Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Hangi delil
979 Okunma, 15 Yorum

Mahir Kaynak

Hangi delil

31 Temmuz 2011 Pazar

 

Bir şeyi gözümle görsem, elimle dokunsam, kulağımla işitsem akla aykırı ise kabul etmem. Çünkü maddi delillerin üretilebileceğine ama doğru düşünebiliyorsanız kimsenin sizi aldatamayacağına inanırım.

- Duyularıma değil aklıma inanırım.

- Akıl duyulara dayanır. Duyuların bazıları yanıltıcı olur.

 

Yazdıklarımın darbecileri savunmak amacı taşımadığını söylememe gerek yok. Bu konuda ülkemizde devlet eliyle yapılan tek operasyonun aktörlerinden biriydim ve ciddi bedeller ödedim. Ancak bugün demokrasiyi savunanlardan farklı bir bakış açım vardı. Olayın hangi güçlerin eseri olduğunu, ülkemizin dünya üzerindeki yerinin değiştirilmek istenip istenmediğini soruşturdum. Yani herhangi bir olayı değerlendirirken şüphesiz bunun kanunlara uygun olup olmadığı araştırılır ama siyasi hedefleri göz ardı edilirse hem kiminle mücadele ettiğinizi bilemez hem de geleceğe yönelik tedbirler alamazsınız.

- Darbecileri savunmuyorum. Ama darbecilere karşıyım derken onların yanında olabilirsiniz.

- Darbe sosyal olaydır. İç dış işbirliği ile olur. Darbe hukukla değil karşı  darbe ile önlenir. Gereğini hakimler değil önleyenler yaparlar.

 

Bir ideal uğruna mücadele edenler için hazırlanan bir tuzak vardır. Onlar kendilerini destekleyen her bilginin doğru olduğunu peşin olarak kabul ettikleri için üretilmiş delillerle yönlendirilebilirler. Üstelik bu deliller devletin güvenlik güçleri tarafından sağlanmamışsa, bir takım belirsiz kanallardan geliyorsa dikkatli olmak gerekir. Delilleri sağlayan sizin idealinizi paylaştığını ve ortak hedefe hizmet ettiğini söyler. Aslında tam ters bir hedefe yönelik olabilirler ve sizi haksız eylemlere sürükleyerek gücünü kendi hegemonyasını güçlendirmek için kullanan bir güce dönüştürürler. İkinci aşamada eldeki delillerin üretilmiş olduğu ortaya çıkarılır ve sizi gözden düşürürler.

- İnsan ideolojisini destekleyen delillere kolay inanır. Sonra ortada kalır.

- Söylentilere inanmamak gerekir. Devletin de söylentileri tarafsız değerlendirmesi gerekir. Doğru haber zarar vermez.

 

Ben siyasi atmosferi şöyle değerlendirdim: AK Parti’nin iktidara gelişi dünyadaki bazı güçlerin işine gelmiyordu ve bunlar partinin ideolojisinin resmi ideoloji ile çeliştiğini görüyor, bu partiye karşı alışık oldukları yolu seçiyor ve bir darbe peşinde koşuyordu. Güçlü bir muhalefet oluşturma imkanına sahip olmalarına rağmen kestirme saydıkları yolu tercih ediyordu.

- Dış güçler darbeyi hazırlattılar olarak değerlendirdim.

- Dışarıda hazırlanan darbeleri asker içeride yararlı şekilde gerçekleştirme yollarını tutmuştur.

 

Uluslararası boyutta bunu desteklemeyen güçler de vardı ve başarılı olamadılar. Bu yola sapanlar yargılanmaya başladı. Ancak ciddi bir hata yapıldı ve darbe engellemekle yetinilmedi ve kurunun yanında yaş da yakılmaya başlandı. Yani yetişme biçimleri nedeniyle resmi ideoloji dışındaki görüşlere karşı olması doğal olan kimselerin günlük konuşmaları da delil sayıldı.

- AK Parti’ye karşı darbe dışarıdan da karşı olanlar olduğu için başarılmadı. Sonrasındaki uygulamalar yanlıştır.

- Başarısız girişim durdurulduğu zaman durduranlar cezalandırabilir. Başarısız geçmiş girişimler cezalandırılmaz. Darbenin cezası karşı darbedir. Evren’in yaptığı anayasa ile o Evren mahkum edilemez.

