Adil Düzen'e Doğru
Reşat Nuri Erol
1995 1.Baskı
829 Okunma
1991-1995 1.Kitap

 

 

 

 

YENİ DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ

 

PEYGAMBERLER

S İ S T E M İ

 

A D İ L

DÜZEN

 

 

“ADİL DÜZEN”e DOĞRU…

ADİL DÜZEN ÇALIŞMALARINA

 G     İ     R     İ     Ş

 

 

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

1993-1994

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ

 

A D İ L

DÜZEN’e

D O Ğ R U

 

 

 

(NOTLAR)

 

 

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

(Süleyman KARAGÜLLE Üstadımızın Kitap İsmi Teklifidir)

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

BATI MEDENİYETİ'NE ALTERNATİF

PEYGAMBERLER

D Ü Z E N İ

VEYA

SİSTEMİ

 

 

 

 

 

T Ü R K İ Y E

NASIL  KURTULUR

?

ADİL DÜZEN

NASIL   KURULUR

?

 

 

 

 

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

'ADİL DÜZEN'E DOĞRU...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

'PEYGAMBERLER SİSTEMİ' ARAYIŞLARIMIZ./.'ADİL BİR DÜZEN' NASIL KURULUR?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİDEN YAPILANMAYA

ADİL BİR DÜZEN KURMAYA

D A V E T

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AMA

S  E  N

YİNE  DE

HATIRLAT

 

 

 

 

 

 

REŞAT NURİ EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

'ALTERNATİF SİSTEM' ARAYIŞLARIMIZ... / ...'ADİL DÜZEN'E DOĞRU ADIM ADIM...

 

 

 

 

 

 

İ   T   H   A   F

 

Önce;

Dünyaya gelmemde ve yetişmemde,

Üzerimde sonsuz emek ve hakları olan:

Sevgili BABAM, ANNEME…

Ayrıca

Sevgili EŞİM FATMA HANIM ve

BÜTÜN AİLE FERTLERİME…

 

Sonra;

Üstadım SÜLEYMAN KARAGÜLLE ve

Hocam NECMEDDİN ERBAKAN olmak üzere;

Bütün çalışma ve 'ADİL DÜZEN EKİBİ' arkadaşlarıma…

 

Ve bundan sonra;

BU UZUN VE ÇİLELİ YOLDA BİZİMLE BİRLİKTE OLACAKLARA...

 

Başarılı olmamız ümid, duâ ve dileğiyle…

 

İTHAF OLUNUR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

AKEVLER HAREKETİNİN DÖNÜM NOKTALARI TAKVİMİ

 

1967 --- AKEVLER resmi olarak kuruldu…

 

1969 --- 1969 SEÇİMLERİ VE “BAĞIMSIZLAR HAREKETİ”…

(KONYA: Necmeddin Erbakan; İSTANBUL: (İzmir’den) Ö.Faruk Yeğin; AYDIN: Süleyman Karagülle)

1970 --- MNP kuruldu…

AK-YAY Mühendislik ve Müşavirlik Bürosu / Dergâhı kuruldu…

 

1972 --- MSP kuruldu…

((Süleyman Karagülle Kurucu İzmir İl Başkanı; Reşat Nuri Erol Gençlik Kolları Başkanı…)

1973 --- MSP genel seçim başarısı ve CHP ile hükümet ortağı olması…

(Süleyman Karagülle İzmir İl Başkanı ve Milletvekili Adayı, M.Gündüz Sevilgen Manisa Milletvekili!..)

TEK YOL dergisi yayımlandı… (Süleyman Karagülle, M.Gündüz Sevilgen, Reşat Nuri Erol…)

 

1975 --- AKYOL Neşriyat ve Matbaacılık kuruldu…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol, Mehmet Çakır…)

AKYAY KAYNAK Yayınevi kuruldu…

(Fehmi Koru ve BİZ dâhil 10 arkadaş…)

1976 --- AKEVLER, Necmeddin Erbakan'a ‘İLK’ Model/Sistem takdimi…

(Süleyman Karagülle, M. Adil Aktuğ, Reşat Nuri Erol…)

1977 --- ABAM kuruldu

(Süleyman Karagülle ve Prof. Dr. Arif Ersoy başkanlığında ilmî heyet…)

AKEVLER Dergisi / Haftalık Bülteni yayınlanmaya başlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol ve diğer Çalışma Arkadaşları…)

KİTAPLAR / ilk önemli kitaplar kendi yayınevlerimizde yayımlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol (AKYOL), Fehmi Koru (KAYNAK) ve …)

 

1983 --- RP (Refah Partisi) kuruldu…

 

1985 --- ÖZDEMİR ÇELİK-DÖKÜM FABRİKASI harekâtı başladı…

1986 --- ABAM üyeleri, Necmeddin Erbakan'a sistemlerini takdim ettiler…

(Süleyman Karagülle, Arif Ersoy, Süleyman Akdemir, Reşat Nuri Erol, Ali Erişen, Ali Sayı ve …)

10 ABAM üyesi, İstanbul İSAV'da; 'Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli'

tebliğlerini sundular… (Tebliğler İSAV tarafından “KİTAP” olarak yayımlandı…)

1987 --- “ADİL DÜZEN” ÇALIŞMALARI olgunlaşmaya başladı…

 

1981-1988 --- (Reşat Nuri Erol’un Arabistan yılları…)

 

1990 --- İstanbul'da SOBAM ve RP bünyesinde ilk 'ADİL DÜZEN Çalışmaları'

1991 --- SÜLEYMAN KARAGÜLLE Orta Asya/ Kırgızistan'a “HİCRET” etti…

Yeni “KİTAPLAR” yayımlanmaya başlandı…

(“FAİZSİZ BANKA”, “SOSYAL DENGE” kitapları ve diğerleri; İz ve İşaret yayıncılık…)

Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir seçimlerde Çorum ve İstanbul’da aday oldular…

1994 --- AKEVLER - ABAM mensubu Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir, Mahalli Seçimlerde Çorum ve İzmir'den aday oldular; Arif Ersoy Çorum Belediye Başkanı seçildi…

 

1995 --- ABAM ve AKEVLER Ekibi,

YENİ BİR HAZIRLIK, TEBLİĞ VE DÂVET HAMLESİ başlattı:

* İlmî

* Dinî

* Siyasî

* İktisadî

 

 

 

 

ZARURİ BİR AÇIKLAMA

Bir önceki sayfada, “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın bazı dönüm noktaları var…

BU KİTAPLAR, Bu 10 KİTAP, Üstadımız Süleyman Karagülle’nin “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” kitabı tarafımdan “Yayına Hazırlandığı” yıllarda yazılmaya başlandı…

Yani; artık kırk yılı aşan “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın tam orta yerinde;

1990’lı YILLARIN BAŞINDA YAZILMAYA BAŞLANDI…

1991 (20 Ekim) Türkiye Genel Seçimleri öncesinde, Refah Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevindeydim ve o dönemde ana sloganımız, ana söylemimiz “ADİL DÜZEN” idi; “ADİL DÜZEN” diyorduk ama her anlatan “İSLÂM” olarak bildiklerini anlatıyordu…

Bu tarihten bir-iki yıl öncesini ve sonrası ile o yıllarda yoğun olarak yaşadıklarımızı burada yazacak değilim… Ama yazmayı planladığım ve sadece bir kısmını yazabildiğim veya yazabileceğim bu bölümler/kitapçıklar veya KİTAPLARDA, o dönemle ilgili, daha doğrusu o dönemde yaşadıklarımızla ve durumumuzla ilgili “çok şeyler” bulacağınızı söyleyebilirim…

Aniden “İstanbul Milletvekili Adayı” olma kararımdan vazgeçtim, o zamanki RP İl Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile yaptığım özel görüşmede kararımı bildirdim ve “ADİL DÜZEN” merkezli çalışmalara; Üstadımızın o zamanki isimlendirmesiyle, “YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…” çalışmalarımıza yöneldim…

“İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” yani Prof. İlhan Arsel’in “Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına / Şeriat Devletinden Lâik Cumhuriyete” 850 sayfalık kitabına “REDDİYE” olan (iki ciltlik, büyük boy, 1200 sayfalık) KİTABIMIZI yayına hazırlamaya başladım; tam iki yıl çalışmalarımın ana merkezi sadece buydu…

Evet; sadece “BU KİTAP” ve “DİĞER KİTAPLAR” yani bu “10 KİTAP”…

İşte bu yoğun çalışma esnasında bir de “10 KİTAP KONUSU VE METİNLERİ” de oluşmaya başladı… Yoğunlaştıkça, çalışma arkadaşlarımızla görüştükçe, o dönemde bazı şeyleri yaşadıkça ve özellikle de o yıllarda Kırgızistan’da “MUHACİR” olan Üstad Süleyman KARAGÜLLE ile görüşüp yazıştıkça; değişik konular kendiliğinden gelişiyordu… Bunları kısa veya uzun bir şekilde değerlendirmek veya kitaplaştırmak düşüncesi oluşuyordu…

Bu gelişme ve düşüncelerle yazılabildiği kadarıyla yazılanlar yazıldı ve bilgisayarımın en ücra köşeleri ile birkaç yakın ÇALIŞMA ARKADAŞIMIZIN bilgisayarında, gün yüzüne çıkacağı zamanı beklemeye başladı… Bugünlerde, 2003-2004 yıllarından itibaren Millî Gazete’de “günlük” olarak yazdığım köşe yazılarını kitaplaştırmaya başlayınca; Ali Bülent Dilek kardeşimiz, 1990’lı yıllarda yazılanları da artık gün yüzüne çıkaralım deyiverdi…

Yıllara göre tasnif edebildiğim Millî Gazete’deki köşe yazıları da “10 KİTAP” oluyor… Şimdilik www.akevler.org sitemizin sadece “KİTAPLAR” bölümünde yayında olacak…

Üstad Süleyman Karagülle bu kitaplar için bence çok önemli bir “TAKDİM” yazısı yazınca, 1970’li, 1980’li, 1990’lı yıllarda (60’lı yıllar da var) yazdıklarımızı da hatırladım…

Hatırlamakla kalmadım…

Onları da yavaş yavaş ve olabildiğince “KİTAP” hâline getirmeye başladım…

Üstad Süleyman Karagülle’nin de o zaman (1994) yazdığı bir “TAKDİM” yazısında ifade ettiği üzere; o dönemde yaşadıklarımızın etkisiyle olacak, gerçekten de çok farklı, çok değişik ve bazı yönleriyle ilk defa denebilecek bir üslup ve tarz denemeleri yapmışım…

O üslubun ve tarzın kendiliğinden oluşan samimiliğine hiç dokunmadım…

Olabildiğince ve içimden geldiği gibi aktarmaya gayret ettim…

YAZDIKLARIMIZDA FARKLI ŞEYLER bulacaksınız…

KİTAPLARIMIZDA bilmediklerinizi bulacaksınız…

Yazacak ve anlatacak daha çok şey var ama…

Şimdilik “MARUZATIM” bu kadar!

İyi okumalar dilerim…

Selam… Sevgi… Saygı… Ve dua, dua, DUA ile…

İstanbul, Kasım 2012

Reşat Nuri EROL

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"

AMA

S  E  N

YİNE  DE

HATIRLAT;

ÇÜNKÜ HATIRLATMAK

MÜ'MİNLERE FAYDA VERİR.

B E N

CİNLERİ  VE

İ N S A N L A R I

ANCAK  BANA  KULLUK

ETSİNLER  DİYE  YARATTIM."

(Zâriyât Sûresi, âyet 55 ve 56)

ve

 

"VADEDİLDİKLERİ GÜNLERİNDEN DOLAYI

VAY O İNKÂR EDEN

KÂFİRLERİN

HALİNE!"

(Zâriyât Sûresi, âyet 60)

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

 

Ö N S Ö Z

NİYETİNE

 

 

 

Gönlümden…

Kalbimin derinliklerinden…

Sizlere öncelikle 'bir öz söz' söylemek;

Çok 'kısa ve öz' olarak 'bir ömrün özeti'ni vermek;

Bir ömür boyu 'özümsediğim' hakikatlerin 'özünü' ikram etmek;

Meselemi ve maruzatımı 'özene - bezene' kaleme almak ve arz etmek;

Ancak siz değerli okuyucularımıza 'bir özdeyiş' kısalığında anlatabilmek;

Ve bu hatırlatmaya da âdet olduğu üzere ' ö n s ö z ' deyip takdim edebilmek...

Gönlümden, kalbimden, aklımdan böyle geliyor ve geçiyor...

Evet…

Böyle geçiyor ama…

 

Gönlüm

Böyle istiyor ama…

Bir insan, bir beşer, bir kul için;

Böyle bir şeyi başarabilmek mümkün mü?..

Allah'tan başkası, böyle bir şeyi yapabilir ve verebilir mi?..

Bence -Allah'ın yardımı olmadan- yapamaz...

Ama Allah isterse ve ilhâm da bahşederse…

Ve bir şeyin VAKTİ DE GELMİŞSE;

İnsanoğlu neler yapamaz ki?!.

 

Peki, ben ne yapıyorum?

Aklım sıra ne yapmak ve neyi 'hatırlatmak' istiyorum?

Merhale merhale ve 'sözün özü' ya da 'Ö N S Ö Z' olarak arz edeyim...

 

Aslında bu kitabımla bölüm bölüm…

Allah'ın bahşettiği/bahşedeceği ilham ile olsa gerek…

Önce 'bütün insanlığa haykırarak' üç soru sormak istiyorum:

 

-  Nereden geldik?

-  NE YAPIYORUZ?

-  Nereye gidiyoruz?

 

 

 

 

 

 

Bu haykırışla…

Evet…

İşte bu canhıraş haykırışla…

Sesimize kulak veren insanların dikkatini de çektikten sonra;

Sakin sakin ve derin derin ama adeta bir 'sessiz çığlık' atarak;

-Bu arada 'akletmeye ve tefekkür etmeye dâvet' de ederek-

Bir soru daha sormak istiyorum:

 

-  Görmüyor...

-  Duymuyor...

-  Anlamıyor... musunuz?..

 

Bütünüyle ve her yönüyle dünya dengesi ve düzeni topyekün bozulmuş...

Yeniden ele alınmaya ve her yönüyle yeniden yapılanmaya;

Hak ve hakikat ölçülerine göre yeniden düzenlenmeye;

Dünyamızın tekrar 'YENİ BİR DÜNYA' olabilmesi için…

Yeniden dirilmeye ve dengelenmeye, dolayısıyla;

'Batı Medeniyeti'ne alternatif yeni bir

'Peygamberler Sistemi' ve 'ADİL DÜZEN'e muhtaç.

 

KİTABI yazarken…

Kendi hayat hikâyem ile…

Kitabımı birleştirdiğim bir bölümünde…

Hayattaki en önemli prensibimi ifade temek için kullandığım

Üç kelimeden oluşan bir başlık var:

"OKUMAK - ANLAMAK - YAŞAMAK"

 

Burada öz olarak hayat düsturum gibi benimsemiş olduğum bu “üç kelime” ile ne demek istediğimi, daha doğrusu ne demek istediğimizi arz etmeye çalışayım...

 

İslâm mütefekkirleri, bir şeyin özüne ve

Ruhuna dikkat çekmek ve işaret etmek için

'YAKÎN' mefhumunu kullanıyor…

Bendeniz de maruzatımı aynı kelimeyi kullanarak arz edeyim:

- İlme’l-YAKÎN    : Okuyarak, öğrenerek, özümleyerek anlamak...

- Ayne’l-YAKÎN    : Bizzat görerek ve gözlemleyerek anlamak...

- Hakka’l-YAKÎN : Bizzat içine girerek, içinde eriyerek, dert edinerek ve derdin bizatihi kendisinin derman olduğunu bilerek, çilesini çekerek, bütün ömrünü ve hayatını adayarak, Hakk'ı tavsiye ettikten sonra tabii olarak ardından gelen saldırı ve musibetlere sabrederek; ve’l-hâsıl hiç yılmadan ve taviz vermeden hayatının bütününe ve her alanına uygulamaya çalışarak anlamak...

Ve ardından anlatmak...

YAŞAYARAK VE YAŞATARAK ANLAMAK VE ANLATMAK...

 

Bir başka açıdan bakıldığında meselenin özü böyle olunca…

Ben sizlere hangi 'YAKÎN'i hatırlatıp anlatayım ve hangisine 'dâvet' edeyim?..

Elbette, merhale merhale ve adım adım her birine

Ve sonunda tamamına yani bütününe...

 

Meseleyi ancak;

Bir bütün olarak ÖĞRENİR…

Bir bütün olarak ANLAR…

Bir bütün olarak YAŞAR…

Ve

Bir bütün olarak UYGULARSAK…

Dünyalık dinî, ilmî, iktisadî, siyasî yani topyekün bütün sosyal sorunlarımızı çözer…

Bu arada dâreynde de -hem dünya hem âhirette- ebedî kurtuluşa ve saadete ereriz...

 

Kurtuluşa ermek istiyorsanız, “bu feryadımıza ve sözlerimize” kulak veriniz...

Bu “arayışa” katılınız ve “kurtuluş projemize” katkıda bulununuz…

"Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!"

 

*   *   *

 

Zaman zaman derin düşüncelere daldığımda…

Kendimi asırlarca yaşamış kadar yaşlı ve yorgun hissediyorum...

 

Hâlbuki…

Yaşadığım ömür yaklaşık 'yarım yüzyıl'lık bile değil…

Düşünce dünyamda çektiğim çileler ise sadece 'çeyrek asır'lık...

 

'Üstad' ile tanışalı ve fikirleriyle haşır neşir olalı sadece çeyrek asır oldu...

Evet…

Sadece çeyrek asır oldu…

Ve ben bütün insanlara duyuracak bir 'muştu' ya da 'müjde'nin peşindeyim...

Adeta o mefkûrenin mecnunu ve 'Üstad Süleyman Karagülle'nin 'söylediklerinin karasevdalısı' oldum...

Önce sadece O...  

Sonra ikimiz...  

Daha sonra 'ekip' olarak hepimiz...

Bir rüya…

Bir hülya…

Bir sevdanın peşine…

'Karasevdalılar' gibi kapıldık, gidiyoruz...

 

'Muştu' ya da 'müjde';

'Çağrı' ya da 'dâvet',

'Hakk' ya da 'hakikat'

Her ne derseniz deyin…

İşte o mefhum ya da mefkûrenin yıllardır karasevdalısı olduk...

 

Üstad yaklaşık yarım yüzyıldır…

Ben ve çalışma arkadaşlarımız da çeyrek asırdır…

Bu yolda…

Çile ve çaresizlik,

Hakaret ve kahır,

Umut ve heyecan,

Dâvet ve tebliğ,

Fikir ve öfke,

Sebat ve sabır,

Kabul ve red...

Gibi nice haller yaşadık...

Durmamacasına bir hercümercin içinde yuvarlanıp yoğrulduk...

