Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012
10639 Okunma, 27 Yorum

 

 

National kollektivizm….

 

Benim komşularım var, bunlar Hıristiyan, Hindu, Budist veya ateist ler. Ben ise Kur’an ın öngördüğü şekilde iman etmeye çalışıyorum. Ancak dışarı çıkıp bisikletime bindiğim zaman herkes selam verir. Birkaç gün ortalıkta görünmesem hemen aramaya başlarlar. Ortak bir ideolojimiz yok. Aynı dinin mensupları değiliz. Dünyadaki hedeflerimiz aynı değil. İnançlarımız aynı değil. Peki biz neyi paylaşıyoruz?

 

“Adil Düzen’in Çağrıştırdıkları” başlıklı yazıda Marx’ın ortaya koyduğu sistemin bir özetini yapmıştık. Özellikle bazı noktalarının altını çizerek. Neydi bunlar?

  1. Ali şeriati’nin “Ben eğer cömert isem, ya da çok gayretli ve kahraman isem, feodalite (derebeylik) düzeni içinde büyüyüp olgunlaştığım içindir. Paragözün biri isem, burjuvazi (kentsoylu düzeni) içinde doğduğum içindir. Ata binip pala sallayan biri isem aşiret (boy) düzeni içinde yaşadığımdan dolayıdır “ Demek ki, suçlu olan insan değil, topluluktur. Insanın kişiliğini belirleyen de topluluktur. Ona göre insan seçebilen bir varlık değildir. (Ali Şeriati’ye göre)
  2. Marxizmin hedeflerini de ortaya koyan Proudhon’un görüşlerine yer vermiştik. Neydi bunlar? " Halk bankasının kurulması, karşılıklı kredi örgütlenmesi, böylece kapitalistlere ödenen faizin kalkması, nakit paraya değil mala çevrilen bonolar çıkartılması özgür ve bağımsız üretici dernekleri olan işçi şirketleri kurulması vb.”  Proudhon, küçük üreticilerin kendi dernekleri tarafından oluşturulan bir özerk komünler federasyonu aracılığıyla bireylerin hak ve isteklerinin birbirini dengeleyeceğini, böylelikle bireyin korunacağını ileri sürmüştür. Buna Marx’ın “köylü bilinci, proleter bilinci, burjuva bilinci” gibi bireyleri mensup oldukları topluluğa göre değerlendiren anlayışı da eklemek gerekir. Marx da bireyi seçebilen bir varlık olarak kabul etmez.
  3. Adil Düzen ne öneriyor? “Kredileşme sisteminin kurulması ve böylece faizin ortadan kaldırılması, Para yerine mal senedinin kullanılması, Emeğin sermayeye katılması/sermayeden pay alması, aynı idealleri paylaşan gurupların bir arada olması (ocak, bucak, vs.),  Komün’ü oluşturan bireylerin tercihine göre değil, yönetenlerin tercihine göre insanların seçilmesi” gibi homojen olmayan sınıflara ayrılmış küçük toplulukların oluşturacağı komünlerde ideal birlikteliği ile çözüm önermektedir.

 

Gerek Ali Şeriati ve gerekse Proudhon’un ortaya koyduğu perspektif hemen hemen aynıdır. Ali Şeriati’nin referansı Islam, Proudhon’unki ise Marx’tır. Aralarındaki tek fark budur. Ali şeriati’nin önerileri denenmeye çalışıldı ancak başarılı olmadı. Marx’ın önerilerinin sonuçlarını ise hepimiz biliyoruz.  Bu manada “Adil Düzen”in de önerdiği şey, Ali Şeriati ve Marx’dan farklı değildir.

 

Marx’ın “tek tip toplum” anlayışı, Heidegger ile birlikte Nazi Almanyası’nı ve Mussolini’nin İtalyası’nı doğurmuştur. Başlangıçta bu “Sermaye’ye karşı girişilen bir hareket”ten başka bir şey değildi.  Fakat ayrıştırılmış toplumların Nation’ları sebebiyle, başka guruplarla çatışma doğurabileceğini de hesaba katmış idiler. Sermayeye karşı girişilen bu hareket, bilinçli bir ayrıştırma operasyonu ile, tek tip topluluk yaratmak, ve temelde Marx’ın önerdiği hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlıyordu.

 

Bugün, “Adil Düzen” de benzer önerilerle komünal bir yapı içerisinde kolektif yaşam öneriyor. Aynı idealleri paylaşan gurupların bir arada olacağı, ayrıştırılmış topluluklar ile sermayeye karşı bir hareket oluşacağı düşünülüyor. Bu durum, Heidegger’in Sermayenin baskısı karşısında duyduğu “nefret” algısıyla ortaya koyduğu “tepki”den farklı bir şey değil.

 

Resulullah Medine’ye hicret ettiği zaman homojen bir yapı vardı. Hicretten önce Yesrib'de (Medine) Kurayza, Kaynukâ' ve Nadîr kabilelerinden oluşan Yahudiler, Güney Arabistan kökenli Evs ve Hazrec Arap kabileleri, Kudâa kabilelerinin ve hatta Amâlika'nın bakiyyelerinden oluşan kabileler ve bunların yanında sayıları az da olsa, daha ziyade köle olan, başka etnik kökenli, meselâ İranlı insanlar bulunuyordu.

 

Medine halkı hadarî, yani yerleşik hayat sürmekle birlikte, yönetimde, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda kabile gelenekleri hâkimdi. Kabilelerin başkanları vardı. Kan davaları yaygındı. Merkezî bir otorite mevcut değildi. Bir başka ifade ile şehrin ortak bir yöneticisi yoktu. Arap ve Yahudi kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde ayrı ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Her topluluk, biri diğerinden birkaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Arap ve Yahudi kabileleri arasında zaman zaman ciddî anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bununla birlikte çeşitli siyasal nedenlerle birbiriyle ittifak kurdukları da oluyordu; Arap kabileleri zaman zaman birbirlerine karşı Yahudi kabileleriyle işbirliğine gidiyorlardı. Evs kabilesi, Kurayza ve Nadîr ile, Hazrec kabilesi de Benî Kaynukâ' ile ittifak kurmuştu. Evs ve Hazrec reisleri ortak bir kral etrafında birleşmek için çaba sarfettilerse de bunu başaramamışlardı. Reislik konusunda şiddetli rekabet bu projenin uygulama alanına konulmasını imkansız hâle getirmişti. Ortak bir yol bularak Evs ve Hazrec'den birer başkan seçmeyi ve bunların müştereken, sırayla veya birer yıl dönüşümlü olarak görev yapmasını düşündülerse de bu planlarını da uygulama alanına geçirememişlerdi.

