Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012
6548 Okunma, 16 Yorum

SLT ve SISTEM

SLT kavramını açıklayabilmek ve ne demek istediğimizi anlatabilmek için nihai ve geniş bir analiz yapmanın gerekli olduğu kanaatindeyim.  Bu çerçevede:

  • Delalet
  • İmam Şartı
  • “bir arada” veya “cemaat” (Topluluk veya Toplucalık)
  • Usul ve Icma / Oruç örneği
  • Hakiki mana
  • Vaktin SLT’a Delaleti / Ruku ve Secde
  • “Haşiun” kavramı ve SLT ile ilgisi
  • Hikmet ve Bilgi
  • Kaynak ve Evrensellik
  • Belirleyicilik
  • Vahiy ve itaat
  • Kunut veya Kanitun
  • Varlık ve insan

Gibi kavramları da değerlendirmek ve bir parça ışık tutmak da gerekecektir.

Şimdiye kadar SLT konusunda yazdığımız yazılara gelen tepkiler/eleştiriler şekil ile sınırlı bir ibadet algısını ortaya koymaktadır. Konuyu daha ileri bir noktaya taşıyıp SLT kavramının içeriğini yalın olarak anlamaya çalışmak gerekmektedir.

Sırayla, Varoluş ve sistem içerisinde SLT kavramının yeri, Geleneksel Formdaki namaz ile Kur’an daki SLT kavramının karşılaştırılması, mezhepler arasında uyum (icma) olup olmadığı, Namazdan anlaşılan şey ile, Kur’an ın önerdiği şey arasındaki farklılıkları ortaya koymak meselenin anlaşılması açısından önemlidir.

VARLIK ve SISTEM

      VARLIK OLARAK INSAN

 

  1. İnsan yaratıldı (Asli Varlık)

“Ve lekad halaknel insâne…” (Kaf 17)

  1. Beden yaratıldı (şekillendirildi) (Fiziksel Varlık)

“Huvellezî halakakum min turâbin….” (Mu’min 67)

  1. Ruh verildi (Asli varlık ile Fiziksel varlık arasındaki bağlantı-modem)

“Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fekaû lehu sâcidîn” (Hicr 29)

 

(“Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs,  lem yekun mines sâcidîn” (A’raf 11)

İnsan yaratıldı, şekil verildi, Fonksiyonları –yaratıcının verdiği yetenekler- sebebiyle secde emredildi)

 

Main Asset: İnsanın bir bilinç/program olarak yaratılması

Tangible Asset: Geçici fiziksel varlığını teşkil eden fonksiyonel bedenin yaratılması

Soul: Ruh veya fonksiyon/Asli varlık ile Fiziksel Varlık arasındaki bağlantı/modem. -

 

Böylece yaşadığımız evrende bir varlık bütünü olarak insan ortaya çıktı.

(Yaratılış ve Varoluş ile ilgili detaylara burada girmeyeceğiz. Burada yaratılışın konumuzla ilgili kısımlarına temas etmekle yetineceğiz. Ancak Yaratılış ve Varoluş konusunu daha sonra detaylı olarak ele almak istiyoruz. )

 

FONKSIYONEL VARLIK OLARAK BEDEN

  1. İletişim (Damarların içine yerleştirilmiş alıcı/vericiler)

“…ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi” (Kaf 16)

  1. Dış dünya ile bağlantı

“Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîdun” (Kaf 18)

  1. İletişimin kesilmesi (Kalplerin mühürlenmesi)

“Zâlike bi ennehum âmenû summe keferû fe tubia alâ kulûbihim fe hum lâ yefkahûn” (Munafikun 3)

  1. Kod çözücü (bilgi işleme/uygulama)

“Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum ta’kılûn” (Bakara 242 ve diğer ayetler)

 

 

Fonksiyonel beden, iletişim kuran, sinyalleri anlaşılabilir hale dönüştüren ve uygulayan bir makine gibidir.

 

İletişim kurulan yer, yani sinyallerin alınıp verildiği yer Kalp’tir. Bir çeşit modem gibi çalışan bu organ ile alınan sinyaller bedenin bütün organlarına iletilir. Bedenin dışa açılan iletişim noktasının Kalp olduğunu yine ayetlerden anlıyoruz  Munafikun 3. Ayette ifade edelin “engelleme / mühürleme / bloklama” modemin kapatılması anlamına gelir. İletişimi kesilen bir bedenin “iman” etmesi beklenemez.

 

İnşirah suresindeki “E lem neşrah leke sadrek” ifadesi bu sebeple göğsü işaret eder. Basit bir örnek vermek gerekirse, standart bir modem ile belli bir alanda iletişim kurabilirsiniz. Eğer daha kapsamlı ve daha uzak alanlarla iletişim kurmak istiyorsanız daha ileri düzeyde bir modeme ihtiyacınız vardır.

 

Beyin, alınan sinyallerin anlaşılabilir/uygulanabilir hale dönüştürüldüğü yerdir. Yine basit bir örnek vermek gerekirse, Beyin ölümü gerçekleşen bir beden yaşamaya devam edebilir. Hareketsiz kalır. Çünkü sinyalleri yorumlayamaz. Ancak kalp çalıştığı sürece beden yaşamaya devam eder çünkü sinyal almaya devam eder.

 

Beden sinyalleri nereden alır veya neresi ile iletişim kurar? Ve niçin?

 

 

Communication unit:

 “…ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi” (Kaf 16)

Eyleme dönüşmüş fiillerin dışa aktarıldığı yer, iletişim bağlantı noktası / modem.

 

Base Station:

“İz yetelakkâl mutelakkîyâni anil yemîni ve aniş şimâli kaîdun” (Kaf 17)

“Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî” (rad 11)

Eylemlerin algılandığı, sinyallerin alınıp verildiği yer, anten veya aktarım noktaları.

 

Satellite:

“Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîdun” (Kaf 18)

Hareketlerin gözetlendiği, merkezi istasyona aktarıldığı gözetleme noktası / yansıtıcılar

 

Data processing Station:

“Ve inne aleykum le hâfızîn, Kirâmen kâtibîn, Ya’lemûne mâ tef’alûn” (İnfitar 10, 11, 12)

Bilgileri, eylemleri, sinyalleri değerlendiren, işleyen ve kaydedilecek olanların kaydedilmesini sağlayan görevliler / operatörler, operasyon merkezi. / nebi.

 

Data storage:

“Kellâ inne kitâbel fuccâri le fî siccîn, Ve mâ edrâke mâ siccîn, Kitâbun merkûm”  (Mutaffifin 7, 8, 9)

Eylemlerin veya bilgilerin kodlanarak kaydedildiği yer / harddisk, depolama ünitesi.

 

Database:

“Mâ esâbe min musîbetin fîl ardı ve lâ fî enfusikum illâ fî kitâbin min kabli en nebreehâ, inne zâlike alâllâhi yesîr”  (Hadid 22)

“E lem ta’lem ennallâhe ya’lemu mâ fis semâi vel ard(ardı), inne zâlike fî kitâb(kitâbin), inne zâlike alâllâhi yesîr” (hac 70)

“Ve kâlellezîne keferû lâ te’tînes sâah(sâatu), kul belâ ve rabbî le te’tiyennekum âlimil gayb(gaybi), lâ ya’zubu anhu miskâlu zerretin fîs semâvâti ve lâ fîl ardı ve lâ asgaru min zâlike ve lâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn” (Sebe 3)

 

Varoluş programı, bilginin kaynağı /  Yaratıcı tarafından yazılan ve güncellenen database

 

Programmer:

Yaratıcı, Allah, Varlığın ve bilginin ve hikmetin sahibi.

 

Tangible Area: Varlık alanı / Dünya veya dünyalar

Main Area: Yaratıcının kontrolündeki alan, kontrol alanı /  yönetim bölgesi.

 

Daha önce iletişim sisteminin nasıl çalıştığını anlatmıştık. Burada biraz daha detaylı ve Delilleriyle birlikte kısaca aktardık. (konuyla ilgili başka ayetler de vardır, biz bir kısmını kullandık)

 

GELENEKSEL NAMAZ FORMU

KUR’AN DAKI KARŞILIĞI

ŞARTLARI

 

1. hadesten taharet

2. necasetten taharet

“Yâ eyyuhellezîne âmenû evfû bil ukûd, uhıllet lekum behîmetul en’âmi illâ mâ yutlâ aleykum gayre muhillîs saydi ve entum hurum, innallâhe yahkumu mâ yurîd” (maide 6)

Namaz için abdest al, elleri ve yüzü yıka, başı ve ayakarı mesh et. (teyemmüm ve gusl)

Bu SLT’ın gereklerinden biridir. Ancak bu temizlik için değildir. Ne yazık ki bu eylem genişletilerek TAHARET olarak algılanmıştır.

Temizlik Ayrı bir konudur. Elbette insanın temiz olması beklenir.

3. setri avret

“Kul lil mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum….” (Nur 30)

“Ve kul lil mu’minâti yagdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne” (Nur 31)

Bel bölgesinin örtünmesi zaten bir kuraldır. SLT için ayrıca bir emre gerek yoktur. Sosyal hayat içerisinde insan nasıl ise öylece SLT eder. Sosyal hayatta çıplak olmadıkları varsayılan bir topluluğun SLT’larında çıplak olmaları beklenemez. Ayrıca bir örtünme veya kıyafet yoktur. SLT’a özel değildir.

4. istikbali kıble

“Kad nerâ tekallube vechike fîs semâi, fe le nuvelliyenneke kıbleten terdâhâ, fe velli vecheke şatral mescidil harâm” (Bakara 144)

Kıble Mescid-i Haram’dır. SLT o yöne yönelerek de yapılabilir ancak bu SLT için gerekli ve zorunlu değildir. Herhangi bir yöne doğru da SLT edilebilir.

5. vakit

“Ekımis salâte li dulûkiş şemsi ilâ gasakıl leyli ve kur’ânel fecr(fecri), inne kur’ânel fecri kâne meşhûdâ” (isra 78)

SLT için Vakit birden çok ayette zikredilmektedir. Şu halde vakit temel kurallardan birisidir. Vaktinde icra etmek gerekir.

6. niyet

“Mâ yelfızu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîdun” (kaf 18)

Kur’an da böyle bir kural yoktur. Ameller eyleme göredir. Eylem varsa amel de vardır. Eylem yoksa amel de yoktur. Sesle veya eylemle ifade edilmemiş bir düşünce eyleme taalluk etmez. Eylemden önce fikir de değiştirilebilir.

FARZLARI

1. iftitah tekbiri

Kur’an da böyle bir şart veya şekil yoktur.

2. kıyam

“Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi….” (Al-i İmran 39)

Bu ayette geçen “kâimun” Kelimesi “Mevcut” anlamına gelir. Diğer ayetlerde geçen “ekame” kelimesi de “kurmak-Kuran” anlamlarına da gelir. Başka anlamları da vardır.  

Kur’an da SLT için ayakta durma şartı yoktur.

3. kırat

“….ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ” (isra 110)

Okumak gerekir belli bir frekansta sesli.

4. rüku

SLT’ın bir şartı değildir. Kur’an da SLT ait zikredilmemektedir, SLT’dan ayrıdır

5. sücud

SLT’ın bir şartı değildir. Kur’an da SLT ait zikredilmemektedir, SLT’dan ayrıdır

6. kade

Kur’an da böyle bir şart yoktur.

  • Rekat

Kur’an da karşılığı yoktur

 

“Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn” (Mü’minun 2) Başka ayetlerde de huşu kavramı SLT için bir kural olarak zikredilmektedir. Ancak mezhepler bu konuyu göz ardı etmişlerdir.

Görüldüğü gibi, geleneksel namaz formunda “Namazın Şartları” ve “Namazın Farzları” başlıkları altında ortaya konan kuralların pek çoğunun Kur’an da karşılığı yoktur. Kur’an da karşılığı olanlarda bile, yapılan Icma da tam bir görüş birliğine sahip değildir.