Ama hiçbir zaman dâva ve düşüncelerimizin 'muştu' ya da 'müjde' olma umut ve inancını kaybetmedik...

İnandığımız bu yolda azim ve sabırla yürümeye devam ediyoruz...

Yüce Yaradan'ın; 'Hakkı tavsiye' eden dâvetçilerin başına hemen bu dâvet ve tebliğlerinin ardından musibetler geleceği için Asr Sûresi'nde neden 'sabrı tavsiye' ettiğini artık çok iyi biliyoruz...

Zira bütün bu halleri bizzat yaşayarak öğrendik...

İnce ve uzun bu yolda, dost veya düşman olarak bizi anlamayan ya da anlamak istemeyen nice insanla ve onların anlamsız engellemeleriyle çatışarak, en büyük silâhımız olan 'sabır' ile Hakk ve hakikat nûruna yol açmaya çalıştık durduk...

Sonuna kadar da çalışmaya devam edeceğiz...

İnşaallah...

 

Herkes bu dünyada -inanarak ve bilerek- yüklendiği görevi yerine getiriyor...

Herkes olanca gücü ile inandığı dâvasına dâvet ve hizmet yarışında...

Bu dünya binlerce yıldan beri böyle gelmiş, böyle gidiyor...

Biz mü'minler yapmaya…

O inkâr edenler ise yıkmaya çalışıyor!..

Ama onlar istemese de;

Allah elbette nûrunu tamamlayacaktır.

 

*   *   *

 

Bu kadarcık hamasi ve samimi kelâmdan sonra, esasa gelirsek görürüz ki;

Bugüne kadar bütün söylediklerimiz, yazdıklarımız, yaptıklarımız ve yaşadıklarımız, elbette bünyesinde birçok lüzumlu-lüzumsuz teferruat ve tekrarları da içermektedir...

Bütün bunlar hayatın, sosyal yapının, Sünnetullah'ın tabii bir sonucu ve gereği değil mi?

Ama…

Bizler, en azından yaşadığımız dönem açısından bu teferruat ve detayları bile daha bütünüyle tamamlayamadık...

Hayat devam ediyor…

Ve bizler de sizin gibi hayatın bütün çetrefil ve karmaşık boyutları içinde yaşıyoruz...

Daha da yaşamaya devam edeceğiz...

Her birimiz, sizden biriyiz...

Sizlerden farklı insanlar değiliz...

Bir fark aramak gerekirse;

Belki 'ortak dertlerimiz'i herkesten fazla kendimize 'dert ediniyor' ve mütevazı bir ekip olarak 'derman ve çözüm' bulmaya çalışıyoruz...

Sizlerden ayrılan biricik farkımız bu!

Ama sadece bu bile, bizimle ilgilenmeniz, bizlere yönelmeniz, çağrımıza kulak vermeniz için yeterli bir sebep değil mi?..

 

Meseleye bir başka açıdan bakıldığında…

Zaten musibetin bizzat kendisi nasihat;

Derdin kendisi de devâ ve derman değil mi?..

 

Biraz iddialı bir ifade olacak ama söylemeye mecburum;

Bizler, bilebildiğim ve görebildiğim kadarıyla, gezdiğim ve araştırdığım bu dünyada, şimdilik bizden başkasını bilmediğim için, sizin hayattaki 'düzensizlik ve dengesizlik' dertlerinizin biricik devası ve doktoruyuz!..

Sizleri ve bütün dünyayı yeniden yapılanmaya, sağlıklı bir düzen ve denge etrafında birleşmeye dâvet ediyoruz...

Yazdıklarımız da, sizinle birlikte sistemi ve düzeni iyice bozulan bu dünyada yaşadıklarımızın özü ve hamulesidir.

 

Dinî, ilmî, iktisadî, siyasî, sosyal, kültürel ve -özellikle kendim için söylüyorum, askerlik dönemimde edindiğim bilgi ve tecrübelerle- askerî hayatımızın ve tecrübelerimizin detayları...

Bütün bu detaylarla…

Tecrübe, bilgi ve birikimimizi öz olarak takdim etmeye çalışıyoruz...

Sizleri, az-çok da olsa bizimle birlikte olmaya…

Yaşadıklarımızı kısmen veya tamamen anlamaya…

Daha sonra ve sonunda…

Hep beraber ihtiyacımız olan olumlu sentez ve sonuca varmaya…

Dertlerimize devalar üretmeye dâvet ediyoruz...

 

Bütün bunların yanında…

İnsanların her zaman ama özellikle çağımızda…

Fazlaca bazı şeylere alıştırıldıklarından dolayı olsa gerek…

Konuyu kolayca anlayacakları ve bir hap gibi yutacakları bir 'öz' ve 'özet'e ihtiyaçları olduğunu da biliyoruz...

Hele bir de detay ve teferruatları ile meseleyi bütün boyutları ve olumlu-olumsuz tüm yönleri ile ortaya koyalım...

İnsanlar bu ve benzeri çalışmaların gerekliliğine inansın...

Gerekçe ve gereklilik, zaruret ve ihtiyaç, dert ve derman, geniş zaman perspektifi ve insanlık tarihi bağlamında 'GEÇMİŞ-HÂL-İSTİKBÂL' açısından bütün boyutları ile hele bir ortaya çıksın...

 

Siz hiç zifiri karanlık bir gecenin sonunda, Güneş’in doğuşunu izlediniz mi?..

Hem de bir değil, birkaç asır süren kapkaranlık bir gece...

İşte o karanlık gecenin sonunda ve Güneş’ten hemen önce yalancı bir sabah (fecr-i kâzib) doğar... Geçici ve çok kısa süreli bir aydınlık ufku kaplar... Ardından aynı karanlık yeniden bütün ufukları karanlığa boğar...

Ama bu ikinci karanlık fazla sürmez. Bir müddet sonra Güneş bütün haşmeti ile ufukta görünür ve yavaş yavaş yükselmeye, bütün dünyayı da aydınlatmaya başlar...

Artık…

FECR-İ SÂDIK doğmuş ve ortaya çıkmıştır...

 

Yeni İslâm güneşi, düzeni, medeniyeti…

Yani “ADİL DÜZEN” de işte böyle doğacaktır...

 

14 asır önce bütün insanlığı nûra kavuşturan 'Aydınlık İslâm Medeniyeti'nin ardından 'Karanlık Batı Medeniyeti' geldi ve asırlardır hükümranlığını sürdürdü...

Hâlâ da sürdürüyor ve artık mukadder sonuna geldi...

Zaten tefekkür gözüyle bakıldığında görülür ki;

'Karanlık Batı Medeniyeti'nin çağımızdaki zirveye çıkmış süper üstünlüğü ile, insanlığın yeniden diriliş ve doğuşunu gerçekleştirecek olan 'Aydınlık Peygamberler Sistem ve Medeniyeti' arasında tam bir tarihi uyum sözkonusudur.

Zira…

Batı, Güneş’in günlük seyrini izleyip tamamladıktan sonra tam da battığı yerdir...

20. Yüzyıl’ın ortalarında, yeni ve aydınlık bir düzenin ilk ışıkları göründü...

Fecr-i kâzib dönemini hep birlikte yaşadık…

(Veya hâlen de yaşamaya devam ediyor olabiliriz…)

Bir müddet daha karanlık olursa…

Fecr-i kâzib sonrası gibi bu da çok kısa sürecektir...

FECR-İ SÂDIK ha doğdu, ha doğacak...

Bütün bu gelişmeler ve alâmetler göstermektedir ki;

21. Yüzyıl yeni 'Peygamberler Sistemi' ve 'Aydınlık İslâm Medeniyeti' güneşinin…

Yani…

“ADİL DÜZEN”in gerçekten doğuş yüzyılı olacaktır...

 

Meseleyi böylece kavradıktan sonra…

Bizce çok önemli olan bir konuya da işaret etmek istiyorum...

 

Sözlerimin başında bazı sorular sormuştum:

 

'Nerden geldik?

NE YAPIYORUZ?

NEREYE GİDİYORUZ?'

 

Daha sonra da:

'Görmüyor, duymuyor, anlamıyor musunuz?

Dünyamız yeniden yapılanmaya ve dirilmeye…

Batı Medeniyeti'ne alternatif yeni bir sistem ve düzene muhtaç...'

 

Sonunda da:

'Biraz iddialı bir ifade olacak ama söylemeye mecburum;

Bizler, sizlerin dünyadaki düzensizlik dertlerinizin biricik devâsı ve doktoruyuz!..'

 

İşte bu noktada hiç de mütevazı olmaya gerek duymadan, böyle bir görevle yükümlü olduğumuzu hissettiğimi ifade etmeliyim...

Bizler, bütün insanlığın üzerine yapması 'farz-ı ayın' olan bir çabanın içindeyiz.

Bilmem anlatabildim mi?..

Meselenin daha iyi anlaşılması için;

"Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alâmetleri' kitabının daha sonra Müslüman olan yazarı Fransız René Guénon'un sözkonusu eserinin önsözünde zikrettiği görüşlerinden aynen yararlanacağım.

Şöyle ki:

"Eğer çağdaşlarımız bütün olarak kendilerini neyin yönlendirdiğini, yönettiğini ve gerçekten neye doğru yöneldiklerini görebilmiş olsalardı, modern dünya bu şekliyle olduğu gibi varolmasını derhal durdururdu; çünkü öteki eserlerimizde de sık sık değindiğimiz "yeniden doğrulma", ayağa kalkma ve dirilme işi ancak bu yolla olabilir.

Fakat öte yandan bu "yeniden ayağa kalkma" işi, "düşüş"ün bütünüyle tamamlanmasını, yani en azından bir çevrimden ötekine geçiş durumunu belirleyen an için "tekerleğin dönmeyi durduracağı" durma noktasına ulaşmasını öngördüğü için, buradan şu sonucu çıkarmak gerekir:

Bu durma noktasına gerçekten ulaşılıncaya kadar, bu durumlar genelde insanların çoğu tarafından anlaşılmayacaktır, fakat gelecek çevrimin tohumlarını şu ya da bu ölçüde hazırlamakta; (Allah tarafından) görevlendirilmiş çok az sayıda insan bunları anlayabilecektir.

Ancak şunu hemen söyleyelim ki, burada ortaya koyduğumuz şeylerde, özellikle bu çok az sayıdaki insanlara hitap etmeyi amaçladık sadece; dolayısıyla, başkaları tarafından kaçınılmaz olarak yanlış anlaşılmalar olacağı konusuyla pek ilgilenmedik.

Bu başkaları dediğimiz insanların, belli bir süre daha, büyük çoğunluğu teşkil edecekleri ve etmeleri gerektiği doğrudur; fakat ancak ve ancak "niceliğin egemenliği" içinde kalınarak çoğunluğun fikri bütünüyle kâle alınabilir."(A.g.e., s.11)

 

Bizler, daha fazla 'niceliğin egemenliği' altında kalmak istemiyoruz...

Zaten ömrümüzün hiçbir merhalesinde de böyle bir aldanışın esiri olmadık;

Allah'ın izniyle bundan sonra da olmayacağız...

Bizler, her zaman 'niteliğin egemenliği' olacak alternatif bir proje ve sistem kurma çabası içinde olduk...

Artık yavaş yavaş niceliğe meydan okuyabilecek bir merhaleye de yaklaşıyoruz...

En azından böyle bir çabanın başlangıç fecri bizleri sarmış ve aydınlatmış durumda...

Bu aydınlığı artık bizlere katılabilecek olan başkaları ile de yoğun olarak paylaşmak istiyoruz...

Zira…

Biliyoruz ki;

'Batı Nicelik Medeniyeti'nin egemenliği hâlen sürüyor ama…

Artık bitmek ve tükenmek üzere...

Son demlerini yaşıyor...

Dünyanın her tarafındaki zalimane ve vahşiyane saldırıları bu gerçeğin en açık delilidir.

'İslâm Nitelik Medeniyeti'nin yeniden doğuş ve dirilişi çok yakın…

Fecr-i kâzib aydınlığı göründü bile…

Gerçek güneş ve FECR-İ SÂDIK aydınlığı da hemen onun ardından doğmak üzere...

 

Bu arada…

Maruzatımızı ve meselemizi daha iyi anlatabilmek, daha doğrusu tek taraflı düşünce ithamından kurtulabilmek amacıyla, bu kitap/kitaplar, zaman zaman bir 'forum' havasında, bizden başka düşünürlerin konu ile ilgili görüş ve düşüncelerine de yer verecektir...

Bu düşünceleri…

Bir kitap boyutunda ve mümkün olabildiğince geniş olarak bulacaksınız...

Sizlere, az da olsa, çeşit ve zenginlikler sunmak, bu sayede değişik düşüncelere kulak vermenizi ve sonunda en iyisine uymanızı sağlayabilmek ümidindeyiz...

Umulur ki…

Bizden başkalarının bu konudaki düşünce ve söylemleri de…

Yeni uyanışlara ve daha insaflı anlayışlara vesile olur...

 

Bütün detayları ile “gereklilik” ve…

Günümüz “uygulama tekliflerimiz” ortaya çıktıktan sonra…

Kim bilir…

Belki de bir gün -Allah'ın izniyle- 'özünü, özetini, ana fikrini ve ruhunu' da veririz...

Lüzumsuz tekrar ve teferruatlardan arınmış, merhale merhale bütün dönemleri öz ve özet olarak kapsayan -kısa fakat kapsamlı- bir eserde bir gün mutlaka buluşabileceğimize inanıyorum; bütün çalışma arkadaşlarımızla birlikte inanıyoruz...

Bütün bu çalışmalarımız, bu yolda atılmış sistemli ve sabırlı adımlardır...

 

Bizler bu meselenin merhalelerini çok iyi biliyoruz:

1- Çok yakın gelecek…

2- Yakın gelecek…

3- Bir nesil süreli gelecek…

4- Üç-beş nesil süreli gelecek…

5- Uzak süreli gelecekler;

....a) Yarım yüzyıllık gelecek…

....b) Bir yüzyıllık gelecek…

....c) Bir-kaç yüzyıllık gelecek…

....d) Bin yıllık gelecek...

Ve…

Bütün bu gelecek merhalelerinin gerektirdiği planlama ve düzenlemeleri yapmak.

 

Bu planlama ve düzenlemeleri, olması gereken mükemmellikte yapabilmek, sadece birkaç kişinin ve onlardan oluşan mütevazı bir ekibin harcı ve kârı değildir...

Bizler…

Mutlaka yürünmesi gereken ince ve uzun bir yolun ilk adımlarını atıyoruz...

Daha başlangıç merhalesindeyiz...

Projeyi kemale ve tamamına erdirmek, bizlere katılacakların sayısına ve kapasitesine, niceliğine ve niteliğine, bugünkü ve gelecekteki nesillerin azmine bağlıdır...

 

Allah'tan en büyük duâ ve dileğim, bir gün mutlaka ama mutlaka;

 

Peygamberler Sistemi çerçevesinde bir veya birkaç:

- ADİL DÜZEN ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZİ,

- ADİL DÜZEN ARAŞTIRMA VE UYGULAMA ENSTİTÜSÜ,

- ADİL DÜZEN ULUSLARARASI ÜNİVERSİTESİ'nin kurulmasıdır.

 

Nice nesillerin, binlerce, yüzbinlerce insanın, çağımız 'Batı Medeniyeti'ne alternatif olabilecek olan 'Peygamberler Sistemi' ve 'ADİL DÜZEN' üzerine uygulamalı araştırma ve incelemeler yapacakları merkez, enstitü ve üniversitelerin kurulması…

Hattâ…

Bütün 'samimi' ve 'ciddi' İslâm âlemi ve dünya üniversitelerinin, insanlığın bu en önemli konusunu gündemlerine alması...

Daha sonra hayatın bütün dinî, ilmî, iktisadî, siyasî ve sosyal boyutlarının, bu araştırmaların sonuçlarına göre yeniden yapılanması ve kurumsallaşması...

 

Bize göre kurtuluşumuz bundadır...

Başkaca kurtuluş çaresi ve reçetesi bilen varsa beri gelsin...

Biz de Batılı bir düşünürün dediği gibi diyoruz ki;

"Buraya buyurun!

Ön kabullerinizden başka bir şey kaybetmezsiniz."

(Robert Sheckle)

Nereden, kim ve hangi kesimden olursa olsun, her zaman ve her yerde, konu ile ilgisi ve bilgisi olan herkesle görüşmeye ve tartışmaya hazırız...

Yeter ki…

Art niyetler ve enaniyetten uzak, samimi ve ciddi olsunlar...

 

Yıllardır, dergi çıkardım/çıkardık, matbaa ve yayınevi kurdum/kurduk, değişik gazete ve dergilerde maruzatımızı anlatmaya çalıştım/çalıştık…

Ama maalesef -her zaman ve her yerde- çeşitli engellemelerle karşılaştık...

Bu olumsuz şartlardan bıkıp bizar olan bendeniz, seksenli yılların başında;

Sevgili Üstadım Süleyman Karagülle de doksanlı yılların başında;

Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldık...

Ben yedi yıl sonra Arabistan hicretinden döndüm…

Üstad'ın da olumlu gelişmelere istinaden en yakın zamanda Kırgızistan’dan yani Orta Asya’dan dönmesini diliyor ve duâ ediyorum...

Ne olursunuz…

Sizler de bu duaya can-ı gönülden "ÂMÎN" deyiniz...

 

Bu çalışmamız…

Kitap veya kitaplarımız…

Yeni bir dâvet ve tebliğ hamlemizdir...

 

Ama artık çok da yorulduğumuzu ve sabrımızın da sonuna geldiğimizi -en azından kendi adıma- itiraf etmeliyim...

Artık bu sözlere, yazılanlara, tekliflere, sisteme, düzene; yer yer ve zaman zaman bünyesinde bir 'fikir öfkesi' ve 'sitem muhtevası' taşısa bile kulak veriniz ve dinleyiniz...

 

Bu kitabımızda, bu sefer daha değişik bir üslup ve yeni bir muhteva denemesinden hareket ederek yola çıktık...

Maruzatımızı ve meselemizi bir de böyle takdim edip arz etmeyi deniyoruz...

Umulur ki dikkati çeker, rağbet görür, okunmasını ve anlaşılmasını, ardından da en büyük ideal ve hedefimiz olan uygulanmasını sağlar...

 

Bütün bu gayret ve çalışmalarımız,

Kendimize ve kendi cevherimize,

Kendi özümüze ve insani değerlerimize...

Yeniden dönebilmemiz için.

Bir anlamda kendimize ve kendi özümüze,

Kendi öz düzenimize dönmemiz demek;

Yeniden Allah'a ve O'nun Hak düzenine dönmemiz demek olacaktır.

 

O'ndan geldik ve O'na gideceğiz...

Çalışmak, ama ciddi çalışmak bizden;

Başarı sadece ve sadece O'ndandır...

O'ndan bizi başarılı kılmasını diliyoruz...

