Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
CHP’nin ideolojisi
1751 Okunma, 28 Yorum

22/temmuz/2012

Mahir Kaynak

CHP’de bir değişim yaşanıyor. Ama bunun kişisel rekabetlerin ötesinde bir hedefi görünmüyor. Gerçi Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin koruyucusu olmaya devam edeceklerini söylüyorlar ama bu felsefenin ne olduğu konusunda kesin bir mutabakat yok.

 

-CHP Cumhuriyetçi, ama nasıl bir cumhuriyetçi bilinmiyor.

- Sermaye biliyor. İstediği zaman istediği gibi,

 

Tarihçi değilim. Bu nedenle maddi delillere dayanan bir iddiada bulunamam. Ancak bir vatandaş olarak bazı sorular sormaya ve tarihçilerden cevap beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.

 

-Tarihçi değilim.

- Herkes tarihçi, yemek yemek için aşçı olmak gerekmez.

 

1- Bazı tarihçiler Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinin padişahın talebi olduğunu ve işgalci İngiltere’nin onu taşıyan vapura göz yumduklarını söylüyor. Bu iddia doğruysa ne anlama geliyor?

 

 - Mustafa Kemal resmen Anadolu  isyanını bastırmaya gitmiştir. Sermaye onu desteklemiştir.

 

2- Anadolu’da, rütbesi kendisinden yüksek olanlar da dahil, tüm askerler, devlet tarafından eskiden tayin edilmiş tüm bürokratlar ve halk Mustafa Kemal’i desteklediler ve onun emirlerine itaat ettiler. O dönemde medya bu kadar geniş kitlelere ulaşamadığı için bu kişilerin Mustafa Kemal’i tanıdıkları söylenemez. Buradan çıkacak tek sonuç Mustafa Kemal’in bir devlet görevlisi olduğuna inanmaları ve devlete olan sadakatleri nedeniyle bir devlet görevlisi saydıkları Mustafa Kemal’e itaat etmiş olmalarıdır. Bu Mustafa Kemal’i bugün düşündüğümüzden daha geriye değil çok daha ileriye götürür. Devletine sadık ve onun emrettiği tehlikeli görevi üstlenen bir kişi tek başına bir devlet kurmuş birisi gibi tartışmalı bir kişi olmaktan daha iyidir. Onun görevi devletinin karşı tarafla müzakeresi ile belirlenen bir devleti yaşama geçirmektir. Karşı taraf neden Sevr’den vazgeçmiştir? Bunu askeri gücümüzün etkisi sonucu olarak göremeyiz. Karşımızda savaşta bizi yenen güçler vardır. O alternatifin stratejik açıdan daha riskli olduğunu görmüş olabilirler. Böyle bir durumda bu topraklarda yaşayanların sürekli olarak onlara karşı çıkacağını görmüş olmalılar.

 

- Sermaye Birinci Cihan savaşında imparatorlukları yıkmış ulusal devletler kurmuştur. Türkiye’de Hıristiyanların kalmasını istemiyor. Çünkü sonra orasını zor fetheder. Türkiye’de  zayıf dinsiz ulusal devlet kurulacak  asrın sonunda İsrail askeri bir devlet olacak.

 

3- Stratejik açıdan çok önemli olan Boğazları ve İstanbul gibi hem doğal güzellikler hem de tarih açısından vazgeçilmesi zor bir yeri bize neden verdiler? Bu sorunun cevabı şu olabilir. Başka bir güç, hatta kendileri bile bu yerleri koruyamazlar ve Rusların bu bölgeyi ele geçirmesini önleyemezler. Burası ancak kurulacak Türkiye tarafından korunabilir diye düşünüp, karşılarında bir kayık bile olmadığı halde donanmalarını bölgeden çekmişlerdir.

Amacım devletimizin kurulmasını bir efsane olmaktan çıkarıp büyük bir stratejik başarı olduğunun tarihçiler tarafından ispatlanmasıdır. Atatürk devleti tarafından bu çok zor göreve getirilmiştir. Devletine sadık ve en zor anlarda bile onun emirlerine itaat etmek bir maceradan çok daha değerlidir.

- İstanbul hakkında aralarında anlaşamadıkları için ve sermaye kendisine ayırdığı için bize bırakılır.

 

O zaman söz konusu olan değişmeler şartların bir gereğidir ve buna uyulduğu için Türkiye bugüne gelebilmiştir. Şimdi o günlerden çok farklı bir tarihi süreci yaşıyoruz. Eskiyi yaşatmak yerine, tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi, çağa uygun bir ideoloji geliştirmeliyiz. Asıl Atatürkçülük budur ve ben bu çizgideyim.

 

  - Demek ki İstiklal Savaşı çağın gereği idi. Atatürk o günkü siyasi gücün verdiği bir görevi yapmıştır. Şimdi de onu yapmalıyız.

   - Allah Türkiye’yi insanlığa Adil Düzen’i sunacak şekilde hazırlamıştır. Sermaye bir görev vermiş ve Allah’ın istediği istikamette ilerlemiştir. 1997 de İsrail imparatorluğu kurulacaktır.  Olmadı. Allah’ın dediği oldu.

 

Şimdi dünyada yeni bir düzen kurulmaktadır ve ülkemiz bu yapıda önemli rol oynaması gereken bir konumdadır. Kendimizi sınırlarımız içine hapsetmek yerine bir dünya devleti gibi davranmalı ve insanlığa hizmet etmeliyiz. CHP ya böyle bir ideoloji geliştirmeli ya da bunu yapanları desteklemelidir. Siyaseti kişisel bir başarı olarak algılamak yerine bir düşüncenin zaferi saymalıdır.

 

- CHP yeni ideoloji geliştirmektedir.

- Sermaye CHP’ye yeni ideoloji vermelidir mi diyorsunuz?

 

28 Temmuz 2012, Cumartesi

22emmuz2012

Mahir KAYNAK

Kürtlerin geleceği

Yazıma eski günlerde bu konuda söylediğim sözlerle başlamak istiyorum. 11 Aralık 1990’da Yeni Nesil Dergisi’nde çıkan bir röportajımda “Büyük bir ihtimalle Kürt devleti kurulacaktır ve bu PKK istikametinde değil Kürdistan Demokrat Partisi istikametinde kurulacaktır. Bu kurulduğu zaman Türkiye’nin yapacağı şey Irak  Devleti içinde kurulan bir Kürt devletine bizim sözümüz geçmez ama husumet halinde olmamak, bunlarla birlikte tarihten gelen beraberliğimizi devam ettirmektir” demiştim.

 

- 90 da Irakta Kürt devleti kurulacaktır. Türkiye yanında olmalıdır. Demiştim.

-Irakta Kürt devleti kurulamadı.

 

11 Mart 1999’de Zaman gazetesinde çıkan bir röportajda “ Türkiye’nin toprak ilhakında bulunması çok anlamsız olur. Devletler akılla ilhak edilir, silahla değil. Türkiye’nin  sınırlarının dışında, güneyde kurulacak Kürt-Türk federasyonu üzerinde iktisadi ve siyasi açıdan hâkim olma düşüncesi içinde olmalıdır” yorumunda bulunmuştum.

 

-99 da ırakta kurulacak Kürt- Türk federasyonu iktisadi ve siyasi hâkimiyet içinde olmalıyız.

- Bir devlet başka devletin iç işlerine karışmaz. Karşılıklı göçlere izin verir. Kürt devletinin kurulmasına karşı olmak, yanında olmak gibi yersidir.

 

***

BDP’nin gelecekle ilgili herhangi bir düşüncesine rastlamıyoruz. Güncel olaylar üzerinde söz düellosu yapıyorlar. Oysa yeni bir dünya düzeni kurulurken kendi yerlerini belirlemeleri gerekir. Bağımsız bir Kürt devletinden söz edilemez. Çünkü böyle bir devletin ne ekonomik, ne askeri, ne eğitimsel gücü bunu sağlayamaz. Birinin kontrolüne girerler. Devletimiz onlara birliktelik ve bölgede oluşacak bu güçlü devletin eşit vatandaşları olmalarını, hatta bu gücü kendilerinden birinin yönetmesine engel olacak hiçbir şey olmayacağını söylüyor. Geçmişteki yanlış uygulamaların  etkisinde kalarak bugün öngörülen yapıyı eleştirmek yanlıştır. Soy ya da inanç üzerine devlet kurmaya çalışmak esarete giden yolu açmak demektir. Türkiye, tarihi boyunca, bir kişinin ne olduğuna değil ne yaptığına bakarak değerlendirmiştir. Geçmişte hiçbir ortak yanı olmayan kişiler, üst makamlara taşınmış ve ortak değerlerin ötesinde bir şey talep etmemiştir. Bu durumu devletin her yerinde görebilirsiniz. Bir insanın doğumunda sahip olduğu din, soy gibi özellikler yerine hangi amaca hizmet edeceğini ve devlete bağlı olup olmayacağına, başarı şansının ne olduğuna bakarak karar vermiştir. Bizim devletimiz insan odaklıdır. Bugün Türk olduğunu söylemekle birlikte, parasını yurt dışına taşıyan kişileri, başka ülkelerin operasyonlarını yapan medya mensuplarını, siyasetçileri, bürokratları nasıl değerlendireceğiz?

