Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Emre Kongar - Cumhuriyet Süleyman Karagülle
İslamcılık Geriliyor, Yerini Muhafazakârlık mı Al
858 Okunma, 20 Yorum

ekongar@cumhuriyet.com.tr

 

18 Eylül 2012 - Cumhuriyet

 

İslamcılık Geriliyor, Yerini Muhafazakârlık mı Alıyor?

Geçen gün, kişiliğine de, fikirlerine de saygı duyduğum, yorumlarını yararlanarak okuduğum bir yazar şöyle bir ifade kullandı:

“İslamcılığın Türkiye’de gerilemesi, yerini muhafazakârlığın alması...”

Sıradan dogmatik veya iktidar dalkavuğu bir yazar yazsa, “AKP iktidarının din eksenli politikalarını meşrulaştırmak istiyor” diyerek üzerinde pek durmayacağım bu ifade, değer verdiğim birinden gelince, konuyu biraz irdelemeye çalıştım.

 

- İslamcılık yerine muhafazakarlık konusunu ele aldım.

- İslam'da ne İslamcılık var, ne de muhafazakarlık.

 

***

16 Eylül 2012 Pazar günü Ahmet Hakan Müslümanlara yönelik o pespaye kışkırtma filmine Türkiye’de gösterilen tepkilerin neden kitlesel şiddete dönüşmediğini yorumlarken şöyle yazmıştı:

“TÜRKİYE’DE DURUM NE?

Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Sudan’da ortaya çıkan tepkilerin Türkiye’de neden ortaya çıkmadığı sorusu sıkça soruluyor.

Benim bu soruya verebildiğim cevaplar şunlar:

_ilme Başbakan düzeyinde gösterilen tepki. Bakınız: Başbakan Erdoğan’ın‘Hazreti Peygamber’e hakaret fikir özgürlüğüne girmez’ açıklaması...

_ Bakanların filme yönelik en sert ifadelerle gösterdiği tepki... Bunlar tabanın gazını almaya yarıyor.

_ ABD elçisinin öldürülmesine Türkiye’yi yönetenlerin sert tepki göstermeleri... Muhafazakâr taban etkileniyor bu tür tepkilerden...

_ İslam dünyasında ortaya çıkan ölçüsüz tepkilerin ülkede sert eleştirilere uğraması...

_ Ve hepsinden önemlisi: İslamcılığın Türkiye’de gerilemesi, yerini muhafazakârlığın alması...”

_ Ahmet Hakan, Türkiye’de İslamcılık bırakılıyor, Muhafazakarlık alıyor.

- Filme tepki gösterilmesi, Libya’da öldürülen ABD elçisinin lanetlenmesi, buna delildir.

***

Düşüncelerini her zamanki tevazuu ile “Benim bu soruya verebildiğim cevaplar şunlar” diyerek son derece alçakgönüllü bir biçimde sıralamış Ahmet Hakan.

Ben olsam, aklımın erdiği kadar, bunlara bir de “AKP iktidarının dinci, dindar, muhafazakâr, dinci-dindar-muhafazakâr, muhafazakâr-demokrat kesimler üzerindeki denetimini” de eklerdim; bu denetim bazı konularda sınırlı da kalsa, böyle bir uluslararası sorunda oldukça etkili herhalde.

Ama benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim asıl konu bu değil.

Asıl irdelemek istediğim konu, başta da söylediğim gibi, “Acaba Türkiye’de gerçekten İslamcılık geriliyor ve yerini muhafazakârlık mı alıyor?”

 

- Ak partinin din kesimine hakim olması da etkilidir.

-Olaylar sermayenin tertibidir. Şimdilik sermaye Türkiye’yi şirin gösteriyor.

 

***

Eski deyimle “muhafazakârlık” yeni Türkçe karşılığı ile “tutuculuk”, eskiye, geleneklere, göreneklere, alışkanlıklara bağlı olmak demek.

Siyasal anlamda, din ve milliyetçilik çizgisindeki “sağ yelpazenin” büyük bir kısmını kapsar.

Toplumsal ve kültürel anlamda da kökleri, önce dini değerlere, sonra da milli değerlere bağlılığı ifade eder.

Zaten toplumsal örf ve âdetlerimizin, gelenek ve göreneklerimizin kökeni din değil midir!

 

- Muhafazakarlık, dinde tutuculuk, siyasette halkın dine ve milliyetçiliğe bağlılığıdır.

-Muhafazakarlık, Ataların izlerini eleştirmeden izlemektir. İslam’da merduttur.

 

***

Son yapılan araştırmalar, toplumdaki muhafazakârlık eğilimlerinin, özellikle AKP’nin on yıllık iktidarı döneminde arttığını gösteriyor.

Bu araştırmalardaki muhafazakârlık sorularına bakıldığında ise dini inanç ve âdetlere, yani İslam dinine dayalı ölçüm kriterleri öne çıkıyor.

Bu durum hiç de şaşırtıcı değil:

Muhafazakârlığı bir toplumda nasıl ölçeceksiniz ki?

Her toplumda ama özellikle Türkiye gibi bir din-tarım imparatorluğundan demokratik ve laik bir hukuk devletine devrimle geçmiş bir ülkede, elbette dini değerler üzerinden.

Gerek birey, gerekse toplum olarak insan davranışlarının“muhafazakârlaşması” neyi gösterir?

Dini değerlerin yükselişini değil mi?

Bu açıdan dincilik, yani İslamcılık ile muhafazakârlık açısından, bunların birbirini dışlayan, birbirinden çok farklı, birbirinin yerine geçebilecek kavramlar gibi kullanılmalarının biraz yanıltıcı olabileceğini sanıyorum.

Olsa olsa siyasal jargon, yani siyasetin özel dili açısından, din temelinde gelişmekte olan süreçlere, mevcut toplumsal ve siyasal olaylara farklı bir isim vermekten ibaret kalacağından kuşku duyarım.

Belki de Ahmet Hakan “İslamcılık” derken “dinciliği”, “muhafazakârlık” derken de “dindarlığı” kastediyor.

Aslında Türkiye’de kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayan, ama dini kendilerine göre algıladıkları ve İslam’ı kendi bildikleri gibi yaşadıkları için, İslamcılar tarafından “iyi Müslüman” kabul edilmeyen bir kesimin olduğu muhakkak.

 

- İslamcılıkla muhafazakârlık aynıdır. Ahmet Hakan dinci İslamcı, dindarlık muhafazakar anlamında kullanıyor olmalı.

- İslamcı, son ilahi dini silahla doğaya kabul ettirme çabasıdır. İslam ise inanç ve ırk ayrımı yapılmadan tüm insanların, barış içinde birbirini etkileyerek yaşamalarıdır.  İnsanların, başkalarını inançlarına davet etme hakkı vardır ama zorlamaya yetkisi yoktur. Sadece barış düzenini savunma görevi mevcuttur.

 

Ama bu ayrım bile, toplumsal açıdan önemli olsa da, dinin siyasette kullanılması ve sonuçları açısından, çok büyük bir fark yaratmaz galiba.

 

- Dincilik ve dindarlık siyasi sonuçlar için fazla fark etmez.

-Dinciler, dinsizlere yaşama hakkı tanımazlar, Kongar da dindarlara yaşama hakkı tanımıyor.

 

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle'ye aittir.

 

Yorum:

İslam

      İlahi dinler, halk yönetimini ve halk ekonomisini önerirler. Kapitalistler tekel ekonomiye, sosyalistler tekel yönetimi hakim kılmak istedikleri için dine ve dindarlara düşmandırlar. Dinin ve dindarların topluluktan uzak tutulması gerektiğine kanidirler.

      Kuran’a göre iki çeşit din vardır, düzen vardır. Bunlar Batıl düzen ve Hak düzendir. Adil Düzen çalışanlarının bu iki düzeni iyi kavraması gerekir.

       Doğru haktır, yanlış batıldır. İyi haktır, kötü batıldır. Varlık yokluktan iyidir. Birlik ayrılıktan iyidir. Denge iyidir, dengesizlik kötüdür. Evrim iyidir, durağanlık kötüdür. Yararlı iyidir, zararlı kötüdür.  Adalet iyidir, zulüm kötüdür. O halde hak dinler vardır, batıl dinler vardır. Hak dinlerle batıl dinleri eşit din kabul edip onları bir kefeye koymak hatalıdır. Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm, Hinduizm ve İslam hak dinlerdir. Bunun dışında akıl yoluyla doğruyu, iyiyi, yararlıyı ve adaleti benimseyen kimse de hak dindedir. İslam bu dinin adıdır. Adem’den kıyamete kadar ehli hak olan herkes Müslim’dir.