 

Darbeyi destekleyen güç önündeki fırsatı kaçırmadı. Ne kadar çok insan suçlanırsa, üstelik bunların önemli bir bölümü üretilmiş delillerle itham edilirse şanslarının artacağını gördüler. Ansızın yüzlerce üst düzey komutanın tutuklanmasıyla karşılaştık. Kendime şu soruyu sordum: Darbe yapacak olsam bu kadar insana haber verir miydim yoksa birkaç kişi aramızda karar alır gerisi süreç içinde emirlere uyarlar mıydı? Zaten yetişme ortamları bu sürece uygun olduğu için herhangi bir sorun da çıkmazdı.

- Bu kadar subay tutuklandı. Darbeye bu kadar kimsenin katılması darbe tekniğine aykırı.

- Belki de darbeciler aralarında hiç yoktur. Darbecileri güçlendirme dışında bir işe yaramayan muhakemeler.

 

Karşı gücü yener ve ezersiniz. Ama sizin tarafınızda olanın yanlışlıklarını düzeltirsiniz. Biz çocuğunu dayakla terbiye eden ana babalara benzedik. Bazı yayın organlarında asker aleyhtarı haberler ön sırada yer aldı.

- Darbecileri cezalandıralım derken askere saldırıyoruz. Darbeyi önleyenleri de cezalandırıyoruz.

- Darbeyi askerler önlemedi mi. Neden ordumuzun kahramanlığından bahsetmiyoruz.

 

Gerçekte herkes değişiyordu. Çok önem verdiğimiz siyaset kurumu artık eskisi gibi değildi ve olamazdı. Bu değişimi bürokraside de gerçekleştirilirken çok savunduğumuz adaletten, insani değerlerden uzak kalamayız. Uşaklarla bir yere varılmaz. Önce sağlam karakter, sonra buna eşlik eden doğru bir dünya değerlendirmesi gerekir.

- Dünya değişiyor. Bürokrasiye zulüm etmemeliyiz.

- III. bin yıl uygarlığında sivil bürokrasi tasfiye edilecek. Serbest meslek erbabı kalacaktır. Askerî bürokrasi ise çok daha güçlenecek ve millîleşecek.

 

 

Mahir KAYNAK

Paranın rolü

6 Ağustos 2011 Cumartesi

 

Paranın bireyler için önemi tartışılmaz ama dünyaya yön verdiği söylenirse şüpheyle karşılanır. Para gerçekte bir kağıt parçası ya da kağıt üzerine yazılmış rakamlardan ibarettir. Onun önemi karşılığında alınan mal ve hizmetlerdir. Yani para kendi başına bizi bir yere götürmez ama onunla aldığımız araba bu işi görür. Ancak bugüne kadar pek tartışılmayan konu onun siyaseti nasıl yönlendirdiğidir.

- Paranın siyasetteki rolü nedir.

- Devlet demek para demektir.

 

İkinci Dünya Savaşından sonra Bretton Woods’da Dünya para sistemini belirleyen bir anlaşma imzalandı. Buna göre devletler, eskiden olduğu gibi, paralarını merkez bankasındaki altına karşılık olarak çıkarmayacak, bunun yerine ABD, doları altın karşılığı çıkaracak ve ülkeler de dolara karşı para çıkaracaktı. Ülkelerin parası dolar aracılığıyla altına bağlanmıştı. ABD her ülkeye bir ons altın karşılığında 35 dolar vermeyi taahhüt ediyordu.

ABD kasasındaki altının karşılığının çok üstünde para bastı. Ama ellerinde para tutan ülkeler dolar karşılığında altın istemeye başladılar. Fakat ABD’nin bunu karşılaması mümkün değildi. ABD soruna kolay bir çözüm buldu. Bu çözüm tek cümleden ibaretti ve ABD anlaşmanın geçersiz olduğunu söylüyordu. Bundan sonra paranın karşılığı altın olmaktan çıktı ve döviz kurları esnek hale getirildi.

- İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra ABD parasını altına, diğer devletler dolara bağladılar. Altını veremeyince tek taraflı feshetti.

- Yahudilerin hayvan gördüğü insanlara karşı sözlerinde durmadılar. Ama hayvanlar da hayvanlıklarını ispatlıyorlar. Merkez bankaları karşılıksız dolar karşılığı para çıkarıyorlar.

 

Bu olayı anlatmamızın nedeni günümüzde, aynı olmasa bile, benzer bir durumla karşılaşmamızdır. Bugün paranın değerini satın alacağı mal ve hizmetler belirlemektedir. ABD, eskiden olduğu gibi, mal ve hizmetle karşılayamayacağı kadar çok dolar çıkarmıştır. Eğer elinde dolar tutanlar ABD’ye al doları ver malı deseler ABD bunu karşılayamaz. Ancak ellerinde dolar tutanlar bu yola sapmıyorlar. Çünkü böyle bir durumda doların değeri sıfıra iner ve herkes alacağını kaybeder. Mesela elinde en çok dolar tutan ülke olan Çin bunu saklamaya devam ediyor. İstese doların değerini çok düşürür ama bu durumda elindeki tüm dolarlar değersiz hale geleceği için en çok kaybeden o olur. ABD prestij kaybeder ama, yeni bir para çıkarmak da dahil, para sorununu halletmek mümkündür.

