Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Siyaset, artık dine alet edilmiyor!
1000 Okunma, 24 Yorum

 

 

 

 

 

Siyaset, artık dine alet edilmiyor!

15.09.2012

Mümtaz'er Türköne

 

Çok uzun zamandan beri "din-siyaset" ilişkisi tartışmıyoruz. "Din siyasete alet ediliyor" sözü, uzun yıllar merkez sağ partileri köşeye sıkıştırmak için kullanıldı. "Laiklik elden gidiyor" dendiğinde, halkın devlet tekelindeki dine olan talebinin sorun teşkil ettiğini anlıyorduk.

- Din siyasete alet ediliyor diye sağ partiler itham edildi.

- Sermayenin basın yoluyla saldırma parolası idi.

 

Darbelerin neredeyse yegane gerekçesini oluşturan bu itirazlar, askerî vesayet düzeninin sona ermesiyle sırlara karıştı. Laikçiliği din karşıtlığı üzerinden bir "siyasî karşı-din" olarak tarif edersek, artık bu dinin müşterisi de kalmadı. Dolayısıyla artık siyaset dine alet edilemiyor.

- Artık din siyasete alet edilmiyor.

- Sermaye dini yenemeyince kendisi alet etmeye başladı

 

Ya CHP?

- CHP de sermayenin yolunda.

 

CHP çok akıllıca bir şey yapıyor. Artık AK Parti hükümetini ve icraatlarını, din-siyaset ekseninde eleştirmiyor. Laik hassasiyeti kullanmıyor. AK Parti'nin muhafazakâr söylemleri arasında öne çıkan dinî sembollere karşı saygılı bir dil benimsiyor. Göstergeler çok somut. 4+4+4 reformu, açıkça din eğitiminin önünü açmak ve imam hatiplerin orta kısmına hayat vermek için yapılmışken CHP bu topa girmiyor. Çocukların 66 ayına itiraz ederken, dinî muhtevalı derslere ve imam-hatiplere karşı alışılagelmiş muhalefeti yürütmüyor.

-CHP din istismarını siyaset olarak kullanıyor.

- Çünkü artık kendisi de onu yapıyor.

 

Sadece CHP Genel Başkanı'nın üslubunda değil bu farklılık; belirlenmiş bir stratejinin ürünü olarak örgütlü bir şekilde uygulandığı anlaşılıyor. CHP'ye yakın medya organlarında da hükümete yönelik laiklik eksenli bir muhalefet görülmüyor. Kontrol altına alınamayan kalemlerden veya kültür-sanat haberleri arasından fırlayan eski alışkanlıkların tezahürleri ise pek göze çarpmıyor.

- Bu siyaseti tüm örgüt benimsemiştir.

- Sermayenin talimatı böyle.

 

Strateji çok akıllıca; çünkü eski alışkanlığın ne CHP'ye bir getirisi var ne de AK Parti'yi frenleyecek gücü. CHP, din üzerinden AK Parti ile kutuplaştığı zaman ürettiği mesajların tamamının menzili azalıyordu. AK Parti'nin önüne haksız rekabet üstünlüğü verdiği çok geniş bir alan açıyordu. CHP'nin bu ısrarından vazgeçmesi, siyasetin temel parametreleri ve üslubu için çok köklü bir değişikliğin habercisi. Din, dinî semboller, halkın dindarane talepleri siyasî tartışma konusu olmaktan çıkartılıp, muhafazakâr politikalara avantaj sağlayan dindarlık tekeli sona erdiğinde CHP'nin önünde eşit rekabet fırsatları doğacak. Semboller, üstelik kutsallar üzerinden yapılan siyaset, yerini reel sorunlara bırakacak.

- Din karşıtı olmanın doğurduğu tekel kalkıyor.

- Sermaye dünyayı dinsizleştirecekti. Başaramadı. Şimdi yozlaştırmaya çalışıyor. Amel yok benimseme var.

