 3.Kitap

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

TENKİD

DEĞERLENDİRME

VE

KATKI

 

 

 

 

KİTAP HAKKINDA/ BİR KİTABIN ANATOMİSİ

A   L   T   E   R   N   A   T   İ   F

FAİZSİZ BANKA

SELEM VE KREDİLEŞME

 

 

 

1991-1995

 

 

 

 

 

REŞAD NURİ EROL

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ KİTAP

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

YARIM KALAN KİTAP!

(7 kitap daha var! RNE)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"TAĞUT'A KULLUK ETMEKTEN KAÇINAN VE

ALLAH'A YÖNELENLERE MÜJDELER VAR. MÜJDELE KULLARIMI:

 

ONLAR Kİ,

HER SÖZE KULAK VERİRLER VE

EN İYİSİNE UYARLAR.

 

İŞTE ONLAR ALLAH'IN HİDÂYET EDİP

DOĞRU YOLA İLETTİĞİ KİMSELERDİR VE

ONLAR AKLISELİM SAHİPLERİDİR."

(Zümer Sûresi, âyet 17,18)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

AKEVLER HAREKETİNİN DÖNÜM NOKTALARI TAKVİMİ

 

1967 --- AKEVLER resmi olarak kuruldu…

 

1969 --- 1969 SEÇİMLERİ VE “BAĞIMSIZLAR HAREKETİ”…

(KONYA: Necmeddin Erbakan; İSTANBUL: (İzmir’den) Ö.Faruk Yeğin; AYDIN: Süleyman Karagülle)

1970 --- MNP kuruldu…

AK-YAY Mühendislik ve Müşavirlik Bürosu / Dergâhı kuruldu…

 

1972 --- MSP kuruldu…

(Süleyman Karagülle Kurucu İzmir İl Başkanı; Reşat Nuri Erol Gençlik Kolları Başkanı…)

1973 --- MSP genel seçim başarısı ve CHP ile hükümet ortağı olması…

(Süleyman Karagülle İzmir İl Başkanı ve Milletvekili Adayı, M.Gündüz Sevilgen Manisa Milletvekili!..)

TEK YOL dergisi yayımlandı… (Süleyman Karagülle, M.Gündüz Sevilgen, Reşat Nuri Erol…)

 

1975 --- AKYOL Neşriyat ve Matbaacılık kuruldu…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol, Mehmet Çakır…)

AKYAY KAYNAK Yayınevi kuruldu…

(Fehmi Koru ve BİZ dâhil 10 arkadaş…)

1976 --- AKEVLER, Necmeddin Erbakan'a ‘İLK’ Model/Sistem takdimi…

(Süleyman Karagülle, M. Adil Aktuğ, Reşat Nuri Erol…)

1977 --- ABAM kuruldu

(Süleyman Karagülle ve Prof. Dr. Arif Ersoy başkanlığında ilmî heyet…)

AKEVLER Dergisi / Haftalık Bülteni yayınlanmaya başlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol ve diğer Çalışma Arkadaşları…)

KİTAPLAR / ilk önemli kitaplar kendi yayınevlerimizde yayımlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol (AKYOL), Fehmi Koru (KAYNAK) ve …)

 

1983 --- RP (Refah Partisi) kuruldu…

 

1985 --- ÖZDEMİR ÇELİK-DÖKÜM FABRİKASI harekâtı başladı…

1986 --- ABAM üyeleri, Necmeddin Erbakan'a sistemlerini takdim ettiler…

(Süleyman Karagülle, Arif Ersoy, Süleyman Akdemir, Reşat Nuri Erol, Ali Erişen, Ali Sayı ve …)

10 ABAM üyesi, İstanbul İSAV'da; 'Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli'

tebliğlerini sundular… (Tebliğler İSAV tarafından “KİTAP” olarak yayımlandı…)

1987 --- “ADİL DÜZEN” ÇALIŞMALARI olgunlaşmaya başladı…

 

1981-1988 --- (Reşat Nuri Erol’un Arabistan yılları…)

 

1990 --- İstanbul'da SOBAM ve RP bünyesinde ilk 'ADİL DÜZEN Çalışmaları'

1991 --- SÜLEYMAN KARAGÜLLE Orta Asya/ Kırgızistan'a “HİCRET” etti…

Yeni “KİTAPLAR” yayımlanmaya başlandı…

(“FAİZSİZ BANKA”, “SOSYAL DENGE” kitapları ve diğerleri; İz ve İşaret yayıncılık…)

Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir seçimlerde Çorum ve İstanbul’da aday oldular…

1994 --- AKEVLER - ABAM mensubu Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir, Mahalli Seçimlerde Çorum ve İzmir'den aday oldular; Arif Ersoy Çorum Belediye Başkanı seçildi…

 

1995 --- ABAM ve AKEVLER Ekibi,

YENİ BİR HAZIRLIK, TEBLİĞ VE DÂVET HAMLESİ başlattı:

* İlmî

* Dinî

* Siyasî

* İktisadî

 

 

 

 

ZARURİ BİR AÇIKLAMA

Bir önceki sayfada, “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın bazı dönüm noktaları var…

BU KİTAPLAR, Bu 10 KİTAP, Üstadımız Süleyman Karagülle’nin “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” kitabı tarafımdan “Yayına Hazırlandığı” yıllarda yazılmaya başlandı…

Yani; artık kırk yılı aşan “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın tam orta yerinde;

1990’lı YILLARIN BAŞINDA YAZILMAYA BAŞLANDI…

1991 (20 Ekim) Türkiye Genel Seçimleri öncesinde, Refah Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevindeydim ve o dönemde ana sloganımız, ana söylemimiz “ADİL DÜZEN” idi; “ADİL DÜZEN” diyorduk ama her anlatan “İSLÂM” olarak bildiklerini anlatıyordu…

Bu tarihten bir-iki yıl öncesini ve sonrası ile o yıllarda yoğun olarak yaşadıklarımızı burada yazacak değilim… Ama yazmayı planladığım ve sadece bir kısmını yazabildiğim veya yazabileceğim bu bölümler/kitapçıklar veya KİTAPLARDA, o dönemle ilgili, daha doğrusu o dönemde yaşadıklarımızla ve durumumuzla ilgili “çok şeyler” bulacağınızı söyleyebilirim…

Aniden “İstanbul Milletvekili Adayı” olma kararımdan vazgeçtim, o zamanki RP İl Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile yaptığım özel görüşmede kararımı bildirdim ve “ADİL DÜZEN” merkezli çalışmalara; Üstadımızın o zamanki isimlendirmesiyle, “YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…” çalışmalarımıza yöneldim…

“İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” yani Prof. İlhan Arsel’in “Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına / Şeriat Devletinden Lâik Cumhuriyete” 850 sayfalık kitabına “REDDİYE” olan (iki ciltlik, büyük boy, 1200 sayfalık) KİTABIMIZI yayına hazırlamaya başladım; tam iki yıl çalışmalarımın ana merkezi sadece buydu…

Evet; sadece “BU KİTAP” ve “DİĞER KİTAPLAR” yani bu “10 KİTAP”…

İşte bu yoğun çalışma esnasında bir de “10 KİTAP KONUSU VE METİNLERİ” de oluşmaya başladı… Yoğunlaştıkça, çalışma arkadaşlarımızla görüştükçe, o dönemde bazı şeyleri yaşadıkça ve özellikle de o yıllarda Kırgızistan’da “MUHACİR” olan Üstad Süleyman KARAGÜLLE ile görüşüp yazıştıkça; değişik konular kendiliğinden gelişiyordu… Bunları kısa veya uzun bir şekilde değerlendirmek veya kitaplaştırmak düşüncesi oluşuyordu…

Bu gelişme ve düşüncelerle yazılabildiği kadarıyla yazılanlar yazıldı ve bilgisayarımın en ücra köşeleri ile birkaç yakın ÇALIŞMA ARKADAŞIMIZIN bilgisayarında, gün yüzüne çıkacağı zamanı beklemeye başladı… Bugünlerde, 2003-2004 yıllarından itibaren Millî Gazete’de “günlük” olarak yazdığım köşe yazılarını kitaplaştırmaya başlayınca; Ali Bülent Dilek kardeşimiz, 1990’lı yıllarda yazılanları da artık gün yüzüne çıkaralım deyiverdi…

Yıllara göre tasnif edebildiğim Millî Gazete’deki köşe yazıları da “10 KİTAP” oluyor… Şimdilik Not supported field expression! sitemizin sadece “KİTAPLAR” bölümünde yayında olacak…

Üstad Süleyman Karagülle bu kitaplar için bence çok önemli bir “TAKDİM” yazısı yazınca, 1970’li, 1980’li, 1990’lı yıllarda (60’lı yıllar da var) yazdıklarımızı da hatırladım…

Hatırlamakla kalmadım…

Onları da yavaş yavaş ve olabildiğince “KİTAP” hâline getirmeye başladım…

Üstad Süleyman Karagülle’nin de o zaman (1994) yazdığı bir “TAKDİM” yazısında ifade ettiği üzere; o dönemde yaşadıklarımızın etkisiyle olacak, gerçekten de çok farklı, çok değişik ve bazı yönleriyle ilk defa denebilecek bir üslup ve tarz denemeleri yapmışım…

O üslubun ve tarzın kendiliğinden oluşan samimiliğine hiç dokunmadım…

Olabildiğince ve içimden geldiği gibi aktarmaya gayret ettim…

YAZDIKLARIMIZDA FARKLI ŞEYLER bulacaksınız…

KİTAPLARIMIZDA bilmediklerinizi bulacaksınız…

Yazacak ve anlatacak daha çok şey var ama…

Şimdilik “MARUZATIM” bu kadar!

İyi okumalar dilerim…

Selam… Sevgi… Saygı… Ve dua, dua, DUA ile…

İstanbul, Kasım 2012

Reşat Nuri EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T A K D İ M

 

 

İLİM ADAMLARI kendi dilleri ile anlatırlar, halk ilim adamlarının konuşmalarını ve yazılarını anlamaz.

YAZARLAR ilim adamlarının anlattıklarını halkın anlayacağı dile çevirirler, halkın anlayacağı hâle getirirler ve okurlarına sunarlar.

İLİM ADAMLARININ ANLATTIKLARI teoriktir ama tamdır, proje hâlindedir ama uygulanabilir durumdadır, özellikle de sorunlara çözümler ihtiva etmektedir.

YAZARLARIN ANLATTIKLARI ise eksiktir, uygulanabilir proje değildir ama halkın anlaması ve kavraması gerekenleri dile, söze, yazıya dökmektedir.

HALK onların yazdıkları ile projenin ne olduğunu anlar, kavrar ve onlar yani yazarlar sayesinde ilim adamlarının yaptığı projeyi destekler.

İŞ ADAMLARI da projeleri uygulanacak şekilde anlarlar.

Demek ki bir projenin uygulanır hâle gelmesi için dört sınıf insana ihtiyaç vardır:

a) PROJEYİ YAPAN ÂLİMLER.

b) PROJEYİ HALKA ANLATAN VE KABUL ETTİREN YAZARLAR.

c) PROJEYİ UYGULAYACAK VEYA UYGULATACAK İŞ ADAMLARI.

d) PROJEYE İNANAN, ANLAYAN, BENİMSEYEN VE UYGULAYAN HALK.

Bugün âlim olanlar Amerikadaki 200 aileden oluşan tekel sermayenin elindedir, onların emrindedir. Diyebiliriz ki AKEVLER dışındakiler hariç, tekel sermaye sömürüsünün sözcüleri vardır. Bunlar BATI TİPİ ÜNİVERSİTELERDE âlimler değil de sadece nakledenler yetiştirmektedirler. Ülkelerdeki BASIN/MEDYA bu âlimlerin görüşlerini değil de sermayenin Batı’daki yazarlarının görüşlerini halka aktarırlar, halkı onlara inandırırlar. Bugünkü İŞ ADAMLARI da Amerikadaki tekel sermayenin desteği ile iş kurarlar...

Böylece tekel sermaye dünyayı idare etmektedir. Sermayenin emri ve hizmeti dışında ne ÂLİM, ne YAZAR, ne İŞ ADAMI vardır; HALK da ister istemez onların işçisidir.

Bu düzen insanlığa yetmemektedir, bu ZALİM DÜZEN insanlığı sömürmektedir.

Fuhuş, faiz, rüşvet ve terör araçları ile dünyadaki bu vahşi düzen korunmaktadır.

*

1967de İzmir AKEVLER Kooperatifi kurulmuştur...

NECMETTİN ERBAKAN’ın başkanlığında ADİL (EKONOMİK) DÜZEN projesi geliştirilmiştir, Erbakan bunu siyasi proje yapmış ama halka indirememiştir. Bir kısım arkadaşları Millî Görüş gömleğini çıkararak, Adil (Ekonomik) Düzeni de bırakarak AK Partiyi kurdular ve iktidar oldular. Akevler de ilmî çalışmalarını halka indirememiştir...

ADİL (EKONOMİK) DÜZENi anlatan yazarlar ve yayıncılar ortaya çıkmamıştır. Bu sebeple halk tarafından Adil Düzenin teheccüd namazı kılmak olduğu zannedilmiştir, destekleyenler o anlayış içinde desteklemişlerdir...

Sadece Türkiyede değil, bütün dünyada bu barajı kıran yalnız ve yalnız BİR YAZAR ortaya çıkmıştır, Millî Gazetedeki köşesinde AKEVLERin geliştirdiği ADİL (EKONOMİK) DÜZENi anlatmaktadır; Necmettin Erbakan’ın özel ilgisi ve desteği ile yazarlığını korumuştur, hâlen korumaya devam etmektedir...

Açıkça ifade ediyorum;

Yeryüzünde mevcut bütün yazarlar tekel sermayenin istediklerini yazmaktadır, bilerek veya bilmeyerek tekel sömürü sermayesinin projelerinin sözcülüğünü yapmaktadırlar, ülkelerindeki âlimleri okumamaktadırlar. ABDdeki tekel sömürü sermayesinin sözcüsü yazarların söylediklerini ve yazdıklarını Türkiyede veya ülkelerinde yazıp yaymaktan başka iş yapmamaktadırlar.

İslâmiyeti savunduğunu zanneden diğer yazarlar ise insanları birbirine düşürmek için sermayenin desteklediği kimselerdir. Onlar İslâmiyete hizmet etmemekte, aksine sermayenin siyaseti doğrultusunda ülkelerindeki halkı birbirine düşman etme görevini görmektedirler.

*

REŞAT NURİ EROL ise dışarıdaki sermaye sözcüsü yazarların Türkiyedeki sözcülüğünü değil, Akevlerdeki ADİL DÜZEN ÇALIŞANLARININ sözcülüğünü yapmıştır, hâlen de yapmaktadır. Bu sebepledir ki elinizdeki bu KİTAPLAR sadece Türkiyede değil, yeryüzündeki tek tür KİTAPLARDIR. Halkın anlamayacağı ilmî kitaplardan değildir. Tekel sömürü sermayesinin sömürüsüne hizmet eden yazarların yazdığı kitaplardan değildir.

ADİL DÜZEN ÂLİMLERİNİN söylediklerini halka ulaştıran gerçek bir yazarın KİTAPLARIDIR; ondan başka da gerçek yazar yoktur.

Biliyorum, ilk anda söylediklerime inanmayacaksınız.

OKUYUN ve üstünde DÜŞÜNÜN; benzer tek bir kitap bulursanız bana haber verin.

*

REŞAT NURİ EROLun yazılarının ve kitaplarının okuyucuları bugün için azdır.

Bu durum sakın sizi yanıltmasın.

YÜZ SENE SONRA, yüzlerce sene sonra bugünkü yazarlardan yalnız REŞAT NURİ EROLUN YAZDIKLARI OKUNACAKTIR. Diğer bütün yazarlar Batı senfonisini çaldıkları, bilerek veya bilmeyerek sömürü sermayesine hizmet ettikleri için; aslı varken, geleceğin dünyasında okuyucular onların tercümelerini ne diye okusunlar ki?!.

Başka yazarların yazıları ve kendileri unutulup gidecektir.

BEDİÜZZAMANIN RİSALELERİ” YAŞAYACAK...

MEHMET AKİF ERSOYUN “ŞİİRLERİ” YAŞAYACAK...

REŞAT NURİ EROLUN YAZILARI / KİTAPLARI YAŞAYACAK

BU KİTAPLARI DİKKATLİCE VE YARARLANARAK OKUYUNUZ...