Çünkü başka çaremiz kalmadı:

Ya -O'nun yolunda ve düzeninde- olmak!..

Ya -da topyekün yok olmak ve- ölmek!..

 

Gayretim sadece ve sadece…

Bu yolla…

Allah'a asıl görevim olan kulluk borcumu yerine getirmek;

Kullarına da olabildiğince kısa ve öz bir hatırlatmada bulunmak...

 

Bu yolda yardımcı olan, yol gösteren, yoldaş olan, başta Üstadım Süleyman Karagülle, sonra Necmeddin Erbakan Hocamız olmak üzere…

Bütün 'ekip arkadaşlarımıza'…

Ve…

Bundan sonra bizlere katılacak dostlara…

Daha baştan ve şimdiden şükranlarım sonsuzdur...

 

Daha nice

'PEYGAMBERLER SİSTEMİ' - 'ADİL DÜZEN'

Arayışlarında ve Çalışmalarında buluşmak ümid ve dileğiyle...

 

Sonsuz hürmet ve muhabbetlerimle...

 

 

İstanbul; 1993-1994

Reşat Nuri EROL

 

 

"Ama sen yine de hatırlat,

çünkü hatırlatmak mü'minlere fayda verir."

"Ben cinleri ve insanları,

ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."

(Zâriyât Sûresi, âyet 55 ve 56)

ve

"Vadedildikleri günlerinden dolayı

vay o inkâr eden kâfirlerin hâline!"

(Zâriyât Sûresi, âyet 60)

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

 

 

 

 

TAKDİM

NİYETİNE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"'Hakka Dayanan Dünya Gürüşü'ne göre kurulan

Sistem ve medeniyetlerde insanlar,

ÖNCE İNANIRLAR,

SONRA ÖĞRENİRLER,

SONRA YAPARLAR;

En sonunda da

BİZZAT YAŞAYARAK

VE GÖSTEREREK

Halkı o düzen ve sisteme dâvet ederler.

Hakka dayanan medeniyet ve sistemlerde,

Teorik hikmetler yerine

Pratik faydalar vardır."

 

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

B İ R   K A T K I     VE

İKİ  ÖNEMLİ  MESELE

 

Reşat Nuri EROL, hazırlamış olduğu ve

"Alternatif Sistem Arayışları: ADİL DÜZEN / Adil Düzen Çalışmalarına Giriş"

Adıyla takdim ettiği bir kitabın (bir taslak çalışmasının yarısının veya ilk bölümlerinin) çoğaltılmış nüshasını bana göndermiş bulunuyor...

Müsveddeyi okudum ve

İsteği üzerine katkıda bulunmak amacıyla bu makalemi yazıyorum.

 

Kitap KİTAP…

Yazarın kendisine has üslûbu ile yazılmış...

'Peygamberler Sistemi' ve 'Adil Düzen Çalışmaları'nı kendi hayatı içinde anlatıyor...

Bazı kitaplardan pasajlar veriyor...

 

Eskiden beri düşünmüşümdür...

Roman nedir?

İnsanlar niçin roman yazarlar ve niçin roman okurlar?

Ben romanı kişilerin rüyalarına benzetiyorum.

Toplulukların rüyaları romanlardır.

Bence gelecekte insanlar romanlardan çok kişilerin kendi yazdıkları hayat tecrübelerini ve hikâyelerini okuyacaklardır...

 

Yazma gücü ve kabiliyeti olmayan anne ve babalar, nine ve dedeler bile hayatlarını sesli veya görüntülü bant veya disketlere anlatacak, bu bantlar saklanacak; daha sonra evlatları ve torunları tarafından bu bantlar bir roman üslubu ile yazılıp okunacaktır...

 

Reşat Nuri EROL'un bu kitabını

Bu üsluba doğru atılan bir ilk adım olarak görüyorum...

 

Kitabın yazarı, kendisini ve çevresini merkez almıştır.

Kendisine ve çevresine, kendisine ve arkadaşlarına güvenen...

Kendisini ve çevresini başkalarından aşağı görmeyen bir üslup da yenidir.

 

İnsanlar genellikle geçmişte yaşamış olanları veya uzaklardaki insanları büyük görür, kendilerini onların bir tâbisi ve bendesi sayarlar.

Hâlbuki insanların hepsi bir ve benzer genetiğe sahiptir.

Peygamberlerin özel yeri ve durumu müstesna

-hattâ insan olarak onlar da dâhil-

Diğer insanlar ne ise…

Reşat Nuri EROL da odur.

 

Reşat Nuri EROL bu gerçeği kavramış ve kendisini diğer insanlardan ne üstün ne de aşağı görüyor...

Bu görüş ne zaman toplulukta rağbet görür ve yaygınlaşırsa, ancak o zaman yeni bir 'içtihat devri' başlar, 'yeniden oluş' hayat bulur ve 'yeniden yapılanma' bütün boyutları ile gerçekleşir...

Bu bakımdan bu kitabın okunmasını ve benzer kitapların ilgili arkadaşlarımız tarafından kendi hayatları çerçevesinde yazılmasını gerekli ve faydalı görüyorum...

 

Bu kitapta bizler yazarı ve çevresini tanıyoruz…

Çevresine ve olaylara bakış açılarını da görüyoruz…

Olayları ve hayatı nasıl değerlendirdiğini de öğreniyoruz...

 

Bizler kendimizi, çevremizi ve hayattaki hedeflerimizi tanıtacak kitaplar yazacak olursak; bu kitaplar bir taraftan bizleri birleştirir, diğer taraftan gelecek nesillere kollektif bir miras bırakma imkânını sağlar...

 

Reşat Nuri EROL ile yirmi yıldan fazla beraber olduğumuz halde;

Ben onu bu kitabı sayesinde yeni yönleriyle tanıdım…

Yani bilmediğim birçok taraflarını öğrendim...

 

Kitabın adını değiştirmesini öneriyorum:

"Yeni Düzen Arayışlarımız;

'ADİL DÜZEN'e Doğru…"

 

Bu vesileyle…

Ayrıca…

İKİ MESELE”ye açıklık getirerek katkıda bulunmak istiyorum:

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ MESELE

 

MİLLET/MİLLİYET MESELESİ

 

Millet deyince genel olarak bir atadan türemiş halk topluluğu anlaşılır ve bir ırk bütünlüğü kabul edilir.

Bu anlayışı bir kaç noktadan kritik etmek zorundayız:

 

a) Tarihte saflığını korumuş hiçbir topluluk ve kavim yoktur. İnsanlar, ekonomik veya siyasi sebeplerle daima göç etmek zorunda kalmış ve birbirleriyle karışmışlardır. Zaten bütün insanlar aynı anne ve babanın türemesidir. Bu sebepledir ki ırk ayrılığına dayanan bir milliyet anlayışı gerçeklere uymaz. Bununla beraber yakın tarih içinde millet aynı topluluğun çocukları içinde seyreder. Yani milleti ırk oluşturmaz ama ırk sürdürür.

 

b) Ben bu toplulukta doğdumsa ve atalarım da bu topluluk içinde doğmuşsa, artık ben bu topluluğun ferdiyim. Çünkü benim on nesil önceki atalarım bin kadardır ve ben bir anne-babanın değil, bin anne-babanın torunuyum. Yani bütün bir topluluğun çocuğuyum demektir. Ataları bu toplulukta yaşamış kimse bu topluluğun çocuğudur.

 

c) Kendisi başka toplulukta doğmuş ve bu topluluğa katılmış olabilir. O geçmişi ile bu topluluğun çocuğu değildir. Ama gelecekte onun on nesil sonra bin kadar torunu olacaktır ve o torunların hepsi o topluluğun çocukları olacaktır. O topluluğa katılan kimse, hal ve geleceği ile katıldığı topluluğun ferdidir.

 

Ben altı atamın adlarını biliyorum.

Babam Süleyman,

Babası Numan,

Babası Dursun,

Babası Salih,

Babası Karaali,

Babası Karagülle.

 

Bu atalarımın hepsi Türklerle yaşamış, onlarla evlenmiş ve Hıristiyan Gürcüler'den ayrılmışlardır.

O halde benim kendimi Gürcü olarak görmem yanlış olur.

Ben Türkiye'de doğup büyüdüm.

Çocuklarım Türkiye'de yaşayan insanlarla evlendiler ve herhangi bir ırk ayırımını gözetmedik.

Demek ki ben gelecek nesil olarak da Gürcü değil Türküm.

 

Ayrıca başka bir konu daha var.

Gürcüler iki gruptur:

Bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı Müslümandır.

Müslüman Gürcülere 'Acarlar' denir.

Acarların ne zaman müslüman oldukları bilinmiyor.

Çünkü bu ayırım coğrafi bir ayırımdan çok bir ırk ayırımıdır.

Kafkaslar'da görülen bu durumun benzeri Balkanlar'da da vardır.

Arnavutlar ve Boşnaklar müslüman; oysa Sırplar Hıristiyandır.

Nitekim bu kitabın yazarı Reşat Nuri EROL da Balkan kökenli Arnavut bir baba ve Boşnak bir annenin evladıdır.

 

Balkanlar ve Kafkaslar'daki bu durum göstermektedir ki, buralardaki dil birliği ırk birliği demek değildir.

Irk ayrılıkları buralardaki kavimleri din ayrılığına götürmüştür.

Nitekim Orta Asya ve Doğu Avrupa'da bin yıl kadar önce Türkler Müslümanlığı din olarak kabul ederken…

Slavlar da yaklaşık olarak aynı yıllarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir...

Yani…

Bin yıl öncesindeki Müslüman-Hıristiyan ayırımı Türk-Slav ayırımı şeklinde ortaya çıkıp gelişmiş ve bin yıldır karşılıklı evlenmeler de durmuştur.

Hıristiyanlar kendi aralarında, Müslümanlar da sadece birbirleriyle evlenmişlerdir.

Acarlar bugün de hâlâ Hıristiyan Gürcülerle evlenmiyorlar.

Bu durum apaçık göstermektedir ki Acarlar, Arnavutlar ve Boşnaklar bin yıldır Türk ırkı ile beraberdirler ve kader birliği içindedirler.

Dolayısıyla bugün bu kavimleri 'Slav' veya 'Gürcü' saymak yanlıştır.

Nitekim Balkanlar'da bilinen meşhur bir gerçektir; 'TÜRKLÜK' terim olarak 'MÜSLÜMANLIK' ile özdeş hâle gelmiştir. Balkanlar'da bir Müslüman dinini sorduğunuzda, "Elhamdülillah Türküm" cevabını alırsınız.

 

Meseleyi bir başka açıdan daha ele almak istiyorum.

Bugün 'Türk' deyince ne anlıyoruz?

Maalesef bu konu da çok yanlış anlaşılıyor.

“Türk” kelimesi Göktürk Devleti'nden geliyor.

Göktürk Devleti, monoteist bir devlettir.

Orta Asya ve Doğu Avrupa'yı hâkimiyeti altına almış, birçok ırkı tek bir inanç ve dil etrafında toplamıştır.

Daha sonra Karahanlılar tarihteki yerlerini almış, bilahare onların uzantısı olarak Selçuklular Anadolu'ya kadar gelip yerleşmiş, son olarak da Osmanlı Devleti oluşmuştur.

Arap tarihçiler ve yazarlar, Orta Asya ve Doğu Avrupa'da yaşayan bütün Müslümanlara 'Türk' demişlerdir.

Çünkü onları Göktürk Devleti'nin varisleri olarak görmüşlerdir.

Yirminci Yüzyıl’ın başında Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra onun vârisi olarak yeni bir devlet olan 'Türkiye Cumhuriyeti' kurulmuş;

Bu devletin halkına da genel olarak 'Türkler' denmiştir.

Bu halk yani Türkler, Anadolu'da yüzyıllardır yaşayan veya Anadolu'ya sonradan göç etmiş bulunan bütün Müslümanlardır.

 

İstiklâl Savaşı kimler arasında cereyan etti?

Bu savaş Anadolu'da yaşayan Müslümanlarla, Anadolu ve Avrupa'da yaşayan Hıristiyanlar arasında yapıldı...

İstiklâl Savaşı sonrasında 'göç' olayı nasıl gerçekleşmiştir?

Anadolu'ya gelip yerleşen Her 'Müslüman' hiçbir ayırım yapılmaksızın 'Türk' sayılmış ve eşit haklarla vatandaş yapılmış…

Anadolu'da yaşayan Hıristiyanlar da ya göçe zorlanmış veya azınlık statüsü verilmiştir.

Türkiye'ye göç edip yerleşen Boşnak ile Arnavut, Çerkez ile Kırgız veya Acar ile Azeri arasında hiçbir fark gözetilmemiştir.

Bunlar çok kısa zamanda kaynaşmış ve Türkiye'de yaşayanlarla birlikte 'Türk' ırkını oluşturmuşlardır.

Aslında bu tabii ve rahat kaynaşmanın kökleri bin yıllık ortak bir tarihe ve kader birliğine dayanmaktadır.

Bu gerçekler ışığında anlaşılmaktadır ki;

Orta Asya, Kafkasya, Anadolu, Balkanlar ve Doğu Avrupa Müslümanlarının ortak adı “Türk”tür.

Bundan dolayı bana göre;

Arnavutlar da, Acarlar da, Boşnaklar da, Çerkezler de, Kürtler de “Türk”tür.

 

Bu tesbitim veya iddiam yanlış anlaşılmasın.

Ben Kürtler Kürtlüklerini, Çerkezler Çerkezliklerini, Arnavutlar Arnavutluklarını ve dillerini unutsunlar demiyorum.

Sadece şunu demek istiyorum;

Bunlarla Azeriler, Özbekler ve Türkmenler arasında bir fark yoktur.

Bütün bunlar büyük Türk/İslâm camiasının birer alt boylarıdır.

 

Türkiye için ise;

Ülkemizin bütün meselelerine/sorunlarına olduğu gibi bu meselesine/sorununa da geliştirmiş bulunduğumuz 'ADİL DÜZEN' içinde çözüm vardır.

Herkes yani her vatandaş 'Türkçe' bilecek, yüksek öğrenimini ve askerliğini Türk dili ile yapacak; bu açıdan da herkes Türk olacaktır.

Ülke genelinin dışında illerin kendilerine özgü dilleri olabilir.

İlkokuldan liseye kadar öğrenimlerini o dille yaparlar.

İllerde kendi jandarma teşkilatlarını kurarlar ve onların dili de o ilin dili olabilir.

Yine bucaklar da Türkçe ve kendi il dillerinden başka bir dile sahip olabilirler ve bunlar ilköğrenimlerini de o dille yaparlar; kendi hukuk düzenlerini de kendi dilleri ile yazarlar.

Ayrıca…

Her 'aşiret' de isterse ayrı bir dil konuşabilir...

Genel kural şudur:

Her Türk Türkçeyi bilir…

Ama bu onun bir başka dili bilmesine ve kullanmasına engel değildir.

 

Buradan şu neticeye varıyoruz:

Millet deyince 'kültür' anlaşılması gerektiği ve bu genel kültürün de dil, sanat, teknik ve örften ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.

Genel millî kültürün alt kültürleri olabilir ve bunlar da farklılıkları gösterir.

İnsan hangi genel kültüre mensup ise o millettendir.

Ben ve atalarım,

Türk kültüründe yaşayıp yetiştiler…

Dolayısıyla artık kendimizi

'Türk'ten başka bir kimse olarak görmemiz mümkün değildir.

 

Ben bütün bunları şunun için anlatıyorum.

Türkiye'de bir millî bütünlük vardır.

Bugün düşmanlarımız bunu Kürtçülük ile bozmak istiyorlar.

Bunun arkasından Arnavutluk, Boşnaklık, Lazlık, Gürcülük.. vs. gelecektir.

 

Şahsen ben, Türkçe yanında Gürcüce de konuşan bir ailede doğup büyüdüm ama büyüdüğüm cemaat, babam başlarında olduğu halde silahlandılar ve Gürcülerin yanında değil Türklerin yanında yer aldılar.

Kürtler ve Çerkezler de aynı şeyi yaptılar.

Çerkez Ethem Yunanlılara iltica ettiğinde, Çerkezler onun yanında yer almadılar.

Bizler bin yıldır aynı ideal için birlikte olup savaştık ve günümüzde de hâlâ savaşıyoruz.

 

Reşat Nuri EROL da, bildiğim kadarıyla Türkçe yanında, Arnavutça ve Boşnakça konuşan bir aileden gelmektedir...

Bilindiği gibi Türkler, Arnavutlar ve Boşnaklar yüzyıllardan beri kader birliği yapmakta ve aynı ortak düşman veya düşmanlara karşı savaşmaktadırlar...

Bugün Bosna'da cereyan etmekte olan çok yönlü katliamda Boşnakları Slav devleti olan Ruslar değil de, Türk devleti olan Türkler ve Türkiye savunuyor...

 

Bu konuda gerekli olduğu için değil ama sadece bir bilgi olsun diye 'Gürcü' dilinin hangi gruba mensup olduğunu ortaya koymak istiyorum.

Avrupalılar, Türk camiasını parçalamak amacıyla gözle görülen apaçık hakikatleri perdelemeye ve gerçekleri gizlemeye çalışırlar.

Maalesef bizde de gerçek ilim adamları yetişmediği için bu gerçekleri ortaya koyup savunamazlar.

Dünya dilleri üç grupta toplanmaktadır:

 

1. Arapça ve İbranice ile eski Mısırca'nın dâhil olduğu 'Sami Dilleri' ki bunlara şekil dilleri diyoruz.

2. Eski Sümerce'nin dâhil olduğu ve bugün tüm Doğu ve Orta Asya'da konuşulan 'Hece Dilleri' ki bunlarda erkeklik ve dişilik yoktur, harfi tarif yoktur, cümlede fiiller sona gelir. Orta Asya, Kafkaslar, Çin, Japonya, Kor ve Moğolistan'da konuşulan diller bu dil grubundandır.

3. Üçüncü dil grubu 'Avrupa Dilleri'dir. Almanca, Fransızca, İngilizce ve Rusça bu dillerdendir.

Farsça ve Sanskritçe dilleri ise melezleşmişlerdir.

 

İşte bu dil ayırımında Gürcüce Türk dilleri grubundandır ve Türkçe ile çok büyük yakınlığı vardır. Bu konuya fazla ayıracak vaktim olmadığı için ben fazlaca üzerinde duramayacağım. Ama bu vesileyle şu gerçeği dile getirmek istiyorum.

Kendilerini Kemalist(!) diye ilan eden Türk tarihçi ve dilcileri, Mustafa Kemal'i ilâhlaştırıp ona taptıracaklarına, onun göstermiş olduğu yoldan yürüsünler.

Batılıların tasnifleri ve metotları dışına çıkarak Asya'da konuşulan binlerce küçük dillerin gramer ve sözlüklerini yazsınlar.

Balkan ve Kafkas halkına bilerek ve araştırarak ilmî metotlarla sahip çıksınlar.

