Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Emre Kongar - Cumhuriyet Süleyman Karagülle
Türkiye-AB İlişkişi: Bir Romeo Jülyet Öyküsü!
633 Okunma, 8 Yorum

13 Ekim 2012 – Cumhuriyet

 

AB-Türkiye aşkını sonunda AKP ve AB bitirdi. AKP AB arası artık gevşemiştir. Türkiye Avrupa ülkelerinden uzaklaşmaktadır- AB Türkiye aşkını sonunda AKP ve AB bitirdi. Tutukluluk süresi çok. Yargı güvenini kaybetmiştir. Dava süresi uzun Siyasi baskı var. İddia ve savunma eşit değil. Uluslararası kurallara uyulmuyor. Temyize ulaşılamıyor Kadınlar temsil olunmuyor. Gazeteci ve talebe tutuklu. AKP orduya dayanmaktadır. Başörtüsü pratikte çözülmüştür. 1980’de Yunanistan Türkiyesiz AB’ye alınmıştır. Güney Kıbrıs da alınmıştır. Bugün Yunanistan’da kriz vardır. İki sevgili ölmüştür.

 

Tamamı için http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=371234

 

 

Yorum:  

AB ve Ak Parti

1897 Basel Konferansına kadar, sermaye dünyada dengeyi Müslümanlarla Hıristiyanları savaştırmak suretiyle sağlıyordu. Hıristiyanların Müslümanlara karşı denge sağlayamadıklarını anladılar Biz desteklesek de sağlayamazlar. Dinler artık tarih olmuştur. Dünyayı dinsizleştirelim, dengeyi rejimler arası kuralım. Kapitalist Hıristiyan toplulukların dinsizleştirilmesi, ahlaksızlık, zenginlik ve müspet ilim yoluyla zorlanmadan mümkün olacaktır. Sovyet ülkeleri enternasyonal sosyalizm şile, diğer ülkeler nasyonal sosyalizmle dinsizleştirilmelidir.  Türkiye Cumhuriyetinde bu uygulama Kemalizm’le başlamıştır.

 İkinci Cihan savaşı bittiği zaman Malta konferansında Türkiye’yi Sovyetlere bırakmadılar. Ama Türkiye’nin dinsiz kalması gerekiyordu. Şemseddin Günaltay İle Celal Bayar anlaştı inkılaplara sadık kalınacaktı. CHP ile DP olacak ikisi de Türkiye’yi dinsizleştirmeye devam edecek, başka partilerin kurulup yaşamasına imkân verilmeyecekti. Mareşalin Millet Partisi bunun için sebepsiz yere kapatılmıştır.

Bu arada Menderes ortaya çoktu. Halk Celal Bayar’dan çok Menderes’in yanında yer aldı. Menderes dindar değildi. Ama Celal Bayar gibi satılmış bir dinsiz değildi. Menderes Müslümanlara yüz vermekle kalmamış Türkiye’yi tarım döneminden sanayi dönemine geçirmiştir.  Oysa sermaye dünyayı uygarlık bakımından da ikiye ayırmış kimilerini geri sınıfında kimilerini de ileri sınıf içinde yerleştirmişti. Türkiye’yi geri sınıf içinde kalacak şekilde sınıflandırdı. Menderes bu planı bozdu. Bu sebeple astılar.

Avrupa Birliği sermayeye rağmen oluşmuş bir birliktir. Sermaye İngiltere’yi de AB’ye sokarak oradaki hâkimiyetini sürdürmek istemiştir. General De Gaulle ve Helmut Kohl’un siyasetleri ile Almanlarla Fransızlar anlaşınca, Kara Avrupa’sı AB’ye hâkim olmuştur. İngiltere’yi hâkim kılmak için sermaye Türkiye’yi AB’ye sokarak dengeyi kurmak istedi.

AK Parti AB’nin aşkı değildi. Sadece Sermayenin baskısından kurtulmak için AB’liğini sergilemek istemiştir. Askerler de bu sebeple AB taraftarı olmuşlardır. Çünkü sermayenin en büyük engeli Türk ordusudur. Türk ordusu, yalnız iyi savaşçı değil aynı zamanda işgal ettiği ülkeleri adil bir şekilde yönetme iktidarına da sahip bir ordudur.

Sermaye, ABD üzerindeki hâkimiyetini kaybetmiştir. Dolayısıyla ABD ile AB arasında artık çatışma yoktur. Çin ile Rusya’nın da araları düzelmiştir.

AK Parti henüz bu değişikliği idrak edemediği için şaşkınlık içindedir. Suriye konusunda büyük hata içindedir. İhvanı Müslim’i kolayca kullanacağını sanan sermaye yanılıyor. İnsanlık, seri bir şekilde barış düzenine doğru ilerlemektedir.

 

 

 

 

 

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
14.10.2012
07:26

Mümtaz'er Türköne Medresetüzzehra “Medresetüzzehra”, Bediüzzaman’ın yüz yıl öncesinde bir eğitim projesi. Bu projeyi, mübarek bir vasiyet olarak kuvveden fiile çıkarmak üzere arayışlar ve çalışmalar yapılıyor. Daha önce Mardin’de bir toplantıdan haberim olmuştu. Risale Akademi tarafından bu hafta sonu Van’da “Said Nursî’nin Eğitim Felsefesi: Medresetüzzehra Sempozyumu” başlığı ile yapılan ve benim de tebliğle katıldığım üç gün süren toplantı, bu çabaların en son örneklerinden biri. Dört ayrı salonda paralel toplantı şeklinde süren sempozyumun özgül ağırlığı ve yoğunluğu fazlaydı. Toplantı doğrudan bu projeyi konu alan 88 tebliği kapsıyordu. Doğal olarak ancak bir salondaki tebliğleri takip etme imkânım oldu. Dinleyebildiklerimin her birinin çok faydalı ve ufuk açıcı olduğunu ve yeni çok şey öğrendiğimi belirtmeliyim. Türkiye’de artık niteliği yüksek bir birikim mevcut. Bu birikimin tarihe yön vermesini, toplumu hamur gibi yoğurup şekillendirmesini engelleyecek hiçbir mani yok. Yüz yılın sabrı ve emeği taşı eritmiş, şekil daha ötesi ruh vermiş. Medresetüzzehra, somut olarak İslam dünyasına hitap eden bir yüksek eğitim projesi. Soyut olarak daha geniş perspektif içinde bir medeniyet inşasını amaçlıyor. İleri bir ufku işaret eden bu vasiyeti, fiziki bir mekân, duvarları, odaları olan bir bina olarak tasavvur etmek yanlış değil. Doğu’nun merkezi olan Van’ın öne çıkması da öyle. Ama elbette bunlarla sınırlı bir ufka hapsolmak Said Nursî’yi doğru anlamak anlamına gelmiyor. Dinlediğim tebliğlerden, eğitim alanından ileri bir medeniyete açılan kapının önünde durduğumuzu ve geleceği ete-kemiğe bürünmüş şekilde temaşa etmekte olduğumuzu anladım. Demek ki Bediüzzaman doğru anlaşılıyor ve yorumlanıyor. Evet, Medresetüzzehra, Van’da kurulacak bir yüksek öğrenim kurumundan ibaret değil. Önce, bu topraklarda insanların birbirine bakışını, devletin bugüne kadar empoze ettiği etnik kökenler hakkındaki önyargıları ters-yüz etmek gerekiyor. Sonra da eğitim ve medeniyet konusunda telakkilerimizin, alışkanlıklarımızın sorgulanması başlıyor. Cümle kapısından girişimiz, eğitime bakışımızın, kullandığımız yöntemlerin değişmesi ile başlıyor. Hepsi bir araya gelip insana bakışın değişmesi ile dünyayı değiştirmek anlamına geliyor. Üniversite, kelime anlamı olarak “kainat şehri” demek. Evrensel olanı içinde barındırıyor. Batı’dan aldık, ama benimsemedik. Eğitim, ancak sağlam geleneklerle kurumlaşıyor. Sağlam gelenek mevcut değilse, benzerlik binalarınızla, giydiğiniz cübbelerle ve kütüphane rafları ile sınırlı kalıyor. Batı’daki üniversite geleneği, evrensel prensiplere dayanıyor. Ne olduğunu kavramak için bizdeki benzerine, medreseye bakmak lazım. Medreseyi kapatarak bu geleneği bir ayrık otu gibi bıçakla kesip atmış olduk. Mektep ile medrese arasında aktarılan bilginin içeriğinden önce, kullanılan yöntem açısından farklılık vardı. Dinî ilimleri, Tanzimat’ın kurduğu Mekteb-i Nüvvap’ta da öğrenebilirdiniz, Fatih veya Süleymaniye Medresesi’nde de. Farklılık uygulanan eğitim yöntemlerindedir. Mektepte kitlesel eğitim, medresede ise bireysel eğitim verilir. Bireysel eğitim, müderris, yani ders veren ile talebe yani talep eden arasında dolaysız ilişkiye dayanır. Merkezde talebe vardır. Kitlesel eğitim ise öğretmen ile öğrenci arasında, yani öğreten ile öğrenen arasında araya mektep dediğimiz resmî kurumun girdiği ve her şeyi belirlediği sisteme dayanmaktadır. Müfredat, sınavlar, ders içerikleri mektepte standarttır. Öğrenci sınıfta, öğrenen kitlenin bir üyesidir. Aralarında hiçbir fark yoktur. Hepsi birbirinin tıpatıp aynısı olarak kabul edilir. Medrese’de ise hocayı özgürce talebe seçer. Eğitim, ders esasına göre yapılır. Diplomanın yerine, hocadan aldığı icazet geçerlidir. Talebe ömür boyu ders aldığı hocaların ismini bir vasıf olarak kullanır. En önemlisi, sanılanın aksine mektepte eleştiri yoktur. Öğretilen öğrenilir. Medrese geleneği ise diyalektiğe dayanır. Ehl-i Cedel adı verilen münakaşacı talebelerin sıkıştırmalarından yüzünün akıyla çıkamayan hocanın itibarı da olmaz. Biz üniversite sistemini, mektebe dönüştürerek aldık. Türkiye mevcut eğitim sistemi içinde, Bediüzzaman’ın bize gösterdiği tecrübeleri yaşadı. Bu tecrübe, öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkinin ahlakî bir boyuta taşındığı, bir misyona dönüştüğü her türlü tecrübedir. Bilginin kendisinden öte, bilginin ahlâkî boyutu ve kişilik eğitimi, resmî müfredatın içinde yer almayan insanî boyut devreye girmektedir. Medresetüzzehra projesi, ruh olarak geçmişimize zaten şekil verdi; şimdi yeni bir medeniyet projesine ilham kaynağı oluyor. İçerden dışarıya doğru yeni bir merhale bu durum. m.turkone@zaman.com.tr 14 Ekim 2012, Pazar