KİTAPLARDA III. BİNYIL NİZAM VE UYGARLIĞINI BULACAKSINIZ...

Yazardan, kitapları yayımlayanlardan ve okuyanlardan Allah razı olsun...

 

İstanbul, Kasım 2012

Süleyman KARAGÜLLE

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜNEKKİD

VE TENKİD

 

Genel olarak "PEYGAMBERLER SİSTEMİ" ve "ADİL DÜZEN" çalışmalarına, özel olarak da bu çalışmaları yürüttüğümüz ekibin temel taşlarından biri olan Süleyman Akdemir arkadaşımızın "SOSYAL DENGE I, DEVLET YAPISININ TARİHİ SEYRİ" kitabı ilk yayınlandığında yapılan haksız ve hayâsız, ölçüsüz ve insafsız, düşüncesiz ve dayanıksız, ilmî ve aklî verilerden uzak... tenkidlere karşı, bir dergide birkaç yıl önce aşağıdaki yazıyı yazmış ve şu ifadelere yer vermiştim:

 

Tenkid

Yaşanılan çağın dinî, ilmî, iktisadî, siyasî, sosyal ve kültürel ihtiyaç ve problemlerini kavradıktan sonra…

Bu ihtiyaçlara çare ve çözümler üreten eserleri değerlendirmek,  onlara yol göstermek ve gerekli yerlerde olumlu ve yapıcı katkılarda bulunmak demektir.

 

Tenkidi münekkid yapar.

 

Münekkid olmak;

Zorlu bir çaba, cehd, çalışma, araştırma, ciddiyet ve cesareti gerektirir.

Yazma eylemlerinin en zor olanlarından biridir.

Zira münekkidin görevi, ilgili konularda yazan kimselere yol gösterip yardımcı olmak ve bu işi yaparken de konuya gerçekten hakim olup tutarlı olmaktır.

 

Bu esaslar ve şartlar bir araya geldiği ölçüde tenkid başarılı olur.

 

TENKİD, herhangi bir konuda, herhangi bir yazarın eserini genel olarak ele alarak kötülemek veya aksine sadece övgüler yağdırmak değildir.

Bir eseri yerin dibine batırmak veya gökyüzünde uçurmak, denkid değildir.

Aksine, her şeyde olduğu gibi bu konuda da mutedil ve orta bir yol takip ederek, eserin yer ile gök arasında yani yeryüzünde ve insanlar arasında dolaşmasını, değerlendirilmesini ve faydalı yönlerinden yararlanılması yollarını göstermek demektir.

Münekkid, kesinlikle topyekün reddedici ve itici olmamalıdır.

Münekkidin yaptığı tenkid objektif ve yapıcı olmalı, değerlendirmelerin ayakları yere basmalı ve abartılı olmamalıdır.

 

Bir eser ve yazarın sadece iyi ve kötü yönlerini ortaya koymakla da gerçek bir tenkid ve değerlendirme yapılmış olmaz.

Elbette bunlar da yapılacaktır ve yapılmıyorsa tenkid eksik kalmıştır.

Ancak, bunların da ötesinde yapılması gerekenler vardır.

Yanlışlar tesbit edildikten sonra bunlara alternatif olabilecek düşünce ve çözümleri de ortaya konulabilmelidir.

Eksikleri tamamlayıcı katkılar, tenkidi iyice zenginleştirilecektir.

Eserdeki yanlış ve eksiklerin giderilmesi için alternatif veya tamamlayıcı fikir, teklif ve katkıların yapılabilmesi için münekkid, bütün yönleriyle hayatı ve onun problemlerini kavramış, geniş bir genel bilgi ve kültür sahibi, ele alınan konunun da hâkimi olmalıdır.

Bu görevini yerine getirirken, kendi kişisel istek, zevk ve arzularını, heva ve heveslerini değil; toplumun ve insanların istek ve ihtiyaçlarını göz önünde tutmalıdır.

 

İşte bu esasları ve şartları bir araya getirebilen münekkid, toplum için çok gerekli ve önemli bir insani çaba olan tenkid ve değerlendirmelerinde gerçekten başarılı olur.

Hattâ bu başarısı oranında, tenkid ve değerlendirmesini yaptığı esere katkıda bulunmuş, böylece her toplumun en büyük ihtiyacı olan istişare kurumunun ve kollektif aklın kurulup kurumlaşmasına katılmış olur.

 

Tenkidin ne olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini bilmeyenler için tenkid yapmak çok kolaydır.

Hele dedikodu, gıybet ve hatta iftira tarzında yapılan tenkid ise çok çirkindir.

İnsanların veya kardeşlerinin dertleri ile dertlenmeyenler, problemleri ile ilgilenmeyenler ve meselesi olmayanlar, münekkid olamazlar.

Olsa olsa, sadece dedikodu ve gıybet ehli olurlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TENKİD VE

DEĞERLENDİRME YAPMAK

ZORDUR

 

 

Gerçek tenkid ve değerlendirme yapmak veya yapabilmek zordur.

 

Kolay olduğunu iddia edenler ve bunu yapanlar olabilir.

Cehalet ve bilgisizlik insanları cesur kılar.

Saçmalamak ve sefilleşmek kolaysa elbette tenkid de kolay olacaktır.

Ama bunun tenkid olduğunu zannedenler yanılıyorlar.

Ayrıca

Bağnaz bazı saplantılarla her şeye, her yeniliğe, her sisteme ve çalışmaya karşı çıkmak, yobazlığın bir başka çeşididir.

Bir eseri, bir çalışmayı, insani bir gayreti topyekün reddetmek ise hiçbir şekilde tenkid değildir; sadece ve sadece abesle iştigaldir.

Dilin kemiği, saçmalamanın sınırı, yobazlığın sonu yok ki!..

 

Ünlü yazar ve romancımız Tarık BUĞRA, bir konuşmasında 'TENKİD' ve 'FİKRE TAHAMMÜLSÜZLÜK' konularında görüşlerini anlatırken; altmış yıldır yazarlık hayatının içinde olduğunu ve hayata bakış açısının hep bu doğrultuda olduğunu belirttikten sonra, 'tenkidin ne olduğunu bilmeyenler için tenkid yapmanın kolay olduğuna' dikkat çekmiş.

Gerçek tenkidin oldukça zor olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor:

 

"Tenkitte konuya vukufunuz tam olacak. Konunun geçmişini bileceksiniz, bilginiz de tam olacak. Zevkiniz olacak, dürüst olacaksınız ve belli bir anlayışınız olacak.

O zaman söylediğiniz söz fikre yardımcı olacaktır, kazandıracaktır.

Dürüstlük cesaret ister.

Münekkid cesur ve korkmayan olmalıdır.

Biz ne cesur ödlekler, ne ödlek cesurlar gördük.

Tenkidin sefaleti burada...

Sefilleşmek kolaysa, tenkid de kolaydır.

Kişiliklerini bulamamış toplumlarda, sloganlar fikirlerin yerini alır.

Hiç kitap okumayanlar fikir yürütüp eleştiri yapmaya kalkışıyor...

Sınırsız fikir hürriyeti isterken bağnazlaşan ve tüm karşı fikirlere karşı çıkan fikirler ahlâksızdır. Bunu tefekkür tarihi bir bir gösteriyor.

Hoşgörü ortamında tenkidin önemi ortaya çıkıyor...

Fikir ve düşüncelere peşin peşin karşı çıkmak ve reddetmek en kolay yoldur.

Bu yolu da çok kimse çekici buluyor, kolay olduğu için.

Yuvarlak sözler hoş değildir oysa.

İnsan ortaya bir şey attığı zaman kaçmamalıdır...

Gelişmeye açık olan insanların en büyük ihtiyaçları gerçek tenkiddir..."

 

"TENKİD İHTİYACI" makalesinde Nihad Sami BANARLI, yirmi yıl öncesinde bile ülkemizde adeta kangrenleşmiş bu onulmaz ve iflah olmaz yaraya çok çarpıcı ifadelerle temas ediyor. Yazının başlangıç ve sonuç bölümlerini aynen arz ediyorum:

 

"Tenkid, yaşanılan devrin fikrî, edebî, içtimâî ihtiyaçlarını kavrayarak, bu ihtiyaçlara cevap vermeleri için, sanatçılara yol gösterme hadisesidir. Tenkidi münekkidler yapar, münekkid de bir edebiyatçıdır. Böylelikle, tenkid de bir edebiyet nev'idir ve bir bakıma edebiyat nevîlerinin en müşkilidir. Çünkü vazifesi sanatçılara ve araştırmacılara yol göstermek, dolayısıyla kendini kabul ettirecek güçte olmaktır.

 

Tenkid, herhangi bir yazarın eserini ele alarak kötülemek veya medhetmek demek değildir. Hattâ bir eserin hem iyi hem kötü taraflarını belirtmkle de tam bir tenkid yapılmış olmaz. Gerçi münekkid bunları da yapar, hattâ birçok uyarıcı fikirlerini, bunları yaparken söyler. Ancak bu yolda dikkat etmeğe mecbur olduğu çok mühim noktalar vardır:

Münekkid, eserleri, kendi zevkine, kendi isteklerine göre değil; cemiyetin zevkine, cemiyetin ihtiyacına göre inceleyecektir:

 

Eserler acaba, millî - bedîî - fikrî - içtimâî ihtiyaçlara karşılık olabiliyorlar mı?

Oluyorlarsa meziyetleri; olamıyorlarsa eksikleri nelerdir?

Bu kusurları gidermek için sanatçıların hangi anlayışla çalışarak, hangi ihtiyaçlara cevap vermeleri lâzımdır?

Tenkidci meseleleri ele alacaktır.

Tabîîdir ki bu meseleleri çözebilmek için, onları çok iyi kavramış olmak, hattâ kusurları düzeltme yollarını bulabilmek gerekir.

Sanatçılara yol gösterecek, fikir verecek, plan çizecek bir kimsenin çok geniş bir hayat görüşüne ve üstün bir kültüre sahip olması şarttır.

Bunun içindir ki tenkid, edebiyatın en zor fakat en lüzumlu bir şubesidir.

 

Batı edebiyatında o ülkelerin en büyük sanatkârlarına hocalık etmiş, yol göstermiş, plan çizmiş, sanat kaidelerini sıralamış; hattâ edebî meslekler kurmuş münekkidler vardır..."

 

Yazar, yirmi yıl önce bile ülkemizde varolan olumsuzlukları sıraladıktan sonra, sözlerini şöyle bağlıyor:

 

"İşte böyle bir devirde hemen bütün dünya insanlarını düzgün ve medenî bir hayata sevkedecek bir fikir ve sanat hareketi, artık su gibi, ekmek gibi hayatî bir ihtiyaç ehemmiyeti almıştır. İnsanlığı korkunç bir iptidâîliğe sürükleyen ve her türlü yükseltici kültür ve tefekkürü bir silindir gibi ezen; tarihin bu en anarşik çığırının önüne geçecek, içtimâî bir tenkidin, hele Türkiye'de doğması ve tutunması mümkün değildir.

Çünkü yurdumuzda şimdi mukallitler çoğalmıştır.

Çünkü ince ve zarif medeniyete, barbarlık der gibi, uygarlık diyecek bir zevk uçurumuna düşmüş insanlarımız vardır.

Böyle bir cemiyette iyi huylu ve gerçekten medenî bir tenkidi anlayacak insan bulmak da zorlaşmıştır.

Çünkü Türkiye'de, fazla olarak hiçbir başka memlekette tutunamamış bir dil yıkımı ve bir millî kültür küçümsemesi vardır.

Radyomuz ve televizyonumuz bile, bu dili, bu kıyafet zevksizliğini ve bu mukallitliği bütün yurda yayma gayretindedir.

O kadar ki memleketimizde bizim temellerimiz üzerinde ve bizim zevkimizle, bizim üslûbumuzla yaratılmış, herhangi ağırbaşlı ve kibar bir millî hareket beklemek, şimdi bir mûcize beklemekle aynıdır...

 

Gönül, bütün dünyayı saracak ince bir zevkin, ağırbaşlı ve ölçülü bir medeniyetin; ve bu üstünlüğü yaratacak iyi ruhlu, tesirli bir tenkid'in bir sefercik olsun Türkiye'den doğmasını özlüyor." (Meydan, 16 Nisan 1974)

 

Bütün dünyayı saracak olan alternatif sistem ve medeniyet 'ADİL DÜZEN' olarak Türkiye'den doğuyor

Ona olumlu ve yapıcı katkılarda bulunacak iyi ruhlu 'TENKİD EHLİ' de inşaallah en yakın zamanda doğacaktır...

Bizler de sizin gibi bu kutlu doğumu bekliyoruz...

Bu gerçekleşmedikçe çalışmalarımız dört dörtlük olmayacak ve hep eksik olarak tamamlanmayı bekleyecektir...

Fazla beklemeyeceğimizi ümid etmek istiyorum...

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

'KONUŞTURMAYIN

GÖRÜŞTÜRMEYİN

YAZDIRMAYIN'

 

 

Bir ülkenin kültür ve kitap dünyası yabancı yazarlar, yabancı eserler ve tercümeler, birkaç asır önceki klâsik kitapların istilâsına uğramışsa; o ülkede fikir, düşünce, düzen, sistem, arayış ve problemlere yerli çözüm üretme ve üretebilme mekanizmaları tıkanmış demektir.

Bırakınız seviyeli bir tenkide muhatap olmak, yapılan saldırılara karşı koymakla ömür tüketiyoruz.

Bu vahşi saldırılar, maalesef ömür, emek, zaman, imkan, heves, heyecan, maharet, marifet.. vs. törpüsü.

Nerde kaldı marifete bir nebzecik iltifat etmek veya hiç olmazsa gölge etmeme ihsanında bulunmak; aksine amansızca saldırıda bulunmak öylesi amel ve zihniyet sahipleri için en büyük cihad!

En faziletli cihad, çağdaş müçtehid taslaklarına karşı yapılan cihaddır!

Yeni fikir, düşünce, düzen, sistem ve model üreticileri mutlaka susturula!..

"Söyletmen vurun!" ve 'konuşturmayın; görüştürmeyin; yazdırmayın!..' zihniyeti ile bir ülkenin ve milletin bir yere vardığı görülmemiştir...

Bizler, bu kadar yıllık çalışma ve hazırlıklar, teori üretimi ve uygulamalardan sonra bile; hâlâ bu bağnaz ve kaba, gerçekten gerici ve çağdışı, yoz ve yobaz zihniyetlerle mücadele etmek zorunda kaldık...

 

Netice?..

HİCRET!..

 

Artık tahammül sınırlarını da zorlayıp aşan ve sabır sistemini çatlatan saldırılar sonunda; Ağabeyimiz, Hocamız, Üstadımız ve çalışmalarımızda adeta her şeyimiz olan Süleyman Karagülle, Türkiye'yi terk etmek veya HİCRET etmek zorunda kaldı!..

Orta ve mutedil bir tenkid seviyesi tutturamamış münekkid ve saldırganlardan kurtulmak için Türkiye'yi terk ve yeni bir çalışma ortamı bulabilmek ümidiyle 1991 yılında Orta Asya'ya HİCRET!..

 

Bütün bunlar, benzeri davranış ve tutumlar tenkid değil, aslında varolan veya varolması gereken değer ve birikimlerin, değişim ve gelişmelerin, uyanış ve dirilişlerin, yenileşme ve yeniden yapılanmaların önünü tıkamaktır.

Bir başka açıdan bakıldığında ise daha da korkunç bir manzara ile karşılaşılıyor.

Öyle görünüyor ki, bu yapılanlar kıskançlığın, enaniyetin, nefsaniyetin, ukalâlığın bir başka rengi ve çeşididir.

"Ben bilmiyor ve çözümler üretemiyorsam; o halde başkaları da bilmesin ve çözümler de üretemesin!..

Varsın bütün dünya ve düzenleri, toplum ve değerleri yıkılsın!..

Ben bu dünyayı kurtaramıyorsam, başkaları hiç kurtarıp da kahraman olmasınlar!..

Ben bilirim, ben yaparım, ben kurtarırım!.."

"Ya ben! Ya da hiç kimse!.." zihniyeti, cahiliye ve diktatörlük toplumlarının ürünüdür.

Hürriyet ve hoşgörü toplumlarında, bu ve benzeri zihniyet sahipleri barınamazlar.

Ya da en azından itibar görmezler.

Bu zihniyet sahiplerinin hükümran olduğu toplum ve toplulukların hayatı ise fazla uzun ömürlü olmaz...