 

-Kim olduğuna değil ne yaptığına bakarız. Öyle yaptık.

-Türk halkı uysal görülüyor. Bekler bekler, olmadık zamanda kendisini gösterir. Zaman kazanır.

 

Formülümüz şu olmalıdır: Ülkemiz, belli bir siyasi hedefi olan ve bunu gerçekleştirmek için çalışan kişilerce yönetilmelidir. Eğer kişinin ne yapacağına değil de ne olduğuna bakarsak o ne yapmak istiyorsak tersini yapabilir ve ülkemizi bunalımlar içine sokabilir...

 

-Din ve ırka bakmadan görev vermeliyiz.

- Din ve ırkları uzlaştırmalıyız.

 

***

 

Kürtlerin politikacıları olmasa bile, halkı üstün insani değerlere sahiptir ve birlikte bu dünyada güçlü olmak onları da mutlu eder. Hoşumuza gitmeyen bazı şeyleri birlikte olduğumuz zaman yapmak zorunda kalabiliriz ve bu durum herkes için geçerlidir.

Şunları yapalım: PKK artık Kürtlerin bir örgütü değildir. Yani yönetim bazı yabancı güçlerin elindedir. Adı geçen bu örgüte ya parayla ya da kandırılarak eylem yaptırılmakta ve birlikteliğimizin yaratacağı güçlü devlet, önlenmeye çalışılmaktadır. Biz PKK damgası vurulan eylemleri profesyonellerce yapılmış eylemler olarak kabul etmeliyiz, Kürt siyasetçiler de bunları başarı saymamalıdır. Çünkü bu eylemler güçlü bir istihbarat örgütünün desteğiyle yapılmaktadır. Hedef olarak seçilen askerlerimizin  nerede olduğu ve gücü belirlenmekte, bu bilgiler parayla ya da kandırarak elde ettikleri kişilere aktarılmaktadır. Militanlar kime hizmet ettiğini bilmeden ve  başlarına oturtulmuş bir profesyonele uyarak eylem yapmaktadır. Gelin hep beraber ülkenin geleceğini konuşalım ve bunu sağlamak için mücadele edelim.

 

-PKK artık Kürt örgüt değildir. Kürtlerle beraber çözmeliyiz.

-PKK hiçbir zaman Kürt örgütü olmamıştır. CIA’nın MİT ile oluşturduğu sermayenin örgütüdür. Bu gün CİA ve MİT sermayenin emrinden çıkmıştır. PKK’yı sermaye başka yoldan destekliyor.

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle'ye aittir.

 

Yorum:

 

Devlet Kurmak

 

Bir topluluğun bağımsız devlet olabilmesi için:

 

a) Önce nüfusu 30 milyondan çok onla bir topluluk olması gerekir. Otuz milyondan az olan toplulukların devlet olma şansları yoktur. Türkiye Kürtlerinin nüfusu 30.000 olmadığı için bir devlet kurma şansları da yoktur. Ancak bölge Kürtleri birleşirlerse o zaman devlet kurma şansları olabilir.

 

b) Bu otuz milyon insanın bir toprağa sahip olması gerekir. Bunlar bir araya gelmelidirler. Örnek olarak Kuzey Irak’ta bugün özerk yönetimleri vardır. Bölge Kürtleri oraya göç edebilirler. Nüfusları 30 milyona ulaşır. Çevresinde boş çöller vardır. Fırat ve Dicle oradan geçmektedir. İsteseler çölü en ileri vatan yapabilirler. Hiç bir devleti de rahatsız etmezler. Bugün Kürtler o kadar dağınıktır ki devlet kurmak şöyle dursun il kurmaları bile zor durmaktadır.

 

c) Otuz milyona ulaşmak veya toprağa sahip olmak devlet kurmak için yeterli değildir. Halkın devlet kurma hususunda ortak irade göstermesi gerekir. İstiklal savaşımızı bazı dış güçler desteklediler. Doğrudur. Ama savaşı Türk halkı yaptı ve kazandı. Anadolu’da bir Kürt devleti de kurabilirlerdi. Ama böyle bir irade hakları yoktu. Bu gün Kürt halkının ayrı devlet kurma iradesi yoktur. Böyle bir şey istemiyor.

 

d) Devlet birden kurulmaz, önce beylik oluşur, o genişler sonunda devlet olur. Önce Kürt illeri kurulmalıdır. Orada başarı göstermelidirler. Örnek yönetim sayesinde Kürt olmayanlar da o illerde yaşamayı tercih etmektedirler. Kürt illeri Türk illerden daha ileri bir yönetim getirirlerse o zaman ülkenin nüfusu yüz milyonu aşar. Devlet Kürt ve Türk devleti olarak bölünebilir. Bu barışla böyledir. Savaşla da böyledir. Kürtlerin Türkleri yenebilmeleri için onların Türklerden daha uygar olmaları ve onlardan daha çok devlet kurma azmine sahip olmaları gerekir. Diğer halkların Türklere karşı onları tercih etmeleri gerekir. Altı il bağımsızlığı ilan etse devlet olmaz. Kendisini koruyamaz. Sefalet içinde yaşar gider.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
03.08.2012
04:08

İbrahim KİRAS

İslamcılık ne zaman bitti

ibrahimkiras@stargazete.com

İslamcılık üzerine konuşurken karşılaşılan en büyük zorluk, kavramın anlam içeriğiyle ilgili belirsizlik. Bugün İslamcı adlandırmasını bazıları neredeyse Müslüman ile eşanlamlı kullanıyor. Bazıları için toplumsal-siyasal meselelerle ilgilenen Müslüman’a İslamcı denir; daha dar bir anlam çerçevesi arayanlar içinse toplumsal-siyasal düzene ilişkin görüşlerini İslam’a dayandıranlardır bunlar. Ama kavramsal anlamına bakacak olursanız, öncelikle bizim yakın tarihimizde ortaya çıkan ve etkileri bugüne kadar ulaşan bir fikir akımının adı İslamcılık. Bu akım Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başladığı, maddi unsurlarının batı karşısında rekabet edemez hale geldiği bir dönemde ortaya çıktı. Devletimiz batı devletleri karşısında güçsüz düşmüştü, çünkü medeniyetimiz batı medeniyeti karşısında güçsüz düşmüştü. Dolayısıyla eskiden yapıldığı gibi kurumlarımızı ıslah ederek eski hale dönmenin mümkün olmadığı anlaşılmış, meseleye kafa yoran dar çevrede artık medeniyet değerlerinin gözden geçirilmesi gerektiği görüşüne ulaşılmıştı. Bir bölüm aydının gözünde problem tarih boyunca hurafe ve bidatlerin yaygınlaşmasıyla İslam’ın özünden uzaklaşılmış olmasıydı. Bunun toplumsal ve siyasi sonuçları ise Osmanlı başta olmak üzere dünya Müslümanlarını Hıristiyan dünyası karşısında askerî, iktisadî ve siyasî açıdan zayıf ve yenik düşürmüştü. Öyleyse yapılacak şey “öze dönmek”ti. (İslam tarihi boyunca dönem dönem gündeme gelen bir fikir.) Öze dönüldüğü zaman, yani İslam’ın kendi özgün dinamiklerinden yola çıkarak modern batı medeniyetinin oluşturduğu tehditlere cevap üretmek ve modernitenin getirdiği problemlere çözüm bulmak mümkün olabilecekti. Müslümanları birleştirmenin ve zalim yönetimlerden kurtarmanın da yolu buydu. Mehmet Akiflerin, Said Halimlerin vs. temsil ettiği İslamcı düşünce özetle budur. Bir de günümüzde, doğru ya da yanlış, “İslamcı” adlandırması yapılan birtakım toplumsal eğilimler var ki güncel siyasetle ilgili alan da aslında burası. En başta İslam’ın toplumsal görünürlüğüne yönelik olarak modernitenin ortaya çıkardığı tehditlere karşı “kimliğin muhafazası” temelinde şekillenen ama özellikle “öze dönüş” fikrine mesafeli duran bir başka tür İslamcılık daha var. Ben buna “Popüler İslamcılık” demeyi tercih ediyorum. Entelektüel İslamcılar “bizim medeniyetimiz değer üretemez hale geldi; modernitenin doğurduğu problemlere cevap verebilmek için İslam’ın temel mesajını tarihsel tortulardan temizleyip öze dönmemiz lazım” diye düşünüyorlardı. Popüler İslamcılar ise “Cemiyette fıskufücur arttı. Dinden uzaklaşınca devletimizin eski güzel günleri de geride kaldı” diyorlardı. Sizin anlayacağınız modernleşmeye tepki. 1924’ten sonra “entelektüel İslamcılık”a hayat hakkı verilmedi. “Popüler İslamcılık”az çok ayakta kaldı. Çünkü etkinlik alanı camilerdi, evlerdi nihayetinde. Varlığı kitapla, dergiyle, gazeteyle kayıtlı değildi. Çok partili dönemde ise biri kitaplarla, gazete ve dergilerle yeniden hayatiyet kazanmaya çabalarken diğeri tarikat ve cemaat örgütlenmeleriyle gelişim göstermeye başladı. Ancak Türkiye’deki “yeniden İslamlaşma” hareketine yön veren “Popüler İslamcılık”ın içinde merkezin tahakkümüne çevrenin isyanı da var. Yani sınıfsal boyutu da var. Bu boyutuyla sosyolojik bir hareket. 1960’lardan sonra yaşanan büyük iç göç ve kentleşmeyle birlikte “sosyolojik İslamcılık” halini alıyor. 1970’lere gelindiğinde Erbakan ve arkadaşları bir anlamda “sosyolojik İslamcılık” ile “entelektüel İslamcılık”ın izdivacını gerçekleştirmeye giriştiler. Ama eşler arasında eşitlik olmadığı için bunlardan biri, niceliği yani kelle sayısını esas alan demokratik düzende diğerinin ağırlığı altında ezilmeye terk edildi. Kendisi de Nakşibendî ekolünden gelen Erbakan’ın aydınlarla arasına koyduğu mesafe bunun göstergesidir. Geçmişteki Milli Görüş partilerine kıyasla AK Parti aydın hareketine çok daha açık bir yapı. Ne var ki kendisini muhafazakâr demokrat diye adlandıran ve merkez sağ bir parti kimliği taşıyan bugünkü iktidar partisinden İslamcılığın problemlerini çözmesini beklemek makul bir fikir gibi görünmüyor.

