Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Birleşme
6464 Okunma, 20 Yorum

15 Temmuz 2012, Pazar

Mahir KAYNAK

AK Parti’nin HAS Parti ile birleşmesi için Başbakan’ın yaptığı teklif hiç küçümsenmeyecek bir olaydır. Ama bir takım soruların cevaplandırılması gerekir. Bizde siyasi partiler arasındaki fark ideolojik kriterlere göre belirlenir. AK Parti, HAS Parti, Saadet Partisi arasında önemli bir ideolojik fark yoktur. Her iki tarafta yer alan insanların yaşam biçimleri, yaşama bakışları aynıdır diyebiliriz. Numan Kurtulmuş’un neden AK Parti’de yer almadığı, daha sonra Saadet Partisi’nden ayrılması dünya görüşlerindeki farklılıkla açıklanamaz. Nitekim son görüşmede bu konunun hiç tartışılmadığını söyleyebiliriz.

 

- Numan Kurtulmuş ideolojik bakımdan AK partide yer alabilir.

- Numan Kurtulmuş,  Tayyip’in  grubundan değildir.

Genelde insanların parti seçiminde ideolojik kriterleri ve inançları ön plana çıkardığı söylense de bunun arka planında asıl gerekçe saklıdır. O da ülkenin Dünya üzerindeki yeri ve izleyeceği dış politikadır. Mesela ülkemizdeki darbelerin hepsinin arka planında dünya üzerindeki yerimiz hakkındaki görüş ayrılığı vardır. Hepsini saymayalım ama ilk darbe olan 27 Mayıs sonrası sola açık bir anayasa yapıldı ve solculuk ABD aleyhtarlığı olarak belirlendi. Yani ülkenin izlediği İngiltere yanlısı politikanın değiştirilip, ABD yandaşlığına geçilmesine izin verilmedi.

 

-Türkiye’deki siyaset dışa dayalı olarak yapılır.

-Sermaye bir taraftan ideolojik çatışmalar ile diğer taraf da dış dostlarla dengeyi korur.

 

***

AK Parti kurulduktan sonra okul kitaplarında mevcut bir şiiri okudu diye Erdoğan Meclis dışında bırakıldı. Bu durum CHP’nin o zamanki yönetimi tarafından etkisizleştirildi ve Erdoğan’a başbakanlık yolu açıldı. Daha sonra AK Parti’yi kapatmak için açılan dava Erdoğan’ı tasfiye amacı güdüyordu. Çünkü o birkaç kişiyle birlikte siyasi yasaklı olacak, parti başka bir gücün kontrolüne girecekti. Partinin yasaklanmayan ve mecliste çoğunluk oluşturmaları mümkün olan milletvekilleri AK Parti yerine mesela PAK Parti kuracaktı ama olmadı.

 

-Erdoğan milletvekili yapıldı. CHP’nin desteği ile başbakan oldu. Kapatılacaktı. Kapatılamadı.

-Çünkü AK partiyi iktidar eden askerlerdir. Onlar artık milli iradeye itaati esas almışlardı.  Askerler kararlarını sonuna kadar uygularlar.

 

Yani bugün AK Parti ile HAS Parti’nin birleşmesinin istenmesinin nedeni AK Parti’ye oy kazandırmak değildir, çünkü onun buna ihtiyacı yoktur ve giderek daha güçlü hale gelmesi muhalefetin etkisiz politikası nedeniyle beklenir. Bu durumda asıl muhalefet, yani Erdoğan’ın izlediği politikaya karşı olacak grup AK Parti içinden çıkarılacaktır ve bunu gerçekleştirmek için bazı iç ve dış destekli güçlerin çalışmaya başladığı gözlenmektedir.

 

- Has Parti ile birleşme, Erdoğan’ı içten etkisiz hale getirme politikasıdır.

- AK kurmaylarını Erdoğan’a karşı organize etmek için bu yapılmaktadır. Hedef AK Partiyi parçalamaktır.

 

Buradan çıkarılacak sonuç önümüzdeki cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinde partiler arasındaki rekabetten daha fazla parti içi çatışmalar gözleneceğidir. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimleri önümüzdeki dönemde ülkemiz siyasetinin belirleyicisi olacaktır. Çünkü üç defa milletvekili seçildiği için Erdoğan cumhurbaşkanı seçilemezse dışarıda kalacak ve ayrıca yeni bir başbakan bulunacaktır.

 

-Bu seçimde iktidar muhalefet listeleri değil, AK parti listesi üzerinde çatışma olacaktır.

- Tayyip büyük oyuna gelmiştir.  Arkadaşlarını ekecek kendisi cumhurbaşkanı olacaktı. Hem de kral Cumhurbaşkanı. Şimdi de Partiye yeni başkan arıyor.  İktidar kimsenin malı değildir. Kimseye devredilemez. Bırakın gider. Gelen başkası olur.

 

Bu, ülkemiz siyasetinde ve dünyadaki konumumuzda önemli değişikliklere neden olabilir. Bu yarışta Erdoğan’ı desteklemesi ihtimali yüksek olan Baykal’ın tasfiyesi ile ilk hamle yapıldı. MHP zaten Erdoğan’ın karşısında kim olura olsun onu destekleyecektir. Aynı şey BDP için de söylenebilir. Önümüzdeki seçimler ülkemizi yeniden tarif edecektir. Bugün Türkiye genel dengede ABD ve Rusya ile ihtilafa düşmemeye çalışmaktadır. Bölgesel politikalar büyük modelin bir parçası olduğu için bu politikamızı da tahmin edebiliriz. MHP, AK Parti’yi ABD’nin peşinde gördüğü için bu ülkenin bölgedeki politikalarını destekleyen AK Parti’yi şiddetle eleştirmektedir. Önümüzdeki günlerde Başbakan’ın Rusya’ya seyahati çok önemlidir ve anlaşmaya varılması ihtimali yüksektir. Önümüzdeki dönemi belirleyecek olan en önemli etken dünya üzerindeki konumumuz olacaktır.

 

-Baykal Erdoğan’ın destekçisi idi, bunun için tasfiye edildi. Erdoğan ABD ve Moskova yanlısı siyaset gütmektedir.

- Sermaye siyasi gücünü kaybetti, yeniden elde etmek için üçüncü cihan savaşı çıkmalıdır. Bu da istikrarsız devletlerle mümkündür. Erdoğan giderse istikrar bozulur. Bütün oyun bunun üzerinedir.

 

21 Temmuz 2012, Cumartesi

Mahir KAYNAK

Suriye’deki gelişmeler

Arap Baharı olarak adlandırılan eylemler başladığında halkın demokrasi talebi olarak görünmesine rağmen bunun yeni dünya dengesinin tesisi için büyük güçler tarafından uygulanan eylemler olduğunu ve hareketin bölge halkları tarafından değil büyük güçler tarafından planlandığını söyledim ve şöyle bir model kurdum. Yeni dünya düzeninde iki büyük güç olan ABD ve Rusya arasında zımni bir anlaşma var gibi göründüğünü ve bunların kendilerine rakip olacak iki büyük gücü sınırlandırmak istediklerini ifade ettim. Dünya üzerinde etkin olmaya aday iki güç Avrupa ve Çin’di. Bunları sınırlamak için her ikisinin de dışarıdan temin etmek zorunda oldukları enerji  kaynaklarını ve bunun taşıma yollarını kontrol etmek istediklerini ve bu amaçla enerjiyi iki kalemde ele aldıklarını, doğalgazın Rusya tarafından, petrol kaynakları ve ulaşım yollarının ABD tarafından kontrol edileceğini söyledim. Akdeniz çevresindeki eylemlerin, demokrasi için değil, ABD’nin petrol geçiş yollarını kontrol edebilmesi amacıyla, tahrik edildiğine işaret ettim.

 

-ABD ve Rusya ile zımnen anlaşarak gazı Ruslar, petrolü ABD kontrolüne alıyor. Çin ve AB’yi böylece etkisiz hale getiriyorlar.