 

Resulullah, Medine'ye hicret ettiği sırada burada bütün şehir halkını kapsayan bir idârî yapı mevcut değildi. Her kabile kendi içinde birlik oluşturuyordu. Hz. Peygamber, kardeşleştirme müessesesi ile Müslümanlar arasında birliği sağlamlaştırdıktan sonra şehre, Müslümanları, gayrı müslim Arapları ve Yahudileri içine alan ve daha önce Medine tarihinde hiç rastlanmayan bir siyâsî-sosyal yapı getirdi. Bu yapı, etnik kökenleri ve dinleri farklı çeşitli gruplardan, federasyonlardan oluşan bir konfederasyon idi. Bu teşebbüs her şeyden evvel şehir halkının barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak gayesini taşıyordu. Müslümanların yanısıra Medine toplumunu oluşturan Yahudileri ve diğer grupları bir şehir devleti halinde teşkilatlanmaya ikna etti. Durumu müzakere etmek üzere Enes b. Mâlik'in evinde bir toplantı yaptı. Bu toplantıya katılanlar Medine toplumunu yeniden düzenleyen bir sistem oluşturmaya karar verdiler; birbirleriyle ve yabancılarla ilişkilerini, idârî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini, haklarını ve sorumluluklarını belirli esaslara bağlayan bir metin hazırladılar.

 

Bu vesikanın imzalanmasından sonra Resulullah “Başkan” olmuş, topluluğu oluşturanlar arasında da bir “vatandaşlık” bilinci yerleştirilmiş oldu. Homojen bir toplum olmakla birlikte, üzerinde yaşadıkları toprakları paylaşmış olmaktan kaynaklanan hakların korunduğu, bireylerin veya gurupların tercihlerine saygılı bir sosyal devlet ortaya çıkmış oldu. Yani, Muhammed devletin başkanı olmuştu ancak bu başkanlık topluluğun seçimi ile gerçekleşmişti. Üstelik Müslüman guruplar azınlıkta olmalarına rağmen, diğerleri de ikna edilerek bir devlet haline dönüşmüştü. Bu anlaşma aynı zamanda “Sosyal Devlet”in de temellerini atmış oldu.

 

Sonraları anlaşmanın maddelerinden yola çıkarak Medine vesikası farklı yorumlara da neden oldu.  Mü’minlerin kendi aralarında yardımlaşması, (aynı şekilde diğerlerinin de), mali sorumlulukların veya gereksinimlerin toplulukça (devletçe) üstlenilmesi, ama bunları yaparken, gurupların geleneklerinden vazgeçilmemesi önemli ayrıntılardır. Çünkü homojen topluluğun gerekleri de bu idi.  Medine vesikası, kabile, aşiret algısına değil, sosyolojik gerçeklere dayanmaktadır.

 

Medine vesikası, bir anlamda “Demokrasi”yi de tesis ediyordu. Bir arada yaşama kültürü, bireysel özgürlüklerin korunması bunun en önemli göstergeleridir. “Ekseriyet Sistemi”ne karşı çıkabilmek için, Medine vesikasının “ekseriyet” üzerine oluştuğunu unutmuş olmak gerekir. Ancak bunu yaparken, ekseriyetin dışında kalanların haklarının da korunması kaçınılmazdır ve zaten Medine vesikasında bu yapılmıştır. Kimseyi dışlamadan, ortak bir paydada ekseriyetin buluşması ile ortaya çıkmıştır ve topluluğu oluşturanlar hukuk ile bağlanmıştır.

 

Hong Kong, Kapitalizmin gerçek manada uygulandığı bir yerdir. Kapitalizmin bütün argümanları en ince ayrıntılarına kadar vardır ve uygulanmaktadır.

 

Bankalar bireysel ihtiyaçlara değil, üretime veya projeye kredi verirler. Mevduat faizi yoktur. İşsiz olanın hayatını idame ettirme sorumluluğu topluma aittir (devlete) Herkesin insanca yaşama hakkı vardır, eğer burada bir eksiklik varsa, devlet bu eksikliği tamamlamak zorundadır. (eviniz yoksa devlet size ev vermek zorundadır, geliriniz yoksa size çek gönderir). Bütçe fazla verdiği zaman bir sonraki yıl harcamak üzere alıkonulmaz, dönem sonunda halkın parası halka geri dağıtılır.

 

Bütün sistem “Beyan Esasına” göredir. Kişi ne diyorsa o doğrudur (aksi ispat edilene kadar). Sokakta yürürken, gece veya gündüz kimsenin size dokunmayacağını bilirsiniz. Herkes inandığı gibi yaşama hakkına sahiptir. Kiliseler kadar, camiler, tapınaklar meşrudur ve kimse bunlara müdahale etmez. Devlet her inanç gurubuna eşit oranda destek verir. Inanç guruplarının yok olmasını değil, varlıklarını sürdürmeleri için gerekli imkanları oluşturmak devletin görevidir.

 

Bir parkta cüzdanınızı düşürdüğünüz zaman ya biri bulup polise teslim eder ya da siz döner kendiniz bulursunuz. Hangi gerekçeyle olursa olsun başkalarına zarar verilemez.  Kısaca hiçbir şey kısıtlanmaz, hiçbir özgürlük reddedilmez. Buna rağmen insanlar barış içerisinde yaşarlar. Polis gücüyle değil, Refah gücüyle. Anlaşmazlıklarınızı önce kendi aranızda çözersiniz, çözemezseniz devlete/mahkemeye gidersiniz.

 

Elbette bunun da eksik olan, hatalı olan tarafları vardır. Ancak Marx’ın ekonomik önerilerinin bazıları nasıl Kur’an ın da önerisi ise, kapitalizmin önerilerinin büyük çoğunluğu da Kur’an ın önerileridir. Bu zannedildiği gibi silah zoruyla yerine getirilen bir şey değildir. Topluluğun asgari müşterekler üzerine inşa ettikleri “ortak hedefler” ile mümkün olmaktadır. Asgari müşterek ise, “insan olmak”tır. Bu temelde buluşulduğu zaman, bilerek veya bilmeyerek “Kur’an” anlayışında da buluşulmuş olur.

