Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Mahir Kaynak bu hafta yazmadı
675 Okunma, 12 Yorum

 

Gazetenin neden yazmadığını okuyuculara duyurması gerekir.  Bir yazar Arabanın Tanrısı, diye bir makale yazmış, “Arabaya binen kendisini onun tanrısı zanneder” diyor. Basın da kendisini gazetesinin tanrısı sandığından, ne yazara, ne de okuyucuya saygısı vardır. Biz okuyucular ve yazarlar onların köleleri olduğumuz için ses çıkarmaya yetkimiz ve hakkımız yoktur. Boynumuz kıldan ince. Dünyanın en büyük sorunu medya sorunudur. Bilgisiz, korkak, tarafgir, kedilerini bir şey sanan sorumlular, sermayenin emrinde insanlığa kan kusturmaktadır. İnsanlığın terör sorunu yoktur, işsizlik sorunu yoktur, çevre kirliliği sorunu yoktur. AİDS sorunu yoktur. İnsanlığın tek sorunu var: Medya Sorunu.

Bu sorunu kim çözecektir?

Yönetimler çözemez. Sermaye yöneticilere o gün son verir. Dinler çözemez. Basının etkisi ile cemaati bir günde dağılır. Şeyh ortada sipsivri kalabilir. O halde basın sorununu biz çözeceğiz. Halk çözecek. İnanmış kimseler bir dergi kooperatifi kuracaklar ve bu dergiye herkes haftada bir lira vererek ortak olacak. Yazarlar kooperatifin kurucu ve yönetici ortakları olacaktır. İnsanlık siyasi lider, dini lider, mesleki lider beklediği gibi medya liderini de beklemektedir.

Bizim tarihimizde ilk basın girişiminde bulunan Mehmet Şevket Eygi’dir. Ne var ki daha sonra İslam düzenini bırakıp İslam geleneğini savunduğu için başaramamış ve tasfiye olmuştur. Şimdi yanlış yazıları yazmaya devam etmektedir. Yeni Şevket Eygi bekleniyor.  Gazete veya internet dergisini çıkaracak. Bizim böyle bir dergimiz vardır. 25 kadar yorumcu yazar katılmış, zamanla azala azala 6 ile 8 kişiye inmiştir. Demek ki daha zaman gelmemiş. Ama sonra mümin yazarlar 30’u aşınca yorumcu yazar bu dergide yer alacaktır.

Bu dergi sonra basılacaktır.  Hakemliği kabul edip derginin son sayısının basım masraflarını finanse edenler, dergi de tanıtacaktır.  Alınan birer liranın yarısı, ortak bulup dergiyi onlara ulaştıranlara ait olacak diğer yarısı ise dergi bedellerini toplayanlara ait olacaktır. Derginin sorumlu yazarları ise şimdilik bir şey almayacaklardır.

İsteyenler sorumlu yazara yazı gönderebilecek, sorumlu yazar isterse yayınlayacaktır. Yazı işleri müdürü veya sorumlusu bulunmayacaktır. Okuyuculara her dergide form dağıtılacak ve yazarların sıralanması istenecektir. Yeni yazar adaylarının adlarını verecektir. Her hafta bir yazar gidecek yerine yeni yazar gelecektir. Yani okuyucuların istediği yazar yerini alacaktır.

Bu dergi sadece abonelere satılacak dışarıda satılmayacaktır. Yanı yalnız kooperatifin ortakları ulaşabilecektir. Ortaklar bu dergiyi çevrelerine okutacaklardır. Birlikte okuyabilirler veya sıra ile.  Bu sayede insanlar Adil Düzen’e göre dergilerini kurmuş olur.

Gazete israf olduğu için İslami değildir. Onun yerine haftada bir dergi çıkarılacaktır. Her gün başka konuları ele alan mesela din, sanat, tıp gibi özel dergiler çıkarılabilir. Okuyucular ve yazarlar kooperatifin ortakları olacaktır. Farklı görüş sahibi olan okuyucu ve yazarlar ayrı kooperatif kuracaklardır. Bir yerde beşten az, 20’den fazla yayın organı olmamalıdır.

Ortakların sayısı yeter sayıda olunca, dergide yayınlanan yazıları görsel olarak halka sunan televizyon kurulacak ve dergiye gelen paralar dergide ve yayında çalışanlara, yani yazarlara bölüştürülecektir. Basın ve yayın merkezi vakıf olacaktır. Bu vakıf buraya katılanların sermayesi ile inşa edilecektir. Her paya haftada mesela 1 dakika reklam tanınacaktır. Başka reklam alınmayacaktır. Bu reklam dergide de yayınlanacaktır.    