Reşat Nuri Erol
03.08.2012
04:11

Mehmet OCAKTAN

Sol Erdoğan’ı sevmez Ali Bulaç da...

mocaktan@stargazete.com

Bütün versiyonları dahil olmak üzere solcular Tayyip Erdoğan’dan hoşlanmaz. Her ne kadar, 1970’li yıllardan bu yana sloganlaştırdıkları ve simge haline getirdikleri değerlerle ilgili çözüm adımları, sol iktidarlar tarafından değil, Tayyip Erdoğan’ın iktidarı döneminde atılmış olsa bile. Mesela, Nazım Hikmet CHP iktidarı döneminde zindana tıkılmıştır. Ama, AK Parti iktidarında Nazım’a vatandaşlık hakkı verilmiştir. Yine solun en büyük özlemi olan 1 Mayıs’ın resmi bayram haline gelmesi AK Parti iktidarına nasip olmuştur. Fakat yine de sol, AK Parti iktidarını ve Tayyip Erdoğan’ı sevmez. Çünkü sol, kendi değerleri konusundaki iddialarında bile hiçbir zaman samimi olmamıştır. Dahası, solun bütün fraksiyonları toplumun değerleriyle her zaman çatışma halinde olmuştur ve de savaşmıştır. Bu yüzden de, sol düşünceden doğan siyasi partilerin hiçbiri toplumun teveccühüne mazhar olamamıştır. Solun Başbakan Erdoğan’dan hoşlanmamasını izah etmek mümkün. Çünkü, dünyadaki bütün sol düşüncelerin aksine, Türkiye’deki sol kendi toplumunun değerleriyle buluşmayı değil, savaşmayı sever. Ancak, bazı İslamcı ve ‘sağ gelenek’ten gelen yazarların AK Parti iktidarından mutsuz olmalarını izah etmek biraz zor. Mesela, Ali Bulaç’ın hemen bütün yazılarında AK Parti iktidarı neredeyse bir kötülük nesnesi olarak değerlendirilmektedir. Ali Bulaç’a göre; AK Parti Kürt sorunu konusunda adım atmamıştır, ‘askeri vesayet’i geriletmemiştir. Gayrimüslim vakıflarını iade etmemiştir. “Takip ettiği iktisat politikalarıyla zengin sınıfları semirtip orta sınıfı” zayıflamıştır. Kibir içindedir. Ali Bulaç’ın bu değerlendirmelerinin, toplumda bir karşılığı olmadığını artık sokaktaki insan bile biliyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Mesela, 2012 Türkiyesini ‘90’lı yıllardaki koyu ‘vesayet’ şartlarıyla karşılaştırdığımızda bile aradaki farkı rahatlıkla görebiliriz. Kürt sorunu konusunda alınan mesafeyi, yok saymak, bir kere insaf ve izan ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu konuda en son, Kürtçenin ‘seçmeli’ ders olarak müfredata girdiğinin altını çizelim. Elbette daha atılması gereken adımlar var. Ancak, Kürt sorunu konusunda ‘yapılması gereken her şey yapılmıştır’ dediğimiz anda bile PKK’nın, terörü bitirmeyeceğini bilelim. Ali Bulaç’ın hangi Saiklerle ve ne tür bir sıkıntıyla AK Parti’yi yerden yere vurduğunu ben açıkçası anlamakta güçlük çekiyorum. - Peki, askeri ve yargısal vesayetin geriletildiğini inkar etsek, - 10 yıl önce telaffuzu bile sakıncalı olan Kürtçenin seçmeli ders olarak müfredata girdiğini görmezden gelsek, - Üniversitelerde başörtüsü yasağının kalktığını, İmam-Hatipler’e uygulanan ‘kat sayı’ işkencesinin bittiğini bir aldatmaca olarak görsek, - Ekonomide Türkiye’nin dünyada parmakla gösterilen başarılı ülkelerden biri haline geldiğini, ‘sosyal devlet’ olgusunun ilk kez ete kemiğe büründüğü gerçeğinin, üretilmiş bir yalan olduğuna inansak, acaba Ali Bulaç mutlu olur mu? Ergenekon yargı önüne çıkarılmasaydı, darbe planları yargısal hesaba çekilmeseydi, İmam-Hatipler’in önü açılmasaydı, askeri vesayet aynen devam etseydi, faili meçhuller devam etseydi, herhalde Ali Bulaç daha mutlu olacaktı. Ama oldu bir kere. ‘Yeni Türkiye’ ile bazılarına rahatsızlık verdiğimiz için özür dileriz...

Reşat Nuri Erol
03.08.2012
04:45

bu haftaki iktibaslar böyle...

seviye bu kadar!..

*

geçen hafta sonu ANADOLU'daydım;

bir "MEDRESE" açılışında...

ümit her zaman vardır...

anlayanlara ve çalışanlara...

*

bir de bizim "GENİŞ" bakışımız var...

buyrun...

sizleri FİLOZOF HÜSEYİN KAYAHAN'ımız ile baş başa bırakayım...

selam ve dua ile..

