Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
İçeriden mücadele
576 Okunma, 2 Yorum

22.12.12

 

-Dünya değişiyor. Kimileri bu değişim kendiliğindendir diyorlar. Kimi de birilerinin planlaması ile oluyor. Suriye’deki iç çatışma Türkiye’yi devreye sokmak için olmuş.

-Siyasi hakimiyetini kaybeden sermaye üçüncü cihan savaşnıı çıkarıp yeniden sınırları istediği gibi çizmek istiyor. Suriye sebebi ile Türkiye ile İran kapıştırılacak sonra ABD ve AB Türkiye tarafı, Çin ve Rusya İran tarafı olacak.  Hedef budur.

 

- Ülke içi olaylar, içteki potansiyelden yararlanılarak dışarıdan ayarlanır.

- Hastalanan topluluk yapısı böylece ortadan kaldırılır. Yahut tedavi edilir.

 

- Güçlü İnönü Partisinden istifa etmiştir. Bu onun Ecevit’e mağlup olduğu anlamına gelmez.

- İnönü arkadaşlarını darıltmadan partiyi Ecevit’e devretmiştir.

 

- Ecevit, AB’den çok ABD’ye yaklaşmıştır.

- Sermaye Derviş’i Başbakan ve Cumhurbaşkanı yapmak istiyordu. Ecevit’e bunu yaptıracaktı. Ecevit buna iziz vermedi. CHP’ye geçti. Orda da Baykal vermedi. Şimdi buna Kılıçdaroğlu görevli. Başaramazsa onun da suyu ısınır.

 

- Partilerin parçalama oyununa gelmemesi için dış siyasette birlikte hareket etmelidirler.

- Dış politikada birlik sağlayabilmek için doğru politika uygulanmalı, ordunun görüşünü almalıdır. Sonunda dışa karşı savunacak odur.

 

Tamamı için http://haber.stargazete.com/yazar/icerideki-mucadele/yazi-714011

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle’ye aittir.

 

Yorum:

Dış Politika

Sermaye renksiz partiler oluşturur. Sadece sosyal gruplar oluşturur. Partiler arası görüş ayrılığı yerine parti içi görüş ayrılıkları oluşturur. Böylece ülkeye hakim olmaya çalışır.  Partiler dış politikada birleşmeli, iç politikada ise şahıslar etrafında değil parklı fikirler etrafında toplanmalıdır.

a) CHP Osmancılığın devamı olarak devleti savunmalıdır.

b) DP, Medeniyetçiliğin devamı olarak batılılaşmayı savunmalıdır.

c) MHP, Türkçülüğün devamı olarak milliyetçiliği savunmalıdır

d) Milli Görüş Partileri İslamcılığın devamı olarak Adil Düzen’i savunmalıdır. Böylece partilerin parçalanması önemli olur.

 

Partilerin parçalanmamsı için dış politika birlik gerekir. Bunun için şu yollar takıp edilmelidir.

1- Türkiye emperyalist ülke olmamalıdır. Türkiye’de uygarlaşarak insanlığa hizmet etmelidir. Komşuları dahil herkesle barış içinde olmalıdır.

2- Türkiye tarafsız olmalıdır. Hiçbir bloğun yanında yer almamalıdır.  Bu sayede Türkiye dünyanın dengesini koruyacak kendi dengesini de koruyacaktır. Osmanlı imparatorluğu bu denge ile yaşadı. Türkiye Cumhuriyeti bu denge üzerinde kuruldu. İkinci Cihan savaşına bu denge sayesinde girmedik.

3- Türkiye dış politikada hakemlik sistemini ortaya koymalı. Hakemliği kabul etmekle siyasi ve ekonomik yakınlaşmayı tesis etmektir. Böylece insanlığa Adil Düzen’i öğretmiş olur. Ülke içindeki partililerin de buna diyecekleri olmayacaktır.

4- Dış politikanın iç siyasete etki etmesi bölücülüğü önlemesi için en önemli etkidir. Dış siyasette ordunun görüşünü esas almak gerekir. Sonunda savaşacak odur. Dolayısıyla onun benimsemediği bir dış siyaset ülkeyi helake götürür.  Halkın bunda hiçbir zararı yoktur. Çünkü iç işlerinde dış siyaset etkili olmayacaktır. Ülkenin bağımsızlığı ancak ordunun ülkeyi iç ve dış etkilere karşı korumasıyla olur.

Dış siyaseti orduya bırakmamak demek sermayeden etkilenmek demektir.

 

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
24.12.2012
03:47

EKREM ŞAMA yazıyor...