- Dolar stoku olanlar doları almakla tuzağa düştüler. ABD’de karşılığı yoktur. ABD yeni dolarla bu sorunu çözer.

- Doların batması demek o devletin yıkılıp yeni devletin kurulması demektir. ABD böylece yıkılacak, Federe devletler para çıkarabilir. Bağımsızlıklarını ilan edebilirler.

 

Bir paranın değeri sadece onu çıkaran ülkede satın alacağı mal ve hizmetlerle ölçülmez. Eğer bu para dünya ölçeğinde satın alma gücüne sahipse miktarı artırılabilir. ABD parasını geniş bir alanda kullanılır hale getirmek istiyor. Bunun en kolay ve güvenli yolu herkesin muhtaç olduğu bir malı dolarla satın alabilmektir. Bunun için en uygun mal petroldür. Eğer petrol üreten ülkeler mallarını dolarla satıyorsa herkes bu ihtiyacını karşılamak için dolar tutmak zorundadır. Bir de petrolün fiyatı artarsa dolara talep de artar. Bugün arz ve talebin etkisini aşan fiyat yüksekliğinin sebebi budur.  

- Doların etki alanı dünyadır. Petrolün fiyatı doların enflasyonudur.

- Bugünkü para karşılıksız paradır. Zengin etmek istediklerine verilmektedir. Gelecekte para emek karşılığı çıkarılacaktır. Bu para sistemi batacaktır.

 

ABD petrol ihtiyacını karşılamak için Ortadoğu’da egemenlik peşinde değil çünkü böyle bir sorunu yok. Acaba bölgede Arap Baharı olarak adlandırılan gelişmelerin amacı ne? Bunun demokrasi talebi olduğunu söyleyenlere hiç katılmıyorum. Demokrasi siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılan bir fantezi. Dünyada hiçbir zaman din, ideoloji ve demokrasi benzeri yapılanmalar için mücadele edilmedi bundan sonra da olamayacak. ABD bölgede egemen olacak ve petrol dolarla satılacak.

- Arap baharı petrolün dolarla satılmasını sağlamaktır.

- Yakında petrolün yerini tutan organik petrol yaygınlaşacak ve petrol krallığı sona erecektir. Yeter ki dağıtım organize edilsin.

 

Osmanlının tasfiye nedeninin petrol olduğunu anlasak bugünü daha iyi değerlendiririz.

- Osmanlılar petrol için tasfiye edildi.

- Sermaye önce derebeyliği yıktı, sonra müstemlekeciliği, sonra krallığı yıktı şimdi de devletleri yıkıyor. Başaramaz.

 

 

Yorum: Tebrikler

 

Tekel sermaye bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Orta Doğu’ya hakim olması için iki şeyin emre alınması gerekir. Biri İslamiyet’i temsil eden Ak Parti ya yok edilmeli ya da Sermayenin emrine kayıtsız şartsız girmelidir. İkincisi de Türk ordusudur. Türk ordusu ya çok zayıf hale getirilmeli. Mecalsiz işe yaramaz hal almalı. Ya da kayıtsız şartsız emrine girmelidir.

Bunun için darbe girişimlerini hazırladı ve durdurdu. Sonra hukukî olmayan bir yolla darbeciler aleyhine davalar başlattı. Bu davalardan da AK Parti’yi sorumlu göstermeye başladı. Böylece ordu ile AK Parti’yi çatıştırarak iki hasmını birbirine kırdırma planını uyguladı.

Komuta kademesi Sermayenin bu taktiğini gayet iyi değerlendirdi. Askerlerin sivil mahkemelerde muhakeme edilmesine izin verdi. Bu yolla suçlanacak askerlere zulüm yapılacağını biliyordu. Ama askerlik zaten fedakarlık ocağıdır. Komutanlar hapishaneye görevleri gereği girdiler. Albay Çiçek görevi gereği proje hazırladı. Görevi gereği de hapistedir. Görevi gereği emeklidir. Ama zaten asker demek bu demektir. Bu yolla ordu ile asker arası da açılmıştır. Ama üst kademe bunu düzelteceklerdir.