Şartlar müsaittir. Böyle dergi çıkarabiliriz. Böyle televizyon kurabiliriz. Şimdi biz genç bir Şevket Eygi’yi bekliyoruz.

Yorumumu bitirmeden evvel Mahir Kaynak yazsaydı, konu olarak Apaydın kampını seçerdi, diyorum ve yorumumu yapıyorum.

Apaydın Kampı

Herkesin hicret etme hakkı vardır. Çıkışı önleyen devletlerle savaş meşrudur. Göçmenleri kabul etmek de diğer insanların İslami görevidir. Ne var ki bunlar artık memleketlerine dönüp oradaki mallarına sahip olamazlar. Artık o ülkenin vatandaşı değildirler. O halde Suriye’den gelen mültecileri hemen Suriye hududundan uzaklaştırıp yüz dairelik apartmanlara yerleştirmeliyiz. Onlara ev, iş vermeliyiz.  Apartmanların kiraları iş yerinden ödenir.

Bunun istisnası vardır. Savaş olmadığı zaman asker olanlar, isterlerse ülkelerini terk edebilirler. Ama askerlikten istifa etmezler. Savaş zamanında ise askerlerin istifası caiz değildir. Bunları başka ülkeler savaş bitinceye kadar göçmen olarak da kabul etmezler. Hasılı Suriyeliler için kurulan mülteci kampı şeriata aykırıdır. Mülteci değil, göçmen apartmanları kurulmalıdır. Şimdiye kadar gelmiş olan askerler de iade edilmez, göçmen kabul edilir. Bundan sonra asker olduğunu beyan eden göçmen kabul edilmez.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
05.09.2012
05:50