Reşat Nuri Erol
14.10.2012
13:04

ABDULLAH MURADOĞLU, Yeni Şafak

Atatürk dindarlara hükümet teklifinde bulunmuş! Prof. Ali Özek Hoca'nın hatıralarında dönemin meşhur din adamları Hasan Basri Çantay'dan aktardığı anektodlara göre Atatürk, Mehmed Akif'in de aralarında yer aldığı dindar gruba hükümet kurmasını teklif etmiş. Buna göre Çantay Başvekil, Akif de Maarif Vekili olacaktı İslamcılık, 'İkinci Meşrutiyet' döneminin en güçlü fikir akımlarından biriydi. Başta Mehmed Akif, Said Halim Paşa, Babanzade Ahmed Naim, Hasan Basri Çantay, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır olmak üzere çok sayıda şahsiyet tarafından savunuluyordu. Peki bu güçlü akım nasıl oldu da Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki devirde etkinliğini kaybetti? İslamcılık akımının entelektüel temsilcileri Yeni Türkiye'nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla teşekkülünde neden kendilerinden beklenen rolü oynayamadılar? Bazı yazarlar bu soruların cevabını 'Lozan Antlaşması'nın gizli maddelerinde aranması gerektiğini ileri sürdüler hep. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti'nin hangi esaslar üzerinde kurulacağı Lozan Antlaşması'nın gizli oturumlarında karar verilmişti. Cumhuriyetin ilk dönemine damgasını vuran devrimlerin (Harf devrimi, Hukuk devrimi, Hilafetin kaldırılması, Türkçe ezan vesaire) gerçekleştirilmesi üzerinde çalışan araştırmacılar da, yukarıdaki iki sorunun cevabını vermekte güçlüklerle karşılaştılar. Kimi yazarlar ise, sözkonusu devrimlerin, Birinci Dünya Savaşı'ndan artakalan toprakların(Misak-ı Milli) elde tutulması için geçici bir zorunluluk olduğu görüşünü savundular. Yani, Türkiye'nin kabuk değiştirmesi dönemin büyük güçlerine verilmesi gereken bir taviz idi. ATATÜRK'Ü TAKDİR EDİYORLARDI İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ramazan Yıldırım tarafından hazırlanan Prof. Ali Özek'in hatıralarında Cumhuriyet döneminin bu netameli safhaları hakkında ilginç bilgiler yer alıyor. Prof. Ali Özek hatıralarında Mehmed Akif Ersoy'un yakın dostu olan Hasan Basri Çantay'dan enteresan anekdotlar aktarıyor. Birinci Meclis'te Karesi mebusu seçilen Hasan Basri Çantay, Mehmed Akif Ersoy'u İstiklal Marşı yazması için teşvik edenlerden biriydi. İstiklal Madalyası sahibi merhum Çantay'ı 1950'lerin başlarında kaleme aldığı 'Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim' isimli eseriyle tanıyoruz. 1964'te İstanbul'da vefat eden Hasan Basri Çantay bir süre İstanbul İmam-Hatip Okulu'nda öğretmenlik de yapmıştı. Cumhuriyet döneminde din eğitimi ve öğretimi konusunda çalışmalarıyla tanınan Prof. Ali Özek de İstanbul'a yerleştiği dönemde Hasan Basri Çantay ile tanışmıştı. Dr. Ramazan Yıldırım tarafından kaleme alınan 'Medreseden Üniversiteye: Ali Özek' başlıklı kitapta Özek Hoca, merhum Çantay ile tanışmasını şu sözlerle anlatıyor: 'İstanbul'a yerleştikten sonra Hacı Raif Bey'le Küllük kahvesine giderdik. Bir de Hasan Basri Çantay'ı ziyaret ederdik. Beyazıt'ta oturuyordu. Yaşlı bir adamdı. Ondan da çok şey dinledik. Bazı kimseler onu yanlış anlıyordu. Bu adam Atatürk'ü destekliyor diyorlardı bana. Hâlbuki Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Hoca Atatürk'ü takdir ediyordu.' Mahir İz ve Hasan Basri Çantay'ın Atatürk ve Cumhuriyet hakkında müspet fikirleri olduğundan bahseden Özek Hoca şunları söylüyor: 'Mahir İz tanınmış bir fikir adamı, edebiyatçıydı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nde hocalık yaptı. Düşünceleri modern İslamiyete yönelikti. Cumhuriyet hakkında müspet düşünceleri vardı. Cumhuriyet Devri'nde cereyan eden bir takım menfi olaylardan dolayı onu bazen tenkit ettiğimiz de olurdu. Bu olaylara Hasan Basri de Mahir İz de farklı bakardı. Onlar Osmanlı Dönemi'nde yaşamıştı. İki dönemi de bildikleri için cumhuriyet döneminde yapılanları (bir iki tanesi hariç) çok yanlış görmüyorlardı. Mesela Tevhid-i Tedrisat'ı yanlış görmüyorlardı.' SABAHA KADAR AKİF'E YALVARDIK Hasan Basri Çantay, Ali Özek Hoca'ya Cumhuriyetin ilk döneminde yaşananlar hakkında ilginç anekdotlar aktarmıştı. Çantay, Mustafa Kemal Paşa'nın dindar gruptan hükümet kurmalarını istemişti. Ali Özek Hoca hatıralarında bu iddiayı şöyle dile getiriyor: 'Çantay'ın anlattıklarından en çok aklımda kalan şudur. Tarihini tam hatırlamıyorum ama Mehmet Akif o zaman hâlâ Türkiye'de. Mehmet Akif buradayken Mustafa Kemal onun da içinde bulunduğu dindar guruba hükümeti kurma yetkisini veriyor. Yani o günün muhafazakar mebuslarına hükümeti kurun diyor. Başbakan olarak kimi düşünüyorlardı, onu bilmiyorum ama herhalde Hasan Basri Çantay'ı düşünüyorlardı. 'Bu görevi bize verdi. Biz de toplandık fakat hiç kimse vazife kabul etmedi. Mehmet Akif 'e Milli Eğitim Bakanlığı'nı teklif ettik, kabul etmedi. Bir gün sabah ezanı okununcaya kadar yalvardık. Gene de kabul etmedi. O yüzden kabahat bizdeydi. Eğer hükümeti kurabilseydik, bu işler böyle olmazdı' derdi. Anlattığı başka bazı olaylar da vardı. Ali Özek Hoca'nın hatıralarında yer alan bilgilere göre Milli Mücadele döneminde Ankara'da bir takım gruplaşmalar sözkonusuydu. Özek Hoca, Cumhuriyet dönemine rengini verecek nitelikteki bu gruplaşmalar hakkında şunları söylüyor: 'O senelerde, 1921'den sonra galiba, Mustafa Kemal iyice güçleniyor. Birçok olay baş gösteriyor. Oralarda çok sert davranıyor ve başarıyor. Anadolu'da çıkmış birçok isyan var. Bu isyanları sert bir şekilde bastırıyor. Sabatayistler o sırada Mustafa Kemal'in etrafında yerlerini almış zaten. Mustafa Kemal'in burada yaptığı birkaç müspet iş var. O dönemde üç tane gurup var. Biri Dr. Rıza Nur gurubu. Şamanist olmak istiyorlar. Onlar ırkçıydı. Türklerin dini Şamanizm'dir diye bir yola giriyorlar. Mustafa Necati o zaman Milli Eğitim Bakanı'ydı. O da Hıristiyan olalım diyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları da biz ne Hıristiyanız ne de Şamanistiz. Biz Müslümanız ama reform yapacağız diyorlardı. Onun üzerine Mustafa Kemal, Rıfat Börekçi'yi Diyanet İşleri Başkanı yapıyor. Protokoldeki yeri de başbakandan önceydi. Bunlar sonradan değiştirilmiştir. Bu bana göre bir mâna ifade ediyor. Sonradan yapılacak inkılâplar henüz yok daha. ' 'BU İŞİ BAŞARAMADIK' Sultan Vahideddin aleyhinde yazdığı yazılar nedeniyle hakkında tutuklama kararı çıkartılan Hasan Basri Çantay ve onun gibi düşünen pek çok şahsiyetin Milli Mücadele'ye büyük hizmetleri geçmişti. Ne ki Çantay ve