         Ehli Hak olmak için dört yol vardır. Her yol insanı hakka götürür.

          1- Ehli ilim. Müspet ilme dayanarak, hakkı bulanlar. Kuran’ın Fatiha’dan sonra ilk suresinin ilk ayetinde önce bunları anlatmaktadır. Bu iman başta yer alır.

          2-Ehli resul- Ondan sonraki ayette ise vahye dayanan peygamberlerin öğretmesi ile hakkı bulanlar vardır. Bunlar Kuran’dan önce peygamberlere uyanlardır. Bunlar, onların gösterdiği yoldan yürüyenler binlerce yıldır yeryüzüne hakimdirler. Bugün de dört büyük din olarak varlıklarını korumaktadırlar.

        3- Ehli Kuran- Bunlar resule değil de Allah’ın sözü olduğu ilmen sabit olan Kuran’ın öğretisi ile hakkı bulanlardır. Bugünkü Kuran ehli henüz Kuran ehli değildir. Çünkü birinci Kuran uygarlığı resule dayanmaktadır.

        4- Ehli içtihat- Bunlar, Kuran’ı, müspet ilimle ve usulü fıkıh kuralları ile anlayan içtihat ve icmalarını yeniden yapanlardır. Bunlar üçüncü bin yılın Kuran ehli olanlardır. Hıristiyanlar, Budistler, Hindular da buna katılacaklardır. Çünkü Tevrat’ın dışında Kuran’dan başka herhangi şeriat Kitabı yoktur. Tevrat İsraillilere mahsustur, aslı mevcut değildir. Yorum kuralları gelişmemiştir. Tarihidir.

         

       Demek ki hak din ile batıl din eşit değildir. Eşit kabul edenler kâfirdir. Hakkı benimseyen Müslim’dir. Bununla beraber, Allah insanları kendi iradeleri ile hareket etsinler, ona göre cennete girsinler diye yaratmıştır. Bu sebeple batıl dinde olanların da hak dinlerde olanlar kadar yaşama hakları vardır. Yönetimde, ekonomide, asla farklılık gözetilemez. Herkese eşit imkân sağlanır. İlim ve dinde yarışırlar. Batıl dinde olanlar karşı takımı oluştururlar. Yarışın olması için karşı takıma ihtiyaç vardır.  İslam’da zorlama yoktur.

      O halde zorlayan ister dindar olsun ister laik olsun kötüdür. Barış içinde ilimde ve dinde yarışan, iyidir. İşte Emre Kongar’ın anlayamadığı kavrayamadığı burasıdır.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
24.09.2012
08:49

"Adaletsizliğin en büyüğü,

adil olmayıp adil gibi görülmektir."

Eflatun

Reşat Nuri Erol
24.09.2012
08:49

Adını söylemeyeyim, Başbakan’a en yakın gazeteyi biliyorsunuz.. Pazar günü Finans sayfasını açtım.. Akaryakıta, otomobile, konuta, içkiye yapılan zamları duyuran habere atılan başlık şu.. Yanlış yönet halka ödet.. Dokuz sütuna..Üç de fotoğraf koymuşlar.. Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ve Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın.. Memleketi yanlış yönetmişler, halka ödetiyorlarmış.. Vay anasına dedim.. Gazetenin adına bir daha baktım.. Evet o.. Başbakan’a en yakın olan gazete.. AKP’ye demiyorum.. Hükümet’e demiyorum.. Başbakan’a en yakın olan gazete diyorum.. * Yanlış yönet, halka ödet altında şu cümleleri yazmışlar.. Haber şöyle.. “Ali Babacan, Erdem Başçı, ve Mehmet Şimşek’in yanlış politikaları sonucu ortaya çıkan zam gereği Türkiye’yi yeni bir sarmala daha sokuyor. Özellikle akaryakıta yapılan zamların etkisiyle artan maliyetler enflasyona yansıyacak. Bu durum önümüzdeki günlerde Hazine ihalelerinden tüketici kredilerine kadar birçok alanda beklenen faiz düşüşüne engel olacak. Merkez Bankası da enflasyon gerekçesiyle politika faizini indirmekte zorlanacak.” Bu satırların üstüne de şu ara başlığı atmışlar.. Lobi bağıracak: Enflasyon arttı faizi artır.. * Zamma iktidar açığını kapıyor, orasını burasını yamıyor diye bakmayın.. Kavga büyükmüş!.. Faizcilerle faize karşı çıkanların savaşıymış,, Yaptıkları da şuymuş.. Aşırı sıkı para politikası uygulanmış, bu sebeple büyüme hedefinin altında kalınmış, dolayısıyla bütçe açık vermiş.. Bunu yapan kim? İsmi zikredilen üçlü.. Başbakan’a en yakın duran gazeteye göre memleketi yanlış yönetmişler acısını bizden çıkarıyorlarmış.. * Peki, Başbakan bu işin neresinde? Yanlış yönetimin bedeline halka ödetenler içinde Başbakan da var mı? Yokmuş! Nereden anlıyoruz.. Tam yan sayfasında verilen haberden.. Başbakan büyümede freni kaldıracağız demiş.. Yani Babacan ile Başçı’nın uyguladığı politikaya karşı çıkmış.. * Şu da varmış.. Başbakan’a en yakın gazetenin yazdığına göre; ekonomi yönetiminin vergi artışıyla vatandaşın cebinden aldığı 8.5 milyarın neredeyse yarısından fazlası Merkez Bankası’nın faizi yüksek tutması nedeniyle artan faiz ödemelerine gidiyormuş.. Yok artık mı diyeyim.. Yuh artık mı? İktidarın ekonomi kanadı resmen bizi soyup soğana çeviriyormuş.. Daha bitmedi.. Şu notu da düşmüşler.. Toplumun yüzde 1’lik kesimi ve bir bölüm yabancı yatırımcının kazandığı fazla faizin faturası dolaylı vergilerin arttırılmasıyla tüm vatandaşlara çıkacak.. * Başka söze gerek var mı? Bunları yazan Başbakan’a en yakın gazete..

MEHMET TEZKAN

Reşat Nuri Erol
24.09.2012
08:54

Levent Gültekin TSK’yı yargı 'temizliyor', yargıyı kim ‘temizleyecek’?