 

Anayasa Uzlaşma Komisyonu'ndaki manzara böyle değil. CHP, "din ve vicdan hürriyeti"nin formüle edilmesinde, 61 ve 82 Anayasası'nın katı laikçiliğini sürdürmeye çalışıyor. Aslında AK Parti'nin savunduğu Anglo-Sakson tarzı sekülarizm ile CHP'nin Fransız usulü (ama arkaik) laikçiliği karşı karşıya geliyor. Din ile siyaset arasındaki ilişkiyi tanzim eden bu iki farklı anlayışın ilki, yani sekülarizm din ve vicdan hürriyetini merkeze alır. Temel ölçü, düzenlemelerin bireyin din ve vicdan hürriyetini koruma yeteneğidir. Bireyi kendi inancını koruyacak, ifade edecek ve baskılardan uzak tutacak kamu düzenini tesis etmek asıl meseledir. Laiklik ise din ile siyaset arasındaki ilişkiyi devleti merkeze alarak çözer. Devlet dinler karşısında tarafsız olduğu takdirde, din-siyaset ilişkisinin düzene gireceğini iddia eder. Komisyondaki tartışma bu iki anlayışın karşı karşıya geldiğini gösteriyor. AK Parti bireyin inanç özgürlüğünü eksen alıyor; CHP ise devletin tarafsızlığını. Problem, bu farklı yaklaşımların pratikteki karşılığıyla ilgili. Bizim devletimiz dinler konusunda tarafsız değil; olması da imkânsız. Diyanet İşleri Başkanlığı bir anayasal kurum olarak devam ettiği sürece bu tarafsızlığı kimse iddia edemez. AK Parti'nin formülü ise din ve vicdan özgürlüğü üzerinden sorunu kökünden çözüyor. CHP'nin devlet üzerinden sağlanacağını iddia ettiği ama fiilen uygulanamayan bütün garantileri anayasa hükmüne dönüştürüyor.

- Anayasa komisyonunda ise AK parti halkın dini özgürlüğü demekle sekülarizmi savunuyor, CHP dini devletin çözmesi anlamında laikliği savunmaktadır.

- Taraflar batının seneler öncesi anladığı anlamdan tekrarlıyorlar. Sermaye yanlışlığı görmüş vazgeçmiş ana daha doğrusunu bulamamıştır.

 

Komisyon'daki bu tartışmanın "inanmama özgürlüğü" olarak medyaya yansıması tam bir mugalata. Din ve vicdan hürriyeti otomatik olarak negatif düşünceleri ve tutumları da kapsar. "İnanma" doğal olarak "inanmama"yı da bir hürriyet olarak getirir. Şöyle düşünelim: İnanmama hürriyetinin olmadığı bir yerde inanç hürriyetinden değil inanç mecburiyeti gibi inananı da zora sokacak saçma bir durumdan söz edilebilir.

- İnanmama hürriyeti inanç hürriyeti içindedir.

- İnanma kalbi bir fildir, yasanın konusu olamaz.  Yasaklar amelidir. Bazı kavli yasaklar da vardır. Kalbi yasak yoktur.

 

Türkiye, AK Parti tarafından tam on yıldır yönetiliyor. Değişen ne var? Siyasetin artık dini teğet geçecek olması hem dindarlar hem siyasetçiler için bir kazanç değil mi?

- Dinin siyasete teğet geçmesi kazanç değil midir?

- Ak parti sorun üretmemiştir. Ama sorun çözülmelidir. Ekseriyet sistemi ile laiklik çelişkidir. Çözüm bekliyor.

-m.turkone@zaman.com.tr : http://twitter.com/Mumtazer  :14 Eylül 2012, Cuma

 

Mahir Kaynak yazmıyor. Gelecek hafta yeni yazar seçeceğim. Alıntı yapılmasını istemediği için yazıları koymadım.

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle’ye aittir.

 

Yorum:

Laiklik

Uygarlaşmadan önce kabileleri din adamları yönetiyordu. Mezopotamya’da siteler oluştu ve siteleri yazılı şıralar yönetmeye başladı.  Laiklik ilk olarak Hazreti İbrahim tarafından ortaya konmuştur. İlim dinden ayrılmıştır. Hazreti Musa yönetimi dinden ayırdı. Hazreti Davut ekonomiyi dinden ayırdı. Hıristiyanlık ise dinin devlet içindeki bağımsız yerini ortaya koydu. Bütün bunlar kurumlar arası laikliği getirmiştir.