arkadaşları Cumhuriyet rejiminin teşekkülünde pasif kalmışlar yahut pasif kalmak zorunda bırakılmışlardı. Ali Özek Hoca bu dönemde yaşanan gelişmeleri bakın nasıl anlatıyor: 'Mustafa Kemal'i ilk zamanlarda hocalar, müftüler destekledi. Savaşı beraber kazandılar. O da onlara bir değer veriyordu. Sabatayistler o zaman, Mustafa Kemal'e onlar yani Hasan Basri Çantay gurubu bu işi başaramaz diyorlar. O da tamam diyor, fakat onlara bir görev veriyor. Bunlar hükümeti kuramayınca Sabatayistler dev-reye giriyor. Mustafa Kemal de buna çok üzülüyor ve kızıyor. Yani bunlar bu imkânı neden kullanamadı, niye reddetti diyor. İşte o zaman Sabatayistler onun etrafını alıyor. Bu işi ancak bizimle yürütebilirsin diyorlar. Mustafa Kemal de zaten o tarafa meyilli bir insan. Müslüman kesime hükümeti kurma işini vermesi, onların hak ettiği bir işi tamamlamak içindir. İşin özeti Hasan Basri Çantay'dan dinlediğim 'Bu işi başaramadık, hükümeti kuramadık' şeklindedir. Bunlar hükümeti kuramayınca Mustafa Kemal bu işi başkasına veriyor ve bu olaydan sonra her şey yavaş yavaş değişiyor. 1924 Anayasası çok önemlidir. Hatta bu anayasa şu anda Türkiye'de uygulansa şu ana kadarki en iyi anayasadır deniyor. Çünkü o anayasada devletin dini İslâm, merkezi Ankara, dili Türkçedir diye yazıyormuş. Bu üç madde çok önemlidir.' Ali Özek Hoca'nın anlattıkları elbette Cumhuriyetin ilk dönemine ilişkin çalışmalar yapan araştırmacılar için yeni bilgiler sunuyor. Umarız ki bu yeni bilgiler ışığında Cumhuriyet döneminin gizli kalmış bazı safhaları aydınlanır. Atatürk neden Latin alfabesini tercih etmiş! 1928'de 'Latin Alfabesi'ne geçmesi Türkiye'nin Batılılaştırılması yönünde en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir. Ali Özek Hoca ise hem Harf devrimini hararetle savunan Batıcılardan, hem de bu devrimin kuşaklar arasında kültür kopukluğu meydana getirdiğini belirterek itiraz edenlerden çok daha farklı bir yorum getiriyor. Enterasan bulduğumuz için Ali Özek Hoca'nın görüşünü aktarıyoruz: 'Biz Latin Alfabesi'ni 1928'de kabul ettik. Bu konuda fazla açıklama yok ama Latin Alfabesi'nin kabulü bir Batılılaşma programı değildi. Bilindiği gibi 1917'ye kadar Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nde Osmanlıca vardı. Orada yazılmış bir kitap ortak dille yazıldığı için burada anlaşılabiliyordu. Burada yazılan da orada anlaşılıyordu. Yani ortak bir yazı dili vardı. Bu böyle devam ederken Ruslar bakıyorlar ki bunların Osmanlı ile olan irtibatı devam ediyor, bunu kesmek için alfabe değişikliğine gidiyorlar. Orta asya Türk Cumhuriyetleri'nde kullanılmaya başlanan Latin alfa-besi, daha önce Osmanlı Devletine de teklif edilmiş bir alfabedir. Rus İlimler Akademisi'nde Ahong adında Tatar asıllı bir Rus bu alfabeyi hazırlıyor. İki defa Osmanlı Devletine gelip teklif ediyor fakat burada pek kabul görmüyor. Harp dolayısıyla vazgeçiyorlar. Bu alfabeyi Ruslar Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nde mecburen uyguluyor. Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan olmak üzere altı devlette uygulanıyor. Bu oralarda on iki sene kadar devam ediyor. 1928'de Türkiye aynı alfabeye geçiyor. Orta asyada Rusların getirdiği alfabenin hiçbir noktası dahi değişmiyor. Hedef, Orta Asya ile olan irtibatı devam ettirmek. Atatürk'ün Orta Asya'ya ilgisi büyüktü. Bu konuda belgeler var. Atatürk'ün, arkadaşları ile birlikte, Orta Asya ile irtibatı kesmemenin bir yolunu bulması gerekiyordu. Alfabe değişikliği İnkılâp Tarihi'nde Batılılaşma programının bir parçası olarak algılanıyor. Hâlbuki bu, yanlış bir değerlendirme. Latin harfleri yeniden dökülmek yerine Azerbaycan'dan sandıklarla Türkiye'ye taşınıyor. Türkiye'nin bu alfabeyi kabul etmesinden sonra Ruslar, tekrar irtibâtı kesmek için, Türk dünyasının kullanmakta olduğu Latin alfabesini Kiril alfabesi'ne çeviriyor.' Ömer Nasuhi Bilmen'den gelen itiraf Prof. Ali Özek'in yakınlık kurduğu şahsiyetler arasında 'Hukuku İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu', 'Kur'an-ı Kerim'in Meâl-i lisi ve Tefsirii' ile 'Büyük İslâmİlmihali' isimli eserleriyle tanıdığımız Ömer Nasuhi Bilmen de yer alıyor. Merhum Bilmen Cumhuriyet döneminin beşinci Diyanet İşleri Başkanı idi. İsmet Paşa devri'nde İstanbul Müftülüğüne tayin olunan Bilmen Hoca 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na getirilmişti. Ancak Bilmen Hoca bir yıl bile dolmadan emekliye ayrılmıştı. Rivayetlere göre 'Tek Parti' rejiminin dini politikalarına teşkilatı alet etmek istemediği için emekliliğini istemişti. İlmi çalışmalarına devam eden Bilmen Hoca 12 Ekim 1971 günü vefat etmişti. Ömer Nasuhi Bilmen, Ali Özek Hoca ile Fatih'te komşuydu. Aynı mahallede oturuyorlar, namaz kılmak için Fatih Camii'ne birlikte gidiyorlardı. Ömer Nasuhi Bilmen de Özek Hoca'ya , Atatürk ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerine ilişkin olarak ilginç anekdotlar aktarmıştı. Ali Özek Hoca hatıralarında Nasuhi Bilmen Hoca ile aralarında geçen bir diyaloğu şöyle anlatıyor: 'Ömer Nasuhi Hoca, her zaman eski dönem mevzuları açıldığında, 'Kabahat bizdedir' derdi. Şunun için kabahat bizdedir derdi. Mustafa Kemal o senelerde bir 'Tâdili Mecelle Komisyonu' kuruyor. Çünkü Mecelle'nin ahvâli şahsiye kısmı zaten hazır. Ömer Nasuhi Hoca da bu komisyonun içinde. O zaman Mustafa Kemal'in emriyle şu kararı veriyorlar. Mecelle'nin tamamı dört kısımdan oluşmaktadır. Ahvali şahsiye, ticaret kısmı, ceza hukuku ve muâmelâtı diniye. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir İslâm Devleti olduğu için Batı kanunlarını almak yerine Mecelle'yi tamamlayıp uygulamaya çalışıyor. Ömer Nasuhi Bilmen'e de ibadet hukuku kısmını veriyorlar. Ömer Nasuhi Bilmen'in bir ilmihâli var. Bu ilmihâl maddeler halinde yazılmış. Aslında onu İbadet Hukuku olarak hazırlamış. Sonra bu iş olmayınca onu 'Büyük İslâm İlmihâli' diye neşretmiş. Bu komisyona 10-15 kişi seçiliyor. Hepsine bir bölüm verilmiş. Onların hazırlayıp getireceği taslak mecliste görüşülerek uygulamaya konulacak, zamanla da geliştirilecek. Program bu. Altı ay kadar da bir süre vermişler. Ömer Nasuhi, 'Altı ay sonra, birisi ben olmak üzere iki üç kişi dışında hiç kimse bir şey hazırlayıp getirmedi' diyor. O zaman Mustafa Kemal, bunlara kızıp bağırıyor. 'Olmaz böyle şey' diyor. 'Sonra da Batı hukukunu almaya karar verdiler' diye anlatıyordu Ömer Nasuhi Hoca, onun için daima 'Kabahat bizdedir' derdi..'