Levent Gültekinacikcenk@gmail.com

Biliyorum, generallerin Türkiye’ye verdikleri zararlar, darbe hevesleri, topluma yıllarca tepeden bakan tutumları ciddi bir öfke oluşturdu. Balyoz kararları ile öfkesini söndürmeye çalışanlar bir hayli kalabalık. Birçok kişi generallerin geçmişte yaptıklarından dolayı verilen cezaların güttüğü hesabı ve Türkiye’nin birliğine vereceği tahribatı görmezden geliyor. Fakat kendi adıma söyleyeyim, öfkemi başkalarının hesaplarına sermaye yapma niyetinde değilim. Türkiye’de bazı odaklar toplumun öfkesini ve sevincini kendi hesaplarına sermaye yapmaktan imtina etmediler. Şimdi de aynı yöntemi yargının kullandığını düşünüyorum. Türkiye’de yargı eliyle ‘bir şey’ yapılıyor. Bunu Balyoz Davası’ndaki onlarca ihmale, delillerdeki tarih uyuşmazlığına, dikkate alınmayan raporlara bakarak söylemiyorum. Yargının son 3 yıldır yapmaya çalıştıklarını bir araya getirince çıkan resme bakarak söylüyorum. İşte bu nedenle bugün Balyoz sanıklarına olan öfkemi bir tarafa bırakıp, onlara verilen cezalar üzerinden ‘Demokrasi şöleni’ gösterisine katılanları yalnız bırakacağım. Lafı dolandırmadan sorayım: Balyozcu generallerin yaptıkları ‘darbeye eksik teşebbüs’ ise, yargının 7 Şubat’ta MİT müsteşarı üzerinden hükumete yapmaya çalıştığı ne? Başbakan Erdoğan’a göre “yargı bu hamlesi ile yasaları bir tarafa bırakıp devletin tekerine çomak sokmaya kalkıştı.” Peki niçin? Yargının son dönemdeki reflekslerine, verdiği kararlardaki pervasızlığa, hak-hukuk gözetmeyişine bakınca, geçmişte generallerin yaptıklarının benzerini görüyoruz. Eskiden generaller hak hukuk tanımaz, bildiğini okurdu, şimdi ise yargı bunu yapıyor. Hesap vermez, kural tanımaz pozisyonda olan artık TSK değil, ne yazık ki yargı. Yargı öyle işler yapıyor ki herkesin nutku tutuluyor. Onlarca insan yıllardır içeride yatıyor. Üstelik niçin yattıklarını kimse bilmiyor. Mesela siz Türkiye’de -eğer gerçekse- ‘kadın pazarladığı’ veyahut ‘hovardalık’ yaptığı için aylardır hapis yatan Cübbeli Ahmet’ten başka kimse biliyor musunuz. Bir ülkenin yargısının eski genelkurmay başkanına ‘terör örgütü lideri’ demesindeki rahatlığı, hesapsızlığı neye yoracağız? Bunun ülkeye verdiği tahribatı görmemeleri mümkün mü? Yargının bu tür adımlarda hiçbir hassasiyet gözetmeyişi neyle açıklanabilir? ‘Temizlik yapıyoruz’ diyerek açtığı yeni yaralar, toplumsal barışa vurduğu ağır darbeler, suçluları düşürdüğü mağdur pozisyonlar.. Hepsi yargının bir "çaba" içerisinde olduğunu göstergeleri değilse nedir ki? Hal böyleyken, yargıyı “7 Şubat’ta MİT üzerinden hükumete karşı darbe yapmaya kalkıştı” diyerek tefe koyanların Balyoz kararlarından ‘demokrasi şöleni’ çıkarmaları anlaşılır bir şey degil. Dikkat edin, Balyoz davasında görev üstlenen gazeteciler ile MİT davasında pozisyon alan gazeteciler aynı. Bu bir tesadüf mü? Balyoz kararlarına en çok sevinenlerle, MİT soruşturmasında yargıya açık destek veren gazetecilerin aynı olması sizi de rahatsız etmiyor mu? Bu ittifakın MİT’te yapmak istediği niçin kötü de, TSK’da yaptığı niçin iyi? MİT davasında bu ittifaka dikkat çekenler, mesele TSK olunca bu hassasiyeti niçin yitiriyor? Hürriyet yazarı Şükrü Küçükşahin’in 13 Ağustos tarihli yazısında Ankara kulislerinde konuşulanlarla ilgili şunları yazıyordu: “Özellikle Hakan Fidan sonrası MİT ilk kez yürütme üzerinde çok ciddi etkide bulunan, yönlendiren, bilgi veren kurum oldu. Cumhurbaşkanı ile başbakanın güven ve desteğini kazanma nedeni bu.”(…) Çünkü o MİT, ABD, İsrail, Suriye, İran ve Irak istihbaratları ile öyle ilişki kurmuştu ki PKK’ya bu sayede önemli darbeler indirdi.(…) Herşey çok iyi giderken araya bir güç girdi ve MİT hem kaynakları deşifre edilen hem de yöneticileri yargı sorgusuna alınan bir örgüte dönüştürüldü. (…) Şimdi bunu kimlerin yaptığı araştırılıyor.” Peki yargı bu töhmetten nasıl kurtulacak? Böyle bir suçlamanın muhatabı iken verdigi kararların ülke menfine olduğuna nasıl hükmedeceğiz? Bütün bu sorular cevap bulmadan, emekli generallerin yanında yüzlerce muvazzaf rütbeliye de ceza verilerek yapılmak istenenin ne olduğunu nasıl anlayacağız? Balyoz kararları dahil, yargının son dönem aldığı kararlardan hükümet mutsuz. Ama MİT operasyonuna destek veren gazeteciler ‘çak’ gösterileri içinde. Bunun altında bir bit yeniği aramayacak mıyız? Diyeceğim o dur ki yargı kararlarının üzerinde Türkiye'nin lehine olmayan problemli bir hava var. TSK’nın yıllardır hukuk tanımaz, tepeden bakan, kibirli tutumunu ne yazı ki şimdilerde yargıda yerleşti. Daha önce TSK toplumun bir kesimini ötekileştiriyordu, şimdi yargı toplumumun bir kesimini ötekileştiriyor. ‘Eski’ ile ‘yeni' derin ‘yapı’nın çok ortak yönü var. En çok dikkat çeken ortak yön de varlıklarını İran aleyhtarlığı üzerinden sürdürme cabalarının aynı olması. Gerekçeleri farklı olsa da motivasyon kaynakları aynı. Bugün yargılanan generallerin de, bu generalleri yargılayanların da İran aleyhtarı olmasi sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Bu kadar tesadüf Uganda'da bile olmuyor. twitter.com/acikcenk

Reşat Nuri Erol
24.09.2012
09:16

Eski AK Partililer için formül bulundu AKP’nin Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, kongre öncesi kesinleşen nadas formülünü anlattı

24.09.2012 09:23 Ekrem Erdem, AKP’nin Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı sıfatı nedeniyle “sahibi benim” dediği partinin, 30 eylülde yapacağı 4. Olağan Büyük Kongresi’ni, tarihî ve anlamlı kılan nedenlerden biri olarak, “karizmatik bir lider” diye tanımladığı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, genel başkanlık için son kez aday olmasını gösteriyor. Erdem, partinin sosyal demokrat isimlere artık kapısını kapatacağı yorumlarına karşı, “Bu kesimi dışlamamız söz konusu değil, biz kapımızı kimseye kapatmıyoruz” diyor. Erdem, 50 kişiden oluşan AKP Merkez Karar Yürütme Kurulu’na, Demokrat Parti eski Genel Başkanı Süleyman Soylu ve partisini feshedip AKP’ye dahil olan HAS Parti’nin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ve diğer bazı isimlerin katılmalarının beklendiğini söyledi. 2002’den bu yana üçüncü iktidar dönemini yaşayan AKP’nin, 7 milyon 623 bin kayıtlı üyesi bulunuyor. Erdem, bu rakamın önemini daha doğru anlamak açısından kıyaslama yapıyor ve ana muhalefetteki CHP’nin, basına yansıyan rakamlara göre 1 milyon (Doğrusu 1.8 milyon) kayıtlı üyesi bulunduğuna işaret ediyor. AKP’nin, Ankara Spor Salonu’nda, eski adıyla Arena’da düzenleyeceği kongreye, yaklaşık 30 bin kişinin katılması bekleniyor. Karizmatik lider son kez aday Kongre hazırlıklarına yakın isimlerden Ekrem Erdem’in sorularımıza verdiği diğer yanıtların satırbaşları şöyle: » Bu kongreyi anlamlı hale getiren genel başkanımızın (Erdoğan), genel başkan adayı sıfatı ile katılacağı son kongre olması, » Kongreye yoğun ilginin bir diğer önemli nedeni, 10 yıl içerisinde Türkiye’de ekonomiden sosyal politikalara ve diğer alanlara kadar partinin sağladığı kazanımlar. Türkiye’yi, ister istemez dünyanın gündemine taşıyor. Yeni kadro seçimleri yönetecek » Kongreyi belki en az bunlar kadar önemli kılan da önümüzde çok zor bir dönem olması, 3 tane seçim var. (6 ila 5 ay öne çekilerek 2013 ekimine planlanan yerel seçimler, 2014 Cumhurbaşkanlığı ile 2015 genel seçimleri). Zira, Kongre’de seçilecek kadro, önümüzdeki seçimleri yönetecek. Biz muhafazakârız zaten » Kültür ve Turizm gibi çok önemli bir bakanlığın başında soldan gelen Ertuğrul Günay bulunuyor. Hem turizm hem kültür. Yani kültür çok önemli. Özellikle de muhafazakâr bir parti için çok önemli bir saha olmasına rağmen, geçmişte sosyal demokrat siyasetin içerisinde bulunmuş birisi bugün bu bakanlığın başında. Yani ben şunu anlamıyorum; Biz zaten muhafazakâr bir partiyiz ama AK Parti, hangi durumdan dolayı liberalleri ya da solları dışlıyor ya da dışlayacak? Biz diğer partilerden farklı olarak; içerdekileri kovmak bir tarafa biz hep yeni isimlerle yolumuza devam ediyoruz, takviye ediyoruz. Bu katılımlar olmamış olsaydı yüzde 50 oy oranına ulaşmazdık. Belki MKYK üyeleri açıklandığında, talepler olursa orda göreceksiniz. Solda sol partilerde görev yapmış bir takım insanlara biz rahatlıkla yer veririz. Türkiye’de, bugüne kadar yaptığımız sosyal politikalara bakın, biz sol partilerden çok daha sosyal demokratız. Sol bir parti olan CHP’ye rağmen. Tüzük’te yeniden seçilme netleşecek » Kongre’de parti tüzüğü netleştirilecek. Buna göre, üst üste 3 kez milletvekili, belediye başkanı, il ve ilçe başkanlığı yapanlar, bir dönem ara verecek. Bir kere kesintisiz, üç dönem seçilen bir dönem ara verdikten sonra tekrar aynı makam için aday olabilecek. Genel başkan için de 4 dönem. 3 dönemlik milletvekillerini karşılayacak bir karşılıktır o 4 dönem. İmtihan sivil anayasa » Reformlar anlamında yaptıklarımızı yeterli bulmayabilirsiniz ama gerçekten özellikle 12 Eylül halk oylamasından sonra, Türkiye’de çok büyük şeyler değişti. Bakın buyurun işte, şu an sabırsızlıkla (Erdem ile görüşmemiz sırasında mahkemenin Balyoz davası kararını açıklaması bekleniyordu) Balyoz Davası’nın neticesini bekliyoruz. Yani bunu on yıl önce hayal edebilir miydik? Her sahada yetersiz bulabilirsiniz, bunlar akşamdan sabaha olacak şeyler değil ki. » Bütün partilerin imtihan sahası önümüzdeki sivil anayasadır. 12 Haziran seçimlerinde millet, karne verdi. Öyle de güzel bir tablo koydu ki. Düşünebiliyor musunuz, yüzde 10 barajına rağmen, parlamentoda şu anda seçmenin yüzde 96 temsili var. Bu millet, AK Parti’ye yüzde 50 oy veriyor ama bu partiye tek başına anayasa değişikliği yapma imkânını vermiyor. “Bunu tek yapma. Anayasa AK Parti’nin anayasası olmasın, herkesin anayasası olsun” diyor. Türkiye’nin, bir numarası benim için anayasa diğeri de terör olmak üzere iki hayati konu var. Çünkü terör de anayasayla doğru bağlantılı bir şeydir. 10 yılın muhasebesi yapılacak » Başbakan Erdoğan’ın, kongre konuşmasında ağırlıklı mesaj 2013 vizyonu olur. Ama şu anda en önemli konumuz maalesef terör. Burada ciddi vurgular beklenebilir başbakandan. Geçmiş 10 yılın da ciddi muhasebesini yapar, hesap verir. Eğer AK Parti Güneydoğu’da çökertilirse, devlet de çöker Terör örgütünün bir numaralı hedefi AK Parti. AK Parti’nin, Güneydoğu’da çökertilmesi demek devletin bir bakıma çökertilmesi manasına bile gelebilir. Çünkü şu anda vatandaş, hiçbir dönemde görmediği hizmetleri görüyor. Devlet adına hizmeti götüren iktidar ve dolayısıyla yer yer AK Parti avına çıkıyorlar. Terörün hedef seçtiği yerlerden bir tanesi olan Şırnak’ta, bugün her 100 kayıtlı seçmenden %15’i AK Parti üyesi. 100 seçmenden 28’i AK Parti’ye üye Bitlis’te. Bu bölgede terör baskısı olmasa, normal bir seçim olsa BDP bugün aldığı oyun yarısını alamaz. Kaynak: Taraf