- Sermaye 1900’lardan sonra dengeyi Anglosakson ve Rusya üzerine kurmuştur. AB ve Çin beklenmedik hamleler yaptı.  Rusya ve ABD’de sermaye etkisini kaybetti. Etkin güçler artık savaş değil barış istiyorlar.

 

***

Doğalgazın en büyük rezervlerine sahip olan ülkesi Rusya, ikincisi İran idi. Bu nedenle İran’ın Rusya ile birlikte hareket edeceğini, Arap ülkelerinin ve Akdeniz, Kızıldeniz gibi petrol ulaşım yollarının ABD’ye bırakılacağını düşündüm. Bu durum ABD ile Rusya’nın birbirinin karşıtı gibi görünmesini, ama birbirlerini engellememesini gerektiriyordu. Bu iki gücün arasında Türkiye’nin bulunacağını ve herhangi birinin kontrolünde olmadan bu dengenin sağlanmasına destek olacağını modelime ekledim.

 

- İran Rusya ile Arap ülkeleri ABD ile olacak Türkiye de bunlar arasında denge ülkesi olacaktır, dedim.

- AB silah gücü ile değil bilgi gücü ile güçlenmeye çalışıyor. Papanın desteği ile III bin yıla hizmet ediyor. Çin kendi varlığını insanlığa kabul ettirmekle meşguldür. Siyasi emperyalist hedefi yoktur. Ekonomide yarış daima faydalıdır.

 

Eğer düşündüklerim doğruysa Beşar Esad’ın Suriye’yi terk edeceğini ve Kaddafi’nin akıbetine uğramadan bir Avrupa ülkesine göç edeceğini söyleyebilirim. Suriye’deki yeni iktidar Arap ülkeleri ile Türkiye’ye çok yakın olacak ve bugün bir mezhep kavgası gibi görünen olaylar Arap ülkelerinin başarı şansını artırmak için kullanılacaktır.

 

-Esad Avrupa ülkesine göç edecektir. Yeni iktidar Araplar ve Türkiye’ye yakın olacaktır.

-Sermaye insanlığı ateist yaptı. dikta yönetimler getirdi, kanlı çatışmalarla dünyayı fesada verdi. Gümrük ve vizelerle insanları sömürdü. Ömrünü doldurmuştur,  dünya hakimiyetinden çekilecektir. III bin yıl uygarlığını büyük dinlerin barışçı önderliğinde Adil Düzen olarak kuracaktır. Bu takdiri ilahidir.

 

Bu gelişmelerden etkilenebilecek Türkiye ve İran’da neler olabilir? Türkiye’de muhalefet ülkenin bölgesel bir güç olmasına yönelik politikalar üretmediği gibi AK Parti’nin şartlara uyan politikalarını da eleştirmektedir. Türkiye BM’nin bir kararı olmadan Suriye’ye müdahale etmeyecektir. Uçağımızın düşürülmesi bunun için bir sebep gibi görünse de Türkiye Suriye’nin askeri bir hareketi olmadan savaşa girmeyecektir. Çünkü Suriye halkı ile kardeşçe yaşamak istemektedir ve bu nedenle halkın zarar göreceği bir davranışta bulunmayacaktır. Uçağımızın düşürülmesi bizi tahrik amacı taşıyordu. Bu nedenle kimin nasıl yaptığı belirsizliğini koruyor. Suriye’de yeni iktidar oluşunca Türkiye çok yakın ilişkiler kuracaktır.

 

- Türkiye Suriye’ye saldırmayacaktır. Uşağımız tahrik amacıyla düşürülmüştür. İşe yaramamıştır.

- Erdoğan’ın çocukça beyanları ile Türkiye’yi doldursa gelecek zannedilmiş ama gelmemiştir.

 

Bunun ekonomi ayağında Arap ülkeleri finansman sağlayacak, Türkiye hem üretim hem de yatırım için harekete geçecektir. İki halk zaten birbiriyle sonradan ayrıştırılmış aynı halktır. İngiltere, Birinci Dünya Savaş’ından sonra cetvelle çizdiği sınırlarla bir devlet yaratmış ve ikiye ayrılan halkın her iki tarafındaki sosyal değişim onları farklılaştırmıştır. Bundan sonra kurulacak yakın ilişkiler siyasal sınrları değiştirmeyecek ama taraflar yakınlaşacaktır. Türkiye bu politikayı sadece Suriye için değil geçmişte birlikte olduğumuz tüm halklar için uygulayacaktır ama siyasi sınırlara dokunmayacaktır.

 

- Siyasi sınırlar değişmeyecek ama ülkeler arası siyasi arama artık bitecektir.

- Sorunlar, bucak, il düzenlemesi ile ve hakemlerden oluşan etkin yargı oluşturulduğu müddetçe sorunlar çözülmez. Aydınlık gelmedikçe karanlıklar bir yere gitmez. Kovalayanlar kendilerini yorarlar.

 

Yorum:

 

AK PARTİ PARÇALANIYOR

 

Sermayenin en büyük silahı kişileri bilgisayarda fişleyerek herkesi çok iyi tanımasıdır. Kimin nasıl davranacağını bilmektedir. Sermaye bir şeyi yapmak istediği zaman ona o işin yapması için bir uyarıda bulunur. Kişi de bilerek veya bilmeyerek onu yapar. Örnek olarak sermaye Avrupa’ya gözdağı vermek için Müslümanları organize etmek ise tüm bunu Erbakan’ın yapacağını bildiği için ajanlar hareket geçmiş ve D8’ler kurulmuştur. Erbakan ise D8’leri kurup AB ile işbirliği yaparak sermayeyi yıkmayı hedeflemiştir. Onu da sonra Demirel indirmişlerdir.

 

Önce üç devre milletvekilliği yapan AK Partiden milletvekili olmayacak. Kural AK partinin parçalanması için birinci dinamittir. Tekrar Milletvekili olmak isteyenler başka partilere geçecek veya başka parti kuracaklardır. Bu parçalanması için birinci dinamittir.

Erdoğan aleyhinde hazırlanmış dosyalar vardır. Milletvekili olmazsa veya cumhurbaşkanı olmazsa, basının harekete geçireceği şikâyet ve ihbarlarla Erdoğan hapishanelerde boğulup gidecektir.  Milletvekili kendisi olmuyor. Cumhurbaşkanı olmaması için de Gülün önünü açtılar. Gül’den seçime girmemesini istemek fazla fedakârlık olur. Erdoğan hapse girerse AK parti kalmaz.

Erdoğan kendisini garantiye alıyor. Diğerlerini hiç düşünmüyor. Bu partinin parçalanması için yeter sebeptir. Bir şey olabilir. Partide yer alan çok güçlü bir kadro vardır. Beşir Atalay, Bülent Arınç, Vecdi Gönlüm, Abdulkerim Aksu, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin. Ben bunları tanıyorum. Bunların her biri başbakanlık yapma gücünde insanlardır. Erdoğan’ı devre dışı ederek AK partiyi parçalamayacaklarını ümit ederim.

Numan Bey başbakanlık yapacak kapasitede biri değildir. Numan kendi, kararları ile hareket etmemektedir. Erbakan ona çok büyük imkân sağladı. Parti başkanı yaptı. Erbakan yaşlı bir er ya da geç ayrılıp gidecekti. Sabredip hiçbir şey yapmasaydı, şimdi partinin başında o olacaktı ve AK Partinin alternatifi o olacaktı. Numan çocukların bile yapmayacağı bir tutuma girdi. Erbakan ailesine cephe aldı. Yetmedi partinin kodamanlarına da cephe aldı. Yani hasımlarını birleştirdi. Böylece elindeki imkânı beceriksizliğinden dolayı kaybetti. Has partiyi kurdu. onun bunun aklıyla. Şimdi de AK Partiye çağırıp yok etmek istiyorlar. Numan Bey çok iyi insandır. İyi insan, iyi şofördür demek değildir. Benim için siyasette Erbakan’dan sonra desteklediğim kişi Erdoğan’dır. Ne yazık ki ikisi de uçuruma doğru gidiyorlar. Bizimle görüşmüyorlar.  