Reşat Nuri Erol
14.10.2012
13:06

HAYRETTİN KARAMAN

İslam devlet ve siyaset İslamcıların 'islâmî devlet'i bazı zaman ve zeminlerde merkeze almalarına karşı, 'İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir, devlet, siyaset ve hayat düzeni insan aklına ve tecrübesine bırakılmıştır' diyenler, bugün de var ve tartışmayı taze tutuyorlar. Aşağıdaki yazım yıllarca önce bu iddiaya karşı yazılmıştı: İslâm'da mefhum, muhtevâ, şekil ve fonksiyon (kavram, içerik, biçim ve işlev) açılarından devlet, iki ana kaynak olan 'Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet' yanında, fıkıh kitaplarının 'kazâ, siyer, imâmet, bağy (devlete isyan) salât, zekât, velâyet' bölümlerinde ele alınmış, ayrıca 'el-ahkâmu's-sultaniyye, es-siyâse-tü'ş-şer'iyye ve kelâm' kitaplarında işlenmiştir. İslâm dünyasında modern hukuk sistematiği benimsendikten sonra ise devlet ve anayasa hukûku (nizâmu'd-devle, nizâmu'l-hukm) hukûkun ayrı bir bıranşı hâline gelmiş ve müstakil kitapların konusu olmuştur. Başlangıçtan yirminci asra kadar İslâm'ın devletle ilgisi, başka bir deyişle devletin İslâm bütünü içinde yer almış olduğu inancı ve görüşü tartışma dışı tutulmuş, yalnızca bu ilişkinin şekil ve şümulü tartışılmıştır. Asrımızın başlarından itibaren İslâm dünyasında Batı'nın etkisi güçlendikçe, tartışma konularının içine 'İslâm'ın devlet ile ilgisi' de girmiş, bu konuya müsbet ve menfî olarak karşıt yönlerden yaklaşan taraflar ortaya çıkmıştır. Tâhâ Hüseyn, Ali Abdurrâzık gibi modernistler, İslâm'da devletin ve hükûmetin şekli, ilgili kurumlar ve bunlarla ilgili düzenlemelerin eksik olduğundan hareket ederek 'İslâm'da devlet ve İslâmî devlet'ten söz edilemeyeceğini, dînin hedefinin iman, ibâdet ve ahlâktan ibâret bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna karşı geçmiş ulemânın tamamı, çağdaş İslâm hukukçularının da büyük ekseriyeti 'İslâm'ın belli nitelikleri bulunan bir devleti öngördüğü, bunu gerçekleştirmeyi Müslümanlara vazife kıldığı' tezini savunmuşlar, buna delil olarak da Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te devletin unsurları ve vazifeleri ile ilgili bulunan âyetleri, Hz. Peygamber'in (s.a.) uygulamasını ve zarûret prensibini göstermişlerdir. (Bu delillerin detaylı açıklaması, Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabımın 1. cildinde vardır.) Zarûret prensibinden maksat ise, İslâm'ın fert ve toplumla ilgili amaçlarının, bu amaçlara yönelmiş bir devlet bulunmadan gerçekleşmesinin imkânsız olmasıdır. 'İhtiyaç genel olsun, özel olsun, zarûret sayılır.' Müslümanların maddî ve mânevî varlıklarını, değerlerini korumaya, düzene ve adâlete ihtiyaçları vardır; bu ihtiyaç neyi gerektiriyorsa (kurum, kuruluş vb.) onu gerçekleştirmek dînî vazifedir; 'farzı (vâcibi) tamamlayan şey de farzdır' cümlesi, fıkıhta bir genel kaidedir. Bu tezi haklı olarak savunanlara göre kaynaklarda devlet ve hükûmetin şekli, kurumların detayları ile ilgili bilgi ve talîmatın bulunmaması ihmâl değil, hikmet eseridir; hikmet ise Müslümanlara, içinde bulundukları şartlara uygun olarak amaca ulaştıran şekli seçme imkânı vermekten ibarettir.

Reşat Nuri Erol
15.10.2012
04:00

Ali Bulaç Suriye’de hatalar (1): Yanlış okuma Suriye’nin bu hale gelmesinde herkesin -politikacıların, yöneticilerin, bölge ülkelerinin- derece farkıyla payları var. Büyük sorumluluk Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’da idi, her üç ülke de kendilerinden beklenen rolü oynayamadılar. Tabii ki bu Baas yönetimini ve Esed’i birinci derecede sorumlu mevkiine koymaya engel değildir, bunun da kritiğini yapacağız. Bu köşede üç yazıda sadece Türkiye’nin hatalarını ele almaya çalışacağız. Başından beri altını çizmeye çalıştığımız hataları beş ana noktada toplayabileceğimizi düşünüyorum: 1) Türkiye, Suriye’nin farklı dini, mezhebi ve etnik unsurlardan müteşekkil sosyo-politik yapısını yanlış okudu. Suriye’nin nüfusu ağırlıklı olarak Sünni Arap, Kürt ve Türkmenlerden ibaret olmakla beraber, yüzde 25-30 arası Nusayri ve Hıristiyanlardan oluşmuş bulunuyor. Esed yönetimine karşı sivil-silahsız gösteriler başladığında Nusayri ve Hıristiyan unsurlar kimi zaman kaygılandı kimi zaman umutlandı. Ne zaman ki Körfez ülkelerinin aktif katılımıyla sivil muhalefet silahlı mücadeleye ve arkasından ülke iç savaş girdabına girdi, Nusayri ve Hıristiyan nüfus yönetimin yanına geçti. Ayrıca Sünni nüfusun kayda değer bir bölümü Esed’in yanında yer aldı, hâlâ da yer yer desteğini sürdürüyor. Oysa Türkiye, muhalefete bu iki unsura hukuk temelinde ve inandırıcı yollarla kontra teminatlar vermeyi telkin etmeliydi. Buna teşebbüs etmedi değil, ne var ki Körfez ülkelerinin silahlı provokasyonu bunu mümkün olmaktan çıkardı. 2) Suriye, Esed ve yönetiminden ibaret değil. Yıllardır İsrail’e karşı Filistin davasını ve Hizbullah’ı fiilen desteklemiş olan bu ülkenin İran, Irak ve Lübnan’la sıkı ve organik bağları var. Irak işgali ve Amerika’nın çekilmesinden sonra bölgede bu ülkeler arasında bir ittifak hattı oluştu ki, İran’ın Suriye ile imzaladığı stratejik savunma işbirliği gereği bu ülkeyi yalnız bırakması beklenmemeliydi. Irak da elbette İran’la birlikte hareket edecekti. Lübnan’da ise Hizbullah olmadığı kadar etkin, Hizbullah’a rağmen Lübnan’ın Suriye’de muhaliflerin yanında yer alması hayli zor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte hareket edip iç savaşta taraf olunca, İran, Irak ve Lübnan’ı da karşısına almış oldu. Türkiye, sivil-silahsız muhalefetin koruyucusu pozisyonunda kalıp Körfez ülkeleriyle arasına mesafe koysaydı hem muhalefet, hem yönetim ve hem bölge ülkeleriyle diyaloğunu sürdürür, şimdi sahneye giren Mısır’la her iki tarafın şahinlerini ve dış destekçilerini köşeye sıkıştırabilirdi. Gelinen noktada görünen gerçek şu ki, Suriye’de bu üç aktöre (İran, Irak, Lübnan) rağmen bir değişiklik yapılamaz, olsa da iç savaş devam eder, duruma göre bölgesel savaş çıkar. 3) Küresel düzeyde, tam değilse de görece Soğuk Savaş dönemine dönmüş olduk. Bir yanda ABD ve Avrupa, diğer yanda Rusya ve Çin, iki kutupta toplanıyor. Suriye yeni kutuplaşmanın kendini test ettiği kritik sahadır. Rusya ve Çin hiçbir şekilde Esed sonrası Suriye’nin tamamen ABD, Anglo-sakson ve İsrail kampına geçmesine rıza göstermeyeceklerini açıkça ortaya koydular. Gerekirse bu “üçüncü bir savaş”a sebep olsa bile. Türkiye, bu küresel yeni kamplaşmanın varabileceği tehlikeli boyutları hesap edebilmeliydi. Doğru hesap edemediği gibi, Malatya’ya radar sistemini kurmakla Rusya’yı daha aktif ve kararlı bir biçimde Suriye’ye celbetmiş oldu. Türkiye, radar sistemiyle hem kendi başına hem bölge ülkelerinin başına yeni dertler açtı. 4) Suriye’nin önemli beşeri unsurlarından biri de Kürtlerdir. Kürtler ilk günden Irak Kürdistanı ve PKK ile iletişim halinde kendilerini ayrı tuttular, Kuzey Suriye’de yoğun olarak yaşadıkları bölgeyi özerkleştirmeye çalıştılar. Kuzey’de tampon bir bölge ilan edilmesi her halükarda Kürtlerin işine yarayacaktır. Bu aşamadan sonra -Esed gitsin veya kalsın-, Kürtler eski statülerine razı olmayacaklardır. Türkiye, içeride PKK, bölgede Kuzey Irak konusunda kalıcı bir mecra bulamamışken bir de “Kuzey Suriye Kürdistanı” olgusuyla karşı karşıya gelmiş oldu. 5) Esed’in birkaç hafta içinde gideceği düşünülüyordu, aradan 19 ay geçti, hâlâ ne zaman devrileceği belli değil. Türkiye, düştüğü denizde Baas’ın en güçlü ve derin elemanı Şara’nın ipine sarılma noktasına geldi ki, bu Suriye muhalefeti açısından kraker arayan diyabetli hastaya üzeri dondurmalı yaş pasta önermek gibi bir şeydir. a.bulac@zaman.com.tr 11 Ekim 2012, Perşembe