Kuran yönetiminde önce toplulukların tek dini vardı. Aynı yerde değişik din mensupları yaşmazlardı. Kuran kendisinden önceki peygamberlerin laiklik çabalarını tamamlamış, tam laik bir düzen kurulmuştur.

Devlet içinde ilmi, dini, mesleki ve siyasi dayanışma sosyal gruplar ayrı kurumlar oluşturup ilim yaymayı, yargılamayı, ekonomi yürütmeyi, siyaset yönetmeyi yüklenmiştir. Genel kurallar teoride kalmış uygulama oluşmamıştır.

Bugün anayasamızda, demokrasi, laiklik, sosyallik değişmez madde içinde yer almıştır. İslamiyet demokrasiyi içtihat ve icmalarla, laikliği hakemlik sistemi ile, sosyalliği yeryüzü kira payından çalışmayanlara pay ayırmak ile ve Adil Düzen‘le denge düzeni ile ekonomide liberalliği tesis etmiştir.

Bugünkü batı düzeni ekseriyet demokrasisi ile laikliği bir araya getirerek sömürü düzenini sürdürmek istemektedir. Hayat çelişkiyi taşımaz. Batı anlayışı, laiklik ve sekülarizmin hedefi İslamiyet’te olduğu gibidir. Ama mekanizması İslamiyet’e aykırıdır.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
21.09.2012
07:07