 

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
26.07.2012
04:53

İbrahim Öztürk Hayaller ve gerçekler

Eğitim olayına biraz daha kökten gireceğim. Ancak bunun gerekçeleri yeterince anlaşılmalıdır. Şimdi tribünlere oynayan, tavan yapan ağır popülizmi bir kenara bırakalım ve önce şu istatistikleri bir önümüze koyalım, öyle düşünelim. Türkiye dünyanın kaçıncı büyük ekonomisi idi? Bize verilen gaza göre 16 ya da 17 değil mi? Artık bu sene bir basamak geri, 18. sıraya itildik. Artık bir oyuncakları daha kayboldu. Bizim 773 milyar dolarlık milli gelirimiz (GSYH) var. Üzerimizdeki Hollanda'nın 836, bu sene gelip geçen Endonezya'nın 847 milyar dolar. 2023 yılında ilk on ekonomiden biri olmak için yaklaşık üç katımız olan Kanada'yı, iki katımız olan İspanya'yı, tabii Avustralya, Meksika ve G.Kore'yi de geride bırakmamız gerekiyor. G.Kore örneğini alalım. Son beş senede Türkiye'ye ihracatını 7 milyar dolara çıkardı. Tümü ileri teknoloji ürünü. Türkiye kendini yırtıyor acaba hazır giyim, ham mermer, bazı gıdalar satabilir miyiz diye. 1 milyar dolarlık mal satamıyoruz. Şimdi siz sıfır küresel marka sahibi olarak hangi politikalar ile dünyayı markaya boğan bu ülke ile yarışacaksınız? Küresel krizde daralmayı onlar sıfırda tuttu, biz %4,9 küçüldük. Orada işsizlik %3'te tutuldu, bizde %10'dan %14'e sıçradı. Soğuk Savaş dönemi kapalı toplum politikalarını bırakınız. Siz kımıldarken, eloğlu koşuyor işte! Bu bir örnekti. Ağzımızdaki baklayı çıkartalım. Türkiye, 2009 krizi öncesi konulan romantik 2023 hedeflerinden artık kopmuştur. Oraya nasıl ve hangi politikalarla gideceğimiz belli değildir. Türkiye'nin elinde 'yatırım dostu ortam' oluşturuyoruz, gel yatırım yap, istediğin desteği verelim' yaklaşımının ötesinde bir strateji filan yoktur. Birkaç istatistik daha verelim. Dünya Ekonomik Forumu'nun Rekabet Endeksi'nde Türkiye tam 59. sırada. Muteber bir refah düzeyi ölçüm yöntemi olan Legatum Endeksi'nde Türkiye 75., Ekonomik Özgürlük Endeksi'nde 73. sırada. Dünya Yolsuzluk Endeksi'nde 55. sırada. Kişi başı gelirde OECD'nin en dibinde. Bunun anlamı şudur: Evin çatısı tamir edilmiş, dışı sıvanmış, görüntü güzel. Ama içi hâlâ darmadağınık, çürük ve ağır bir tadilat gerektiriyor. Makro ekonomisi toparlanmış, görünür yaralar pansuman edilmiş, ancak mikro ekonomisi, genlerdeki bozulma bütün ciddiyeti ile devam ediyor. Soru şudur: Zaten elini kolunu sallayarak gelip, sana istediği malı çatır çatır satan bir ülke ya da şirket neden rekabetçilikte bu kadar gerilerde olan bir ülkeyi seçsin? Seçmiyorlar da. Sıcak para ile ithalatı körüklemeye geliyorlar. Öncesinde özelleştirmeler (varlık satışı) nedeniyle giren uzun vadeli sermaye, şimdi 'satın alma ve birleşme' adı altında sular seller gibi daha başını yeni kaldıran fidan gibi Türk şirketlerini satın almak için geliyor. Bizimkilerin 'yabancı sermaye geldi' diye övündüğü durum bu. Okumadan, takip etmeden bana, 'neden şimdi yazıyorsun' diye iftira atanlara bir kez daha hatırlatalım. 2008 yılında İTO'dan yayınlanan Türkiye'nin Küresel Düzene Etkin Katılımı: Fırsatlar ve Tehditler' adlı çalışmamız okurlarını bekliyor. 10 senedir MÜSİAD'a rapor hazırlamışız. İnceleyip baksınlar. Nihayet Zaman'daki arşivimizde geri gitsinler, 7 senedir neler yazmışız, görsünler. Ama 'bakar körlere' anlatamazsınız. Takım tutanlar gerçeği göremez. Hele hele Ankara'ya gidip de bir kez olsun elinde tekemmül etmiş bir dosya ile başbakanın huzuruna çıkıp, gözlerinin içine bakıp, 'sizin yolunuzu açacak şu proje ile geldim' dememiş, diyememiş, gözlerini kaçırarak, tavana, dağa-bayıra bakarak övgüler dizmiş olanlar bizi hiç anlamaz. Keza, vekillik hayatını patron ihalelerini takip için harcayıp, vekillik sonrasında yine patronlara sığınanlar da bizi anlamaz. IMF'in hâlâ üstümüzde gezen ruhu, Sanayi Bakanlığı'nın fiilen yok hükmünde oluşu, Milli Eğitim'in stratejisiz ve vizyonsuz olarak idare edilmesi neticesinde Türkiye artan tempoda dünyadan kopuyor, açık pazar haline geliyor. Buradan devam edeceğim.

Reşat Nuri Erol
26.07.2012
07:27

"AK PARTİ'NİN TEMEL PROBLEMİ, ADİL BİR İKTİDAR ÜZERİNE DÜŞÜNMEDEN İKTİDAR OLMASI" İslamcılık ve muhafazakarlık kavramlarından hareketle yazılarında dindar kesimlere ve iktidara ciddi eleştirilerde bulunan Ali Bulaç, Cihan Medya Dergisi'ne siyasi gündemi de değerlendirirken, AK Parti'ye eleştirilerini şu 3 noktada topluyor: "Birincisi; yeni bir dünyayı tasarlayacak, onu analiz edecek, ona yol gösterecek zihinsel güce sahip olan Müslüman entellektüeller, dindar entellektüeller bu iktidarla beraber işlerini güçlerini bırakıp devlet bürokratı oldu, bu başımıza gelen en büyük felaketti... Halbuki bunlar üniversitelerde kaysaydı, dergilerde, vakıflarda, sivil toplum kuruluşlarında, medyada vazifelerine devam etselerdi, şimdi Türkiye bambaşka bir ülke tahayyül edecekti. İkincisi; cemaatler kendi imkanlarıyla var oluyorlardı Türkiye'de. Türkiye'nin sivil toplumu cemaatlerdir.. Bunlar dışardan hiç yardım almadan ve devlete de dayanmadan var oluyorlardı. Fakat 1994'te belediyelerin kazanılması ve arkasından 2002 merkezi iktidarla beraber bu sefer kamu kaynaklarından beslenmeye başladılar. Cemaatler o dinamizmlerini ve enerjilerini kaybettiler. Bir hariç. Hakikaten Fethullah Gülen Hocaefendi'nin öncülük ettiği cemaat küresel bir açılım yaptı. Kamu kaynaklarından hiç istifade etmedi. Cemaate bir sürü eleştiri yöneltebilirsin, yöneltenler de yöneltiyor, fakat siz komisyoncu oldunuz, ihaleci oldunuz demiyorlar. Çünkü yok öyle bir şey. Halbuki tek bir cemaat değil, onlarca, yüzlerce cemaat var Türkiye'de. Onlar bir dinamizmdi. Toplumu sosyal ve ahlaki bakımdan ayakta tutan onlardı. Üçüncü önemli felaket; işte bu iktidarı, adil bir iktidarı tasarlamadan eşitsiz ve adaletsiz bir iktidarı alıp kullanmaya başladılar ve eşitsizlik ve adaletsizlik devam ediyor. Bu sefer Müslümanların elinde devam ediyor..."