GÖRÜŞ BIRLIGI (ICMA) :

Namaz hakkında mezhepler arasında bir görüş birliği olduğu öteden beri  iddia edilir. Bir konuda Icma olabilmesi için, ulemanın aynı sonuçta birleşiyor olmaları gerekir. Genel olarak mezheplerin uygulamalarına ve itikatlarına bakmak gerekirse:

  • Namaza başlarken ağız ile, dil ile niyet etmek, Hanefi’de bid’at, Şafii ve Hanbeli’de sünnet, Maliki’de caizdir. Hanefi’de kalbi tatmin olmayanın dil ile de niyet etmesi caizdir.
  • Kıyamda iken, Şafii’de ayaklar bir karış kadar açılır. Diğer üç mezhepte dört parmak kadar açılır.
  • Namazda intikal tekbirleri Hanbeli’de vacip, diğer üç mezhepte sünnettir.
  • Namazda Fatiha okumak, Hanefi’de vacip, diğer üç mezhepte farzdır.
  • İmamın arkasında Fatiha okumak, Hanefi’de tahrimen mekruh, Şafii’de farzdır. Maliki ve Hanbeli’de, imam yüksek sesle okurken, tahrimen mekruh, sessiz okurken müstehaptır.
  • Son teşehhüdde salevat okumak Şafii’de farz, diğer üç mezhepte sünnettir.
  • Vitir namazı İmam-ı a'zama göre vacip, imameyne ve diğer üç mezhebe göre sünnettir.
  • Beş vakit namazın farzlarını cemaat ile kılmak, Hanefi, Şafii ve Maliki’de sünnet, Hanbeli’de vaciptir.
  • Cuma namazına imamdan başka, Hanefi’de 3, Şafii ve Hanbeli’de 40, Maliki’de 12 erkek yetişir.
  • Hanefi âlimlerinin çoğuna göre, tadil-i erkan vacip, imam-ı Ebu Yusuf ve diğer üç mezhebe göre farzdır.
  • Hanefi’de seferde iken namazları cem etmek caiz değildir. Maliki’de seferde, hastalıkta, karanlıkla beraber yağmur ve çamur olunca, öğle ile ikindiyi, akşam ile yatsıyı birleştirerek kılmak caizdir. Şafii’de seferde, bu namazları, birleştirip, takdim veya tehir ederek kılmak caizdir. Yağmur yağarken de sadece takdim ederek birleştirmek caizdir. Hanbeli’de ise, seferde, hastalıkta, kadının müstehaza [özürlü] olmasında, idrar ve yel kaçırmak gibi abdesti bozan özürlerde, canından, malından ve namusundan korkanın, maişetine zarar gelecek olanın iki namazı cem edip kılmaları caizdir.
  • Şafii ve Hanbeli’de kadının kadına imam olması caiz, Hanefi’de mekruh, Maliki'de sahih değildir.
  • Bayram namazı, Hanbeli’de farz-ı kifaye, Hanefi 'de vacip, Şafii ve Maliki'de sünnettir.
  • Seferi olmak için Hanefi’de 104 km, diğer üç mezhepte 80 km uzağa gitmek gerekir. Giderken yolda da seferi olunur. Üç mezhepte, giriş ve çıkış günleri hariç, 4 günden, Hanefi’de ise 15 günden az kalmaya niyet eden seferi olur. Hanefi’de seferde 4 rekatlık farzları, iki rekat kılmak vacip, Maliki’de, meşru yani günah olmayan seferde 2 kılmak sünnet, Şafii ve Hanbeli’de, 2 veya 4 kılmak da caizdir.
  • Şafii veya Maliki olan veya taklit eden, mukim iken, hacda seferi olan Hanefi imama uyarak dört rekat farzları iki rekat olarak kılar ise, bu namazları sahih olmadığı için kaza etmesi gerekir.

Görüldüğü Namaz ile ilgili mezhepler arasındaki farklılıklar pek çok noktada ortaya çıkmaktadır. Yukarıda başlıklar halinde verdiğimiz şekil ve içerik ile ilgili hususlarda da bir görüş birliğinin olmadığı, uygulamada mezhepler arasında ciddi farkların olduğu açıktır. Bu açıdan Namazda Icma’dan söz edilemez. Bu örnekler elbette çoğaltılabilir.

Şekli uygulamalarda da farklılıklar vardır. Mesela Hanefi namazda hareketsiz kalırken, Şafii için gezinmek, sağa sola bakınmak veya gerekiyorsa ocağı kapatmak (teşbihen) mümkündür. Diğer mezheplerde de şekil itibariyle benzer farklılıklar vardır.

Namazlardaki rekatlarda bir ittifaktan söz etmek mümkündür. Hangi namazın kaç rekat kılınacağı hususunda bir ittifak olmakla birlikte, uygulamadaki farklılıklar sebebiyle ICMA oluşmuştur demek mümkün değildir.

NAMAZ ALGISI

Geleneksel Algı:  Şâfiî mezhebine göre de, üzerinde kaza namazı borcu olan bir insanın, bu namazları kılıp borcundan kurtuluncaya kadar gerek beş vakit namazların sünnetlerini, gerekse diğer nafileleri kılması mekruhtur

Hanbelî mezhebine göre ise üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin nafile ile meşgul olması haramdır

Meşrû bir mazeretin dışında namazı kazâya bırakan kimse, bir hatâ işlemiş ve günaha girmiş olur Bu uitibarla kazâya kalan namazın, en kısa zamanda kılınması gerekir Çünkü beş vakit namazın edâsı farz olduğu gibi, kazası da farzdır Kazâya kalan namazın kılınmasıyla sadece borç ödenmiş olur

Mesele Hanefî mezhebine göre böyle iken, diğer üç mezhebe göre, kaza namazı olan bir kimsenin nafile namazları ile meşgul olması, sünnet kılması caiz değil, haramdır

Mâlikî mezhebine göre, üzerinde kaza namazı bulunan bir kimsein nafile namazı kılması haramdır,

Kısaca Geleneksel Anlayışa göre Namaz bir ibadet olarak algılanmış ve bir borç disiplini şeklinde uygulanmaktadır.

Oysa Kur’an da SLT kavramı geniş olarak anlatılıyor olmasına rağmen, bu eylemin Ibadet olduğunu çağrıştıracak bir ifade veya iması yoktur. İbadet algısı Kur’an da iki ayete dayandırılabilir:

 “Kâlû lem neku minel musallîn” (müddesir 43)

مُصَلِّي : Serolojik

SEROLOJİ : Kanda Antijenler ile Antikorlar Arasında Olası Tanı ve Tedavi Uygulamaları Sonucunda Ortaya Çıkan Bağışıklık Reaksiyonlannı  İnceleyen Disiplin, Serumbilim.

SERUM: Kesilmiş Süt Suyu

“Fe halefe min ba’dihim halfun edâus salâte vettebeûş şehevâti fe sevfe yelkavne gayyâ” (Meryem 59)

غئ : Gastrointestinal

GASTROINTESTINAL : Mide ve bağırsakla ilgili, mide ve bağırsakları bir arada anlatan genel terim.

Her ne kadar bu iki ayet yorumlanırken, mana ibadet algısına tahvil edilse de, Ayetlerin anlattığı şeyler son derece farklıdır. Her iki ayet de bizim anlatmaya gayret ettiğimiz meseleyi desteklemektedir.

NAMAZ ÇEŞİTLERİ:

Geleneksel algı çerçevesinde, zaman zaman bizim yazılarımıza yapılan eleştirilerde de ortaya çıktığı gibi, Tasavvuf namazı, ekonomik namaz, sosyal namaz gibi sınıflandırmaların yapıldığı bir vakıadır.

Elbette SLT kavramının getireceği/kazandıracağı erdem ile bu kabil sonuçlara ulaşmak veya böylesi birtakım disiplinler elde etmek mümkün olabilir. Ancak, vazedilen şeyi şeklen veya içerik olarak belli bir mecraya kanalize edebilmek amacıyla uydurulduğunu düşündüğümüz bu çeşit yakıştırmalarda Kur’an da rastlamıyoruz.

Kur’an ın öğrettiği Bir tane SLT vardır. “Resulullah’a ideal şekli öğretildi” anlayışına katılmamız mümkün değildir. Kur’an ın dışında bir vahiy mi vardır ki, ona ayrıca bir şekil öğretilmiş olsun?

“Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek….” (Tahrim 1)

Bu konuda Kur’an da pek çok ayet olmasına Tahrim suresindeki bu ayet çarpıcı bir örnektir. Elbette Resulullah’a öğretilmiştir. Başka türlü olması zaten düşünülemez. Ancak Resulullah Vahyin dışında bir bilgiye sahip olmamıştır. Vahiy ise bütünüyle Kur’an dadır.

Kur’an SLT kavramını evrensel iletişim mekanizması olarak tanımlamaktadır. Bu iletişim sistemine kainattaki her topluluk her ferdine varıncaya kadar katılmakla yükümlüdür.

Yukarıda “Fonksiyonel Varlık olarak Beden” başlığı altında açıkladığımız iletişim noktası genel olarak yapılan itirazlara bir cevap teşkil eder.

İnşirah suresi ile ilgili itirazlarda da, söz konusu kelimenin Beyne işaret ettiği ifade edilmiş idi. Bu konu SLT kavramı ile de yakından ilgilidir. Ancak bilindiği gibi, bedenin dışa açılan kapısı kalptir. Yani, Kaf suresinde anlatılan sinyal verici/alıcıların damarların içinde dolaşması, damarlara aktarım merkezinin kalp oluşu ve sinirlerin kan yoluyla beslenmeleri sebebiyle kalptir. Beyin de buradan beslenir.

Beyin ölümü gerçekleşen bir beden yaşamaya devam edebilir (bitkisel hayat) Ancak kalp ölümü gerçekleşen bir bedende hiçbir organ çalışmaz. Sebebi ise basittir: beyin devreden çıkmış olmakla, alınan sinyallerin kodları çözülemiyordur bu sebeple de beden hareketsiz kalır. Ancak yaşamaya devam eder. Çünkü sinyallerin vücuda giriş noktası kalptir. Yani vücut sinyalleri almaya devam etmektedir. Bu yüzden Kur’an da bu noktaya pek çok yerde vurgu yapılmaktadır.

Çeşitli Uzakdoğu dinlerinde ve felsefelerinde SLT kavramının niteliğine benzer bazı inanışlar ve uygulamalar da vardır. Kimilerinin çakralar olarak isimlendirdikleri ancak başka isimler altında da benzer uygulamaların olduğu şey, aslında bedenin dış dünya iletişiminin beyin ile yapılmadığını, aksine bunun kalp merkezli bir iletişim olduğu bilinmektedir.  “kiramen katibin” ve “siccin” kavramlarının  anlattığı şey de budur.

Bu sebeple SLT eyleminin icrasında da bu husus önem kazanmaktadır. Daha anlaşılır bir dille söylemek gerekirse: SLT, katı ve akışkan hallerin (varlık alanı / kontrol alanı) her iki ucunda da anlaşılır bir şekilde yapılması gereken bir eylemdir. (fiziksel ve ruhsal da denebilir ancak ruh kavramı sınırlandırılmamalıdır) Böylece ilahi mekanizma ile irtibat sağlanacak ve bilgi akışı/iletişim gerçekleşmiş olacaktır. Bunun sonucunda da başka toplumların deneyimlerine ulaşılacak, bizim deneyimlerimiz NEBI’de paylaşılacaktır. Bunun ötesinde bir SLT anlayışı Kur’an da yoktur.

SLT’ın dünyaya ait bir kavram ve eylem olmasının nedeni de budur. Bu yolla elde edilecek bilgi ve deneyimlerin dünya hayatında kullanılır hale getirilmesi ve ilerlemenin sağlanması amaçlanmıştır. Yine aynı yolla, yani SLT ile, diğer toplulukların deneyimleri de paylaşılacak, bizim deneyimlerimiz aktarılacaktır.

Aynı şekilde, ihtiyaç duyulan meselelerin de “SLT ve Sabır ile isteyiniz” ifadesi de yukarıda anlattığımız çerçeveye tekabül eder. SLT kavramının ortaya koyduğu çerçeve ve hedefe ulaşmak için eğitim gerektiğini daha önce açıklamıştık. Bu kolay ulaşılabilecek bir eylem değildir. Ancak herkesin üzerine farzdır. Herkes yapabildiği kadarına ulaşacak ve alabildiği kadarını alacaktır.

Karagülle son eleştirisinde bazı noktalara işaret etmektedir. Kısa kısa cevap vermek gerekirse:

  • Resulun öğretmesi Allah’ın öğretmesidir

Tamamen katılıyorum. Resul Vahyi tebliğ etmek ve Vahye uymak ile görevli idi. Bu çerçevede Resul’un öğrettikleri Allah’ın öğrettikleridir. Kur’an da budur. Başka vahiy yoktur.

 

  • Usul ve İcma açısından:

Namaz için Abdest  alınmalı / Gusl edilmelidir.

“Ya eyyühellezıne amenu iza kuntüm iles salati fağsilu vücuheküm ve eydiyeküm ilel merafikı vemsehu bi ruusiküm ve ercüleküm ilel ka'beyn ve in küntüm cünüben fettahheru ve in küntüm merda ev ala seferin ev cae ehadüm minküm minel ğaitı ev lamestümün nisae fe lem tecidu maen fe teyemmemu saıydan tayyiben femsehu bi vücuhiküm ve eydıküm minh ma yürıdüllahü li yec'ale aleyküm min haraciv ve lakiy yürıdü li yütahhiraküm ve li yütimme nı'metehu aleyküm lealleküm teşkürun” (Maide 6)

 

Abdest’in nasıl alınacağı, hangi hallerde abdest alınacağı, hangi hallerde gusledileceği veya hangi hallerde teyemmüm  edileceği Ayet ile açıklanmıştır. Sabittir. Abdest temizlik için değil, SLT’ın konsantrasyonuna yani HUŞU’ya hazırlık içindir.