İslamcılığın onur mücadelesine uzaklık

Ahmet TAŞGETİREN atasgetiren@bugun.com.tr

Mümtazer Türköne ile Ali Bulaç arasında başlayıp, sonra başkalarının da iştirak ettiği "İslamcılık" tartışmasına, Aksiyon'daki bir yazım dışında girmedim. Türköne'nin dünkü Zaman'daki yazısı, bir anlamda damara basma niteliği taşıyordu ve girmek farz oldu. Türköne yola "İslamcılık bitti"den başladığı için, anlaşılan bunu "fikri insicam" diye sayıp, öyle de devam ediyor. Dün şöyle yazmış: "İslâmcılık uzun iktidar yolculuğu boyunca kendi içinde bir mutasyon yaşadı, rakipleriyle etkileşime girdi ve tarihe, yani gerçeklere uyum sağladı. Ortaya bambaşka bir şey çıktı: Bugün karşımızda "devlet aklı" olarak duruyor. Çünkü devleti o yönetiyor. Onlar artık "eski" İslâmcılar. İslamcılıkta direnenler ise tarihin dışına savrulanlar. Geçmişte yapılan yolculuğu gayenin kendisi zannedenler. Yeni şeyler söyleyemeyecek kadar yaşlı olanlar, parti politikasını dar dairesinin dışında kalıp ikbal kapısını aralayamayanlar, hayatın süfli gerçekleri ile uzlaşmayı reddedip, geçmişin nostaljileri arasında kaybolmayı tercih edenler, keskin sirke misali kendi küpüne zarar verme telaşındaki marjinaller... Bugün hâlâ İslâmcılık iddiasında bulunanlar bu kategorilerden herhangi birine mensuplar." Bunu okuyunca kendime baktım. Ben, devleti yöneten "eski İslamcılar"dan değilim. Kendimi "İslamcılıkta direnenler" arasında sayabilirim. Ama acaba Türköne'nin saydıklarından hangisi bana uyuyor? Alt alta sıralananlardan hangi aşağılanmış sıfatı kabul etmeliyim? Acaba ben tarihin dışına savrulmuş muyum? Yoksa yazının başka bir yerinde zikredilen Büyük Doğu ve Diriliş nesli gibi bir başka tarih dışına savrulmuşluk çizgisinde miyim? Acaba Türköne, bunları yazarken kaç kişiyi somutlaştırdı zihninde? Türköne'nin kesiştiği dünyalar Birkaç gün önce Ahmet Altan, "İslamcıların ortaçağı" diye yorumlamıştı, filmle ilgili tepkileri. Türköne'de de var bu, Müslüman bilincini aşağılık duygusuna bulama çabası: "Müslümanlar yoksuldu, geriydi, eğitimsizdi, ilkel şartlarda yaşıyordu. Batı ise zenginliğin, ihtişamın, ileriliğin nimetlerine gark olmuştu." Bu, zenginin malı misali züğürt Müslümanlar'ın çenesini yoruyor Türköne'ye göre... Türköne, İslamcılığın tezlerinin, mesela AK Parti iktidarıyla, "devlet aklı"na dönüştüğünü, Türkiye Cumhuriyeti'ne hayat iksiri olduğunu, muhtemelen olup olacağının da bundan ibaret olduğunu söylüyor. Vaktiyle, ülkücü gençler, İslamcılar'a, "İslam'ın getireceği sistem ne" diye sorarlardı, bunun da altında, "Aslında İslam'ın kendine özgü bir sistemi yok" yaklaşımı vardı. Türköne ve benzeri eski ülkücü ideologlar, orada durmaya devam ediyorlar. Bir şey daha söyleyeyim: Graham Fuller'le, İan Lesser'ın ortaklaşa yazdıkları bir kitap, "Kuşatılanlar"da, "İslamcıların iktidarına karşı çıkmamak lazım, çünkü iktidara gelirlerse ülke sorunlarıyla yüzleşir, İslamcılıktan vazgeçer, laikleşirler" diyorlardı. Türköne, o tezin bir yerlerine monte olmuş durumda. Yanlışlar nerede? Bir, AK Parti'nin donmuş bir proje, onu oluşturan öncü kadroların donmuş insanlar olduğunun sanılmasında. İki, İslam'ın bir paket proje olarak gelip, hiçbir reel politik değerlendirmesi yapmadan uygulamaya geçeceği, şu anda böyle bir şey olmadığına göre, artık tüm ideallerin çökmüş olacağının sanılmasında. Üç, Talan edilmiş bir coğrafyada, emperyalist projelerin uzantısı sistemler altında kişilikleri ile oynanmış toplumların, kendilerini İslam'a göre yeniden toparlama gibi bir zaruretin görmezden gelinmesinde. Dört, İslam'ın ve Müslümanlar'ın kendilerini ifade özgürlüklerinin, bugün bile uluslararası ve yerel sistem kuşatması ile karşıya bulunduğunu dikkate almamakta... Beş, kendi kendisinin "İslam'ın neresinde olduğu"na bakmamakta, bir Müslüman'ın İslam'ı bütünlük içinde yaşama derdini anlamamakta... Altı, İslamcılığın, aynı zamanda bu coğrafyadaki her insan için bir onur mücadelesi olduğunun farkına varmamakta... Damardan sorayım: Türköne, İslamcılar'ın dünyasına bu kadar uzak mıydı?

Reşat Nuri Erol
22.09.2012
07:39

ÖMER LEKESİZ

Yeni Şafak gazetesi

İslamcılık ve kemiyet (Zaman'dan Ali Ünal'a ve ...)