Reşat Nuri Erol
27.07.2012
07:06

Yiğit BULUT

Müthiş iddiayı hatırlama zamanı "Suriye’de Kürt Devleti” kuruluyor söylemi eşliğinde Türkiye’yi içeride-dışarıda yıpratmaya çalışan basınımızın bir bölümünü görünce aklıma aylar önce Sansürsüz programına katılan İsrailli profesör Passig geliyor... Sözde “bizden olanlar” acımasızca “propaganda” yaparlarken, Passig tam tersini söylüyor hatta yüzlerce sayfa kitap yazarak “Türkiye lider olacak” tezini detaylandırıyor... Passig sıradan bir akademisyen değil... Birçok dünya liderinin randevu alarak görüştüğü, yazdıkları ses getiren, Amerika’daki en prestijli üniversitelerde çalışmış bir isim... Peki ne diyor Prof. Passig “2050 Ortadoğu’nun geleceği” adlı çalışmasında? Kitaptan bazı bölümleri aynen aktarıyorum: 1- “...Türklerin tarihini öğrendikçe, hem bilinen, hem de gizli kalmış yanları beni büyüledi. Derine indikçe Ortadoğu’da birçok ülkenin kaderinin de Türkiye’nin kaderine ve merhametine bağlı olduğunu gördüm. Türkiye’nin 100 yıllık bir uykudan sonra doğal görevine geri döneceğini, bölgede büyük kuvvetleri dengelemesi gereken süper bir güç haline geleceğini açıkça görüyorum. Türkiye kanında akan süper güç olma hissini yeniden yaşayacaktır. Bir İsrailli olarak Türkiye’nin tarihteki görevini sorumlulukla yerine getireceğini ümit ediyorum... “ 2- “...Türkiye, 2020-2030’ların jeopolitik ivmesini kullanarak nüfuzunu ve birliklerini Kafkaslar’dan daha kuzeye, Ukrayna ve Volga Nehri vadilerine yaymaya çalışacak. Aynı zamanda doğuya doğru da uzanacak. Burada bulunan Kazakistan ve Afganistan gibi Müslüman devletler, bu nüfuzu saygı ve takdirle karşılayacaklar. Türkiye’nin Müslüman dünyasını istikrara kavuşturması başta ABD’nin hoşuna gidecek. Türkiye, İran’ı her yönden tecrit edince, ABD daha da memnun olacak. Türk birlikleri, Irak, Suriye ve Mısır’a kadar yayılacak. Arap ülkelerinin desteği ve direnci düşerken, ABD önceleri memnun olacak ama Çin bu gelişmelerden rahatsız olmaya başlayacak. Çin, Türkiye’nin geçmişte olduğu gibi Orta Asya’ya ve buradan geçen enerji yollarına hâkim olmayı düşündüğünden şüphelenecek ve Türkiye’nin durdurulmasını isteyecek. İsteyecek ama Türkiye çoktan Avrasya’nın tamamında güç ve etki kazanmış olacak ve ABD’nin Çin’in isteklerini yerine getirme çabasından memnun kalmadığını 2040’lı yıllarda açıkça belirtecek... 3- “...Kısa sürede ABD de Türkiye’nin değiştiğini anlayacak ve kendi küresel hegemonyasını tehlikeye atmamak için Türkiye’yi Çin desteğiyle sindirme harekâtına girişecek. Amerika-Çin’e karşı Türkiye-Japonya birleşirken, Türkler yeniden istilacı görülecek. Türkiye, Amerikalıların hareketlerini kısıtlamak için Süveyş Kanalı’nı alırken, Mısır’a girmesi de meşru hale gelecek. 2050’ye doğru girilirken ABD ile Türkiye gerginliği had safhada olacak. Türkiye 2050 yılına kadar ekonomik nüfuzu, kara ve deniz askeri gücüyle Arap Yarımadası’nı tamamen kuşatmış olacak...” 4- “...Türk askeri gücü Arap ülkelerindeki isyanları bastırırken, Batı bundan memnun ve tedirgin olacak. Japon donanması ile işbirliğine giden Türk donanması, Basra Körfezi’nden Güneydoğu Pasifik’e kadar tüm ticaret yollarını kontrol edecek. Amerika durumun farkına vardığında ortaya çıkacak mücadele 21. Yüzyıl’ın ikinci yarısını şekillendirecek...” Sevgili dostlar, İsrail’den bakan bir akademisyen Türkiye’yi böyle görürken, bizim camlı medya binalarımızın tepe noktalarından Türkiye’ye bakanlar “çok farklı” görüyorlar, görmek istiyorlar ve kamuoyunu da manipüle ediyorlar... Takdir ve değerlendirmeyi size bırakıyorum...