Tayyip'ce düşünce Biliyorum, yazacak o kadar konu varken Sayın Başbakan hakkında neden bu kadar zaman ayırdığıma hayret edenler var. Ama ne yapalım, ne zaman başka konu yazayım desem, öyle şeyler oluyor ki, yine bu konuya dönmem gerekiyor. Bu sefer de aynen öyle oldu. Bu hafta Sarıkamış Faciası'nı yazacaktım. Hazırlığımı yaptım, ama Sayın Başbakan Konya'da yine öyle bir söz söyledi ki, o konuyu atlayamazdım. Cümle şu: "Merhum hocamız, eski başbakanlarımızdan Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın şehri olan Konya'ya hizmetkar olmak bizim için gurur vesilesidir." Gazete ve televizyonlarda cevaplar verildi ama, ben yine bundan önceki yazılarımdaki gibi yaklaşacağım. Hep diyorum ya, onu en iyi tanıyan, adeta beynini okuyan kişiyim. Bu yazımda da, bu cümle ile ifade etmek istediğini ve beyninden geçen düşüncelerini aktarmaya gayret edeceğim. Bilirim, çaresizliklere düşünce, Beyni üretiyor şöyle bir düşünce: "Bir zamanlar ben Milli Görüş'ün bir il başkanıydım, Erbakan da lideriydi. Gözümde çok büyük bir lider idi. Onun kara tırnağı bile olamayacağımı düşünür ve ifade ederdim. Her konuşmamda bu düşüncemi pekiştirir ve dile getirirdim. Ne zaman ki İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı seçildim, o zaman kendimin farkına varmaya başladım. Çünkü içerden ve dışarıdan etkili ve yetkili kişiler yanıma gelir benim kendimde taşıdığım liderlik vasıflarını bana hatırlatırlardı. Erbakan'ın asla beni yükseltmeyeceğini, ayrı bir parti kurmam gerektiğini telkin ederlerdi. Bunlara yabancı misyon şefleri de dahil oldu. Hatta bu konularda sohbet düzeyini bazen ileri geçer belli formüller de üretirdik. Kafamdaki liderlik imajları değişmeye başlarken, etrafımdaki insan halkası da değişiyordu. Yani değiştiriyordum. 28 Şubat olayından sonra Lider'in o kararları imzaladığı kulağıma fısılfandı. İlk bayrağı o zaman açmıştım. İlk defa cüretkar sözlerle Erbakan'ın karşısına çıkmıştım. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Senaryolar gerçekleşmeye başladı. Onu belediye binasına sokmamayı dahi müzakere ettik. Gittiğimiz yerlerde açıktan eleştiri başlattım. Mahkeme ve hapishane sürecini halkın beni tanıyıp kabullenmesi için bir fırsat olarak önüme geldi. Hapishanede ziyarete gelenlerle, çıkınca da kurduğum bürolarda artık hareketin şekillenmeye başladığını görüyordum. Eski liderim nasihat heyetleri ve ilim adamlarını bana gönderiyordu ama kararlıydım. Hepsini uygun cümlelerle geri çeviriyordum. İnsan kaynakları ve maddi sorunları kolayca aştım. Sonunda parti kuruldu ve seçimlerde iktidar olduk. Artık açıkça her yerde ilan ediyorduk ki, Erbakan'ı tarihe gömdük ve üstüne de beton döktük. Televizyonlarda da açıkça onun aleyhinde söylemlerde bulunuyordum. Adam bulamadıklarından beni il başkanı yaptıklarını falan... Değişim söylemi geliştirdim. Milli Görüş Gömleği'ni çıkardığımı ilan ettim. Ettim ama, bazı şeyler istediğim gibi gitmiyordu. Benim verdiğim sözlerden daha çoğunu ve tehlikelisini bana yaptırıyorlardı. Afganistan'da, Irak'ta katliamlar yapılıyordu. Ben saflığımdan dolayı bu katliamcılara destek verdim, dua ettim. Havaalanlarını, limanları, demiryollarını açtım. Hava koridorları tahsis ettim. Üsleri emirlerine tahsis ettirdim. Çok insan öldü. Kıbrıs'ta büyük yanlışlıklar yaptırdılar. Büyük Ortadoğu Projesi için eşbaşkanlık verdiler. Ama bu proje de dedikleri gibi masum çıkmadı. İnsiyatifi asla bana vermediler. Bana bin yıl önceki Haçlı seferlerini bile masum birer medeniyet ilişkisi gibi göstermem için telkinde bulundular. Kilise, manastır, havra inşaatları ve açılışları gerçekleştirdim. Ama geriye dönüp baktığımda asla onlara yaranamadım. Sonra biraz tarih okudum baktım ki, Mustafa Reşit Paşa ve Mithat Paşa gibi sadrazamlar da batılılar için aynı şeyleri yapmışlar ve asla yaranamamışlar. Hatta onlar Osmanlı bayrağına Haç koyacak kadar ileri gitmişler ama nafile. İstemediğim ve bunu kesin bir dille ilan ettiğim halde Libya'daki katliama destek verdirdiler. Doğuda herhangi bir düşmanımız olmadığı açıklayarak karşı çıktığım halde, füze savunma sistemleri getirdiler, yurdumun orta yerine kurdular. Bütün komşularımızla ilişkilerimiz bozuldu. Yüzlerce yabancı asker geldi, yurduma girdi. Bu