Türkiye'de bu diller okutulmuyor bile.

Oysa Türkiye, Balkanlar ve Kafkaslar'da konuşulan bütün bu dillerin Türk üniversitelerinde kesinlikle ve en azından hiç olmazsa birer kürsüleri olmalıdır.

O dillerdeki kültür hazinelerine bizler sahip çıkmalıyız.

Bu konuda o kadar çok söylenecek söz var ki!..

 

Türkiye'de Allah'ın bahşettiği nice zenginlikler ve imkânlar boş yere harcanıp gidiyor.

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ MESELE

 

DEĞİŞME MESELESİ

 

 

 

 

Dünyada iki medeniyet tipi vardır:

1. HAK MEDENİYETİ

2. KUVVET MEDENİYETİ

 

Bu iki medeniyetin kuruluş ve oluşma metotları birbirinden çok farklıdır.

Hak medeniyetleri kendi şartları ve metotları;

Kuvvet medeniyetleri de kendi şartları ve metotları içinde oluşurlar.

 

Reşat Nuri EROL'un kitabında 'Akevler Ekolü' ile ilgisi olmayan ekollerin de yer aldığını görüyoruz.

Bunu elbette çok tabii karşılıyoruz.

Ne var ki 'Akevler Ekolü' ile diğer ekoller arasında uyumsuzluk vardır.

Kitapta bu uyumsuzluğun belirtilmesinde fayda vardır.

Şimdi burada bu hususu anlatmaya ve açıklığa kavuşturmaya çalışacağım.

Bunu başarabildiğim ölçüde sizlere Akevler Ekolü'nün neden farklı bir ekol olduğunu anlatmış olacağım.

 

Kuvvet medeniyetleri orijinal medeniyetler değildir.

Peygamberlerin kurdukları ve mü'minlerin geliştirdikleri hak medeniyetleri yaşlanıp artık aktivitelerini kaybedince, filozoflar ortaya çıkarlar ve son peygamberin getirdiği medeniyetin felsefesini yaparlar.

Onu kuvvet medeniyetine dönüştürecek formüller bulup geliştirirler.

Siyaset adamları da o formülleri uygulayarak 'hak medeniyeti'ni 'kuvvet medeniyeti'ne dönüştürürler.

Bu dönüştürmede iki temel özellik vardır.

Kuvvet medeniyeti makrodan mikroya doğru gider ve halka zorla dayatılarak kabul ettirilir. Kuvvet medeniyetleri yeni bir şey getirmez, sadece hak medeniyetlerinin getirdiği düzeni büyütür, güçlendirir ve muhteşem bir hâle getirerek zirveye çıkarır.

İnsanlar 'hak medeniyeti'nin sistemine isteyerek ve hukuk düzeni içinde uydukları halde; 'kuvvet medeniyeti'ne baskı ve dayatma sonunda korkarak polis düzeni içinde uyarlar.

 

Oysa peygamberler, eski medeniyetleri değiştirerek değil, yepyeni bir sistem içinde yeniden oluşturulmuş 'hak medeniyeti'ni getirirler.

İşe merkezden değil halktan başlarlar.

Önce akrabalarına ve yakınlarına yani küçük bir aşirete inandırarak anlatırlar.

Onların nefislerinde ve yapılarında 'değişim' gerçekleştirirler.

Sonra değişimi yaşayan bu insanlarla bir site oluştururlar.

Daha sonra bu sistemi bütün dünyaya yayarlar; kuvvete dayalı olarak değil, inanmaya dayalı olarak yayarlar.

Hak medeniyetlerinde zor ve kuvvet kullanarak yani dayatma şeklinde değişimin gerçekleştirilmeye çalışılması kesinlikle yasaktır.

Savaşlar bile savunma amaçlı veya tebliğ ve dâvetin engellenmesini ortadan kaldırma savaşıdır.

Yoksa ulaştıkları veya fethettikleri yerlerde ve ülkelerde halkı tamamen kendi hayat anlayışları, yaşayış ve inançları içinde serbest bırakırlar.

Hür ve adil bir ortam ve düzeni gerçekleştirirler.

 

Kuvvet medeniyetleri, düzenin felsefesini izah ederler.

Uygulamaya geçildiğinde ise genellikle söylenen ve yazılanlar ile yapılanlar arasında büyük uçurumlar vardır.

'Hakka Dayanan Dünya Görüşü'ne göre kurulan sistem ve medeniyetlerde ise insanlar önce inanırlar

Sonra öğrenirler

Sonra yaparlar

En sonunda da…

Bizzat yaşayarak ve göstererek halkı o düzen ve sisteme dâvet ederler...

Hakka dayanan medeniyet ve sistemlerde,

Teorik hikmetler yerine pratik faydalar hâkimdir.

 

Şimdi de 'değişme' konusunu, Reşat Nuri EROL'un yaptığı gibi kendi hayat merhalelerimde açıklamaya çalışacağım.

 

Ben daha ilkokul talebesi iken, tek başıma bir iş yapma yerine 'ekip' içinde yer almaya çalışmışımdır...

Daha o çağda beş kişilik 'çocuk çetesi' diyebileceğim bir ekibimiz vardı...

Süleyman Karagülle, Yusuf Arslan, Şükrü Özdemir, Cezair İpek ve İzzet Genç bu ekibin elemanlarını oluşturuyorlardı...

Tek parti dikta devrinin kuş uçurtmaz - kervan geçirtmez zulüm döneminde bizler güvenlik kuvvetleri ile yarışır, köyde yağmalar yapardık...

Bu eylemlerimiz, söylenenlerle yapılanlar arasındaki çelişkilere çocukça bir isyan ve reaksiyondan başka bir şey değildi...

 

Ortaokula gidince artık bilinçlenmeye başlamış ve yine ekip olma gayreti içinde olmuşumdur...

Artık bu merhaledeki ekip 'yıkmak' için değil de daha çok 'yapmak' ve basit birtakım geleceğe dönük ideal düşünceleri üretmek için oluşmuş bulunuyordu...

Talat Alponat, Rasim Gezmiş ve Asım Kırdar gibi arkadaşlarla geleceğimizi ve geleceğin dünyasını planlamaya çalışıyorduk...

 

Lise yıllarına geldiğimizde bu dayanışma ve düşüncelerimiz, 'İslâmî idealler'e dönüşmüş bulunuyordu...

Her merhalede yeni bir değişim yaşıyordum…

Bu dönemde Abdurrahman Ünsal, İlhami Karayalçın ve Yiğit Dedeoğlu en yakın arkadaşlarım olmuşlardı...

Bu devrede okullar arası bir dergi çıkarmak için üç arkadaş diğer liselere mektuplar yazmıştık...

Bu iyi niyetli eylemimiz karşısında, ihtilâl yapıyormuşuz gibi bizi muhakeme ettiler ve bir hafta okuldan uzaklaştırma, iki tekdir ve bir ihtar cezasına çarptırdılar!..

Bir ihtarlık daha suç işlemiş olsaydık okuldan kovulacaktık!..

 

Üniversite yıllarımızda da aynı şekilde ekip oluşturma gayreti içinde olduk...

Abdurrahman Ünsal, Şükrü Tüzün, Kazım Bilge, Mustafa Özdel, Suphi Koral, Ruşen Gezici, Fadıl Teymur ve Muammer Dolmacı ile 'İslâmî bir ekip' oluşturmuştuk...

Üniversitede daha çok ilmî çalışmalarımız devam etti...

Bir mescidimiz vardı ve orada Arapça da okuyorduk...

Bu yıllarda talebe seçimlerine katılmıyor ama 'sağcı' olduklarını söyleyen bî-namazları destekliyorduk...

Hemen her gün herkesle İslâmiyet ile ilgili tartışmalar yapıyorduk...

 

Mezun olduktan sonra Ankara'da üniversitedeki arkadaşlarımızı toplayıp hep birlikte faaliyetlerimizi sürdürmek istedik...

Kazım, Şükrü ve ben; birlikte askerlik yapmaya karar verdik...

Allah duamızı kabul etti ve üçümüz de yedek subay olarak vatani görevimizi bir yerde Ankara'da yaptık...

Ancak…

Bu dönemde artık herkes kendi yolunu ve yönünü çizmiş bulunuyordu...

Evlerimizi bile bir arada ve bir mahallede kiralayamadık...

 

l960 ihtilâli sonrasında, beni kimsesiz ve gariban bulduklarından olsa gerek, işten uzaklaştırdılar...

Ankara'dan İzmir'e gittim ve ilK defa hazır bir ekip buldum…

Derhal onlara katıldım...

Remzi Güres, Dursun Aksoy, Ahmet Remzi Hatip, Mehmet Gemalmaz bu ekibi oluşturan önemli şahsiyetlerdi...

Daha sonra İsmail Alkan da bize katıldı...

Remzi Güres, aynen benim gibi düşünüyor ve bir küçük İslâmî topluluk oluşturmaya çalışıyordu...

Sonunda hepsi bir tarikatta birleştiler…

Bir müddet sonra da bir tarikat şubesi olarak klasik İslâm anlayışı içinde varlıklarını devam ettirdiler...

Ben bu tarikat faaliyetlerine katılmadım ve ekipten ayrıldım...

 

Bu dönemde bir ara İzmir'deki Risale-i Nûr talebeleri ile birlikte iş yapmayı düşündüm... Toplantılarına katılmaya başladım... Mustafa Birlik'in evinde bir araya geliyorduk... İhsan Emci ve Osman Eskicioğlu da bu toplantılara katılıyorlardı...

O sırada Yaşar Tunagür İzmir'e geldi;

Bir müddet sonra da Fethullah Gülen'i de getirtti...

Fethullah Gülen ile birlikte projeler ve seminerler yaptık...

Ama gayede birleşemedik...

O, Risale-i Nûrlar'ı yaymayı;

ben ise, bir 'İslâmî Site' oluşturmayı hedeflemiştim…

Böylece bir müddet sonra yollarımız ayrıldı... (*)

 

Daha sonra AKEVLER'i kurmaya karar vermiştim...

İhsan Emci, Osman Eskicioğlu, Süleyman Kısacık ve Ahmet Tahir Satoğlu'nun katıldığı bir sohbette; Ahmet T. Satoğlu'nu başkan yapmaya karar verdik ve kooperatifi kurduk...

Başta Ahmet Bülbül de yanımızda ve bizimle birlikte oldu...

 

Akevler Kurucuları: Ahmet Tahir Satoğlu, Ömer Faruk Yeğin, Saffet Solak, Nazif Satoğlu, İhsan Emci, Osman Eskicioğlu, Ahmet Bülbül, Eşref Akhan, Avni Öztürk, Süleyman Karagülle, Muzaffer Koru, Mehmet Gemalmaz ve Yusuf Arslan...

Akevler'i on yıl birlikte yönettik…

Ama maalesef istediğimiz 'İslâmî Aşiret'i oluşturamadık.

 

Bu arada 1969 yılında 'Bağımsızlar Hareketi'nden itibaren siyasete de atıldık...

M. Gündüz Sevilgen, M.Adil Aktuğ, Reşat Nuri Erol ve Ali Yümlü ile birlikte "Ak-Yay Mühendislik ve Müşavirlik Bürosu'nda iş ortaklığı oluşturduk...

Onbeş günlük TEK YOL Dergisi'ni yayımladık...

Önce…

 Millî Nizam, Sonra Millî Selâmet Partisi'nin İzmir ve Ege Bölgesi teşkilatlarını kurduk... Ben İzmir İl Bakanı, M. Adil Aktuğ İzmir Merkez İlçe Başkanı, Reşat Nuri Erol Gençlik Kolu Başkanı, M.Gündüz Sevilgen de Manisa Milletvekili oldu...

Gündüz Bey Ankara'ya gidip bir dönem MSP Genel Sekreteri de oldu; ama bizleri de unuttu ve birlikte başladığımız bütün girişimler de maalesef yarım kaldı ve sonuç vermedi...

 

Bu merhalede Ahmet Tahir Satoğlu da kooperatif başkanlığından ayrılmış, yerine gelen arkadaşlar da ancak bir-iki yıl başkanlıkta kalmışlardı...

Reşat Nuri Erol da bu dönemde Akevler'e hicret etti, bütünüyle geldi ve hep beraber çalışmaya başladık...

Birlikte yayınevi ve matbaa kurduk, kitaplar ve Akevler Bülteni'ni yayımladık...

Fehmi Koru'nun yönetiminde on arkadaş Kaynak Yayınları'nı kurduk ve birkaç kitap neşrettik...

Reşat askere gidinceye kadar bu verimli çalışmalarımız devam etti...

 

Bir müddet sonra Yönetim Kurulu'nun ittifakı ile kooperatif başkanı seçildim...

Yeni Yönetim Kurulu: Arif Ersoy, Süleyman Akdemir, Salih Yavuzer, Hira Karagülle, Nazif Satoğlu, Ali Sayı, Hasan Afacan, Ahmet Bülbül, İsmail Gürsoy ve Mehmet Ali Acar'dan oluşuyordu... M. Ali Acar bir yıllığına oy vermişti... Sonra o da ayrıldı ama bu arada birçok yeni ve genç öğretim üyesi ve öğrenci arkadaşımız aramıza katıldılar...

Ali Erişen, Mehmet Tekelioğlu, Hüseyin Kayahan, Remzi Fındıklı, Harun Özdemir, Hilmi Altın, Kazım ve Ayşe Erten sayabileceğim önemli isimler arasındadır...

Artık Akevler yeni bir döneme girmiş ve ilmî çalışmalar başlamıştı...

Sabri Tekir de tam katılmamakla beraber sürekli bu çalışmaların içinde olmuştur...

 

Akevler'de büyük hamleler bu devirde gerçekleşti...

Bir taraftan ilmî çalışmalar yapıldı…

Diğer taraftan Özdemir Çelik Döküm A.Ş. gibi aleyhine 50 avukat tarafından 550 iflas davası açılmış dört milyar dolarlık fabrika iflastan kurtarıldı ve Akevler'in yönetimine geçti... İflas şebekeleri ve bu şebekelerin devlet ve bürokrasi bünyesindeki kökleri keşfedildi... Bu iflas şebekeleri ve bürokratik engellemelere rağmen başarıya ulaşıldı...

Tarihe ibret verici vesikalar kaldı...

 

Akevler'i öğrenmek isteyenler, Akevler ile ilgili bu yüzlerce dava dosyalarını mutlaka okumalıdırlar...

Bütün bu çalışmalar sonunda tarihe kalan en önemli mesaj ve netice, Türkiye'de mevcut çürümüş sistem içinde Akevler tipi İslâmî teşebbüs ve denemelerin karşılaşabileceği engeller apaçık ortaya konmuştur...

Marifet biraz da iltifata tabi değil midir?

Ama bizler maalesef sürekli olarak 'destek' yerine 'köstek' ile karşılaşmışızdır...

 

Bizim 'tebliğ' görevini yapabilmemiz için bir siyasi partiye ihtiyacımız vardı...

Baştan itibaren hep Necmeddin Erbakan ve kurmuş olduğu partileri desteklemişizdir...

Seksenli yıllardaki Refah Partisi dönemindeki bu birlikteliğimizden ve çalışmalarımızdan 'ADİL DÜZEN' doğdu...

Sonunda tebliğ hizmetini de yaparak karşılığını almış bulunuyoruz...

Ne var ki…

Siyaset cazibesi arkadaşlarımızı girdabına çekti ve biz bir 'İslâmî Aşiret'i oluşturamadan dağıldık...

Ben baktım ki mevcut şartlarda Türkiye’de bir 'İslâmî Aşiret'i kuramayacağım;

Sadece 'tebliğ' ile yetinmeye başladım...

Aşiret kurma işini bizlerden sonra gelecek olanlara bıraktım...

Türkiye'de tebliğ hizmetini tamamladım...

Yaptığım arayış, araştırma ve ulaştığım tecrübelerden sonra, kalan ömrümü Orta Asya / Kırgızistan'da tebliğ hizmeti yaparak geçirmeye karar verdim...

Bu kararımı gerçekleştirmek üzere bu ülkeye hicret ettim...

Daha başka sebepler de olmasına rağmen;

Şimdilik onları burada zikretmek istemiyorum.

Burada mirasçı bırakabilmek ümidiyle ikinci evliliğimi de yaptım...

 

'Beşinci Hak Medeniyeti' veya 'İkinci İslâm Medeniyeti' ancak on kişinin oluşturacağı bir 'İslâmî Aşiret' ile başlayabilir...

Mikroda yapılan bütün çabalar sadece o aşirete kolaylık sağlar...

Ona gelişmesi ve genişlemesi için uygun şartlar hazırlar; hiçbir zaman onu getiremez...

O aşireti oluşturmak her halde bana nasip olmayacak ama…

Bizler o aşiretin oluşması için gerekli olan ilk denemeyi Akevler'de gerçekleştirdik...

Yazılı pek çok kaynak bıraktık...

Bu hizmete talip olanlar mutlaka bu kaynaklardan yararlanmalıdırlar...

 

Bediüzzaman Said Nursi Hz. İsa'nın yaptığını yaptı...

AKEVLER EKİBİ HZ. MUSA'NIN YAPTIĞINI YAPTI...

Necmeddin Erbakan ve arkadaşları Hz. Davud'un yaptığını yaptı...

 

Şimdi Hz. Muhammed (s.a.v) in yaptığını yapacak olan bir cemaat gelecek ve işte o cemaat 'Beşinci Hak - İkinci İslâm Medeniyeti'ni kurmuş olacaktır...

Meseleye bu açıdan bakıldığında, bizler hedefe varamadık ise de çalışmalarımız boşa gitmemiştir...

Bizler hedefe varacak şartları hazırlamış ve oluşturmuş bulunuyoruz.

 

*

 

Bundan Sonra Ne Yapılmalıdır?

 

Bir vakıf kooperatif kurulmalıdır...

Bu vakfı desteklemek her mü'mine farzdır...

Nurcular, Refahçılar ve Akevler, bu vakfı kurmalı ve desteklemelidirler...

Böylece kendilerinin yapamadıklarını yapacak bir cemaatin oluşmasına imkân ve zemin hazırlamış olacaklardır...

 

Vakıf kooperatif, onbeş çift daireli (tek veya çift olarak kullanılabilen) bir apartman bloku yaptırmalıdır... Bu apartmanın çatı katı mescid, alt yani zemin katı dükkân ve mağaza, ikinci katı hizmet büroları olmalıdır... Ayrıca evler ve bürolar tefriş edilmeli, mağazalar için gerekli sermaye de vakıf kooperatif tarafından temin edilip hizmete konmalıdır...

 

İslâmî Aşiret kurmak isteyen aileler bu evlerde yerleştirilmelidir...

Bunlar evlerde karşılıksız yani kira ödemeksizin oturacaklar, dükkânlar için de kira vermeyecekler, işletme sermayesi de karz-ı hasen olarak temin edilecektir...