Reşat Nuri Erol
27.07.2012
07:22

Mümtaz'er Türköne İslâmcılar şehri düşürdükten sonra İbn Haldun'un hadarîler ve bedevîler arasındaki rekabete dayandırdığı siyasî değişim nazariyesini, 1996'da Refah Partisi iktidarını analiz etmek için kullanmıştım ("Refah İktidarda", Türkiye Günlüğü, sayı 41, Temmuz-Ağustos 1996) Refah Partisi'ni "Bedevîlerin partisi" olarak nitelemiş ve nihaî olarak kazandıkları zaferin onları hadarîleştireceğini öne sürmüştüm. Bu analizin hem geçen 16 yılda doğrulandığını hem de bugün, çağdaş bedevîleri temsil eden İslamcılığın ortadan kayboluşunu açıkladığını düşünüyorum. Önce İbn Haldun'un kavramlaştırmasını hatırlayalım. Bir tarafta zor şartlarda yaşayan, kıt kanaat geçinen bedevîler, öbür tarafta şehirlerin kalın duvarları arkasında lüks ve ihtişam içinde yaşayan hadarîler. Hadarîler, zenginliğin getirdiği âdetlerle dünya menfaatlerine yönelmiş, nefisleri kirlenmiş, davranışlarındaki "haşmet ve hürmet" kaybolmuştur. Bedevîler ise zor şartların getirdiği fedakârlığa ve iyiliğe yakın dururlar. Daha cesur ve dayanıklıdırlar. "Hadarîler, huzur ve rahatlık döşeğine sereserpe uzanmışlar, nimet ve canlarını savunma işini, kendilerini sevk ve idare edenlere, koruma görevi üstlenen hamilerine ve bekçilere havale etmişler; kendilerini kuşatan surların ve koruyan kale duvarlarının arkasında yatıp uyumuşlardır." Bedevîler ise... açık arazide vahşi ve yabanî bir duruma geldikleri, hami ve koruyucudan mahrum oldukları, surlarla muhafaza edilen yerlerde yaşamadıkları için kendilerini müdafaa işi ile bizzat kendileri meşgul olurlar... Kuvvet ve yiğitliklerine dayanarak ve kendilerine güvenerek ucu bucağı olmayan arazilerde tek başlarına bulunabilirler. Metanet huyları ve cesaret seciyeleri haline gelmiştir. İbn Haldun'un bu tasvirlerini o zaman bir tarafta ANAP-DYP-DSP ve CHP'ye, öbür tarafta da RP'ye uyarlamıştım. Hadarîler kendi aralarında çekişmelere dalmışken RP surda bulduğu aralıktan içeri girdi ve şehre hakim oldu. Tabii hadiseler böyle cereyan etmedi. Araya 28 Şubat girdi. Ama aynı bedevîler toparlanıp püskürtüldükleri surlara daha güçlü bir şekilde geri döndüler. On yıldır şehri yönetiyorlar. İbn Haldun'un bedevî-hadarî ayırımı bu kadarla bitmiyor; benim bu nazariyeyi kullanmamın asıl sebebi vardığı sonuç. Mağripli büyük düşünür bu uzun tasvirleri ve mukayeseleri şehre hakim olan bedevîlerin akıbetini göstermek için kullanır. Bedevîler, hadarîler üzerinde hakimiyet kurduktan sonra hızla hadarîleşmeye başlarlar. "Bütün himmetleri, rahata ve huzura ulaşılacak derecede devletin gölgesinde sükun, bol geçim imkânları, kazanç, nimet içinde yaşamaktan, konak yapma, pahalı elbiseler edinme, bunları çoğaltma hususunda mülk sahiplerinin yolunu tutmaktan ve onları takip etmekten ibaret olur. Kendileri için hasıl olan refah ve imkânlar ölçüsünde parlak bir hayat yaşarlar, bolluğa ve nimete konu cazip şeylere önem verirler. Bunların neticesinde bedevîlikten gelen sertlikleri ortadan kalkar, dayanışmaları ve kahramanlıkları zayıflar." İbn Haldun'un altı asır öncesine ait bu sosyolojik çözümlemesi, bedevîlerin eninde sonunda hadarîleşeceği ve en nihayetinde yeni bir bedevî grubun güçlenerek surlara dayanacağı ve şehri ele geçireceği hükmü ile sona erer. Tarihin hızlı aktığı modern çağlarda bu süreç elbette hızlı işliyor. Dünün bedevîleri bugün şehrin hakimleri. On yıllık AK Parti iktidarı, aşağıdan yukarıları zorlayan yeni elitlerin hakimiyetini getirdi. Sade, sıcak ve samimi dindarlığa bir iktidar projesi eklediğiniz zaman ortaya İslâmcılık çıkıyor. Kimsenin dindarlığını sorgulayamazsınız; ama İslâmcılığın demokratik rekabet içinde bir iktidar talebi olduğu ortada. Bu talep karşılanınca İslâmcılığın buharlaşıp yok olması doğal. Geride sadece dindarlık kalıyor. Sınıf farklılıkları büyümüş bir dindarlık ise kendi içinde yeni gerginliklere konu oluyor. Ali Bulaç'ın İslâmcılığı idealize ederek giriştiği iktidar eleştirileri, bir ifsad olma sürecini aktarıyor. Halbuki siyaset özünde zaten bir paylaşım savaşıdır. Bu yüzden tartışmaya dahil olan Etyen Mahçupyan'ın saydam analizleri, İslâmcılık dışında da tartışılması gereken önermeler içeriyor. İktidarı ele geçirmek için seferber edilen İslâmcılık, iktidarda ne işe yarar? Bu sorunun bir yığın karşılığı arasında en çok üzerinde durulması gerekeni şöyle: Devlete meşruiyet kazandırmaya. Bu tartışmanın açtığı kapılar oldukça fazla olduğuna göre devam etmemiz gerekiyor.

Reşat Nuri Erol
27.07.2012
07:24

Mümtaz'er Türköne İslâmcılar şehri düşürdükten sonra

İbn Haldun'un hadarîler ve bedevîler arasındaki rekabete dayandırdığı siyasî değişim nazariyesini, 1996'da Refah Partisi iktidarını analiz etmek için kullanmıştım ("Refah İktidarda", Türkiye Günlüğü, sayı 41, Temmuz-Ağustos 1996) Refah Partisi'ni "Bedevîlerin partisi" olarak nitelemiş ve nihaî olarak kazandıkları zaferin onları hadarîleştireceğini öne sürmüştüm. Bu analizin hem geçen 16 yılda doğrulandığını hem de bugün, çağdaş bedevîleri temsil eden İslamcılığın ortadan kayboluşunu açıkladığını düşünüyorum.

Reşat Nuri Erol
27.07.2012
07:33

Hüseyin Gülerce Stratejik derinlik ve romantizm...

Suriye ile ilgili gelişmeler, Türkiye'nin dış politikasına içeriden ağır eleştiriler getiriyor. Irak'tan sonra bu defa da güneyimizde bağımsız bir Kürt bölgesinin kurulmakta olduğundan hareketle, hükümete; "Bu mu sizin sıfır sorun politikanız?", "Bu mu sizin stratejik derinliğiniz?" diye soruluyor. Biraz insaflı olmak lazım. Önceki akşam Sayın Başbakan, bir televizyon programında da ifade etti. Bizzat kendisi 2011'in yılbaşında Beşşar Esed ile baş başa üç saat görüştü. "Arap Baharı"nın Suriye'yi de etkileyeceğini, partilerin kurulmasına izin vererek seçimlere gitmek suretiyle kanlı çatışmaların önüne geçilebileceğini anlattı. Ne var ki Baas rejiminin güç odakları Esed'i rehin aldılar. Rejim, kendi halkını katletmeye başladı. Şimdi bunun sorumlusu, Türkiye'nin dış politikası mı? Türkiye'nin hiç mi hatası olmadı? Bence hata şuydu: Türkiye, Suriye'de bir insanlık trajedisi yaşanırken kendini öne attı. Mesele doğrudan Birleşmiş Milletler'i, ABD'yi, AB'yi, Rusya'yı ve İran'ı da ilgilendirirken, Türkiye sanki Suriye'nin tek muhatabı bizmişiz gibi davrandı. Dış politikada, gürleyip gürleyip yağmadığınız zaman, karşı taraftakilere koz vermiş olursunuz. Gücünüz test edilir. Suriye'de, sınırlarımızdaki Kürt hareketlenmesi, bizim nasıl bir "Kürt sorunu"muz olduğunu da herkesin kafasına dank ettirmelidir. Kürt sorunu, sadece PKK terörü değildir. Ve bu sorun sadece güvenlikçi politikalarla, yani kuvvet yoluyla çözülemez. 30 senedir de çözülmedi/çözülemedi. Tamam, teröre, şiddete, saldırılara karşı elbette en iyi, en etkili mücadele yollarını kullanırsınız. Ama o da yıllardır yapılmadı. Saldırılara açık baraka gibi karakollarla, insansız hava araçlarında İsrail'e bağımlılıkla, ABD'nin hangi boyutta olduğunu tam bilemediğimiz desteğiyle, terörle mücadele edebilir misiniz? En önemlisi, sivil irade devre dışı bırakılarak, terörle mücadele silahlı kuvvetlere, sıkıyönetimlere, olağanüstü hal yönetimlerine havale edildi. JİTEM'ler, insan, uyuşturucu kaçakçılığı, faili meçhul cinayetler, çözüm yerine yarayı kangren hale getirdi. Şimdi sivil irade, ciddi bir mücadele vermeye çalışıyor. Bu da kolay değil. Uludere tuzağının bu konuda anlattığı çok şey var... Ortadoğu'da haritalar yeniden çiziliyor olabilir. Sayın Başbakan, "Suriye'de kadastro çalışması yaptırmayız." derken, kadastrocular sahada çoktan çalışmaya başlamış olabilirler. Bölgedeki aktörler, sırtlarını büyük güçlere dayayarak Sayın Başbakan'a karşı ikili oynuyor olabilirler. Mesela Sayın Başbakan'ın önceki günkü TV programında; Mesut Barzani'yi kastederek; "Son olarak söylenen şu ifade çok daha çirkin; 'Biz Kuzey Irak'ta bunlara eğitim verdik ve bu eğitim neticesinde şimdi onları geri gönderiyoruz' yaklaşımları, bu işin çok daha farklı boyutlara doğru gittiğini gösteriyor." demesi çok enteresan... Romantizm, biliyorsunuz duygu, heyecan ve hayalin etkisinde kalmaktır. Bir de işin içinde kendinize çok güven varsa uçar gidersiniz... Edebiyatta, sanatta romantizm olur. Ama dış politika, romantizmi asla kaldırmaz. Biz zaten bir de millet olarak duygusalız. Hâlâ Mehter Marşı dinleyince kendimizi Mohaç'ta, Çaldıran'da zannediyoruz. Türkiye, Kürt sorununu kendisi çözmelidir. Çözdürmek istemeyen çok, tuzak ve tahrik çok ama biz çözmeliyiz. Önümüzde altın bir fırsat var. Yeni bir anayasa çalışması yürütülüyor. Eşit yurttaşlık temelinde, fikir ve ifade hürriyetinin, özgürlüklerin genişletilmesi temelinde, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi temelinde anayasa içinde sağlam zeminler hazırlamalıyız. Bizim Güneydoğu'muz, Doğu'muz müthiş bir cazibe merkezi haline gelsin, bakalım o zaman bölünmeyi konuşan olur mu? Tam tersine bugün sınırlarında ürktüğünüz bütün Kürtlerin yüzü, size döner mi dönmez mi? Karamsarlık girdabına düşmeden, kendimize güvenerek parlak bir geleceği inşa etmeliyiz...