reşad

***

ALLAH’I TANIMAK-2,

TANRININ AÇMAZI 31.07.2012, İZMİR - Hoş geldin evlat; hayrola, çok neşeli görünmüyorsun? - Alabaş Koca; herkes ya çok şaşkın, ya da Ramazan rehaveti içinde görünüyor. Bir iki tepkinin dışında ortalıkta ses seda yok. Platform dışından bir kişi, “Bu da ne böyle, deli saçması şeyler. Devlet ne zamandan beri Allah oldu?” gibisinden bir cevap vermiş. Sanki sen “DEVLETİ KUTSUYORMUŞSUN” gibi bir algı oluşmuş. Doğrusu benim aklım da durulmuş değil. Şu Allah’ı, önce Allah’ın zatını, biraz daha anlatabilir misin bana? ALABAŞ KOCA başladı anlatmaya: “O zaman, şu SIFIR’a doğru gitmemiz gerek. Hani; zamanın olmadığı, mekânın olmadığı, hiçbir şeyin olmadığı, sıfırın kendisinin de olmadığı o olmayana noktaya. Hani sen bir makalende yazmıştın ya, “sıfır ve sonsuz, matematiğe ait kavramlar değildir” diye. Felsefeye ilgi duyan arkadaşlar buradan başlayabilirler, zira SIFIR, felsefeye ait bir tanımdır. Sadece Allah var ve başka hiçbir şey yok olsun. Bu Allah da, bizim idrakle algıladığımız o mükemmel (SAMED)varlık olsun. Kendisi var ve mükemmel ama onu ve vasıflarını bilecek, tanıyacak ve tasdik edecek hiçbir varlık yok. Sen olsan ne yapardın evlat, nereden başlardın? Hani bir zamanlar koskoca Çin Devleti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmadığı için ne yapacağını bilemiyordu. Resmen tanınmak, hukuken tanınmak, resen tanınmak, her nasıl olursa olsun ama tanınmak önemlidir hem de çok önemli. Bu hem seni tanımıyorlar manasına, hem de seni kâle almıyorlar, muhatap almıyorlar manasınadır. Bana göre O, önce (bu öncelik ve sonralık bize göredir bilirsin), ŞUUR’u (Türkçesi BİLİNÇ olsa gerek) var etti. Bilirsin tartışmış eskiler, Allah’ın sıfatları, isimleri, yani diyelim ki yetenekleri de onunla beraber zorunlu mudur, yoksa onları da o mu yaratmıştır? Bunu şimdilik bir kenara koy, dursun bakalım. Sen bunu biraz düşünürken ben sana laf olsun diye bir fıkra anlatayım… Aslan ile Öküz arkadaş olmuşlar, gezip eğlenip güzel bir gün geçirmişler ve akşamın epey geç bir saatinde; Aslan, Öküze dönüp, “Öküz kardeş epey geç oldu, benim gitmem gerek. Yoksa evdeki kızar” demiş. Öküz epey şaşırmış ve “Aslan kardeş, bu nasıl olur? Siz ki ormanın kralısınız, kimseden korkunuz olamaz değil mi? Aslan, “öküz kardeş; evde beni, seninki gibi bir inek beklemiyor, benim evde bekleyen de bir aslan” demiş… Durup dururken bunu sana niye anlattım diye düşünüyorsun değil mi? Şimdi ben sana, “TANRI AÇMAZI, TANRI PARADOKSU” adını verdiğim durumu anlatmaya çalışayım: Allah her şeyi yaratmaya kâdirdir değil mi? Ne irade ederse, ona “OL” der ve o da oluverir. Peki, ALLAH, BAŞKA BİR ALLAH’I YARATABİLİR Mİ? Kendisinin aynı olan, tüm sıfatları ile muttasıf aynı Allah’ı yaratabilir mi? Eskiler bu sorunun cevabına “hayır” demişler. Allah, her şeyi yaratabilir, sadece Allah yaratamaz… Peki niçin..? Yeniden ilk duruma gelelim. Allah var ama kendinden başka onun var olduğunu bilecek kimse yok. Bütün evreni nebatat, hayvanat, bakteri, virüs ile doldursan, onların türlü türlüsünü halk etsen; bunlar Allah’ı idrak edebilirler mi? Bunlar şuurlu varlıklar değil ki, onu bilebilsinler. Bu bilme için, sadece onu görmek de yetmez. Nazar eden sadece görür, müdahale etmez. Bir nevi görgü şahitliği gibidir. Rü’yet, rey etme ise görüp fiilî müdahalede bulunmak demektir. Rai/Çoban güttüğünü görür, gözetir ve gerektiğinde onlara FİİLİ müdahale eder. Basar eden ise gördüğünü SENTEZ ve ANALİZ eder. O müşahede ettiği verilere bir proses/süreç uygular. Böylece gördüğünü akıl süzgecinden geçirip, rafine eder ve bir sonuca ulaşır. Allah’ın kendisini tam hakkıyla, tüm sıfatları ile bilecek varlık, ancak kendisi gibi olabilir. Bunu geçen sefer sana söylemiştim, sen de yazmışsın. Yarattığı varlığın şuurlu olması yetmiyor, Allah’ı bilebilmesi için onun tüm sıfatlarını taşıyor olması lazım ki, anlayabilsin ve takdir edebilsin. Bunu anlayabilmen için; sana, görmeyenle, duymayanın misalini vermiştim. -“EVDEKİ DE ASLAN, EVDEKİ DE ASLAN!” diye bağırmaya başlamışım, farkında olmadan… Alabaş Koca: “Evet evlat, şimdi anladın mı demin sana o fıkrayı niye anlattığımı? Allah iki olunca, ikisi de birbirinin aynı olunca, hangisi hangisini yok edebilir? Yok edemez değil mi? İlkini ne kadar güçlü, ne kadar güçlü düşünürsen düşün, madem ki aynını yaratmıştır (kendisi mükemmel olduğu için daha mükemmelini yaratma söz konusu olmayacaktır), diğeri de aynı güçlerle muttasıftır. Bu ise, onu yok etmeğe KENDİNİN DE gücü yetmez demektir. Tanrı’nın “gücünün yetmemesi” gibi durum düşünülemez, eğer bir acziyet varsa o varlık tanrı olmaz. Bunun imkânsızlığı bir yana, hiç kimse böyle bir şey istemez. Hiç kimseden de böyle bir şey beklenmez. Kendisini anlamak için kendisi gibisini yaratamıyor, ya da yaratmıyor, ama böyle bir varlığı yaratmazsa, o zaman kendisini ve vasıflarını kimse bilmiyor. Bu durumda da var olmanın, var olduğunu sanmanın bir anlamı olmaz ki…” Dedim: “Alabaş Koca, bu ancak tanrıya yakışacak çapta bir açmazdır. Bu açmazın bir açarı yok mudur? Yaratsa olmuyor, yaratmasa bilinmiyor… Ne yapması lazım sence? Sen olsan ne yapardın? Dedi: “Evlat, ben sana yine bir hikâyecik anlatayım da; sen bir yandan, Alabaş Koca’nın bunu anlatmaktaki muradı ne ola ki? diye düşünürken, ben de, Allah’ın çözümünü tam olarak bilmiyorum ama ben olsam ne yapardım, sana onu anlatmaya çalışayım.” Eski pehlivanlar 40 oyun bilirlermiş. Kendilerine çırak yetiştirirken, ona bildikleri oyunların 39 unu öğretir, birini öğretmezlermiş. Bunu bilmeyen çırak, bir gün yeterince özgüveni oluştuktan sonra, ustasını da yenmeğe kalkarsa, usta, o öğretmediği 40 ıncı oyunla onu yener ve esas ustanın kim olduğunu ona hatırlatırmış… “Senin bedeninde yaklaşık olarak 100 trilyon hücre var. Her bir hücre kendi içindeki programı sayesinde kendi işlevini yapıyor, bedeninle ticaret yapıp, ondan bir şeyler alıyor, ona bir şeyler veriyor. Doğuyor, gelişiyor, iletişim kurup, neyi nasıl yapması gerektiğini biliyor, üretim yapıyor, bedene atıklarını veriyor, sonunda da ölüyor. Tırnağındaki bir hücrenin, karaciğerindeki bir hücreden haberi bile yoktur ama onlar genel bir dengenin, üstün bir dayanışmanın fertleri olarak ortak bir yaşam sürüyorlar. Kimileri ölüyor, yerine yenileri geliyor, kimilerinin yeri doldurulmuyor. Senin bedenindeki bulunan (Nominal olarak) 100 trilyon hücre, 100 yıl yaşıyor ve yerini senin bir benzerine terk ediyor. Ben olsam tam da böyle yapardım. Kendimi tanıyacak bu yeni varlığı(bir açıdan bakarsak düşük düzeyli bir rakip olacak bu varlığı); tek parça değil, binlerce, milyonlarca hatta trilyonlarca pikselden oluşan, her pikselin kendi