Türkiye’de çok büyük gerginlik oluşturulmuştur. AK Parti Askerin emrindedir. AK Parti askerleri dize getiriyor. Oysa yargı ile AK Parti’nin bir ilgisi yoktu. 30 ağustos çok çetin bir döneme girdi. 14 general emekli edilmezse AK Parti’nin etkinliği sona erecek. 14 general emekli edilirse bu sefer de ordu perişan olacaktır. Böylece Sermaye tam tuzağı ayarladı. Birini perişan edecekti. AK Parti veya Askerler.

Buna ben çare bulamıyordum. Ama diyordum ki ordumuz buna bir çözüm bulur. Beklenmedik çözüm ortaya çıktı.

Koşaner ve kuvvet komutanları istifa ettiler. Necdet Özel’i bıraktılar. Hükümet zorunlu olarak onu kara kuvvetleri komutanı yaptı ve genelkurmay başkanlığına vekalet verdi. Hükümet zor durumda idi. Özel’in şartlarını kabul etmek zorunda idi. Basın orduya saldırdı ve Ak Parti’ye güç verdi. Şartlara kulak verme tasfiye et diye pohpohladı.

Benim korkum Ak Parti’nin bu oyuna gelmesi olmuştur. Böylece basın AK Parti’yi çok güçlü ve kahraman yaptı. AK Parti’nin pısırıklığı sona erdi. Şimdi tuzağa düşüp düşmemesi idi. AK Parti akıllılık yaptı ve Özel’in önerilerini kabul etti. Yükseltmeler usul içinde olacaktı. 14 general emekli edilmeyecek temdit edilecekti. Bu da genelkurmay başkanını güçlendirdi. Ordu onura oldu.

Sermaye bir tuzak kurdu. Orduyu veya AK Parti’yi perişan edecekti. Ama sonunda ordu da AK Parti de ulus nezdinde yüceldiler.

AK Parti’nin ve Askerin gösterdiği siyaseti hakimlerimiz de göstermelidirler. Tamamen siyasi olan ve dışarıdan tezgahlanan bu davaları bir an evvel bitirmeden genişletmeden hatta mahkum etmeden bitirmelidirler. Savcılar da hadlerini bilmelidirler. Artık orgeneralleri tutuklama gibi gafletten kurtulmalıdırlar.

Yargı kendi kendine bu feraseti gösteremezse AK Parti genel afla bu işi sona erdirmelidir. Askerler de savcının tutuklama taleplerine izin vermemelidirler. Evet Türkiye siyasi bir zafer kazanmıştır. Bunu taçlandırmak gerekir. Ordumuzu ve partimizi tebrik ediyorum.

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
10.08.2011
10:48

HAYRETTİN KARAMAN bir "yazı" yazdı, ortalığı hareketlendirdi...

[keşke HİLMİ ALTIN Hayrettin hocanın yazılarını yeniden yorumlasa..]

Birçok yazar

her gün

Hayrettin K.

hocanın bu yazısını yorumluyor...

Mesela, dün Ahmet Hakan, bugün Ertuğrul Özkök de yorumlamış!

Gilay Göktürk'ün değerlendirmesi dikkatimi çok çekti:

***

Hayrettin Karaman'ın yazısı

Hayrettin Karaman'ın Yeni Şafak'ta yayınlanan "Tahammül mü; hoş görmek mi" başlıklı yazısı -kendisinin de korktuğu gibi- yoğun tepkilerle karşılaştı. Eleştirenlerin endişelerini anlıyorum ve bir ölçüde katılıyorum. (Bunlara değineceğim) Ama yine de bana, Hoca'ya biraz haksızlık yapılıyor; yazının ana fikri gözden kaçırılıyor gibi geldi. Okumayanlar için özetleyecek olursak, Sayın Karaman söz konusu yazısında önce bir Müslüman'ın imkânlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm, ahlak ve adabının hâkim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak isteyeceğini; yine imkân bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman'ın kamuya açık yerde dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışı engellemek veya ıslah etmek maksadıyla müdahale etmekle yükümlü olduğunu söylüyor. Dikkat edilirse bu bölümde ifade edilen şey genel ve teorik bir kural. Hemen arkasından da somut duruma geçilip şu soru soruluyor: "Bir Müslüman yukarıda özetlediğim imkanlardan mahrum ise, çok dinli, çok kültürlü, çok ahlak anlayışlı bir toplum içinde yaşamak durumunda kalmış ise ne yapacaktır?" Ve şöyle devam ediyor: "Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır. Şartlar, ötekilerden ayrı bir mekana yerleşip orada kendi inancına göre yaşamaya elverişli değilse bunu da yapamayacaktır. Geriye beraber, yan yana yaşama şıkkı kalıyor." Yazının daha sonraki bölümünde ise Hayrettin Karaman'ın bugün Türkiye için kaçınılmaz gördüğü bu "birlikte yaşama" durumunda Müslümanlar'ın nasıl davranması, nasıl hissetmesi gerektiği ile ilgili fikirlerini ve tabii dindar kesime yönelik iç eleştirilerini okuyoruz. Yazının ana fikri de zaten burada başlıyor. Karaman bu bölümde çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslüman'ın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin "hoşgörü" değil, "tahammül" olması gerektiğini savunuyor. Hoşgörü kavramının "hoş bir şey gibi görmek" şeklinde algılanmasından duyduğu rahatsızlıkla, tahammül kavramını getiriyor ve Müslüman bir kişinin farklı olanlarla arasındaki farkın "farkında olmak" mecburiyetine vurgu yapıyor. Zaten yazının finalinde yer alan şu cümle onun bu yazıdan meramını açıkça ortaya koymakta: "Dindarlık bakımından en önemli tehlike bu 'farkında oluşun' ortadan kalkmasıdır. Şartlar öyle getirdiği için farklılığa tahammül ederek, kimsenin -düzen tarafından verilmiş- hak ve hürriyetine müdahale etmeden yaşamak başkadır, hoş olmayanı hoş görmek başkadır." X x x Bu yazı bana köşe yazarlığına başlarken yazdığım ilk yazıyı ( Hoş Görmeme Hakkı, Yeni Yüzyıl, 19 Aralık 1994) hatırlattı. Belki de bu yüzden, Karaman'ı daha iyi anladım. Zira ben de o yazıda, hoş görmenin, hoş bir şey gibi görme noktasına doğru kaydığını yazmış ve şöyle demiştim: "Bilindiği gibi, hoşgörü bileşik bir kelimedir. Birleşik yazılır, birleşik okunur ve 'katılmadığınız, beğenmediğiniz hatta zararlı ya da tehlikeli bulduğunuz şeylere hayat hakkı tanımak, varlığını kabul etmek' anlamını taşır. Ama galiba son yıllarda çoğunluk bu kelimeyi ayrı yazmaya ve öyle anlamaya başladı. Etrafında yaşanan yanlışlıkları, kalitesizlikleri, ilkellikleri hoşgörmüyor; 'hoş bir şey' olarak görüyor. (...) Belki de diyorum, geçmişte farklılıklara tahammül gösteremeyen bazıları, 'demokrat olmanın' faziletlerini yeni yeni keşfettiklerinden, kantarın topuzunu kaçırıp bir çırpıda 'tahammül etmek'ten sempati duymaya doğru kayıverdiler. İsteyenin türban takma hakkını savunayım derken neredeyse kendi başlarını örtecekler. Devlet televizyonundaki arabesk yasağına karşı çıkmakla işe başlayıp arabesk hayranı oluverdiler. İslami kesimin de entelektüelleri olabileceğini görmeleriyle birlikte onların müritliğine soyundular." Dikkat ederseniz, 17 yıl önce yazdığım bu yazıda, ben de bugün Karaman'ın taşıdığı kaygıyı (ama tersten) dile getiriyor; din ve ibadet özgürlüğünü savunan liberal demokratların "farklılıklarının farkında olmaları gerektiğine" vurgu yapıyorum. Bu yazımda, Karaman'ın savundukları ile benim yıllar önce yazdıklarım arasındaki simetriyi vurgulamakla yetinip, bir sonraki yazımda sözünü ettiğim simetrinin anlamı üzerinde daha derinlemesine durmak istiyorum. (Biliyorum, daha önce iki defa "devamı gelecek yazıya" duyurusu yapıp ani gündem değişiklikleri dolayısıyla ikinci bölümleri yazmaya fırsat bulamadım. Ama söz, bu defa devamını getireceğim.)

Reşat Nuri Erol
12.08.2011
05:21

İnsanlık Adil Düzen'e muhtaç

12 AĞUSTOS 2011

Saadet Partisi her yıl geleneksel hale getirdiği başta D-8 ülkeleri olmak üzere İslam Ülkelerinin Ankara'da görev yapan büyükelçilerine verdiği iftar yemeği bu yıl da büyük bir katılımla gerçekleştirildi. İftar sonrası konuklara hitap eden Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, konuşmasında batının çifte standardına dikkatleri çekerek, insanlığın kurtuluşu için yeni bir düzenin şart olduğunu söyledi. Kamalak, "İşte Irak, işte Filistin, İşte Bosna-Hersek! İşte bu yüzden, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nı yeniden tanzim etmeye, yani barışı, hak ve adaleti esas alan Adil Düzen'i tüm insanlığa sunmaya mecburuz. Adaleti sağlamak için buna mecburuz. Mazlumların haklarını korumak için buna mecburuz. Tüm insanlığın huzur ve saadeti için buna mecburuz. Çünkü bütün insanlık Adil Düzen'e muhtaçtır" dedi.