 

Statükoculuk yani mevcut veya birkaç asır öncesinin görüşleri ve içtihatları ile sürekli olarak değişmeye devam eden ve yenilenen dünya hayatının, aynı zamanda dinamizm isteyen problemleri çözülemez.

Problemlerini çözemeyen ve kendini sürekli olarak yenileyemeyen toplumların da hayat hakkı yoktur.

Mutlaka hareketli, dinamik ve hayatın gerektirdiği yeni çözümler üreten toplumlar tarafından yok edilirler...

 

Fikir ve düşünce dünyası gelişmemiş toplumlarda statükoculuk ve sloganlar, fikir ve benzeri bütün değerlerin önüne geçer.

Adeta toplumu 'akıl' yani 'baş' değil de 'ayaklar' güya yönetmeye başlar.

Ancak bir müddet sonra, giydirilemeyen ve fikirlerle beslenemeyen sloganlar, kapanmaz bir açıklık doğurarak ve büyük bir boşluk bırakarak balon olup uçar giderler.

Geride acı bir yıkım ve hazin hatıralar bırakırlar.

Küskün ve köşesine çekilmiş insanlardan oluşan, başkalarına yem olmaya hazır fertlerden veya insan kümelerinden oluşan, her an yıkılmaya amade bir topluluk ve millet haline gelirler.

Böyle dönemlerde 'Mehdi' ve insanüstü bir 'kurtarıcı' beklentileri, bulaşıcı bir hastalık gibi toplumun bütün kesimlerine yayılır ve yaygınlaşır.

Her türlü sağlıksız ve sahte düşünceler, bu hâle gelmiş toplumlarda kolayca yer bulur, bir kanser gibi yerleşir ve sür'atle bütün bünyede gelişir.

Bu hâle gelmiş toplumların artık pek hayatta kalma ve yaşama şansı kalmamıştır...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YİĞİDİ ÖLDÜR AMA HAKKINI YEME!

 

 

Düşüncelere ve üretilen çözümlere, hiç araştırma ve inceleme zahmetine katlanmadan, peşin peşin karşı çıkmanın ve reddetmenin çok kolay bir yol olduğunu bilmeyen yoktur.

Hiç kitap okumadan veya düşünce sahipleri ile tartışma cesaretini göstermeden tenkid yapanlar, sadece sefil ve süfli bir gıybet bataklığına saplanmış oluyorlar.

İnsan nefsine hoş ve kolay geldiği için çoğu kimse bunu yapıyor ve hattâ çekici bile buluyor.

Oysa insan ortaya bir söz attığı zaman, gerekçeleriyle beraber bunları savunabilmeli ve er meydanından kaçmamalıdır.

Halk tabiriyle söylersek, kıvırmamalı veya kıvırtmamalıdır.

Yuvarlak sözler ve sloganvari çözümler "hoş" değil "boş" şeylerdir.

Ortalıkta bir an için "hoş şeyler" söyleyen ama biraz düşününce bunların "boş şeyler" olduğunu çok görmüşüzdür ve maalesef hÂlâ görüyoruz.

Bu söz ve davranış sahiplerini er meydanına dâvet ettiğimiz zaman, nice mazeretler beyan ederek kaçışlarını görmek ise insanı iğrendiriyor...

 

Araştırma zahmetine katlanmadan yazmak, düşünmeden ağzına geleni söylemek, cahil ve tembellerin eylemidir...

Söylediklerini savunma cesaretini göstermemek ve kapalı kapılar ardında karalamalarını sürdürmek ise korkakların işidir...

Böylesi zihniyet sahiplerinin hükümran olduğu statükocu toplulukların ise pek yaşama şansı ve hayat hakkı yoktur.

Bünyelerinde gerçek manada hoşgörü ve hürriyet, tartışma ve değerlendirme, tenkid ve katkı mefhumlarını yaşayan ve yaşatan topluluklar tarafından bir müddet sonra yok edilirler...

 

Milletlerin ve medeniyetlerin de güzellikleri ve özellikleri, seviyeleri ve dereceleri vardır.

Hakka dayalı medeniyetlerle kuvvete dayalı medeniyetler arasında elbette farklılıklar olacaktır.

Hakka dayalı medeniyetlerin atası Hz. İbrahim, toplumundaki putperest zihniyeti akıllıca ve cesaretle sonuna kadar tenkid etti.

Ama bu cehd, cesaret ve gayreti sayesinde Mezopotamya Medeniyeti'nin kurucusu ve Hakka dayalı düzenlerin babası olma şerefine nail oldu.

Hz. İbrahim'den sonra gelen kuvvete dayalı Mısır Medeniyeti'nde Firavun, Hz. Musa'yı dinledi ama O'nun Allah'ına îman etmedi.

Hakka teslim olan ve inanarak Müslümanlığı kabul eden sihirbazları da katletti.

Bir başka çıkar, çatışma ve kuvvet medeniyeti olan Roma'da bile bir atasözü der ki:

"Vur, fakat dinle!"

 

Dost veya düşman bile, vursan ve öldürsen bile;

DİNLE

Dinleme akıllılığını göster...

Belki bu sayede bir hakkı ve hakikatı öğrenir de istifade edersin.

Kuvvete tapan bazı Romalılar bile bu akıllılığı göstermişler ki, böyle bir atasözleri var.

Türk atasözü ise diyor ki:

"Yiğidi öldür ama hakkını yeme!"

 

Değil tenkid etmek, öldürmek için bile yola çıksan, DİNLE.

Hakkı bulma ve söyleme çabası içinde olan yiğidin hakkını yeme.

Ancak milletlerin insan akıl ve tecrübesine dayanan sadece atasözleri bizim için ölçü olmamalıdır.

Zira akıl insanoğlunu sadece bir yere kadar götürebilir.

Nitekim medeniyetlerin atası Hz. İbrahim de aklı ile bir yere kadar varabilmiştir.

Çünkü naklî deliller olmadan sadece akıl ile yapılan çalışma ve araştırmalar, insanı kesin hakikate ulaştıramaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HER SÖZE KULAK VERİR

VE

EN GÜZELİNE UYARLAR

 

 

Müslüman elbette araştıracak ve ataların sözlerine kulak verecek.

Ama tek kanatla fikirler ve düşünceler âleminde uçup hakka ulaşmak mümkün değildir.

Uçabilmek için iki kanada yani akıl kanadının yanında nakil kanadı da olmalıdır ve müslüman o kanada da sarılmak mecburiyetindedir.

Aklı, düşünce ve fikirleri şaşmaz ölçüler içinde besleyen, hakka ve hakikate götüren Allah'ın kitabı Kur'ân diyor ki:

 

"Taguta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjdeler var.

Müjdele kullarımı:

ONLAR Kİ HER SÖZE KULAK VERİRLER VE EN GÜZELİNE UYARLAR.

İşte onlar Allah'ın hidâyet edip doğru yola ilettiği kimselerdir

ve onlar aklıselim sahipleridir."   

(Zümer: 17,18)

 

Her türlü söze kulak verip araştırma gayret ve zahmetine katlandıktan sonra, en güzeline uyma akıllılığını göstermeden, Allah'ın hidâyet edip doğru yola ilettiği aklıselim sahibi insanlar zümresine girmek zordur.

Bu gayret içinde olan insanları akılsızca tenkid etmek veya tamamen reddetmek ise en kolay yoldur ve bu yol aklıselim sahiplerinin yolu değildir.

 

Buraya kadar bütün bu yazdıklarım, sözkonusu sadece bir tek kitap için mi yazdım?

 

Sadece Süleyman Akdemir'in "SOSYAL DENGE I, DEVLET YAPISININ TARİHİ SEYRİ" kitabı için mi yazdım?

 

Hayır!..

 

Bütün bu yazdıklarım, hoşgörü ve hürriyet ortamında iyiniyetle insanlığa birşeyler verme gayreti içinde olan bütün araştırma ve kitaplar için geçerlidir.

Yazıldıkları dillerdeki toplumlarda gerçek bir hürriyet ve hoşgörü toplumu içinde varolması gereken tenkid ve değerlendirme ortamını bulamamış kitaplar için de geçerlidir...

 

Hoşgörü ve hürriyet varsa;

Tenkid ve değerlendirme de vardır.

Tenkid, değerlendirme ve katkı varsa;

O toplumun ve insanların beklediği çözümler ve çareler üreten eserler de vardır.

Problemler karşısında dinamik çözümler ve çareler varsa;

O toplum ve millet yaşıyor demektir.

"İçtihad" kapısını kapatmıyor, aksine açık tutuyor ve içtihad yapıyorsa;

Var olma ve hayatını devam ettirme şansını yitirmemiştir.

İçtihad yapabiliyorsa;

Yeni bir sistem ve düzenin, umran ve medeniyetin müjdecisi

Hattâ bizzat kurucusu olmaya adaydır.

 

Bütün bunlar yoksa;

O toplum veya kavim yok olmaya mahkûmdur.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulduğu Anadolu, bu varlıkları gerçekleştiremeyen ve yokluklar deryasında boğulup kaybolan nice medeniyetlerin mezarlığıdır.

İşte

Olmak veya olmamanın hassas dengesi, bu değerler ve esaslar manzumesi içinde gizlidir.

Bu dengeyi ve orta yolu yakalayabilen topluluk ve kavimler varlıklarını sürdürebilirler.

Bunu başaramayanlar ise 'medeniyetler tarihi' mezarlığındaki yerlerini alırlar...

 

Her konuda olduğu gibi kitap konusunda da sadece yorumlar yapmak, tenkid etmek ve değerlendirmek yeterli değildir.

Hayat devam ediyor ve dünya değişiyorsa, sadece bu değişim ve gelişmelere ayak uydurabilenler ayakta kalır.

İnsanlık bir değişime, "Yeni Bir Dünya" veya (sözde "Yeni Dünya Düzeni"ne değil de gerçek bir) "ADİL DÜZEN"e muhtaç ise;

Bu değişim ve gelişme gerçekleşecektir.

Muhafazakârlık ve statükoculuk veya bazı hastalıklara bazı geçici pansuman tedaviler uygulayarak ölümü geciktirebilirsiniz; ama kesinlikle mukadder ölüme engel olamazsınız.

Eski yıkıntı, harabe ve molozlar kalkacak ki; yerine yeni ve çağdaş bir bina kurulabilsin.

Dünya hayatı için varolan "Sünnetullah" veya "sosyal kanunlar", ilk insandan günümüze gelinceye kadar hiç değişmeden varlıklarını sürdürmektedir.

Bunları değiştirmeye veya inkâr etmeye ise hiçbir beşeri kuvvet güç yetiremez.

 

Hak ve hakikat nûru, şimşeklerin çakmasından yani fikirlerin çatışmasından ortaya çıkar.

Yayın ve kitap dünyasında tartışma, tenkid, değerlendirme ve katkı yoksa; monoton ve yavan yayıncılık dışında pek bir şey yok demektir.

Yıldırımlar düşecek ve bazı yerleri yakıp yıkacak diye, şimşeklerin çakmasına karşı koymak korkakların ve akılsızların işidir.

Yakılıp yıkılacak yerler veya yozlaşmış ve uygulanabilme özelliklerini kaybetmiş düşünceler varsa; yıldırımların düşmesine engel olamazsınız.

Gece gibi karanlık, kuvvet ve çatışmaya dayalı bir kültür ve medeniyet varsa;

Hakk'ın ve hakikatin nûrlu müjdecisi olan fikir şimşeklerinin ardından gelecek olan gündüz gibi aydınlık bir kültür ve medeniyetin yani "umrân"ın gelmesine engel olamazsınız.

 

İşte gerçek tenkid, değerlendirme ve katkı budur.

Bu anlattıklarımız dışında yapılanlar ise 'lâf-ı güzaf'tır.

Bu lâf sahipleri hakaretlerini yapadursunlar, kervan yürümeye devam ediyor...

Bizim bütün bunlara karşı sabretmek ve yolumuza devam etmekten başkaca bir çaremiz de yoktur...

Bu konuda son söz olarak Konfüçyüs'ün dediğini, söylediğini aynen söylemekten başka ne yapabilirim ki:

 

"Hep karanlıklardan şikâyet edeceklerine,

Bir ışık da onlar yaksınlar..."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAYIN DÜNYASINDAN BİR KESİT

 

Yapılan seviyesiz ve hakaretamiz eleştirilere karşı o zaman kaleme aldığım yukarıdaki yazımda belki bazı ifadelerimi aşırı bulanlar olacaktır.

O zaman onlara daha başka olayları ve üretkenliğimizin nasıl engellendiğini anlatmak isterim. Umarım o zaman bana hak verirler.

Bugün bunları yazarken de hiç kimseyi eleştirmek için yazmadığımın bilinmesini isterim. Gerçekten de şu anda hiç kimseye zerre kadar kırgın değilim.

Zaten beni tanıyanlar, haksızlık karşısında çabuk kızdığımı ama öfkemin de hemen geçtiğini çok iyi bilirler.

Müslümanın görevi hakkı söylemek ve sonrasında susup sabretmektir.

'Haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan olduğu'na inananlardanım ve hayatımın sonuna kadar her türlü haksızlıklarla mücadele etmeye devam edeceğim...

Hayatı ve insanları, onların tabiatı ve Sünnetullah'ı iyi bildikten sonra;

Bütün bu davranışları bugün daha engin bir hoşgörü ve hoşnutlukla karşılıyor ve değerlendiriyorum...

Ama…

Bazı gerçeklerin de, özellikle ibret alınması ve bizlere karşı da artık biraz insaflı olunması açısından bilinmesi gerekiyor...

Başkaca bir amaçla değil, sadece bu sebeple yazıyor ve ibret alınacağını umuyorum...

 

Doksanlı yılların başında ve 1990 yılı Temmuz ayında, Süleyman AKDEMİR arkadaşımızın yukarıda sözünü ettiğim bu ilk kitabı 'İşaret Yayınları' arasında yayınlandıktan sonra, en ağır ve seviyesiz eleştiri ve tenkitleri almaya başladık...

Genel olarak bu eleştirilere ve özel olarak da içerden bazı yayınevi yazarlarının yaptığı baskılara dayanamayan yayınevi sahibi dostumuz (İsmet UÇMA), Süleyman Akdemir'in aynı seriden yayınlanması gereken diğer 'üç kitabı'nı yayınlayamadı!..

Hâlbuki yazar (Süleyman AKDEMİR) 'önsöz'ünde daha üç kitap hazırlamakta olduğunu ve bunları da yayınlamayı ümid ettiğini, daha sözlerinin başında ifade etmektedir:

 

"Sosyal Dengeye Yönelik Bir Anayasa Çalışması" adını taşıyan çoğaltılmış eserimiz, yapılan eleştiriler de dikkate alınarak yeniden ele alınmış ve "Sosyal Denge" adı altında dört kitap hâline getirilmiştir.

Elinizde bulunan bu ilk kitap "Sosyal Denge I (Devlet Yapısının Tarihî Seyri)" adını taşımaktadır.

Bu kitapta toplum içinde var saydığımız sosyal dengenin tarihsel gelişimi, günümüzdeki durumu ve geleceği üzerinde durulmakta, devletin temel sosyal kurumları ile ilk insandan bu yana meydana gelen sosyal değişme ve gelişmeler anlatılmaktadır.

 

İkinci kitabımız, "Sosyal Denge II (Devletin Teorik Temelleri)";

Üçüncüsü "Sosyal Denge III (Devletin Unsurları: Kişi, Temel Hak ve Hürriyetler - Toplum ve Topluma Ait Kararlar)";

Dördüncüsü "Sosyal Denge IV (Anayasa)" adını taşımaktadır.

Henüz çalışmaları devam eden bu üç kitabın 1990 ve 1991 yılları içinde tamamlanacağını ümit etmekteyiz..." (s. 17)

 

Şartlar gittikçe ağırlaştı ve anormalleşti...

Olumsuz gelişmeler oldu ve sadece ikinci kitap başka bir yayınevinde (İz Yayıncılık) 1991 yılında yayınlanabildi...

Bu gelişmeler üzerine, yukarıda takdim ettiğim yazımı yazdım ve 'Kitap Dergisi'nde yayınladım...

 

Bu arada Süleyman Beyler (Karagülle ve Akdemir), 'İz Yayıncılık' ile yılda ortalama '10 (on) kitap' hazırlamak ve yayınlamak üzere anlaştılar...