Reşat Nuri Erol
26.09.2012
06:22

Osman CAN Yeni mimari proje ve siyasal inşa ocan@stargazete.com

Ülkenin gelip dayandığı noktada artık hayati bir karar ile karşı karşıyayız. Ülkede siyasal dengeler ve ihtiyaçlar köklü bir değişime uğradığı gibi, yapısal değişim de zorunlu. Süreç Türkiye için bir milada ve yeni bir mimari projeyle yeni bir siyasal inşaya işaret ediyor. 30 Eylül'deki AK Parti Kongresi öncesiyle ilgili bu son yazım uyarı ile sonlanıyor. Gerçi yapısal değişim sorunu tüm partileri ilgilendiriyor. Yine de birincil muhatabın AK Parti olmasından hareketle söze başlayalım. Özellikle 2010 referandumu ile birlikte siyasal merkeze dönüşen parti, geleneksel sağ, milliyetçi ve muhafazakâr eğilimleri kendi bünyesine taşımaya devam ediyor. Öte yandan vesayet kurumlarının güçlü lider-güçlü parti karşısında gerilemesine paralel olarak merkez sermaye ve medya aktörleri de bu akıma kapılıyor. Bunun sonucu olarak bir yandan kültürel ve entelektüel yönden özerk alanlar zayıflıyor. Diğer yandan bir siyasal partinin toplumsal ve siyasal denge ihtiyacını karşılayacak, onu rasyonel çizgide tutacak muhalefet partileri, taban ve etki zafiyetine uğruyor. Yani siyasal muhalefetin zayıflığı, iktidarı bir çekim merkezi haline getirirken diğer yandan enerjisini tüketiyor, onu kendi başlangıç tezlerinden ve iddiasından uzaklaştırıyor. Normalleşme adına... Partiye yönelen eğilimlerin, eski düzenin taşıyıcısı olması bir tehlikeye işaret ediyor: En geniş toplumsal meşruiyete kavuşan siyasi parti, beklentilerin aksine normalleşme adına eski sisteme yaklaşmaya başlıyor; onun taşıyıcısına dönüşüyor. Bu "norm"al, zira "norm"u üreten eski düzen! Muhalefetin yokluğu, genel bir muhalefetsizlik algısı yaratıyor. Buna bağlı olarak geleneksel devlet aygıtının iktidarı içten içe dönüştürmesi bütünüyle gözden kaçabiliyor. Cari sistemde asıl muhalefetin parlamento dışında derinlerde bir yerlerde, gerçek iktidar mekânında, yani devlet mekânında aranması gerektiği gözardı edilebiliyor. Öte yandan bu devletin görünür semptomlarına ve aktörlerine karşı mücadeleyle kendini var etmiş partiler, bunlara karşı zafer kazandığı andan itibaren hızla amaç ve oryantasyon krizine düşebiliyor. Tam da bu noktada devlet tarihsel süreçte uzun erimli deneyimlerle kendini kolektif bir aklın (devlet aklı) gereği olarak frensiz bir şekilde siyasi aktörlerin hizmetine sunuyor; ve tabii ki amacı da, "amaç krizi"ne giren siyasi aktörlerce yeni amaç olarak keşfediliyor. 'Sistemler' ve 'ilişkiler' tarihi Sistemi dönüştürme iddiasındaki tüm partilerin karşısında duran bu devlete Hegelyan devlet diyebiliriz. Yani halk tarafından inşa edilmeyen, aksine bir toplumda ortaya çıkmış en yüce varlık olma iddiasında, yasama yürütme ve yargı erklerini de toplumu korumak ve onun iyiliğini gerçekleştirmek için elinde bulunduran, derin bir akla sahip bir devlet... Kendi içinde akıldışılığa tevessül eden unsurları tek başına, güç kazanması durumunda da "demokratik" aktörlerin yardımıyla tasfiye eden, bununla yeniden siyasi aktörlerin nazarında "güven tazeleyen" devlet de diyebiliriz buna... Demokratik temsil zarar görüyor Ama bu derin aklın, siyaseti, sosyal politikaları, uluslararası ilişkileri, ekonomi yönetimini, siyasal kültürü, dili ve öncelikleri biçimlendirdiği ortada. Güven tazeledikçe de ontolojik olarak kendine tehdit oluşturacak tüm unsurları, tezleri, akılları rafine operasyonlarla siyasal-yargısal-kurumsal karar mekanizmalarından uzaklaştırabiliyor. Siyasi aktörlerin olası "aday"ları tanıma (!) ihtiyacını, istihbarat ağıyla karşılarken, esas elemeyi kendisi yapabiliyor, ama bunu siyasetçilere yaptırabiliyor. Sonuç itibariyle demokratik temsil ile toplum arasındaki bağlantılara esaslı bir şekilde zarar verebiliyor. Devlet aygıtının şu ya da bu kurumuna, mekanizmasına veya heyetine yerleştireceği "iyi bürokratları" veya "aynı mahallenin" akademisyenleriyle "yeni" bir şey yaratılmış olmuyor. Aksine çöküşün faturasının demokrasiye kesilmesi riskini arttırıyor, 1919 sonrası Almanya'sında olduğu gibi. Unutulmasın ki siyasi tarih "kişiler", "karizmalar" veya "iyi çocuklar" tarihi değil, her şeyden önce "sistemler" ve "ilişkiler" tarihidir. Bu yüzden merkeziyetçiliği esas alması, katılımcılığı yalnızca parlamento ile sınırlı tutması, özgürlüğü vatandaşa tanıma hakkını ve onu denetleme gücünü kendinde görmesi gerekiyor. Ama unutulmamalıdır ki denetim gücüne sahip olanlar, denetlediklerini kendilerine benzetme iktidarının da sahibi olurlar. Anti liberal olması ve katılımcılığı reddetmesi bu nedenle şaşırtıcı olmamalı. 'Dikkat gecikiyorsunuz' Bu yüzden Kongre'ye doğru giderken kaleme aldığım bu son yazı bir zamanlamaya da işaret ediyor. Dönülmesi imkânsız noktanın aşılmasına yaklaşıldığı bir döneme ilişkin olarak "dikkat gecikiyorsunuz!" diyor. Okunur ya da okunmaz. Dinlenir ya da dinlenmez. Ancak istediği kadar kendini rasyonelleştirsin; 21. Yüzyılda bu devlet anlayışının kapasitesi sınırlıdır. Kabul edelim ki, ekonomi yönetiminden başlayarak, adaletin, siyasal ve toplumsal barışın sağlanması talepleri karşısında bu devlet aygıtı doğal limitlerine dayanmış durumda. Siyasal aktörlerin bu konudaki "rahatlığı" sadece topluma ya da siyasi aktörlerin kendisine değil, her şeyden önce devletin bir bütün olarak varlığına zarar veriyor. Zira o devlet aklı çeşitli operasyonlarla kendi iç tutarlılığını her defasında yakalayabilse de, artık bir bütün olarak arkaik ve çağdışı kalmış durumda. 27 Mayıs sonrası İnönü'nün müdahalesiyle, 12 Mart ve 12 Eylül ile rasyonelleşerek ayakta duran yapıyı yeni bir hamle veya restorasyon ayakta tutamıyor. Yapısal değişim zorunlu Şimdi Kongreye giderken AK Parti pek çok şey anlatabilir, ekonomiden, özgürlüklerden, Kürtçe seçmeli dersten, 10 yılda gelinen seviyeden söz edebilir. Ancak AK Parti’nin övgüye ihtiyacı yok ama ülkenin gelip dayandığı noktada artık hayati bir karar ile karşı karşıyayız. Geleneksel devleti hiçbir güç dengede tutamıyor. 2010 Referandumuyla başlayan ve Balyoz ile devam eden gelişmeler başka bir şey anlatmıyor. Toplumsal dönüşüme paralel olarak ülkede siyasal dengeler ve ihtiyaçlar köklü bir değişime uğradığı gibi, gerek bölgesel, gerekse küresel gelişmeler de yapısal bir değişimi zorunlu kılıyor. Statükoyu zorla ayakta tutmak, kurumuş damara kan vermek de anlamsızlaşıyor. Yaşadığımız süreç Türkiye için bir milada ve yeni bir mimari projeyle yeni bir siyasal inşaya işaret etmekte. Bu işaret algılanabiliyorsa Türkiye'nin önü açık demektir.