Swiss Otel'de düzenlenen iftar programına Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak'ın yanı sıra D-8 ülkelerinin büyükelçileri, İslam ülkelerinin büyükelçileri, müsteşarları, siyasi ateşeleri, İslam ülkelerinde etkili olan basın kuruluşları da iştirak etti. Programa İran'dan Bosna Hersek'e, Filistin'den Somali'ye, Kazakistan'dan Bahreyn'e kadar bir çok İslam ülkesinin temsilcisi katıldı. İftar programına ayrıca Saadet Partisi Onursal Genel Başkanı Recai Kutan, Diyanet İşleri Eski Başkanı Lütfi Doğan, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcıları, GİK Üyeleri ve Genel Başkan Danışmanları da katıldı. İftar öncesi konukların masalarını tek tek gezen Kamalak, misafirlerine 'hoş geldin' dedi. İftar sonrası kısa bir konuşma yapan Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, konuşmasının başında Ramazan ayının önemine değindi. Kamalak, "Ramazan, başı rahmet, ortası mağfiret, sonu necat olan mübarek bir aydır. Kur'an-ı Kerim, dünya semasına bu ayda indirilmiştir. Bu ay kardeşliğin ve huzurun tesisi için bir yandan ibadetin, diğer yandan yardımlaşmanın arttığı bir ay olmalıdır. Bu çerçevede Somali'deki kardeşlerimizin karşılaştığı açlık ve sefaletin izalesi için yardım çağrılarına katkıda bulunmalıyız. Bazı ülkelerde meydana gelen kargaşaların durdurulması için sağduyu ile hareket etmeliyiz" dedi. İngiltere'deki ayaklanma dehşet verici Kamalak, son günlerde bazı İslam ülkelerinde meydana gelen hareketler ve Norveç'te yaşanan katliam sonrası dünyanın sürüklendiği durumun dehşet verici olduğunun altını çizerek, "Bir kısım kardeş Müslüman ülkelerde meydana gelen hareketlere ilaveten Norveç'te yaşanan katliam ve son günlerde İngiltere'deki ayaklanma ve yağma, dünyanın içine sürüklendiği durum itibarı ile dehşet vericidir. Bu gelişmeler ahlaki ve manevi temellerden yoksun, adalet duygusunun ve adil bir paylaşımın olmadığı topluluklarda kalıcı bir huzurun sağlanamayacağının açık bir delilidir. Görülüyor ki ne Siyonizm ne de onun kurduğu Komünizm dünya barışına hiç bir katkı sağlamamıştır. 1989'da Sovyetlerin dağılması, Komünizm'in çöküşü olarak görüldü. Böylece soğuk savaş dönemi bitmiş, dünya tek kutuplu hale gelmiştir. Komünizm'in çökmesinden hemen sonra NATO'nun strateji değiştirmesi, İslam'ı ve İslam ülkelerini, düşman olarak değerlendirmesi dünyada yeni bir durum meydana getirdi" diye konuştu. 11 Eylül 2001 hadiseleri bahane edilerek, ABD Başkanı'nın ifadesiyle yeni bir Haçlı Seferi'nin başlatıldığını da hatırlatan Saadet Lideri Kamalak, sonrasında ise Afganistan ve Irak'ın işgal edildiğini söyledi. Kamalak, "Her iki ülkede milyonlarca insan katledildi; binlercesi hapishanelerde işkence ve tecavüzlere maruz kaldı. İslamafobia planlı bir tarzda Batı toplumlarına bir zehir gibi zerkedildi. Bu süreçte İslam'a, İslam Peygamberi'ne ve Müslümanlara karşı basın yoluyla saldırılar oldu. Minareleri dahi yasaklamak için kanunlar çıkarıldı. Müslüman'ca giyinen genç kızların okumalarına bile engeller getirildi. Bütün bu gelişmeler neticesinde Batı âlemi hiç beklemediği tepkilerle kaşlaştı. Norveç'te de bir gencin 80'den fazla insanı hunharca katletmesi ve İngiltere'de meydana gelen sokak kargaşası ve talanları, kanaatimce, Batının izlediği bu yabancı düşmanlığı ve İslamofobia'nın bir tezahürüdür. Bizler, Müslümanlar olarak bu vahşi gelişmelere dur diyebilecek inanca sahibiz. Müslümanlar olarak gerekli adımları atmaya, gerekli mesajları vermeye mecburuz" açıklamasında bulundu. Tek çare İslâm Birliği'dir Kamalak, meydana gelen bütün bu gelişmelere karşın İslam'ın mana itibariyle barış ve huzur olduğunu da kaydederek, "İslam, mana itibarı ile zaten "Barış ve Huzur" demektir. Rahmetli Erbakan Hocamız, bu durumu yıllar önce gördüğü için, çözüm yollarını da bizlere göstermiştir. Çözüm; İslam Birliği'dir. Evet; tek çare, İslam Birliği'dir. İyi de İslam Birliği nasıl kurulacaktır? İslam Birliği'nin kurulması için öncelikle, İslam ülkelerinin oluşturduğu bir İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmalıdır. İslam Ekonomik İşbirliği sağlanmalıdır. İslam Dinarı çıkarılmalı. İslam Kültür Teşkilatı kurulmalıdır. İslam Savunma Paktı; yani İslam NATO'su kurulmalıdır. Aslında İslam Birliği için, genel bir fikir birliği oluşmuş, bir kısım çok önemli adımlar da atılmıştır. Bilindiği gibi; İsrail'in Kudüs'ü işgalinden sonrası, 1969 yılında, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ), 1975 yılında da İslam Kalkınma Bankası kurulmuştur. Rahmetli Erbakan Hocamız, karar alma sürecini hızlandırmak ve etkin bir süreci başlatmak için D-8'lerin kuruluşuna öncülük etmiştir. Bilindiği gibi D-8'ler 8 İslam ülkesi tarafından kurulmuştur. Ancak bu birlik bütün İslam ülkelerinin üyeliğine açıktır" şeklinde konuştu.