Süleyman Akdemir kendi kitabını yayına hazırlarken…

Ben de Süleyman Karagülle Üstadımız'ın genel olarak bütün kitaplarını ve özel olarak da 'İz Yayıncılık'ta yayınlayacağımız birinci kitabı yayına hazırlamaya başladım...

Üstadımızın bu çalışması 1985 yılından beri elimdeydi ve zaman buldukça okuyor ve üzerinde çalışıyordum...

Altı aylık geceli-gündüzlü bir çalışmadan sonra, zaman zaman Yazar Süleyman KARAGÜLLE ve ayrıca Süleyman Akdemir ile de tartışarak, redaksiyon ve tashihleri bitirdim, kitap yayınlanacak hâle geldi...

İşte bu merhalede olanlar oldu...

Kitabın ismi, kapak taslağı ve kaleme aldığım 'Bu Kitap' veya 'Kitap Hakkında'ki takdim yazısının bütünüyle kitaba konması konularında;

Önce yayınevi sahibiyle…

Daha sonra yayınevi editörü (İlhan Kutluer) ile tatsız tartışmalar yapmak zorunda kaldım...

 

Gerçekten de; yılda ortalama 'on kitap' hazırlayıp yayınlamak üzere, hepimiz heves ve heyecanla yola çıkmıştık...

Başlangıçta; herhalde bu sefer tamam, artık engel ve engellemelerin kalktığı ve önümüzün açıldığı ümidindeydim...

Ama…

Maalesef yine olmadı!..

Tarih yine tekerrür etti...

Şahsen, benim heves ve heyecanım kırıldı...

Benim için çok zor olmasına rağmen; artık hiçbir şeye karışmamaya, kenarda oturmaya ve hiçbir şeye müdahale etmemeye, Allah yeni bir çıkış kapısı açıncaya kadar beklemeye karar verdim...

Bu şartlarda çalışamayacağımı ifade ettim ve başlattığım bütün çalışmaları durdurdum...

Hiç âdetim olmadığı halde: bu konuda yani kitaplarımız ve genel çalışmalarımız hakkında kenara çekildim...

Kapağından, kırptıkları ve kuşa çevirdikleri benim kitapla ilgili “takdim” yazıma kadar, kitabı istedikleri gibi yayınladılar...

 

O dönemde bir şeye çok üzüldüm...

Bugün bile hâlâ bu üzüntüm geçmiş değil...

Hemen bu kitabın ardından, Üstadımızın ikinci kitabını yayına hazırlamaya başladın ve üçte birini de hemen bitirdim...

Üstad, büyük İslâm düşmanı Prof. Dr. İlhan ARSEL'in 818 (sekizyüz on sekiz) sayfalık "TEOKRATİK DEVLET ANLAYIŞINDAN DEMOKRATİK DEVLET ANLAYIŞINA (Şeriat Devletinden Layik Cumhuriyet'e)" kitabına, baştan sonuna kadar ve yine aynı hacimde bir 'REDDİYE' yazmıştı...

İşte bu o kitaptı...

Hâlâ yayınlanmayı bekliyor...

Zorluklar ve engellemeler devam ediyor...

Bu satırların yazıldığı şu anda bile; herhangi bir yayınevi ile bu kitabımın yayınlanma anlaşmasını yapabilmiş değilim...

İkiyüzden fazla İslâmî yayınevi var!..

İnşaallah bir yayınevi buluruz...

 

Bizleri tenkid edenler, genellikle hep 'teori' ürettiğimizi ama hiç 'uygulama' yapmadığımızı söyler dururlar...

Bu eleştiri ve görüşün yanlış olduğunu, AKEVLER'in bizim için bütünüyle bir laboratuar ve uygulama kurumumuz olduğunu söyler ve orada da bütün engellemelere ve olumsuz şartlara rağmen uygulamalar yapar dururuz...

Üstadım Süleyman KARAGÜLLE’nin kitabına takdim yazısı olarak 'BU KİTAP' veya 'KİTAP HAKKINDA' başlığı ile yazdığım yazıda, teori ve uygulamayı birlikte yürüttüğümüzü, bizim ancak Akevler çapında uygulama gücümüz olduğunu belirttim ve Arif (Prof. Dr. ERSOY) Abi ile yazıya son şeklini verdikten sonra yayınevine teslim ettim...

Bu ifadeleri kitabın takdim yazısına koyunca, yayınevi editörü (İlhan Kutluer) ne hikmetse bu bölümü yayınlamamayı uygun gördü!..

Burada daha fazla sözünü edemeyeceğim başka olumsuzluklar da oldu...

Maalesef bu olumsuzluklar sebebiyle, “YILDA ON KİTAP YAYINLAMA PROJEMİZ” yine akamete uğradı...

Bu kadar sözünü ettiğim 'KİTAP HAKKINDA'ki yazımı merak ettiniz.

Aynen arz ediyorum:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTAP HAKKINDA /

BİR KİTABIN ANATOMİSİ

 

 

ALTERNATİF

FAİZSİZ BANKA

 

SELEM VE

KREDİLEŞME

 

 

 

Bu kitabı, çağımızın ekonomik, siyasî ve sosyal birçok sorunlarının çözümüne yönelik çok önemli bir adım olarak gördüğümüz için siz değerli okuyuculara bazı detaylarıyla birlikte tanıtmak istiyoruz. Bu nedenle kitabın kapsadığı konuların anlaşılmasına yardımcı olacak aşağıdaki bilgilerin dikkatinize ve değerlendirmenize arz edilmesini yararlı görüyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TEORİ VE UYGULAMAYI BİRLEŞTİREN BİR GİRİŞİM:

AKEVLER KOOPERATİFİ ve

AKDENİZ BİLİMSEL ARAŞTIRMA MERKEZİ (ABAM)

 

BU KİTAP, kırk yıllık bilimsel çalışma ve araştırmaların, yirmi yılı aşan pratik uygulama ve tecrübelerin birikimiyle ortaya çıkan bir eserdir.

Eserin yazılmasında ve yayınlanmasında, ekip çalışmasının büyük bir etkisi ve katkısı olmuştur.

Yazarın, uzun yıllar din, iktisat, hukuk, siyaset ve sosyal bilimler alanında çalışan ilim ehli arkadaşları ile yaptığı araştırmaları yanında;

Çeşitli mesleklere mensup insanlarla yıllarca yaptığı çalışmaların etkisiyle olgunlaşan düşüncelerin bir eseri;

Teori ile pratiğin, ilim ile amelin, düşünme ile uygulamanın iç içe ve birlikte işlendiği bir kitaptır.

 

BU KİTAP, uzun süreli çalışma ve hazırlıkların, 1967 yılında kurulan "AKEVLER Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi" bünyesinde pratiğe ve uygulamaya dönüşmesi ile elde edilen birikimin olgunlaşmış bir neticesidir.

Bu netice, yazarın çoğunluğu üniversite öğretim üyesi olan arkadaşlarıyla muhtelif ünitelerden oluşan kooperatifte gerçekleştirilen ortak çalışmaların bir ürünüdür.

Bu ünitelerden biri olan "AKEVLER - AKDENİZ BİLİMSEL ARAŞTIRMA MERKEZİ (ABAM)";

Bir taraftan bu uygulamalı çalışmaları bir program içinde organize ederken,

Diğer taraftan imkân bulduğu ölçüde bunları yayınlamış veya yayına hazırlamıştır.

BU KİTAP da, ABAM'ın yayına hazırladığı kitaplardan biridir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ORTAK ÇALIŞMAYA DÂVET

 

1985 yılında 'FAİZSİZ BANKA' çalışmasının ilk taslağı elimize geçtiğinde, ABAM mensupları olarak birçok açıdan çok sevindik ve eser üzerindeki ilk inceleme ve redaksiyon çalışmalarına başladık...

Çünkü…

BU KİTAP, sadece Türkiye'nin değil, çağımızın yönetici ve yönlendirici sistemleri olan kapitalizm ve komünizmin mevcut sorunlar karşısında çaresiz kaldıkları ve yeni arayışların yoğunluk kazanmaya başladığı bir dönemde elimize geçmişti.

Mevcut sistemlerin dünyamızın çağdaş iktisadî ve sosyal sorunlarına çözümler üretmekten aciz olduğunu bilen bir ekip olarak, konu ve eser üzerindeki çalışmalarımızı yoğunlaştırdık.

Karşılaşılan çağdaş sorunlara kapsamlı çözümler getiren bu kitap bizleri fazlasıyla etkilemiş olacak ki; kitabın yayınlanması ve okuyucuya ulaşması çalışmalarında azmimizi arttırmıştır.

Redaksiyon çalışmalarını yaparken, bazı bölümleri yeniden ele aldık.

Her zaman olduğu gibi, ilmin gerektirdiği ve gücümüzün yettiği ölçüde, yazar ile o bölümleri aramızda tartıştık ve en güzel sonuca ulaşmaya çalıştık.

 

Bütün bu yapılan çalışmalara rağmen, eksiklerimiz ve hatalarımız olacaktır.

 

BU KİTAP, kusur, hata ve sevapları ile sizlere ulaştığı andan itibaren, sadece bizim değil; hepimizindir.

Hata ve eksikler, değerli okuyucuların kıymetli tenkid, değerlendirme ve katkıları ile, bundan sonraki yeni baskı ve çalışmalarda düzeltilecek veya geliştirilecektir.

İlim kollektif çalışmaların ürünüdür.

Bu nedenle bizler hep ortaklaşa ve anonim olarak yapılan ekip çalışmalarına inandığımız ve alıştığımız için olsa gerek;

ABAM olarak bu kitap aracılığı ile "FAİZSİZ KREDİLEŞME VE SELEM SİSTEMİ"nin geliştirilmesi ve uygulanması amacıyla, konu ile ilgilenen bütün arkadaşları ortak çalışmaya dâvet ediyoruz...

 

Kitabı okurken, yer yer yazar tarafından da tekrarlanan bu dâvet ile ayrıca karşılaşacaksınız.

Çünkü…

İnsanlar, var olan eksiklerini yapılan tenkid ve değerlendirmeleri göz önünde tutarak azaltırlar; daha iyi ve mükemmele doğru yeni adımlar atarlar...

Bizler ve bu kitabın yazarı, her türlü eleştiri ve katkıyı, ilerlemeye ve gelişmeye yönelik katkılar olarak kabul ediyoruz...

BU KİTAP, kendi konusunda önemli bir “ilk adım” olarak kabul görürse; yapılacak başarılı eleştiri ve katkılarla daha da gelişecek ve süreklilik kazanacaktır.

 

Okuyucu genellikle kitabın yazarı hakkında da detaylı bilgi sahibi olmak ister.

Kitapta ele alınan konu bir bütün olarak ve teori ile uygulama açısından yazarın hayatı ile iç içe olduğu için, burada açıklayıcı olması amacıyla kısaca yazarın hayatından da bahsetmeyi yararlı görüyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTABIN YAZARI

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

KİMDİR?

 

1928 yılında Artvin/ Borçka'da Gürcü bir ailenin çocuğu olarak doğdu.

Babasından Arapça ve Kur'ân, Usûl ve Fıkıh, Tefsir ve Hadis ilimlerini okudu.

Bu yüzden ilkokula geç (11 yaşında) başladı.

Orta öğrenimi, o dönemde İslâmiyet ve uygulanan eğitim sistemi arasındaki çelişkiler sebebiyle, düşünce buhranları içinde geçti.

İlmî araştırmaları sonunda, İslâm'ın hak din olduğunu anladı ve araştırmalarını bu yönde yoğunlaştırdı.

Necmeddin ERBAKAN, Turgut ÖZAL ve Süleyman DEMİREL ile aynı yıllarda İTÜ'de okudu.

1955 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi/İTÜ'den, lisans ve yüksek lisans diplomalarını alarak, 'yüksek elektrik mühendisi' olarak mezun oldu.

Ondört yıl sürdürdüğü kamu hizmetlerinden; dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal çalışmalarını bağımsız ve rahat bir ortamda yürütebilmek amacıyla istifa ederek ayrıldı.

 

Araştırmalarının sonuçlarını uygulamalı olarak yaşayabilmek amacıyla, "çalışmada ve yaşamada birbirleriyle anlaşabilecek insanların bir araya toplandığı" idealist arkadaşlarıyla birlikte, 1967 yılında 'Sınırlı Sorumlu AKEVLER Kredi ve Yardımlaşma Kooperatifi'ni kurdu.

AKEVLER;

Dünyada ilk defa hazırlanan 'Ana Sözleşme'si…

Enflasyona karşı 'Demir-Çimento' uygulaması…

Kesinlikle 'faizli kredi kullanmaması' ve sadece ortaklarının katkıları ile yetinmesi…

Kamu ve özel kuruluşlara kesinlikle 'rüşvet vermemesi'

Aklî ve naklî kaynaklara dayanarak kararlaştırılmış 'İstişârî ortak kararları' büyük bir inanç ve azimle savunarak uygulaması…

'Teori ve uygulama'nın bir arada ve atbaşı yürütülmesi…

'Faizsiz ortaklık ve kredileşme sistemi'nin uygulanması...

Ve bunlara benzer daha nice özellik ve güzellikleri ile bütün Türkiye ve dünyada dikkatleri üzerine çekti...

AKEVLER Kooperatifi ve ona bağlı beş şubesi;

Yıllarca, ilk kurucusu Süleyman KARAGÜLLE önderliğinde ve/ya başkanlığında, kendisi 63 yaşını dolduruncaya kadar yönetildi...

Kooperatifin hizmet ortağı olarak katıldığı inşaat, matbaa, yayın, ziraat ve sanayi teşebbüsleri, çelik-döküm sanayii, etüt-plan-proje ve araştırma ünitesi, bilimsel araştırma merkezi, vs. alanlarında faaliyetler yapıldı...

Başta ilim, ticaret, sanayi, siyaset ve bürokrasi olmak üzere, çeşitli alanlarda çalışan 2000 ortağı ve milyarlarla ölçülen ortak mal varlıkları vardır...

İşte…

Bütün bu çalışma, ilmî araştırma ve uygulamalar, 'ALTERNATİF FAİZSİZ BANKA - SELEM VE KREDİLEŞME' kitabının yazılmasına ve yapılan diğer faaliyetlere temel teşkil etti...

 

Yazar Süleyman KARAGÜLLE;

1969 yılındaki seçimlerde, Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları ile 'Bağımsızlar Harekâtı'na Aydın İli adayı olarak katıldı...

MNP ve MSP'nin İzmir ve Ege Bölgesi teşkilâtlanma çalışmalarına katıldı ve katkıda bulundu, MSP'nin ilk İzmir İl Başkanı ve l973 seçimlerine İzmir milletvekili adayı oldu...

"Millî Görüş" ve "Adil Düzen"in mimarı olarak şöhret kazandı...

Akademisyen arkadaşları ile birlikte, yurt içinde ve yurt dışındaki 'Adil Düzen Çalışmaları'na katıldı ve katkılarda bulundu...

 

l970 ve 1980'li yıllarda, çeşitli iktisadî, siyasî ve sosyal problemlerimize çözüm önerileri içeren mektup ve makalelerini, devrin cumhurbaşkanı, başbakan ve parti başkanlarına gönderdi...

Sadece Necmettin Erbakan ile bazı dönemlerde çalışma imkânı bulabildi ve bu çalışmalardan 'ADİL DÜZEN' doğdu...

Başta AKEVLER bünyesindeki üniteler olmak üzere, çeşitli yerlerde otuz-kırk yıldır fıkıh, tefsir, iktisat, siyaset ve çeşitli sosyal konularda, haftalık dersler, seminerler ve konferanslar verdi...

Çeşitli ilmî toplantılarda son derece orijinal tebliğler sundu ve uluslararası tartışmalara katıldı...

AKEVLER Bülteni, GURBET Dergisi, TEK YOL Dergisi ve Gazetesi, MİLLÎ GAZETE, ZAMAN ve çeşitli basın-yayın organlarında dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal içerikli günlük-haftalık-aylık yazıları ve yüz kadar önemli araştırması yayınlandı.

 

Hâlen yoğun olarak yeni çalışmalar ve faaliyetler içindedir...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAİZSİZ BANKA VAKFI VE

“ADİL DÜZEN”

 

 

BU KİTAP;

Bütünüyle yeni bir sistemi içeriyorsa…

Bu sistemi bütünüyle ifade edecek bir isim bulunması da çok önemlidir...

Zira…

Okuyucu öncelikle kitabın ismi ile karşılaşacaktır...

Bu isim olabildiğince kitabın içeriğini kapsamalıdır...