05 Eylül 2012 Çarşamba Yiğit BULUT

28 Şubat süreci ve ‘BÜYÜK PARA’ yigitbulut@stargazete.com

Komisyona açık çağrımdır... Başlığın detayına geçmeden dün basında çıkan haberlerden kısa bir alıntı yapmak istiyorum; “...Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu, kamu bankalarından, 28 Şubat sürecinde verilen ve geri dönmeyen 100 büyük krediyle ilgili bilgi istedi... Komisyon, bu kredilerin kimlere verildiğini, kredinin verilmesinde kimlerin emri ya da aracılığı olduğunu da sordu ve süreç başladı... Ziraat Bankası, Halkbank ve BDDK’dan bu yönde gelen raporların, BDKK, Hazine Müsteşarlığı ve Kalkınma Bakanlığından talep edilen deneyimli uzmanlar heyeti tarafından inceleniyor... Konuyla ilgili olarak kamu zararı, hesap hareketleri, banka kredileri, bankası olan medya sahiplerinin aldıkları krediler gibi birçok detay mercek altında... Bu inceleme devam ederken 28 Şubat sürecinin medya patronları da Meclis Darbe Komisyonu bünyesinde kurulan 28 Şubat ve 27 Nisan e-muhtırasını araştıran alt komisyonlarda Eylül ayı içinde bilgi verecekler”... Sevgili dostlar, “Türkiye’de darbe süreçlerindeki muhtemel finansal suçların uzmanlarca incelenmesi halinde çok önemli sonuçlara ulaşılacağını” yıllardır savunan ve kamuoyu ile paylaşan biri olarak şunu söylemek istiyorum; gelinen nokta Türkiye adına umut verici, göreceksiniz bugün “adam” diye dolaşanların arkasında nasıl derin izler var! Bu tespitler sonrası konuyu açmak ve bir noktanın altını çizmek istiyorum; inceleme sadece kamu bankaları odaklı olmamalı! Özel bankalar da incelemeye alınmalı. Bir banka vatandaştan topladığı mevduatı “kredi” adı altında başkalarına “plase ediyorsa” ve orada “işbirliği, kötü niyet, verilen mevduat toplama yetkisini suistimal varsa” kamu kaynaklarının yanlış kullanılmasından bir farkı kalmaz! Sevgili dostlar, Türkiye’de “darbe süreçlerindeki” BÜYÜK SUÇLAR “finansal kozmik odalarda” işlenmiş olup, bu odalara girilmeden bu süreçler sona ermez! Bu odaların bir kısmı o dönemlerde “kamu bankalarında” kurulmakla birlikte statüsü “kamu mu özel mi” olduğu belli olmayan bazı özel bankalar çok dikkatli incelenmelidir. Dikkatli bakılırsa, bu suça medya yoluyla ortak olanların, zemin hazırlayanların, askeri kışkırtanların beslendikleri kaynağın “aynı olduğu” rahatlıkla görülebilir. Sonuç: Atatürk’ün adı kullanılarak bu ülkede yıllarca “menfaat öbeklenmeleri” gizlendiği gibi, Atatürk’ün aramızdan ayrılmasından sonra ülkeyi kontrol altına alıp “yurtdışı emperyal odaklar” ile paylaşanların hangi “banka-şirket” çatısı altında neler yaptıkları araştırılmalıdır. Daha açık yazayım; 1938’ten bugüne Atatürk’ün kurduğu ve milletine armağan etmesine rağmen “tekellerde” kalan kurumlardan hangileri, “bugün çok büyük olan” iş adamlarına ne kadar kredi verdi”? Bazı banka hisselerinde manipülasyon yapılması için geçmişte “bazılarına” dolaylı para aktarıldı mı? Atatürk’ün milletine bıraktığı banka ile doğrudan-dolaylı kredi ilişkisi olanlardan sonrasında ve bugün hala”medya sahibi” olanlar var mı? Banka, hangi işadamlarına “kuruluş ve iştiraklerini hatta sahibi olduğu bankada çoğunluk hissesini” sattı? İş Bankasının ATV-Sabah’ı ele geçirme operasyonu nasıl durduruldu? Ünal Korukçu nasıl bir ilişkiler ağı kurdu, hangi kredilere imza attı? Verdiği kredilerden bazıları dolaylı olarak nasıl bir “şirkete” dönüştü? Atatürk’ün halkına bıraktığı birikimler kullanılarak hangi şirket neden alındı ve en önemlisi neden-kaça satıldı, bu işlem sonrası ortaya çıkan şirket, yabancılara ilk satışın kaç katı fiyatla satıldı? İş Bankası Cumhuriyet Gazetesine hangi vakıf aracılığı ile ortak oldu? Cumhuriyet gazetesi 28 Şubat sürecinde bankalar ile ilişkisi olan hangi işadamlarının kontrolündeydi? Orada ortakları kimler ve ortaklar arasında “kredi veya başka sektörlerde” iş ilişkisi var mı? Metin Tiryaki kimler tarafından nasıl kamuoyu önünde tehdit edildi, Türk Bankalarının Frankfurt şubelerinden Türkiye’de kimlere para aktarıldı? Veli Küçük’ü kim, neden yönetim kuruluna aldı? Son söz: Daha onlarca madde yazarım ama yazmayacağım...1980-1994 ve 1994-2004 arasında işlenen “finansal suçlar” görünen “darbe teşebbüslerini” defalarca katlar! Konu çok derin ve işi bilen uzmanlar tarafından incelenirse inanılmaz sonuçlara ulaşılabilir... Detayları yavaş yavaş kamuoyu ile paylaşmaya başlayacağım, komisyon bilgi vermemi isterse, eldekileri paylaşmaya da hazırım...