 

Resulullah, herkesi içine alan homojen bir devlet kurmuştu.

 

“siru fil arzi…….”

 

 

Saygılar.

 

 

 

 

 

 


YorumcuYorum
Sam Adian
21.03.2012
12:09

Dear Mr. Demirci

Yahudi gelenekleri bizi ilgilendirmiyor,

Medine vesikası müslüman topluluğun azınlık olmasına rağmen, medineyi oluşturan diğer gurupların da katılımıyla meydana gelmiştir. Eğer diğer guruplar bu oluşuma onay vermemiş olsalardı bir devlet ortaya çıkmazdı. Ortada bir ittifak da yoktur, çünkü müşriklerin arasında böyle bir ittifakı kabul etmeyenler de vardı (diğerlerinin arasında da vardı) bu biliniyordu ama onların dışlanması söz konusu olmadı. Aksine, ekseriyet karar verirken, karşı olanların da mutlaka haklarının korunacağı garanti altına alınmış oldu. Ekseriyet kararı diktatörlük değildir. Dayatmacılık da değildir.

Homojen bir toplumda "ittifak" sağlayamazsınız, mutlaka karşı olanlar olacaktır. Kaldı ki ittifak olması da gerekmez, temel hakların korunuyor olması, karşı olanların da asgari düzeyde katılımını garanti altına alır.

Siz ise, beğenmiyorsan git kardeşim diyorsunuz. Git kendine bir köy kur. Bu aynı zamanda çatışmayı da doğurur. Insan doğasını gözardı ediyorsunuz.

Saygılar

Lütfi Hocaoğlu
21.03.2012
13:00

En'am 116:

وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ

Yerdekilerin ekserisine itaat edersen seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar yalnızca zanna uyarlar ve onlar yalnızca kafadan atarlar.

Deliliniz Kuran'sa buyrun.

Sam Adian
21.03.2012
16:28

Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn (Şura 38) ……. işlerini aralarında danışma ile kararlaştırırlar …..

Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlik, fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl emr, fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh, innallâhe yuhibbul mutevekkilîn (Al-i İmran 159) … yapılacak işler hakkında onlara danış…..

Karar alma mekanizması meclis iledir. Peygamberin de bundan muaf olmadığını görüyoruz. Ancak bir hüküm verilecekse bu hükmün Kur’an ın ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde olması gerekir. Yani her şeyde Anayasa esas alınmalıdır. (Kur’an)

Enam 116. Nın konumuzla hiç ilgisi yoktur. Gerçek şu ki, yeryüzünde kendilerine din uyduranların ve bu uydurduklarının peşinden gidenlerin sayısı çok fazladır. Elbette Resulullah’ın bunların peşinden gitmesi beklenemez. Elbette Resulullah'ın Vahye uyması kaçınılmazdır. Kaldı ki, yazıda bahsettiğimiz şey, karar alma süreci değil, işbaşına gelme süreci ile ilgilidir.

Resulullah’ın Mekke seferinde biat aldığı, Hz.Ebubekirin Hz.Ömer’i Aday gösterdiği ve halkın oylarıyla işbaşına geldikleri de unutulmamalıdır.

Saygılar

Lütfi Hocaoğlu
21.03.2012
17:14

Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn (Şura 38) ……. işlerini aralarında danışma ile kararlaştırırlar ….. Aynen katılıyorum. Zaten Adil Düzen’de şura vardır. İlmi şura seçimle gelir ve başkanı da bu şura seçer ve başkan bu şuraya danışır. Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlik, fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl emr, fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh, innallâhe yuhibbul mutevekkilîn (Al-i İmran 159) … yapılacak işler hakkında onlara danış….. Evet, Adil Düzeni tarif ediyorsunuz, başkan bu şuraya danışır ve son kararı başkan verir. Karar alma mekanizması meclis iledir. Peygamberin de bundan muaf olmadığını görüyoruz. Ancak bir hüküm verilecekse bu hükmün Kur’an ın ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde olması gerekir. Yani her şeyde Anayasa esas alınmalıdır. (Kur’an) Enam 116. Nın konumuzla hiç ilgisi yoktur. Gerçek şu ki, yeryüzünde kendilerine din uyduranların ve bu uydurduklarının peşinden gidenlerin sayısı çok fazladır. Elbette Resulullah’ın bunların peşinden gitmesi beklenemez. Elbette Resulullah'ın Vahye uyması kaçınılmazdır. Kaldı ki, yazıda bahsettiğimiz şey, karar alma süreci değil, işbaşına gelme süreci ile ilgilidir. Karar alma mekanizması meclise danışma iledir. Ama karar meclisin çoğunluğunun aldığı kararla değildir. Kararı meclisin seçtiği başkan verir. Bu noktada En’am 116 tam olarak konumuzla ilgilidir. Resulullah’ın Mekke seferinde biat aldığı, Hz.Ebubekirin Hz.Ömer’i Aday gösterdiği ve halkın oylarıyla işbaşına geldikleri de unutulmamalıdır.

Zaten Adil Düzende şura seçimle gelir, başkanı da şura seçer. Zannediyorum sizin Adil Düzen’de seçim olmadığı şeklinde bir yanlış anlamanız olmuş. Adil Düzen'de 4 yılda bir, 5 yılda bir değil, her an seçim vardır. Kendi temsilcinizi her an bırakabilirsiniz ve temsil ettiği kişi sayısı belli bir oranın altına düştüğü anda o kişinin şura üyeliği düşer.

Sam Adian
21.03.2012
17:47

1. Başkanın vereceği kararlarda DAHI şura’ya danışma zorunluluğu vardır 2. Şura 38. Ayet kararların meclisce alındığını gösterir. Orada başkan ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Meclisin aldığı kararlar geçerlidir. Başkan da ona uymak zorundadır. Mecliste çoğunluk olmadan nasıl karar alabilirsiniz? 3. “ve emruhum şûrâ beynehum” bu bir tercih değil zorunluluktur. 4. Başkan’ın tek başına karar alma yetkisi yoktur.