***

Ali Bulaç Suriye’de hatalar (2): Temkinden Hariciliğe İslamî ve ahlakî insanî değerlere sahip hiç kimse Baas türü baskı rejimini onaylamaz. Bu türden rejimleri savunanlar insan haysiyetine ve eşref-i mahlûkat olmaya aday olarak yaratılmış insanın izzetine saygısızlık gösterirler. Ancak İslam bilginleri zorba yönetimleri değiştirme konusunda tek bir yol-yöntem üzerinde anlaşabilmiş değildirler. Bu konuda İslam tarihinde üç ana akım teşekkül etmiştir: “Sünni temkin modeli”, “Şii intizar anlayışı” ve “Harici kıyam” yolu. Bunların birer siyasi tutum ve mücadele yöntemi açısından ne anlama geldiklerine kısaca bakalım: 1) Sünni-temkin modeli. İtikadî ve fıkhî mezhepleri itibarıyla “Sünni şemsiye” altında toplanan mezhep imamları ve bilginleri, açık inkârcı yönetime, İslam yurdunu işgal eden yabancı güçlere fiili savaş üzerinde ittifak ederler. Ancak yönetici (imam) zorba-zalim ise bakılır: Eğer ona kıyam edildiğinde maddî-askerî olarak devirmek mümkünse, kıyam edilir ve yerine İslamî hükümleri tatbik eden adil bir yönetim getirilir. Ama yönetimi devirmek mümkün değilse, hatta galip zanla ayaklanma kargaşa, hesapsız kan akıtmaya yol açacaksa temkin yolu seçilir, meşru muhalefet güç toplayıp yönetimi devireceği zamana kadar bekler. Bu çerçevede toplumsal kargaşa çıkmasın, zaruri kamu ve medeni hizmetler-işler aksamasın diye “zalim (cair) de olsa yönetici”ye sabredilir. Ancak Sünni âlimler asla kalben zulme ve baskıya rıza göstermez; iki yolla hem inisiyatifi ellerinde tutmaya hem muhalefete devam ederler: Biri tavizsiz biçimde meşru imamın, yani idealdeki yöneticinin şartlarını fıkıh ve kelam zemininde hatırlatırlar –ki fıkıh ve kelama göre tasvir edilen yönetici ile baştaki yöneticinin aynı olmadığı kolayca anlaşılır-; diğeri sivil-medeni hukuk yapımını ellerinde bulundurur, hukukun yapımını merkezi yönetime devretmezler. Böylelikle yönetimin zorba müdahalelerinin sınırlarını daraltır, Müslim-gayrimüslimin sivil hayatını rahatlatırlar. 2) Şii-intizar anlayışı: Zannedildiğinin aksine Şiilik ihtilalci, darbeci, kıyamcı veya isyancı bir siyasi doktrine dayanmaz. Aksine, kurtuluşu kayıp imam El Mehdi’nin gelişine bağlar; Mehdi (İmamu’l-muntazar) zuhur edinceye kadar zorba yönetimlere karşı sabrı tavsiye eder, cemaat olarak içine kapanır, hayati tehlike sezdiği zamanlarda ve durumlarda takıyye yapar –inancını gizler ki bu azimetin yerine ruhsatı tercihtir- ve fakat Sünni müçtehitler gibi sivil-medeni hayatın İslamî hükümlere göre yürümesi için müntesipleri ile müçtehit imamları arasında zorunlu bağ kurar. Bu yüzden Şia’da müçtehit öldüğünde içtihadı da kendisiyle ölür, bir Şii kendine yeni Merci-i Taklid, yani yeni bir müçtehid bulmak zorunda kalır. Bu içtihat anlayışı Sünni fıkha göre Şii fıkhını daha dinamik ve güncel kılar, müçtehitleri birer toplumsal önder konumuna çıkarır, fıkhî olarak sorunlar müçtehitlerce ele alındığından ulemanın önüne “aydınlar ve akademisyenler” geçemez. Şia tarihinde İmam Humeyni, ilk defa köklü bir içtihatla “cihad” ilan etmeden, Mehdi’nin gelişini beklemeye (intizar) değil, İslam cumhuriyeti’nin kuruluşuna bağlayıp devrime dini temel bulmuştur. 3) Harici-kıyam yolu: Bu tarza göre siyaset, yönetim ve hükümlere lafzî bakılır. Yönetim (imam) zorba ise silahlı mücadele ile devrilmesine bakılır. Sonucu tayin eden Allah’tır; dilerse zafer verir dilerse vermez. Bu yolu, tarihte başta Hz. Ali’ye destek vermişken, hükümleri lafzî olarak yorumlayan Arap yarımadası bedevilerinin “Haricilik” adı altında toplanıp silahlı ayaklanmaya başvuranlar seçmişlerdir. Zannediliyor ki, Haricilik mezhep tarihi kitaplarında kalmıştır. Öyle değil, modern zamanlarda yine Arap yarımadası kaynaklı Vehhabi-Selefi hareketlerin önemli bir bölümü –şüphesiz hepsi değil- Harici kıyam yolunu takip ediyor. Pakistan Cemaat-i İslam ve Arap âlemindeki İhvan hareketi özü itibarıyla “Sünni temkin” modelini takip eder; ama zaman zaman Harici yöntemi benimseyenler çıkar ve bunlar İhvan’dan ayrılır. Suriye’de eğer Sünni temkin modeli uygulansaydı –ki Türkiyeli Müslümanların modeli budur- belli bir süreçte Baas yönetimi değişecekti. Yazık ki Batı, Arap yarımadası ve Körfez ülkeleri Suriye’nin meşru, haklı muhalefetini maliyeti hayli yüksek silahlı mücadeleye ve oradan iç savaşa çevirdiler. Türkiye’nin hatası kendi asli yöntemini bir kenara bırakıp bu yönteme, “Harici radikalizm”e itibar etmesi oldu. a.bulac@zaman.com.tr 13 Ekim 2012, Cumartesi

***

Ali Bulaç Suriye’de hatalar (3): Kaos Suriye konusunda çok temel bir hata yapıldığı açık, durum ortada. Belirsiz, kaotik bir döneme girildi. Ortadoğu ve özellikle Suriye politikasını çizenler eğer bizden toplumsal müzakereye, yeterli istişareye açmadan “her şeyi en iyi biz biliriz, çerçeveyi çizeriz, size de bunu halka anlatmanız düşer” diyorlarsa, bu kabul edilemez. Şeffaf, hesap verilebilirliğin, sivil katılımın ve ifade özgürlüğünün siyasal rejimin olmazsa olmaz şartı kabul edildiği bir dünyada “biz düşünürüz, uygularız siz reklamını yapın” anlayışı örtülü otokrat rejimlerde geçerli olabilir ancak. Başarısızlık apaçık ortada, Suriye ve genelde dış politikanın baştan aşağı kritik edilmesi lazım. Son iki yıla kadar Türkiye özünde doğru bir politika izliyordu. Başlayan ticaret, ekonomik ilişkiler, özgürlükler, reform teşvikleri, vize muafiyeti, ortak bakanlar kurulu toplantıları ve karşılıklı çıkar ve kardeşlik ilişkileri hem Türkiye’yi güvenilir bir ülke kılıyor, Arap halklarında hayranlık uyandırıyor hem de Ortadoğu’nun otokrat rejimlerini içten içe çözüyordu. Kesin olan şu ki, Türkiye’nin yükselen yıldızı Ortadoğu’daki patlamalarda etkili oldu fakat aynı Türkiye inanılmaz hatalar işleyerek süreci aleyhine çevirdi. Şimdi Suriye’ye müdahale noktasına gelmiş bulunuyoruz. Teorik olarak müdahale edebilecek pozisyonda olanlar Türkiye, NATO; Arap Birliği veya Türkiye-İran-Mısır ittifakıdır. Son seçeneğe üç ülke hazır değil, özellikle İran ve Türkiye hâlâ 16. yüzyıldaymışlar gibi anlamsız, herkese zarar veren bir rekabet içindedirler. Bu iki ülke arasındaki rekabet hiç kuşkunuz olmasın, Mısır’ı da aynı çatışmacı mecraya çekecektir, buna teşne Mısır milliyetçileri de pusuda bekliyor. Fakat Suriye’de bir kaos var. Esed gitse de kalsa da, Suriye eskisi gibi olmayacaktır. Muhtemelen üçe bölünecek ve söz konusu bölünme -Irak’taki fiilî bölünmenin de etkisinde- Türkiye ve İran’a da sıçrayacaktır. Ya da Esed direnecek, Suriye iyice Bosna gibi yorulup bitkin duruma düştükten sonra Batı -Rusya ile anlaşıp- müdahale edecek, o zaman da bölge ülkeleri -Türkiye, Suudi Arabistan ve İran- zararlarıyla kalacaklardır. Bu çerçevede rejim değişirse, 1982 katliamından bu yana Suriye’nin en mazlum tarafı olarak çile çeken Müslüman Kardeşler, Batı’nın himayesine mazhar olmayacaklardır, bugün Amerika ile bir araya gelebilmiş Harici radikaller yine karşı saldırıya geçecek ve İslam dünyasının başına 11 Eylül türü yeni dertlerin açılmasına sebep olacaklardır. İçeride ve dışarıda Türkiye’yi tek başına askerî müdahaleye teşvik edenler az değil. Bunların içinde sözde İslamcı-muhafazakâr grup, dernek ve STK’ların olması en dehşet verici olanıdır. Böyle bir müdahale ile; Türkiye’nin yalnız başına kalacağını; Araplar ile Türkler arasında yüzyıllara yayılan bir husumetin başlayacağını; ekonomik kaynaklarını askerî harcamalarda heba edeceğini; asker faktörünün öne çıkıp sivil siyasetin geri plana itileceğini; mezhep çatışmalarının tetikleneceğini; Kürt sorununun hepten içinden çıkılamaz hale geleceğini ve belki de en tehlikeli olanı Türkiye’nin bir anda İran, Irak, Suriye ve Lübnan’la savaş noktasına gelebileceğini hesap edemiyorlar. Onlar taraftarlarını örgütte tutmak, yeni heyecanlı üyeler kaydetmek aşkına ateşin üstüne körükle gidiyorlar. Suriye’ye ilişkin ne söyledilerse hiçbiri tutmadı, laf ve propaganda ile süreci tersine çevirmeyi umuyorlar. Kişiselleştirilmiş dış politika yürümez: İsrail’de “ya Netanyahu gidecek, ya gidecek”. Suriye’de “Ya Esed gidecek, ya gidecek!” Bu akıllıca değil. Başka bir şey söyleyin. Dahası, Türkiye’nin Suriye’ye girmesi durumunda İran ve Hizbullah doğrudan İsrail’e saldırırsa, kim nerede duracak, kim kiminle savaşacak, Batı bölgeyi nasıl hallaç pamuğuna çevirecek? Bunun hesabı yapıldı mı? Batı’nın işe el koyması durumunda ne Türkiye ve Suudi Arabistan’ın dediği olacak, ne İran’ın. Türkiye, bir anda Rusya ile karşı karşıya geldi ve hepimiz biliyoruz ki, tarihte yenemediğimiz Rusya, affetmez, mutlaka bir şekilde acımasızca karşılık verir. Bütün bunlara rağmen, Suriye’de kanın durması lazım: “Def’i mazarrat celb-i menafi’den evladır” fehvasınca masum insanlar öncelikle ve bir an önce bu cehennemden kurtarılmalıdır. . a.bulac@zaman.com.tr 15 Ekim 2012, Pazartesi