askeri güçlerin topraklarımıza kabulü için TBMM kararı bile aldırtmadılar. Bütün bunları yaptım. Şaşılacak şeydir ki, millete karşı bir şaşırtmaca gündem maddesi ortaya atıyorum, herkes onunla meşgulken bunları yapıyorum. Kontrol ettiğim medya olmasa bunları zor yapardım. Nihayet kongre öncesi büyük bir pişmanlık içindeydim. Bütün bu hatalarıma ortak olurlar veya varsa çözümleri, bana yardımcı olurlar diye gömleğini çıkardığım Milli Görüş'e el attım. Bazı transferler gerçekleştirdim ama, benim derdim Erbakan soyadında idi. Aileye el attım. Gördüm ki rahmetli çok sağlam bir aile yapısı bıraktığından çivi bile sökemedim. Şimdi tam bir tuzak içinde debeleniyorum. Katledilen milyonlarca Müslüman, ırzına geçilen yüzbinlerce kadın, kız, çocuk, sönen yüzbinlerce aile, sömürülen trilyonlarca servetler... Rahmetli Erbakan demişti, öldürülen bir tek çocuğun bile hesabını yedi göbek sülaleniz veremez diye. Ben nasıl bir hesabın içine düşürüldüm? Suriye ile savaşa zorluyorlar beni. Bu maksatla uçağımızı düşürdüler, köylerimizi bombaladılar, tahriklerde bulunuyorlar. Şu ana kadar dayandım ama, artık bir şeyler yapmak zamanıdır. Ne yapabilirim diye düşündüm, yine Milli Görüş'ün çözümlerinden başka çıkar yol olmadığını anladım. Erbakan'a ve harekete haksızlıklar yapmıştım. Pişmanım ama dönüş ne mümkün? Tuzağı sağlam kurmuşlar, çıkamıyorum. "Koalisyon ortaklığı"mızı geliştirip "stratejik ortaklığa" çevirdiğimiz, Obama'nın yeniden seçilmesiyle de, "model ortaklığı"na yükselterek jest yaptığımız ilişkilerimize rağmen, İsrail'in son Gazze katliamında gördüm ki ABD bizi ciddiye bile almıyor. Bu beni ürküttü. İslam birliğinden başka çıkar yol olmadığını anladım. Rahmetli Erbakan'ın kurduğu ve benim pasifize ettiğim D-8'i canlandırmak aklıma geldi. Tamam iyi fikir diyerek, hemen açıklamamı yapıp yollara düştüm. Ben D-8 ile uğraşırken, iradem dışında patriot bataryaları senaryosunu devreye soktular. Bu da nerden çıktı diyerek, önce şiddetle reddettim, ama dinletemedim. Şimdi şu kadar bin yabancı askerle beraber patriotları getiriyorlar. D-8 atağımı boşa çıkardılar. Millet pek bir şey anlamamış gözükse de, şimdi korkunç şeyler söyleniyor. Bu patriotlarla 3. Dünya Savaşı çıkarılabilirmiş. Komşular bu yönde açıklamalar yapıp, ilişkilerimizi geriletiyorlar. Sorunsuz komşu kalmadı böylece. Hep bu Haçlılar yüzünden... Ah bu Haçlılar. Hatırlıyorum, 1991 yılında NATO askeri tatbikatları sırasında bu Amerika'nın Saratoga gemisinden sarhoş bir asker bir füzeyi ateşlemiş ve Muavenet gemimizi tahrip etmiş, mürettebatı da şehit etmişti. Sarhoşlukla böyle bir şeyin olmasının mümkünatı bulunmadığı bilindiği halde, Türkiye o sene bunu yutmasa bile gargara yapmak zorunda kalmıştı. Şimdi gene bir sarhoş Haçlı askeri bir patriotu yanlışlıkla ateşleyip, savaşı başlatırsa ne olacak? Millete dediğimiz gibi değil ki, ateşleme mekanizması onların elinde. Aman Allah'ım savaşı başlatan lider olarak tarih beni sorumlu tutacak! İnsanların gözünde bunun sorumluluğunu Milli Görüş'e ve eski lidere atmalıyım. Milli Görüş'ün politikalarını yürüttüğümü zannetmeliler. Böylece belki tek sorumlu olmaktan kurtulmuş olurum. Önce açılışını yaptığım barajlardan birisine Milli Görüş partilerinde genel başkanlık yapmış ve hâlâ saygın olan Eski Bakan Recai Kutan'ın ismini vermekle başlayabilirim. Nasılsa bunun için sözlü bir emir vermem yeterli olur. İşte Konya programları bana yeni bir fırsat veriyor. Madem ki, Konya'da açılışlar yapacağım ve Mevlana törenlerine katılacağım. Büyük kongrede ilk sinyallerini verdiğim gibi, Konya'da eski lider Erbakan'ın yolunda olduğumu sanacakları sözler söylemeliyim. Onun siyasetini yürüttüğümü sansınlar. Böylece tarihin kahrından belki kurtulurum. Gerçi Allah'ı kandırmam mümkün değil ama, insanlar bana çok inanıyorlar. Hele kontrolümdeki medya, neredeyse beni bile inandıracak sorumluluğum olmadığına.." Sayın Başbakan'ın beyni bence bu düşünceleri üreterek Erbakan'la ilgili o cümleleri söylemiştir. O cümleyi söylerken de şu dörtlükteki düşünce beynini işgal etmiş olmalıdır: Hocam, kara tırnağın bile değildim, Milli Görüş Eri'ydim, sen de Lider'din; Hırsıma yenildim, Haçlı'ya eğildim, Beni görseydin şimdi sen, "deli" derdin!..