Sistemin anayasası mesabesinde olan ve kitabın başında yayınlanan on maddeden birincisi şöyle:

 

MADDE - 1

Bu metin faizsiz kredileşmeyi düzenler.

Bu maksatla kurulan VAKIF veya

KOOPERATİF veya ANONİM ŞİRKET

bu kredileşmeye aracı olur.

 

Önerilen sistem, kredileşme kuruluşunun kâr amacı gütmeye bir 'vakıf' olmasını öngörmektedir...

Kanuni açıdan buna imkân bulunamadığında 'kooperatif' olarak kurulacak ve kurumlaşacaktır...

Ancak, şartlar her ikisine de imkân vermediği zaman 'anonim şirket' statüsü çerçevesinde kurulması önerilebilecektir...

 

Dikkat edilirse, burada çok önemli bir problem bütün çıplaklığı ve açıklığı ile karşımıza çıkmaktadır.

Devlet düzeni ve sistemi bir bütündür.

Herhangi bir dinî, ilmî, iktisadî ve idarî kuruluş, bu genel düzenin bir parçasıdır.

Bütünün bu parçası veya kuruluşun, ancak düzen bir bütün olarak tatbik edildiği zaman gerçek anlamda uygulanabilme şansı vardır.

Faizli sistemin alternatifi olan 'FAİZSİZ KREDİLEŞME SİSTEMİ' de ancak bütünüyle varolan bir 'ADİL DÜZEN'de gerçekçi bir şekilde uygulanabilir ve başarılı olabilir.

 

Son yıllarda kurulan ve 'şirket' statüsünde faaliyet gösterebilen 'faizsiz finans kurumları' mevzuat ve sistem açısından sıkıntı ve engellerle karşılaşmaktadırlar.

Buna rağmen, halkın faizsiz sisteme olan özleminden dolayı yine de belli ölçüde başarılı olabilmektedirler.

Mevzuat ile kolları bağlanan güreşçi misâli meydana çıkan bu kurumlar, düzen tarafından tamamen serbest bırakılan ve desteklenen, büyük teşvikler gören faizli bankalar karşısında, gerçek anlamda nasıl mücadele edebilecektirler?

 

Nitekim…

Bu kurumların fikir babası ve önderi olup, ortakları arasında 'faizsiz kredileşme'yi sağlamak amacıyla 1967 yılında kurulan AKEVLER KREDİ VE YARDIMLAŞMA KOOPERATİFİ, mevzuat engellemeleri yüzünden, 1990 yılında ismindeki 'KREDİ' kelimesini kaldırarak adını 'AKEVLER HİZMET VE DAYANIŞMA KOOPERATİFİ' şeklinde değiştirmek zorunda kalmıştır.

 

Kooperatif veya finans kurumu statüsünde faizsiz kredileşmeyi gerçekleştirmek, mevzuat ile bu kadar engellenirken;

Faizsiz kredi kurumlarının 'vakıf' statüsünde kurulması ve çalışması, bugün için mümkün değildir...

Hâlbuki…

Bizim önerdiğimiz sistemimizin birinci derecede tercihi, 'faizsiz banka'nın kâr değil hizmet amacı güden 'vakıf' statüsünde kurulabilmesi ve çalışabilmesidir...

Birbirlerinin alternatifi olan bu “faizli” ve “faizsiz” sistemlerin uygulanması gerçek bir serbest rekabet ortamında gerçekleşmedikçe, hangisinin Türkiye ve hattâ bütün insanlık için daha yararlı olduğu anlaşılamayacaktır...

Bunun anlaşılabilmesi için de, iktisadî çalışma hayatı açısından gerçek anlamda serbest piyasa ve rekabet ortamını gerçekleştirecek bir 'ADİL DÜZEN' son derece gereklidir ve elzemdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKTİSADİ MERHALELER

İLE

MEDENİYETLERİN İLİŞKİSİ

 

İnsanlık değişik ekonomi ve medeniyet merhaleleri geçirmiştir.

Başlangıç asırlarındaki 'toplayıcılık, avcılık, çobanlık ve çiftçilik' dönemlerinde insanlar, kendi ürettikleri malları tüketiyorlardı.

Daha sonra gelen 'pazar ve tüccar mübadelesi' dönemlerinde ise ürettikleri malları satıyor ve elde ettikleri gelirlerle kendilerine gerekli olan malları satın alıyorlardı.

 

İslâm Medeniyeti 'tüccar mübadelesi' döneminde ortaya çıktı ve çağının bütün iktisadî, siyasî ve sosyal problemlerini çözerek insanlığı saadet ve selâmete kavuşturdu.

Tüccar mübadelesi merhalesinde dünyaya gelen ve insanlığın önderi olan İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)in mesleği de 'tüccarlık' idi.

Mesleği ticaret olan İslâm Peygamberi'nin bu özelliği sebebiyle, bir bakıma kuracağı medeniyetin 'ekonomi' ağırlıklı olacağı;

Yine artık peygamber gelmeyecek ondan sonraki çağlarda kurulacak medeniyetlerin de ekonomik özelliklerinin öne çıkabileceğinin göstergesidir.

Nitekim…

Veda Hutbesi'nde de önemle vurguladığı üzere İslâm'ın gerçekleştirdiği en büyük değişim, birçok ekonomik ve sosyal hastalığın sebebi olan 'FAİZ'i ortadan kaldırmak ve yasaklamak olmuştur.

 

Çağının çıkar, çatışma ve kuvvete dayalı medeniyet temsilcileri ve süper güçleri olan Bizans ve Pers/İran İmparatorluklarını çok kısa zamanda mağlup eden İSLÂM;

İnsanlığı her açıdan saadet ve selâmete kavuşturan çıkar paralelliği, hak ve adalete dayalı bir medeniyetin kuruluşunu gerçekleştirdi...

Ayrıca…

Kendinden önce Yunan, Bizans, İran, Hindistan vs. medeniyetlerin müsbet ilim ve kültür değerlerinin yok olmasını da önledi...

Bu değerleri İslâm'ın îman ve akıl yani naklî ve aklî deliller potasında eriterek, menfî yönlerini bir yana bırakıp sadece insanlığın yararına olabilecek müsbet yönlerini aldı...

 

 

 

 

 

 

 

Girdiği her ülkede, kendinden önceki medeniyetleri tahrip ederek yok eden Batı gibi 'kuvvet'e dayalı medeniyetlerin aksine davranan İslâm, önceki medeniyetlerde bulunan insanlığın ortak değerlerini de koruyarak 'hakka' dayalı büyük bir medeniyet kurdu...

Bütün insanlığı saadet ve selâmete kavuşturdu...

 

Kültürler binlerce yıl yaşayabilirler ama medeniyetlerin ömrü birkaç yüzyılı aşmaz;

İnsanlar gibi onlar da doğar, gelişir, yaşar ve ölürler...

Medeniyet, bir kültür vetiresinin en son merhalesidir...

Nitekim…

“I. İslâm Medeniyeti” de kuruluşundan birkaç asır sonra 'içtihat' kapısının kapandığının iddia edilmesiyle durgunluk ve taklit asırlarını yaşamaya başladı...

İman ve içtihat, çağdaş problemlere çözüm getirme boyutunu kaybedince, kaçınılmaz çöküş ve yıkılış başladı...

“I. İslâm Medeniyeti” ömrünü tamamladı, yerini kuvvet ve menfaate dayalı olan Batı Medeniyeti'ne terk etti...

 

Burada bir noktanın çok iyi anlaşılması son derece önemlidir.

“I. İslâm Medeniyeti” ömrünü tamamladı, ancak, 'İslâm Kültürü' bütün değerleri ve kaynakları ile varlığını sürdürmektedir...

Bu kültürün değer ve kaynakları, onları değerlendirerek çağın problemlerini çözecek ve “II. İslâm Medeniyeti”ni kuracak gerçek îman ve içtihat ehli insanları beklemektedir...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAİZLİ İŞÇİLİK DÖNEMİ VE

FAİZSİZ ORTAKLIK DÖNEMİ

 

I. İslâm Medeniyeti'nin çökmeye başladığı asırlarda, iktisadî açıdan 'emek mübadelesi' dönemi başlamıştı...

Batı Medeniyeti'ni dünya hâkimi yapan 'büyük sanayi devrimi' emek mübadelesi sayesinde gerçekleşebilmişti...

Sanayi devrimi, büyük bir sermaye birikimini gerektirmişti...

Batı, bir taraftan büyük sanayi hamlesini gerçekleştirebilmek için Doğu'yu ve bütün dünyayı sömürdükten, diğer taraftan 'faiz'in meşruiyetine yönelik sistemler geliştirmiştir.

Batı, bütün bunları yaparken de, dünyanın doğu-batı ve kuzey-güney, girdiği ve işgal ettiği her ülkesinde, insafsızca ve barbarca, insanları ve eski medeniyet kalıntılarını, özellikle de tabiatı ve insanlığın ortak servetlerini, tarumar edip katletmiş ve yok etmiştir.

Batı Medeniyeti'nin geliştirdiği faizli sömürü sistemleri, beraberinde çok büyük dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal problemlere sebebiyet vermişlerdir.

 

Batı Medeniyeti ve 'kapitalist dünya düzeni'nin sonunun yaklaştığı ve hâlen içinde yaşamakta olduğumuz iktisadî merhale 'faizli işçilik dönemi'dir.

Sömürü ve çevre kirliliği, savaş ve çatışma, faiz ve enflasyon, iç ve dış borçlanmalar, rüşvet ve ahlâksızlık, işkence ve katliamlar, haksızlık ve adaletsizlik; dolayısıyla her türlü anarşi ve sosyal dengesizlikler, bu dönemin ve çağımızın en belirgin hastalıklarıdır.

Bütün bu hastalıkların en büyük müsebbibi ve kaynağı 'faiz'dir.

İnsanlığın bu döneminde bütün dünya ülkelerinin maddî sefaleti artarken, 'faizli işçilik sistemi' ile onları acımasızca sömüren sanayileşmiş birkaç Batı ülkesinin manevî sefaleti de aynı ölçüde artmaktadır.

Çağımızın çürümüş değerlerinin müsebbibi ve temsilcisi olan Batı Medeniyeti'nin esiri ve kölesi hâline gelen dünyamız ve bütün insanlık âlemi, büyük bir felâketin eşiğine gelmiş bulunuyor…

Ama…

Meseleye başka bir yönüyle yaklaştığımızda;

Tarihî süreç olarak 'Yeni Bir Dünya'ya…

'Hakk'a dayalı 'Yeni Bir Medeniyet'e…

Ve…

'Adil Bir Düzen'in eşiğine de gelmiş olabiliriz...

 

Çağımızın problemlerini çözerek insanlığın maddî ve manevî kurtuluşunu gerçekleştirecek olan alternatif faizsiz yeni sistem ve medeniyet;

'FAİZLİ İŞÇİLİK DÖNEMİ'nden sonra gelecek olan 'FAİZSİZ ORTAKLIK DÖNEMİ'ne bir an önce geçiş yapmakla kurulacaktır...

Yirminci Yüzyıl’da, özellikle de son elli yılda dünya hayatı bütün dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal kurumları ile önceki asırlardan çok daha fazla ve büyük bir süratle değişmiştir...

Bu değişim dana da hızlanan bir ivme ile devam edecektir...

Bu kadar hızlı değişen hayatın problemlerinin yaşlı ve hantal Batı Medeniyeti tarafından çözülmesini beklemek mümkün değildir...

Çağın problemlerini ancak yeni ve dinamik bin sistem ve medeniyet çözebilir...

 

Kapitalizmin sadece belli bir yaş devresi olan KOMÜNİZM çöktü...

Yaşadığımız çağın hastalık ve problemlerine çözüm bulamadığından ve aslında bütün bunların müsebbibi olduğundan, insanlığa 70 yıl kan kusturan komünizmi doğuran KAPİTALİZM, zaten çöküntü ve mukadder ölümü bünyesinde barındırıyordu...

Büyük sanayi devrimini doğuran 'FAİZLİ İŞÇİLİK DÖNEMİ' ve Batı Medeniyeti, bu sür'atli çöküş ve yıkılışı ile acaba 21. yüzyılı görebilecek midir?..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KOMÜNİZM ÇÖKTÜ…

KAPİTALİZM DE ÇÖKÜYOR...

 

BU KİTABIN yayın hazırlıklarının devam ettiği günlerde, Fransa'da yayınlanan 'L'evenement du Jeudi' dergisinin 'YARIN, KAPİTALİZM KRİZİ' başlıklı makalesindeki ifadelere dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

 

"Komünizm 20. yüzyılda doğdu ve 70 yıl süreyle uygulandığı ülkelere sefaletten başka bir şey getirmediği için sahneden çekilip gitti. Şimdi sosyal refahı bütün kitlelere yayma iddiasında olan kapitalizm, bir kriz öncesinde bulunuyor... Büyük şirketlerin iflasları günlük normal olaylar hâline geldi. Kapitalizmin de sosyal adaleti sağlayamaması halinde, yaşaması çok zordur. Kapitalizm sistemi de kısa bir süre sonra iflâs edecektir. İnsanlar yeni bir sisteme yönelecektir ki; o da İslâmiyet'ten başkası değildir..."

 

Fourier diyor ki: "Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve açlık. Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen. Hâkim-i mutlak: Para..."

 

Emperyalizm, enflasyon, sömürü, kaba kuvvet, şiddet, anarşi, çıkar çatışmaları, sınıf kavgaları, uluslararası şirket iflasları, dünya savaşları, banka, para, faiz ve çağdaş kölelik olan faizli işçilik sistemi... Vesaire, vesaire...

İşte Batı Medeniyeti ve kapitalizm sistemini özetleyen birkaç kelime...

İstiklâl şairimiz Mehmet Akif ERSOY, tek mısrada Batı ve Avrupa'yı ne de güzel tarif ediyor:

 

"Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir."

 

İşte ikiyüz yıldan beri karasevdalısı, kurbanı ve kölesi olduğumuz, kapitalizm, komünizm ve diğer bütün 'izm'leri ile Barbar Batı Medeniyeti budur!..

Barbar Batı'yı dünyanın efendisi ve insanlığı kendi sistemlerinin kölesi yapan KOMÜNİZM çöktü; KAPİTALİZM de çöküyor...

 

Peki, bundan sonra ne olacaktır?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALTERNATİF ÇÖZÜM

VE MEYDAN OKUMA

 

Öncelikle teori olarak en uygun ve üstün bir alternatif sistemi ortaya koymak mecburiyeti vardır.

İnsanlığın bütün çağdaş problemlerini çözecek orta ve mutedil, hakka ve adalete dayalı yeni bir medeniyetin müjdecisi olacak bir sistem.

Batı'nın sebebiyet verdiği sömürülen dünya, kirlenen çevre, zehirlenen hava, kısırlaşan toprak, tükenen enerji, israf edilen kaynaklar, bozulan bütün iktisadî ve sosyal dengeler...

Velhasıl Batı'nın çıkmaza girdiği her konuda alternatif getirme, bu alternatif sistemi uygulama ve başarılı olma mecburiyeti vardır.

Bu alternatif sistemde teori ve pratik bir arada olmalı ve birlikte yürümelidir.

 

Batı'ya bütünüyle meydan okumak demek, üstün ve uygulanabilir alternatiflerin takdim edilebilmesi demektir.

Düşünce, fikir, bilgi ve medeniyet alanlarında alternatiflerin ortaya konması demektir.

Bu fikir ve düşüncelerin onlar aracılığı ile gerçekleşeceği kuruluş, düzen ve sistemlerin geliştirilmesi demektir.

 

İnsanı insan yapan meleke ve yetenekleri olan fikir, his, irade ve ünsiyet; sağlıklı ve sağlam bir şekilde ilim, din, iktisat ve idare kurumlarını, adil bir yeniden yapılanmaya uygun olarak kurmadıkça…

Topyekün hayatın her alanını kapsayan kültür ve medeniyeti gerçekleştirebilecek sistemlerin varolmasına imkân sağlanmadıkça…

Düşünce ve eğitim kurumları da bu kültür ve sistemlere göre yeniden yapılanmadıkça…

Çağın, dünyanın ve Türkiye'nin çağdaş bütün ilmî, dinî, iktisadî, siyasî ve sosyal problemleri çözümsüz olarak varolmaya devam edecektir.