Reşat Nuri Erol
27.07.2012
07:42

Türkiye bölgede hangi 'söz'ün sahibi olacak?

Levent Gültekin

Bugün Cuma

gazeteciler.com

Türkiye’nin Suriye meselesinde aldığı yanlış tutumu meşrulaştırmak isteyenlerin son günlerde ileri sürdüğü bir görüş var. Önce liberal yazarlar, sonra onlarla yakın diyalog içinde olan muhafazakar yazarlar, ardından da kalan son birkaç 'İslamcı’ yazar benimsedi bu görüşü. Bu arkadaşlara göre Esad’a bu kadar sert tavır alıp muhaliflere her türlü desteği veren Türkiye, ileride işin başına geçecek muhalifler sayesinde Suriye’de söz sahibi olacak. Buna benzer bir açıklamayı birkaç sefer Ahmet Davutoğlu’nun yaptığını da görmüştük. Hatta iktidar Libya’daki tutumunu neredeyse sadece bununla açıkladı. Libya’da yeni kurulacak yapıda söz sahibi olmak o zamanlarda da en çok duyduğumuz sözlerden biriydi. Bunu sadece söylemekle kalmadı, bir yarış havasında uçak dolusu parayı ‘yeni Libya’nin kurucularına teslim ederek öncelik elde etmeye ne kadar istekli olduğunu da gösterdi. Ahmet Davutoğlu benzer gerekçeyi Sudan politikasını izah etmeye çalışırken de kullanmıştı: “Orada söz sahibi olmak, meydanı batılılara bırakmamak için Beşir ile ilişkide olmamız" gerektiğini ileri sürmüştü. Peki gerçekten merak ediyorum Türkiye bu ülkelerde hangi sözün sahibi olacak? Nasıl esaslı bir sözü, bir duruşu, bir medeniyet tasavvuru, bir gelecek hesabı var ki bunu alıp oralarda da etkili, geçerli kılmak için şimdiden planlar yapıyor? Türkiye bugün Arap dünyasına demokrasi, liberal ekonomi ve Sudi Arabistan tarzı bir dindarlıktan başka ne öneriyor? Veyahut ne önerebilir? Var mı böyle bir imkanı? Var mı bunlardan farklı bir tek sözü? Var mı bunlardan farklı tek projesi? Niçin biz görmüyoruz? Diğer taraftan nerede kaldı insani değerler, sorumluluklar, ahlaki hassasiyetler, vicdani kanaatler? Bunların artık hiç mi kıymeti yok? Her şey sonradan ‘söz sahibi’ olmak mıdır? Yeni kurulacak hükümetlerle alış veriş rakamlarını yükseltmek midir? Libya'yla ticaret hacmimiz artacak, Suriye’de Esad sonrası kurulacak hükümet sayesinde ticaretimiz artacak biraz daha zengin olacağız… Peki ya sonra? Çok paramız olacak ama değerlerimiz, ahlakımız, esaslı bir sözümüz, bir duruşumuz, bir vicdanımız olmayacak, öyle mi? Bu mudur yani? Bunca yıldır bunu mu hayal ediyordunuz? Bunca yıldır sakladığınız ‘söz’ bu muydu? Sizin Türkiye’nin ‘sözü’ diye götürmeye çalıştıklarınızı ABD bu bölgeye yıllardır taşımak için çabalamıyor mu? ‘Demokrasi için’ Irak’ta, Afganistan’da milyonları katletmedi mi? Onların götürmeye çalıştıkları ile sizin sözleriniz arasında nasıl bir fark var? Sakince, meydan okumadan, kibirlenmeden, kızmadan, saklanmadan izah edin de herkes görsün o sözün mahiyetini ve ağırlığını. Bir zamanlar Neo-concu Wolfowitz Irak’ta söz sahibi olmamız için 1 Mart tezkeresini geçirmemiz gerektiğini söylüyordu. Hatırlıyorsunuz değil mi? Bu ‘söz’ün Suriye’de söylemek istediğimiz ‘söz’den bir farkı var mı? Kaldı ki bir sözünüz varsa niçin o sözü bu ülkede dile getiremiyorsunuz? Türkiye sanatıyla, şehirleri ile, mimarisiyle, kültürel derinliğiyle, toplumsal barışıyla, eğitim düzeyi ile bir gelecek hesabı, derdi, planı, aşkı olan bir ülke havası veriyor mu ki başka ülkelere söyleyecek sözü olsun. Niçin ‘o söz’ bu topraklarda bir birliği, bütünlüğü, kardeşliği pekiştirici etkiye sahip değil? Üstelik nasıl oluyor da sizin Ortadoğu’ya dönük sözünüz ile ABD ve İsrail’in sözü bu kadar örtüşüyor? Yok mu sizin açınızdan burada bir tuhaflık? Son gelimlere gösteriyor ki söz sahibi olunacak bir Suriye de kalmayacak. Libya kalmadığı gibi. Sahi Kaddafi’den sonra Türkiye Libya’ya hangi sözü söyledi? Biz niçin bu sözün farkına bir türlü varamıyoruz? Bütün bu yapılanların Irak’tan sonra Suriye Kürtlerinin o ülkeden koparılması için yapıldığını görememek cehalet, zavallılık, iş bilmezlik değilse nedir ki? Bir avuç yazar aylardır Suriye’de asıl yapılmak istenenin ülkeyi bir diktatörden kurtarmak değil, Irak’tan sonra Suriye’deki Kürtleri de ‘Özerk Kürdistan’ potasına katmak olduğunu yazıp durdu. Niçin bu insanlara cahil, hesaplı, iş bilmez, muarız muamelesi çekip durdunuz? Suriye Kürtlerinin bu kargaşadan kendi kaderlerini tayin adımı çıkaracaklarını görememek nasıl bir ‘derin strateji’nin ürünüdür? Suriye’deki kargaşadan en çok ta İsrail’in yıllardır bölgede hayalini kurduğu ve oluşması için çabaladığı ‘Kürdistan’ın oluşumuna bir katkı çıkması sadece tesadüf müdür? Bunu bu halka tesadüf ve öngörülemeyen bir durum olarak göstermeyi başarabilecek misiniz? Gerçekten çok merak ediyorum. Diğer taraftan Suriye’deki Kürtlerden sonra sıranın hangi ülkeye geleceğini görememeyi hangi kelime ile açıklarsak size hakaret etmemiş oluruz? Medyaya kümelenmiş zavallılar topluluğu Suriye’deki son gelişmeleri ‘beklenmedik gelişme’ olarak adlandırıyor. Bunu beklememek, göremiyor olmak, bir de üstelik köşe yazarı olmak… Ne desek boş… Çekiç Güç ile Irak Kürtlerinin bağımsızlığa hazırlanma sürecine en çok karşı çıkan, buradaki hesaba dikkat çeken, bununla asıl yapılmak istenenin altını çizen ‘İslamcı’ çevreler, şimdi Suriye’de Çekiç Güç’ün yaptığının bir benzerini yapıyorlar. Bağımsız Kürdistan için tuğla taşıyorlar. Ne diyelim, inşallah bu ülkenin bölünüp parçalanması için son darbeyi indirenler Suriye’de ‘söz sahibi olmak’ için çabalayanlar olmaz. Ahmet Davutoğlu’na Türkiye’nin bölgede oyun kurmaya değil, bilinçli davranırsa çok çok orada kurulan oyunları bozmaya gücünün yetebileceğini kim söyleyecek? Geçtiğimiz aylarda Gaziantep MİT bölge müdürünü hangi gerekçeyle görevden aldığınızı açıklayın da Ortadoğu’da aslında neler olup bittiğine kendisi karar versin. Olmaz mı?