Haklısınız bilmediğim hususlarda yanlış anlaşılma olabilir.

Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adla, lâ mubeddile li kelimâtih, ve huves semîul alîm (En’am 115) Ve in tutı’ eksere men fîl ardı yudıllûke an sebîlillâh, in yettebiûne illez zanne ve in hum illâ yahrusûn (En’am 116) Bu sebeple En’am 116’nın konumuzla ilgisi olmadığını söyledik. Yani Vahiy ile ilgili olduğu için.

Resulullah’ın Mekke seferinde halktan biat alması (sefere katılanlardan) yapılacak olan görüşmeler için “yetki almak” anlamına gelir. Resulullah zaten “başkan” idi. Eğer kararları Başkan veriyor ise ayrıca yetki istemesine gerek yoktu.

Şunu mu demek istiyorsunuz: Bir kere seçilen biri hayatı boyunca orada kalabilir. ?

Lütfi Hocaoğlu
21.03.2012
18:06

1.Başkanın vereceği kararlarda DAHI şura’ya danışma zorunluluğu vardır

Evet, sadece danışma zorunluluğu vardır. Onların çoğunluğunun dediğini yapma değil. 2. Şura 38. Ayet kararların meclisce alındığını gösterir. Orada başkan ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Meclisin aldığı kararlar geçerlidir. Başkan da ona uymak zorundadır. Mecliste çoğunluk olmadan nasıl karar alabilirsiniz? 3. “ve emruhum şûrâ beynehum” bu bir tercih değil zorunluluktur.

Onların işi aralarında şura iledir. Yani danışma iledir. Danışma zorunluluktur. Enam 116 genel kuralı gösterir. Çoğunluğa uymak zorunda olmadığının delilidir.

4. Başkan’ın tek başına karar alma yetkisi yoktur.

Başkan danışmak zorundadır. Son kararı her zaman başkan tek başına verir. Aksi halde sizin dediğiniz başkanın bir başkanlığı olmuyor ki. Zaten meclisin çoğunluğu karar alıyorsa başkan ne iş yapıyor? Başkan yerine bir yürütme memuru atarsınız o işleri yürütür. Resulullah’ın Mekke seferinde halktan biat alması (sefere katılanlardan) yapılacak olan görüşmeler için “yetki almak” anlamına gelir. Resulullah zaten “başkan” idi. Eğer kararları Başkan veriyor ise ayrıca yetki istemesine gerek yoktu.

Orada yetkiyi yenilemiştir. Ancak yetki aldıktan sonra yetki aldığı kimselere oylama yaptırıp çoğunluğun dediğini mi yapmıştır. Sadece bir tane örnek gösterin peygamberin çoğunluğun aldığı kararla hareket ettiğine dair. Öyle olsaydı Hudeybiye anlaşmasını imzalamazdı. Oradaki çoğunluğun düşüncesini bir düşünün. Bu anlaşmanın imzalanmasını isteyen kaç sahabe vardı? Şunu mu demek istiyorsunuz: Bir kere seçilen biri hayatı boyunca orada kalabilir?

Üç şekilde düşer: 1.Şuranın ittifakı ile başkanlıktan düşer. 2.Hakem kararı ile başkanlıktan düşer. Hakem kararı her şeyin üstündedir. 3.Yaşı dolunca başkanlıktan düşer.

Tabi bu söylediğimiz sistem Adil Düzen içindedir. Bize göre doğrusu budur. Bizim Kuran'dan anladıklarımıza ve metodolojimize göre doğrusu budur.

Sam Adian
21.03.2012
18:58

Galiba farklı şeylerden söz ediyoruz. Uygulamaya ilişkin kararlar başkanca alınabilir. Bunda bir sakınca yoktur çünkü zaten bu konuda yetki almıştır. Ancak başkan bir “YASA” çıkaramaz. Meclisin çıkardığı yasalara uymak zonundadır. Alacağı kararlar da buna uygun olmak zorundadır. Bahsettiğimiz budur. Başkan zaten bir “Yürütme Memeru”dur. Başka nedir?

Resulullah’ın Mekke seferinde “Yetki alması” da bu anlamdadır.

“İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ” (Fetih 1) Hudeybiye’nin çerçevesi budur. Aslına bakılırsa orada “liderlik öngürüsü” öne çıkmıştır. Zaten bunun için de yetki almıştır. Yetki almamış olsaydı ihtilaf olacaktı ve belki de anlaşma olmayacaktı. Ayet de bunu desteklemektedir.

Sahabe, bir konuda katılmadıkları bir kararla karşılaştıklarında Resul’e bunun vahiy olup olmadığını sorarlardı. Vahiy değilse kendi tercihlerine göre de hareket ederlerdi.

En’am konusunda anlaşamıyoruz. O ayet, Vahyin niteliğini açıklıyor. Vahyin yeryüzündeki çoğunluğun tercihi değil, Allah’ın tercihi olduğunu söyler. En’am 116 da bunu ifade eder. Bu manada sistemle ilgili olarak değerlendirilemez. Çok farklı şeyler. Başkan’ın kararları Allah’ın kararı değildir.

Üç şekilde düşer: 1.Şuranın ittifakı ile başkanlıktan düşer. 2.Hakem kararı ile başkanlıktan düşer. Hakem kararı her şeyin üstündedir. 3.Yaşı dolunca başkanlıktan düşer.

Kim belirliyor? Diktatörler de böyledir, ne farkı var? Dinamizmi nasıl sağlıyorsunuz? Bu bir saltanat değil midir?

Yahudi gelenekleri ile ilgili olarak: Medine devleti “homojen” bir yapıya sahipti. Toplulukların gelenekleri, inanışları ve yaşam biçimleriyle korunduğu bir yapı getirmişti. Bu açıdan bir sıkıntı yoktur. Yani kimse dışlanmamıştı.

Musa’nın uygulamalarını Kur’an dan öğreniyoruz ve elbette bizi ilgilendirir. Yahudi gelenekleri farklıdır. Başımıza ne geldiyse büyük ölçüde israiliyat sebebiyledir. Yani Yahudi gelenekleri. Benim söylediğim budur.