 

Sesli ifade edilmelidir, belli bir frekansla ve ritmik olarak.

“…ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ” (isra 110)

Kur’an dan okunabilir. Şart değildir. Aslolan taleplerin dile getirilmesidir, tek tek veya hep birlikte.

 

Huşu olmalıdır (konsantrasyon)

Ellezıne hüm fı salatihim haşiun” (Mu’minun 2)

 

Karşılıklı iletişim olmalıdır, bilgi paylaşılmalı/başka toplumların deneyimleri alınmalı, bizim deneyimlerimiz aktarılmalıdır.

“Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mines sâlihîn” (Al-i İmran 39)

 

Bir merkez üzerinden yapılmalıdır (nebi)

“İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ” (Ahzab 56)
Yukarıda bu konuda detaylı çizim ve açıklama verdik. SLT bu yolla yerine getirilmelidir.

 

Vaktinde yapılmalıdır

“Ekımes salate li düluküş şemsi ila ğasekıl leyli ve kur'anel fecr inne kur'anel fecri kane meşhuda” (İsra 78)

Her vakit farklı bağlantı noktalarını içerir. Her vakit farklı anlamlar taşır. (Sabah hikmet, öğle şeriat, akşam bilgi gibi)

 

Her iki halde olmalıdır (görünen/görünmeyen, karanlık/aydınlık, madde/enerji)

“Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl, innel hasenâti yuzhibnes seyyiât, zâlike zikrâ liz zâkirîn” (Hud 114)

Kur’an daki SLT’ın temel prensipleri ve amacı yukarıdaki gibidir. Bizim anlatmaya çalıştığımız şey de budur.  Sistem anlaşılmadığı takdirde SLT kavramının ortaya koyduğu şeyi de anlamak mümkün olmaz. Kaldı ki, Ayet’e muhalif bir ICMA da olmaz.

  • Ruku ve Secdede vakit var mıdır?

“Ve ekîmûs salâte ve âtûz zekâte verkeû mear râkiîn” (bakara 43)

 

“…ve ahidnâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle en tahhirâ beytiye lit tâifîne vel âkifîne ver rukkais sucûd” (Bakara 125)

 

“Ettâibûnel âbidûnel hâmidûnes sâihûner râkiûnes sâcidûnel âmirûne bil ma’rûfi ven nâhûne anil munkeri vel hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiril mu’minîn” (Tevbe 112)

 

“Ve iz bevve’nâ li ibrâhîme mekânel beyti en lâ tuşrik bî şey’en ve tahhir beytiye lit tâifîne vel kâimîne ver rukkais sucûd” ‘(Hac 26)

 

“Yâ eyyuhellezîne âmenûrkeû vescudû va’budû rabbekum vef’alûl hayre leallekum tuflihûn” (Hac 77)

Hac 26. Ayette önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir, Orada Rabbe secde etmek ve ruku etmek istenmektedir. Rabb, Doğrudan Allah da olabilir, sebep de olabilir.

 

“….vellezîne meahû eşiddâu alel kuffâri ruhamâu beynehum terâhum rukkean succeden yebtegûne fadlen minallâhi ve rıdvânen sîmâhum fî vucûhihim min eseris sucûd….” (fetih 29)

 

 “Yâ meryemuknutî li rabbiki vescudî verkai mear râkiîn” (Al-i İmran 43)

 

“Leysû sevâ’, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn” (Al-i İmran 113)

 

“Kul emere rabbî bil kısti ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn, kemâ bedeekum teûdûn” (A’raf 29)

Bu ayete dayanılarak secde’de kıble şartı aranabilir.

 

“Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn” (A’raf 31)

“İnnellezîne inde rabbike lâ yestekbirûne an ibadetihî ve yusebbihûnehu ve lehu yescudûn” (A’raf 206)

 

“Ettâibûnel âbidûnel hâmidûnes sâihûner râkiûnes sâcidûnel âmirûne bil ma’rûfi ven nâhûne anil munkeri vel hâfizûne li hudûdillâh (hudûdillâhi), ve beşşiril mu’minîn” (Tevbe 112)

 

“Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl” (Ra’d 15)

Bu ayete dayanarak Secde’nin sabah ve akşam yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.   

“Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kun mines sâcidîn” (Hicr 98)

Bu ayette de RAB kavramı kullanılmaktadır.

 

“E ve lem yerev ilâ mâ halakallâhu min şey’in yetefeyyeu zilâluhu anil yemîni veş şemâili succeden lillâhi ve hum dâhırûn” (Nahl 48)

 

“Ve lillâhi yescudu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı min dâbbetin vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn”  (Nahl 48)

 

“Kul âminû bihî ev lâ tu’minû, innellezîne ûtul ilme min kablihî izâ yutlâ aleyhim yahırrûne lil ezkâni succedâ” (İsra 107)

 

“E lem tera ennallâhe yescudu lehu men fis semâvâti ve men fîl ardı veş şemsu vel kameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devabbu ve kesîrun minen nâs…” (Hac 18)

 

Bunların dışında Furkan 60-64, Secde 15, Zümer 9, Fussilet 37, Kaf 40, Necm 62, Rahman 6, Kalem 42-43,  İnsan 26, Alak 19 ayetlerinde de “secde” kavramı vardır.

Rüku için olmasa bile, Secde için zaman söz konusu olacak ise, bu sabah ve akşam ile gecenin bir kısmıdır. Fakat Secde’de zaman ile ilgili Vücub yoktur. (ayrı ayrı tek bir ayette zikredilmiştir) Yani zorunlu değildir.

 

Diğer bazı ayetlerde SECDE, ibadet anlamında zikredilmektedir (kulluk) ancak yine zaman söz konusu değildir.

 

Bunun dışında ne Rüku için, ne de secde için zaman gerekli değildir. Herhangi bir zaman veya herhangi bir sebeple secde ve rüku edilebilir.

 

Genel olarak secde bireysel bir eylem olarak tanımlanmakla birlikte, Rüku topluluk hareketi olarak gözümüze çarpar. Ancak Gerek Rüku ve Gerekse Secde kavramları SLT kavramının çok dışındadır.

 

Ruku ve Secde’nin SLT dışında olduğunu söylememiz ICMA’ya aykırıdır Ancak Kur’an a uygundur. Delil ve Karine ayetlerdedir. İcma buna göre olmalıdır.

 

  • Mana ve detay

Kur’an a mana verirken, nazil olduğu dönemde kelimelerin kullanıldığı mana ile anlamlandırmak gerekir.  Kelimelerin emarını çekerek bunu yapmak gerekir. Istılah bu manayı tahrif edebilir. Çünkü anlaşıamayan kelimeler kıyas yoluyla manalandırılabilir. Bu da gerçek manadan uzaklaşmaya sebep olur.

 

Oruç konusunda verdiğim örnek, eylemin “sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı” ifadesine binaen idi. Yani eylemin şekil itibariyle geçmiş topluluklara farz olduğu şekilde farz kılındığını anlatmak içindi. Yeni bir yorum veya şekil olmadığını ispat etmekti gayem. Şekil/içerik  itibariyle geçmişe atıf yapılmış, süre ayetle belirlenmiştir.

 

  • Cemaatle kılınmasının efdaliyeti

Bu konuda Kur’an da delil yoktur. Mezheplerin genel görüşü ise cemaatin sünnet olduğu yolundadır.  Sadece Hanbeli mezhebine göre Vaciptir. Şu halde Cemaat ile namaz kılmanın efdal olduğunu söylemek kolay değildir. Zaten Cemaat zorunlu tutulmamıştır.

 

Kur’an SLT kavramını bireysel önermektedir. Bir arada da yerine getirilebileceğini yine ayetlerden anlıyoruz. Ancak cemaat düzeni ile olması yönünde herhangi bir delil veya açıklama Kur’an da geçmez. (imamet kavramı SLT’a delalet etmez)

 

  • Konsantrasyon nasıl sağlanır?

Bu konuyu yanlış ifade etmişim.  Doğrusu “SLT içinde huşu ederler”dir. Yani eyleme başlanınca Huşu’ya ulaşılır ve maksat hasıl olur.

 

  • Topluluk ve İnsan

İnsan özgür olarak yaratılmıştır. Birey özgür ise, topluluk da özgür olacaktır. Özgür kararlar alıp uygulayacaktır. İCMA’ya göre topluluğa uyacaktır.

 

  • ICMA’da Hikmet

Amellerdeki ICMA’da hikmeti aramak Hikmet’e mebni değildir. İnanmak yetmez, mutmain olmak gerekir, Kesin bilenlerden olmak gerekir. Kur’an ın emri budur. ICMA sosyolojik bir kavramdır. Kur’an ın çerçevesi içerisinde kaldığı sürece itaat gerekir. Ayetle sabit olan hususlarda  ICMA aranmaz.

 

  • Bedeni ve Mali ibadetler

Rüku ve Secde ibadettir. Zekat ibadettir, Hac ibadettir. SLT ise bir ibadet değildir. Şu halde ruku ve secdeyi SLT’ta toplamak nasıl mümkün olur? Eğer bedeni ibadetleri bir arada topluyor isek, Zekat ve Hac ibadetini de birleştirmek gerekir. Şu halde Hac hayat boyunca 1 kere ise, Zekat da böyle mi olacaktır? Bu kabul edilemez. Her biri ayrı ayrı yerine getirilmelidir.

 

  • Kur’an ın Anayasa oluşu

Kur’an insanlığa sunulan değişmez Anayasadır, bu konuda bir ihtilaf yoktur. Herkes kabul etmek zorunda değildir. Özgür irade ile kabul edenler ona uyarlar. Kabul etmeyenler yine Aynı anayasanın başka versiyonlarına uyarlar. Çünkü varlığın anayasası da budur.

“Summe inne aleynâ beyânehu.” (Kıyame 19), kur’an ın beyanının Resulullah’tan sonra olduğunun delilidir. Bilimle, teknikle, hikmetle ve SLT ile anlaşılacaktır.

“Halakal insân, Allemehul beyân” (Rahman 3-4) ifadeleri ise, farklı bir şeyi ifade eder. Yaratılmış olan varlığa (insan) aynı zamanda bilginin de beyan edildiğini gösterir. Kodları çözecek olan anahtar insandadır. Bu bir süreç meselesidir.

 

 

  • SLT  Müfret değil aynı zamanda Marifedir

Çok haklısınız. SLT sadece müfret değil, aynı zamanda Marife’dir. Sizin de bildiğiniz gibi, açıkça belli olan tek bir şeyi ifade etmektir Marife. İngilizcede bunun karşılığı “The” dir. Yani “The book” Belli, görünen tek bir tane kitap kastedilmiş olur. Bu sebeple de Cemaat düzenine tahvil edilemez.

 

SLT kavramından ne anladığımızı yukarıda ve önceki yazılarımızda geniş olarak detaylı bir şekilde izah ettik. Bu yazımızda da başlıklar halinde eylem ve amaç yönünden ayrıca izah ettik. Delilleri ile birlikte. Elbette kimseye kabul ettirmek amacında değilim. Ancak doğru bildiğimi söylemekten geri durmak olmaz. Hatalarım varsa elbette düzeltiriz. Kur’an ın tanımına göre SLT anlaşıldığı zaman, geleneksel olarak icra edilen namazın neden olmayacağı veya eksiklerinin ne olduğu da anlaşılmış olur. Dileyen buna uyar, dileyen uymaz. Amaç doğruyu bulmak ise, benim anladığım ve Kur’an ın ifade ettiği şey budur. Yoksa bir rahatsızlığım söz konusu değildir.

 

  • Bir arada yapmanın Huşu’ya katkısı

Bu doğru olabilir, üretilen frekansın her bireyi ayrı ayrı etkileyeceği muhakkak. Dolayısıyla Huşu’ya katkısının olacağı söylenebilir. Ancak Kunut’tan kastınız imam’ı dinlemek ise, bu Kur’an da yoktur. Eğer Kunut’dan kasdettiğiniz şey, sinyalleri dinlemek ise, bireysel SLT’da Zekeriyanın yaptığı gibi dinleriz ve cevap veririz. Sabır ve SLT ile de talep ederiz.

 

  • SLT ile kurulan ilişki

SLT Yaratıcı ile doğrudan kurulan bir ilişki değildir. Ortak bir alanda paylaşımdır. Sizin de dediğiniz gibi :” Yaratıcı bununla da kalmamış, ben’e benzer benler var etmiş insanı onlarla diyaloga geçirmiştir.” SLT bunun içindir. Başka topluluklarla deneyimlerin paylaşılabimesi ve varsa taleplerin karşılığının alınması, çözüm yollarının bulunması içindir. Dünyada bulamadığınız çözümü veya tekamülü başka topluluklarla paylaşarak, onların deneyimlerinden yararlanarak bulabilirsiniz.