 

BU KİTAP, işte bu problemlerin çözümü için atılmış önemli bir adımdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSAV- TARTIŞMALI TOPLANTILAR DİZİSİ VE

"FAİZSİZ YENİ BİR BANKA MODELİ" KİTABI

 

Süleyman KARAGÜLLE Üstadımız ve arkadaşlarımızın yıllardır üzerinde çalıştığı "FAİZSİZ BANKA" konusunun ilk defa etkili bir şekilde kamuoyuna duyurulması, İstanbul'da faaliyet gösteren İSAV / İslâmî İlimler Araştırma Vakfı'nın “TARTIŞMALI İLMÎ TOPLANTILAR” dizisi arasında, 26-27 Nisan 1986 tarihlerinde Marmara Üniversitesi Rektörlük Salonu'nda iki gün tartışmalı olarak gerçekleşti...

Toplantıda sunulan tebliğ ve yapılan tartışmalar, 1987 yılında İSAV Tartışmalı İlmî Toplantılar Dizisi'nin 6. kitabı olarak "FAİZSİZ YENİ BİR BANKA MODELİ - FAİZSİZ KREDİLEŞME SİSTEMİ" ismiyle yayınlandı...

 

Üstadımız Süleyman KARAGÜLLE'nin başkanlığında on akademisyen arkadaşımızın hazırlayıp sunduğu tebliğlerde şu konular işlendi:

 

1 - Doç. Dr. Arif ERSOY

FAİZSİZ BANKA VE İŞLEVLERİ

 

2 - Dr. Ali SAYI

FAİZ VE FAİZİN TARİHî  GELİŞİMİ

 

3 - Doç. Dr. Remzi FINDIKLI

FAİZSİZ KREDİLEŞME SİSTEMİNDE GENEL HİZMETLER

 

4 - Doç. Dr. Sabri TEKİR

FAİZSİZ SİSTEMDE KREDİLEŞME VE KREDİ MÜESSESESİ

 

5 - Av. Dr. Salih YAVUZER

YENİ BİR FAİZSİZ BANKA MODELİNDE SENET ÇIKARILMASI VE ÇEŞİTLERİ

 

6 - Doç. Dr. Mehmet TEKELİOĞLU

SENETLERİN KARŞILIKLARI VE TEMİNATI

 

7 - Doç. Dr. Hira KARAGÜLLE

SENETLERİN TEDAVÜLÜ VE FİYATLANDIRILMASI

 

8 - Doç. Dr Ali ERİŞEN

FAİZSİZ BANKA MUHASEBESİ VE İŞLEYİŞİ

 

9 - Mak. Müh. Süleyman KILIÇ

BİNA VE FABRİKA İNŞASININ SENETLE KREDİLENDİRİLMESİ

 

10- Y. Doç. Dr. Süleyman AKDEMİR

FAİZSİZ BANKANIN KURULMASI, TEŞKİLÂTLANMASI VE YÖNETİM ŞEKLİ

 

Prof. Dr Ruşen GEZİCİ, Prof. Dr Vural SAVAŞ, Prof. Dr. Erol ZEYTİNOĞLU ve Ahmet Aydın BOLAK'ın oturum başkanlıklarını yaptığı ve konuyla ilgili tartışmacı yirmi bilim adamının katıldığı toplantıda sunulan tebliğler, daha sonra Doç. Dr Ahmet TABAKOĞLU'nun gayretli çalışması ile İSAV Yayınları arasında yayınlandı.

Böylece yıllardır yapılan çalışmalar ilk defa kitap olarak yayınlanmış oldu.

Yayınlanan bu tebliğlerin ortaya koyduğu modeli tamamlayıcı mahiyette olan BU KİTAP, bu alanda yapılan teori ve pratik çalışmaların ikinci kitabı oluyor.

 

 

 

 

 

 

DÜNYANIN BOZULAN DENGESİ

VE YENİ SİSTEM GEREĞİ

 

Çağımız bunalım ve buhran, sömürü ve emperyalizm, çıkar ve çatışma, savaş ve benzeri sorunlar çağı.

Bütün bu çağdaş sorunlar, dünyamıza hükmeden Batı Medeniyeti'nin eseri.

İslâm Medeniyeti'nin son temsilcisi olan Osmanlı Devleti bu yüzyılın başında yıkıldıktan sonra, dünyamızın dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal dengesi iyice bozuldu.

20. Yüzyıl, çıkar çatışmasına dayanan iki 'Dünya Savaşı' yaşayan bir yüzyıl.  

Artık dünyanın ve insanlığın üçüncü bir Dünya Savaşına hiçbir şekilde tahammülü yoktur.

Çünkü altı milyar insanı barındıran Dünyamızda, fert başına düşen beş ton -evet, yanlış okumadınız, tam beşbin kilo- patlayıcı madde ile böyle bir savaş; Dünyanın sonu ve insanlığın intiharı olacaktır.

 

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra "kapitalizm" ve 'komünizm"in varlığı ile kurulan ikili göstermelik sahte denge, komünizmin çöküşü ile yeniden bozuldu...

Kapitalizmden sonra komünizmi de 70 yıl deneyen ve iflâs eden bu ülkelerdeki boşluğu hangi düzen ve sistem dolduracaktır?

Çökmekte olan kapitalizme de alternatif olabilecek, Dünyamızın çağdaş bütün problemlerini çözebilecek yeni bir "ADİL DÜZEN" ve "sistem" gereği apaçık ortadadır.

Değişik boyutları ile bütün sorunlar kendi içlerinde bir bütünlük arz ederler.

Bu yüzden iktisadî sorunları da düzenin veya sistemin bütünlük boyutları içinde ele alıp çözmek gerekir.

 

İşte konuyu bütünüyle kapsayan bir sistem çerçevesinde ele alan BU KİTAP, sorunların temel ve genel özelliklerinden kavrayarak, yer yer detay ve özel durumlara varıncaya kadar genel bir perspektiften bakmakta ve çağdaş çözümler önermektedir.

Genel olarak mikro ve makro dengeler arasında, bir kitap boyutunda olabileceği ölçüde ilişkiler kurulmaktadır.

Dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal yönleriyle bozulan dünya dengesine, bir taraftan bütün olarak yaklaşmaya çalışırken, diğer taraftan özel olarak iktisadî sorunlara yine sistemin bütünlüğü çerçevesinde çözümler önermektedir.

Elbette…

Baştan beri ifade edildiği üzere…

Bu çözümler, 'faizli sisteme alternatif' olabilecek "FAİZSİZ BİR SİSTEM"in kurulmasını öngörmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ON MADDE VE ON BÖLÜM  

 

Önce…

Sistemin anayasası mesabesinde olan "on madde" ortaya konmakta…

Daha sonra…

"ON BÖLÜM"den oluşan bu kitabın her bölümünde bu on madde teker teker ele alınarak detaylı olarak anlatılmaktadır...

Konu önce tanım ve kavramların açıklanması ile işlenmeye başlanıyor...

 

Faizsiz sistemdeki krediyi istihkak kriterleri olan karşılıklı kredileşme, vergi karşılığı kredi, çalışan emek sahibine kredi ve başarana kredi anlatıyor...

 

İnşaat, sanayi, ziraat ve ticari kredilerin nasıl verileceği...

 

"TOPRAK SENEDİ"nin emek,

"DEMİR SENEDİ"nin inşaat ve malzeme,

"BUĞDAY SENEDİ"nin günlük ihtiyaç ve mal,

"ALTIN SENEDİ"nin nakit ihtiyacını karşıladığı...

Site, Mal, İsletme ve İstihkak Senetleri'nin kullanılması...

 

Türkiye'deki ilmî kurumların ve üniversitelerin seviyesi...

 

Mevzuat ve bürokratlarla ilgili problemler ve çözüm önerileri...

 

Kapitalist ve komünist / sosyalist sistemlerdeki ifrat ve tefrit; karma ve liberal ekonomilerdeki çelişkiler...

 

İslâmî kaynaklı orta ve mutedil bir sistemde faizin yasaklanması ve ticaretin serbest bırakılması ile sağlanan iktisadî denge...

 

Kısacası, FAİZSİZ BANKA demek, bütünüyle bir sistemi;  bütün anlaşma, muamele ve mukaveleleri faizsiz düzenlemek demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PROBLEMLER VE

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

Çağımızdaki 'faizli sistem', hukuk düzeni başta olmak üzere bir düzen için gerekli olan bütün düzenlemeleri sağlıklı bir biçimde yapmadığı için;

1789 Fransa İhtilâli, 1917 Komünizm İhtilâli…

20. yüzyılda I. ve II. Dünya Savaşları…

Ortadoğu bunalımları…

Dünyanın her tarafında bölgesel savaşlar…

Faiz ve enflasyon…

Emperyalizm ve sömürüler…

Velhasıl sınır tanımayan 'vahşi kapitalizm' ile çağımıza kadar dünyanın görmediği ve yaşamadığı zulümler olmuş;

Hâlen de bu problem ve bunalımlar bütün dehşeti ve vahşeti ile varolmaya devam etmektedir...     

 

Türkiye'nin 60 milyar dolarlık dış borcu ve bu borca karşılık her yıl ödenmekte olan anaparaya yakın milyarlarca dolar faiz...

İç borçlanma ve üzerine binen faizler de ikinci bir musibet ve belâ...

Türkiye’nin ekonomik problemleri çözüldüğü anda, birbirlerine bağlı olduklarından dolayı diğer problemleri de çorap söküğü gibi otomatikman çözülmeye başlayacaktır.

 

'Faizsiz Kredileşme Sistemi' içinde bir anda, iyi ve sistematik bir şekilde uygulandığında, belki bir yıl gibi kısa bir zamanda, bütün bu borçları iki yoldan ödemek ve kurtulmak mümkündür.

Böyle bir ödeme, topyekün kurtuluşun başlangıcı olacaktır.

 

İşte çözüm önerilerimiz:

 

1- Bütün Avrupa bankalarındaki işçi mevduatlarını ülkemize transfer etmek.

 

2- Her Türk ailesindeki altınları mevduat olarak faizsiz bankaya kaydetmek.

 

Toprak düzeninin yeniden reorganize edilmesi...

Ziraat ve mesken arazilerinin yeniden düzenlenmesi...

Hazine arazilerinin değerlendirilmesi...

Bütün ülke topraklarının yeni ve sağlıklı bir sisteme kavuşturulması...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ENFLASYON VE

DİĞER SORUNLARDAN KURTULUŞ

 

Enflasyon, bugün için başımızdaki en büyük belâ ve musibet.

Enflasyon, millî gelirin artışından karşılanamayan 'faiz'in ödenmesi için halktan alınan 'vergi'den veya halkın haberi olmadan 'zam' olarak cebinden çalınan ve karşılıksız olarak basılan paradan başka nedir ki?

Enflasyon nisbetinde halkın servetinde eksiltme ve azaltma yapılıyor, faizli banka ve talancı patronlara aktarılıyor; böylece fakir daha da fakirleştirilirken zenginlerin servetleri her yıl artarak birkaç misline katlanıyor.

Türkiye'deki enflasyon yüzdesi, faiz yüzdesi ile atbaşı yürümekte ve adeta birbirleriyle yarışmaktadır.

Türk halkı bu yarışa daha ne kadar dayanabilir, Allah bilir?..

 

Bütün din ve felsefelerin reddettiği 'faiz', sadece Türkiye'nin değil, bugün için bütün dünyanın en büyük problemidir.

Batı sistemi bütünüyle yavaş yavaş batıyor...

İşte komünizm aniden çöküverdi...

Kapitalizm de bütün direnmelerine rağmen çöküyor...

Dünyanın bu çöküntü ve yıkıntının altında kalıp yok olmaması için tek çözüm, yeni ve faizli sisteme alternatif olabilecek 'faizsiz bir sistem'i teori olarak ortaya koymak, sonra bir bütün olarak uygulamaya başlamak, ardından geliştirerek bütün dünyaya yaymaktır...

Kurtuluş için tek çare, çözüm ve şansımız kaldı...

Bütün dünya ve insanlık bu 'faizsiz sistem'i bekliyor...

 

İşçi ve işveren münasebetleri...

Sendikalar...

Sınıflaşma ve kutuplaşmalar...

Kavga, grev, lokavt ve çıkar çatışmaları...

Devleti ele geçiren kapitalist patronlar veya komünist bürokrat partizanlar, birkaç kişiden oluşan bir avuç insan, çoğunlukta olan milyonluk kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda yönettiler ve hâlen de yönetmeye devam ediyorlar...

Fransa ve Rusya ihtilâlleri, I. ve II. Dünya Savaşları, Ortadoğu krizleri ve diğer bütün dünya problemleri onların eseri değil mi?..

Bütün bu musibetlerden sonra, başta İslâmiyet olmak üzere, sınıflaşmayı ve faizi reddeden ilâhî dinlere, kulak vermeyecek ve onlara itibarlarını iade etmeyecek miyiz?..

 

Faizli sistem ile 'sosyal devlet' anlayışını gerçekleştirmek, kesinlikle mümkün değildir.

Bu gerçek artık ilmen sabittir.

Banknot yani hiçbir karşılığı olmayan 'kâğıt para' artık devre dışı kalmalıdır ve 'Toprak, Demir, Buğday ve Altın Senetleri' devreye girmelidir.

Kesinlikle karşılıksız senetler piyasaya çıkmamalıdır.

Aksine karşılığı olan 'mal senetleri' problemlerin halledilebilmesi için tek çare ve çözümdür.

 

Batı demokrasilerindeki ekseriyet sistemlerinde kararları hep 'bir kişi' vermekte, diğerleri parmak kaldırarak sadece onaylamaktadır.

 

Zenci şair Lagsten Hughes diyor ki:

Yemin olsun Tanrı'ya

Anlamış değilim hâlâ

Niçin demokrasi herkes demektir de,

Ben demek değildir...

 

İnsanın şahsiyetini ve iradesini yok eden veya yok sayan Batı demokrasisi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FAİZSİZ SİSTEM İCMÂ VE

İÇTİHATLARA DAYANACAKTIR

 

Faizsiz sistem, 'icmâ ve içtihatlar'a dayanacaktır.

Bunun gerçekleşmesi için de, bu kurumlar mutlaka yeniden harekete geçirilmeli ve hayatiyet kazandırılmalıdır.

Çağımızın problemlerini çözmek için 'çağdaş müçtehid ve içtihatlar'a ihtiyaç vardır.

İçtihad ve müçtehid, yeniden yapılanmanın ve varoluşun kaçınılmaz biricik şartıdır.

Onlar olmadan hiçbir şey olmaz.

 

İçtihat, kaynaklara dönüş ve taklit karanlığından kurtuluştur.

Aklî ve naklî kaynaklara dayanan kuvvet ve dinamizmle, çağdaş problemlere kaşı yapılan ilmî mücadelenin en gerçekçi ve tutarlı olanıdır.

Meselâ, Kur'ân-ı Kerîm'i son asırlarda yüzlerce yıldan beri okuyoruz.

Güzel…

Okumaya devam edelim...

Ama…

Onun emir ve prensiplerini hayata geçirebilmek için okuma merhalesinden sonraki 'anlama' ve 'uygulama' merhalelerine de artık yeniden geçmemiz gerekiyor...

 Kur'ân'ı anlamak ve amel olarak hayata aktarmak da ancak 'içtihat' yani 'çağdaş ve yeni içtihatlar' ile mümkündür.

 

Yoksa fosilleşmiş anlayış ve ayinler, dinozorlaşmış sözde ve sahte âlimler…

Bilmem kaçıncı şerhi yapılan bin yıllık içtihat ve fetvalarla…

Çağımızın problemlerini çözmek mümkün değildir...

Mümkündür diyenler bugüne kadar problemleri çözemediler ve bu görüşleri iflas etti...

Gerçekten yeniden var olmak ve helâk olup yok olmaktan kurtulmak istiyorsak;

Temel kaynakları okumalı, anlamalı ve çağdaş içtihatlarla elimizdeki bu kaynakları hayata geçirmeliyiz...

Yoksa…

Allah elimizdeki bütün bu nimetleri alır ve olması gereken olur:

 

"Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış zevk sahiplerine, hakka uymalarını emrederiz. Fakat onlar dinlemeyip yoldan çıkarlar. Artık o ülke yok olmayı hak eder. Biz de orayı tamamen helâk ederiz." (İsrâ, 16)

 

Süleyman ATEŞ Hoca ise âyete şu mânâyı veriyor: "Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz (Burada emir, yöneltmek ve çoğaltmak anlamınadır. Yani helâk etmek istediğimiz ülkenin varlıklılarını yöneltiriz veya çoğaltırız) orada fısk yaparlar (kötü arzularının peşinde koşarlar), böylece o ülkeye (azâb edeceğimiz hakkındaki) söz(ümüz) hak olur, biz de orayı darmadağın ederiz."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SORUNLAR,

SORULAR VE

CEVAPLAR

 

Türk toplumunun sosyal yapısı, tarihî geçmişi ve dinî inançları araştırılıp anlaşılmadan önerilen çözümler ve yapılan uygulamalar;

Türkiye'yi helâk veya darmadağın olmaktan kurtaramaz...