“Ayrışarak özgürleşme” tanımınız topluluklar için geçerli olabilir. Bunda bir sakınca da yoktur. Dünya da böyledir. Ancak bireysel ayrışmayı öngördüğünüz zaman süreç içerisinde çatışmaya sebep olur. Ancak, aslolan uzlaşmak ve bir arada yaşamaktır. Homojen yapının korunmasıdır. Geleceğin dünyasında ayrışık topluluklardan söz edilmeyecek. Uzlaşan ve genişleyen topluluklar dünyaya hakim olacaktır.

Medine sözleşmesi bir bakıma anayasadır. Ancak temel bir kurala bağlıdır “çoklu hukuk”. Herkes kendi hukukuna tabidir ve bunu değiştirmesi istenmez. Ancak birlikte hareket etme şartı getirilir. Bu savunma için olabilir, dış ilişkiler için olabilir vs. kendi içerisinde ise özgürdür ve yine Devlet sorumludur.

Demokrasi’yi yerel uygulamalarınızla örneklendiremez ve değerlendiremezsiniz. Sizin yaşadığınız toplumda yanlış yapılıyor olması, gerçeğin de böyle olduğu anlamına gelmez. Beğenmiyorsanız kendi kuralınıza uyun ve terk edin. Biz Kur’an ın öngördüğü düzenden sözediyoruz. Kur’an kimsenin yaşantısını değiştirmez. Kimsenin kıyafetiyle ilgilenmez. Kimsenin inancını veya yaşantısını zorla değiştirmeye kalkmaz. Aksine, Temel hak ve özgürlüklerin korunmasını zorunlu tutar. Herkes için.

Size göre “Yasa”yı başkan mı yapar? Sizin bahsettiğiniz şura, yani dayanışma örgütleri yürütme anlamına mı geliyor?

Sam Adian
21.03.2012
23:01

Milli Görüş Adil Düzeninde 4 kurum vardır. Söylemlerinizde “Milli Görüş” ve “Erbakan” ifadelerini çok kullanıyorsunuz. Sistemin belirleyicileri bunlar mıdır yoksa bu bir siyasal tercih midir? Eğer siyasal tercih ise, bunları Kur’an a karıştırmamalısınız. Siyasal tercihleriniz kişiseldir, başkalarını ilgilendirmez. (Milli Görüş denilen şeyi de bilmiyorum ayrıca, National Socialism’e benzer bir şey midir?) 1. Dini kurumlar: topluluklar kendi dini algılarına göre gruplaşır. çokludur 2. ilmi kurumlar: topluluklar kendi ilmi algılarına göre gruplaşır. çokludur 3. İktisadi kurumlar: topluluklar kendi mesleki algılarına göre gruplaşır. çokludur 4. Siyasi kurumlar: topluluklar kendi siyasi algılarına göre gruplaşır. Çokludur Her bir gruplaşma farklı toplulukların biraraya gelmesi ile devlet içinde dikey olarak bucak-il-devlet kademesi olarak 4 şura ortaya çıkar. 1. Ahlaki şura: Dini grupların maşerileşmesidir. dini ortak normları ifade ederr. Denetleme erki 2. Ameli şura: ilmi grupların maşerileşmesidir. ilmi ortak normları ifade eder. Yasama erki 3. İdari şura: iktisadi grupların maşerileşmesidir. iktisadi ortak normları ifade eder. Yürütme erki. 4. Askeri şura: siyasi grupların maşerileşmesidir. siyasi ortak normları ifade eder. Yargı erki. Yani devleti oluşturan farklı topluluklar/toplumların birbirlerini denetlemesi veya birbirleri için yasama işlemi yapmasını mı söylemek istiyorsunuz? Eğer birinci bölümde saydığınız dört gurup toplulukları, yani, sizin deyiminizle farklı sosyal gurupları ifade ediyor ise, birbirlerini onaylamayan toplulukları birbirlerine yasa veya denetleme görevi üstlenmelerini mi anlatmak istiyorsunuz? “Maşeri” kelimesinden kastınız “topluluğa ait olan” mıdır? Yoksa “meşari” mi demek istediniz? “Din” kelimesinden kastınız “düzen” midir yoksa “inanç” mıdır? Devlet bu şuraların maşerileşmesinden oluşur. Şuralar meclis olarak örgütlenir. Meclis bu 4 şuranın birbirinin alanlarına müdahale etmeden koordine içinde çalışmasını temin eden en üst yapıdır. Şuraların ittifakı ile meclis içinde başkan seçilir. Tüm faaliyetler ve kararlar bu meclis içinde gerçekleşir. Meclis en üst yasaları belirler. Başkan yasama yapmaz. Yani meclis seçimle oluşmaz. Guruplardan oluşur öyle mi? Eğer guruplar/topluluklar meclisi oluşturuyor ise, meclisteki temsil kriteri nedir? Yani halkı temsile yetkiyi nereden alıyorlar? (Resulullah biat yoluyla yetki almıştı)