 

SLT ile kurulan iletişim Allah ile kurulan iletişim değildir. Dolaylı olarak yaratıcı ile kurulan iletişim olarak değerlendirilebilir çünkü Allah melekleri vasıtasıyla sisteme müdahale eder. Biz yazılmış olan program ile ve diğer topluluklarla iletişim kurarız.

 

  • Kozmik iletişim

Bu kelimeyi kullanmamın sebebi başka bir ifade şekli bulamadığım içindir.Başka şekide bir ifade şekli varsa onu kullanırız. Buradan kasdettiğimiz şey, Allah ve Meleklerinin de dahil olduğu veya katkıda bulunduğu, başka toplulukların deneyimlerinin veya bilginin ortak paylaşımıdır. (Ahzab 56)  Bu iletişimin nasıl kurulduğunu delilleriyle yukarıda açıkladık. Elbette kimse önümüze yemek koymayacak. Ancak ihtiyaçların giderilebilmesi veya problemlerin çözülebilmesi için bilgiye ihtiyaç vardır. Bizim önerdiğimiz namaz düşünme namazı değildir. Eylemsel namazdır. Kaldı ki, düşünce bir eylem değildir. Dışa aktarılmadığı sürece de anlam ifade etmez. İyi veya kötü olarak değerlendirilemez. Düşünceyi eylemle birleştirdiğiniz zaman sonuç alırsınız.

 

Benim söylediğim şey, cebrailin yanlış öğrettiği veya yanlış anlaşıldığı değil. Vahyedilen bilginin tamamı Kur’an dadır. Resulullah’ın uyguladığı şey de bu olmalıdır. Daha önceki yazılarımda ve açıklamalarda bunun delillerini aktarmıştım. Benim anlatmaya çalıştığım şey, Resulullah’ın doğru yaptığı fakat bunun doğru anlaşılmamış olabileceğidir. Yoksa Resulullah’ın Kur’an a muhalif hareket etmesi veya ona ilave yapmış olması düşünülemez. Hakka suresini okuduğumuz zaman bunun mümkün olmadığını görürüz.

 

Varlık ve varoluş ile ilgili detaylı olarak düşüncelerimizi yazacağız. Burada kısaca ifade etmek yeterli olur zannediyorum. Yukarıda iletişimin şekli ve varlık olarak iletişimin nasıl olacağını anlattık. Elbette doğruyu arıyoruz. Başka bir gayemiz yoktur.

 

  • İnternet örneği

Tam olarak sizin de söylediğiniz sebepler ile bu örneği vermiştim. Program yazarının kurallarına uymak, onun gösterdiği düğmeye basma zorunluluğu sebebiyle.  SLT da bunun içindir.

 

  • Topluluk ortak namazlarla oluşur?

Bu ifadeyi şu şekilde düzeltmek gerekir belki: Topluluk ortak katılımla oluşur. Bunun şekli de Mescide dahil olmaktır (udhul-ul mescide). Mescide katılır ve topluluk olursunuz. Orada tartışır, kararlar alır ve uygularsınız. Her topluluk kendi kararlarını alır ve uygular. Her topluluğun kararları farklı olabilir. Kur’an daki bu kavramı göz ardı etmemek gerekir. Bunun SLT kavramı ile bir ilgisi yoktur.

 

İnsan beyni sadece uygulayıcıdır. Yayını alan başkadır. Ancak bu yayını kesmek için elimizde düğme yoktur. Radyo tek yönlü bir alıcıdır. Oysa bizim iki yönlü bir iletişime ihtiyacımız vardır.

 

  • Cin ayeti örneği

Bu ayeti örnek vermekteki maksadım, Onların da SLT ile ifade edilen sisteme katılmak zorunda olduklarını kanıtlamak içindi. Yani eğer bilgiye ihtiyaçları varsa, SLT sistemine dahil olmaları ve oradan bilgi alışverişinde bulunmaları gerek.

 

Namazda Kur’an okumak farz değildir. Okumak veya ifade etmek farzdır. İhtiyacımız olan her ne ise.

 

  • Nisa 102 ve Cemaat kavramı

Bu ayetteki ısrarım, Ayetin delaletinin Topluluk olduğunu, bir arada kılmak olduğunu ifade etmekten ibarettir. Bu ayette bir cemaat düzeni söz konusu değildir. Zaruret gereği bir arada kılmak gereklidir. Bir arada SLT edilebileceğini zaten söylüyorum. Ancak benim anladığım şey Cemaat düzeni değildir. Savaş koşullarında bireylerin etrafa dağılarak tek tek SLT etmeleri herhalde düşünülemez. Çok kolay avlanırlar.

 

Savaş bir zaruret halidir, öğrenilmelidir ve hazırlıklı olunmalıdır. Ancak barışı öneren bir düzeni güç kullanarak ikame edemezsiniz. Güç kullanarak, zorla ikame ederseniz, kolaylıkla yıkılır.

 

SONUÇ

 

“Namaz Dinin Direğidir” Bu doğrudur. Benim ilk yazıda da ifade ettiğim gibi, SLT kavramı sistemin tam ortasında duran bir şeydir. Sistemin olmazsa olmazıdır. Bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur kanaatimce.

 

Benim anlayışıma göre Kur’an “ahlak-Şeriat” veya “tarikat-şeriat” şeklinde ayrılamaz. Veya Kur’an ın önerdiği hükümler bu şekilde değerlendirilemez. Hepsi bir bütündür. SLT ise bir baygınlık hali de değildir. Varlığın her iki tarafında anlaşılabilir olmalıdır. Bunun yolunu da Kur’an tarif ediyor.

 

Ben ilahi düzeni “şeriat” ve “tarikat” olarak ikiye ayıramıyorum. Buna gücüm yetmiyor. Kur’an bir bütündür. Eğer şeriat ve tarikat olarak ayrı ayrı olsaydı o zaman iki ayrı kitap olmalıydı. Bu geçmişte vardı, Musa’nın şeriatı ve Isa’nın tarikatı. Eşyanın tabiatı gereği böyle olmuştu.  Ancak olgunlaşma süreci içerisinde her ikisinin birleşmesi gerekiyor idi. Musa şeriatı getirdi, isa tarikatı, nihayetinde Kur’an sistemi bütünleştirdi. Ancak unutulmamalıdır ki, Isa tarikatı getirirken Musa’nın şeriatından çıkmadı.

 

Bu sebeple, şeriat/tarikat ayrımı yapamıyorum, bunun lafza uygun olmadığını düşünüyorum. Şeriat ve tarikat bir bütündür. (Tarikat kavramından anladığım şeyi tanımlamıyorum, genel olarak ifade ediyorum)  Hızır ve Musa ilişkisine baktığımız zaman şeriatın tarikatsız olmayacağını, olamayacağını da anlarız.

 

Hızır Musa’ya ayrılmayı önerdi ve neticede ayrıldılar. Bana göre bu ayrılış tarikat/şeriat ayrımı değildir. Onlar NEBI’de ayrıldılar. Zahiri anlamak için bilgiye ihtiyaç vardır. Bilgiye ulaşmanın pek çok yolu vardır.  Bilgiyi anlamak için de “Hikmet”e ihtiyaç vardır. Bilgiye ulaşmak yetmez, kodlarını da çözmek gerekir.

 

Vesselam

 

 

 


YorumcuYorum
Mete Firidin
20.02.2012
07:40

hangi yanlışı düzeltsem bilemiyorum!

İnsan kalp olmadan yaşayabilir. mesela bir kalp pompası kullanan binlerce insan vardır. Bunlar yaşamak ve ibadet açısından diğer insanlardan farklı değillerdir. Yani Kalbin pompa görevinden başka fonksiyonu yoktur.

Bir insanın beyni öldü ise o insan ölmüştür. organ nakli için kullanılabilir.

Adem homo sapien den tesfiye edilmiş bir yaratıktır. Homo sapiensden farkı beyninin soyut kavramlar açısından daha gelişmiş olması yani soyut kavramları anlayabilmesidir. Bu nedenle Hz. Muhammed şöyle demiştir : ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim. Ahlak kavramı Adem ile başlamıştır. Diyer peygamberler ile gelişmiş ve Muhammed ile maksimum seviyesine ulaşmıştır.

Allah'ın Ademin ruhuna üflemesi mecazi bir anlatımdır. Ruh kavramı Allah indindedir. yani Mevcut anladığımız bir var oluş değildir. Manevi birşeydir. Allahın nefesimi varki üfleyecek bu bir mecazdır. Allah Homo sapiene ve onun beynini up grade etmiş ona soyutu anlama kavrama yani kendini (allahı) bulabilme fonksiyonu ve utanma ve haklı ,haksız, günah sevap kavramlarını oluşturup muhakeme yapma yeteneği vermiştir.

Bu fonksiyonların bulunduğu yer beyin kabuğu yani korteksin ön kısmında (sadr) bulunur. secde ettiğimizde bu kısmı yere koyarız.

Eğer bir insanın frontal yani beyin kabuğunun ön kısmı bir neden ile zarar görürse bu kişi zalim, yalancı, psikopat,

ahlaksız, utanmaz olur. Demekki bu olaylar beynin sadrının sadrındadır.

Gelelim namaza : Siz de biliyorunuz ki Bir çok ayette "rabbini hamdet", "ala olan rabbinin zikret", "azim olan rabbini zikret" gibi bir çok ayetler vardır. Hz. Muhammedden bize miras kalan namazda rukuda "subhana rabbiel azim" deriz. Secdede de "suphane rabbial ala" deriz. bazı ayetlerde ise rabbini tenzih et denir. namazda subhaneke duasını okuruz. Bazı ayetlerde de denirki "onlar sanah akşam rablerine bizi ateş azabından koru diye dua ederle" denmektedir. bizde namazda Rabbena duasını okuruz. yine namazda rabbimizi hamd etmek için fatiha suresini okuruz.

yani bizim namaz dediğimiz şey , sizin salat dediğinizi de içeren çok komplike, ilahi bir düzenlemedir. Bu düzenleme ancak cebrail tarafından Kurandan öğrenilerek Oluşturulmuştur. Buda Resullulaha öğretilmiştir. Bize de Miras bırakılmıştır.

Mete Firidin
20.02.2012
07:55

Her mirasta olduğu gibi Namaz mirasında da ihtilaflarımız vardır. Bu ihtilaf ayrıntıda dır.

Namaz bir iletişimdir diyorsunuz doğrudur. Bunu bir internet gibi düşünürseniz. Sizin yaptığınız gibi birtek veye birkaç entegre devreyi bir araya getirerek internete girmeye çalışıyorsunuz . halbu ki Allah bunu Kuran ında anlatmış, ve melek cebrail bunu toplayıp organize etmiş mükemmel bir laptop halıne getirmiş ve resululaha hediye etmiştir. Bizde şimdi bu mükemmel laptop ile internete giriyoruz. Sizde bunu kullanın ki net bir iletişim sağlamış olun.

Allahı namaz ile anmak en büyük fazilettir.

Sam Adian
20.02.2012
16:10

Dear Mr. Fridin

Namazda yani SLT’da ihtilaf yoktur. İhtilaf algı/anlayıştadır. Alışkanlıklardadır.

Ayetleri incelemediğinizi düşünüyorum. Kur’an insanlığın anayasasıdır. Dileyen kabul eder dileyen etmez. Kabul etmeyenler de dolaylı olarak yine Kur'an a tabi olurlar. Çünkü kainatta başka düzen yoktur. Ancak topluluklar kanunlar yaparlar, tüzükler yönetmelikler vs. Toplumların yaptıkları kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz. Olursa geçerliliği olmaz. Yönetmelik ve tüzüklerinde kanunlara aykırılığı olamaz. Bu bir zincirdir. Sistem böyle çalışır.

Ben Cebrail kavramını sizin anladığınız şekilde anlamıyorum. Ancak şu aşamada bunun önemi yok. Ne var ki 40 yıldır sizin laptopunuzla internete bağlanmaya çalışıyorum, henüz bağlantı kuramadım. Günün birinde “patalojik olan ben miyim” diyerek Kur’an a baktım. Sizin de böyle yapmanızı öneririm. Kur’an a baktığınız zaman internetin çalıştığını görürsünüz.

Bu sitede yazdığımız süre içerisinde gelen eleştirilerin dayandığı temel nokta, ICMA ve SÜNNET olmuştur. Ayetlerden anladığımız şeyin “asli manaya delalet etmeyeceği” yönünde bir eleştiri almadım. Bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Ayet varken Icma delil olmaz.