Yolu mümin için çok dar, fasık için çok geniş olan ruhbanlığın farz kılınmamasındaki (Hadid 27) hikmetlerden biri insanın fıtraten gütmeye ve güdülmeye meyyal ve bunun da istismara açık olmasıyla ilgili olabilir. Nitekim modern dini cemaatlerdeki ilişkilerin de zaman içinde bu yöne evriliverdiğini görmek mümkündür: Ezberciliği benimsedikleri için, ola ki içlerinden düşünmeye teşebbüs ederek o ezberin fevkinde davranmayı, diğer bir söyleyişle düşünmekten de muaf tutulmayı sorgulayabilecek birilerinin çıkması ihtimaline karşı sadece atanmış, nöbetçi ya da gönüllü olan birkaç kişiyi konuşmaya yetkili kılıyorlar. Kendi içlerinde aranılan vasıflara sahip birilerini bulamadıklarına ise 'devşirme-aydın' istihdam ediyorlar. Parti vb. sözcü merkezli çalışan demokratik kurumlar sayesinde, özü ruhbanlığa dayanan bu uygulamayı da dikkatlerden belirli oranda kaçırılabiliyor. 'Belirli oranda' diyorum çünkü, söz konusu kişilerin kimi olgu ya da olaylarla ilgili verdikleri aşırı tepkiler mezkur gizlenişin çoğu zaman hemen açığa çıkmasını sağlıyor. Örneğin İslamcılık tartışmasında olduğu gibi? İslamcılık tartışması Müslümanlar var oldukları müddetçe sürecek bir tartışma olması nedeniyle sürüyor; İslam'dan değil (çünkü Din Allah'ın korumasındadır) Müslümanların hallerinden yana sorumluluk duyanlar geçmiş devirlerde olduğu gibi, şu ve sonraki devirde de düşünmeye ve düşündüklerini söylemeye devam edecekler çünkü. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Asıl anlaşılmayan o atanmış, nöbetçi ya da gönüllü elemanların, tartışmayı kendi gruplarını parlatma yönünde bitirmek için İslamcılığa nihai bir ölüm yumruğu vurmaya azmetmeleri ya da rolleri gereği buna azmettirilmiş olmalarıdır. Örnek mi? İşte, Ali Ünal. Ünal, Zaman'da yayınlanan 'İslâmcılık ve Bediüzzaman' başlıklı yazısında, özet olarak günümüzde Müslüman entelektüellerin(?) Said Nursi'nin zikrettiği rükünlerden ve marifetullah'tan yoksunlukları nedeniyle kalıcı etkilerinin söz konusu olmayacağından bahisle 'merhum Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'un bile arkasında onları nihayete kadar takip edebilecek kaç kişi bulunduğu sorusuna verilecek bir cevap, entelektüelin tesirini görmeye yeter' yargısında bulunuyor; bununla İslamcılığı tasavvuf olgusundan ayırmaya, keyfiyetten kemiyete indirgemeye ve yokluğa mahkum etmeye çalışıyor. Ünal'ın, bağlısı olduğu grubun yapısal nedenlerle münevver yetiştirememesiden duyduğu kompleksle konuşması ve 'hoşgörücüler'den olmasına rağmen konuşurken asgari nezaketi, (Hafazanallah, İslamcılarla kendi grubu arasında siyasal bir özdeşlik kurulmasına vesile olur endişesiyle) muhataplarından sakınması mazur görülebilir belki, ancak ilgili yargısını Said Nursi'yi temellük etmişçesine onun üzerinden temellendirmeye çalışması mazur görülemez. Çünkü Said Nursi'nin tefsiri, düşünceleri ve eylemleri ümmete mal olmuştur; avamın da havasın da inşallah ondan bir nasibi vardır. Dolayısıyla nasıl ki Teymiyye sadece selefilerin imamı değilse, Said Nursi de sadece nev-nurcuların bediüzzamanı değildir. Bu nedenle Said Nursi'yi İslamcılardan ayırmak onun geniş olan söz ve eylem alanını daraltmaya çalışmaktan başka bir şeye yaramaz. Ünal'ın Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'un isimlerini de zikrederek ileri sürdüğü yargıya gelince: İslamcı bir hareket olarak Müceddidiliğin öneminden habersiz kalmayı tercih ediyor, Ünal. İmam-ı Rabbani ona uzak düşeceği için hiç değilse 1779-1827 tarihleri arasında yaşayan Halid-i Bağdadi'nin niyetlerine ve eylemlerine bir bakıverse gerçeği öğrenecektir. Tasavvufi bilgiyi edebi maharetiyle buluşturan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ise 'tek başına bir ümmet' olduğu buyurulan Hz. İbrahim'i takliden yalnızlığı seçerek siyasi, ekonomik, eğitimsel, yayınsal kurumlar kurmaya tenezzül etmediler; fanilik idrakiyle yaşamayı ona tercih ettiler; kendi günah yüklerinden başka dünya yükü yüklenmediler. Yalnızlığı bilinçli olarak seçtiklerinden İslamcılıklarını bir kurumu yaşatmanın bedeli olarak feda etmeleri de hiç gerekmedi. Öte yandan sevenlerini (kendi verdikleri hükümlerin mahkumu olacaklarını iyi bilsinler diye) papağan olarak değil kendi zamanlarından sorumlu insanlar olarak yetiştirdiler. Bu babta mezkur isimlerin tâbi oldukları hüküm şudur: 'Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir / Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.' İşin özü budur. Son olarak: Keyfiyetin tükenişi kemiyetin hakimiyetidir. Taraftar çokluğuyla en fazla futbol amigolarının övünmesi bu yüzdendir. Ünal, futbolumuz neyse biz de oyuz, diyorsa bir itirazım olamaz. Ama onun yine de mevcut konumunu ve yargılarını tekrar düşünmesini temenni ediyorum.