Reşat Nuri Erol
15.10.2012
08:34

EKREM ŞAMA

Tayyip beyin beynindeki düşünceler

Gündem AK Parti'nin son genel kongresinde belirlenmiş parti yönetimi. Özellikle transfer sonucu gelen yeni isimler ve görevleri... Ciddi ciddi yorumlar... Büyük büyük laflar... Keramet anlatır gibi iç geçirmeler, gerdan kıvırmalar, baş sallamalar... Kimisine göre bu partinin sağa açılımı, kimine göre sola açılımı, kimine göre Milli Görüş'e doğru dümen kırması ya da makro ekonominin, mikro bakış açısıyla yeni rotaya çevrilmesi için özel olarak belirlenmiş isimlerin iş başına getirilmesi. Küresel ekonomik krizlerin ıskalanması için kıvrak manevralar... Her kafadan ayrı bir yorum ki sormayın. Meşhur fıkrayı hatırlayalım: Bir tren kompartmanı. Bir yaşlı kadın, bir genç kız, bir yaşlı adam, bir delikanlı, bir de Yahudi beraber seyahat ediyorlar. Derken tren bir tünele girer ve kompartman zifiri karanlık olur. Tam o anda mucckk diye bir öpücük sesi duyulur, arkasından da şırraak diye bir tokat sesi yankılanır. Tren tünelden çıkmış ve kompartman aydınlanmıştır. Herkes birbirine tuhaf tuhaf bakmakta, kiminin yüzünde öfke, kiminin yüzünde çapkın edalı bir tebessüm. Acaba kim kimi öpmeye kalkıştı, kim kime tokadı yapıştırdı, herkes kendisi olaya karışmadığına göre farklı farklı senaryolar üretir. Yahudi ise arkasına yaslanmış şöyle düşünmektedir: -Dudaklarımla bir öpücük sesi yaptım, elimi de dizime hızlıca vurdum. Şimdi bu insanlar neler düşünüyorlar kim bilir? Büyük kongre ve sonrasında AKPARTİ'de olanlar da bundan farklı değil. Tek seçici, tek karar verici, "ustaların ustası" Recep Tayip Erdoğan oturmuş isimleri belirlemiştir. Onyedi yıl beraber çalıştığım, mali işlerden sorumlu yardımcılığını yürüttüğüm bir insanın, hangi mantıkla bu tercihleri yaptığını en iyi ben tahmin edebilirim. Öyle büyük büyük yorumları, akademik tabirleri alt alta sıralayarak tercihlerin böyle belirlenmiş olduğunu anlatmayı falan bir tarafa bırakalım. Neden böyle bir liste yaptığını ben söyleyeyim. Benim tahminin gerçeğe en yakın tahmindir. Çünkü en uzun süre onu en yakından tanıyan biri olarak, en mahrem konular hakkında beyin kıvrımlarının arasındaki düşünce kalıntılarını bile okuyabilirim. Tayyip Bey Milli Görüş'ün 40 yıl hohlaya hohlaya müsait hale getirdiği altyapıya konarak iktidara gelebilmek için bir takım çevrelerle bir takım mutabakatlara vardı. Milli Görüş'ten ayrıldı, kendisine Batı Medeniyeti kontrolünde bir yol çizdi. Bunları yaparken kendisini iktidara getirdiklerinde icraatlarını kendi özgür iradesiyle yapacağını sanıyordu. Ama öyle olmadı. Kendisi konuşuyor, söylüyor, propaganda yapıyor ama icraata gelince onu dinleyen bile yok, hep o çevrelerin dediği oluyor. Mesela Afganistan'a NATO'nun bir üyesi olarak ve pis işlere ortak olarak gitmeyi kesinlikle istemiyordu, ama götürdüler. Yüzbinlerce Müslüman'ın öldürülüp yakılmasına ve cesetlerine işenmesine seyirci kaldı. Haçlıların Irak'a hemen girip, Saddam'ı devirip demokrasiyi kurup, (olmayan) kitle imha silahlarını yok edip çıkacaklarını zannederek onlara yardım etti, hatta dua etti. Ama öyle olmadı. Öyle olmadı. Milyonla Müslüman öldürüp yüzbinlerce tecavüz gerçekleştirdiler. Vahşet üstüne vahşet... Libya'ya da gidilmesine karşıydı. "NATO'nun orada ne işi var yahu?", bile dedi. Ama istemese de rol verilmişti, gitti canileri koruma rolünü oynadı, onbinlerce Müslüman'ın öldürülmesini, Libya'nın yıkılmasını, Kaddafi'nin linç edilmesini seyretmek zorunda bırakıldı. İslam ülkelerine laikliği tavsiye etmesi dayatıldı, ses çıkaramadı, aynen yaptı. NATO'nun topraklarımıza "bela paratöneri" kurmasını hiç istemiyordu ama allem edip kalem edip sonunda Malatya'ya kurdular. Hollanda'da Efendimize hakaret eden rezil insanları himaye eden Rasmussen'in, NATO genel sekreteri olmasını kesinlikle istemiyordu. Ne yaptılar ettiler, Rasmussen'i NATO'nun başına getirdiler. Bir dönem yetmezmiş gibi şimdi görev süresini de uzattılar, kendisine bütün bu kararları imzalattılar. Rasmussen şimdi Müslümanların başına bomba yağdırmakla meşgul. Kıcasa BOP denilen, Büyük Ortadoğu Projesi diye bir projeyi önüne getirdiler. Allayıp pullayıp "eşbaşkanlığı"nı kabul ettirdiler. Bu proje çerçevesinde İslam ülkelerinin mahvolduğunu görüyor, ayrılmak istiyor, vebali üstünden atmak istiyor ama ne mümkün. Cinayetler ve tecavüzler onun adına yapılıyor. O bu rezil projeden ayrılmak istedikçe ikide bir gelip ayar çekip gidiyorlar. Suriye ile iyi ilişkiler geliştirmek istiyordu. Geliştirdi de. Karşılıklı vizeleri bile kaldırmışlardı. Hatta böyle böyle yapıp "Osmanlı'yı da biz kuracağız!" fısıltısını yayarak nice safların oylarını bile almıştı. Ama gelin görün ki, bu planlarını da bozdular, Suriye ve İran'la kanlı bıçaklı duruma getirdiler. Kıbrıs'ta öyle, Ege'de öyle, Ermeni meselesinde öyle, patrikhane meselesinde öyle, Avrupa Birliği için papazın kucağında imzalattırdıkları belgeler öyle. Öyle oğlu öyle... Yurt içinde de farklı bir durum yok. Havuz sistemini uygulayacağım diyerek acil eylem planına yazmıştı, buna rağmen uygulattırmayıp iç ve dış rantiyecilere on yılda yüzmilyarlarca doları faiz adı altında ödettiler. Faizin bir dünya gerçeği olduğunu söylettirerek aldattılar. Ülkeyi trilyon dolara tırmanmaya başlayan borç batağına sürüklettiler. Zinayı serbest bıraktırttılar. Her türlü cinsi sapıklığı hürriyet olarak ifade etmesini sağladılar. Ülke içindeki terörü bitireceğim diye kaç defa ilan ettiyse, stratejik ortakları benzin döküp terörü azdırdılar. Hergün onlarca şehit tabutu Türkiye sathına dağıldıkça onun yağları eriyor ama tedbir aldırmıyorlar. Çünkü istihbarat yollarını tutmuşlar, havadan ve yerden terörü yönlendirip yardım edip istedikleri gibi kullanıyorlar. Eğitim sistemini istediği gibi düzenleyip yüreğini hiç olmazsa birazcık ferahlandıracak icraatlar yapmak istedi. Onun da müfredatını istediği gibi yapmasına müsaade etmiyorlar. İçerde de istediklerini yaptırmıyorlar. Bundan dolayı içinde fırtınalar kopuyor. İşte o çaresizlik içinde, Refah Partisi döneminde yaptığı ve kimsenin müdahale etmediği icraatları düşünüyor. O başarıları ve uyumu özlüyor. Hatta o kadar özlemiş olmalı ki, kendi partisinden bahsederken zaman zaman farkında olmadan Refah Partisi diyor. Kongrede de bunun için "Erbakan'ın yolundayız" demekle kalmadı, eliyle Refah selamı verdi. Sonra farkına varınca kızardı bozardı, utandı. Anlaşılıyor ki, bilinç altında hep Refah Partisi ve Erbakan var. Hiç istemediği ve tasvip etmediği icraatların, kendi adına yaptırıldığını gördükçe, çaresizlik içinde kahroluyor. Bir de ömürlerin sınırlı olduğunu, sona doğru yaklaşmakta olduğunu düşündükçe bu amellerle Hakk'ın huzuruna nasıl varacağını düşünüp daha da mahvoluyor, panikliyor. Hükümetteki kontrolünün sonlarına geldiğine göre, artık düzeltmekten ümidini de kesmiş olmalı ki, hiç olmazsa kendinden sonra iyi şeyler yapılmasını arzuluyor. İyi şeyler deyince zaten bilinç altında hep Merhum Erbakan Hoca'nın yaptıkları mevcut. O halde Erbakan'dan elektrik almış birilerini yanıma çekeyim diye düşünmüş olmalı ki, bu tarafa doğru oltasını savurdu. Oltaya takılanlar oldu. Onları alıp hemen en etkili yerlere getirdi. Kendinden sonra hayırlı işler yapsınlar diye. Ama gelin görün ki oltaya takılanlar Merhum Erbakan'dan elektrik almış kişiler değil, yalıtkan oldukları için zerre elektriklenmeyen kişiler çıktı. Kuru tahta yalıtkandır elektrik alabilir mi? Zaten elektrik almış olsalar oltaya takılırlar mıydı? Böylece Başbakan'ın kendinden sonra iyi şeyler yapılacağı ümidi de boşa çıkacaktır. Lütfen kimse büyük büyük laflar etmesin. Onu, benim anladığım gibi anlasınlar. O tek adam, tek seçici, ama çaresiz. Çıkmazda bir "tek adam." Allah'ın huzuruna bu icraatlarla çıkmak zorunda kalacağını düşünerek panikleyen, ama ipleri de elinden çoktan kaçırmış bir "tek adam!.." Başta söylediğim gibi, koca koca adamlar oturmuşlar yeni transfer ettiği kişileri neden oraya, ya da buraya yerleştirmiş olduğunu tevil ve tefsir etmek babından cevherler yumurtluyorlar. SÜRÜDEN AYRILANA: Bedeninde yırtıldı kaç gelinlik, Elinde soldu, yaktığı kaç kına; Ormanda kurt, kuş, şimdi de kral aslan, Bu kaçıncı düğün bizim kaçkına!..