Reşat Nuri Erol
05.09.2012
05:59

05 Eylül 2012 Çarşamba Mustafa AKYOL İslam bir ‘sistem’ midir? mustafaakyol@stargazete.com

Türkiye’nin sıcak ve trajik gündemine rağmen, “İslamcılık” konusundaki tartışma üzerine bir iki söz daha etmekte yarar var. Bunun için de evvela Yeni Şafak yazarı Akif Emre’ye teşekkür etmeye ihtiyaç var. Çünkü kendisi, İslamcılık savunusu yapan son yazılarından birinde, meselenin özüne dair çok önemli bir iddiada bulundu: “İslam, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir din/sistemdir” dedi. Bu görüş, İslamcı ideolojinin özüdür aslında. Buna inananlar, saltanat, meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, liberalizm, kapitalizm vs. gibi bütün “beşeri sistemler”i reddeder, bunların yerine “İslami sistem” getirmek gerektiğini savunurlar. Hatta Akif Emre’nin ifadesine bakarsak, söz konusu “İslami sistem”in siyaseti de aşıp “hayatın bütün alanlarını” kapsaması lazımdır. Eğitimden trafiğe, tarımdan sanayiye kadar, herhalde... Peki ama hakikaten var mıdır böyle bir “sistem”? Mesela, politik düzeyde, “İslami sistem” nedir? İran gibi bir cumhuriyet mi, Suudi Arabistan gibi bir monarşi mi? İlk dönem Medine gibi bir şehir devleti mi? Osmanlı gibi bir imparatorluk mu? Dahası bu “İslami sistem”de yöneticiler nasıl başa gelir? Babadan oğula mı? Seçimle mi? Seçimleyse, bu seçimler hayatta bir kere mi yapılır, dört yılda bir mi? Tek dereceli midir, çok dereceli mi? Yerel yönetimler ayrı mı seçilir? Merkeziyet mi esastır, adem-i merkeziyet mi? Sorular neredeyse sonsuz sayıda artırılabilir. Ama benim vereceğim cevap aynıdır: “İslami sistem” diye bir şey yoktur. “İslam’ın siyasete bakan ilke ve hedefleri” vardır; adalet, güvenlik veya meşveret gibi. Müslüman toplumlar, bu ilke ve hedefleri tarih içinde farklı biçimlerde hayata geçirmeye çalışırlar. Bunu yaparken de, kendi “örf”lerini devreye soktukları gibi, başka medeniyetlerin birikimlerinden de yararlanabilirler. Bizim son iki yüzyıldır, anayasa, yasama meclisi, milletvekili seçimi gibi demokratik kurumları Batı’dan aldığımız gibi... Açılan makas Buradaki kısır döngü şu ki, biz bunları dediğimizde, İslam’ın “hayatın bütün alanlarını kapsayan bir sistem” olduğuna inanan İslamcılar, bunu “dinin bir kısmını terk etme” teklifi olarak anlıyorlar. Hatta Kemalizm’i andırır bir “din ve dünyayı karıştırmama” dayatması zannediyorlar. (“Alternatif sistem kurmak”tan başka bir “dünyaya karışma” biçimi akıllarına gelmediği için, herhalde.) Öyle ki, Ali Bulaç, İslamcılığı savunurken, İslamcılık eleştirisini “Allah’tan bağımsız alanlar yaratma” gibi anlıyor. Bu yüzden “Allah’ın müdahil olmadığı toplu iğne ucu kadar alan yoktur” diyerek itiraz ediyor. Oysa Allah’ın ilmi ve kudreti tabii ki her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir mümin tartışmaz bunu.) Ama Allah, hayatın her alanını tüm detaylarıyla açıklayan bir “sistem” mi indirmiştir insanlığa? Yoksa, belli meseleleri hükme bağlamış, diğer meseleri ise genel ilkelerle yol gösterdiği ve kendisine “akıl” bahşettiği kullarının tecrübesine (ve imtihanına) mi bırakmıştır? Ben ikinci cevaptan yanayım. Bunun İslam’a sadakat konusunda bir zaaf ve eksiklik olduğunu ise düşünmüyorum. Dahası, bir “İslami sistem” olduğunu ve bunu “bildiklerini” ileri süren İslamcıların, bu mevhum “bilgi”den doğan bir iktidar tutkusu içinde olmalarından şüpheleniyorum. Ama bence daha da büyük sorun şu: İslamcıların Müslümanlara kısmen kabul ettirdikleri bu “İslami sistem” tutkusu, içinde yaşadığımız mevcut sistemlere Müslümanca dahil olmayı zorlaştırıyor. Hayali bir “İslam sistem” ütopyası bir kenarda dururken, demokrasi ve piyasa ekonomisi gibi evrensel sistemlere İslami değerler katmak akla gelmiyor. Açılan bu makas da, hiçbirimizin istemediği bir sonucu doğuruyor: “Sekülerleşme”, yani dinden uzaklaşma.

Sayfa: 2 / 2 (12 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 168 | Tarih: 2.9.2012
Mahir Kaynak
Mahir Kaynak bu hafta yazmadı
Apaydın Kampı
675 Okunma
12 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Yeni başlayanlar için El Kaide kılavuzu
Cihad-Kıtal
503 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
İslam'ı bertaraf etmenin yolu,İslamcılığı bertraf
İslam'ın resmi,müslüman'ın ismi kalacak!
501 Okunma
4 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
Sınırsız belleğimiz sınırlı konulara mı mahkûm ed
Tedayün ve Bilgisayarlar
479 Okunma
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
Namazda Başı Taçlı Olmak
Sünnet İçin Farzlar Terk Edilmesin!
462 Okunma
Emine Hocaoğlu
Hüseyin Gülerce
Onur Kırıcı Suskunluk
Hedef Türkiye
452 Okunma
Zafer Kafkas