Süleyman Karagülle
27.07.2012
20:57

Sayın Mumtaz'er'e katılmıyorum. Bir hasta ölecektir diye yanındakilerin ona yumruklar atmasını kimse tasvip etmez. Esed'ı oraya sermaye dikti. Şimdi git diyor. Belki Beşar yenilecek ama bir gün gelecek sermaye dediğini yapamayacak. Direnenler çıkacak içlerinden galip gelenler olacak ve bir gün sermaye bu tür hükümdarlık iddiasından vazgeçecektir. Biz tarafsız olmalıyız. Uzlaştırmalıyız. Hakemlere gitmelerini istemeliyiz. Hakemlerin kararına göre hakkın tarafı olmalıyız. Nasılsa sermaye galip gelecek, biz de güçlünün yanında olmayı tavsiye etmeyi Mumtaz'er'e yakıştıramadım. Yurtta sulh, Cihanda sulh islam'in kendisidir. İslam'da savaş ancak barış için meşrudur. İnsanlık demokrasi ile yönetilince savaşlar sadece yağmacıların işi olur, biz de onlarla savaşırız. Mustafa Kemal'in müslim olup olmadığı tartışılabilir. Mustafa Kemal İslam'ı ve batıyı çok iyi bilen kişidir. Bu tartışılamaz. Bu devlet yapılabildiği kadar sentez edilerek kurulmuştur. Müstafa Kemal ilkeleri bin yıllık ilkedir. Adil düzenin temelleri üzerine islam'ın temelleri üzerine oturur. Türkiye'yi muasır medeniyetin fevkına yöneltir.

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
07:15

Ömer Lekesiz oflekesiz@hotmail.com

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Üç vakte kadar İslamcılık

İslamcı, 'Müslümanların ibadetlerini en rahat şekilde yapacakları en uygun rejimi aramayı, yine ibadet cümlesinden yeni nesilleri Din üzere korumayı ve Dinin yayılacağı olumlu bir ortamın sürekli varolması için çaba göstermeyi misyon olarak seçen kişidir'. İslamcılık ise bu üç hususun Din gayeli de olsa dünya esaslı olması nedeniyle yüklendiği siyasi isimdir ki, bu yanıyla ideolojiktir ancak onun beşeri ideolojilerden farkı Din-dünya dengesinde Kur'an'ı merkezde tutmasıdır. Diğer bir söyleyişle İslamcılık maddi kazanımları, somut siyasi sonuçları hedeflese de nihai zaferi belli bir kuşağın mecburiyetine dönüştürmez bilakis onu ertelenebilir niteliğiyle sürekli idealize eder. Bu manada İslamcılığın 19. Yüzyılın ikinci yarısında doğduğuna hükmedilemeyeceği gibi yerli İslamcılığın AK Parti ile birlikte sistemin içine çekilmek suretiyle sona erdirildiğine de hükmedilemez. Şundan ki, Reşit Halifeler dönemininin hemen ardından Hz. Hüseyin'in (şehadeti: 680) saltanata karşı başlattığı itiraz ile ondan yaklaşık elli yıl sonra doğan zühd hareketi (:tasavvuf) İslamcılığın kökenini oluşturur. İslamcılığın tarihsel gelişimi içinde İmam-ı Rabbani'nin (Müceddid-i Elf-i Sani, vefatı: 1624) başlattığı ve Mevlânâ Halid-i Bağdadî'nin (vefatı: 1827) devraldığı Müceddidilik Hareketi onun en meşhur örneğidir. Hasan el-Bennâ'nın (vefatı: 1949) İhvanü'l-Müslimin'i ile Ebu'l A'la Mevdudi'nin (vefatı: 1979) Cemaat-i İslamiyye'si de son zamanların en etkili iki İslamcı örgütüdür. Yerli İslamcılığın oluşumu Osmanlı'nın çöküşüne karşı siyasi bir fikir üretimi olarak pratik yararı gözeten rasyonalist bir içerikle başlamış olsa da asıl Müceddidilik Hareketi sayesinde bir varlık kazanmıştır. Bu manada Said Halim Paşa, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Akif Ersoy, Bediüzzaman Said Nursi, Abdülaziz Bekkine, Abdülhakim Arvasi, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Muhammed Raşit Erol, Mahmud Ustaosmanoğlu, Gönenli Mehmet Efendi, Süleyman Tunahan, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan (Allah hepsinden razı olsun) İslamcıdır. Son yüz elli yıl içinde İslamcılığın yeni devletin bekası adına, sistemden dışlanmakla sindirilemeyecek bir büyük güç olarak bir modernleşme projesi kapsamında sistemin içine çekilmek istenmesiyle, İslamcıların AK Parti iktidarına koşulsuz destek verişinde bir mütekabiliyet aramak ve dolayısıyla bundan İslamcılığın ölümüne hükmetmek yanlıştır. Çünkü bu eşitleyici bakış sosyolojik bir bakıştır ve bir simurg gibi sürekli kendi küllerinden doğan İslamcılığı anlamaya ve anlatmaya yetmez. Geçmişteki bir yazımda da belirttiğim gibi salt ezberlenmiş sosyolojik verilerle İslamcılığa üç vakte kadar ömür biçen bilimsel falcıların hali içki içirilince dağa kurt aramaya çıkan keçinin hali gibidir. Onlar da vaki tepkileriyle laiklik şarabını içip İslamcı dövmeye çıkmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar. Onların perspektifinden bakalım: Velev ki tüm İslamcılar AK Parti iktidarında dünya nimetini paylaşmaya dalıp misyonlarını unutmuş olsunlar. Ancak bu İslamcılığın bir kaybı değil özel olarak onların kendilerinin kaybıdır. Çünkü İslamcılık diplomalı münevverlerin inhisarında değildir. Bu kanaldan akışı duran İslamcılığın zühd hareketinin yeniden canlanışıyla bir tarikat önderinin asıl görevi olarak başka bir kanaldan akmaya başlamayacağını kim söylüyor ya da garanti ediyor? Bunu kimse söylemeyemez ve garanti edemez. Çünkü Hz. Hüseyin'den bugüne İslamcılık Endonezya'dan Endülüs'e kadar yüzlerce nehir halinde diriliş denizine akıyor. İran devriminde, Mısır, Tunus, Libya, Suriye kıyamında, en yürek yakan haliyle Arakan zulmünde bile İslamcılığın Kur'an esaslı yeni bir arayışını, çözüm üretme çabasını göremeyen gözler İslamcılığı idrak etmekten ve dolayısıyla onu sosyolojik ezberleriyle açıklamaktan acizdirler. Hayır hamaset yapmıyorum, tarihi ve toplumsal olayları da tersinden yorumlamıyorum. Önümde Aliya İzzet Begoviç gibi zihinlerde taptaze duran bir örnek var çünkü. 'Biz savaşmak için silahı elimize almadık, cihadın şartları oluştuğu, Allah rızası için savaşmak yükümlülük haline geldiği için silahı elimize aldık' diyebilen, bir sonuç adına değil, somut bir emir adına hareket eden mücahidler hep olmuştur ve olacaktır çünkü. Ancak Türkiye planında şu elbette konuşulmalı ve tartışılmalıdır: İslamcılık AK Parti iktidarıyla ne kazandı, ne kaybetti? Bu da evvel emirde İslamcıların bir iç meselesidir ve nitekim Ali Bulaç son yazılarında bunu tartışmaya açmıştır. Bu babada İslamcılığın bittiğine, üç vakte kadar Din'in şöyle ya da böyle olacağına hükmeden bilimsel falcılar ise ancak yeni Moğol istilasının işbirlikçileri olarak arkeolojik bir kıymet ifade edebilirler.