Bugüne kadar kurtaramadığı gibi bundan sonra da kurtaramayacaktır...

İslâm dini dışına çıkan bütün Türk boyları ve toplulukları, millî özelliklerini de kaybederek asimile olmuş ve varlıklarını yitirmişlerdir...

Tarih bunların örnekleriyle doludur...

Son olarak Anadolu'da yaşayan Türkler, başta 'faizli sistem' olmak üzere, çeşitli oyun ve toplumsal hastalıklarla yok edilmek istenmektedir...

Vakit çok daralmıştır ve uyanış için çok az bir zaman kalmıştır...

Daha ne zamana kadar, YILDA 'ON MİLYAR DOLAR' DIŞ BORÇ FAİZİ ÖDEMEYE DEVAM EDEBİLİRİZ?..

Dikkat…

Ana para değil…

Sadece faiz borcu!..

Bir gün bu kaynak ve güç de tükenir ve iflâs bayrağını çekeriz...

Bankalar ve şirketler durmadan iflâs ediyor…

Bir gün devlet de iflâs ediverir!..

 

Faizsiz finans kurumlarının kuruluşu, işleyişi, fonksiyonları ve geleceklerini merak ediyorsanız; BU KİTABI OKUYUNUZ...

 

Lâiklik nedir ne değildir?

Dinî, ilmî, iktisadî ve siyasî temel kurumlardan biri olan 'din'in; lâiklik adına nasıl devre dışı bırakıldığını merak ediyor musunuz?

'Sosyal denge' ve 'sosyal devlet' anlayışı nasıl bozulmuştur ve yeniden nasıl kurulabilir?..

Yeniden yapılanma mümkün müdür ve nasıl olmalıdır?..

 

'Faizsiz düzen'in yeniden yeryüzünde yürürlüğe konulması mümkün müdür?

Mümkünse, bu nasıl olmalıdır?

Aklımızı ve bilgimizi kullanarak, ilmin ve ilâhî dinlerin öğretileri ile kaynaklarına dayanarak, sınıf çatışmalarının hattâ bizzat varılan sınıfların ortadan kaldırılması ve yerin çıkar paralelliğine dayalı 'hayırda yarışma sistemi'ni getirmek mümkün müdür?..

Nasıl ve ne şekilde?

 

1982 Anayasamız 'sosyal devlet' kavramını değişmez esas kabul etmiştir.

Ama…

Faizli sistem, sosyal devlet anlayışı ile her açıdan çatışma içindedir...

Sosyal devlet, ancak 'faizsiz sistem' uygulaması ile gerçekleştirilebilir...

Nasıl?..

'BU KİTAP'ta bu ve benzeri daha nice soruların ve sorunların cevabını ve çözüm önerilerini bulabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BU KİTABIN HEDEFİ NEDİR?

 

Yüzyılımızdaki I. ve II. Dünya Savaşları; sonraki 'Soğuk Savaş' dönemi;

Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın her tarafındaki çatışma ve krizler;

Velhasıl, bütün uluslararası problem ve bunalımlar, gelir ve hâsıla dağılımındaki dengesizliklerden kaynaklanmıştır...

Dünyada var olan ve büyüyerek devam eden dengesizlikler, yeni siyasî ve sosyal patlamalara gebedir...

İnsan fıtratına ve tabiatına aykırı olan kapitalizm ve komünizm, siyasî ve sosyal bütün hastalıkların en büyük mikrobu ve 'sosyal devlet' anlayışının amansız düşmanıdır...

Sosyal devlet, ancak ve ancak adil bir sosyal denge düzeni ve sistemi ile kurulabilir.

 

Çağımız insan hak ve hürriyetleri, cumhuriyet ve demokrasi, sosyal devlet ve adalet çağıdır!..

Söz ve sistem olarak bunlar hep söylenegelmektedir ama bütün bunların nasıl gerçekleştirilebileceği net olarak hâlâ ortaya konamamıştır...

Temeli 'faiz' olan bir sistemde, faiz alanın faiz veren ve ödeyeni sömürmesi esası vardır...

Faizli sistemde, yukarıda sözkonusu ettiğimiz insanî değerlerin gerçekleşmesi ve uygulanması mümkün değildir...

'Faizsiz sistem' bütün bu kurumlara ve değerlere hayatiyet ve işlerlik kazandırabilecektir...

'ADİL DÜZEN' de ancak böyle kurulabilecektir...

Bu esbaba sarılmadan ve bunları gerçekleştirmeden kurulabileceğini zannedenler, büyük bir vebal altına da girerek yanılıyorlar...

 

Türk halkı, Batılıların sömürü aracı olduğu ve kendi inançlarına da aykırı bulunduğundan 'faiz' ve 'faizli sistem'i benimsememiştir...

Türk milletinin bu özellikleri, bin yıldır mensubu bulunduğu İslâmî değerlerden kaynaklanmaktadır...

Bunları yok sayarak bir yere varılamaz... İki yüz - üç yüz yıldan beri halkı bu değerlerden uzaklaştırmak için yapılan bütün çalışma ve çabalar başarısız olmuştur...

 Artık bu milletin dinî, ilmî, iktisadî, siyasî, sosyal ve tarihî değerlerine en uygun düzen olan 'faizsiz sistem'i uygulama zamanı gelmiştir ve son fırsat da geçmek ve elden kaçmak üzeredir...

 

İşte…

BU KİTAP, bu yönde ve bu yolda atılmış adımların en önemlilerinden biridir; hattâ önderidir diyebiliriz...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O YILLARDAKİ

BİR SALDIRI ÖRNEĞİ

VE

SAVUNMALARIMIZ…

 

 

T A K D İ M

 

Bu yazı, ilgili günlerde ZAMAN Gazetesi'nde yayınlanmak üzere yazıldı...

Yazıyı bizzat kendim İstanbul'daki ZAMAN Gazetesi merkezine götürdüm ve yayınlanması için yetkililerle görüştüm...

ZAMAN Gazetesi Fehmi KORU tarafından ilk kurulduğunda ve daha sonraki yıllarda gazetede yazılarım ve dosyalarım yayımlandığı için kendileriyle geçmişten gelen bir hukukumuz vardı; hâli hazırda da devam ediyordu…

Yazının yayınlanacağına dair söz de aldım; SÖZ VERDİLER...

Ancak…

Maalesef daha sonraki günlerde bir türlü yayınlanmadı!..

Muhtevasından, meselenin ne olduğu anlaşılacaktır...

Bir 'ÖRNEK' olarak ilginize ve bilginize sunuyorum...

 

Yıllardır bu ve benzeri konularla karşılaşıyoruz...

Kimi zaman bu yüksek tirajlı gazetelerin manşetlerinde yer aldık...

Bazı gazete ve dergiler, aylarca ve yıllarca, sürekli olarak aleyhimize yazı yazmayı başlıca görevleri bildiler...

Her halde MİLLÎ OLMAYIP DIŞA BAĞIMLI OLAN BU BASIN ORGANLARININ en önemli varlık sebepleri bu olsa gerek;

inanan insanlara iftira etmek, ispiyonlamak ve hakaretler etmek!..

 

Bu yazının ardından, Süleyman KARAGÜLLE Üstadım'ın Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Hikmet ÇETİNKAYA'ya yazdığı yazıyı da arz ediyorum...

Her iki yazının muhtevası da, verdiğimiz mücadeleye bir başka açıdan “ÖRNEK” teşkil etmekte, ayrıca bu konulardaki düşüncelerimizi de ihtiva etmektedir...

 

Reşat Nuri EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

'SİYASET MEYDANI'NDA BİR 'HiÇ'

 

'SİYASET MEYDANI' programı, Fehmi KORU ve Hikmet ÇETİNKAYA'yı bir araya getirince âdeta 'ER MEYDANI'na dönüştü.

Seviyeli bir program olur ve aylardır bizlere de saldıran kişiyi izleme ümidiyle ekran başına geçtik.

Senelerdir sürekli kaçak güreşmeyi meslek edinmiş biri er meydanına çıkınca; genel seviye ve kapasitesi, akıl ve zekâ derecesi, muhakeme ve muhteva kabiliyeti, edep ve ahlâk anlayışı, vesair daha nice özelliği apaçık ortaya çıktı.

Yıllardır söylüyoruz, sadece eşit şartlarda karşımıza çıksınlar, yeter.

Ak ile kara, gündüz ile gece, aydınlık ile karanlık, doğru ile yanlış, hak ile bâtıl farkı derhal belli olacaktır.

Böyle bir hayra ve açıklığa aracı oldukları için 'Siyaset Meydanı' ve atv yöneticilerine teşekkürler...

 

Tartışma başladıktan birkaç dakika sonra, yapılan hakaret ve suçlamalar direkt olarak bizleri de ilgilendirdiği için, bir taraftan programı izlerken diğer taraftan da Siyaset Meydanı veya atv yöneticilerine sürekli olarak telefon ile ulaşmaya çalıştım...

Maalesef muvaffak olamadım...

Ertesi günün sabahı Siyaset Meydanı Genel Koordinatörü Feyzi ÖKTEM ile uzun birkaç telefon görüşmesi yaptım...

Aynı gün öğleden sonra Sayın Ali KIRCA da aradı ve onunla da görüşmüş olduk...

 

FEHMİ KORU dostumu detaylı olarak övmeme ve takdir etmeme gerek yok.

Ancak şu kadarını söyleyeyim; artık bütün Türkiye, dost ve düşman herkes onu çok iyi biliyor, tanıyor, seviyor ve takdir ediyor. Her yazısı, her sözü, her davranışı, yiğitçe ve mertçe mücadelesi ile bizleri en iyi şekilde temsil ettiği, ayrıca her zaman düşünce ve duygularımızın tercümanı olduğu için bir kere daha sonsuz teşekkürler...

Kendisini yakinen tanıdığım ve bildiğim için rahatlıkla yazıyorum: Allah,  varolan aklını ve zekâsını ziyade kılsın; her zaman hakkı söyleme / yazma ve ardından gelen seviyeli ve seviyesiz bütün saldırılara karşı sabretme gücü versin; sözlerine ve kalemine de bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kuvvet ve açıklık bahşetsin...

 

FEYZİ ÖKTEM Bey, Fehmi KORU'yu başarılı bulurken, Hikmet ÇETİNKAYA (HiÇ) Bey'in hiçbir varlık gösteremediğini, eline geçen fırsatı kullanamadığını, not olarak da kendisine 'on' üzerinden 'sıfır' verdiğini söyledi.

Sıfır da bir değerdir.

'HiÇ Bey'i bizzat izledikten sonra, hakaretler ve seviyesizliğinden dolayı sıfırı bile çok görürüm. Böylelerine ancak sıfırın altındaki değerler lâyık görülebilir.

Tartışma sırasında bütün telefonların adeta kilitlendiğine şahit olduğum için o gece yetkililerle görüşememiştim.

Zaten görüşsek bile, 'HiÇ Bey'in şartlarından birinin de canlı telefon bağlantısı yapılmaması olduğunu öğrendim.

Beyefendi istediği hakaret ve iftiralarda bulunacak, o anda cevap hakkı olmayacak!

Ne kadar adaletli bir tartışma şekli.

'Çamur at, doğru değilse bile izi kalır!' anlayış ve felsefesi.

Seviyesini canlı olarak görünce, 'HiÇ Bey'in canlı bağlantılardan ve karşılıklı görüşme veya tartışmalardan niçin kaçtığını anladım.

Çünkü aylardır bizlere de hakaretlerde bulunuyor ama bütün taleplerimize rağmen görüşmeden de sürekli kaçıyordu...

 

ALİ KIRCA ve Feyzi Beyler, kendileri açısından gecenin bir 'kâbus' olarak geçtiğini, böyle olacağını bilselerdi programı kesinlikle yapmayacaklarını, her şeye rağmen yapmanın da büyük bir fedakârlık olduğunu söylediler...

Bunun üzerine ben de 'geçmiş olsun' dileklerimi ilettim...

Ancak…

Birilerinin seviyelerinin ve aslında bir 'hiç' olduklarının anlaşılması açısından çok hayırlı bir hizmeti yerine getirdiklerini söyledim...

Daha çok izlenmek istiyorlarsa, benzeri programların devam etmesi gerek...

Devamını diliyoruz...

 

AKEVLER ve ortakları, kurucu ve yöneticileri hakkında o gece 'HiÇ Bey' tarafından sarf edilen bütün sözlerin yalan, yanlış ve iftira olduğunu, Ali Kırca ve Feyzi Ökten Beylere belirttim. Kendilerini aramamın asıl sebebi de buydu. Cevap hakkımız doğmuştu...

Aslında o anda yapılacak canlı telefon bağlantısı ile cevap verme imkânımız olmalıydı.

İşin doğrusu budur.

Süleyman KARAGÜLLE ve şimdiki Kooperatif Başkanımız Süleyman AKDEMİR'in yurt dışında olduklarını belirttim. Bu cevap hakkımızı kullanacağımızı, ancak nasıl ve hangi programda kullanacağımız ile ilgili teklifin önce bizzat kendilerinden gelmesi gerektiğini, bu teklifi yönetici arkadaşlarla değerlendireceğimizi, söyledim.

Bu fırsatı vereceklerini söylediler;

Bizler de bu fırsat ve imkânın verilmesini bekliyoruz...

 

HİKMET ÇETİNKAYA'yı özellikle sona bıraktım.

Kendisiyle önceden de hesabımız vardı ve hâlâ hesaplaşamadık…

Âhirette elbette onunla ve benzerleriyle hesaplaşacağız...

Ancak…

İnsan dünyada da hesaplaşmak istiyor...

Televizyonda 'canlı' olarak kendisini izledikten sonra, artık kısaltılmış şekliyle isminin baş harflerinden oluşan 'HiÇ Bey' diyeceğim bu kişinin, gazete yöneticiliği ve köşe yazarlığı maskesi altında, Fehmi KORU kardeşimizle birlikte bütün yakın dostlarımıza saldırmayı ve hakaret etmeyi meslek edindiğini bütün Türkiye canlı olarak gördü...

Onun kimlerle işbirliği yaptığını bizler çok iyi biliyoruz...

Onlarla, Devlet Güvenlik Mahkemesi dâhil, bütün mahkemelerde hesaplaştık ve beraat ettik; burada o konulara girmek istemiyorum.

Ancak…

Bu vesileyle sadece bir hususu, bizce önemli olan bir hususu açıklığa kavuşturmak, yorum ve değerlendirmeyi de kamuoyuna bırakıyorum.

 

***

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE Üstadım bir müddet önce, üç yıldır yaşamakta olduğu Kırgızistan'dan Türkiye'ye gelmişti...

İstanbul'da kaldığı bir hafta boyunca her gün genelde Cumhuriyet gazetesi yöneticilerine, özelde de gazetenin 'Genel Yayın Yönetmeni' ve 'köşe yazarı' 'HiÇ Bey'e ulaşmaya çalışmıştık...

Her gün defalarca telefon ettim... Sadece santral memuresi veya Yazı İşleri Müdürü karşıma çıkıyor ve 'HiÇ Bey'in hep 'toplantıda' olduğunu söylüyorlardı!..

 

Taleplerimizi şöylece sıralıyorduk:

 

1. Gazetede karşılıklı görüşmemiz için bize randevu vermesi.

2. Gönderdiğimiz cevap yazılarının köşesinde veya başka bir yerde yayınlaması.

3. İstediği yerde ve şartlarda 'Açık Oturum' teklifimizi kabul etmesi.

 

Bu arada o hafta biz İstanbul'da bir 'Açık Oturum' düzenledik ve kendisini dâvet ettik.

Tahmin edileceği üzere, gelmedi.

Hafta boyunca, bir taraftan telefonla görüşme ve randevu talebinde bulunuyor, diğer taraftan sayfalarca yazı ve tekliflerimizi de faks ile gönderiyordum.

Meselâ, sadece bir açık oturum veya panel teklifimiz, 18 soru ve detaylı cevapları kapsayan 9 sayfalık bir yazıdan ibaretti.