Reşat Nuri Erol
22.09.2012
07:53

LEVENT GÜLTEKİN

Türkiye’yi bu tablodan kim kurtaracak?

(Cevap veriyorum: Adil Düzen Çalışanları ve ..... ....... kurtaracak) RNE

Levent Gültekinacikcenk@gmail.com Türkiye’de son dönemde peş peşe meydana gelen olaylara ve bunların arkasında yatan ihmallere bakınca insanın içini bir karamsarlık kaplıyor. Her kaza, her terör saldırısı geleceğe dair ümidimizi kırıyor. Bu durum sadece peşi sıra gelen olumsuzluklarda kendini göstermiyor. Devletle ilgili her alanda, her ilişkide, her icraatta tuhaf bir düzensizlik, kalitesizlik, yüzeysellik kendini gösteriyor. Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyeyim Türkiye’de kurumlarda genel ve derin bir çürümüşlük var. Hangisini tutuyorsanız elinizde kalıyor. İşini düzgün yapan bir kurum neredeyse yok. Kurum olmadığı gibi işini yaparken yaptığı hatanın vebalini, utancını yaşayacak insanlar da kalmadı. Kimse artık yaptığın yanlıştan utanmıyor. TSK, yargı, eğitim sistemi, spor camiası, medya, iş dünyası, bürokrasi… Hepsi profesyonellikten uzak ve günü kurtarmaya matuf işler peşinde. Hepsinde ucuz ve yüzeysel bir makyajın altına saklanmış derin bir çürümüşlük hakim. Meclis’teki vekil kalitesine baktığınızda tablo daha da vahim. Bu durum üstelik yeni değil. Yani bu kurumlar yıllardır bu halde. Yargı yıllardır olduğu gibi adaletten uzak. İdeolojik, tarafgir. TSK yıllardır PKK ile mücadelede bir ihmaller zinciri yaşıyor. Şimdi anlıyoruz ki yıllardır darbe planlamaktan, “Atatürk’ün devrimlerine bekçilik” yapmaktan başka hiçbir iş yapmamışlar. Bu süreçte ellerinde tuttukları ‘güç’ hem ahlaklarını, hem de sorumluluk duygularını alıp götürmüş. ÖSYM yıllardır bir çürümüşlük içinde. Eğitim sistemindeki sorunlar yıllardır kangren halinde. Emniyet deseniz öyle.. Çürümüşlüğü özellikle bugün bu kadar net görebiliyor olmamızın iki nedeni olduğunu düşünüyorum.. Birincisi gelişen teknoloji ile beraber herşey denetlenebilir hale geldi. Artık hiç bir şey saklanamıyor. Diğer neden ise medya ile hükumetin, yani bütün kurumları ile beraber devletin ve medyanın ayrı kamplarda ve çatışma halinde olmaları. Bu çatışma ülkenin bütün defolarını da açıkça ortaya çıkarıyor. Çünkü medya iktidarın zaafını ortaya koymak için her ihmalin, her eksikliğin, her başarısızlığın üzerine projektör tutuyor. Hükûmet de aynı tutumla benzer bir projektörü medyanın ve kendi muarızlarının üzerine tutunca, halk olarak esasında her tarafı saran derin yozlaşmanın ve çürümüşlüğün farkına varıyoruz. Medyada ‘kamu sorumluluğu’ ve ülke yararı, yerini kişi ve şirket yararına bırakmış. Herkes canını ve malını kurtarma telaşında. Her mesele, her tartışma, her olay medyada ideolojik bir kamplaşma oluşturmaktan başka hiçbir anlam taşımıyor. Kimse kimsenin dürüst, samimi, sorumlu olabileceğine inanmıyor. Tablo karanlık. Çürüme toplumun derinliklerinden yüzeyine doğru ilerliyor. Toplumsal ahlak, toplumsal bilinç, toplumsal değerler, toplumsal başarı neredeyse yok denecek kadar az. Peki hal böyleyken ne yapacağız? Nasıl çıkacağız bu çürümüşlükten? Kim bizim elimizden tutup ayağa kaldıracak? Önce toplum mu düzelecek, yoksa önce devlet mi? Önce aydınlar mı ahlaki bir düzeye ulaşacak, yoksa toplum mu? Kim kime dürüstlükte, titizlikte, nezakette, başarıda kaynaklık edecek? Kim kimi yanlış yaptığında uyaracak bir ahlaka ve dürüstlüğe daha erken ulaşacak? Tablo böyleyken ideolojik tartışmaların kime ne faydası var? Türkiye de her tartışmada ikiye bölünen toplumun bir yarısı diğerinden daha ahlaklı, daha çalışkan, daha dürüst, daha yüksek kültürlü değil. Dindarı da, dinsizi de, solcusu da, sağcısı da bu çürümüşlükten nasibini yeterince almış. Belki de toplumun tek ortak noktası yozlaşma ve çürümüşlük. Bundan dolayıdır ki bir tartışma olduğunda bir taraf diğerinden daha inandırıcı gelmiyor. Bu karanlık tabloyu sizi umutsuzluğa sevketmek için yazmadım. Tablo ne yazık ki böyle. Durumumuzu bilip buradan bir çıkış yolu aramayı denemeliyiz. İnsanı önceleyen bir yapıya öncülük edecek bir düşüncenin yerleşmesine zemin hazırlamalıyız. Diyeceğim o ki şapkayı önümüze koyup düşünme vakti geçmek üzere. Yoksa “bırak dağınık kalsın” diyenlerden misiniz? twitter.com/acikcenk