Reşat Nuri Erol
15.10.2012
08:48

Erdoğan'ı eleştirmek günah mı? Ahmet MEMİŞ Rotahaber

Bil ki usta sana dua eden bu insanlardan bazıları çakma çırakların tüm yalakalıklarına ve karalamalarına karşı, bedel ödemeyi dahi göze alıp samimiyetle sana sesleniyor... Ve usta bu insanlar istiyor ki, çakma çıraklara rağmen yapılan eleştirileri 'günah' sayılmasın... Çünkü usta; bu insanlar seni o çakma çıraklara rağmen çok sevdi...

13.10.2012 18:09 Geçtiğimiz yıl, YAŞ toplantısında komutan istifalarının yaşandığı günlerde bir yazı yazmıştım. Yazının başlığı "TSK'daki kör gözlerin Erdoğan'a biatı" şeklindeydi. O yazıda Erdoğan'ın askerlerle olan 9 yıllık zorlu mücadelesini özetlemiş ve yazımı da şu cümlelerle noktalamıştım; "Eğer Ergenekon ve Balyoz kalıntıları, 9 yıl önce o kasetle Erdoğan'ın daha başbakan bile değilken, elinde hiçbir yetki yokken kendilerine çektiği resti iyi okumuş olsalardı belki de bugün düştükleri duruma asla düşmeyeceklerdi... Ama okuyamazlardı... Çünkü 'Türk milleti buna izin vermez' dedikleri milleti tanımıyorlardı... 'Kör değil' dedikleri gözler de öyle bir kördü ki... Beyinleriyle irtibata dahi geçemiyordu... Ve doğal olarak da devrim 9 yıl önce kaset restiyle başladı, 'Biat' ile sona erdi..." Evet, TSK'daki devrim sona ermiş ve çıraklık dönemini bitiren Erdoğan da artık ustalığa terfi etmişti. Tabi usta olunca bir başka oluyor insan. Çevresi doğal olarak güçten nemalanmak isteyen, yalakalıkta sınır tanımayıp cebine öncelik tanıyan çakma çıraklarla sarılıyor. Bu çakma çırakların sayısı artıp halka genişledikçe de 'ustanın' duyduğu tek ses, bu yalaka ve iş bilmez basiretsiz çırakların alkış sesi oluyordu. Alkış seslerinin volümü bazen o kadar yükseliyordu ki, 'Etrafındaki çakma çıraklar arabanın tekerini patlatmaya çalışıyor, araba yoldan çıkacak' şeklindeki samimi haykırışlar, alkış seslerinin içinde kaybolup gidiyordu. Alkış seslerini aşabilen çatlak seslerden bazıları da, çakma çırakların 'Usta bunlar arabanın tekerine çomak sokmaya çalışıyor' şeklindeki sözleriyle 'Ustanın' hedefi haline getirilip yem yapılıyordu. Çakma çıraklar bu şekilde uzun süre hem kendini gizlemeyi başardı, hem de çatlak sesleri günah keçisi yaptı. Evet usta, o çakma çıraklar o kadar pervasızlaştı ki; Bakan oldu, çete kurmaktan ömür boyu hapis cezası alan mafya ile ortak çıktı... Danışman oldu, seni yanılttı... Bürokrat oldu kuyunu kazdı.. Milletvekili oldu iş bitirdi... Belediye Başkanı oldu, yolunu buldu... Müdür oldu malı götürdü... Memur oldu vatandaşı aşağıladı... Ve gazeteci oldu yalakalıkta sınır tanımadı, hem seni hem de okuyucusunu aldattı... İş öylesine çığırından çıktı ki usta, sen bile beceriksizliği karşısında bir bakanın için 'Hayatımın hatası' demek zorunda kaldın... Bu çakma çıraklar, bununla da yetinmedi, tüm bunları dillendirenleri kendileri için tehlike olarak görüp, sana şikayet etti. Yalanı doğru, doğruyu da yalan gösterdi. Çünkü biliyorlardı ki gerçek yüzlerini gördüğünde yüzlerine ilk tüküren sen olacaktın... Usta hani en başta demiştim ya, asker tam 9 yıl boyunca onlara adım adım çektiğin resti küçümseyip okuyamadı. En önemlisi de korkuyla sindirdikleri halkı okuyamamışlardı. Okuyamazlardı da, çünkü etraflarında kendilerini alkış tufanına boğan bir medya, TSK'ya güveni yüzde 80'lerde gösteren çakma anketler vardı. Alkış tufanı o kadar yüksekti ki usta, alkış seslerinden milletin ağlama seslerini dahi duyamadılar. Bu durumun verdiği güvenle de 9 yıl önce çektiğin ilk resti okuyamadılar ve bedelini şimdi kafalarına inen balyozla ödüyorlar. Diyeceğim o ki usta, Bu millet seni çok sevdi. Gece gündüz dualarına ortak etti. Yıllar önce hapse atılacağını öğrendiğinde Fatih'teki belediye binasının önünde kendiliğinden toplanarak seni dualar eşliğinde, gözyaşlarıyla cezaevine gönderdi. Ve muhtar bile olamayacakken (!) cezaevinden Başbakan olarak çıktın usta. İşte o milletin gözyaşları ve duaları var ya, işte seni onlar cezaevinden Başbakan olarak çıkardı usta. Ve usta, bu millet sana hala dua ediyor... Bil ki usta sana dua eden bu insanlardan bazıları çakma çırakların tüm yalakalıklarına ve karalamalarına karşı, bedel ödemeyi dahi göze alıp samimiyetle sana sesleniyor... Samimiler çünkü, çakma çıraklar gibi beklentileri yok, Samimiler çünkü makam ve mevki hırsları yok, Samimiler çünkü biliyorlar ki sen gidersen bu ülke yine leş kargalarına kalacak, Samimiler çünkü altının aşama aşama oyulduğunu görüyorlar... Samimiler çünkü seni gerçekten çok seviyorlar, Samimiler çünkü, yıllar önce belediyenin önünde seni dualarla cezaevine uğurlayanlar arasında onlar da vardı... Peki bu insanlar senden ne mi istiyor usta? Bu insanlar istiyor ki, ayağına diken batmasın. İstiyor ki arabanın tekeri patlamasın İstiyor ki kefeninle çıktığın bu yolda yarı yolda kalmayasın İstiyor ki çevrendeki çakma çıraklar seni esir almasın İstiyor ki elleri hala sana dua için havaya kalksın... İstiyor ki biat ettirdiklerine biat etmek zorunda kalmayasın. Ve usta bu insanlar istiyor ki, çakma çıraklara rağmen yapılan eleştirileri 'günah' sayılmasın... Çünkü usta; bu insanlar seni o çakma çıraklara rağmen çok sevdi... Ve hala seviyor... Ahmet MEMİŞ / ROTAHABER