içinde özgün ve kendi kendine yeterli olacağı ama tamamı bir araya gelmeden de bütünü oluşmayan bir varlık olarak tasarlardım. Bu da yetmez, bütünün oluşmasını da zamana bağlar, milyonlarca, milyarlarca yılda bu oluşumun tamamlanmasını öngörürdüm. Her bir insanı en uygun kıvamda (“… fi ahseni takvîm…”) tasarlar, ama en yüksek popülasyonunu da (insan vücudundaki hücre sayısı kadar) 100 Trilyon (bu sayıyı biraz daha düşünmemiz gerek) insan olarak tasarlayıp, bunların tam ve mükemmel, yani kendisini kavrayacak düzeye gelmesi için de 100 milyar yıl ön görürdüm. Bu 100 Trilyon hücreli varlığa insan adını verdi, ben de bu 100 Trilyon hücreli/insanlı varlığa, İNSANLIK derdim. Her canlının tâbi olduğu “erginlik teorisi” gereği, 15 Milyar yılda ergenliğe erecek ve 100 Milyar nominal yaşta da ölecektir. Bu, dev bir Yapboz/Puzzle oldu değil mi? Bu yapboz, yavaş, yavaş dolacak, evrimleşecek, gelişecek, olgunlaşacak ve Allah’ı hakkıyla idrak edecek seviyeye gelecek. Bazıları; hangi parçanın nereye gideceğine zaman zaman, yine, bu Yapboz’u var eden Allah müdahale ediyor diyorlar. Bana göre O, insanı o kadar yeterli yarattı ki, deneme yanılma ile de olsa, akıl ve özellikle ortak akılla bulmacayı tamamlamaya devam ediyor. Bunu başaracağız evlat, çünkü Allah böyle irade etti… Bizim dünyamız ortalama 10 Milyar nüfusludur. İnsan sayısı buralara geldiğinde, artan refah seviyesinin bir sonucu olarak, doğurganlık azalacak (zaten giderek azalmakta) ve dünya nüfusu 10 Milyarın etrafında salınım yapacaktır. Demek ki, bizim dünyamız gibi 1000 dünyaya daha ihtiyacımız var. Halbuki bizim galaksimiz gibi, nominal olarak söylüyorum, 100 milyar Galaksi var Evrende ve her Galakside de, nominal olarak 100 Milyar Güneş/Yıldız var. Eğer her Galakside bir yaşanabilir Dünya varsa, İnsan sayısı hemen 1 Seksilyon (10^21) olacaktır. Her Galakside birden çok insanlı dünya varsa, sen rakamları nasıl arttırabileceğini biliyorsun. Dünyadan başka yerde İnsan yoksa, o zaman tüm evrene buradan yayılacağız demektir. Yeteri kadar, yaklaşık 86 Milyar yılımız olduğuna göre, bu sürede Evreni rahat rahat doldururuz diye düşünüyorum. Bu durumda 100 Trilyon İnsan iyi bir rakam gibi görünüyor, bana… “Sen bir makalende yazmıştın, ben de oradan başlayayım. Allah ŞUUR’u yarattı, bunu yaşatacak olan RUHU (PROGRAMI) OLUŞTURDU. Bilinci ve idraki sağlayan bu programdır. İnsanı da şuurlu olarak tasarlayacağı için, bu Şuur programından her insana yükledi. Her program gibi, bu da bir kompüterde çalışabilir. Bu kompüter senin beynindir. Kendi içinde prosesler yapar ve rüya gibi, ilham gibi, vahiy gibi kablosuz bağlantılarla da dışarıdakilerle iletişim kurar. Bu kompüterin çalışabileceği enerjinin üretilebilmesi için senin bedenine ihtiyaç vardır, senin bedenini de bunun için var etti. Senin bendinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesi için Arza, o Arzların oluşabilmesi ve devinebilmesi için de bu koskoca evrene ihtiyaç vardır. Bu koskoca evren; senin beynindeki programın çalışabilmesi ve en az 100 Trilyonluk insan neslinin yayılabilmesi için var edilmiştir.” “Artık ekranlarımızı, resimlerimizi piksel sayıları ile tarif ediyoruz değil mi? Bir birim karede ne kadar çok piksel varsa, o kadar kaliteli görüntü oluşur değil mi? Geçen sefer sana Allah’ın aynadaki görüntüsünden bahsetmiştim. İşte o Allah’ın görüntüsündeki pikseller insanlardır. Sürekli piksel sayısı artmakta, piksellerin bilinçleri ve ilmi seviyeleri artmakta, eskilerin yerine daha mücehhez pikseller gelmekte ve resim giderek netleşmektedir. Bu tablo; statik değil, dinamik bir tablodur. Allah için her zaman bir zaman; her yer de bir yer gibidir. Ama bizim için böyle değildir. Biz zamanı ve mekânı zorunlu yaşamaktayız. Bizler gittikçe çoğalmakta, gittikçe sosyal olarak ve ilmi olarak gelişmekteyiz. Bana göre Allah’ın kendisinin bilinmesini ve tanınmasını sağlayacak olan şuurlu varlık, insandır. Cinleri de buraya dâhil edenler vardır ama, Kuran’da onlara ruhundan verip vermediğine dair bir beyanı yoktur. İnsana verdiğini ise açıkça beyan etmektedir.” “Sen erginlik teorisi kitabında yazmıştın; Adem oğullarının nominal yaşı 100.000 yıldır diye. Son Nebi ve Resul Hz. Muhammed ile ergenliğe ermişler, hukuken artık mümeyyiz yaşa gelmişler ve kalan 85.000 yıllık ömürlerinde, tasvirleri Kuran’da ip uçları olarak verilmiş olan Cennet hayatını oluşturacaklardır. Bu safhadan sonra Cennet hayatına geçilecek, tüm İnsin(ve evrenin) erginlik yaşı olan 15 milyar yılın dolmasına kadar kalan 1 milyar yıldan az fazla zamanda da, TAYY-İ MEKAN VE TAYY-İ ZAMAN özelliğini kazanarak; başta ilmi seviyeleri olmak üzere, daha da gelişeceklerdir. “Vechullah ve Vech-i Rabb” burada değildir. O, bundan sonraki safhanın sonunda tezahür edecektir. Bu ilmi ve sosyal evrim ve teknolojik gelişme hiç bitmeyecek ta ki…(?) Kalan 85 Milyar yılın dolması ile “… sümme ileyna turceun…” ifadesi tahakkuk edecektir. Yani tablo o zaman tamam olacak, Allah’ın tam bir görüntüsü, sureti tezahür edecektir. Bundan kastım; Allah’ın bilinmesi, kavranması ve idrak edilmesidir, bu Allah’ın Vechidir. Zira biz onun zatını, aslını göremeyiz. Vechini basar ederiz. Sen bu “…sümme ileyna turceun…” ifadesini, “sonra bize döndürüleceksiniz / sonra bize dönersiniz / sonra bize dönüşürsünüz…” gibi anla… Hallaç’ın söylediği de bu olsa gerek. “Ben bu tablonun bir pikseliyim, öyleyse ben ondanım ve oyum” önermesini, böyle anlamaya çalış. Her birimiz piksel, piksel ondan bir parçayız, tek başımıza onu temsil ve ilzam etmeyiz, onu temsil ve ilzam eden topluluktur demem, bundan dolayıdır. İşte Allah’ın başka bir Allah yaratması böyle bir şeydir. En sonunda ve ancak beraberce onu idrak edebiliriz, onu bilebiliriz. Problemi koyan da o, problemi çözen de o. Paradoksu güzel çözmüş, değil mi? Biz ise anlamaya çalışıyoruz, hepsi bu. Madem fıkralarla başladık, bir fıkra ile bitirelim evlat: Bilim adamları sonunda insanı yaratmayı başarmışlar. Demişler, “Gidelim Tanrıya bunu söyleyelim.” Tanrının huzuruna varmışlar. Tanrı sormuş, “Buyurun, ne için gelmiştiniz? Sözcüleri; “Artık biz çok geliştik, her şeyi öğrendik. Biz de insan yaratmayı başardık.” Tanrı; “Çok güzel, tebrik ederim. Peki, nasıl yapıyorsunuz?” demiş. Sözcüleri; “Biz de aynen, senin yaptığın gibi yapıyoruz. Şuradan bir avuç toprak alıyoruz ve “ der demez, Tanrı “Bir dakika” demiş, “Herkes kendi toprağını kullansın”… “Allah’ım sen mükemmel ve münezzehsin. Benim bu anlattıklarım, anlayabilelim diye söylediğim benzetmelerdir. Aslını nasıl olsa sen bize 86 Milyar yıl sonra gösterirsin” diye dua ederek bitirdi yaşlı Alabaş Koca sözlerini… Saygılarımla. H.Kayahan