Reşat Nuri Erol
29.12.2012
21:19

Dersimiz "Böcek"... O halde bu konuda Türkiye'de "en sağlıklı" analizi yapacak ustayı bir okuyalım bakalım ne demiş... Kim mi?.. Prof. Mahir Kaynak... Bugünkü STAR gazetesinde "Böcek" başlığı altında yayımlanan makalesinde önce Cumhurbaşkanlığı döneminde rahmetli Özal'la Çankaya'da baş başa yaptıkları sohbette radyonun sesinin açık tutulduğunu hatırlatıyor ve diyor ki: Bugünlerde de Başbakanın çalışma ofisinde bir yere dinleme cihazının yerleştirildiği ortaya çıktı. Bir ülkede cumhurbaşkanı ve başbakan da dinleniyorsa iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi ülkedeki farklı bir güç en yüksek ve seçilerek gelmiş kişileri dinleyebiliyor. İkincisi ülkenin her yanı bu gücün yerleşmesi için uygun bir duruma getirilmiş. Yani bu güç ülkedeki tüm kurumlan ya kontrol etmekte ya da onları etkisiz hale getirebilmektedir. Şu soruya cevap aradım: Ülkemizin istihbaratı bu gücün dinleme faaliyetlerini engelleyecek kadar güçlü değil mi? Yani bu kurum da onun kontrolünde mi? Burada en çok üstünde durulması gereken nokta aradığı cevapla ilgili bölüm: "Ülkemizin istihbaratı bu gücün dinleme faaliyetlerini engelleyecek kadar güçlü değil mi? Yani bu kurum da onun kontrolünde mi?" Evet... Günün yazısı Mahir Kaynak'tan...



YorumYap

Sayı: 184 | Tarih: 23.12.2012
Ahmet Hakan
Bıyık boyu, ense tıraşı, favori uzunluğu falan
Ayrıntıcılık
609 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Mahir Kaynak
İçeriden mücadele
Dış Politika
576 Okunma
2 Yorum
Süleyman Karagülle
Yusuf Kaplan
Tekno-paganizm ve estetize"kıyamet terörü"
Teşhis tamam da tedavi nezaman?
566 Okunma
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
Düşünce hayatımızda "Dön baba dönelim" modeli
Kel başa şimşir tarak!
452 Okunma
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
İctihad Kapısı Kilitli Değildir Ama Kapalıdır
Kapalı Olmamalıdır
439 Okunma
Emine Hocaoğlu
Hüseyin Gülerce
ABD'de Türkiye lobisi doğuyor
Dünya'da nasıl tanınalım?
437 Okunma
Zafer Kafkas