Reşat Nuri Erol
16.10.2012
07:39

HÜSNÜ MAHALLİ

Medya ve cehalet 16 Ekim 2012 Salı Arap Baharı' sürecinde tüm dünya Tunus'ta başlayan ve Mısır ile Libya'da devam eden süreci yakından izliyordu. Medya ise bu süreçte Batı tarafından en iyi kullanılan araçtı. Çünkü Batı yıllarca desteklediği Bin Ali, Mübarek ve Kaddafi'nin hatta Yemenli Ali Abdullah Salih'in gitmesi gerektiğine ve yerlerine yeni döneme uygun modellerin gelmesine inanmıştı. Nitekim de öyle oldu ve artık hiç kimse bu ülkelerde olup bitenlerle ilgilenmiyor. Yani Batı bu ülkelere geleceği söylenen sihirli demokrasiyle hiç ilgilenmiyor ve ilgilenmeyecek. Çünkü onlara göre demokrasi insanların sandığa giderek istedikleri kişileri seçmesidir! Nitekim de bu sandıklardan Batı'nın planlamalarına uygun modeller çıkmış ya da çıkacağı önceden çok iyi hesaplanarak hesabın tutması için çok iyi çalışılmıştı. Ancak Batı'nın hesabı bir tek Suriye'de tutmadı. Yani artık hiç kimse Suriye'de 'Arap Baharı'ndan söz etmiyor ve Batı dahil herkes oradaki çatışmalara yoğunlaşmıştır. *** Çatışmaların bir tarafı olan 'Özgür Suriye Ordusu'ya da sözde onun siyasi kanadı Suriye Ulusal Konseyi Suriye'nin geleceğiyle ilgili bir tek kelime söylemiyor. Çünkü söyleyeceği bir şey yok. Ama olsun bu gerçeği bilen Batı ve onun medyası yine de kendi ve dünya kamuoyunu Suriye konusunda ilgili tutmaya çalışıyor. Nasıl olsa ölenler onlardan değil. Tıpkı Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi. Çünkü hiç kimse çıkıp da Batılı ülke yönetimlerine 'Yahu niye işgal ettiniz bu ülkeleri' ya da 'Niye hala Afgansitan'da insanları öldürüyorsunuz' diye sormuyor. Hatta işgal sürecinde bunca yalanın hesabını kim verecek diye soran da yok. Olmayınca Afganistan ve Irak'ta tüm dünyaya yalan söyleyenler şimdi de Suriye konusunda yalan söylüyor. Bu yalanları insanlara yutturma ya da zorla da olsa kabul ettirme görevi yine medyaya yani yandaş medyaya düşüyor. Hatırlayın Ukranya'daki 'Turuncu Devrim' sürecini. Hani Soros ve benzeri karanlık kişi ve çevrelerin milyarlarıyla Kasım 2004'te ayaklandırılan Ukranyalılar ve bu ayaklanma sonucu Ocak 2005'te cumhurbaşkanı seçilen Batı yanlısı Viktor Yuşçenko. Başta Batı olmak üzere tüm dünya medyası o sıralar bu zaferle ilgileniyordu. Ancak 5 yıl sonra 'Turuncu Devrim' morarınca Şubat 2010'da yapılan seçimlerde Yuşçenko kaybeder ve yerine 5 yıl önceki rakibi Yanukoviç seçilince Batı medyası bu kez seçim sonuçlarını görmemizlikten gelir. Tıpkı Gürcistan'da olduğu gibi. Oysa Ukranya'da olduğu gibi Soros yine devredeydi ve Gürcistan'ı Batı'nın hatta İsrail'in yanına çekmek için tüm olanaklarını seferber etmişti. Ocak 2004'te yapılan seçimlerde Batı'nın adamı Saakaşvili başkan olur ve 'Gül Devrimi' amacına varır. Ancak Batı ve İsrail'in desteğine rağmen Saakaşvili başarı gösteremedi ve ülkesinin parçalanmasını önleyemedi.

...

YAZAR BUNDAN SONRASINDA GÜRCİSTAN'DAKİ DETAYLARI ANLATIYOR;

MERKINIZI CELBETTİYSE ORADAN OKURSUNUZ...

VE MAKALESİNİ ŞÖYLE BİTİRMİŞ:

Boşuna dememişler 'En tehlikeli olanlar kendilerini bilge sanan yarı cahillerdir.' Allah bizleri onların şerrinden korusun!

NE DİYELİM; BİZE DE "AAAAMİİİİİİİİİİİİİN" DEMEK DÜŞSÜN...

VESSELAM...

REŞAD

Reşat Nuri Erol
20.10.2012
10:27

İşte Ülker'in kooperatifi Bu kooperatif, Türkiye’nin ilk 10 büyük grubundan biri olan Yıldız Holding’in yatırımları için arsa temin ediyor.Karşılıklı faydayı ve birlikte iş yapmayı esas alan kooperatifçilik; gerek tarım, gerek gıda gerekse inşaat sektöründe yaygın bir sistem. Birleşmiş Milletler, halen dünya genelinde 3 milyara yakın insanın geçiminde kooperatiflerin katkı sağladığını tahmin ediyor. Kanada ve Norveç'te üç kişiden biri, ABD'de ise dört kişiden biri kooperatif ortağı. Özellikle Amerika’da kooperatif yapıları inanılmaz büyüklüklere ulaşmış durumda. Cirosu milyar doların üzerine çıkmış 30’un üzerinde kooperatif var. Türkiye’de de inşaat, tarım veya gıda sektöründe kooperatif aracılığıyla iş yapıldığında KDV’den stopaja birçok vergi avantajı sağlanıyor. Ayrıca teşviklerde kooperatiflere öncelik veriliyor. Kooperatifleri genelde alt ve orta gelir grupları tercih ediyor. Ancak bu kez vereceğimiz haber buna uymuyor. Türkiye’nin ilk 10 büyük grubundan biri olan Yıldız Holding’in kooperatif sahibi olduğunu biliyor musunuz? Evet, Yıldız Holding, 1995 yılında işadamı Mehmet İnan tarafından kurulan S.S. İkitelli Depocular Toplu Yapı Kooperatifi’ne 2001’de üye olmuş. Halen kooperatifin başkanlığını Mehmet İnan, başkan vekilliğini ise Ali Ülker yürütüyor. Biz de Ülker Grubu’nun bu kooperatifte ne yaptığını merak edip araştırdık. İkitelli Depocular Toplu Yapı Kooperatifi, Yıldız Holding’in yatırımları için arsa temin ediyormuş. Şimdiye kadar Gebze, Sakarya, Lüleburgaz, Aydın, Afyon’daki fabrikaların arazileri bu kooperatif aracılığıyla temin edilmiş. Hafta sonu Kahramanmaraş’ta açılan süt fabrikası arazisinin de yine bu kooperatif aracılığıyla alındığını belirtelim. Kooperatifin bundan sonraki yatırımlarda da arazi temini için kullanılacağı belirtiliyor. Para Dergisi



YorumYap

Sayı: 174 | Tarih: 14.10.2012
Ahmet Hakan
Her şeyin bir sebebi var
On sekiz yaş
1256 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Hocaefendiyle görüşme,sorunlar,sorular?
Sansürcü beyinler ve bid'at ehli
709 Okunma
2 Yorum
Ali Bülent Dilek
Emre Kongar
Türkiye-AB İlişkişi: Bir Romeo Jülyet Öyküsü!
AB ve Ak Parti
633 Okunma
8 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
Müslüman Gençlere
Kuran'ı Öğrenme ve Anlama Ders Olmalı
615 Okunma
Emine Hocaoğlu
Mehmet Barlas
Anlamlarını bilmeden kelimeleri kullanmayalım
Etimolojinin Hazzı
614 Okunma
Tayibet Erzen
Hüseyin Gülerce
Terör ve ağlamak üzerine
Sorumluluğu Kabullenmek
578 Okunma
Zafer Kafkas