Eleştirilerinize gelince - “Beyin ölse bile beden yaşamaya devam edebilir” demiştik . Siz aslında bizi destekliyorsunuz. “Beyin ölümü gerçekleştikten sonra bedeni organ nakli için kullanırsınız” diyorsunuz. Herhalde organlar canlı olduğu içindir. Yani henüz ölmediği için. Bu da doğrudur ve zaten bizim anlatmak istediğimizi anlamak için yeterlidir. Önemli olan, organların yaşam fonksiyonlarını beyinden almıyor olmalarıdır. Kalbinize ister pompa takın, ister motor takın, kalp çalışmaya devam ettiği sürece de beden yaşam fonksiyonlarını kaybetmez. Ama kalp veya onun yerine ikame ettiğiniz şeyi çıkarırsanız, beyniniz mükemmel olsa bile yaşama şansı yoktur. Bu da ayetlerdedir “min hebl-el verid” ifadesinde anlatılan şey ile karşılaştırdığımız zaman deneyimler bize ışık tutar. Yani sinyalleri alan şey veya antenler damarların içindedir ve bu sinyaller organlara kan yoluyla iletilir. Beyin de buna dahildir. Beyin sadece aldığı sinyalleri yorumlar ve uygular. Meselenin özü budur, Ayet de bunu anlatmaktadır. - Henüz bir VARLIK OLARAK INSAN kavramına değinmedik. Sadece yüzeysel bir bilgi aktardık. Ruh konusu da bunlardan biridir. “Ve yes’elûneke anir rûhı, kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ” (isra 85) Haklısınız, Allah’ın nefesi mi var ki üflesin? Ama ayet ne diyor? Ruh'un bilgisi Allah katındadır. Zaten Herşeyin bilgisi Allah katındadır. Bu durum bizim öğrenmemize veya anlamamıza nasıl engel teşkil eder? “Allah dilerse” diyeceksiniz. Haklısınız, Allah diledi ve sistemi yarattı. Bu sistem içerisindeki her şeyi de bilmemiz için delillendirdi. En ince ayrıntısına kadar. O halde Ruh kavramı da bir bilinmeyen değildir. - Haklısınız, Adem ve onun nesli muhakeme yeteneğine sahiptir. Bizim de zaten bunun dışında bir öngörümüz yok. Sadece şekil ve içerik konusunda anlaşamıyoruz o kadar. Zaten Adem neslinin bu özellikleri olmasaydı “SLT”a da ihtiyaç olmazdı (başka toplulukların da benzer özellikleri vardır) - Bahsettiğiniz şey, yani korteksin ön kısmı, secdede yere koyduğunuzu söylediğiniz şey. “Ve yahırrûne lil ezkâni yebkûne ve yezîduhum huşûâ” (isra 109) “Kul âminû bihî ev lâ tu’minû, innellezîne ûtul ilme min kablihî izâ yutlâ aleyhim yahırrûne lil ezkâni succedâ” (isra 107) Ayetler secdenin nasıl yapılacağını söyler. “ezkani” kelimesi kullanır. Bahsettiğiniz alnı yere koymanın delili yoktur. Atladığınız bir nokta var, darlandığınız zaman beyniniz sıkışmaz, göğsünüz sıkışır. Nefes alamazsınız. - Yine ayetleri ve bizim söylediklerimizi okumadığınızı söylemek zorundayım. “Rüku” ve “Secde” kavramları ile “SLT” kavramını birleştirmek için deliliniz var mı? Kur’an da yok. Bunlar ayrı ayrıdır. Biz ne Rüku ne de Secde konusunda bir itirazda bulunmadık. Bunlar da zaten Ayet ile tarif edilmiştir. Bizim bahsettiğimiz şey “SLT” dır. - Haklısınız Allah’ı anmak gerekir. “Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât, innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ” (nisa 103) Ayete baktığımız zaman nasıl olacağını da görürüz. Allah’ı zikretmek “SLT” ın içinde değil, sonrasındadır. Allah’a SLT etmezsiniz ki SLT ile Allah’ı zikretmiş/anmış olasınız?

“Allah’ı namaz ile anmak en büyük fazilettir” İşte problem tam olarak bu ve benzeri ifadelerden başlar. Bu ifadeniz, SLT kavramının ne hale geldiğini de açıklar. - Sizin Namaz dediğiniz şey, Kur’an ın tarif ettiği “SLT” kavramından çok uzaktır. Ayetleri incelerseniz bunu görürsünüz. “SLT ve BİLGİ” başlıklı yazımızı yeniden inceleyiniz ve lütfen araştırınız. - Resulullah’a öğretilen her şey Kitaptadır. Vahyin dışında bir bilginin varlığına dair bir delil de kitapta yoktur. (Resulullah açısından) Kur’an a göre bu iddianız tutarsızdır. Dayanağı delili yoktur. Rivayetlerden delil olmaz.

Sam Adian
20.02.2012
16:34

Dear Mr. Demirci

“Siz bu yaklaşım açınızla ehli sünnet değilsiniz ama ehli kuransınız. Kuranı sünnetle değil, akılla yorumluyorsunuz. “ diyorsunuz. Kur’an ın emri de bu değil midir?

“Ben ise sünnetle kuran çeliştiğinde eğer sünnet kuvvetli ise kurandaki ibareyi müşkil olarak alıyorum” Bu ifadeniz ürkütücüdür. Lütfen tarikat-tasavvuf/şeriat ayırımı yapmayınız. Kur’an bir bütündür ve önerdiği sistem de tektir. Siz matematikte uzmanlaşabilirsiniz veya biyolojide veya sosyolojide, ancak bu uzmanlığınız sistem içerisindedir. Sistemin geriye kalan kısımları sizin uzmanlığınız sebebiyle ortadan kalkmış olmaz. Veya “benim uzmanlığım budur, geriye kalan beni bağlamaz” diyemezsiniz. Kur’an ı bir bütün olarak ele almak ve anlamak zorundayız.

“Siz ise icmayı kurandan sizin anladığınız ile örtüştüğünde kullanıyor, bu anlayışınız örtüşmediğinde ise terkediyorsunuz.” Diyrsunuz. Aslında haksız da sayılmazsınız. Ancak şu ana kadar yapılan eleştirilerde, “ayetin bizim verdiğimiz manaya delalet etmeyeceği” yönünde bir itirazla karşılaşmadım. Yani mana yönünden anlaşıyoruz. Fakat iş uygulamaya geldiğinde, mana ne olursa olsun, İcma ve sünnet ortaya çıkıyor. Bizim “icma” ve “sünnet” anlayışımız, “her ikisinin de anayasaya aykırı veya çelişik olamayacağı” yönündedir. Eğer herhangi bir şekilde, bir çelişki veya bir farklılık var ise veya “icma” tam değil küçük de olsa ihtilaflar var ise biz o görüşü kabul etmeyiz. Aslolan Ayetin ortaya koyduğu şeydir. Bu manada reddetmiyoruz. Uygunluk arıyoruz.

Kaldı ki, tarım toplumunun anladığı şey ile, bilgi toplumunun anladığı şey çok farklıdır. Böyle de olmak zorundadır. “sümme inne aleyna beyanehu” ifadesinin gereği de budur. Günümüz açısından ise, tarım toplumunun algı ve uygulamalarını kullanmanın imkanı yoktur. Onlar kendileri açısından en iyi şekilde anlamışlardır. Sahip oldukları bilgi çerçevesinde. Biz bunu daha ileri taşımak zorundayız. Bunu yapamazsak gelişme de olmaz tekamül de olmaz.

“Ehl-i Sünnette Kur’an esastır” diyorsunuz. Burda bir çelişki yok mu? Kur’an ın ortaya koyduğu şey ile uygulama arasında farklar ortaya çıktığında uygulamayı tercih etmek bir çelişki değil midir? Yani icma.

İnsanlığın ortak geleceğini inşa etmek zorundayız. En azından buna katkıda bulunmak zorundayız. Geçmişin bilgisi ile bunu yapamayız. Uçak varken deve sırtında seyahat edemeyiz. Yöntemi öğreten Kur’an dır.

Sam Adian
20.02.2012
16:48

Model’e gelince. “SLT” kavramı ile ortaya koyduğumuz şey, zaten modelin baştan sona yeniden yorumlanmasını gerektiren bir şey. Yani mevcut algının temeline dinamit koymaktan farksızdır bu. SLT kavramını Kur’an da öğretildiği şekilde gördüğümüz zaman, bütün sistemi yeniden düşünmek zorunda kalırsınız. Gerçekte olması gereken de budur. Her şey yeniden yorumlanmalıdır/asli manasıyla anlaşılmalıdır. On yıl önce satın aldığınız bilgisayarınız bugün sizin ihtiyaçlarınıza cevap veremez. Yenisini almak zorundasınız. Bu konuyu düşünmenizde yarar olabilir. Köprüyü ayakta tutan şeyin ne olduğunu görürseniz, ne demek istediğimizi de anlamış olursunuz.

Mete Firidin
20.02.2012
20:27

Aslında hiçbir insan beyinden başka bir şey değildir. gelecekteki teknoloji ile beyin dışındaki bütün orgaları bütün organların yerine fonksiyon yapacak bir makina konduğunda da insan yaşıyor olacaktır. İnsanın bütün kişiliği sevgisi üzüntüsü yani bütün maneviyatı beyindedir. Beyin dışındaki bütün organlar beyni yaşatmak için vardır. Bir insanın beyni ölürse geri kalanların tümü sadece bir bitkidir. bu nedenle beyni ölen kişiye bitkisel hayata girdi denir. Göğsü sıkışan insan kalp kırizi geçirmiyorsa sebep pisikolojik yani beyinseldir. Başım daraldı deriz fakat baş daralmamıştır. Beyninde bir sıkıntı duygusu oluşmuştur. Diazem verince rahatlar. kalp sadece pompadır. yerine bir pompa koysak sizin maneviyatınızda bir değişiklik olmaz . Birine bir başka insandan kalp alsanız ve taksanız. Alanda hiçbir manevi değişiklik olmaz. Bir budistin kalbini bir yahudiye taksanız yahudi değişmez ve yine bir yahudi olarak kalır.

Yazınızı tekrar okudum.

Bilimsel gelişmeleri takip etmenizi öneririm.

Human genom projesinin sonuçlarına göre Hz. Adem günümüzden 60.bin yıl önce var olmuştur. Aynen Hz.İsa gibi yani bir bakireden babasız olarak doğmuştur bir toplumda. Bu günkü tüm insanların babası olan adem birtek kişidir. Bu bilimsel olarak ispatlanmıştır. Fakat bu günkü insanların anne tarafı en az 400 bin yıl öncesine dayanır. bu da bize ademin yeryüzünde modifiye edilerek üretildiğini gösterir. İnsanı diğer bütün canlılar bitkiler ve mikroorganizmalar dahil ortak bir genetik geçmişi vardır. yine bu da insanın ve ademin yeryüzünde üretildiğinin göstergesidir.

gelelim slt : bu kelimenin aslı adamak, taraftar olmak, dua etmektir. Namazda bunların hepsi zaten mevcuttur.

Ama sanırım sizin kast ettiğiniz Allahla hep bir bağlantı içinde olmak hep aklında ve gönlünde bulundurmak ise amenna . Ama bu namazın kazandırdığı bir özelliktir ve birçok insana nasip olmayabilir. namazı terkederseniz anladığınız anlamda da salatı gerçekleştirmeniz mümkün olmaz.

Namaz Allahın verdiği bir lapto dur. insan için en uygunudur. Üreten kullanma kılavuzunu da vermiştir.

modeli asla eskimez. adem oğlu olarak 60 bin yıldır yiyoruz ,içiyoruz,uyuyoruz ve birkısmımız namaz kılıyoruz.

Cebrail biir mesajcı ve öğretmendir. her bilenin üstünde bir bilen vardır. Kuran cebrailin getip okuduğu bir sözdür.

Allahın Kitabıdır. Ama cebrailin okuduğu sözdür. Bir çok şeyi resulullaha o öretmiştir. Namazı da

Sam Adian
20.02.2012
22:27

Dear Mr. Demirci

“İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri vel fulkilletî tecrî fîl bahri bimâ yenfeun nâse ve mâ enzelallâhu mines semâi min mâin fe ahyâ bihil arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbe(dâbbetin), ve tasrîfir riyâhı ves sehâbil musahhari beynes semâi vel ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn” (Bakara 164)

Yerlerde ve göklerde olup bitenler, suyun indirilmesi gemilerin yüzmesi, hayvanları/canlıların yeryüzünde yayılması, rüzgarların esmesi/bulutların hareket etmesi, yeryüzü ve gökyüzü arasında ve gökte olup biten her şey akledenler için değil midir?

“Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’kılûne şey’en ve lâ yehtedûn” (bakara 170)

Bakara 170. Ayeti dikkatle inceleyiniz lütfen. Onlar akledememiş olsalar dahi tabi mi olacaksınız?