Reşat Nuri Erol
22.09.2012
10:26

Kanıt

husnu mahalli Hür Suriye Ordusu'na bağlı silahlı militanların Hatay bölgesinde ve sınır boyunca faaliyetleri ile ilgili olarak Türk ve yabancı medyada çok şey yazılıp söylendi. Hükümet ise hep yalanladı. Önceki gün Akçakale'de ilginç bir olay yaşandı. CNN-Türk muhabiri ilçede iki kişi ile canlı yayın yapıyordu. Yayına katılanlardan biri Türkçe biliyordu ve sınırın karşı tarafındaki Tel Abyad ilçesindeki çatışmaları anlatıyordu. Konuşan kişi 'Bu röportaj bittikten sonra arkadaşımı Tel Abyad'a Hür Suriye Ordusu'nun yanında savaşmaya göndereceğim' dedi ve konuşmayı bitirdi. Hiç kimse de ona 'kimi, nasıl ve neden gönderiyorsun' demedi, demiyor. Peki Tel Abyad'da neler oldu ? Suriye'nin Türkiye ile olan kara sınır kapılarını ele geçiren ya da geçirmeye çalışan Hür Suriye Ordusu iki gün önce Tel Abyad ilçesine saldırdı ve sınır kapısını kontrol altına aldı. Çatışmalar devam ediyor. Bu normal bir haber gibi görünebilir. Ama Tel Abyad'ın Suriye'nin Kürt bölgesinde olduğu ve nüfusu akrabaları Urfa bölgesinde yaşayan Arap ve Kürtler'den oluştuğu hatırlanırsa durum biraz farklılaşabilir. Çünkü üç ay önce PKK yandaşı PYD bu bölgede Kürt bayraklarını sallandırınca Ankara kıyameti koparmış ve PYD'nin bu bölgelerden yola çıkarak Türkiye'ye problem yaratması durumunda müdahale tehdidinde bulunmuştu. Oysa üç gün önce Türkiye destekli Hür Suriye Ordusu militanları Tel Abyad'a saldırıyor ama orada bulunan ve Esad destekli olduğu söylenen PYD güçleri sesini çıkarmıyor. Ama Türkiye'deki bazı medya ve 'uzman'ların yorumlarına bakılırsa PKK'nın son dönem saldırılarının arkasında Şam ve Tahran var. Oldukça ilginç bir çelişki. Bu çelişkinin bir diğer boyutunu dünkü Yeni Şafak'ın manşetinde görebildik. Hükümet yanlısı Yeni Şafak, İsrail'den PKK'ya anlık istihbarat desteğini detayları ile anlatıyordu. Yeni Şafak'ın yazdıkları doğru ise PKK'nın son saldırılarının anlamı farklı olur. Çünkü herkes bilir ki Şam ve Halep'teki savaşla meşgul olan Esad, PKK ile ilgilenecek zamanı yoktur ve olamaz. İsrail ile işbirliği yapan PKK ise hiçbir şekilde Şam'ın yandaşı olamaz. Unutulmamalıdır ki; daha iki yıl öncesine kadar Türkiye ile Suriye arasında