Reşat Nuri Erol
28.07.2012
07:19

Hüseyin Hatemi hhatemi@yenisafak.com.tr

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Anayasa ne oldu?

Ziya Paşa Merhum'un uyarısını unutmayalım: Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât/ Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde. Hukuk ve Ahlâk'ın ortak temel ilkeleri vardır ki bunlar bütün insanlık içindir. Bu ilkelerin koyucusu da Alemlerin Rabbi'dir. Bu temel ilkelerin bilinci toplumda düştükçe yozlaşma ve çökme tehlikesi büyür. Haleb ve Şam sorununun çözülmesini niyaz edelim ve kendimize dönelim, yanlış öğretilerin meş'um etkilerinden kendimizi kurtaralım. Haleb oradaysa, arşın her yerdedir, İstanbulve Ankara'da da bulunabilir, yeter ki elimize tutuşturulan ve ilahi damga yerine Şerr'in damgasını taşıyan arşınları elimizden atmasını bilelim. Piyasamıza nice sahte arşınlar sürüldü, toplatıldı, yeni moda sahteleri sürüldü. 'Milletlerin dostlukları yoktur, çıkarları vardır, Dünya bir yaşam savaşı alanıdır' meş'um sloganını taşıyan arşın her topluluğa dağıtıldı. İlahi damga taşıyan arşın unutturulduktan sonra, şimdi en eski sahte arşının 'çağdaş zevke göre dizayn edilmiş' modeli Amerikan Piyasasına hakim olmuş durumda: - Tanrı bir varsayımdır, bu perdenin ardında 'biz' varız. Bizim koyunlarımız olmadıkça birbirinizin kurdu olmaktan kurtulamazsınız. Kurtuluşunuz köleliğinizdedir! Ne dersiniz ey Azizan? Kurtuluşumuz köleliğimizde midir? Hâşâ, 'hayye alel-felâh'ın anlamı bu mudur? Oysa arada sırada hatırlar gibi olup sonra tekrar hafıza kaybıyla unuttuğumuz, gerçek arşınların değişmez damgasında mı anlamı aramalıyız? Bu damgada 'lâ ilâhe illallah!' cümlesi yok mu idi? '-Vardı galiba, daha da birşey olacaktı, hatta 'kula kul oldum aman kurtarınız!' diyerekten bir şarkı da terennüm ederdik amma bende hafıza mı kaldı?' İlâhi damgalı arşını insanlığa tekrar getiren büyük Sevgi elçilerinden Musa (a.s), 'yalnızca kendi soydaşını seveceksin!' demedi, Yaratıcı'nın 'ülkenizde yaşayan ve başka soydan olan kimselere zulmetmeyecek, onları da kendin gibi seveceksin!' emrini tebliğ etti. (Levitikus, 19, 33-34) Musa'ya tabi olduklarını söyleyenler bu emri tamamen tersine çevirerek anlamıyorlar mı? İslâm ümmeti de çoğunlukla böyle yapmıyor mu? Emir-ul mü'minin, 'dini ters yüz edilmiş bir giysiye döndürdüler' buyurmadı mı? Kuşaklarına sokulmuş sahte arşınlarla dünyayı arşınlayıp 'arşın mal alan!' diye bağıran çerçiler çok! Ne var ki sahte olmayan ilâhî damgalı arşın da Kitab'da yerinde duruyor. İsa Mesih de Musa'nın tebliğ ettiğini tebliğ etmedi mi? (Matta, 5,43 -48) Resûl-i Ekrem (S.A) de nihai olarak Kur'ai Kerim ile aynı temel ilkeleri tebliğ etmedi mi? 'iki çok değerli emaneti' bize vasiyet etti: Kur'an-i Kerim ve Kur'an-ı Nâtık olan Ehli- Beyt. Kur'an-i Kerim 657 de, Kur'an-ı Nâtık 680 de mızrağa geçirildi. Bu mızrak, sahte arşını temsil ediyordu. Sefine-t-un -Necât'ı, Nuh'un gemisini bu mızrakla deldiklerini zannettiler. Oysa Mizan'ın Rabbi şerrin sahtekar çerçilerinin 'ebter'olduklarını, Sevgi'nin Adaleti'nin Arz'a hakim olacağını bütün Sevgi elçilerinin dilinden bize bildirmişti. İki yetimin hazinesinin yakında günışığına çıkacağını ümid ediyoruz. Çifte ölçütlülük, Şerr'in sahte arşınını tek ve gerçek ölçüt olarak kabul etmekten pek farklı değildir, Ahlâk alanında metaryalizm yerine politeizmi ikame etmek demektir. Çifte ölçütlülük hiçbir inanç topluluğu, hiçbir halk topluluğu için caiz değildir. Habl-ul-Metin-i ilâhiyi cambaz ipiyle karıştırmayalım. Kur'an-i Kerim'i cambaz ipiyle karıştıran ve bu alanda oyun çevirmeye kalkışan herkes, husran zeminine düşüp yoğun bakım birimine kaldırılmaya mahkumdur. Meleklerin 'derhal in aşağı' uyarısına kulak vermezse, şuurunu yitirmeden son duyduğu ses, İblis'in kahkahası olur. Şimdi ben de bazı kahkahalar duyuyorum. Ne yapalım? Ko gülen gülsün / Hakk bizim olsun/ Gafil ne bilsin?/ Hakk'ı sever var! Yunus; 'bu halk içinde bize güler var!' dedikten sonra böyle söylüyor. Anayasa ne oldu? 1982 Anayasası, muhteşem Başlangıcıyla yerinde duruyor ve özellikle Başlangıç bölümü uygulamada bütün gücünü koruyor. Şam ve Haleb sorunu ne olacak? Uzmanlar, 'Barzani ikili oynuyor' demişler. Günaydın! Uğur mumcu (20) yıl önce bunu söylediği için bertaraf edilmedi mi? Sadr-ul- Müteellihin-i Şirazi (Molla Sadrâ), 'insanların çoğu bil-kuvve (potansiyel olarak) akla sahiptirler, ne var ki bil-fiil akıllarını kullanacak yerde kendi mesnedsiz hayalleriyle, kurgularıyla davranırlar'demişti. Garb cephesinde değişen bir şey yok! El-âne kemâ kân! Şam'da bir de 'Seyyide Zeyneb' var, bilenlere selâm olsun! Rabbimiz de Hayrulmakirin'dir. Mevla görelim neyler/Neylerse güzel eyler!

Sayfa: 2 / 2 (20 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 162 | Tarih: 22.7.2012
Mahir Kaynak
Birleşme
AK PARTİ PARÇALANIYOR
6464 Okunma
20 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
‘Âlâ’ dergisiyle buluştum
Kelerin deliği
620 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Dört vicdan:Kurtulmuş ve Bekaroğlu,Selahattin Eş
Yusuf'u "Yusuf"zannetmek
543 Okunma
1 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
Lenin ölmüş olsa bile mumyası yaşamıyor mu?
Milletlerin Kaderi
539 Okunma
2 Yorum
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
Şerli İftar Ziyafetleri
Bu Ramazan Başlangıç Olsun
537 Okunma
Emine Hocaoğlu
Hüseyin Gülerce
Muhafazakarlık,ne idik,ne olduk...
Muhafazakarlığı Eleştirmek
485 Okunma
1 Yorum
Zafer Kafkas