Reşat Nuri Erol
03.08.2012
04:48

HÜSEYİN

VE

HARUN'dan

rica ve de beklenti...

FELSEFE ÇALIŞMAMIZ/KİTABIMIZ İLE "DERİNCE" İLGİLENMELERİ...

selam ve dua ile...

Reşat Nuri Erol
03.08.2012
06:50

LEVENT GÜLTEKİN

Ali Bulaç’ın önerdiği İslamcılığın kime ne faydası var?

Dün Perşembe

Ali Bulaç’ın başlattığı İslamcılık tartışmasına mütevazi bir katkı sunma niyetindeyim. İslamcılık bahsinde söz söyleme yetisi olanların başında hiç kuşkusuz Ali Bulaç geliyor. Bu mesele için harcadığı ömür, verdiği eserler, kısacası yılların emeği yadsınmaz bir gerçek. Meselenin teorik kısmıyla alakalı Ali Bulaç’ın söylediklerine diyecek yok elbette. Fakat kendi adıma teoriden ziyade İslamcılığın pratikteki yüzüyle alakalı birkaç kelam etme niyetindeyim. Teori ile pratik, söylenen ile gerçekleşen arasında bir dengesizlik olduğunu düşünüyorum. Esasında bütün ideolojiler benzer bir açmazı yaşıyor. Ekseriyetle kitapta yazan ile o fikri benimseyen insanların tutumları bir biriyle örtüşmüyor. Ali Bulaç’ın başlattığı tartışmada cevap vermediği ve ortada bıraktığı bir soru var. Bu tartışmanın asıl cevap bulması gereken kısmı, Ali Bulaç’ın da dikkat çektiği teorik ile pratik arasındaki farkın niçin bu kadar açık olduğu sorusudur. Evet, savunulan ideoloji ile yaşanılan ideoloji niçin bu kadar farklı? Niçin insanlar savundukları değerleri pratikte geldiğinde terk ediyorlar? Ali Bulaç ve bu meselelere kafa yoran diğer aydınların asıl cevap araması gereken yer burası değil mi? Niçin insanlar yolda ‘gömlek değiştirme’ ihtiyacı hissediyorlar? İslamcılığın nesi eksik? Nesi yeterli değil? Türkiye’de, Mısır’da, İran’da ve Pakistan’daki İslamcı hareketlere baktığımızda, Ali Bulaç’ın tanımladığı gibi 3. dönem İslamcılarına kadarki süre hep teoriyle geçirilmiş bir zaman dilimidir. Yani yazılanları, söylenenleri, savunulan fikirleri, sunulan çözüm önerilerin uygulanabilirliğini uzun süre test etme imkanı bulunamadı. Çünkü ileri sürülenlere göre İslamcılık şahsiyetli, yüksek kültürlü, nezaket sahibi, ahlaklı bir toplum; adil, vicdanlı, merhametli de bir devlet tasavvur ediyordu. Son 15 yıldır ise kitaplarda, düşünce adamlarının görüşlerinde dile getirilen ‘muhteşem hayat tarzı’nın ne kadar realize olacağını görme şansımız oldu. Peki ne gördük? İslamcılık gerçekte uygulanabilir bir düşünce sistemimiymiş? Türkiye’deki siyasal İslamcılığın kalesi konumundaki Refah partisinin iktidar olması ile beraber ortaya ilginç bir durum çıktı. Ali Bulaç bu durumu “iktidar imkanlarına yenilme” diye adlandırıyor. Peki bu insanların iktidar imkanlarına niçin yenildikleri sorusunun bir kıymeti yok mu? Yenilen bir kişi, iki kişi değil ki bir topluluğun tamamı. Niçin yıllarca İslamcılık savunusu yapanlar iktidarın etkisi ile başka bir hal alıyorlar. Kaldı ki bu sadece Erbakan’da olan değişim de değil. Benzer bir durumu AK Parti iktidarında da gördük. Hatta daha ağır dönüşümü. Hayatlarının büyük kısımlarını ‘İslamcı’ diye sürdüren insanlar bir gecede ‘muhafazakar-demokrat’ olup çıktılar. Peki niçin? İslamcılıkta ne bulamadılar da muhafazakar demokrat diye bir tür icat ettiler? İslamcılık, savunucularını ne olmaktan veya ne yapmaktan alıkoyuyordu? Bu meselenin bir yönü. Beni asıl ilgilendiren yön ise şu: İslamcıların kişisel kalitesizlikleri, kişisel düşük tercihleri, kişisel bayağılıkları, kişisel zayıflıkları, kişisel yetersizlikleri, liyakatsizlikleri… İktidar süreçleri bize İslamcılığı dünya için büyük bir kurtuluş reçetesi diye sunanların esasında kendilerinin derin bir karanlığın içinde olduğunu gösterdi. Kabul etmek gerekiyor ki İslamcılık denen düşünce sistemi öncelikle kendi mensuplarını itibarlı, yüksek kültürlü, sağlam bir şahsiyet, esaslı bir ahlak sahibi yapmadı. Ya da yapamadı.. Bugün İslam Dünyası denen coğrafyanın içinde bulunduğu sefaletin temelinde ne yatıyor? Türkiye’de veyahut Mısır’da ya da İran’da İslamcılık topluma ne verdi? Bedava hastane, bedava erzak, bedava okul, bedava yol, su, köprüden başka ne önerdi? Eğer önerdiyse niçin kabul görmedi? Önerenlerin kendileri önerdikleri değerleri ne kadar benimsediler? İslamcılık görünürde toplumu taşıdığı değerleri ile değil maddi değerlerle ayartmaya çalışmaktan başka ne yaptı? Toplumun hangi yüksek ahlaka ulaşması için ciddi bir çaba gösterdi? Hangi meselede yüksek bir bilinçle tutum belirledi? Mısır’da, Türkiye’de veyahut herhangi bir Müslüman ülkede İslamcılığından dolayı itibarı hak eden bir topluluk gösteremiyor olmamızın nedeni nedir? İslamcı oldukları için daha entelektüel, daha ahlaklı, daha bilinçli, daha yerli, daha şahsiyet sahibi; mimariden, sanattan, müzikten, edebiyattan anlayan bir topluluk görebiliyor muyuz herhangi bir yerde? Bugün Suriye’de yabancıları kendi topraklarına müdahaleye çağıran İhvan hareketi İslamcı değil mi? Türkiye’de Suriye’ye yabancı müdahalesi isteyenler İslamcı değil mi? Pakistan’daki toplumsal sefaletin sürekliliğinden en az devlet kadar bölgenin İslamcıları sorumlu değil mi? Mısır’da dünya sisteminin elinde oyuncak olmaya aday yapı İslamcılığı ile var olmadı mı? Libya’da Nato bombardımanını büyük sevinçle karşılayanlar o ülkenin İslamcıları değiller miydi? Hülasa ortada bir sorun var. Bir tarafta kurtuluş reçetesi olarak sunulan ama diğer tarafta da daha kendi mensuplarını adam edememiş bir ideoloji. Kabul etmek lazım ki İslamcılık Müslüman toplumlarda ‘daha Müslüman’ diye bir yapı oluşturarak toplumun bir kısmını diğerinin gözünde ötekileştirdi. İslamcılığı benimseyenleri de kendi ülkelerine, kendi toplumlarına, komşularına, arkadaşlarına, anne-babalarına, çocuklarına, kültürel değerlerine yabancı yaptı. Ortaya tuhaf anlaşılmayan bir insan tipi çıkardı. Siyasallaşan Müslümanın önceliği dinin en temel esası olan ahlaki hassasiyetten, siyasi hassasiyete kaydı. İnsana saygıyı ‘dindara saygı’ diye değiştirdi. Dindar olan ama her türlü bayağılığı bünyesinde taşıyanları dindar olmayan ama sağlam ahlaklı insana tercih etti. İslamcılığa yükledikleri olağanüstü değer yüzünden toplumun bir kısmını dünya sisteminin elinde oyuncağa döndürdü. Hatta ortalama Müslümanı siyasallaştırarak dünya sisteminin rahatça yutabileceği bir lokma kıvamına getirdi. Esasında dini ‘iyi, namuslu, ahlaklı insan’ olma aracı olarak gören toplumu, dini ‘iktidar elde etme’ aracı olarak görmeye yöneltti. Dini Allah ile kul arasından alıp kul ile kul arasındaki ilişki kriteri haline getirdi. Yani demek istediğim odur ki İslamcılık denen ideoloji, hayat tarzı kendi mensuplarını bile daha adam edememişken toplumları nasıl adam edecek? Bu soruya cevabı olan varsa bizi aydınlatsın lütfen. twitter.com/acikcenk

Reşat Nuri Erol
04.08.2012
08:16

Ali Bulaç Başbakan'ı sevmek Bu sorunun cevabını ancak ben verebilirim. Çünkü herkes kimi sevip sevmediğini kendisi bilebilir ancak. Dışarıdan birinin buna karar vermeye kalkışması isabetli olmaz. Böyle bir suali sormak da esasında saçmadır. Ama Mehmet Ocaktan, iç dünyamı avucunun içine almış gibi buna karar verebiliyor. Allah onu affetsin, bugün İslamcılık tartışmasına devam etmeyi planlarken konuyu değiştirmeme sebep oldu, gündemi sabote etti. İslamcılık tartışması bu konudan çok daha hayırlıdır. Belki de ilk defa medya ve belli çevreler Ramazan ayında saçma sapan, sun'i konuları gündeme getirip mübarek oruç ayını millete zehir edemediler. Yıllardır 1994 MGK'nın ana çerçevesini çizdiği konsept içinde malum bazı ilahiyatçılar Ramazan ayını ve Kurban Bayramı'nı millete zehir ediyorlardı. Hamdolsun etkileri kırıldı. Bu sene hayati meselelerimizi konuşuyoruz, kendi aramızda müzakeresini yapıyoruz. "İslamcılık tartışması" da seviyeyi düşürmeden bu meyanda sürüyorken, Star'dan Mehmet Ocaktan niyet okuyup sübjektif suçlamalarda bulunarak benim eleştirilerimi "R. Tayyip Erdoğan'ı sevmeyişime" bağladı. Ocaktan'ın bir miktar İslamî kültürü olduğunu biliyorum, şunu kendisine soruyorum: Efendimiz (sas) "Ben sizin kalbinizi yarıp içinde olanları bilemem, zahire göre hükmederim." derken, sen nasıl oluyor da benim Başbakan'ı sevmediğimi bilebildin? Yoksa ermiş misin? AK Parti'yi eleştirmek R. Tayyip Erdoğan'ı sevmemek mi? Hayır. Daha önce bu köşede yazdım: "Zaman yazarı Başbakan'a çakmaz." Elbette "AK Parti"ye bir sitemim, bir eleştirim var: "Sitemim", 150 yıllık bir İslamcı mirasın enerjisini kullanırken, referansı reddedip özünde adil olmayan verili iktidarı hedeflemesidir. "Eleştirim", göçün ve kentin muhalefeti, umudu ve iddiası olan büyük bir toplumsal hareketin kurucu zihniyeti kendisine ait olmayan bir iktidarı kullanırken değişimci karakterini kaybedip muhafazakârlaşması; ahlakileştiremediği ve adilleştiremediği iktidar üzerinden toplumun sekülerleşmesine ve giderek Protestanlaşma sürecine girmesine -istemeden de olsa- katkıda bulunmasıdır. "En nâsu alâ dini mülûkihim: İnsanlar yöneticilerinin dini üzeredir", başka deyişle "halk padişahın dinindendir". İktidarın yaslandığı zihniyet kitlelere sirayet eder. Bir süre sonra iktidarın arz ettiği şey talebe, halkın talebi iktidarın arzına dönüşür. Bu siyaseti yozlaştırır. Söz konusu kısır döngüden çıkış yolu "Batılı demokrasiler" değil, "Allah'ın muradına ve halkın iradesine dayalı müzakereci siyaset"tir. Yalçın Akdoğan nazikâne serzenişlerinde haklı. Ama o da bilir ki AK Parti'yi eleştirmek hem haktır hem görevdir; R. Tayyip Erdoğan'a buğzetmek demek değildir. Aksine sevmektir. Bir söz var: Seni ağlatanın yanına git, güldürenden uzak dur. Sayın Erdoğan buna ne kadar riayet ediyor, bilemem. Bugünlerde Başbakan'ı birileri fena halde dolduruşa getirmeye, İslamî cemaatlerle arasını açıp 10 yıllık performansı sona erdirmeye çalışıyor. Mehmet Ocaktan'ın son yazısı da bu kanaatimi pekiştirdi. Bildiğim bir şey varsa, Sayın Başbakan'ın etrafında örülen etten duvarı aşıp ona ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğudur. Medya üzerinden yazılıp çizilenler, konuşulanlar da ona yanlış aksettiriliyor, sizin bir cümleniz üç cümle yorum içine yedirilerek ona sunuluyor. Ve bu teamül öyle boyutlara ulaştı ki, ifade özgürlüğünü yok ettiği gibi ekmeğinizle oynama noktasına ulaşmış bulunuyor. "Sayın Başbakan'ım filan kanalda aleyhinizde şu konuşuldu, hemen programı iptal ettirelim" diyorlar veya kendileri re'sen Başbakan'ın haberi olmadan arayıp programları iptal ettiriyorlar. Ocaktan ve etten duvar bizi medyadan tümüyle silip süpürmek mi istiyor? Korku imparatorluğunda da rızık Allah'tandır. Fikir adamları partilerden daha ileride, partiler de devletten daha ileride olmalı, yazarlar partileri, partiler devleti değişen şartlara göre reform yapmaya zorlamalı. Bizim "Padişahım çok yaşa" diye bağırıp iktidarı köreltenler, partiyi devletin, fikir adamlarını partinin gerisine düşürüp Türkiye gemisini yüzdürebileceklerini sanıyorlar. Bu mümkün değildir. Sayın Başbakan bizim Kürt sorunu ve Suriye'ye ilişkin eleştirilerimizden haberdar olsaydı bugün bu noktada olmazdık. Başka konular da öyle. Bir gün R. Tayyip Erdoğan'la görüşme fırsatımız olur elbet. Niyetim hayırlısıyla Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı görevini de tamamlasın, diğerleri gibi evine çekilsin. O zaman -ömür vefa ederse- onu ziyaret eder, helalleşiriz. Belki o güne kadar hatırat yayımlarım. İşi ne hale getirdiler. "Ya sev ya terk et" veya "Beni sevmeyen ölsün" günlerine döndük... a.bulac@zaman.com.tr 04 Ağustos 2012, Cumartesi