Kur’an da Akıl’a atıf yapan 62 ayet vardır. Bu ayetler iki gurupta temellendirilebilir. Birincisi gerçeklikle ilişki kurararak düşünmek; ikincisi ise, inanç/düşünce ve davranışlardaki çelişkileri fark etmekle ilgilidir.

“Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh, ve yec’alur ricse alellezîne lâ ya’kılûn” (Yunus 100) Bu ayete göre ise, Iman, akletmenin bir sonraki adımıdır. Şu da söylenebilir: Akletmiyorsanız iman da edemezsiniz. Akletmek/düşünmek Farzdır, üstelik kesin bir farzdır çünkü vücubu da kesindir. Akletmeden hiçbir şey olmaz. Siz, “geçmişte Aklettiler, bizim akletmemize gerek yoktur” anlamına gelebilecek şeyler söylüyorsunuz. Size göre İcma ve Sünnet ile Fıkıh her konuda hüküm koymuştur. İçtihadını yapmış ve kararını vermiştir. Şu halde size neyi Akletmek düşer? Yeni bir vahiy mi var ki akletmek geresin? Geçmişte zaten akledilmiş ve hüküm oluşturulmuştur.

“Akletmek demek miyara göre akıl yürütmektir.” Hangi miyar? Kur’an da bunun delili yoktur. Kur’an özgür iradeyle akletmeyi emreder. Hiçbir şeyin etkisi altında kalmadan. Kur’an neye göre akledeceğinizin yolunu da gösteriyor. Bir miyar olmalıysa o da Kur’an dır.

“Kuran namazın esaslarını verir” diyorsunuz. Yani namazı tarif etmez mi? Biz Kur’an ın namazın esaslarını ortaya koyduğu gibi, içerik ve şekil olarak da tarif ettiğini Delilleriyle ortaya koyduk.

Resulullah’a atıfla namazı kompakt hale getirdiğini söylüyorsunuz. Hadislere bakınız. Namazı şeklen tarif eden (kısmi olarak) 1 tane hadis vardır. (Muslim Salat 45) Geriye kalanlar Cemaatin faziletleri, namazın faziletleri vs. üzerinedir.

Hz. Aişe’den rivayet edilen ve Peygamberin ellerini koltuk altında birleştirdiğini söyleyen hadis ile namazda resulullahın göğsünden tencere tokurtusuna benzer ses ile ağlamaya benzer ses geldiğini söyleyen hadislerin dışında (ibn-i Mace, Mukaddime 3) ciddi olarak namazı tarif edecek hadis yoktur.

Yine hadis kaynaklarında sizin anladığınız anlamda namaz hakkındaki hadislerin pek çoğu rüku ve secde ile ilgilidir. İçerik ile ilgili ciddi bir delil bulamazsınız.

Biz filozof değiliz, Yeni bir din kurmak peşinde de değiliz. Söylediklerimizi kabul edip etmemek herkesin kendi bileceği bir şeydir. Kimseye zorlamamız da yoktur. Ancak söylediğiniz her sözün karinesi/delili olmalıdır.

Siz yazdıklarımızı okumadınız zannediyorum. Dikkatlice bir kere daha okuyun lütfen. Bizim itirazımız SLt kavramının bir “borç ödeme” anlayışı içerisinde “ibadet” ritüeline dönüştürülmüş olmasıdır. SLT bir ibadet değildir, amacı ve anlamı da anlaşıldığı gibi değildir. Bunu anlamak için Kur’an yeterli delildir ve açıktır. Namazınızdan sonra Rükü etmenizin veya secde etmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Buna itirazımız da yoktur. Lütfen Kur’an daki SLT ayetlerini inceleyiniz. Sonra Icma’ya bakarsınız. .

Namaz hakkında mezheplerin görüşlerini de ortaya koyduk. Pek çok konuda bir icma’dan sözetmek mümkün değil. Bize göre Icma ancak delili kur’an da varsa geçerlidir. Icma manadan ayrılmış ise bu da geçerli değildir. Siz Anayasaya aykırı bir kanun yapabilir misiniz?

Söyler misiniz, Icma ile upgrade edilen şey nedir? Tekamül eden nedir? Tarım toplumunun bilgisiyle anlamaya çalıştığı ve sadece şekle sıkıştırılmış namazı kılmaya devam ediyorsunuz. Niçin Kur’an a bakmak akledilmiyor? Tarikat / Şeriat ayrımının delilini göstermelisiniz. Kur’an da böyle bir ayırım yoktur. Tarikat namazı veya şeriat namazı diye bir şey yoktur. SLT tektir ve herkes içindir. Tarikat mescidi veya Şeriat mescidi diyebilirsiniz. Tarikat toplumu veya Şeriat toplumu oluşturabilirsiniz. Ama tarikat namazı veya şeriat namazı diyemezsiniz. Asıl tahrif budur.

“İki tercihten biri olacak: ya size inanacak ve mütevatir gelen namazı terkederek teslim olacağım ya da vahiy aldığına inandığım, kuranı indirenin bize mütevatir çelişkisiz olarak gelen uygulamalarına.” Niçin vahyin kendisine bakmıyorsunuz? “ İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn” (hicr 9)

“Bu ürkütücü değil, riski elimine eden bir yöntemdir.” Elinizdeki Kur’an başka bir Kur’an mıdır? Resulullah’ın getirdiğinden başka bir şey midir?

Bizim modelimizin sonuçlarını biz biliyoruz. Siz denerseniz siz de biliyor olacaksınız. “Bilmiyoruz” demek bir seçenek değildir. Biz deneyimlerimizi zaten aktarıyoruz. Kabul etmek değil ama üzerinde düşünmek sizin göreviniz.

“kuran bu sistemin genel adıdır. Anayasanın ruhuna aykırı bir kanun ve yönetmelik olmaz ama anayasada da herşey anlatılmaz sadece prensipler anlatılır ve o prensiplere göre kanunlar uyumlu çıkarılır.” Biz sizin modelinizin yeterli olmadığını ve Kur’an ile çeliştiğini söyledik. Bu gerekçe ile de SLT konusunda Icma’nın Ayet varken dikkate alınamayacağını ifade ettik. Siz ayetlerin yeterli olmadığını mı söylemek istiyorsunuz? Anlattığımız ve ortaya koyduğumuz şeyin, delillerin tasavvuf olmadığını söyledik. Neden ısrarla bunun bir tasavvuf olduğunu söylüyorsunuz? Kur’an ın aktardığı SLT kavramı, sistemin her alanına taalluk eden bir şey. Nasıl tasavvuf diyerek geçiştirebiliyorsunuz?

“Sünnet yol haline gelmiş standart, klasik, tasdik edilmiş uygulamalar sistematiğidir.” Kim uyduruyor bunu neye göre tasdik etti? Eğer bu kitaba uygun ise uyarız. Değilse kitabı esas alırız.

“Hz peygamberin icma ile gelen namazın sünnet halini biz size tarif ettik. Bu namaz teorik değil, genel prensiplerle uyumlu pratik bir uygulamadır. Siz ise önce kelimeleri seçtiniz ve bunlara usule uygun olmayan manalar verdiniz. Bu manalar tüm sünnetteki format ile ve icmadaki pratikler ile çelişti.” Eğer manaya itirazınız varsa lütfen bunu ortaya koyunuz. Hata ediyorsak düzeltiriz. Sizin pratiğinizle veya geleneklerinizle çelişiyor olması bizim hatalı oldğumuzu göstermez. Referansınız nedir? Biz ayetleri Icma ile değerlendiremez veya mana veremeyiz. Vahyeden kitabın nasıl anlaşılacağını bilerek vahyetti. Ona İcma’da delil aramak yanlıştır. İcma değişmez de değildir. Vahiy bilginin ışığında yeniden yorumlanır ve yeni icmalar oluşturulur. Siz bin yıllık icma ile geleceğinizi inşa edemezsiniz. Bu şekilde insanlığın ortak çıkarlarına hizmet edemezsiniz.

“Çünkü herkes kuranı yanlış anlamış da bir tek siz doğru anlamışsanız siz bir peygambersinizdir, tüm peygamberlerin mucizeleri vardır, sizin mucizeniz nedir ? “ Doğrusu bu ifadeniz tahilsiz ve şaşırtıcıdır. Bizim ne peygamberlik iddiamız vardır, ne de yeni bir din peşindeyiz. Bizim okuduğumuz Kitap, sizin elinizdeki kitaptır. Mana’da bir probleminiz varsa onu tartışırız. Ortaya koyduğumuz şey tamamen kitaptadır ve siz de okur ve anladığınızı söylersiniz. Veya “Allah’ı bırakıp kendinize başka rabler mi arıyorsunuz?” ifadesini düşünürsünüz. Bu kabil ithamlarla bir yere varılamaz. Siz bizi eleştirirken, Ayetin delaletini reddediyorsunuz.

Söylediklerimizi beğenmeyebilirsiniz, reddedebilirsiniz, kabul etmeyebilirsiniz. Veya hata yapıyorsak bunu kanıtlarsınız düzeltmemizi sağlarsınız. En ağır şekilde eleştirebilirsiniz, bilimsel olarak. Hiç bir şekilde itirazımız olmaz. Çünkü tartışmadan doğruya ulaşmanın mümkün olmayacağına inananlardanız. Ancak bütün bunları belli bir çerçeve içerisinde kalarak yaparsınız. Siz kendi usulunüze göre yorum yaparsınız biz kendimize göre. Sizin söyledikleriniz de bize göre Kur’an a uygun değildir. Biz yine de size Peygamber demiyoruz. Kur’an dan başka bir vahiy varsa söyleyin biz de bilelim. Daha iyiyse ona uyarız.

Biz sizin namazınızı eleştirdik. Icma’nın çelişkilerini de ortaya koyduk ve nihayetinde Kur’an a göre namazın nasıl olmasını gerektiğini de söyledik. Delilleriyle. Eleştirilerinizi bu çerçevede yapınız. Kaldı ki bilmediğiniz bir şeyi eleştiremezsiniz. Ancak manada probleminiz varsa onu ortaya koyarsınız. Kendinize uydurmaya çalışmak yerine ortaya koyduğumuz şeyi anlamayı deneyin

Saygılar sunuyorum.

Sam Adian
20.02.2012
22:48

Dear Mr. Fridin

“Aslında hiçbir insan beyinden başka bir şey değildir. gelecekteki teknoloji ile beyin dışındaki bütün orgaları bütün organların yerine fonksiyon yapacak bir makina konduğunda da insan yaşıyor olacaktır. İnsanın bütün kişiliği sevgisi üzüntüsü yani bütün maneviyatı beyindedir. Beyin dışındaki bütün organlar beyni yaşatmak için vardır. Bir insanın beyni ölürse geri kalanların tümü sadece bir bitkidir. bu nedenle beyni ölen kişiye bitkisel hayata girdi denir. Göğsü sıkışan insan kalp kırizi geçirmiyorsa sebep pisikolojik yani beyinseldir.”

Bu konuda size kısmen katılıyorum. Ancak ayrıldığımız noktalar var. Fakat bu husus şimdiki konumuz değil. Bu sebeple çokça üzerinde durmak istemiyorum. Sadece gelecekteki insan tasavvurunuza beynin yerine ikame edilecek mikrochipleri de koymanız iyi olur. Bizim Kur’an dan anladığımız, beyin de dahil olmak üzere organların kişiliği veya yaşamı temsil etmediğidir.

Bahsettiğiniz projeyi biliyorum. Oradaki bazı hususlar Kur’an ile örtüşüyor. Ancak bazı hususlar ise çelişiyor. Tıpkı evrim teorisinde olduğu gibi. Zamanla bilgi çoğaldıkça düzelecektir. Şimdilik bizi ilgilendiren kısım ADEM, yani bizim yaşadığımız dünyanın atası olan Adem’in modifiye edilerek üretildiği dir. Bu doğrudur.

SLT kelimesinin manası için kelimenin geçmişine bakınız. (etimoloji) (aslen Arapça bir kelime değildir)

“Ama sanırım sizin kast ettiğiniz Allahla hep bir bağlantı içinde olmak hep aklında ve gönlünde bulundurmak ise amenna .”

Hayır, bizim kastımız SLT ederek Allah ile bağlantı kurmazsınız. SLT ile başka toplumlarla veya ortak bilgi bankasıyla bağlantı kurarsınız. Deneyimlerinizi aktarır, başka toplumların deneyimlerini öğrenirsiniz. Problemlerinize çözüm üretmenin yollarını keşfedersiniz/öğrenirsiniz. Vb. Unutmayınız ki aynı networke Allah’da katılmaktadır veya müdahale etmektedir. Katılmak ifadesi lafza daha uygundur. Çünkü “innellahe ve melaiketehu yusallu” diyor.

“Namaz Allahın verdiği bir laptop dur. insan için en uygunudur. Üreten kullanma kılavuzunu da vermiştir.” Çok haklısınız. Eğer yaratıcının yöntemini /laptopunu kullanıyorsanız doğrudur. Kullanma kılavuzu da Kur’anda vardır. Ona göre kullanır ve sonuç alırsınız.