Sam Adian
22.03.2012
19:40

Bu dediginizin ölçüsü ve kriteri yoktur. Öyleyse ölçüsünü ve kriterini koyabilirsiniz. Kaldı ki, dünyada bunun uygulamaları da vardır, kriterleri de vardır. Sorunlar her yerde vardır ve olacaktır. Sorun olmadığı yerde çözüme de ihtiyaç olmaz, devlete de ihtiyaç olmaz. Biz merkezi hükümetlerin kararları tüm halkı bağlamasın, sadece o kararları kabul edenleri bağlasın diyoruz. Bu nasıl mümkün olabilir? Munammed hudeybiye’de sahabenin itirazlarına rağmen bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşma herkesi bağlıyordu. (neticeleri ayrı bir şeydir, başka örnekleri de vardır) Yönetimin yaygınlaştırılması ve yerelleştirilmesi başka bir şeydir, “kararlara beğenen uysun” demek başka bir şeydir. Buna göre, bir devletten söz etmek mümkün olmaz. Birleşmiş milletler de böyledir. çoğulcu hicret demokrasisinin çoğunluk demokrasisinden daha ilkel olduğunu iddia edemezsiniz. Daha önce de bu konu olmuştu. Eğer bahsettiğiniz şey, bölgesel bir yapılanma ise bunda bir problem yok, federatif bir yapı öngörebilir ve uygulayabilirsiniz. Ancak bireyler düzeyinde böyle bir hicret zorunluluğu getirdiğiniz zaman bu farklı bir şeydir. Yaşama hakkı ve yaşam yerini seçme hakkı kutsaldır ve buna müdahale edemezsiniz. Kuran kıyafetle ilgilenmez diyorsunuz, size çogunluk demokrasisinden bu sorunlar vardır muhtemeldir olabilir ve yaşanıyor diyoruz. Bu tür problemler, ancak totaliter rejimlerde vardır. İdeolojiyi fanatizm düzeyine çıkaranların yaptığı yanlıştır. Böyle olması yine topluluğun problemidir. Benim yaşadığım yerde de demokrasi vardır ama böyle bir problem yoktur. peki nereye gidecektik, dünyanın hiçbir yerinde bugün ideal demokrasi yoktur Nerden biliyorsunuz olmadığını? Size göre ideal demokrasi yoktur. Kaldı ki sizin de bir ayrı tarifiniz yoktur. Dünya Amerikadan ibaret değil, kaldı ki, orada bile her türlü komünü kurabilir ve özerk bir yaşam sürebilirsiniz. Üstelik devlet de sizi destekler. Hicret sizin yönteminiz olduğu için terk edin dedim. Bana göre terk etmek gerekmiyor. Siz bunu savunuyorsunuz. Bizim gidebileceğimiz bir yer yok ama değiştirebileceğimiz imkanlarımız var. Dünya bugüne kadar “yönetim toplumu” idi. Yani devletler yöneten unsurlardı. Ancak bugün dünyada “yönetim toplumu” dönemi sona ermiştir. Artık “girişim toplumu” vardır. Bu bilgi ve erdeme dayalı, gelişmeyi ve özgürlükleri hedef edinen ve sadece insanın refahı için çalışan bir yapıdır. Artık bilgi toplumları gelişiyor ve ideolojiler, siyasal tercihler anlamsızlaşıyor.

Sam Adian
22.03.2012
19:44

Biz, Allah’ın helal ve haramlarını genişletmek veya şu da haramdır bu da helaldir deme yetkisinin bizlerde olmadığını söylerken bize karşı çıktınız. Söyler misiniz, Kadınları niçin paketliyorsunuz? Bunu size Allah mı emretti? Allah’ın emretmediği bir şeyi niçin çatışma unsuru haline getiriyorsunuz? (Temel haklar çerçevesinde dileyen dilediği gibi giyenibilir, hiç bir problem yoktur. söylediğimiz şey yapılan yanlışı hatırlatmaktır)

Sam Adian
22.03.2012
22:05

kime hitaben yazdığınızı kestiremedim. Sanki bizden başka birisiyle tartışıyor gibisiniz. "kadınları paketlemek" tabiri bir kafirin ya da müşriğin ifade kalıplarına uygun bir tarz. Bunun sorumlusu siz değilsiniz elbette. Bu “vahim bir yanlışın” tezahürüdür. Sizinle tartışıyorum çünkü siz düzeltmeye talipsiniz. Insani temellerde kim ne isterse o şekilde yaşar dediğimi okumuş olmalısınız. Benim eleştirdiğim başka bir konudur. Kimle tartışmak gerek? Bin yıl geriye gidip niçin böyle yaptınız mı demeliyiz? Allah’ın neyi emredip neyi emretmediğini benden öğrenecek değilsiniz. Kur’an dan öğreneceksiniz. bunun çatışmasını yapıp yapmamayı da size soracak değiliz. İnsanlar neye inanıyor ve nasıl algılıyorlarsa bu algılarının gereğini yaşama hakları "insan hakları"ndandır Çok haklısınız. Insan hakkıdır. Peki bu insan hakkını zelil hale getiren kuralların hiç mi suçu yok? Kuran okuduğunu ve ondan başka delil kabul etmediğini iddia eden birinin, çoğunluk demokrasisinden dem vurup sonra da "insan hakları vardır sizin dediğiniz hicret demokrasine gerek yoktur orada haklarınız zaten koruma altındadır" demiş olmasına rağmen "insanları niye paketliyorsunuz" şeklinde sorabilmesi dediğimiz tezin doğruluğunu ispatlar. Doğrusu bu ifadenizin ne manaya geldiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Bu sizin de bakış açınızı ispatlar. Anlaşılan o ki, ideolojiye dokununca hicret etmek gerekiyor. (Bkz. Yunus 59, Tahrim 1) Yani bir kimsenin yaşam ve algı formları kimsenin insafına bırakılamaz. Bize göre insan haklarından dem vuran birinin "insanları niye paketliyorsunuz" diye soracak cesaret bulabilmesi kimsede böyle bir insafın olmadığının göstergesidir. Yanlış anlamış olmayı umuyorum. Tam olarak ben de sizi yanlış anlamış olmayı umuyorum. Yaşam ve algı formları kimsenin insafına terk edilemezken, yaşam ve algı formlarını dizayn etmek kimin insafına terk edilebilir? Bu bir cesaret meselesi değil, tam olarak söylenmesi gereken bir zorunluluktur.

Sam Adian
22.03.2012
22:20

Etki altında kalmak? Niçin?

İleri demokrasiden sözeden birinin söylemesi gereken şey şu olmalıydı: "Evet bu geçmişin hatasıdır, ancak bugün kişilerin kıyafetleri sebebiyle dışlanması insan hakkının ihlalidir"

Bu herhalde benim anlatmak istediğim şeyi de anlatmış olur size.

Sam Adian
22.03.2012
22:33

(paketlemekten kasdınızın zorla baskı altında örtmeye zorlamak olarak algılıyorum)

Böyle anlamak istediğinizi biliyorum. Keşke bu kadar basit olsa. (açmaya zorlamak neyse örtmeye zorlamak da odur)

Hayır, kasdettiğim şey "saçından bir teli zina saymaktır"

Kasdettiğim şey bu vehamettir.

Sam Adian
22.03.2012
22:46

Haklısınız

sosyolojik vakıa

entellektüel boyutu önemsiz

Sam Adian
22.03.2012
22:53

Dear Mr. Demirci

1. Kadınların tercihini eleştiren kim onu anlamadım. Ben kadınların TERCIHINI ELEŞTIRMEDIM,

2. Israrla konuyu kadınların TERCIHINE dayandırmanızı da anlamıyorum. (Kadınlar bunu tercih edebilirler, bugün herhangi bir sebepten, ister Kur'an ister başka bir sebepten böyle davranıyor olabilirler konunun bu tarıfını eleştirdiğimi hatırlamıyorum.)