Reşat Nuri Erol
12.08.2011
05:37

Yukarıdaki

"Dünya Adil Düzen'e muhtaç"

haberi, bugünkü Milli Gazete'nin manşet haberidir...

İlgilenenlerin bilgisine...

reşad

Reşat Nuri Erol
12.08.2011
05:57

Bu asrın yorumcusu Bediüzzaman toplumsal hayattaki değişimi anlatırken insanlığın gelişimini 5 evreye ayırıyor: Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret, ecir, malikiyet ve serbestiyet. Ecir dediği kapitalist dönemin sonunun geldiğini ve onunda öncekiler gibi yırtılarak, mülk ve serbestliğin daha çok öne çıkacağı dönemin geleceğini söylüyor. Bir başka eserinde de "insanoğlu esir olmak istemediği gibi ecir (ücretli) olmak da istemez" diyerek yeni dönemin özelliğini vurguluyor. Şu anda kapitalizmin yırtılışına tanık oluyoruz. Görünen bu... (Yaşar Süngü)

Reşat Nuri Erol
12.08.2011
06:09

Mümtaz'er Türköne

Harbiyelinin yeni general modeli

Yazılı ve görsel medyanın bize aktardığı sahneleri, özellikle yarının generalleri izlemeli. Kurmay zekâsı yaşanan tecrübeden, olabildiğince kapsamlı sonuçlar çıkarmaya çalışır. Tablo herkesi rahatsız ediyor. Askerlik bir şeref mesleği. O kadar meşakkate katlanmak ve meslekî bir görev olarak ölüme her an hazır olmak için moralinizin yüksek olması lâzım. Ordumuzun güvenilirliği ve itibarı hiç bu kadar ayağa düşmemişti. Harbiye'den mezun genç bir teğmen ölüme atılmaya hazır beklerken ana karargâhına nasıl güvenecek? Biz nasıl rahat uyuyacağız? 'İnternet andıcı' davası, TSK için düşülebilecek en dip çukur. Ergenekon ve Balyoz davası gibi, spekülasyona açık bir tarafı yok. Ortadaki suça 'işlenmedi' diyen de yok. TSK, kurumsal olarak, emir komuta zinciri içinde suç işlemiş. Sadece haklarında iddianame tanzim edilen kişiler değil, Genelkurmay karargâhı bütünüyle kurumsal yetkileri ve imkânlarıyla bu suça ortak olmuş. Birçok ölçüden sadece biri: Suç en yetkili kişinin emri ve talimatlarıyla işlenmişse, bu suç artık kurumsal bir nitelik kazanır. Görünen o ki, İlker Başbuğ da hesap verecek. Emekli Orgeneral Hasan Iğsız'ın Beşiktaş adliyesinde hâkimin karşısında ölçülü ve saygılı tavırları, genç teğmenlerin dikkatinden kaçmamıştır. Ama asıl dikkat edilmesi gereken, hâkimin yönelttiği suçlamalar. Genelkurmay II. Başkanlığı yapmış bir orgenerale hâkim tane tane şu suçlamaları yöneltiyor: Ergenekon terör örgütünün amaçları doğrultusunda askerî müdahale ortamı oluşturmak. Bu amaçla internet siteleri vasıtasıyla kara propaganda faaliyetlerini icra ve organize etmek. Devlet yöneticilerini baskı altına almak. Gerektiğinde kamu düzenini bozup ülkede kaos ve düzensizlik oluşturmak. Halkı devlet yöneticilerine karşı kışkırtmak ve böylece anarşi ortamı oluşturmak. Cebir ve şiddet yöntemleriyle hükümetin görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek. 