“Cebrail biir mesajcı ve öğretmendir. her bilenin üstünde bir bilen vardır. Kuran cebrailin getip okuduğu bir sözdür.” Hayır, tam olarak böyle olmamıştır. Bu konuyu daha sonra detaylı olarak yazacağız.

Kendinize şöyle bir soru sormalısınız: Resulullah’a vahyedilen kur’an dan başka bir vahiy var mı? Eğer yoksa kur’an a bakarız. Uygulamalardan esinlenebilirsiniz. Ancak bunun ölçüsü de yine Kur’an ın ortaya koyduğu içerik ve amaca bağlı kalmaktır.

Sam Adian
20.02.2012
23:55

Sayın Demirci

Kur’an ın ortaya koyduğu akletme ölçüsü bellidir. Varlığa bakarak, bilgiyle, teknolojiyle akledersiniz.

“Usul ve kıyas” neyin usulu ve kıyası? Kur’an bunları ortaya koymaz. Siz çıkarırsınız. Siz kendi çıkardığınız veya oluşturduğunuz kurallarla başkalarının bilgiyi yorumlamalarını mı bekliyorsunuz? İyi ki Nevtonun başına elma düşmüş ve yerçekimini keşfetmiş diyelim.

“akıl ile icmalara ulaştılar.” Siz de akledin. Biz öyle yapıyoruz.

“Kuranda "herşey vardır, kuran yeter" ifadeleri çok genel ve benim itibar etmediğim ifadelerdir.” Bu ifadeler bize ait değildir. Bize göre Kur’an anahtardır. Varlığın muhteşem kapılarını açan bir anahtardır. Bilginin keşfedilmesini sağlayan bir hazinedir. Biz Kur’an ile yola çıkar ve keşfederiz. Ulaştığımız sonuçlar geçmişin de ulaştığı sonuçlar ise problem yok, aynı şekilde devam ederiz. Eğer bizim ulaştığımız sonuçlar geçmişin ortaya koyduğu şeyler ile çelişiyor ise biz Kur’an a itibar eder yine yolumuza devam ederiz.

Kur’an ı icma ile doğrulamaya kalkmayız. Icmayı Kur’an a bakarak doğrularız. Bu da yetmez, hayata bakarız, bilime bakarız, teknolojiye bakarız, bu da yetmez, başka toplumlara ulaşmaya çalışır onların deneyimlerinden faydalanmanın yollarını ararız.

“Kuranı da bir insan getirmiştir. Getirdiğine inanıyorsunuz da uyguladığından niye şüpheye düşüyorsunuz diyorum” Bizi şüpheye düştüğümüz hiçbir şey yok. Kitabın bize Resulullah aracılığıyla ulaştığı kesinlikle doğrudur ve Resulullah’tan herhangi bir şüphe duymuyoruz. Ancak vahyedenin iddiasını unutmayınız: “biz koruyacağız” Şu halde muteber olan kitabın kendisidir. Biz sünnetten esinleniriz, nasıl uygulandığına da bakarız. Ancak referansımız sadece Kur’an dır.

Namazda olması gereken şekil ve içerik ile ilgili düzeltmeleri belirttik. Belirttiklerimiz Kur’an ın ortaya koyduğu şeylerdir. Bunun ötesinde merakınız varsa uygulamayı denemeniz gerekir. Bilmediğiniz bir şeyi eleştiriyorsunuz.

Model konusu ayrı bir konudur. SLT sizin modelinizin çerçevesi olmadığı gibi parçası da değildir. SLT evrensel bir diyalogdur, ordan aldığınız bilgiyle modelinizi kurar ve geliştirirsiniz. Yönteminizi doğru belirlemelisiniz. Uygulamalarınızın hangi noktalarda çeliştiğini zaten yaptık,(SLT ile ilgili) madde madde. Bir kere daha okuyabilirsiniz.

Sam Adian
21.02.2012
01:02

Sayın Demirci

Bu şekilde tartışmak bizim yöntemimiz değildir. ANcak gelecekte tartışmanın çerçevesini çizebilmek adına düşüncelerimizi aktarmak isteriz.

Siz dinlemekten veya anlamaktan çok, kendi düşüncelerinizi veya inandığınız şeyleri ortaya koyuyorsunuz. Böyle yapmak sizin hakkınızdır. Ancak bununla bizi eleştiremezsiniz.

Ben ne SLT kavramını ortaya koyarken Namaz konusunda ne de başka bir yerde. Ehl-i sünnet uygulamalarını reddettiğimi söylemedim. Böyle bir ifadem olmadı. Sünnet ve hadisler konusunda ölçümüz vardır. Kur’an ile örtüştüğü sürece problem yok. Onları kabul ederiz ve uygularız. Ancak Kur’an ın ortaya koyduğu mana, içerik veya şekil bakımından herhangi bir çelişki varsa o zaman döner Kur’an ın öğrettiği ile hareket ederiz.

Israrla usul ve kıyas’tan sözediyorsunuz. Usulu siz çıkarırsınız. kendinize göre bir usul belirlersiniz. Kendinize göre belirlediğiniz usule bizim uymamızı nasıl beklersiniz? Niçin biz sizin usullerinize göre hareket edelim. Öyle olsaydı herhangi bir ihtilafımız da olmazdı. Sizin usullerinizle hareket edeceksek Vahyi nasıl anlayacağız? Size göre mi anlamamız gerekiyor?

SLT ile ilgili olarak bizim anladığımız şeyi uzun uzun ve detaylı olarak aktardık. Israrla şekil nedir, mevcut uygulama ile çelişen yerleri nedir diye soruyorsunuz? Yazımızda mevcut uygulamanın şart veya farz olarak ortaya koyduğu şeylerin kur’andaki karşılıklarını tablo halinde önünüze koyduk. Bununla da yetinmedik mezhepler arasındaki görüşbirliği olup olmadığına baktık. Onları da madde madde önünüze koyduk. Bununla da yetinmedik Kur’an ın anlattığı sistemi açıkladık. SLT kavramını anlayabilesiniz diye veya en azından düşünesiniz diye. Elbette kabul etmek zorunda değilsiniz.

Bu da yetmedi, Ayetleri önünüze koyduk. Kur’an ın SLT kavramını nasıl tarif ettiğini hiçbir yorumda bulunmaksızın aktardık. Bununla da yetinmedik, geçmiş uygarlıkların veya toplumların veya bugün var olan toplumların SLT uygulamalarından bahsettik.

Siz bunların hiç birine itibar etmediniz, bize dönüp “Hangi şekil, madde madde söyleyin tartışalım” şeklinde bir eleştiri getirdiniz. Mana üzerinde bir ihtilafımız varsa bunu tartışalım dedik. Siz bunu bir kenara bıraktınız ve icmaya uygun değil diyerek sadece kendi görüşlerinizi önümüze koydunuz. Biz sizin yöntemlerinizle veya görüşlerinizle veya usullerinizle mana oluşturuyor olsaydık gelir size sorardık. Bu çok daha kolay bir yoldur.

Biz abdestimizi temizlik için değil, SLT’ımız için alıyoruz. Temizliğimizi ayrıca yapıyoruz çünkü zaten varlık olarak temiz olmamız gerektiğine inanıyoruz. Biz SLT’ımızı ayakta yapıyoruz, biz SLT’ımızı mümkünse yüksekçe bir yerde yapıyoruz. Mümkün değilse yürürken yapıyoruz veya aracımızın içinde yapıyoruz. Biz SLT’ımızı büyük bir konsantrasyon içinde yapıyoruz. Biz SLT’ımızda taleplerimizi seslendiriyoruz ve cevap alıyoruz. Biz SLT’ımızda varlıkla konuşuyoruz. Belirlenmiş vakitlerde telsizimizi açıyor ve bilgi istiyoruz. Ama bu bizim yöntemimiz, siz bunu farklı şekilde yapabilirsiniz, sizin konsantrasyonunuz oturarak olabilir mesela. Kur’an bunu sınırlandırmıyor. Size ısrarla bunun şeklini kişinin kendisi belirler dedik. Çünkü Kur’an böyle söylüyor. Niçin ambalaj edilmiş halde önünüze konmasını bekliyorsunuz? Bunu sizden talep eden ambalaj edip önünüze koymuyorsa ısrarınız niye? Yaratıcı’nın bir eksiği var da onu mu tamamlamaya çalışıyorsunuz?

Bir konuda emin değil isek, o konuda fikir beyan etmeyiz. Söylediklerimizin doğruluğunu anlamak istiyorsanız, bunun yöntemi bizi itham etmek değildir. Gider Kur’an a bakarsınız. Ne anlıyorsanız doğru odur. Kur’an ın öğrettiği ve deneyimlerimizle ulaştığımız sonuçları sizlerle paylaştık. Kırk yıl sizin yöntemlerinizle varolmaya çalıştık. Olmadı, nihayetinde dönüp Kur’an a baktık ve önümüze açtığı yolda da yürümeye başladık. Denemediğiniz ve bilmediğiniz bir konuda başkalarını eleştirmek kolaydır. Bunu ithamlarla yaparsınız. Sizin yaptığınız gibi. Bu bilimsel olmaktan çok uzaktır. Sizinki doğruysa kanıtlayın, size uyalım. Biz onun karşılığını Kur’an da bulamıyoruz.

Şekil konusunda da ısrarla size ayetleri aktardık. Zekeriya’nın namazını örnek verdik. Eğer siz bunu aslından kontrol etmezseniz bizi eleştirmenizin kimseye bir yararı olmaz. Resulullah’ın yasaklamış olduğu bir yöntem ile eylem geliştirmemizi istiyorsunuz. Kur’an ı buna göre anlamamızı istiyorsunuz. Kaldı ki biz bunu da reddetmiyoruz. Güvenilirliğini Kaynağından kontrol ediyoruz. Uygunluk arıyoruz. Kur’an a uygun olduğu sürece hiçbir problemimiz yok diyoruz.

Ortaya koyduğumuz şey sırf sizin yöntemlerinize veya usullerinize uymuyor diye Kur’an ı bir kenara itebilir misiniz? Bu şekilde bizi nasıl eleştirebilirsiniz? Sizin yöntemlerinizin veya usullerinizin Vahyi ikinci plana attığı bir vakıadır. Ne söylerseniz söyleyin hakikat budur.

SLT sizin için mevcut model ise onu yapmaya devam ediniz. Biz bu modelin İslam dünyasına kazandırdığı hiçbir şey olmadığını görebiliyoruz. Veya en azından böyle düşünüyoruz. Kur’an a bakıyor ve orada bunun karşılığını bulamıyoruz. Siz bizden “tanım” isterken niçin kendi tanımınızı ve uygunluk kriterlerinizi ortaya koymuyorsunuz? Icma böyledir demek bir kanıt değildir. Icma yanlış da olabilir. Hatalı da olabilir. Biz delillerimizi ortaya koyduk.

Biz Kur’an ı anlamak istiyoruz. Gayretimiz budur. Eksiğimiz olabilir, hatalarımız da olabilir. Bunları fark eder ve düzeltiriz. Ancak masanın üstüne ayet konduğu zaman “hayır icma böyledir” demeyiz. Gerçeği Vahiyde ararız. Yaratıcının ortaya koyduğu bir bilgiyi, ancak yaratıcının var ettiği deliller ile anlayabilirsiniz. Icma bu delillerden biri değildir. Trafik kuralları hakkında icma edebilirsiniz. Buna uyarız. Ancak insanlığa ait olmayan bir bilgiyi icma ile doğrulayamazsınız. Böyle yapmaya kalkarsanız onu kendinize uydurmuş olursunuz. O zaman bilgi değerli olmaktan çıkar.

Sonra “siz peygamber misiniz mucizeniz nerde” diye sorarsınız. Ben kur’an da henüz bir mucize’ye rastlamadım.

Mete Firidin
21.02.2012
08:07

Nuseyrimisiniz?

Sizin namaz kılasınız yok. ne desek boş. Bilgi aktarabiliriz fakat hidayet edemeyiz.

selametle kalın.