3. Neden ısrarla HATA'yı görme zden gelip meseleyi TERCIH'e dayandırıyorsunuz? Doğrusu anlamıyorum.

4. Hiç kimsenin, hiç bir gerekçeyle, Allah'ın koymadığı bir hükmü, yasaklamadığı bir şeyi, haram saymadığı bir şeyi ne olursa olsun HARAM SAYMAYA HAKKI YOKTUR.

5. Eleştirdiğimiz şey Şeriatın Hükmüdür. Kadınların tercihi değil.

Herhalde anlaşılmıştır

Saygılar

Sam Adian
22.03.2012
23:35

Haklısınız algılamanın sonu yoktur. Dileyen dilediği gibi algılar. Dileyen dilediği gibi yasaklar koyar Dileyen dilediği gibi şeriat ileri sürer, israiliyatı Kur’an diye yutturur ama algılamanın sonu yoktur. Dünyadan bi-habersiniz ne yazık ki. Bizim bu durumu yadırgamaya ve küçümsemeye hakkımız yok öyle mi? Tam aksine, hakkımız var. Hem de sonuna kadar hakkımız var. Hem hakkımız var, hem suçumuz var. 2009 yılı itibariyle Endonezya’da onbinlerce Müslüman kadın Kur’an ı terk edip İncil’e sığındılar. Bunlardan bir kısmı intihar etti. (Ne yazık ki tam sayıyı söyleyebilen kimse yok, ve bu süreç halen devam ediyor. ) Benzer problem Filipinlerde de var. Sebeplerini herhalde tahmin edersiniz. Bunun onların hayatlarındaki etkileri, sosyoljik gerekçeleri vs. hiçbir bir anlam ifade etmez. Hangi yorumcunun hangi gerekçeyle yorumladığı da bir anlam ifade etmez. Küçümsemek öyle mi? Bana kalırsa bu kelime yetmez bile. (siz keyfinize göre ısrarla Kadınların tercihi deyip durun, Hangi kitaptan gerçeği öğrenebileceklerini de söyleyin, hangi mealden? Arapça bilmeyen bir insanın bunu öğrenme ve tercih şansının yüzde kaç olduğunu da söyleyin.) Yanlış anlaşılma öyle mi? Siz buna yanlış anlaşılma mı diyorsunuz? İnsan hakkı mı? Zulüm mü? En büyük zulüm budur. Kadınları paketleyenlerin zulmüdür bu. Paketlemek kelimesi niçin bu kadar zorunuza gitti bilmiyorum ama, zorunuza gitmesi gereken şey, gerçekler olmalıydı. Bunun hesabını sadece o kuralları koyanlar vermeyecek, bunun hesabı bizden de sorulacak. Bu o kadar basit değil. Bir kere daha söylüyorum, ISRARLA, Kadınları Paketlemeyi Allah mı emretti? Bu zulmü Allah mı emretti? İsterseniz oturup düşünün.

Hakan Kandal
23.03.2012
00:15

Faşizm Allah'ın en nefret ettiği ameldir.Çünkü bizi yaratmış ama bize sadece şunu demiştir, size bu dünyada müdahele etmeyeceğim, ama öbür tarafta hesabınızı sadece bana vereceksiniz. Kısacası tek Boss olan God bile bize bu dünyada özgürlük vermişken bizimle tamamen aynı haklara sahip insanların bize tanrılık taslaması eylemi sanırım şirk denilen affedilmeyen ve içine kul hakkını da alan zavallılık olmalı. Türkiye'de yıllardır faşizm bayrağını kökten laik yobazlar kimselere bırakmadılar, çağdaşlık ve laiklik maskeleri ardından kendi dünya görüşlerini tüm topluma güç kullanarak giydirmeye çalıştılar. Tabii kendilerini çağdaş-demokratik olarak lanse ederken ve taraftarları buna inanırken bariz faşist oldukları gerçeği yüzleirine vurulduğunda ya cevap veremediler ya da daha çirkefleştiler. Gelelim sadede...Öyle ya da böyle bir kadının başını açmasıyla örtmesi tamamen aynı şeytir. İki farklı seçenektir.İsteyen örter, isteyen açar. Bunun karşısında olan herkes faşisttir. ister Kuran'dan ister İncil'den ister Nutuk'tan ister Das Capital'den delil getirsin,farketmez. İnsanlar başörtüsü aleyhinde veya lehinde propaganda yapmakta özgürdürler. Serbest rekabet ilkeleri doğrultusunda her düşünce eşittir. Ama bir güç kullanarak kendi düşüncesini dikte ettirmek buna faşizm denir. Başörtüsü bağlamında bunu Türkiye'de sol-ateist-kökten laik yobazlar yaptılar. İran'da da mollalar yapıyorlar. Şuna çok eminim ruhen demokrat olmayan bir insan elinde güç olduğunda nereden delil getirirse getirsin mutlaka faşitlik yapacaktır. Başörtüsüne düşman olan bir insan kesinlikle eline güç geçtiğinde asıl yüzünü gösterecektir. Gerçek müslüman ve müminler ellerine güç geçince şimdi söylediklerine asla sırtlarını dönmeyen kişilerdir.

Hakan Kandal
23.03.2012
00:26

başörtüsü ile ilgili tartışmanın yorumları silinmiş, benim yorum da havada kaldı. Akevler dergi yönetiminin bu soruna çözüm bulması lazım. Bu takdirde kimse yorum yazmaz. Ve derginin tartışma fonksiyonu gerçekleşemez. Konuyla ilgili olarak dergi sözleşmesine ilgili bir maddenin eklenmesi gerekmektedir.Kişisel görüşüm, Makale yazarları, yazılarına eklenen yorumları ortada hakaret, aşağılama olmadan silme hakkına sahip olmamalılar. Bu açıkça yorum yazan kişilere saygısızlıktır. Hakemlik kurumunun da bu noktada devreye girmesi gerekmektedir.