'İnternet andıcı' Türkiye'nin yakın tarihinin röntgenini veriyor. TSK, bir siyasî parti gibi çalışmış. Sahip olduğu kurumsal imkânları hukuk düzenini ortadan kaldırmak ve kamu düzenini bozmak için kullanmış. Ne için? Siyasete müdahale etmek için. Darbenin basit bir eylem olmadığı, şartları olgunlaştırmak için her şeyi tepetaklak etmek gerektiği ortada. Ordu hükümete, hükümetin yönettiği devlete savaş açmış. Düşman bir ülkenin ordusu değil, kendi ordumuz. Savaş zamanı olsa, iki saatlik yargılama sonucu bu paşaların kurşuna dizilmesi gerekirdi. Sonra, zincirleme bir çözülme başlıyor. Karargâh, şerefi ile oynayıp Dursun Çiçek'i kurban veriyor. Dursun Çiçek, kendi onurunun kavgasını veriyor. İhbarlar yağıyor. Şimdi de II. Başkan Iğsız, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u adres gösteriyor. Türkiye yakın tarih içinde sıradışı olaylar yaşadı. Bir AK Parti kapatma davası bile, geride bıraktığımız bataklık hakkında fikir vermek için yeterli. Ordu, kendi hükümetine karşı bir savaş yürütmüş. Kirli yöntemler kullanmış. Bu ülkeye hiçbir düşmanın veremeyeceği zararı, o üniformanın altında ve o koca koca karargâhlarda planlamış. Tank çamura saplanmış durumda. Bu tankı saplandığı bataklıktan ancak sivil hükümet çıkartabilir. Sivil hükümetin kefaleti ile ordumuz yeniden itibar ve güven kazanmaya başlayabilir. İstikrarlı ve güven veren bir hükümet iş başında. Olup bitenlerin maksadı da bu hükümeti karalamakmış. Şimdi bu hükümet, orduyu elden geçirecek yeni bir ayar verecek ve 'bu iş tamam' dediği zaman, bizler de yeniden hukuk ve ülkenin çıkarlarından sapmayan generallerin ordumuzu yönettiğine inanmaya başlayacağız. Ordumuzun, benimsediği stratejik konseptlerden organizasyon şemasına kadar her şeyin tepeden tırnağa elden geçirilmesi lâzım. Hukuk denetimi işliyor. Sivil denetimin kurumlaşması ise ordunun devlet içindeki yerinin evrensel standartlara çekilmesine bağlı. Genç Harbiyelilerin kafasında artık yeni bir general modeli gelişiyor olmalı. m.turkone@zaman.com.tr 12 Ağustos 2011, Cuma

Sayfa: 2 / 2 (15 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 112 | Tarih: 7.8.2011
Mahir Kaynak
Hangi delil
Tebrikler
979 Okunma
15 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Adı bilinen son Türk Genelkurmay Başkanı
Asker topluluk
818 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Vahim Bozukluklar ve Sapıklıklar
Felsefecilerin Soruları
744 Okunma
Emine Hocaoğlu
Ahmet Taşgetiren
500 milyon dolarlık vicdan
Taşıma suyla değirmen dönmez
637 Okunma
6 Yorum
Zübeyir Erol
Zülfü Livaneli
dünün penceresi
zalim sistemler kanla ölümle beslenir
499 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ebubekir Sifil
Değişim
Nasıl Değişmeli?
479 Okunma
Zafer Kafkas
Ruşen Çakır
PKK olmasaydı?
Şerde Hâyır Zorlaması
474 Okunma
Tayibet Erzen
Taha Kıvanç
Uyarayım:Ben biraz tuhafımdır
Bildik tuhaflıklar; değişim, hafıza ve lügat
443 Okunma
1 Yorum
Ahmet Kirtekin