Bu ailelerin fertleri günün altı saatinde bu mağazalarda veya bürolarda çalışacaklar…

Geri kalan altı saatte de İslâmî Aşiret'i oluşturmak için gerekli olan ilmî çalışma ve araştırmaları gerçekleştirip içtihatlar yapacaklardır...

 

Arapça ve Matematik derslerinden başka;

İslâmî temel ilimleri ve müsbet batı ilimlerini öğreneceklerdir...

Derslere gelenlerin oturup dinleme hakkı olacak, gelmeyenler yani derslere devam etmeyenler listeden çıkarılıp yeni talip olanlar kaydedileceklerdir...

Kaydedilmenin ön şartı şudur:

İslâmî aşirete talip olanlar 'Arapça' ve 'Matematik'ten imtihan edilecekler ve kimler daha ehil iseler onlar alınıp kaydedileceklerdir...

İlk yıl on, sonra her yıl beşer kişi alınarak otuz aileye tamamlanacak;

Ayrılma sebebiyle boşalma olursa onların yerine yeni aileler alınacaktır.

 

Bu ailelerin fertleri birbirlerine hoca olacaklar, dışarıdan herhangi bir hoca alınmayacak...

Bunlar rızıklarını kendileri kazanıp geçinecekler, ayrıca maddi bir destek yapılmayacak...

Hiçbir şahsa veya müesseseye bağımlı veya borçlu olmayacaklar...

Başkanlarını kendi aralarından İslâmî usullerle seçecekler...

Bütün hareketlerini ve yaşayışlarını kendi içtihatları ile düzenleyecekler...

Kendisini yetişmiş, olgunlaşmış ve kemale ermiş halde gören ayrılıp gidecek…

Kalanlar ise ilmî araştırma ve çalışmalara devam edecekler…

Bu arada içtihad yapmayı da aksatmadan sürdürecekler...

Yeni İslâm Medeniyeti böyle oluşacaktır.

 

Bu çalışma ve faaliyet içinde olanlar, kendi geliştirdikleri sistemle gerekli olan 'senetler'i çıkaracaklar ve bu senetlerden elde edecekleri sermaye ile 'Bin Hanelik Bir Site Kent' kuracaklar ve orasını kendi içtihatları ile yönetecekler...

Bu kentin üstün başarısını görenler, kendi yaşayış biçimlerini ve kentlerini bu ilk 'Örnek Kent'e benzetmeye başlayacaklar…

Ve böylece her şeyden önce yerel yönetim İslâmlaşacaktır...

Bizzat yaşayarak ortaya konan bu örnek uygulamalardan sonra siyasi partilere tebliğ yapılacak ve ardından anayasa değişikliği yapılarak İslâm düzenine geçilecektir.

 

Ben bu düşünce ve idealimi gerçekleştirmek amacıyla Kırgızistan'da bir vakıf kurdum...

Bu vakfın hedefi, böyle bir aşireti oluşturmaktır...

Mescitler ve mescitlerin çevresinde böyle İslâmî aşiretler ve siteler kurulması planlanmıştır...

İnşaallah, en az bunlardan biri bu yeni medeniyeti kuran aşiret olur.

 

Benim çocukluğumdan beri beslediğim kanaat budur...

Ama maalesef şimdiye kadar buna inanıp kabul eden bir kişi dahi bulabilmiş değilim...

Artık aramıyorum.

Bu merhaleden sonra ben sadece ömrüm olduğunca araştırma ve tecrübelerimi, bilgi birikimimi ve ulaştığım neticeleri bilgisayarda yazacak ve disketlerde bırakacağım...

İnşaallah, isteyenler ve bu çalışmalarımızla ilgilenenler, Kırgızistan'da kurduğumuz vakıf merkezinden bunları temin edeceklerdir.

 

Çalışmak bizden, başarı Allah'tandır.

 

 

Kırgızistan/Bişkek, Eylül 1994

SÜLEYMAN KARAGÜLLE

 

 

___________________________________________

(*) Bu konuda Fehullah GÜLEN Hocaefendi, 1992 yılı Mart ayında ZAMAN Gazetesi'nde 'Küçük Dünyam (HATIRALAR)' ismiyle bir ay kadar süreyle ve her gün tam sayfa olarak yayınlanan hatıratında, İzmir'de Süleyman Karagülle ile birlikte oldukları toplantılardan da kısaca söz etmektedir. Bu bölümü aynen aktarıyorum (R.N.E.):

 

Mantık ve Muhakeme

"O sıralarda bir hafta konferans verilir, diğer hafta da bu konferansın kritiği ve tenkidi yapılırdı. Benim yaptığım konuşmanın kritiği yapılırken Dr. Baha Kitapçı Bey ve bazı arkadaşların takdirkâr ifadeleri olmuştu. Dr. B. Kitapçı Bey, zaten herkesi takdir eden bir insandı. Bazı arkadaşlar, camide his ve heyecan, burada mantık ve muhakeme, diyerek takdirlerini bildirdiler. O gün itiraz edenlerden biri Süleyman Bey idi. "Niçin ilme karşı tavır alınıyor? Kur'ân her şeyi sarih olarak anlatmıştır..." gibi sözler söyledi. Yine itiraz edenlerden biri de bir avukat arkadaştı. O da, ayetleri çeşitli alternatiflerle ele almamın, bu ayet sadece buna işaret eder demeyişimin karşısında olduğunu söylüyordu. Bir de yarı meczub bir ilahiyatçı vardı. Onun teklifi ise, Kur'ân'daki fen ve tekniğe ait meseleleri, o sahanın uzmanlarına anlattırmalı, şeklindeydi. Süleyman Bey'in münferid dersleri oluyordu. Onu bir konferans haline getirip anlattığı da olmuştu. Vakit buldukça bu konuşma ve sohbetleri dinlemeye de gidiyordum. Fakat, gün geçtikçe hizmet alanımızın genişlemesinden dolayı, daha sonraları oralara gitmeye zaman ayıramaz oldum..."  (ZAMAN Gazetesi, 21 Mart 1992, sayı 9938)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEDHAL/GİRİŞ

N  İ  Y  E  T  İ  N  E

 

 

 

 

 

 

"Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe,

Allah bir kavmin durumunu değiştirmez."

(Ra'd Suresi, ayet 11)

 

"Bole işta nego nişta /

Bir şey yapmak hiçbir şey yapmamaktan iyidir."

(Boşnak Atasözü)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reşat Nuri EROL

İstanbul / Anadoluhisarı-Küçüksu

Mayıs 1994

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu KİTABI rahat, hür ve serbest bir ortamda yazmayı düşünüyor veya düşlüyorum...

Planlama ve tasarlama safhasında, kitabı belli şekil ve kalıplara, klasik ve bilinen anlayışlara ve üsluplara göre yazmayı, konuları bu standartlara göre kaleme almayı düşündükçe; birçok şeyden ve güzelliklerden, bence okuyucuya -özellikle de bazı okuyuculara son derece- cazip gelecek birçok notları ve bölümleri çıkarmak veya atmak zorunda kalacağımı anladım. Anladığım anda da bundan hemen vazgeçiverdim...

Doğrusu okuyucular adına bunu yapamayacağım; ya da daha açıkçası yapmayacağım.

Bunu yapmaya hakkım yok!

Öyle yapar da bazı bölümleri ve notlarımı bu kitap dışında bırakırsam…

Kim bilir hangi okuyucunun hangi açıdan nasıl değerlendireceğini şu anda bilemeyeceğim bir bilgi veya güzelliği de atmaktan endişe ediyorum...

Okuyucuların, her şeyden olmasa bile olabildiğince bazı gerçeklerden haberdar olma ve bilgilenme hakkını ve hukukunu korumak açısından;

Mümkün olduğunca rahat ve gerektiğinde bir o kadar da küçük bazı ayrıntıları bile ihtiva eden bir kitap yazmaya karar verdim...

Bu konuda, siz değerli okuyucuların, bir gün her birinin tarihi değeri de olacağına inandığım birçok olay ve ayrıntıdan da haberdar olma hakkınız olduğuna inanıyorum...

 

Bir Müslüman gibi…

Bir Arnavut, Bir Boşnak, Bir Balkanlı,  gibi…

Olabildiğince 'DOBRA DOBRA' her şeyi yazacağım!..

 

Aldım kalemi elime;

Daha dorusu geçtim bilgisayarın başına...

Başladım aklıma ve başıma/başımıza gelenleri yazmaya…

 

Biraz bilgi…

Biraz birikim…

Biraz hatırat; hatıralar…

Biraz yorum ya da yorumlar…

Biraz değişik boyutlarıyla değerlendirmeler…

 

Ve…

Başta 'üstadım' ile 'bizim ekip'teki arkadaşlarımız olmak üzere…

Değişik kesimlerden çeşitli alıntılar ve katkılar...

Öylesine bir çeşitlilik ve zenginlik ki;

Dört mevsim bir arada...

 

Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık;

Hayatın her döneminden merhaleler ve yaşanan tecrübeler...

 

Bir ömür boyu yoğun olarak yaşadığım bir hayatın 'bilgi ve birikimleri' ile arkadaşlarımla birlikte yaptığımız 'teori ve pratik uygulamaları' ihtiva eden 'BİR KİTAP' yavaş yavaş oluşmaya, olgunlaşmaya ve ortaya çıkmaya başladı...

Yıllardır, birçok kesimden tanıdığım dostlarım da…

Her zaman ve her zeminde…

Anlattığımız bu düşüncelerin mutlaka yazılması gerektiğini söyler;

Özellikle de beni mutlaka yazmam gerektiği konusunda ikaz ve teşvik ederlerdi...

 

Bu ikaz ve teşvikler, son yıllarda iyice yoğunlaşmıştı...

 

Bugüne kadar hayatım hep 'HAREKET VE HİCRET' ile geçtiği için;

Öyle uzun boylu kalemi elime alıp yazmayı…

Ya da daktilo veya bilgisayarın başına geçip yazabileceğimi…

Hiçbir zaman aklım kesmedi!..

 

Ama kırkından sonra insan biraz duruluyor ve olgunlaşıyor/muş...

 

Aslında yazmanın yabancısı değildim...

Yıllardır kendi yayınladığımız dergilerde…

Kurduğumuz yayınevlerinde ve matbaa işletmesinde…

Akevler Bülteni'nde…

Ayrıca diğer çeşitli dergi ve gazetelerde zaman zaman zaten yazıyordum...

Hele bir deneyeyim dedim ve yazmaya başladım...

 

Başlangıç o başlangıç...

 

Aslında…

Aynı dönemde öncesinde…

“İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ”

Kitabımızı da…

Üstat ile birlikte yazmaya başlamıştık…

 

Evet…

Yavaş yavaş hayatımızın eseri diyebileceğimiz KİTAP/LAR ortaya çıkmaya başladı!..

Hele…

Tam da bu zamanda Üstadım'dan yazılar gelmeye başlamadı mı?..  

Artık değmeyin yazma keyfime…

Değmeyin cehdime...

 

Ancak bazı gerçekleri de -şimdilik mahfuz kalmaları gerektiği için- yazamadığımı burada baştan itiraf etmeliyim...

Kim bilir…

Gerekli görür ve faydalı olacağına inanırsam…

Ama hepsinden önemlisi vakit bulursam…

Belki daha sonraları yazarım.

 

Biraz daha zamana…

Kim bilir…

Belki de bazı şeylerin vaktinin gelmesine ve olgunlaşmasına…

İhtiyacımız olduğunu hissediyorum...

 

Meseleler biraz daha olgunlaşmalı…

İnsanlar da olayları olduğu gibi ve gerçekçi şekilde anlamaya hazırlıklı olmalı...

Bunu da en güzel şekilde 'zaman' halledecektir...

Vakti geldiğinde ve olması gereken o ana ulaştığında…

Yüce Yaradan'ın 'Ol!' emrine uyarak, olması gereken olacaktır zaten...

Bizler de sizin gibi o oluş ve olgunlaşmayı bekleyenlerdeniz...

Ancak…

Bu arada…

Üzerimize düşeni ve yapabileceklerimizi de denemek ve yapmaktan geri durmuyoruz...

 

Yazdıklarım ve bu kitabın alabildiğince hacmine sığdırmaya çalıştıklarım; yaşadıklarımın ve bildiklerimin sadece bir bölümü.

Her gerçeğin, her doğrunun her yerde ve her zaman söylenmemesi ve yazılmaması gerektiğinin de şuurundayım...

Ancak…

Artık bazı şeyleri yazmamızın zamanı geldi de geçiyor bile...

 

Çok yakın bir arkadaşımızın dediği gibi;

BUNLARI…

-yani bu kitapta yazdığım genel ve bazı özel bilgileri-

İÇİMİZDEN BİRİ YAZMALIYDI...

 

İçimizden benden başka…

Bunları yazmaya cesaret edenin şimdilik çıkacağını da sanmıyorum!..

Biraz iddialı gibi bir söz oldu galiba...

Ama…

Benim bütün hayatım da zaten böyle değil miydi?

 

Ayrıca…

Arkadaşlar arasında…

Süleyman KARAGÜLLE Üstadımız'ın en eski öğrencisi olmam…

Ve en kadim bilgileri bizzat yaşayarak bilmem sebebiyle de;

Bunları yazma sorumluluğu öncelikle benim üzerimdedir...

Bu sorumluluğu hissediyorum...

 

İşte…

Biraz da bu sorumluluk duygusuyla görevimi yerine getirmeye çalışıyorum...

Ölçüyü ve dengeyi gerçekleştirip gerçekleştiremediğimin takdirini…

Öncelikle çalışma arkadaşlarımıza ve dostlarımıza…

Daha sonra okuyuculara bırakıyorum...

 

Üstadım'dan;

Yazdıklarımın ilk bölümlerini gönderdikten sonra aldığım cevap ve katkı,

Son derece cesaret verici ve teşvik edici...

 

Bilgisayarın başına geçtim ve eski tabirle 'çalakalem' yazmaya…

'Beynimdeki bilgileri' ve 'hafızamdaki hatıraları' birbiri ardısıra dizmeye başladım...

 

Allah'tan hayırlısı...

 

Bu kadar yazı arasında elbette sürçü lisan da olacaktır…

Bu hatalarımdan dolayı da daha baştan affınıza…

Özellikle de kendisini direkt muhatap gibi görenlerin affına sığınıyorum...

Beni yakinen tanıyanlar, her şeyden önce 'amel ve eylem adamı' olduğumu…

Dolayısıyla…

Öyle uzun boylu masanın başına çöreklenip yazı yazamayacağımı iyi bilirler...

Ama…

Bu sefer her şeye ve kendime rağmen yazmayı başaracağım!..

Niyet ve inat ettim mi, hiçbir iş kolay kolay elimden kurtulamaz...

Hep derim/deriz ya;

Yapana değil de Yaptıran’a bak...

Yaradan’ımız Reşad kuluna böyle ‘yap’ diye ilham etti, o da yapıyor işte!..

 

Nitekim bunları da binbir iş arasında…

Özellikle de ailemin ve bazı iş arkadaşlarımın hoşgörüsüne sığınarak…

Zaman zaman da bu sınırları zorlayarak…

Karşılıklı bazı fedakârlıklarda bulunmak suretiyle yazıyorum.

Ama az önce dediğim üzere…

Bazı eksikleri ve hataları olsa bile;

Artık bir şeyleri ve bazı hakikatleri yazma zamanı geldi de geçiyor bile!..

 

Nitekim bir Boşnak atasözü de öyle diyor:

"Bole işta nego nişta /

Birşeyler yapmak hiçbir şey yapmamaktan iyidir."

“Bir şeyler” yapabildiysem/yazabildiysem ne mutlu bana...

 

Bir başka yönü ile şunu demek istiyorum...

Yaptığımız teori ve tatbikatlar…

Yaptığımız nice araştırma ve uygulamalar…

Yaşadığımız yıllar ve olaylar arasında bizimle beraber olup hayat serüvenimizi izledikçe, şu gerçeği anlayacak ve kavrayacaksınız...

Teori ve uygulama olarak bazı şeyleri yapmadıysak veya yapamadıysak…

Elbette bunun müsebbibi sadece bizler değiliz...

Çünkü önerdiğimiz ve öngördüğümüz küçük bir uygulama teklifi değil…

Topyekün bir toplum projesi ve dünya düzenidir.

Hattâ aradan uzun yıllar geçtikten sonra bugün bile hâlâ her şeyi söyleyemiyor ve yazamıyor, yapamıyor ve uygulayamıyorsak, bu hür ve rahat çalışma ortamını bulamıyorsak;

İşte…

Yıllar sonra hepinize soruyorum:

“Bunun müsebbibi sadece bizler miyiz?”

Elbette hayır!..

Marifet, biraz da iltifata tâbi değil midir?

 

Meseleye bir başka açıdan yaklaştığımızda…

Her şeyin bir 'nasip meselesi' olduğunu da görüyor ve anlıyoruz...

Bizim ve içinde bulunduğumuz, birlikte yaşadığımız yakın-uzak insanların ve toplumun, ya da çağımız dünyasının nasibi şimdilik bu kadarmış!..

Yaşadığımız çağın ve topyekün bütün insanlığın nasibi bu kadarmış...

 

Biz hayal ve ümitlerimizin, teori ve düşüncelerimizin veya bazılarının dediği gibi ütopya (ve/veya onların tabiriyle safsatalarımızın) kaçta kaçını söz, yazı ve amel olarak uygulayabildiğimizi; ya da hayatımızın sonuna kadar uygulayabileceğimizi bilemeyiz...

Hele…

Hâlen yaşadığımız şu dönemde, gelecekte neler olabileceğini de bilemeyiz...

Biz…

Diğer bütün insanlarla birlikte yaşamaya…

Bu arada nasibimize düşeni kadarıyla sistem ve düzen arayışlarımızı sürdürmeye…

Teoriler üretmeye ve imkân bulabildikçe de bu teorileri uygulamaya gayret edeceğiz...

 

Mücadelemizi birkaç cephede birden -içeriden dostlar ve dışarıdan düşmanlarımızın karşı durmalarına rağmen- sabırla sürdürüyoruz...

 

Zaten bundan daha fazlasından…

Yani yapabileceklerimizden fazlasından da sorumlu değiliz...

Bizler, mutlaka muvaffak olmakla değil…

Esbaba tevessül edip yapmaya çalışmakla mükellef bulunuyoruz…

Muvaffakiyet ise sadece ve sadece Allah'tandır.

 

Allah her insana ve nefse taşıyabileceği kadar yük yüklemiştir...

Ayrıca…

Bizler yani bu çağda yaşayan insanlar olarak…

Nefislerimizde olanı değiştirmedikçe…

Allah da bizim durumumuzu değiştirmeyecektir.

Bütün arkadaşlarımla birlikte hepimiz, Allah'a inandığımız gibi bu konuda da Allah'ın Kitab'ında belirttiği şu sosyal kanuna yani Sünnetullah'a kesin olarak inanıyoruz:

 

"Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe,

  Allah bir kavmin durumunu değiştirmez."