Reşat Nuri Erol
27.09.2012
06:30

Mümtaz'er Türköne AK Parti'nin gelecek 11 yılı

Cumhuriyet'in yüzüncü yılı, yani 2023 yılı hedef belirlemede standart ölçü olarak benimsendi. Bu hedefe tam 11 yıl kaldı. AK Parti bu hedefle, siyasî hayata gözlerini açtığı tarihin tam ortasında duruyor. 11 yıl önce kurulmuş ve on yılını iktidarda geçirmiş parti, Türkiye'yi 2023'e hazırlıyor. Hafta sonu yapılacak AK Parti kongresi, geçmişin muhasebesini ve geleceğin hesaplarını yapmak için uygun bir vesile olacak. Türkiye yıllardır kaçmaktan kovalamaya vakit bulamıyordu. Günü kurtarma telaşındaki Türkiye'nin gelecek 11 yıla kafa yorması bile önemli bir eşiği aştığımızı gösteriyor. Türkiye son on yılda istikrarlı bir siyasî iklimde yol aldı. Siyasî istikrar, ekonomiye aradığı güveni sağladı. Belirsizlikleri ortadan kaldırdı. İstikrarın nimetleri ile toplum kendine geldi, özgüveni arttı. İşte bu özgüven ortamında hiç kurtulamayacakmışız gibi kanıksadığımız askerî vesayet düzeni tasfiye edildi. Belirsizlikten, kargaşadan, istikrarsızlıktan beslenen bataklık kurutuldu. Bu bataklığın yaydığı hastalıklar da. En küçük siyasî sorunu hemen bir sistem veya rejim tartışmasına dönüştürmekten vazgeçtik. Kimsenin kimseyi ortadan kaldırıp yok etmeye niyet etmediğini, bir şeylerin elden gitmediğini tecrübe ederek öğrendik. Siyasî sistem çözüm üretmeyi itiyat haline getirdi, uzlaşmayı kurumlaştırmayı başardı. En sağlam göstergelerden biri: Anayasa Uzlaşma Komisyonu beklenenin çok üzerinde bir performans sergileyerek en zorlu eşikleri aştı. Bugüne kadar üzerinde uzlaşılan prensipler ve maddeler bile artık Türkiye'nin yeni bir anayasaya sahip olduğunu göstermeye yeterli. Dipten gelen dalganın yararlı bir enerjiye dönüşmesine şahit olduk. Türkiye 28 Şubat'ta tükenmişti, 2000 ve 2001 krizlerinde dibe vurmuştu. AK Parti, reel politiği dikkate alan, zorlamayan, gerektiğinde esneyen ve bazı çözümlerin olgunlaşmasını sabırla bekleyen politikalarla Türkiye'yi değiştirmeyi ve dönüştürmeyi başardı. Son on yılda çok büyük badireleri geride bıraktığımızı unutmayalım. AK Parti bugüne kadar doğru hamlelerle rakibini alt eden bir satranç oyuncusu gibi davrandı. Gelecek 11 yılda üstleneceği ve enerjisini vereceği asıl rol, daha çok bir buldozer gibi Türkiye'nin üzerinden geçeceği yolu düzeltmek olacak. AK Parti'nin rakibi yok. Yakın vadede olacak gibi de görünmüyor. Türkiye gelecek 11 yılını "hakim tek parti modeli" ile geçirebilir. En çarpıcı örneğini Japonya'da Liberal Demokrat Parti'nin geçmişte otuz yılı aşan iktidarında verdiği bu model, eşit ve özgür siyasî rekabet şartlarına rağmen aynı partinin her seçimi kazanması anlamına geliyor. Türkiye son on yılında, geçen 50 yıl ile mukayese edildiğinde bir "altın çağ" yaşadı. Gelecek on yılını ise bu dönemi sürdürmeye çalışarak veya altın çağı arayarak geçirebilir. Muhalefet yokluğu, iktidar mücadelesini AK Parti'nin kendi iç dengelerinde arayan kulisleri çoğaltıyor. Bir hizip çekişmesi veya liderlik rekabeti bekleyenler yanılıyor. Yanlışın delili, Türkiye'nin geçen 11 yılı. AK Parti lideri, Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü lideri. Bu kadar büyük bir gücü elinde bulundurmasından rahatsız olmak doğal bir tepki. Ama siyasetin çağlar boyu değişmeyen kuralı. Siyaset gücü ele geçirmek için yapılır. Hiçbir siyasetçi önünde bu imkân dururken, "elimdeki bana yeter" diyerek gücünü artıracağı fırsatlara sırtını dönmez. Dönüyorsa, başarısızlığa hızla yaklaşıyor demektir. Erdoğan'ın elindeki gücü frenleyecek ve dengeleyecek yegane sınır: O gücü ona verenler, yani halk. Bu pazar günü Türkiye önümüzdeki 11 yılın nasıl planlandığına dair önemli mesajlar duyacak. Böyle bir kongrede ne iç hesaplaşma, ne rakiplere laf yetiştirme, ne de lafı gürültüye boğma ihtimali mevcut değil. Başbakan'ın somut sorunların çözümüne odaklanmasını engelleyecek bir bahanesi mevcut değil. En başta da Kürt sorunu. Kürt sorunu, belki de ancak bu kadar güçlü ve istikrarlı bir hükümet tarafından çözülebilirdi. Başbakan'ın ağzından bu konuda çok ileri sözlerin edilmesini bekleyebiliriz. "Öyleyse 11 yıl sonra Kürt sorunu ne durumda olacak?" sorusuna arayacağımız cevap, AK Parti kongresinin en önemli gündem maddesini oluşturacak. m.turkone@zaman.com.tr http://twitter.com/Mumtazer 27 Eylül 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
27.09.2012
06:31