Bütün ısrarlarımıza rağmen, hiçbir talebimize olumlu cevap alamadık...

Bundan sonra da alabileceğimizi zannetmiyorum.

 

ZAMAN Gazetesi Başyazarı ve KULİS köşesi yazarı Fehmi KORU kardeşimize 'HiÇ Bey' tarafından yapılan mesnetsiz suçlama ve karalamalar, iftira ve hakaretler, çoğu zaman direkt veya dolaylı olarak AKEVLER camiası ve ortakları, kurucu ve yöneticilerine de ulaşmakta ve bulaşmaktadır.

Bugüne kadar hakkımızda yazdıkları ve söylediklerinin hiçbiri doğru değildir.

Yalan ve iftiralardan ibarettir.

Bunlar birçok mahkeme kararı ile de ispat edilmiştir.

Hakaretlerini ise kendisine aynen iade ediyoruz.

'HiÇ Bey' canlı yayında da camiamıza ve ortaklarımıza karşı yalan ve iftiralarını sürdürmüştür...

Bugüne kadar Cumhuriyet gazetesi veya başka bir yerde bu iftiraları cevaplandırma imkânı bulamadık.

ZAMAN Gazetesi aracılığı ile bu bilgilerin ve kooperatifimizin kurucusu Süleyman KARAGÜLLE'nin 'Sayın Hikmet Çetinkaya!'ya yazdığı en son cevabın / yazının da yayınlanmasını, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla, 2000 Akevler Ortağı adına rica ediyorum...

 

Reşat Nuri EROL

AKEVLER Yöneticisi

ve İstanbul Temsilcisi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayın HİKMET ÇETİNKAYA!

CUMHURİYET Gazetesi Yazarı ve Yöneticisi

 

İslâm'a göre suçlu insan yoktur; suç işleyen insan vardır ve her suç fiilinin de cezası vardır. Cezasını çekince, o kişi tekrar saygıdeğer bir insan olur.

Siz bizlere hakaret etseniz de, bizler size hakaret etmeyiz.

Fiiliniz suçtur.

Bu fiilinizin cezasını çekmeniz doğrudur.

Ama siz bir hattâ birçok suç işleseniz bile saygıdeğersiniz; çünkü insansınız.

İslâmiyet'te hakaret yoktur; hakarete hakaretle cevap verilmez.

Ondan dolayı size 'sayın' diyorum;

Sizden çekindiğim için değil.

Bu bir.

 

İslâmiyet'te ve insanlıkta ceza şahsidir.

Benim Fehmi KORU'nun Kayınpederi oluşum O'nu ne şerefli yapar ne de şerefsiz.

Benimle konuşurken beni muhatap alın ve benim meziyetlerimden veya eksiklerimden bahsetmeyin. Kollektif olarak saldırmayın.

Çünkü anayasamıza göre de ceza şahsidir.

Bu iki.

 

Siz neden bir cümleyi bile hakaret etmeden yazamıyorsunuz?..

Okuyucularınızdan korkuyorsunuz...

Finansörlerinizden korkuyorsunuz...

Bu sebeplerse olsa gerek, bizlerden korka korka bahsediyorsunuz ve hakaretvari kelimeler kullanıyorsunuz...

Bazı meziyetleri de, sanki kötü bir şeymiş gibi söylüyorsunuz...

Ben Türküm, lâik sisteme uyuyorum, demokratım;

Ama aynı zamanda şeriatçıyım, ümmetçiyim, Müslümanım...

Bu benim inancım ve varlığımdır...

Bunlara hakaret etmeniz sizi ve okuyucularınızı küçük düşürüyor...

Bundan vazgeçmelisiniz.

Bu üç.

 

Her cümlenizin altında bizleri savcılara ve hâkimlere şikâyet eden bir tavır içindesiniz...

Hep birlikte, fikir suçu yoktur diyoruz; bunu sizler de söylüyorsunuz ama gereğini yerine getirmiyorsunuz...

Vurguncularla iflâs şebekelerinin iftiralarını ele alıyor ve bizleri korkutarak mesafe kat etmek istiyorsunuz...

Siz, benimle hiç görüşmeden iftiralarda bulundunuz...

Eskiden Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ne gittik…

Evet, doğrudur ve siz bunu okuyucularınıza duyurdunuz…

Ama her nedense bütün bu mahkemelerden 'beraat' ettiğimizi bir türlü duyurmadınız!..

Müfterileri suçlamadınız...

Sizin adalet anlayışınız bu mu?!.

Gelin tartışmalarımızda suçlamalardan vazgeçelim ve medenice her sözü söyleyelim.

Bu dört.

 

Bunlar, benim sizlere bir insan olarak tavsiyelerim...

Benim de bir eksiğim varsa, siz doğrusunu tavsiye edin de düzelteyim...

Bizlere yaptığınız iftiralarla suçlayıp duruyorsunuz...

Bu iftiralarınız karşılığında kazanacağınız üç-beş kuruş size bu dünyada olmasa bile, âhirette ateşten gömlek olacaktır…

Ben sizi affetsem bile, hareketlerinizi ve hakaretlerinizi Allah affetmeyebilir...

 

Sayın Çetinkaya!

Siz benden isimler vermemi istiyorsunuz...

Ben size isimler verdiğimde, siz onlara da bana saldırdığınız gibi saldıracak, hakaretler edeceksiniz; sonra da hiç kimse benim çağırdığım hayırlara katılmayacak...

 

Sayın Çetinkaya!

Sizin insanlara en küçük bir saygınız olsa, benden bunu istemezdiniz...

Ben size hakemlere gitmeyi teklif etmiştim...

Sizinle hakemlere gidelim, gazetenizde şantaj aracı yapmamanız şartıyla onların listesini verir, isterseniz onları da hakemlere dinletebilirim...

 

Sayın Çetinkaya!

Şimdi sizin sorularınıza kısaca cevap veriyorum.

Söylediklerimin kanıtlarını istiyorsanız, birlik hâlinde bize saldırılarınızı sürdürdüğünüz iflas şebekelerinin ihbar ve şikâyetleriyle oluşan dava dosyalarını alıp okumanız gerekir...

Ceza davalarının çoğunda beraat ettik...

Sonunda ehemmiyetsiz bir-iki dava aleyhimize bitti...

Ancak…

Ben, bu davada da mağdurum, diyorum...

Haklı veya haksız, çıktığım bütün davaların hakemler nezdinde yenilenmesine hazırım...

Hakemlerin huzurunda iade-i muhakeme edilmesi, yine mevzuat değişikliği için ben ve arkadaşlarım mücadeleye devam edeceğiz...

Yüz sene sonra da olsa, AKEVLER yeniden muhakeme edilecek ve hiç haksız tarafı olmadığını kanıtlayacaktır...

Ama siz isterseniz, hakemler nezdinde muhakeme olalım...

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP 1-

Kooperatifimiz kuruşu kuruşuna her şeyi kayıtlara geçirmiştir...

Ortağı bulunduğunuz iflas şebekesi, haksız ihbar ve şikâyetleri ile tüm devlet görevlilerini üzerimize saldırtmıştır...

Sizin gibi sözde basının onlara destekleriyle biz yıllarca mahkemelerde hesap verdik...

Senelerce, her gün, karakol ve mahkemeleri gezdik...

Hepsinden beraat ettik...

Müştekiyi şikâyet ettik...

Anayasal hakkıdır diye, onlar haklarında dava bile açmadılar!..

Ben de anayasal hakkımdır diye devlet görevlilerine, hâkimlere ve savcılara iftiralar yapsam, acaba yine anayasal hakkımdır diyebilecek miyim?..

Akevler Kooperatifi tüm vergilerini ödemiştir...

Vergi affından yararlanmadık…

Aksine, birçok haksız vergiler ödedik...

Başkalarının vergilerini bize ödettiler...

Aynı dava dosyaları ile “hakemler” nezdinde muhakeme edilmeye her zaman hazırız...

Biz o vergileri devlete ödedik ve kimseye rüşvet vermedik...

Devletimize helâl olsun...

İtirazımız, sizin bizim hususi affa uğradığımız şeklindeki imanızadır...

Bizler böyle bir affa uğramadık.

 

CEVAP 2-

Bizim ortaklarımız bakan oldular, vali oldular, profesör oldular, dekan oldular, rektör oldular, milletvekili oldular, genel müdür oldular...

Ne var ki, bunlar bakan olduktan sonra buralara gelmediler...

Daha öğrencilik yıllarında bize ortak olan bu zevat, camiamızdan aldıkları bilgi ve görgü ile yükseldiler...

Kooperatifimiz, bugüne kadar hiçbir yerden bir kuruş bile kredi almadı...

Hiçbir devlet tahsisatından yararlanmadı…

Herkes kendi tasarrufları ile ve karşılıklı dayanışma yoluyla ev sahibi oldu...

Siz de ortak olsaydınız, siz de tasarruflarınızı bizde toplasaydınız, sizin de Akevler'de eviniz olurdu...

Belki siz alkol içerken; onlar az yemek yediler, az eğlendiler ve sonunda kendi emek ve kazançlarını biriktirerek helalinden ev sahibi oldular...

Herkesin kuruşu kuruşuna hesabını hakemler nezdinde vermeye hazırız...

 

CEVAP 3-

Bizim mal varlığımız 'DEMİR-ÇİMENTO' ile ölçülmektedir...

ORTAKLARIN PAYI 'DEMİR-ÇİMENTO' ile ifade edilmektedir...

Son zamanlarda ortaklarımıza, istekleri üzerine tapuları verilmektedir...

Hisse senetleri iade edilmiştir...

Bugün mal varlığımız azalmış olabilir...

Maksat, şu anda o malın kooperatifte olması değil; k

Kooperatif aracılığı ile o değerlerin oluşmasıdır...

Kooperatif gaye değil araçtır...

Ben üç yıldır kooperatif yönetiminde değilim...

Dolayısıyla kooperatif hakkında beyanda bulunmaya da yetkili değilim...

 

CEVAP 4-

Kırgızistan'da Türk arkadaşlarıma evler aldırdım...

Hâlâ çoğunun tapusu bendedir ama o evler benim değildir...

Bir fırın kurduk...

Sorumlusu benim ama ben para yatırmadım...

Bir minibüsümüz var, yetkili benim ama parasını ben ödemedim...

Ayrıca bir cami inşa ediyoruz...

Bir hayırsever Amerika'dan beş bin dolar göndermiştir...

Daha da gönderecektir...

Bu arkadaşlarımın kimler olduğu hususunda neden size liste vereyim ve onları da benim gibi hiç görüşmeden arkalarından rahatsız etmenize fırsat vereyim?..

Neden?..

Siz kimsiniz?..

Kimin adına saldırıyorsunuz?..

AMA TEKRAR TEKRAR SÖYLÜYORUM;

Şayet “HAKEMLERE” gitmeyi kabul ederseniz listeyi takdim ederim...

 

CEVAP 5-

Sayın Çetinkaya!

Bu sorunuzun cevabını iyi okuyunuz:

Bilmeden, araştırmadan, doğruyu ve gerçeği öğrenmeden, İslâm'a karşı olanların veya İslâmiyet'i bilmeyenlerin söyledikleri yanlış sözlere dayanarak, kulaktan dolma bilgilerle ŞERİAT VE İSLÂM'A DÜŞMANLIK yapmayın ve bundan vazgeçin...

Bu tutum ve davranışınız, sizin ilerlemenizi ve gerçekleri görmenizi engeller, karanlıklarda kalmanıza sebep olur...

Bu yanlış fikirlerinizde ısrar eder ve gerçekleri ilim gözüyle baştan incelemezseniz; sonunda Allah sizi çarpar...

Allah güçlüdür, O'nu yenemezsiniz...

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İSLÂM DİNİ” VAR,

“İSLÂM DÜZENİ” VAR…

 

“İslâm Düzeni” var, “İslâm Dini” vardır.

Bunlar birbirinden tamamen ayrıdır.

'İSLÂM DÜZENİ' barış düzenidir.

'Silm' zaten 'barış' demektir.

 

Kur'ân'ın emrettiği bu düzenin temelini, serbest olarak yapılan sözleşmeler teşkil eder...

Bu düzene yalnız Müslümanlar değil, barışı isteyen herkes katılır ve anlaşma ile bir düzen oluştururlar...

Kimse söz vermek zorunda değildir...

Ama söz verdikten sonra, o sözünün gereğini yerine getirmek zorundadır...

Allah böyle emrediyor...

Bir toplulukta doğduğun veya oraya katıldığın zaman;

Daha önce o toplulukta alınan kararlara uymak gerekmektedir...

Beğenmeyen, bırakıp gider ama iktidara ve düzene karşı isyan edemez...

Bırakıp gitmeye 'HİCRET' denir...

İşte bu, “İSLÂM DÜZENİ”nin bir gereğidir...

Bu düzen; halkın kendi kendisini yönetmesi düzenidir...

Bu düzen; kimsenin kimseye karışmaması düzenidir...

Bu düzen; çoğunluğun azınlığı ezmemesi, azınlığın da çoğunluk kadar nisbî hakka sahip olması düzenidir...

Bunun diğer bir adı “demokrasi”dir...

Akit serbestliği ve her sosyal grubun kendi hukuku ile muhakeme edilmesi de şeriattır, yani demokrasidir...

İslâmiyet'in istediği düzen budur...

İnsanın insanı gütmemesidir...

Hâkim yerine “HAKEM SİSTEMİ”nin ikamesidir...

Ben, hak ne ise, doğru ne ise ona inanıyorum...

Aksini ispat ettiğiniz zaman derhal dönerim...

Çünkü bence İslâmiyet budur...

Ama…

Eğer İslâmiyet doğruyu, adili, faydalıyı ve iyiyi emretmiyorsa;

Ben o zaman Müslüman değilim...

Fakat…

Ben Kur'ân-ı Kerîm'de bir tek yanlış ve eksik şeye rastlamadım...

Onun için Kur'ân'ın Allah sözü olduğuna inanıyorum...

Ondan daha iyisini getirin, ben oraya geleyim...

Böyle yapmam gerektiğini de bana Kur'ân ve Allah emrediyor...

 

***

 

İslâmiyet'in bir ikinci tarafı daha vardır ki, o da 'DİN'dir...

Orada da zorlama yoktur...

Kimse kimseye karışmaz, herkes kendisi inanır ve istediği gibi ibadet eder...

Hesabını da Allah'a verir...

İşte…

Kur'ân'ın çok açık olarak ortaya koyduğu "DİNDE ZORLAMA YOKTUR" prensibi bunu açıkça ifade eder...

Batı dünyası İslâmiyet'in 'içtihad sistemi'ni aldı ve adına 'demokrasi' dedi ama başarılı olmayı beceremedi ve terörizm ile diktayı doğurdu...

Batı dünyası İslâmiyet'in 'dinde zorlama yoktur' ilkesini aldı ve 'lâikliği' oluşturdu ama yine başarılı olamadı ve ateizm ve inkârcılığı doğurdu...

Evet…

İslâmiyet ve şeriat düzeni, gerçek demokrasi ve gerçek lâikliktir...

İmkân verin, gazetenizde bir köşe ayırın, karşılıklı tartışalım ve takdiri de halkımıza bırakalım; savcı ve hâkimlere değil...

Madem ki siz de fikir hürriyetinden yanasınız, bu söylediklerimi yapmalısınız...

Sayın Çetinkaya!

Yumruk yazarların değil askerlerin silahıdır...

Bırakın da onu gerektiğinde onlar kullansın...

 

Sizlerin bütün bunları anlayabilmeniz için Akevler savunma dosyalarını ve yayınlanan kitaplarımızı okumanız gerekir...

Bütün bu meseleleri her zaman açık olarak tartışmaya hazırız..

İstanbul Temsilcimiz Reşat Nuri EROL aracılığı ile sizlere detaylı bir 'AÇIK OTURUM TEKLİFİ' gönderiyorum...

Buyurun… Medeni cesaretiniz varsa, halkın önünde tartışalım...

 Türkiye'de olmasam bile;

Yayınlayacağınıza söz verirseniz…

Size her zaman yazı da gönderebilirim...

 

 

Süleyman KARAGÜLLE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİTMEDİ…

DEVAM EDİLECEK…

GAZETEDEKİ KÖŞE YAZILARINDAN İLAVE EDİLECEK…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Faizsiz Banka Kitabına Takdim
1-1991-1995 3.Kitap
1162 Okunma