(Ra'd,11)

 

İddia edildiği üzere;

Bazı düşüncelerimizi ve teorilerimizi bugüne kadar uygulayamadıysak, tatbik etme mevkiine getiremediysek, bunun biricik müsebbibi sadece bizler değiliz...

Atalarımız ne güzel söylemiş;

"Marifet iltifata tabidir."

 

Necmeddin ERBAKAN Hoca hariç, o da belli ve sınırlı bir ölçüde, diğer insanlar nezdinde, bugüne kadar beklediğimiz ve başarımız için elzem olan iltifata mazhar olduğumuz söylenemez…

Erbakan Hoca da;

İç ve dış baskılar sebebiyle bu iltifatları maalesef sürekli hâle getirememiştir...

 

Hep düşünmüşümdür…

 

Acaba böyle bir ekip ve onların çalışması Batı'da nasıl karşılanır, projelerine hangi seviyede katkıda bulunulur ve ne gibi bir iltifatlara mazhar olurlardı?..

Elbette bu ses ve düşünceye, teori ve toplum projesine, sistem ve dünya düzenine kulak verir; medya da bu fikirlerle halkı yüz yüze getirmeye ve insanları onlarla yoğurmaya millî ve insanî bir görev olarak sarılırlardı...

 

Ülkemizde ise…

İnsanlar ve kurumlar…

Enerji ve imkânlarını bize 'DESTEK' olmak için değil de…

'KÖSTEK' olmak için kullanıyor ve harcıyorlar...

 

Ben Batı'da doğdum (Eski Yugoslavya, Kosova ve Sancak/Bosna) ve Batı toplumlarında (Almanya) da yıllarca yaşadım...

Onların enerjilerini birbirlerine destek olmak için harcadıklarını bizzat görerek yaşadım...

Doğu toplumlarında ise insanlar enerjilerini birbirlerini yemek/yenmek ve köstek olmak için sarf ediyorlar...

Âcizane kanaatime göre;

Batı'nın gelişmesi ve Doğu'nun geri kalmasının en önemli sebeplerinden biri de budur.

 

Müslüman olduğumuzu söylüyor ve iddia ediyoruz…

Ama gerçekten İslâm'ın emrettiklerini yapıyor muyuz?..

 

Ömrümüzü vakfettiğimiz çalışmalarımızla birlikte bizler, bu 'yapıcı' değil 'yıkıcı' anlayış ve uygulamaların en canlı şahidiyiz...

Maalesef…

Esefle söylüyorum…

Değil çoğu zaman, hemen hemen her zaman ve mekânda, 'gölge etmeyin başka ihsan istemez!' dedirtecek durum ve davranışlarla karşılaştık...

Sürekli zorluklarla ve engellemelerle savaştık...

İnanan ve inanmayan, sağcı ve solcu, lâik ve liberal her kesim ne hikmetse sadece karşı çıkıyor; “her konuda ayrıldıkları” halde, “bize karşı olmada birleşiyorlar”!..

 

Geçenlerde (Aralık 1994) bir saatlik bir televizyon programında Mehmed Şevket Eygi son derece çarpıcı ve düşündürücü bir cümle sarf etti...

Aynen aktarıyorum:

"İslâm gelecek...

Önünde tek bir engel kaldı:

MÜSLÜMANLAR!.."

 

İnsanların yok olasıca çarpık ve sapık sistem ve bozuk düzenlerinin yıkılmasına…

Hattâ…

Sadece tenkit edilmesine bile en ufak bir tahammülleri yok...

Hele zulüm ve sömürü düzenlerine alternatif bir sistem ve düzen teklifine...

Aman Yarabbi!..

Hemen feryad ve figanı basıyorlar…

Ve diyorlar ki:

- “Müçtehid taslakları!..”

- “Çağımızda uygulanması mümkün olmayan safsata ve ütopya üreticileri!..”

Ve benzeri daha nice seviyesiz ve fikirsiz ithamlar...

 

Hâlen aynı zorlukların ve çeşitli engellemelerin üstesinden gelmeye çalışıyor ve çabalıyoruz...

Bugüne kadar “Devlet Güvenlik Mahkemesi”ne şikâyetler ve bundan dolayı yargılanmalar dâhil, yakın ve uzak çevrelerimizden kaynaklanan, bazen ihanet derecesine varan, her türlü resmî ve sivil engellemelerle karşılaştık...

Bazı dönemlerde mahkemelerin sadece sayısı 'çift rakamlı' oldu, toplamı yüzleri buldu...

Bazen en yakınlarımız bile bizleri anlamadı veya anlamak enaniyetlerine ve nefislerine, işleyen çarklarına ve kurulu düzenlerine ağır geldi...

İyi-kötü dönen tekere çomak sokan birileri gibi algılandık...

Daha neler de neler, daha neler de neler...

Hepsini yazmak mümkün değil ki!..

 

Bütün bu olumsuzluklardan bîzar olup bıkan Üstadımız Süleyman KARAGÜLLE, sonunda Türkiye'yi bile terk etmek ve Kırgızistan’a yani Orta Asya'ya hicret etmek zorunda kaldı...

Biz sevenleri ve bağlıları için bundan daha büyük bir darbe ve yıkım olamazdı...

 

Olamazdı ve olmamalıydı ama oldu işte!..

O gitti ve bizler de yetim ve de öksüz kaldık!..

Evet…

Kelimenin tam manâsı ile 'yetim ve öksüz' kaldık!..

 

Buna sebebiyet verenler, insanlık ve kendi adlarına utanma hislerini de kaybetmişlerse;

Artık sevine sevine kına yakabilirlerdi!..

 

Bütün bu gelişmelere rağmen bizler…

Kendi şahsımıza ve adımıza rahatlıkla iddia edebiliriz ki;

Hayatımızı ve bütün imkânlarımızı çağımız meselelerinin çözümüne ve insanlarımızın gelişmesine, güzel ve adil bir dünya düzeninin gerçekleştirilmesine…

Kısacası bu davaya ve değişime adadık...

Ancak…

Söz konusu olan düzen ve değişim;

Sadece bizim sistem…

Sadece bizim düzen…

Sadece bizim değişim ve

Sadece bizim kurtuluşumuz değil;

Âyette de ifade edildiği üzere;

Topyekün bir 'kavm'in yani toplumun değişmesidir...

Halkımız bu değişimi benimseyip kendi nefislerine uygulamadıkça…

Söz konusu olan topyekün bir toplum meselesi olduğundan…

Bizim tek başımıza başarılı olmamız zaten mümkün değildir...

Bizler inanan insanlar olarak halkımızla birlikte onların ıstıraplarını yaşıyor ve bilen insanlar olarak gücümüz oranında çare ve çözümler üretmeye çalışıyoruz...

Burada konu ile ilgili iki Buhari hadisini yani insanlığın En Büyük Rehberi’nin son derece çarpıcı açıklamalarını zikretmeden geçemeyeceğim...

 

Hazreti Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:

 

"Mü'minleri birbirine karşı merhamet etmede, sevgi göstermede, temayül etmede, bir organı şikâyetçi olduğunda, diğer organlarının sabah akşam bu şikâyete karşılık verdiği bir beden gibi görürsün."  

 

Bizler bu bedenin yani toplumun bir parçası olarak bu acıları duyuyor…

Ve dertlerimize devâ olmaya çalışıyoruz...

Başarılı olmamız ise;

Birlikte ve ortak hareket edebilmemizle doğru orantılıdır...

 

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v)

"Mü'minler, bir kısmı bir kısmına destek olan yapılar gibidir." buyurduğunda, bu gerçeği dile getirmiş ve bu örneği verirken de parmaklarını birbirlerine kenetlemişlerdir.

 

İşte bizler de aynı toplumun fertleri olarak böylesine kenetlenebilirsek başarılı oluruz...

Bunu yapmaz da aynı minval üzere davranmaya ve yaşamaya devam edersek, varacağımız menzil ve sonunda duçar olacağımız akıbet bellidir:

 

"Her ümmetin bir eceli vardır.

Ecelleri gelde mi,

ne bir saat ertelenirler,

ne de bir saat öne alınırlar."

 (Yunus,49)

 

Batı/batış Medeniyeti batıyor...

Batı'nın maymunvari mukallitleri ve karasevdalıları da onlarla birlikte batıyor...

Doğu/doğuş/İslâm Medeniyeti ise yeniden doğuyor...

'Yeni Dünya Düzeni' batacak ve

'Yeni İslâm Medeniyeti' mutlaka doğacaktır...

Artık vakti gelmiştir...

Ha doğdu, ha doğacak…

 

Topyekün bütün dünya da bu yeni oluşun doğum sancılarını çekiyor...

Olması gereken olacak ve bütün dünya karşı çıksa bile buna engel olamayacaktır...

 

Bu arada bu tarihî doğuşa engel olmaya çalışan ve köhnemiş sistemleri taklit ederek uygulama sevdasında olanlar, o sistemlerin uygulayıcı mucitleri ile birlikte yok olacaklardır...

Toplum olarak Batılıları taklit etmeye ve bu arada 'alternatif sistem arayışları'na girerek yeni bir 'ADİL DÜNYA DÜZENİ' ortaya koyup hayatımıza uygulamazsak…

Bizler de onlarla birlikte aynı Batı bataklıklarında…

Veya

Yaldızlamaya çalıştıkları onların sözde 'yeni dünya düzeni'nde batacağız...

 

Batmamak ve kurtulmak için hep birlikte çalışmamız gerekiyor...

 

Treni kaçırmak üzereyiz...

 

Son şansımızı iyi kullanmalıyız...

 

Yeni İslâm Medeniyeti'ni kurma şerefine nail olma ötesinde…

Kurtuluşa ermek istiyorsak;

Bu feryada…

Bu sessiz çığlığa…

Ve davetimize kulak veriniz...

 

Yıllardır araştırarak yaşadıklarımız ve yaptıklarımız…

Bugün de bunların sonucu olarak yazdıklarımız…

Bütün kurtuluşa ermek isteyenlere…

Hatırlatma, çağrı ve dâvet mahiyetindedir...

Bu sese, bu nidaya, bu hatırlatmaya, bu haykırışa kulak veriniz…

Ve davetimize icabet ediniz...

 

Bizler, önce araştırıyor ve yapıyor…

Sonra yaptıklarımıza ve uyguladıklarımıza dâvet ediyoruz...

Yapmadığımız ve kendi nefsimize uygulamadığımız şeylere dâvet etmiyoruz...

İyi ve doğru buluyorsanız;

Geliniz hep beraber bu dâvete uyalım ve birlikte uygulayalım...

 

Kurtulmak…

Dünya ve âhirette kurtuluşa ermek…

Dareynde necata ermek isteyenleri bizimle birlikte olmaya…

Bizlere katılmaya…

Çalışmalarımıza katkıda bulunmaya…

Hep birlikte yeni bir toplum projesi üretmeye ve

Olanca gücümüzle ve varlığımızla uygulamaya davet ediyoruz...

 

Söz konusu olan sadece bizim ferdî ve nefsî kurtuluşumuz değil;

Söz konusu olan topyekün hepimizin kurtuluşudur...

Hep beraber kurtulacaksak…

Kurtuluş projemizi de birlikte ortaya koyup geliştirecek ve

Bir bütünün birbirinden ayrılmaz parçaları olarak…

Beraber elbirlik yaşayıp uygulayacağız...

Topyekün başarı için bu bir zorunluluktur...

Aksi halde…

Tek başımıza başarılı olamayacağımızı bizler de daha baştan çok iyi biliyoruz...

 

Bir başka yönüyle bizler;

Kapalı kapılar ardında ve çeşitli mahfillerde bizimle, 'Alternatif Sistem Arayışları' ve 'ADİL DÜZEN' çalışmalarımızla ilgili olarak menfî görüşmeler yapılmasından, olumsuz görüşler beyan edilmesinden, doğrusunu söylemek gerekirse artık bıktık, usandık...

Maalesef bu görüşmelerin sadece “dedikodusu” bizlere kadar ulaşıyor...

Bizler yıllardır çalıştığımız halde…

Henüz elle tutulur ciddî yazılı veya sözlü…

Bir tenkit, değerlendirme veya katkıyı elde edemedik...

Bu durum…

Bizim için olduğu kadar…

Toplumumuz açısından da son derece üzücüdür...

Genellikle  'topyekün reddetme/ler' ile karşılaşıyoruz...

Bütün yaşanan sıkıntılara, problemlere ve çözümsüzlüklere rağmen, insanların yeni düşüncelere ve çözüm önerilerine tahammülleri yok!..

Hallerinden pek mi memnunlar?!.

Durumlarını değiştirmeye…

Yeni bir yapılanmaya girişmeye veya yapmaya…

Ve de Hakk'a teslim olmaya niyetleri yok gibi!..

 

Hâlbuki…

Bazı Batılı düşünür ve filozoflar bir-iki asırdan beri kendi sistemlerinin tıkandığını ve tükendiğini haykırıyorken…

Diğer bir bölümü de yine aynı dönemde yüzlerce yeni toplum projeleri ürettiler...

Bunların çoğu kitaplaştı ve kütüphaneleri doldurdu...

Binlerce satıyor ve okunuyor...

İnsanlar inceliyor, araştırıyor, okuyor, yazıyor ve

Çağdaş problemlerine çözümler arıyorlar...

"Yeni Dünya Düzeni" dedikleri ve insanlara yutturmaya çalıştıkları şeyler…

İşte bu çalışma, araştırma ve birikimlerin bir neticesidir...

Yoksa bu düzen bir gün veya bir yılda…

Bir ABD Başkanı’nın teklifi ile ortaya çıkmış “bir dünya düzeni” değildir...

Nice…

Yılların birikimiyle, binlerce insanın, yüzlerce kurumun çalışması ve

Bu çalışmaların yüzlerce kitaba dönüşmesinin bir neticesidir...

 

Bazı Batı veya yabancı hayranı vatandaşlarımız veya kardeşlerimiz,

Bu Batı markalı toplum projelerini incelemeye ömürlerini vakfederler de…

Her ne hikmetse…

Kendilerinden biri böyle bir konuda 'yerli bir proje' üretti mi?..

Hemen reddederler!..

Peşin hükümlüdürler...

Düşünce yerliyse, hiç araştırma ve düşünme zahmetine katlanmadan reddederler...

Hele bu çalışmalara katılmak veya katkıda bulunmaya hiç mi hiç tenezzül etmezler...

Enaniyet ve nefsaniyetleri buna en büyük engeldir...

Zira…

Nasılsa toplumda belli bir yerleri…

Bu bozuk sistemde de olsa kurulu bir düzenleri…

İsimleri ve şöhretleri, işleyen çarkları ve cemaatleri vardır...

Buna herhangi bir şekilde halel gelmesine kesinlikle tahammülleri yoktur...

Nefsaniyet ve enaniyet…

Ya da tembellik ve rahatlık…

Bütün azamet ve haşmetiyle devrededir...

Bu yaştan ve bu şöhretten, bu dünyevî imkân ve zenginliklere eriştikten sonra…

Şimdi kalkıp birilerinin teklifini ve projesini incelemek ve değerlendirmek…

Öğrenmek ve öğretmek…

Anlamak ve anlatmak…

Katılmak ve katkıda bulunmak...

Ve saire ve saire mi?..

Zor iş!..

 

En iyisi;

“Saçma!..

“Safsata!.

“Ütopya!..

“Hayal ürünü!..

“Bu devirde olmaz!.

“Çağdışı!.

“Uygulanması imkansız!..”

Vs. vs.

Deyip topyekün reddetmek ve işin içinden sıyrılmak...

 

Peki…

“Ey her şeyi topyekün reddeden üstatlar!

Ya sizin teklifiniz ve projeniz ya da daha iyi bir alternatifiniz var mıdır?”

Diye sorsak…

Cevap yok!..

 

Hele falan parti veya filan lider de bunu benimsemişse;

Gerekçe daha da hazırdır...

"O'nunla veya 'onlar'la hiç olmaz!.."

Neden olmaz?

Ya da kiminle olur?

Bu toplumda birlikte yaşıyoruz, 'O' veya 'onlar'dan daha iyi birilerini tanıyor musunuz?

Geliniz öyleyse hep beraber ona veya onlara gidelim, dediğimizde…

Yine cevap yok!..

 

Cevapları yok…

Kendi çalışma ve teklifleri yok…

Alternatifleri yok!..

Yok, yok, yok!..

Yokluktan ne olur ki?!.

 

Yokluktan varlık olmadığı gibi;

Bu şekilde varlığımızı da sürdürmemiz mümkün değildir...

Var olmak istiyorsak…

Ya bir şeyler yapanlara katılıp katkıda bulunacağız…

Ya da kendimiz alternatifler ve kurtuluş reçeteleri üreteceğiz...

Yoksa…

Allah korusun topyekün yok oluruz...

 

Yeryüzü var edildiğinden beri, yokluktan varlık olduğu görülmemiştir...

Yoklukta inat eden nice topluluklar yok olmuşlardır...

Kur'ân ve insanlık tarihi…

Yok olan bu kavimlerin hikâyeleri ile dopdolu...

Yaşadığımız bu çağda Batı dünyası ve Batı taklitçilerinin perişanlığı da apaçık ortada...

Hâlâ ibret alıp akıllanmayacak mıyız?!.

 

Âlemleri yoktan var eden Yüce Rabbimize inananlar olarak bizler…

O'nun sürekli olarak ve her an yeni bir yaratma halinde olduğunu biliyoruz...

Kıyamete kadar da bu yaratma hâli devam edecektir...

Yaratılan kadın-erkek her insan da…

Dünyadaki yükümlülükleri ve âhiretteki mükâfatları açısından…

Eşit olarak yaratılmaktadır...

Sürekli okuyor ve anlıyorsak, düşünüyor ve aklediyorsak…

Kur'ân bu yükümlülüklerimizi hep hatırlatmaktadır...

İyiliği emredip kötülüklerden sakındırma görevi…

Sadece belirli bir grubun ve dönemin insanlarına değil;

Hangi çağda ve ne tür şartlarda olursak olalım topyekün hepimizin görevidir...

Çağımız dünyasının problemlerini, bilmem kaç asır önce yapılmış içtihatlar veya fetvâlarla halletmeye kalkışmaya devam ettiğimiz sürece, dûçar olduğumuz perişanlık yüzlerce yıldan beri apaçık ortadadır...

Geçmiş geleceğin aynasıdır...

Böyle yapmaya devam edersek;

Gelecekte de ne olacağımız bellidir...

Altın nesiller ve altın çağlar gelip geçti...

Bizden öncekiler o çağları yaşadılar ve yaşattılar...

 

Bizler;

Önce yeni sistem ve düzenler oluşturmak…

Ardından o sistem ve düzeni uygulayacak yeni altın nesiller yetiştirmek…

Ve çağımızı yani III. Milenyum’u yeni bir saadet asrı hâline getirmekle yükümlüyüz...