İbrahim Öztürk Krizler gerçek, tepkiler sanal

AK Parti kongresi Türkiye'nin geleceği açısından önemli. Başbakan kendi devrini kapatırken, Türkiye'nin önüne yeni bir hedef koyacak. Ben de bu kongreye yönelik olarak birkaç yazı yazacağım. Bu yazılarımın ilk mesajı 'iyi yönetişim' konusunda. Türkiye'yi bekleyen acil gündem bir iyi yönetişim devrimine geçmektir. Bunu açacağım. Ancak başka bir yerden giriş yapacağım. Yazılarıma gelen nitelikli (iyi niyetli, bilgi içeren, önyargısız) eleştirilere kulak veriyorum. Bu standartları haiz olmayan ancak birçok kişinin kafasının da arkasında olduğuna inandığım bir eleştiri de şu: Sana da hiçbir şeyi beğendirmek mümkün olmuyor, ne yapsalar eleştiriyorsun. Bu söylemin hiçbir tutulur yanı yok. Ben somut olgular üzerinden konuşuyorum. Evet, anlıyorum. İstikrarsızlıktan ve karmaşadan canı çok yanan halkımız işler yolunda giderken çomak sokulmasından rahatsız. Burada bir mahzur yok. Ancak bir bilim adamının görevi de halkın gördüğü ve görebildiği kadarıyla idare edip, etliye sütlüye karışmamak değil. Tersine, olayları eğip bükmek, her tarafından bakmak, beyin jimnastiği yapmak, çeşitli muhtemel ve hatta bazen muhal senaryoları da gündeme getirmek gerekiyor. Hazırlık yapılmalı, pozisyon alınmalı ve aslında hiçbir şey bizi şaşırtmamalıdır. Türkiye'de bazı işlerin yolunda gitmediği ancak ateş bacayı sarınca anlaşılıyor. Hastalık ancak organ kangren olunca fark edilebiliyor ve kesip atmaktan başka çare kalmıyor. Erken fark edilse az acı ve maliyetle tedavi edilebilecek birçok hastalık, geç kalındığı için içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bu yaklaşımı hayatın her alanında görmek mümkün. 'Bakarız bir çaresine' inancı yakıp yıkıyor. İnsanımız adeta sedyelik oluncaya kadar koruyucu hekimlik hizmeti almıyor. Şirketlerimiz bir kriz gelip kapıya dayanmadan danışmanlık almıyor. Düşünsenize bir ekonomik kriz ülkem için çok kötü ancak benim için çok iyi bir gelir kapısı olacak. Aynı şey Kürt sorununda geçerli. Masum talepler peşinde olanlar itilip kakıldı. Sonra konu bir insani onur ve haysiyet meselesine döndü. Şimdi çok daha derin, çetrefil işlerle uğraşıyoruz. Keza, üniversitede okuyan kızların başını örtme meselesi akla ziyan bir şekilde sonunda rejim meselesi oldu. 'Millet mi yoksa ceberut devlet mi' tartışması bizi 28 Şubat'lara götürdü. İş millet karakolunda bitti, yani birçoklarının kodesi boylamasına neden olan gelişmelere mahal verildi. Diyeceğim odur ki, krizler gerçek, verdiğimiz tepkiler ise hayatın hemen her alanında sanal, gerçeklerden uzak ve sürdürülebilir değil. Toplumun bilgiden ve evrensel tecrübeden kopuk oluşu nedeniyle her şey adeta ilk defa bizim başımıza geliyormuş gibi oluyoruz. Sürekli şaşırmakla meşgul oluyoruz. 'Kriz yönetimi' denen bilimsel alanı öğrenmiyor, sürekli duygusal ve anlık tepkiler veriyoruz. Şu sıralar kötü giden işler içinde iyi giden bir alan olarak ekonomi gösteriliyor. En iyi giden bu alana yönelik eleştirilerime birçokları acayip küp oluyor. Oysa ufkun ötesine bakıyorum ve olacakları görüyorum. Ayrıca illa da kriz olması gerekmez. Mevcut imkânlar içinden ülkem için yapılabileceklerin en azamisini istemek, bunun için yapıcı eleştiride bulunmak ve yol göstermek hakkımız. Yerelinden genel seçimlerine kadar bütün reylerimi AK Parti'ye verdim. Üstelik rey verip mahalle baskısını görüp inkâr edenlerden değilim. Referandumda da dağ bayır gezip milli bir seferberlik havası içerisinde yüzde 57 destek çıkardık. Balyoz kararları ile iyot gibi açığa çıkan darbe ve cunta sever bu muhalefet varken de benim galiba AK Parti'den başkasına reyim nasip olmaz gibi. Bütün bunlar eleştiri görevimi gölgelememeli. Türkiye'de acil bir 'yönetişim devrimi' gerekiyor. Bunun iki ana ekseni, dört alt başlığı var. Ayrımsız ve çifte standartsız bir yönetişim; eşit katılım ve eşit muameleyi gerektirir. Hesap verebilirlik ilkesi ise şeffaflık ve liyakate dayalı adil rekabeti içerir. i.ozturk@zaman.com.tr i.ozturk@zaman.com.tr http://twitter.com/iozturk69 http://www.facebook.com/iozturk69 27 Eylül 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
28.09.2012
06:25

Aslına bakarsanız AK Parti bir kitle partisi. Bünyesinde çok farklı kimlikleri, grupları, görüşleri barındırıyor. Ama aynı zamanda da bir lider partisi artık. Şu anda partide Erdoğan'dan başka toplumda kayda değer bir 'politik karşılığı' olan kişi yok. Aslında kurulduğu yıllarda böyle değildi. Parti içinde Erdoğan'dan başka 'ikinci', 'üçüncü', hatta 'dördüncü adam'dan söz edilirdi. Refah Partisi çizgisinden koparken de Erbakan'ın 'tek adamlığı ve liderlik' anlayışına karşı 'kolektif bir liderlik' sergileneceği ifade edilmişti.

İhsan Dağı Erdoğan'sız AK Parti olur mu?