PKK'ya karşı çok etkin ve kapsamlı bir işbirliği vardı ve Şam, zaman zaman da Tahran, yakaladığı yüzlerce PKK'lıyı Ankara'ya teslim ediyordu. Özetle bu coğrafyanın tüm veri ve kavramları karışmış durumda.. İki yıl öncesine kadar birleşme durumuna gelen iki ülke olan Suriye ve Türkiye şimdi çok pis bir savaşın eşiğinde. Batılı ülkeler ile Katar ve Suudi Kral ve Şeyhler bu durumdan büyük haz alıyorlar. Nasıl olsa sonunda Türkiye bu savaşta tek başına kalacaktır. Bu savaşın sonuç ve yansımalarını kestirmek pek kolay değil ve olmayacaktır. Bu coğrafyamızın temel özelliğidir. Örneğin olayların başından beri tampon ya da uçuşa yasak bölge konusunda ısrarlı olan Ankara 18 ay sonra bunun olanaksız olduğunu itiraf etmeye başladı. Hükümet gibi 'uzman'ların da öngörüsü hep yanlış oldu. Esad'ın üç ay içinde düşürüleceğini söyleyenler şimdi 'Düşecek ama zamanı kestirmek zor' demeye başladı. İnadını sürdürenler ise Suriye'nin yerlebir edilmesini umursamıyor. Yapılan ilk hesaplamalara göre 18 aylık yıkımın maliyeti 12 milyar dolar civarında. Hangi taraftan olursa olsun ölen insanları hiç kimse umursamıyor. Nasıl olsa herkes Irak'taki rakamlara alıştı ve Suriye'dekilerin sayısı bir milyona henüz ulaşmadı! Ulaştığında belki harita üzerinde Suriye diye bir ülke olacak ama bu ülkenin insanı asla rahat yaşamayacak, yaşatılamayacaktır. Suriye rahat olmayınca çevresi asla olmayacaktır. Çünkü 'Büyük Oyun'un amacı buydu ve mutlaka sırada başka ülkeler olacaktır. Bakalım 'Büyük İkramiye' kime çıkacak?

Sayfa: 3 / 3 (24 Yorum)Prev12[3]Next


YorumYap

Sayı: 170 | Tarih: 16.9.2012
Mahir Kaynak
Siyaset, artık dine alet edilmiyor!
Laiklik
1000 Okunma
24 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
İslam ümmeti için ağıt
Filmi kim çektirdi?
690 Okunma
2 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
'Şeytan'ın masumiyeti!
Durun kalabalıklar!
533 Okunma
Ali Bülent Dilek
Mehmet Şevket Eygi
Bir Tür Kıyamet Kopacak
Umudumu Yitirmedim
502 Okunma
1 Yorum
Emine Hocaoğlu
Hüseyin Gülerce
Libya'da hangi düğmeye basıldı?
Müslümanca Tavır
489 Okunma
Zafer Kafkas
Mehmet Barlas
Özgürleştirmek kolay bir iş değildir...
Müslümanların Masumiyeti
453 Okunma
1 Yorum
Tayibet Erzen