 

Hesaba çekildiğimizde…

“Bizzat/bizatihi sen ne yaptın?..”

Diye hesaba çekileceğiz...

 

Peki…

Bu hesabı vermek için;

Bugün yaşayan insanlar olarak şimdiye kadar ne yaptık?..

Hâlen, bugün ne yapıyoruz?..

Ve…

Yarın ne yapacağız?..

 

“Batı, batı, batı!..”

Batı diye diye batıyormuşuz; ne gam!

Daha ne zamana kadar Batı hayranlığı ve taklitçiliğimiz…

Ya da toplum projelerinin ve dünya düzenlerinin sadece Batılılar tarafından üretilebileceği ile ilgili inancımız veya aşağılık kompleksimiz devam edecek?..

Kendimize ve kendi insanımıza hiç mi güvenimiz yok!..

Karanlığa küfretmek kolay...

Ama kalkıp bizim gibi 'bir mum yakmak'  yani 'bir proje üretmek' biraz zor...

Yosa…

Çok zor mu demeliydim…

 

Bizler bir mum yaktık...

Herkes bizim gibi bir mum yakarsa…

Karanlıklar son bulur;

Ortalık onlarca, yüzlerce veya binlerce mumla aydınlanır...

Aydınlık bir dünya düzeni yani 'ADİL DÜZEN' kurulur...

Kurulmazsa…

Karanlıkta kalmaya…

Ve sonunda…

-Allah korusun-

Topyekün o yıkılan düzenin altında kalıp yok olmaya mahkum oluruz...

 

Aslında 'Peygamberler Sistemi ve Adil Düzen Ekibi' olarak bizler…

Yeni bir şey de söylemiyoruz...

İnsanlar binlerce yıldan beri yeryüzünde yaşıyorlar...

Geçmiş asırlarda da insanlar yüzlerce defa sıkıntıya düştüler...

Her seferinde peygamberler veya onların vârisleri olan âlimler insanlara kurtuluş reçeteleri ve toplum projeleri takdim ettiler...

Bunları benimseyen toplumlar ve kavimler kurtuldular…

Kabul etmeyenler ise helâk oldu ve battılar...

Kur'ân ve diğer kitaplar bu kavimlerin ibretli hayat hikâyeleri ile dopdolu...

Artık peygamberler ve mucizeler devri de bitti...

Sorunlarımızı kendi kendimize bizzat bizler yani kendimiz çözeceğiz...

Problemler hepimizin problemi...

Her insan gibi bizim de bu problemlerle ilgilenmeye ve çözüm önerileri geliştirip takdim etmeye hakkımız var...

Nihayet bizim yaptığımız, geçmiş asırlarda bugünkü durumumuza benzer çıkmazlara duçar olduklarında insanlar neler yapmış ve neler söylenmişse, bizler de çağımız için geçerli olabilecek benzer şeyleri söylüyor ve öneriyoruz...

Son zamanlarda yazma konusunda biraz daha fazla yoğunlaşmaya karar verdik…

O kadar!..

Bu merhalede de yaptığımız budur.

Bunun birçok sebebi vardır ve bu kitabın başlı başına bir başka konusu da bu 'gerekçeler'i ve 'gerekliliği' açıklamak olacaktır.

 

Bütün olumsuzluklara ve ağır şartlara rağmen, bu yoldaki çok yönlü araştırma ve arayışlarımıza, Hakkı tavsiye etmeye ve ardından dost-düşman her yönden gelen saldırılara sabırla göğüs germeye, hayatımızın sonuna kadar devam edeceğiz...

Bu davet ve tebliğ görevinin halkımız, inananlar ve bütün ümmet üzerine 'farz-ı ayın' olduğuna inanıyoruz...

Bizler toplum adına bu farzı yerine getirmeye çalışıyoruz...

Birilerinin bir yerden başlaması ve bu görevi yerine getirmeye çalışması gerekiyordu...

 

Bizler;

Bizden daha iyisinin yapıldığını görmedikçe…

Son derece iddialı ve inançlı olarak yolumuzda yürümeye devam edeceğiz...

Bu ince ve uzun, dikenli ve çileli yolda bizlere katılacakları bekliyoruz...

Bizden daha iyi bilenler ve yapanlar varsa;

Biz onlara katılmaya her zaman hazır ve amadeyiz...

Ülkemizde ve bütün dünyada, bütün insanlarla bu konuda görüşmeye ve tartışmaya varız...

Bizden daha iyisini yapamayanları da;

Bizimle olmaya, bizim toplum projemize katılmaya, çok yönlü katkılarda bulunmaya ve hep birlikte uygulamaya dâvet ediyoruz...

 

İşte bu görüş, düşünce ve duygularla yüklü olarak, özellikle kitabın konusu ile yakından ilgisi olan bazı bilgilerimi, birikimlerimi, görüşlerimi, ümitlerimi, hayallerimi -hattâ bazılarının dediği üzere ütopyamı/zı-,  endişelerimi, yorumlarımı ve yaşadığım bazı olayları yazmak istedim/istiyorum...

Ve yazıyorum...

Siz değerli okuyuculara da;

Önce okumak…

Daha sonra da yapıcı tenkid, değerlendirme ve katkılarda bulunmak düşüyor...

Bunun gerçekleşeceğini ümid ve temenni ediyorum...

Aksi halde ne diye yazalım ki!..

Yaşadıklarımız ve yazdıklarımız, aynı zamanda çağımıza tanıklığımızdır.

 

***

 

Bizler;

Bir taraftan uzun vadeli mücadelemizi sürdürüyorken…

Diğer taraftan günlük hayat da devam ediyor...

Bugünlerde her gün bir banka iflas ediyor ama aslında iflas eden mevcut sistemdir...

Partiler ve liderler, bürokratlar ve ilim adamları, üniversiteler ve eğitim-öğretim müesseselerimiz başta olmak üzere;

Düzenin bütün kuruluş ve kurumları tam bir acziyet içinde...

Sistem ve düzen, her tarafından çatırdıyor...

Türkiye demokrasi tarihinde ilk defa bu dönemde 'sağ ve sol birlikte' koalisyon olarak hükümet ediyorlar...

Sistem/düzen partileri olarak bugüne kadar tek başlarına iktidar olduklarında sorunları çözemedikleri gibi;

Şimdi hep birlikte de çözemiyorlar...

'Sağ' ve 'sol' olarak da ülkeyi iflasın eşiğine getirdiler...

Batı'nın bütün sistemleri denendikten sonra, iflâs!..

Evet…

Topyekün iflas bayrağını çektiler…

 

Bu satırları yazdığım gün…

Günlük ZAMAN gazetesindeki başmakalesinde, değerli dostum Fehmi Koru, yazısını şu paragraflarla noktalamış; ibret alınması açısından, bir gazeteci kardeşimiz tarafından bir dönemin yazıya dökülen fotoğrafını veya röntgenini aynen aktarıyorum:

 

“Şikâyetçi kesimlerin üzerinde birleştiği teşhis şu: Kötü yönetim...

Hükümetin iki kanadının da başında deneyimsiz liderler var; bilgileri noksan ve danışma alışkanlıkları da bulunmuyor... En yakın çevrelerinden başlayarak haklarında yolsuzluk söylentileri ayyuka çıkan insanlarla çalışıyorlar... Ölü yüzüne pudra görevi yapan basın-yayın araçlarını, kural dışı ilişkiler ile kendilerine sâdık tuttukları yaygın bir söylenti...

Buraya kadar yazdıklarımız, ülkedeki siyasi hayatı yakından izleyen, fanatik olmayan her gözlemcinin yadsıyamayacağı gerçekler...

Ancak, bu kıstırılmışlıktan çıkış için öne sürülen formüller ve o formüllerde kendilerine rol biçilen kişilerin, bugünkünden daha farklı olmayacakları da bir başka gerçek...

Sonra, ülkenin başını ağrıtan muazzam dertleri, yalnızca bir kişiye, bir gruba veya bir zihniyete bağlamak da aşırı kolaycılık...

Tansu Çiller'in -hepimizin şükran duymamız gereken- bir yararı oldu: Sistemin ne kadar bozuk ve çürük olduğunu bütün çıplaklığıyla onun sayesinde daha iyi gördük...

Bundan sonra, işbaşına kim, hangi parti gelirse gelsin, eğer sisteme yönelik düzeltmelere kalkışmaz, adeta 'sil baştan' denilecek bir yaklaşımı benimsemezse, mevcut hükümetten daha başarılı olması beklenmemeli... Türkiye ciddi bir dönemeçte; buradan ötesi bugüne kadar izlenen politikalar yönünde tam bir açmaza düşülmesi ve sistemin kilitlenmesi olabilir, gelecek yüzyılı bizim yapacak bir inanç tazelemesi de...

Yeni hükümet arayışları beyhudedir; çöken çürümüş sistemdir ve esas peşine düşülmesi gereken de 'kökten bir değişim' olmalıdır." (ZAMAN, 12 Mayıs l994)

 

Nitekim 1994 yılı, ekonomik açıdan % 150 enflasyonla sona erdi.

 

Kökten değişim nasıl olacaktır?..

Düşünen ve çözümler üreten sadece bizler değiliz...

Aynı günlerde Prof. Dr. Sabahaddin ZAİM Hoca'nın "Türk ve İslâm Dünyasının Yeniden Yapılanması" kitabını okuyorken…

Yine Mayıs ayı sonunda, ZAMAN gazetesinde Prof. Dr. Necmeddin TOZLU'nun (Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı) "Türk Dünyasının Yeniden Yapılanmasında Manevi Boyutun Önemi" araştırması yayımlandı...

Bu çalışmayı geniş olarak sizlere aktarmayı düşünüyorum...

 

Sabahaddin Zaim Hocamız ile defalarca bir araya geldik...

Ancak çalışmalarımız hiçbir zaman sürekli ve sistemli olamadı...

Artık en büyük dileğim, o ve onun benzeri değerli insanların bizleri de izlemeleri ve birlikte olabilmemizdir…

Bizler onları bildiğimiz gibi, onlar da kendilerini ve bizi çok iyi biliyorlar...

Zaten çalışma ve çabalarımızın, bu kitap ve yazdıklarımızın en büyük hedeflerinden biri de bu değil mi?..

Bir gün bunun gerçekleşeceğine, bu birlikteliğin sağlanacağına inanıyorum...

Sevindirici ve umut verici güzel gelişmeler ve arayışlar var...

Artık yavaş yavaş arayan ve araştıran bir toplum haline dönüşüyoruz...

 

Nitekim Haziran ayı başında da yine aynı gazetede yayınlanan Mehmet Fatih ÇANDARLI'nın "Alternatif Aydınlar/ Batı'nın Türkiye ve Ortadoğu Politikası" araştırmasındaki şu ifadeleri dikkat nazarlarınıza sunmak istiyorum:

 

“Bugün cemiyetimizi içten veya dıştan etkisi altına alan olumlu veya olumsuz bütün olaylar, bizi millî ve manevî değerlerimizi yeniden ihya etmeye dâvet etmektedir. Zira, Orta Asya ve Kafkasya'daki Türk cemiyetleri ile hem soydaşlık, hem tarihî ve hem de dinî ve kültürel, yine Ortadoğu, Balkanlar ve Kuzey Afrika cemiyetleriyle de dinî, tarihî ve kültürel bağlarımız mevcuttur. Bu bağlar bütün bu cemiyetlerin ortak paydasıdır. Eğer, sömürgecilik temeline dayanan bugünkü dünya düzeni yerine, hak ve adalete dayanan alternatif bir dünya düzeni kurulması ise, bunun gerçekleştirilmesi, menfaat müşterek paydasında değil; bir kültür, inanç ve medeniyet müşterek paydasında olacaktır. Bu sebeple cemiyetimiz, bütün bu bölgenin ve cemiyetlerin tarihî, kültürel, jeopolitik ve jeofizik merkezini teşkil ettiğinden, sözünü ettiğimiz ortak paydayı ihya etmek zorundadır. İşte, millî ve manevî değerlerimizin bir an evvel ihya edilmesi bu sebeple hayati bir zarurettir. Elbette, Batı açısından da bunun önlenmesi hayati bir zaruret teşkil etmektedir...” (ZAMAN, 7 Haziran 1994)

 

Yukarıda da ifade ettiğim üzere;

Hayat ve hareket devam ediyor...

Hayat ve hareket, araştırma ve uygulama, dava ve düzen yani 'ADİL BİR DÜZEN' adamı olmak; bizlerin şu kısacık dünya hayatında seçtiğimiz yaşam biçimi...

Bu yaşam biçimi bizleri elbette yoruyor ve çok fedakârlık -sadece bizim değil en yakın çevremizdekilerin fedakârlığını da- istiyor...

Ama bütün yaptıklarımız ve ulaştığımız neticeler, bu yorgunluklara ve fedakârlıklara değiyor doğrusu...

Maddî ve manevî tatmin anlatılır gibi değil;

Bizzat yaşayarak anlamak gerekiyor...

Bizler de Allah'a olan kulluk borcumuzu böyle yerine getirmeye çalışıyoruz...

Şahsen iyice yorulduğum zamanlar duruyor, derin düşüncelere dalıyor, geçmişin muhasebesini yapıyor ve yeri geldiğince de yazmaya, böylece siz değerli okuyuculara ulaşmaya çalışıyorum...

Ulaşabildiğim/iz anda da rahatlıyorum/rahatlıyoruz...

Çünkü emanet artık sizlere de ulaşmış, yükün bir ucundan tutma görevi ve sorumluluğu sizleri de sarmıştır...

Bu noktadan sonra kaçıp kurtulmanız mümkün değil;

Bizimle birlikte olmaktan veya benzeri çalışmalar yapmaktan başkaca bir çareniz yok!..

 

Yazabilmek, gerçekten hak ve hakikat dediğimiz neticelere ulaşabilmek için olayları bizzat yaşamak; hareket ve eylem, araştırma ve uygulama, tecrübe ve birikim ehli olmak gerekiyor...

Öncelikle okumak ve öğrenmek, ilim ve irfan, bilgi ve hikmet ehli ile bir arada olmak, bu birliktelikten bereketli neticeler çıkarabilmek amacıyla yıllarca yorulmadan ve yalpalamadan, sabır ve ciddiyetle çalışmak; velhasıl çileli hayat yolunda yürümek gerekiyor...

Bu hayat serüveninin belli merhalelerinde de bir güzellik, bir şiir, bir ses, bir sistem, bir orta yol, bir denge, bir düzen yakalamak;

Tek kelime ile ifade edersek 'ilham'a ulaşmak gerekiyor...

Bütün bu beşerî çabalardan sonra da bu değerleri toplumumuzla paylaşmak amacıyla söz ile ifade veya kalem ile yazmak...

Mümkün olursa kitaplaştırmak ve okuyucuya ulaşmak...

 

Bir hayal ve hülyanın veya -bazılarının dediği gibi- bir ütopyanın peşinde yürümek veya koşmak; yılmadan, yorulmadan, yıllara ve sorunlara meydan okurcasına sabırla, yükseklere ve zirvelere doğru koşmak...

Günlerce, aylarca, yıllarca, bir ömür boyunca ve durmamacasına, bazılarının 'safsata' dedikleri bir 'sevdâ', bir 'karasevdâ'nın, Mecnun misali Leylâ'nın peşinde koşmak...

İnsanlığın 'kara talih'ini, 'karanlık gece'sini, 'aydınlık ve ak gündüzler'e döndürmek gayesiyle gece-gündüz koşmak...

Ak evleri, ak devlet ve düzen seviyesine çıkarmak...

'Geçmiş'ten ibretler alarak, 'hâl'i en verimli ve bereketli şekilde yaşayarak, 'istikbâl'i aydınlatmak için koşmak, yürümek, yaşamak ve yazmak...

Bir beşerin gücü nisbetinde sarılması gereken bütün 'esbaba tevessül' ettikten sonra da;

Büyük bir 'tevekkül' ile Yüce Yaradan'dan yapmaya çalıştıklarımızın tesirini kulları üzerinde halk etmesini niyaz etmek ve hep birlikte dünya hayatımızı ve dünya düzenimizi O'nun istediği ve emrettiği gibi düzenlemek...

 

Evet…

Bizler…

Yapıyor, yaşıyor, yazıyor ve bu bozuk/zalim düzeni değiştirmek için olanca gücümüzle çalışıyor;

Daha sonra da sonsuz bir tevekkülle neticesini Allah'tan bekliyoruz...

Yapmadığımız veya yapmayacağımız şeyleri söylemiyor ve yazmıyoruz...

Ancak yaptığımız ve yapmaya çalışacağımız şeyleri söyler veya yazarsak neticeye ulaşabileceğimizi iyi biliyoruz...

 

Bu meselenin bir boyutu...

 

Diğer boyutu ise;

Bunları yapan bizleriz ama yaptıran da Allah...

Hayatımızı bu dava, değişim ve düzen çalışmalarına vakfetmişsek;

Bu ilham ve yönlendirmenin Allah vergisi olduğuna inanıyoruz...

“O” yol göstermez ve izin vermezse;

Bizler hiçbir şey yapamayız...

Hayatın, Allah'ın sabit sünnetinin, Sünnetullah'ın böyle olduğunu yakinen biliyor ve inanıyoruz...

 

Kur'ân'ın bu konudaki ilâhi emrine kulak verelim:

 

“Ey îman edenler!

Yapmayacağınız şeyi niye söylüyorsunuz?

Yapmayacağınız şeyi söylemek,

Allah yanında şiddetli bir buğza sebep olur.”

(Saf, 2,3)

 

“Şayet Allah insanlardan bir kısmı ile diğerlerini

savup hizaya getirmeseydi,

elbette yeryüzünde düzen bozulurdu.

Lâkin Allah bütün insanlığa lûtuf ve keremi ile muamele etmiştir.”

(Bakara, 251)

 

Varmak istediğimiz neticeye ve menzile varır mıyız?..

Menzile varmak ve neticeye ulaşmak sadece bizim meselemiz değil ki!..

Siz…

Sizler ve bizler…  

Bütün inananlar ve insanlar…

Bu satırları okuyanlar ve okumayanlar…

Evet…

Hepiniz ve hepimiz...

Başarıya ulaşmak ve menzile varmak hepimizin meselesi...

 

Bizler kaderimizin bize çizmiş olduğu yolda sabır ve tevekkülle, bahtımızın rüzgârına kapılmış gidiyoruz!

Ama bu yolu da arayarak ve araştırarak, inanarak ve iman ederek, bilerek ve birlikte hareket ederek yürüyoruz...

Bazen yıllar, yollar, şehirler, ülkeler, bölgeler ve kıtalar bile az ve dar geliyor!..

Koca bir dünya ve onun o bozuk/zalim düzeni, eskiyip pörsümüş, kızıl/katil komünizmi ile çökmüş ve kara/vahşi/vampir kapitalizmi ile de çökmek üzere olan, aslında eski ve sözde 'Yeni Dünya Düzeni' en büyük hedefimiz...