Hafta sonu AK Parti kongresi var. Ülkeyi yöneten partinin gelecek vizyonunu görmek için önemli bir fırsat. Başbakan Erdoğan son kez genel başkanlığa aday olacak. Dolayısıyla partinin gelecek vizyonunda parti başkanı olarak Erdoğan yok. Başbakan'ın 2014 seçimlerinde cumhurbaşkanı adayı olacağı konusunda kimse kuşku duymuyor. Karşısında henüz onu zorlayabilecek bir aday görünmüyor. Anayasa Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yeniden adaylığının önünü açması elbette 'yeni bir durum' yarattı. Ancak, daha önce de yazdım; bu iki ismin yarışacağı bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşanmayacak. Cumhurbaşkanı Gül böyle bir işe kalkışmaz, ama aday olmama kararının kendi dışında verilmesine de razı gelmez. Her durumda Anayasa Mahkemesi kararının geleceğin siyaset planlamasında cumhurbaşkanını dışlanamaz bir aktör haline getirdiği ortada. Ancak partinin geleceğini, gelecekteki yapısını ve söylemini belirleyecek olan Başbakan Erdoğan. Kongre bu anlamda bir 'veda' olmayacak. 2014'te cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda bile Erdoğan'ın parti üzerindeki belirleyici konumu değişmeyecek. 'Partili bir cumhurbaşkanı' göreceğiz seçilmesi halinde. Hükümet işlerine de parti işlerine de müdahale eden 'güçlü bir cumhurbaşkanı'. Dolayısıyla bu kongrenin 'Erdoğan sonrası AK Parti'nin inşa kongresi olduğunu iddia etmek doğru değil. AK Parti'de 'Erdoğan sonrası yok, hiç olmayacak'. Ne Erdoğan bırakacak partiyi ne de partililer Erdoğan'ı... Sıfırdan alıp yüzde elliye getirdiği bir partiyi kimse kaderiyle baş başa bırakmaz. Cumhurbaşkanı da olsa gölgesi değil varlığı, ağırlığı, tercihleri hissedilir partide. Aslına bakarsanız AK Parti bir kitle partisi. Bünyesinde çok farklı kimlikleri, grupları, görüşleri barındırıyor. Ama aynı zamanda da bir lider partisi artık. Şu anda partide Erdoğan'dan başka toplumda kayda değer bir 'politik karşılığı' olan kişi yok. Aslında kurulduğu yıllarda böyle değildi. Parti içinde Erdoğan'dan başka 'ikinci', 'üçüncü', hatta 'dördüncü adam'dan söz edilirdi. Refah Partisi çizgisinden koparken de Erbakan'ın 'tek adamlığı ve liderlik' anlayışına karşı 'kolektif bir liderlik' sergileneceği ifade edilmişti. Hem Türkiye'nin siyasal parti kültürü ve mevzuatı hem de zaman içinde Erdoğan'ın karizması ve yönetim anlayışı parti içindeki diğer figürleri siyaseten önemsizleştirdi, 'politik aktör' olmaktan çıkardı. Sonuçta AK Parti, içindeki bütün nitelikli isimlere rağmen bugün 'lider' demek. Dolayısıyla bu liderin olmayacağı bir senaryo parti için yıkıcı olabilir. Hem toplumsal desteğin devamı hem de parti içindeki farklılıkların bir arada tutulabilmesi açısından Erdoğan'sız bir AK Parti'yi düşünmek zor. Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı bile olsa partiyi bırakmayacağını söylememin nedeni bu. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına sıcak bakmayan bazı AK Partililerin de temel kaygısı bu; Erdoğan olmazsa partiye ne olur? Kaygılar haksız değil. Eminim parti yönetimi de bunun farkında. 'AK Parti aklı' bunu nasıl çözecek, göreceğiz. Belki 'istikrar' adına Abdullah Gül'ün partiye dönüş yapması istenecek. Gül dışında partinin ve tabanın üzerinde anlaşabileceği bir başka isim zor. İsimler çıkar elbette, ama bunların partiyi bir arada tutabilme yeteneği tartışma götürür. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi iki engelin aşılmasına bağlı. Birincisi Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığının ardından 'partizan' bir pozisyonda olmasını gerektiren, günlük ve sert polemiklere girmesini kaçınılmaz kılan bir parti başkanlığı görevini kabul etmesi. Türkiye tarihinde aslında olmadık bir dönüş değil bu. İsmet İnönü bunu yaptı. Turgut Özal'ın da cumhurbaşkanıyken parti kurma hazırlığında olduğunu biliyoruz. Diğer mesele cumhurbaşkanı seçilen bir Erdoğan'ın partinin başında ve başbakanlıkta nasıl bir 'figür' görmek isteyeceği. Aslında bütün bunlar bize 'yeni' bir şeyler anlatıyor. Türkiye siyaseti uzun süren bir aradan sonra yeniden 'öngörülemez' özellikler göstermeye başlıyor. Türkiye'yi yüzde elli oyla yöneten siyasi partinin 2015 seçimlerine kimin liderliği altında gideceğini bilmiyoruz. i.dagi@zaman.com.tr http://twitter.com/ihsandagi 28 Eylül 2012, Cuma

Reşat Nuri Erol
28.09.2012
06:36

Yiğit BULUT Bu kongre ‘BAŞKAN’ çıkarmalı yigitbulut@stargazete.com

Bazı yorumlarda şu cümleye çok sık rastlıyorum; Pazar günü yapılacak kongre Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı yolunda siyasi son adımı olacak... Sevgili dostlar, bu yoruma katılmadığım gibi bir noktanın da altını net olarak çizmek istiyorum; Erdoğan gibi, son 100 yılda ikinci kez gördüğümüz güçlü liderlik özelliği olan bir ismin “Cumhurbaşkanı” olması ülke adına yeterli değil. Erdoğan, bu toprakların ve tarihin verdiği görevin hakkını verecek şekilde “BAŞKAN” olmalı! “Bu toprakların hakkını vermek” detayı çok önemli. Fatih, Roma’nın duvarlarını vura vura yıktığında Roma 1100 yıl burada Dünya düzenine hükmetmişti. Osmanlı 700 seneye yakın Dünya Denklemini buradan şekillendirdi... Geriye doğru gidersek, Osmanlı’dan önce de bu bölgeye hakim olan bu topraklar “merkez” olmak üzere “periferisini” yönetti ve Dünya Düzeni ile Denklemine “sözünü” geçirdi. Kısacası; burada her zaman BAŞKAN vardı! Bu topraklar üzerinde yaşayanlar yani “bizlerin” ataları güçlü liderlerin peşinde hayatlarını verdiler ve tarihe geçen büyük başarılar elde edildi. Ne zaman liderler güçlerini kaybetmeye başladılar, bu topraklarda her zaman “yerleşik düzen” ortaya çıktı, güçlendi ve halkın aleyhine gelişmeye başladı... Sevgili dostlar, kongreye giderken ve özellikle TÜSİAD başta olmak üzere “yerleşik düzen ve unsurlarının” Erdoğan “başkan olmamalı” savaşını başlatmalarını izlerken, bir vatandaş olarak bu süreç Cumhurbaşkanlığı ile bitecek diye ciddi şekilde kaygılanıyorum. Yerleşik Düzen’in isteği olan “var olan yapı devam etsin” söylemine karşı “gerçeği gören” her vatandaşın sahip çıkması gereken “Başkan olmalı” tezini açmak ve detaylandırmak istiyorum. İşte daha önce de bazılarını paylaştığım gerekçelerim; 1- Faiz bataklığı kurutuldu. Üç ayda yüzde 50 net faiz verdiğimiz günlerden bugünlere gelmek baslı başına bir inceleme konusu. Bu sadece ekonomik bir başarı değil, “finansal Ergenekon’un yok edilme yolunda” olduğunun göstergesi 2- Bu topraklarda “devlet var” algılaması yeniden tesis edildi ve Türk vatandaşları devletin istediği anda “herkesten, her kurumdan, her şirketten, her zümreden” güçlü olabildiğini örnekleriyle yaşayarak gördü. 3- “Dokunulamaz” denen herkese, her kendini “adam” sanana dokunuldu ve herkes şunu gördü; EN GÜÇLÜ İRADE DEVLET! 4- Türkiye’de belli bir dönem “hâkim olan medya grubu”, devlet bizim kontrolümüzde algılaması yaratmış ve manipüle ettiği koalisyon hükümetleri ile sapla-samanı birbirine karıştırmıştı. Özellikle 2007 sonrası Türkiye, IMF boyunduruğundan kurtulunca her şey yerine oturdu! Medya işini yapmaya, hükümetler kendi alanlarında yoluna devam etmeye başladı. 5- TÜSİAD’ın oyuncağı olan Devlet modeli çöktü, yerine herkese “yerini bildiren” güçlü yapı geldi. 6- Yerli savunma endüstrisi ayağa kaldırıldı ve “yangın söndürme planı” dahi dışa bağımlı olan silahlı güçlerimizin ihtiyaçları, yerli üretimle karşılanmaya başladı. 2007’ye kadar “bizim görünen F-16’larımızın uçuş kartları” dahi İsrail kontrolündeydi. Türkiye kendi silahını ürettiği gibi dünya pazarına en çok ihracat yapan 8. üretici oldu! 7- İsrail ve yurtiçi uzantılarına “one minute” dendi! Türkiye, Ortadoğu ve Orta Asya’da liderliğini ilan ederken, yeni dünya düzeni eşliğinde “emperyal-genleşen Türkiye” modeli hayata geçirildi. Bugün ağır saldırı altında olmamız bu modelin “kurulamadığı” anlamına gelmez! Bir kurt peşinde 100 köpek dolanmadıkça KURT olamaz! 8- Türk sermaye ve finans piyasalarında oynanan oyunlara “dur” denirken, yerleşik düzenin çarkları kırıldı. 2007 öncesi özellikle 2001-2003 arasında Türkiye’de hükümetler finansal manipülasyonlar ile düşürülebilir durumdayken, bu yapı tamamen ortadan kaldırıldı. İçeride “yerleşik düzen”in kullandığı mafya, terör örgütü, hücre yapılanması gibi unsurlara emniyet ve asker tarafından büyük darbe vuruldu. Bu darbenin vurulmasının arkasında yatan tek gerçek Başbakan Erdoğan’ın dimdik sonuna kadar arkalarında durmasıydı. 9- Türkiye’nin petrol şirketlerinin tekelinde olan karayolları politikası, tamamen değiştirildi ve duble yollarla adeta bir mucize yaratılırken, demiryollarında Cumhuriyet’imizin ilk yıllarındaki ivme yakalandı. “Yabancı petrol şirketleri 50 sene Türkiye’ye demiryolu yaptırmadılar” gerçeği kırıldı ve yeni bir GERÇEK tesis edildi. 10- 2007 sonrasında “Rumların önünde eğilmezsen, bu iş olmaz” diyen Avrupa Birliği’ne yol verildi ve istedikleri hiçbir taviz verilmezken, adeta “varmış gibi yapılarak” ipe un serildi. Çok doğru bir adımdı. Menderes asıldıktan sonra ilk defa bir Başbakan Menderes’in asılmasıyla elinden düşen bayrağı aldı ve “Şangay” diyebildi! 11- EN ÖNEMLİSİ KANIMIZI EMEN “YERLEŞİK DÜZEN” yıkılma yoluna girdi ve 1923’ten bugüne en ağır darbeyi aldı! Sevgili dostlar, Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin “içerideki-dışarıdaki yerleşiklerinden, sülüklerinden, pisliklerinden” tam arınması” adına BAŞKAN olmalı... Bu kongre Cumhurbaşkanlığı gibi “sembolik bir makamın” değil Türkiye’nin önünü açan BAŞKAN’ın yolunu açmalı...