Sam Adian
23.03.2012
00:43

Dear Mr. Demirci

Çok naziksiniz

Saygılar

Sam Adian
23.03.2012
00:45

Bence siz makale yazmalısınız

Zafer Kafkas
23.03.2012
00:49

Aslında malum bir zihniyetin tezahürünü görmek beni gerçekten üzdü. Sam Bey gibi hoşgörüden ,birlikte sorunsuz yaşamaktan, hümanizmden , aşktan , demokrasiden , tartışarak doğruya ulaşmaktan ,adil kapitalist düzen! :)) den bahseden birinin insanların hayat tarzlarına olan tahammülsüz tavrını ve düşüncelerini görmemiz kendisi hakkındaki algılarımızı gözden geçirmemize sebep olacaktır.

Ya benim gibi inanacaksın ya benim gibi düşüneceksin aksi durumda paketlenmişsindir , işte Kuran 'ı referans aldığını söyleyerek kendine meşruiyet kazandırmaya çalışanların hali. Yazık.....

Sam Adian
23.03.2012
00:58

Zafer Bey

Acaba yeniden okusanız daha iyi olur mu?

Eleştirilen şey yaşam tarzı mı yoksa başka bir şey mi?

Sonra bir daha yorum yapın olur mu

Saygılar

Hakan Kandal
23.03.2012
01:12

faşizm mutlaka kendine bir referans noktası almak zorundadır, o sırada geçerliliği olan ne ise ondna güç alarak onu refere ederek bir dünya kurmaya başlarlar. Buradaki tartışma başörtüsü, eğer kutsal metinler revaçta değilse seküler yobazlar seküler kaynakları refere alırlar, kadının özgürlüğü, çağdaşlık, mahalle baskısı...eğer kutsal metinler revaçta ise dinci yobazlar kutsal metinleri kendi rejimlerinin devamı için (aslında güçlerinin devamını sağlayan rejim aracı, kesinlikle dini-inanç ekseninde değil) kullanırlar. Şimdi üçüncü bir yaklaşıma tanık olundu; aslında başörtüsü Kuranı Kerimi yanlış yorumlayanların zorla veya zorsuz dikte ettiği bir safsattadır. Bu bir düşüncedir, ve kişi bunu serbestçe ifade hakkına sahiptir. Lakin, bu eksenden yola çıkıp başörtüsü yasaklanmalıdır denilirse bu bir düşünce değildir, bu bir başka insanın temel hakkı engellensin demektir ve düşünce özgürlüğüne örnek değil düşünce suçuna örnektir. Hatırlatalım hakaret ve şiddete teşvik dışında düşünce suçu yoktur. Bir insanın temel bir hakkı ondan esirgensin demek o kişiye hakarettir. Bu ifade düşüncede faşizmdir, eyleme geçince yani eline güç geçince bunu uygularsa o zaman pure faşist olur. Zaten tüm faşizmlik ruhen eşikyalıktan doğar, bir eşkiya dağa çıksa kuşla böcekle hayatına devam etse yol kesmese, çalıp çırpmasa ona ne diyebiliriz ki? Ama yol kesince, bu dağlar benim derse ona eyvallah sen büyüksün mü diyeceğiz. Kendi hayatının krallığının kendisine ait olduğunu ieri sürüp başka insanların krallıklarını önemsemeyenler öyle ya da böyle bir gün kendilerini faşist olarak bulurlar. Sonuç olarak, insanlar istedikleri tercihlerde bulunurlar yeter ki, başkalarının özgürlük sınırlarını ihlal etmesinler. "banane senin özgür tercihinden, senni bu tercihin işte şu kötülüklere yol açıyor, başörtüsü kadının köleleştirilmesine neden oluyor" gibi kendini tanrılaştıran ifadeleri eline güç geçince kesin uygulayacak olan kişilere söylenecek şudur, insanlar kutsal metinlerin yorumlanmasında istediği kişiyi kendi özgür iradesi ile takip eder, ister yanlış, ister safsata,ister doğru, kimseyi ilgilendirmez, yeter ki bu yorumlar demokrasi dairesi içinde olsun....

Zafer Kafkas
23.03.2012
01:13

Herşey çok açık,

Zihniyetinizden ülkemizde çok var , sizi tanımakta zorlanmıyoruz.

Sam Adian
23.03.2012
01:37

Sayın Cengiz Demirci

Size makale yazmanızı önermiştim, HIRSIZLIK yapmanızı değil

bizim dünyamızda ilim sahibi olanlar erdemli olurlar, mütevazi olurlar

Bizim dünyamızda Hakaret bir hak değildir

Bizim dünyamızda Okuduklarını anlamayanlara bilge denmez

Bizim dünyamızda saygısızlık bir ayrıcalık da değildir.

Elbette sizden yaptığınız şeyin niteliğini tartışacak değilim, bunu hakettiğinizi sanmıyorum.

Yorumlar kısmına bir kere daha bakın ve kendi yorumunuzu kendiniz yapın.

Eğer sizin tartışmadan anladığınız buysa, doğrusu söyleyecek bir sözüm yok.

Çayınızı büyük bir keyifle için ve rahatınıza bakın

Hakemlere gelince, ben dünyanın diğer ucundayım. ve Hakem olarak Sadece ALLAH'I kabul ettim. Başka hakeme ihtiyacım yok.

Bizim dünyamızda, ideoloji bataklığında debelenen fanatik yüzücülere de yer yoktur.

Saygılar

Hakan Kandal
23.03.2012
02:00

Allah tek başına öbür tarafta HAKEM'dir. Hakemliğini hiç kimseyle paylaşmaz. Bu dünyadaki hakemliğini ise Allah insanlarla paylaşır. Aksi takdirde bu dünyayı ve insanları yaratmazdı.

Reşat Nuri Erol
23.03.2012
04:25

SOSYAL KAPİTALİZM...!!!...???

DÜNYAYA "SOSYAL TUFAN" YAŞATAN KAPİTALİZM...

nokta





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50944 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28964 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14201 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11044 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18557 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 21020 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15211 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11046 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8370 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9349 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10476 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19911 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27643 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8403 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26594 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8229 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10027 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20549 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10639 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21681 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7394 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16524 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10046 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21752 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8368 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21617 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6912 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8968 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13241 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26505 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8537 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6140 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 40003 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7520 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6722 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13945 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9629 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4621 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6461 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7353 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13024 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6560 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8862 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5933 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12790 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8711 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 25019 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6040 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7997 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4101 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22