Reşat Nuri Erol
04.08.2012
08:48

Ömer Lekesiz

oflekesiz@hotmail.com

04 Ağustos 2012 Cumartesi

Siz Bahattin Yıldız'ın ellerini görmüş müydünüz?

İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışan baylar, siz Bahattin Yıldız'ın ellerini hiç görmüş müydünüz? Siz diyorsam, siz tuzu kuruda olanlar, siz menfaat elekleri ölünceye kadar işleyenler, siz üniversitelerdeki, televizyonlardaki, gazetelerdeki, şirketlerdeki steril mekanlarında maroken koltuklarına gömülüp, bol üfürtülü klimalar altında vatan kurtaran, İslamcıların varlığı nedeniyle uykuları kaçan baylar sizi kastediyorum. Sizler Bahattin Yıldız'ın ellerini görmüş müydünüz? Görmemişsinizdir. Hem nereden göreceksiniz ki? Onun elleri kalem ve silah kullanmakla, ekmeğini ağır işlerden kazanmakla nasır tutarken sizin elleriniz Müslümanları İslamcı, dinci, İrancı olarak fişlemekle meşgüldü. Halen fişleme işinde misiniz bilmiyorum ama öyleyseniz ihbarınız eksik kalmasın, ellerini görmediğiniz Bahattin Yıldız'ın herkesçe bilinmeyen işlerinden birkaç tanesini size ben bildireyim: -İzmir İmam Hatip Lisesi'ni bitirdi. -80 darbesinden hemen önceki sıkıyönetim günlerinde kapatılan Milli Türk Talebe Birliği'nin misyonu ölmesin diye 'Mahalli Teknik Takımlar Birliği' adıyla bir dernek kurarak o misyonu yaşatmaya çalıştı. - Akıncılar'da il başkanlığı, bölge başkanlığı yaptı. -Mavera, Güldeste, Gurbet, Selam, İmza, Müslüman Genç dergilerinde, Milli Gazete'de, Yeni Devir'de, www.dunyabulteni.net ve www.yorum-online.de'de yazdı. Mahlası: Abdülhamit Muhaciri ve Ferhat Dağcı'ydı. -Savaşan Afganistan, Cihat Günlüğü, Karda Ayak İzleri, Kar Çiçeği, Güllerin Vedası, Ümmetin Yüreği adlı anlatı, günlük, roman ve öykü kitaplarını yazdı. -Afgan Cihadı'na katıldı, savaşırken yaralandı, birçok ameliyat geçirdi. -İnsan ve Medeniyet Hareketi'nin, birçok derginin ve kimi yayınevilerinin kuruluşlarına önderlik etti. -İHH'nın yurt içindeki ve dışındaki yardım organizasyonlarında hizmet etti. Bu maksatla Balkanlar'da, Keşmir'de, Afganistan'da bulundu. -Nezik köyünden Srebrenitsa'ya yapılan yüz on kilometrelik 'Barış Yürüyüşü'ne katıldı. -Nerdeyse tüm zamanlarını onlara vakfettiği gençler için Avusturya başta olmak üzere Avrupa'da ve Türkiye'de dönem dönem gençlik kampları kurdu. -Afganistan'da İHH'nın bir yetimevi projesini hayata geçirmek için bulunurken uçak kazasında yine İHH'dan Faruk Aktaş'la birlikte şehid oldu. -Bahattin Yıldız sağlam, özü-sözü doğru bir İslamcıydı. -Aynı zamanda birçok insanın yetişmesinde büyük emeği geçti. Şimdi onların büyük çoğunluğu televizyon kuruluşlarında, basında, devlet kurumlarında, özel kuruluşlarda yöneticidirler ve sizin çok sevdiğiniz söyleyişle İslamcılığı tüketmiş AK Parti için çalışıyorlar olsalar da onlar yine Bahattin Yıldız'ın çocukları ve kardeşleri. -Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş'ın isimleri şimdi İHH tarafından Kenya, Serendib, Afganistan, Kamerun ve Tanzanya'daki eserlerde yaşıyor. Anıları akıllardan zaten hiç silinmeyen bu şehidler hep dualarla anılıyorlar ve anılmaya da devam edecekler inşallah. Fişlemek için adlarını, sanlarını, yerlerini bilmediğiniz ancak varlıklarından emin olduğunuz onlarca Bahattin Yıldız'ın da sessiz sedasız yaşadığını çok iyi bilen siz muhbirler tayfası, şimdi siz söyleyin: İslamcılık hareketinin onların omuzlarında yükseldiğini bilmiyor musunuz? Bu hareketin gücünün güçsüzlerin gücünden kaynaklandığını bilmiyor musunuz? İslamcılığı tükettiğine inandığınız AK Parti'nin sizler için bir put ama İslamcılar için bir put olmadığını, her oluşum gibi onun da mühleti olan bir iş sayıldığının bilincinde bulunulduğunu bilmiyor musunuz? İslamcılığın örgüt merkezli değil fert merkezli olduğunu ve -dolayısıyla sistemin partilerinden bir parti olarak AK Parti'nin evveli ve ahiri ne olursa olsun- Recep Tayyip Erdoğan'ın İslamcılar tarafından sevildiğini, sevilmeye de devam edileceğini bilmiyor musunuz? Siz Bahattin Yıldız'ın ellerini hiç görmeyen müstekbir ve muhbir yazıcılar benim dedem ve babam başka Bahattinlerin ellerini görmüşlerdi, bense Bahattin Yıldız'ın ellerini gördüm. O ellerin insanlara hizmet edişlerini gördüm, dua dua göklere yükselişlerini gördüm. Onlardan taşan bereketi gördüm; onlardan utanarak var oldum ve onlar sayesinde başımı hep dik tuttum. Bahattin Yıldız görevini yapıp gitti; şimdi onun yetiştirdiği onlarca dil hem onu rahmetle anıyor hem de onun bıraktığı yerden insanlık yükünü omuzluyor. 'Hani nerede İslamcılar, gösterin?' diye soran sizlerse oturup kendi köksüzlüğünüze ve kendi körlüğünüze ağlayın. İslamcıların yaşadığına onlardan kendilerine Din ve dünya adına bir iyilik ulaşmış sessiz, ağızları dualı ve teşekkürlü binlerce insan şahittir. Peki, İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışanlar, sizin şahitleriniz kimlerdir? İşlerinizi, sözlerinizi şeytanınızdan başka selamlayan var mı?