Reşat Nuri Erol
28.09.2012
06:40

Cemil ERTEM AK Parti Kongresi’nin yeni dinamikleri certem@stargazete.com

Dün Merkez Bankası’nın düzenlediği G20 Finansal Sistemik Risk Konferansı’nda konuşan Babacan, yalnız bugünü değil, gelecek nesilleri de düşünmek gerektiğinin örneklerle altını çizdi. Gelecek nesilleri düşünmek ve ekonomi politikasını uzun vadeli bir stratejiye bağlı olarak inşa etmek gerektiğine katılıyorum. Batı ve Uzak Doğu (özellikle Çin) asırlık planlar yaparlar. Bu ayrıca bir kültürün ve tarihsel birikiminin sonucudur. Bence henüz burada değiliz. Bakın, bugün beklenen -daha doğrusu Başbakan’ın açıklamasıyla kesinleşen- doğalgaz ve elektrik zamlarını da eklersek, vergi artışları kaynaklı zam silsilesi odaklı bir tartışma var. Ve bu tartışma hepimizin refahını, geleceğini ilgilendiren bir tartışma. Yani bu, biraz ‘kırk katır mı, kırk satır mı’ tartışması gibi. Vergi artışları gelecekte daha kötü olmamamız ve ‘istikrar’ için alınan bir önlem ve uzun vadeli düşünmenin bir sonucu diyen yaklaşım bir tarafta; hayır, büyümeden taviz vermeyelim, talebi zamlarla kısmanın gereği yok, durgunluk enflasyondan daha büyük sorun diyen yaklaşım bir tarafta... Şunu bir kere itiraf edelim; Türkiye, 2001 krizi sonrası, Derviş ve ekibi tarafından temelleri atılan ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı tümüyle aşan bütünlüklü yeni bir kalkınma programı ve paradigması ortaya koyamamıştır. ( Neden, acaba, uzun vadeli düşünmediğimiz için olabilir mi?) Tabii ki, Babacan’ın dünkü konuşmasında belirttiği gibi, çok önemli reformlar yapılmıştır; başta finans, eğitim, sağlık alanlarında... Sanayileşmede yeni bir Anadolu dinamiği ve ihracat atağı ve bunun satır başları hem Sanayi Bakanlığı’nın hem de Ekonomi Bakanlığı’nın katkılarıyla ortaya çıkmıştır. Ancak tüm bunlar, para ve maliye politikalarıyla örtüşen, yeni bir vergi sistemini de kapsayan, uzun vadeli yeni bir büyüme stratejisiyle taçlandırılmamıştır. Merkez Bankası, fiili olarak çok önemli adımlar atmakta ve yine fiili olarak (de facto) kendine yeni bir yol çizmeye çalışmaktadır. Ancak TCMB’nin önündeki, resmi yol (de jure) finansal istikrarı, enflasyon hedeflemesi ile sağlamaya dönük, arkaik, hiçbir bilimsel yanı kalmamış, uyduruk yoldur. Banka, tam burada sıkışmaktadır. Türkiye’nin siyaseti de böyle değil mi? AK Parti, büyük kongresini yapacak, çok önemli işler yapıldı, ancak hâlâ 12 Eylül darbe Anayasası’nın cenderesindeyiz. Ekonomide, iflas etmiş neoliberal uydurmaların cenderesinde olduğumuz gibi... Babacan ve Şimşek, kendi kurguları açısından haklıdırlar. Onların kafasında bir model var ve bu modelin aksadığı yerleri dolduruyorlar. Bir matris bu. Türkiye, yeni bir siyasi ve ekonomik modele geçmedikçe, siz Babacan ve Şimşek’e hiçbir şey diyemezsiniz, onlar önündeki modele göre davranıyorlar ve bununla ilgili de gruplarına ve Meclis’e hesap veriyorlar. Bu teknik bir konu... Ancak, bu model geride kalmıştır. Tıpkı, Türkiye’nin askeri vesayetten izler taşıyan siyasi yapısı gibi. Son Statüko dengesi bitti! Bugün Anadolu’nun bütün kentleri, küresel rekabete uygun üretim yapacak, dünya fiyatlarına uyum sağlayacak girişimci yeni bir sermayeyle tanışıyor. Bu sermayenin ortaya çıkardığı yeni orta sınıf ve başta sağlık, ulaşım ve askeri vesayeti geriletme adımları AK Parti’yi üç dönem iktidara getirmiştir. Hem bu sermaye hem onun Anadolu’da ortaya çıkardığı yeni orta sınıf bu dönemin temel taşıyıcı dinamikleridir. Bu yapı ve sınıfsal katmanlar, hem eğitim-teknolojiye ulaşma hem de Osmanlı’dan bu yana gelen dayanışma ve bir arada yaşama kültürünü yeniden ayağa kaldıran dinamiklere sahiptir. Ancak bu dinamik, AK Parti’nin, iktidara geldiği yıllarda, şimdiki gibi belirleyici değildi. Böyle olunca, bir krizden çıkış stratejisi olarak gündeme gelen, ağırlıklı olarak TÜSİAD’da örgütlenmiş geleneksel sermayenin de yeniden toparlanmasını sağladığı için, AK Parti, ilk iki dönem, hem eski sermaye ve onun bürokrasisini gözetmiş hem de onu iktidara taşıyan ve politikalarına destek veren yeni dinamiklere, ağırlıklı olarak dayanmıştır. Bu da bir denge oluşturmuştur. Çünkü hem TÜSİAD çevresi hem de yeni ihracatçı sermaye dinamikleri, krize bulaşmadan geminin yüzdürülmesi konusunda uzlaşmak zorundaydı. Bu uzlaşı da, Babacan-Şimşek’te somutlanan geleneksel politikalarla devam ettirilmiştir. Ancak bu denge artık bitti. Örneğin Balyoz gibi dava sonuçları geleneksel sermayenin askeri bürokrasi ayağının tasfiyesinin sonucudur. Dikkat edin, AK Parti’ye yeni gelenler, bu uzlaşının bittiğini gösteren, Anadolu’daki dışa açık, demokrasi yanlısı dinamikleri temsil eden isimlerdir. Numan Kurtulmuş ve ekibi, Osman Can ve Süleyman Soylu tam böyledir. Bu dinamik, Kürt sorununun çözümünde ve yeni Anayasa’da benim umudumu, her şeye rağmen, yukarıda tutuyor.

Sayfa: 2 / 2 (20 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 171 | Tarih: 23.9.2012
Emre Kongar
İslamcılık Geriliyor, Yerini Muhafazakârlık mı Al
İslam
858 Okunma
20 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
Feminist Reformcular
Cemaatte Eşitlik
506 Okunma
1 Yorum
Emine Hocaoğlu
Ahmet Hakan
Zirve
Yağlanmak
470 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Hegemonyanın dayanağı:Terörize etmek
Suçsuzlar niye güçsüz?
464 Okunma
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
Televizyonu en iyi kim kullanıyor?
Medyamız
448 Okunma
Tayibet Erzen