İşte o düzeni değiştirmek ve yerine…

'ADİL BİR DÜNYA DÜZENİ'

Yani…

"ADİL DÜZEN" kurmak istiyoruz...

Değiştirmek için de her şeyden önce…

'ALTERNATİF BİR SİSTEM VE DÜZEN'

Ortaya koymamız ve gücümüz nisbetinde de onu uygulamamız gerekiyor...

Bir süper güç (SSCB) çöktü…

Diğeri de (AB/ABD) niye çökmesin ki?..

Dünyanın düzenini bozanlar da bizim gibi insanlar...

Onlardan birileri olarak bizler ne diye düzeltmeyelim ki?..

Bütün bunları kendiliğimden söylemiyor ve yazmıyorum...

Bunlar Allah'ın ilham ettirdiği sözlerdir...

O halde O'nun kitabına, yine Kur'ân'ın sesine,

Âl-i İmrân Sûresi’ndeki bazı âyetlere kulak verelim:

 

"Sizden, hayra çağıran,

iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun.

İşe onlar kurtuluşa erenlerdir."

(104)

 

Kurtuluşa eren bir kimse, diğer kurtulacak olanları da ardından sürükler...

Allah, o hayırlı ve sâlih insanlar aracılığıyla nice güzel kullarını, insanları, milletleri ve ülkeleri kurtarır...

İşte bu kurtuluşa ereceğimize inananlar olarak, kurtuluş kurumlarımızı ve

“ADİL DÜZEN” müesseselerimizi kurmak için elbirlik var gücümüzle çalışmalıyız...

Kurtuluşumuz, araştırma ve incelemelere, bunları gerçekleştirecek kurumların varlığına ve yapılacak uygulamalara bağlıdır...

 

Yüce Yaradan, başka bir yerde değil yine aynı sûrenin devamında şöyle buyuruyor:

 

"Sizden önce nice milletlerin olayları gelip geçmiştir.

Onun için yeryüzünde gezip dolaşın da

yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün.

Bu Kur'ân bütün insanlığa bir açıklamadır;

takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür."

(137, 138)

 

'Takvâ sahibi'...

Bu açıklamalardan yararlananlar sadece takvâ sahipleri...

Ama bunun aksine bütün insanlar, ya da insanların büyük bir çoğunluğu, yani 'dalâlet sahipleri', büyük kalabalıklar; sadece bakmakla ve başlarını sallamakla yetiniyorlar...

 

"Bu Kur'ân bütün insanlara bir açıklamadır;

takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve öğüttür."

 

Bu hidâyet ve öğütlere kulak veren, hayatını da buna göre tanzim etmeye çalışan takvâ sahibi inanan insanlar olarak;

Bütün olanlara rağmen gevşemiyor, üzülmüyor ve sonunda mutlaka üstün geleceğimize inanıyoruz...

Gücümüzü de inanç ve îmanımızdan alıyoruz...

Allah'tan başkasına güvenmediğimiz gibi…

Hiç kimseye bir diyet borcumuz da yok...

 

Bakınız;

Yüce Allah, sûrenin devamında ne buyuruyor:

 

"Gevşemeyin..

Üzülmeyin..

Eğer gerçekten inanıyorsanız,

mutlaka siz üstün geleceksiniz..."

(139)

 

"Bir de böylece Allah,

îman edenleri günahlardan temize çıkarmak,

kâfirleri de helâk etmek ister."

(141)

 

Bu dava münferit bir fert dâvası değildir...

Dava, sadece ve sadece küfrün ve bâtılın her çeşidi ile mücadele ve onların yok edilmesi davasıdır...

Allah'ın izniyle, asırlardır devam eden küfrün her çeşidinin sonu yaklaştı...

Kimileri çöktü bile...

Geriye ne kaldı ki?!.

Hak ve Hakk'a dayalı bir düzen de geliyor...

Hak gelince bâtıl yok olacaktır...

Zaten o bâtıl her zaman yok olmaya mahkûm değil midir?..

Küfrün gecesi uzadıkça uzadı, zifiri karanlığı da arttıkça arttı...

Allah'ın vaat ettiği sabahın gelmesi de çok yaklaştı...

 

"Onlara vaadedilen helâk zamanı, sabah vaktidir.

Sabah da yakın değil mi?"

(Hûd, 81)

 

Ey İnsanlar!

Karanlığa küfretmeyi bırakın da;

Sizler de bizim gibi bir mum yakın.

Küfretmek, karalamak, yıkmak, yakmak kolay;

Ama yapmak galiba biraz zor ama imkânsız değil...

Bizler epey zorlanıyoruz ama sonuna kadar pes etmeyecek ve mücadelemizi sürdüreceğiz...

Bu mücadelede bize katılacak ve olumlu katkılarda bulunacak dostlar arıyoruz...

İnananlar olarak sonunda mutlaka galip gelenler biz olacağız...

 

Her şeyin en doğrusunu ancak Allah bilir...

Çalışmak bizden, başarı sadece ve sadece Allah'tandır..

 

 

 

İstanbul; 1993-1994

Reşat Nuri EROL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…

 

 

AKEVLER HAREKETİNİN DÖNÜM NOKTALARI TAKVİMİ

 

1967 --- AKEVLER resmi olarak kuruldu…

 

1969 --- 1969 SEÇİMLERİ VE “BAĞIMSIZLAR HAREKETİ”…

(KONYA: Necmeddin Erbakan; İSTANBUL: (İzmir’den) Ö.Faruk Yeğin; AYDIN: Süleyman Karagülle)

1970 --- MNP kuruldu…

AK-YAY Mühendislik ve Müşavirlik Bürosu / Dergâhı kuruldu…

 

1972 --- MSP kuruldu…

((Süleyman Karagülle Kurucu İzmir İl Başkanı; Reşat Nuri Erol Gençlik Kolları Başkanı…)

1973 --- MSP genel seçim başarısı ve CHP ile hükümet ortağı olması…

(Süleyman Karagülle İzmir İl Başkanı ve Milletvekili Adayı, M.Gündüz Sevilgen Manisa Milletvekili!..)

TEK YOL dergisi yayımlandı… (Süleyman Karagülle, M.Gündüz Sevilgen, Reşat Nuri Erol…)

 

1975 --- AKYOL Neşriyat ve Matbaacılık kuruldu…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol, Mehmet Çakır…)

AKYAY KAYNAK Yayınevi kuruldu…

(Fehmi Koru ve BİZ dâhil 10 arkadaş…)

1976 --- AKEVLER, Necmeddin Erbakan'a ‘İLK’ Model/Sistem takdimi…

(Süleyman Karagülle, M. Adil Aktuğ, Reşat Nuri Erol…)

1977 --- ABAM kuruldu

(Süleyman Karagülle ve Prof. Dr. Arif Ersoy başkanlığında ilmî heyet…)

AKEVLER Dergisi / Haftalık Bülteni yayınlanmaya başlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol ve diğer Çalışma Arkadaşları…)

KİTAPLAR / ilk önemli kitaplar kendi yayınevlerimizde yayımlandı…

(Süleyman Karagülle, Reşat Nuri Erol (AKYOL), Fehmi Koru (KAYNAK) ve …)

 

1983 --- RP (Refah Partisi) kuruldu…

 

1985 --- ÖZDEMİR ÇELİK-DÖKÜM FABRİKASI harekâtı başladı…

1986 --- ABAM üyeleri, Necmeddin Erbakan'a sistemlerini takdim ettiler…

(Süleyman Karagülle, Arif Ersoy, Süleyman Akdemir, Reşat Nuri Erol, Ali Erişen, Ali Sayı ve …)

10 ABAM üyesi, İstanbul İSAV'da; 'Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli'

tebliğlerini sundular… (Tebliğler İSAV tarafından “KİTAP” olarak yayımlandı…)

1987 --- “ADİL DÜZEN” ÇALIŞMALARI olgunlaşmaya başladı…

 

1981-1988 --- (Reşat Nuri Erol’un Arabistan yılları…)

 

1990 --- İstanbul'da SOBAM ve RP bünyesinde ilk 'ADİL DÜZEN Çalışmaları'

1991 --- SÜLEYMAN KARAGÜLLE Orta Asya/ Kırgızistan'a “HİCRET” etti…

Yeni “KİTAPLAR” yayımlanmaya başlandı…

(“FAİZSİZ BANKA”, “SOSYAL DENGE” kitapları ve diğerleri; İz ve İşaret yayıncılık…)

Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir seçimlerde Çorum ve İstanbul’da aday oldular…

1994 --- AKEVLER - ABAM mensubu Arif Ersoy ve Süleyman Akdemir, Mahalli Seçimlerde Çorum ve İzmir'den aday oldular; Arif Ersoy Çorum Belediye Başkanı seçildi…

 

1995 --- ABAM ve AKEVLER Ekibi,

YENİ BİR HAZIRLIK, TEBLİĞ VE DÂVET HAMLESİ başlattı:

* İlmî

* Dinî

* Siyasî

* İktisadî

 

 

 

 

ZARURİ BİR AÇIKLAMA

Bir önceki sayfada, “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın bazı dönüm noktaları var…

BU KİTAPLAR, Bu 10 KİTAP, Üstadımız Süleyman Karagülle’nin “İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” kitabı tarafımdan “Yayına Hazırlandığı” yıllarda yazılmaya başlandı…

Yani; artık kırk yılı aşan “AKEVLER ÇALIŞMALARI”nın tam orta yerinde;

1990’lı YILLARIN BAŞINDA YAZILMAYA BAŞLANDI…

1991 (20 Ekim) Türkiye Genel Seçimleri öncesinde, Refah Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevindeydim ve o dönemde ana sloganımız, ana söylemimiz “ADİL DÜZEN” idi; “ADİL DÜZEN” diyorduk ama her anlatan “İSLÂM” olarak bildiklerini anlatıyordu…

Bu tarihten bir-iki yıl öncesini ve sonrası ile o yıllarda yoğun olarak yaşadıklarımızı burada yazacak değilim… Ama yazmayı planladığım ve sadece bir kısmını yazabildiğim veya yazabileceğim bu bölümler/kitapçıklar veya KİTAPLARDA, o dönemle ilgili, daha doğrusu o dönemde yaşadıklarımızla ve durumumuzla ilgili “çok şeyler” bulacağınızı söyleyebilirim…

Aniden “İstanbul Milletvekili Adayı” olma kararımdan vazgeçtim, o zamanki RP İl Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile yaptığım özel görüşmede kararımı bildirdim ve “ADİL DÜZEN” merkezli çalışmalara; Üstadımızın o zamanki isimlendirmesiyle, “YENİ SİSTEM / DÜZEN ARAYIŞLARIMIZ; 'ADİL DÜZEN'E DOĞRU…” çalışmalarımıza yöneldim…

“İSLÂM Devlet ve Dünya DÜZENİ” yani Prof. İlhan Arsel’in “Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına / Şeriat Devletinden Lâik Cumhuriyete” 850 sayfalık kitabına “REDDİYE” olan (iki ciltlik, büyük boy, 1200 sayfalık) KİTABIMIZI yayına hazırlamaya başladım; tam iki yıl çalışmalarımın ana merkezi sadece buydu…

Evet; sadece “BU KİTAP” ve “DİĞER KİTAPLAR” yani bu “10 KİTAP”…

İşte bu yoğun çalışma esnasında bir de “10 KİTAP KONUSU VE METİNLERİ” de oluşmaya başladı… Yoğunlaştıkça, çalışma arkadaşlarımızla görüştükçe, o dönemde bazı şeyleri yaşadıkça ve özellikle de o yıllarda Kırgızistan’da “MUHACİR” olan Üstad Süleyman KARAGÜLLE ile görüşüp yazıştıkça; değişik konular kendiliğinden gelişiyordu… Bunları kısa veya uzun bir şekilde değerlendirmek veya kitaplaştırmak düşüncesi oluşuyordu…

Bu gelişme ve düşüncelerle yazılabildiği kadarıyla yazılanlar yazıldı ve bilgisayarımın en ücra köşeleri ile birkaç yakın ÇALIŞMA ARKADAŞIMIZIN bilgisayarında, gün yüzüne çıkacağı zamanı beklemeye başladı… Bugünlerde, 2003-2004 yıllarından itibaren Millî Gazete’de “günlük” olarak yazdığım köşe yazılarını kitaplaştırmaya başlayınca; Ali Bülent Dilek kardeşimiz, 1990’lı yıllarda yazılanları da artık gün yüzüne çıkaralım deyiverdi…

Yıllara göre tasnif edebildiğim Millî Gazete’deki köşe yazıları da “10 KİTAP” oluyor… Şimdilik www.akevler.org sitemizin sadece “KİTAPLAR” bölümünde yayında olacak…

Üstad Süleyman Karagülle bu kitaplar için bence çok önemli bir “TAKDİM” yazısı yazınca, 1970’li, 1980’li, 1990’lı yıllarda (60’lı yıllar da var) yazdıklarımızı da hatırladım…

Hatırlamakla kalmadım…

Onları da yavaş yavaş ve olabildiğince “KİTAP” hâline getirmeye başladım…

Üstad Süleyman Karagülle’nin de o zaman (1994) yazdığı bir “TAKDİM” yazısında ifade ettiği üzere; o dönemde yaşadıklarımızın etkisiyle olacak, gerçekten de çok farklı, çok değişik ve bazı yönleriyle ilk defa denebilecek bir üslup ve tarz denemeleri yapmışım…

O üslubun ve tarzın kendiliğinden oluşan samimiliğine hiç dokunmadım…

Olabildiğince ve içimden geldiği gibi aktarmaya gayret ettim…

YAZDIKLARIMIZDA FARKLI ŞEYLER bulacaksınız…

KİTAPLARIMIZDA bilmediklerinizi bulacaksınız…

Yazacak ve anlatacak daha çok şey var ama…

Şimdilik “MARUZATIM” bu kadar!

İyi okumalar dilerim…

Selam… Sevgi… Saygı… Ve dua, dua, DUA ile…

İstanbul, Kasım 2012

Reşat Nuri EROL

***

 

 

 

Yukarıdaki “ZARURİ AÇIKLAMA”yı yazdığım gün;

ALİ BULAÇ gazetedeki köşesinde neler yazmış…

Bir durum tespiti, bir bakış açısı…

Bakmakta fayda var…

İyi okumalar…

 

 

 

Siyasetin kelamı ve fıkhı

Müslümanlar referans aldıkları ahlakî değerleri ve gerçekleştirmek zorunda oldukları dünyevî idealleri için kendileri olmak zorundadırlar.

Oysa 300 senedir Batı’nın muhtevasını belirlediği siyaseti takip etmektedirler. Artık bunu kritik etmeleri ve dünyanın geldiği noktada yeni politik kültür arayışına cevap verme konusu üzerinde uzun uzadıya imal-i fikr etmeleri lazım. Birinci ve ikinci İslamcı nesillerin siyaset anlayışları bugün için sorun çözmekten uzaktır, ama diğer siyasî ve ideolojik grupların da siyaset anlayışları, takip ettikleri siyasi stratejiler bize yeni durum konusunda tatminkaâr şeyler söylemiyor. “İslam, siyasî bir hareket öngörmez, biz sadece iman ve ibadetlerle uğraşırız” diyenlere bizim bir diyeceğimiz yok, onlar gönüllü olarak dinin muamelatını hayatın dışına çıkarıyorlar. Hermönetikçilere göre de din inanç, ibadet ve ahlaktan ibaret olup İslam’a göre inanır ama başka bir ideoloji veya siyasete göre yaşayabilirsin.

Siyaset üzerinde imal-i fikr ederken elbette Batı’daki siyaset teorilerini, verili siyaseti iyi bilmeliyiz. Fakat akademik dünyamız, aydınlarımız ve siyasetçilerimiz amiyane tabirle “ben kargadan başka kuş tanımam” anlayışıyla Batılı siyaset teorilerinden başka hiçbir şeyle ilgilenmezler ve bilmezler. Sorunlarımızın kendimize özgü ayırt edici özellikleri var, siyasî düşünceyi ve siyaset yapma biçimini tekilleştiren Batılı teorilerle yetinemeyiz. Kendi tabii tarihî tecrübesinin bir ürünü olarak geliştirdiği çeşitli siyaset teorileri ve modelleri Batı için anlamlıdır; ancak Batı-dışı dünya için aynı anlamı ifade ettiklerini iddia etmek için, söz konusu teori ve modellerin insanî-evrensel değerler mecmuası olduklarını, mutlak hakikat ve doğruları temsil ettiklerini düşünmek lazım. Bu ise varlık yapısı açısından mümkün değildir. Zira eğer bir teori ve onu besleyen düşünce insanî karakterde ise, insan bizatihi kendisi tarihsel ve toplumsal durumdan ya etkilenir ya belirlenir. Burada ciddi bir insan sorunuyla karşı karşıya olduğumuz gözden kaçırılmamalı. Kendisine verilmiş olan cüz’i iradesini külli irade doğrultusunda kullanmayan insan, zorunlu olarak tarihsel ve toplumsal durumlarca belirlenir. Özü itibarıyla kendini ilahi bir kaynağa refere etmeyip dini dışarı çıkarma esasına dayanan siyaset teorileri elbette evrensel nitelikte olamazlar.

Nasıl birbiriyle karşılıklı etkileşim halindeki dünyanın nereye gittiğini, hangi değişimlerin vuku bulduğunu anlayıp zamanında izlemek için Batılı siyaset teorilerini, yeni düşünce ve akımları bilme zaruretimiz varsa, aynı şekilde İslam kelamına, fıkıh ve usul mirasına da dönüp bakma zarureti var. Fıkıh ve kelam beşeri cehdin ürünü düşünce ve içtihatların hâsılasıdır, yani kelamcı veya fakihin söyledikleri mutlak hakikati ifade etmez, ama kendilerini refere ettikleri kaynak hak ve hakikattir, bu yüzden Batılı siyaset teorilerine nazaran daha evrensel olma potansiyeline sahiptirler. İslam tarihinde siyasetin dinden kopmamış olması, aksine iktidar mücadelesine katılan  toplumsal grupların bir şekilde meşruiyeti dinde araması, din ile siyasetin birbirinden kopamayacağını gösterir. Yahudiliğin “doktrin”den, Hıristiyanlığın “yorum”dan, İslamiyet’in de “siyasetten ve siyasiler”den zarar gördüğü gerçektir. Öyle de olsa, zararı gidermenin yolu dini siyasetin dışına çıkarıp bu alanı sekülerleştirmekten geçmez. Adalet, ahlakî erdem, doğruluk, hakka ve halka hizmet, hukuk karşısında eşitlik, barış ve anlayış içinde bir arada yaşama gibi temel sorunlar, siyasî alanın yine İslam dairesi içine dâhil edilmesiyle çözülür.

Ali Bulaç, ZAMAN, 24.11.2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Adil Düzen'e Doğru
1-1991-1995 1.Kitap
829 Okunma