Reşat Nuri Erol
04.08.2012
08:58

Yasin Aktay yaktay@yenisafak.com.tr

04 Ağustos 2012 Cumartesi

İslamcılığın Elif-bâsı

Vaktin birinde, köyün birinin boş bulunan imam kadrosuna müracaat eden iki kişiden biri bizzat köylüler tarafından seçilecekmiş. Köyün ahalisi ilk defa başına gelmiş bu işlem için bir yöntem tespit etmeye çalışırlar. İstişareler sonucunda adayları imtihan etmeye karar verirler. Bu iş için önce bir jüri tespit edilir. Jüri adayları ilk etapta okuma-yazma imtihanına tabi tutar. Tutar tutmasına ama jürinin kendisi okuma yazma bilmemektedir. Yine de kulaklarına çalışan bir tarzı takip ederek adaylarden bir tahtaya 'öküz' kelimesini yazmalarını isterler. Adaylardan biri hemen çok bilmiş müsthezi bir edayla 'öküz' diye yazar. Ne beklersiniz? Okuma yazma bilmeyen köylü bir şeye benzetemez tabi. Diğerinin yazmasını isterler. O da belki bilmediğinden belki de köylüdeki zaafı hemencecik farkettiğindendir, tahtaya kelimeyi yazmak yerine hızla ve üstünkörü bir öküz resmi çizer. Köylü resmi görür görmez 'aha işte bu!' der. Mümtaz'er Türköne ile Ali Bulaç arasında İslamcılık üzerine cereyan eden ve Necdet Subaşı'nın bir yazısı üzerine yeni bir hal alan tartışmayı izledikçe bu darb-ı mesel gelip zihnimin bir yanına yerleşti. Zira bana öyle geldi ki, Türköne önünde İslamcılık olarak gerçekleşen hiç bir şeyi görmüyor ama Ali Bulaç'ın ona çizdiği İslamcılık resmini gördükçe 'işte bu!' diyor. Türköne'nin okur-yazarlığı olmadığını söyleyemeyiz tabi ama İslamcılık tanımının ısrarla İslamcılığı ıskaladığını söylemek zorundayız. Şimdi İslamcılığın tarihi üzerine yazdığı doktora teziyle İslamcılık literatürüne önemli katkıda bulunmuş Türköne'nin İslamcılığın elif-bâsını bilmediğini söylemek biraz ayıp karşılanabilir. Türköne'nin hoşgörüsüne güvenerek açtığı tartışmaya bu sert noktadan girmek istiyorum. Evet Türköne'nin İslamcılık tanımı ve tahlilleri belki İslamcılığın çok dar bir tezahürü için geçerli ama bu haliyle de İslamcılığı sınırlayan, toplam gerçekliğini ıskalayan ve ıskalatan bir işlev görüyor. İşin ilginci bir siyaset bilimci olarak Türköne'nin benimsediği İslamcılık tanımında siyasetin tanımı da çok sorunlu. Aslında İslamcılığın hakikatini ıskalamasının bir sebebi de siyaset tanımının sorunlu veya çok dar olması. Veya belki ona cevap yetiştirmeye çalışan Ali Bulaç'ın İslamcılığı tarif etmek için çizdiği resim üzerinden gidince oraya kaçınılmaz olarak ulaşıyordur. Belki Ali Bulaç okuma-yazma bilmediğini düşündüğü Türköne'ye anlayacağı şekilde hitap etmeyi tercih ediyordur. Ama doğrusu Ali Bulaç'ın tarif ettiği ve bu haliyle kaçınılmaz olarak yasını tutmaya koyulduğu İslamcılığın cenaze namazını kılmak da Türköne'ye düşüyor. Peki yıllarını İslamcılık ilmi yaparak ve bunun mücadelesini vererek geçirmiş olan Ali Bulaç'ın da daha kapsamlı bir İslamcılık tanımına sahip olmadığını söyleyebilir miyiz? Burada işin biraz daha karışması pahasına, Bulaç'ın da tarif ettiği veya mücadelesini verdiği İslamcılığın kendi hayatı içinde de dönem dönem anlaşılmaz iniş-çıkışlar yaşadığını görünce, bunu işin tabiatı gereği kabulleniyoruz. Çünkü gerçek İslamcılık tanımı gereği beşeri bir yorumdur, bu yoruma sahip insanların yorumlarında bilgileri, tarihsel ufukları ve tecrübeleri muvacehesinde değişimler yaşanmasında şaşılacak bir şey yok. Ama Bulaç'ın söylemlerinde İslamcılık neredeyse vahyedilmiş bir mutlak otorite diliyle ifade edilince ona karşı çıkmak da ilahi bir otoriteye karşı çıkmak gibi algılanıyor ve konu tartışmaya Bulaç'ın noktayı koymasıyla kapatılmış oluyor. Bu haliyle Bulaç'ın İslamcılık tanımı resmin aktardığı dolaysız anlamın mutlaklık iddiasına yaklaşıyor. Ama işin garip tarafı, Türköne'ye aktardığı resim Türköne'nin İslamcılığın sonunu ilan etmesini daha da kolaylaştırıyor. Eee, Bulaç'ın çizdiği resimdeki İslamcılık hakkaten ölmüştür, çünkü gerçek bir şey değil, hayatla, insanla, tarihle, dahası en geniş anlamıyla, Ebu Hanife'nin tanımladığı şekliyle fıkıhla bağı olmayan bir İslamcılık, metafizik bir İslamcılık ne kadar yaşayabilir? Allah rahmet eylesin, ama bu arada biz de Bulaç ile Türköne'nin bu diyalogda ne kadar iyi anlaşabiliyor olduğuna dikkat kesiliyoruz. Allah bu diyaloglarını artırsın, daha da verimli kılsın? Bu diyalog bana nedense İslamcılığı anlatmak için resme ihtiyaç duymayacak, yazıyı ve yazının avantajlarını devreye sokacak bir elif-bâya ihtiyaç duyduğumuzu söylüyor. Madem elif-bâdan gideceğiz ilk etapta Türköne ile Bulaç'ın arasındaki elif mesabesindeki bir tartışmadan yola çıkarak başlayabiliriz. Bulaç'ın benim de katıldığım ama sonradan Bulaç'ın zihninde neye dönüştüğüne emin olamadığım bir önermesi var. 'Her Müslümanın bizzarure İslamcı olduğu' önermesi bana göre de doğrudur, ama Türköne bu önermeye karşılık neden iki ayrı sıfata ihtiyaç duyulduğunu Müslüman sıfatının İslamcıya neden yetmiyor olduğu sorusunu soruyor. Belli ki, bu soru, Türköne'nin takıldığı temel ve gayet basit bir soru, aslında cevabı da son derece basit, hatta alfabe düzeyinde bir cevap. Cevabı yine basit bir soru: Müslümanın Müslümandan başka bir isminin veya vasfının olamayacağı hükmünü nerden çıkarıyorsunuz? Kur'an'da Müslüman (Müslim) aynı zamanda mümin, aynı zamanda muhlis, aynı zamanda, muhsin olarak ve daha bir sürü başka vasfıyla niteleniyor. Müslim sözcüğü bunların hepsini bir bakıma içeriyor, ama bu isimlerin her biri Müslim olanın başka özelliklerine, vasıflarına işaret eder. Müslim sözcüğü Müslümanın her yanını anlatıyor olsa bütün bu vasıflara neden ihtiyaç duyulsundu? Kur'an'ın kendisi bizzat Müslümanın vasıflarını çoğaltmışsa biz kullara ne düşer?Yyeter ki bu vasıflandırma Kur'an'ın çizgisinin dışında olmasın. Peki İslamcı Müslümanın hangi vasfını işaret ediyor ve bu vasfı ne kadar geçici, ne kadar aslî, ne kadar modern, ne kadar siyasal? Siyasal olan aynı zamanda modern olmak zorunda mıdır? İslamcılık sadece bir muhalefet söylemi midir? Öyle olsa Abdülhamid'in İslamcılığı veya Mehmed Akif'in Osmanlı'nın beka sorunsalına ve ittihad-ı İslam idealini hedeflemiş İslamcılığı hangi iktidara muhalif bir söylemdir? Bunlar çok basit ve arkası gelecek sorular, cevabı da basit sorular aslında. Ama madem elif-bâdan gidiyoruz, bu basitliği de göze alacağız. Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne'nin başlatmış oldukları, bu verimli tartışmaya Star'dan Murat Güzel ve İbrahim Kiras ile Yeni Şafak'tan Ömer Lekesiz ile Yusuf Kaplan çok değerli katkılar yaptılar. Ama ben biraz farklı bir kulvar deneyereek tartışmaya devam edeceğim. Şimdilik Elif üzerindeki temrinlerimizi sürdürelim.

Sayfa: 3 / 3 (28 Yorum)Prev12[3]Next


YorumYap

Sayı: 163 | Tarih: 29.7.2012
Mahir Kaynak
CHP’nin ideolojisi
Devlet Kurmak
1751 Okunma
28 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
‘Esat gitsin’ derken fena halde plansız
Arz-ı mev’ûd
784 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Görülmemiş bir Hürriyet ve Fırsat Var Ama...
Kuransız Hayat
494 Okunma
Emine Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Güç mü,fikir mi?Hangisi"güç"?
PARAYLA DEĞİL SIRAYLA
488 Okunma
1 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
"Büyük Kürdistan" bir Amerikan sorunudur
Mücadele ve Umutsuzluk Arasında
487 Okunma
Tayibet Erzen