Sam Adian
21.02.2012
18:18

Sayın Demirci Bu tartışmalardan çıkardığımız netice şudur: Mana’ya delalette problem yoktur. Problem uygulamanın şekli ile ilgilidir. Yani manaya delalette anlaşıyoruz, ancak uygulamanın ambalajı konusunda anlaşamıyoruz. Anlaşmak zorunda değiliz. Fakat sizin USUL’den anladığınız şeyden çok emin değilim. Sizin usulunuz, yani Usul’u Fıkıh’ı örnekleyerek özetleyecek olursak: A. Ramazan orucu farz mıdır? B. İslam'da Allah’ın yapılmasını emrettiği her eylem farzdır. C. İslam'da Allah Ramazan orucunu Bakara suresi 183. ayet ile emretmiştir. D. Ramazan orucu farzdır. Sizin temelde benimsediğiniz Usul bu değil midir? Bugün bilinen ilk fıkıh usûlü eseri hicri 2. asırda İmam Şafii tarafından kaleme alınmış er-Risale adlı eserdir. Doğru mu? Hüküm istinbat etme usulünü ve genel kaidelerle onların kontrol mekanizmasını belirleyen kişinin İmam-ı Şafii olduğu kabul edilir. Her ne kadar Şafii'den sonra gelen birçok kimseler fıkıh usulü ile ilgili eserler ve birçok detaylar ortaya koydularsa da, fıkıh usulü ilminin kurucusu İmam-ı Şafii'dir. Şafii'den önce gelen fakihler, istinbat için ellerinde sınırları tesbit edilmiş ve yazılmış bir şey olmadan ictihad ediyorlardı. Onlar, şer'i manaları anlamalarına ve bu manaların ortaya koyduğu hükümlerin gayelerin ve nassların işaret ettiği noktaların kavranılmasına dayanıyorlardı. Önemli bir ayrıntı olması açısından: Ebu Hanife, Şafii’nin doğduğu yıl vefat etmiştir. Dolayısıyla Hanefi’nin Usul esaslarına göre hareket etmiş olması mümkün değildir. İstinbat: Bir söz veya işten gizli bir mânâ çıkarma, tahminen anlama. “Nebt” kökünden gelen istinbât, lügatte yerden veya kuyudan su çıkarmak, kapalı ve gizli olan bir şeyi ortaya koymak anlamına gelir (İbn Manzûr, Lisânü”l-Arab, VII, 410-412; Zebîdî, Tâcu”l-Arûs V, 229-230). İstinbât istidlâlin benzeridir. Nisa suresinin 4/83. ayeti, hakkında açıkça nass bulunmayan olayların ortaya çıkması halinde kıyas ve rey ictihadının gerekliliğine delâlet etmektedir. Hakkında nass bulunan konularda ise istinbâta ihtiyaç yoktur. Hükümler, nasslar tarafından tayin edilmiş olabileceği gibi bazen de nassların içine yerleştirilmiştir ki bunların istidlâl ile ortaya konulmasına istinbât denir (Cassâs, Ahkâmü”l-Kur”an, Beyrut (t.y.), III, 183). Yani sizin bahsettiğiniz Usul’e göre, bir konu hakkında Kur’an da delil varsa o konuda başka herhangi bir delil aranmaz. Kur’an ın ortaya koyduğu bir hüküm üzerinde Icma veya Kıyas veya Sünnet aranmaz. Çünkü Kur’an da zaten vardır. Ancak zaman içinde durum biraz değişmiştir. Şer’i hükümleri oluşturmada karşılaşılan zorluklar, delillerin başka kaynaklarda aranmasına yönlenmeye neden olmuştur. Mesela bir hüküm Sünnette var ise, Kitab’a bakmaya gerek kalmamıştır. Bunun da dayanağı “Resulullah’a itaat” kuralı olmuştur. Bizim ayrıldığımız temel noktalardan birisi budur. Bize göre “Resulullah’a itaat Vahye itaattir.” Kur’an bunu açıkça ifade eder. “İttebi’ mâ uhıye ileyke min rabbik, lâ ilâhe illâ huve, ve a’rıd anil muşrikîn” (En’am 106) Rabbinden sana vahyedilene uy…. “Vettebi’ mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkumallâh, ve huve hayrul hâkimîn” (Yunus 109) Sana vahyolunan şeye tabi ol…. “Ve in kâdû le yeftinûneke anillezî evhaynâ ileyke li tefteriye aleynâ gayrehu ve izen lettehazûke halîlâ” (İsra 73) Az kalsın Sana vahyedilenden başkasını bize karşı uydurman için fitneye düşürüyorlardı…. “Kul innemâ unzirukum bil vahyi ve lâ yesmeus summud duâe izâ mâ yunzerûn” (Enbiya 45) Sizi sadece vahiyle uyarıyorum…… Ve nihayet Hakka suresi 38-48. Ayetlerde “Vahye Uy” emrinin kapsam ve niteliği de ortaya konur. Orada büyük bir tehdit vardır. Resulullah Rey de kullanmıştır. O da insanlardan bir insandı ve bir lider idi. Doğal olarak Rey de kullanmış olması kaçınılmazdır. Ancak bunun çerçevesini de yine Kur’an belirlemektedir. “Yâ eyyuhen nebiyyu lime tuharrimu mâ ehallallâhu lek, tebtegî merdâte ezvâcik(ezvâcike), vallâhu gafûrun rahîm” (Tahrim 1) Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin haramlaştırıyorsun?.... (Bu konuda başka ayetler de vardır) Yani kullanılacak Rey için de temel esas, Naslarda delilinin bulunmaması veya açık olmamasıdır. Eğer bir konuda Ayet varsa, Ayet bir emir ortaya koyuyor ise, o konuda herhangi bir Rey veya başka bir yorum yapılamaz. Kur’an çok detaylı bir çerçeve ortaya koyar. Netice itibariyle, Peygambere itaat Allah’a itaattir. Peygamberin görevi de VAHYE UYMAKTIR. Ayetleri dikkate aldığımız zaman, Resulullah’ın Vahyin dışında bir bilgi aktarmış olması düşünülemez. Zaten Usul de bu temel prensibi esas almaktadır. Bu çerçevede biz sizin bahsettiğiniz USUL’un dışında değiliz. Eğer bir hüküm Kur’an da yok ise başka bir yerde bulunabilir mi? Veya bu hüküm İcma’da mı aranmalıdır (veya sünnette veya kıyasta)? “Ve kezâlike nurî ibrâhîme melekûtes semâvâti vel ardı ve li yekûne minel mûkınîn” (En’am 75) Niçin gösteriliyordu? Kesin olması için…. Yani bir hüküm çıkarmadan önce, hükme esas olabilecek delilleri bulmak için önce etrafınıza bakmalısınız.Kur’an ın sahibi aynı zamanda Varlığın sahibi, yerlerin ve göklerin ve bilginin de Sahibidir. Şu halde, Kainatta olup biten hiçbir şey bu sistemin veya çerçevenin dışında değildir. Sizin Usul dediğiniz şey bunu da içermektedir. Yani bilim, teknoloji, sosyoloji vs. de esas teşkil eder. Böyle ise, ICMA nerededir? Yani eğer Nas ile sabit olan bir hükümde başka bir delile gerek yok ise, o zaman ICMA nerede aranmalıdır? Anlaşamadığımız nokta buradadır. İtirazımız da şudur: İcma sosyolojik bir mekanizmadır. Bunu siz de söylüyorsunuz. Doğrudur.Kur’an ın gösterdiği noktalarda sonuç alamıyorsanız oturur kendi icmanızı yaparsınız. Bu dünya üzerinde yaşayan toplulukların her birinin ayrı ayrı katılımları ile bir sentez sonucu oluşur. Demokratik yöntemlerle oluşmalıdır ve çoğunluğun tercihlerini yansıtmalıdır. Yani siz icmanızda İbn-i Arabi’yi dikkate alıp Hawking’i göz ardı ederseniz o ICMA olmaz. ICMA nerede yapılır? Icma mescitte yapılır. Herkes mescide dahil olur, orada bir topluluk olursunuz.Rüku edenlerle rükü edersiniz, secde edersiniz. Orada kararlar alır, icma eder ve uygularsınız. Hawking’i de dikkate alarak kıyasınızı yaparsınız. Kırmızı ışıkta geçip geçmeyeceğinize karar verirsiniz. Ve Bu kararlara herkes uyar. Herkes çalışmasını yapar, bir sentez oluşur ve demokratik bir katılımla ICMA ortaya çıkar. Usul’un hedefi de budur. Sizin ortak dil dediğiniz bu değil midir? Bu çerçevede meselenin anlaşılmış olduğunu düşünüyorum. Bizimle ilgili problem nerdedir? Not: “Hadisleri yazın” ve “Hadisleri yazmayın” şeklinde ayrı ayrı bilgiden söz ediyorsanız bu çok daha vahim bir durumdur. Bunun sebebini Kur’an da bulabilirsiniz. Ebu-Hanife’nin usulu yoktu. O Reyci idi. Ama siz onu yine de kabul ettiğinizi söylüyorsunuz. Usul’u koyan Şafii’dir.

Fridin için Not:

Nusayri değiliz, en az sizin kadar Ehl-i Kur'an ız. Vesselam.

Süleyman Karagülle
21.02.2012
22:35

Dört Delil: 1- Kuran, bu gün elimizde bulunan Halife Osman zamanında yazılmış nüshalara uyan kitaptır. Bunun dışında her ne suretle iddia ve ispat edilsin o kuran değildir. Mütevatir olarak gelmeyen kıraatler Kuran olamadığı gibi hadis seviyesinde bile değildir. Amel edilemez. 2- Sünnet, resulün Kuranı uygulamalarıdır. Uygulamada hata ederdi. Ama cebrail gelir onu düzeltirdi. Zamanı ile ilgili uygulamaları ya Kurana dayanmamakta, ya da bize tevatürle gelmemiştir. Allah unutturmuştur. Kuranın tevatürle gelen uygulaması bizi Kuran derecesinde bizi bağlar. Kuranın dilini ve istilahlarını ancak öyle anlayabiliriz. Lügat dili anlaşmaya yetmez. Bu kitabi bana ver dediğiniz zaman o kitaba parmağınızla işaret etmezseniz o cümle bir şeyi anlatmaz. Muhammed Allahın parmağı olarak müşarın ileyhlerini bize göstermiştir. 3- İcma: Biz Kuran Arapçasını bilmiyoruz. Resulün uygulamalarını göremedik. Bize Bizden önceki müelliflerin kitapları öğretmiştir. Onlara da müçtehitlerin nesli öğretmiştir. Onlara sahabilerin nesli öğretmiştir. Biz bugün, Kuranı yenden anlıyoruz. Herkes Kuranı ayrı ayrı anlayacaktır. Hepimiz aynı anlayışa geldiğimizde o icma olacaktır. Artık o anlayış üzerinde kalacağız. İçtihadimiz değişse bile amelde içtihadımıza değil icmaa uyacağız. Bu bizim birliğimizi sağlayacaktır. İcma olmayan hususlarda her birimiz kendi içithadımıza göre amel edeceğiz ve ilzam olunacağız. İcmaımız, ancak icmamızla değişecektir. Bunun için içtihat serbesttir. Ama icmaa aykırı amel caiz değildir. İcmaı kabul etmeyenin muhalefeti icmaı bozmaz. Sahabelerin Kuranı uygulamadaki kavlı veya fi'li icmaları bizi bağlar. Ondan sonra gelenlerin icmaları bizi bağlamaz. İkinci nesil icmaları fiilen bağlar, üçüncü nesil icmalar ile amel caizdir. 4-Kıyas: Akıl yürütmedir. Kuranda sadece örnekler zikredilmiş, diğerlerinin hükümleri kıyasa bırakılmıştır. Kıyas kabul etmeyenler Kuranı fiilen rafa kaldırmış olurlar. Kıyas Kuran sünnet icma ve akılla sabittir. Laik hukukta da kıyas vardır. İçtihat farklılığı topluluğu bozmaz. Aksine kişilere hürriyet tanır ve topluluğun devamını sağlar. İhtilafımız, Kuranın bir düzen kitabı olup olmadığı üzerindedir. Kurandan daha iyi düzen getrin, biz Kuranı bırakıp ona uyalım. Adil Düzen Kuranın bu günkü sorunları çözüp çözmediği üzerinde duralım. Ondan sonra düzen kitabı olup olmadığına hüküm verelim. Selam başarılar.

Sam Adian
23.02.2012
03:48

Sayın Demirci

“Fıkhın konusu ameli uygulamalardır. Konu amelle ilgili ise manayı anlama şekliniz usul kaidelerinden gecer. Amelle ilgili değilse bizim icin kullanımı olmadığından mananın ne olduğuna pek bakmıyoruz. Verdiğiniz manalardan cok önerdiğiniz sisteme odaklandık. Sistemde sorun gördük. Manaları cok serbest bir yelpazede kullanmışsınız, öylede olur başka türlü de...O manalar yanlış demek yerine sistem bizim icin tutarsızlıklarla dolu diyorum. Anlaşmak zorunda değiliz sizi tanımış olduk, mantık örgünüzün işleyişini öğrendik memnun olduk “

Yani biz oturur “Islah” ederiz, bize uygun hale geldikten sonra kabul ederiz diyorsunuz. Sorun yok, sizin bileğiniz iş. Pek memnun olmuş gibi görünmüyorsunuz. Bize göre de sizi Usul dediğiniz şey tutarsız. Peki ne yapmamız gerekiyor? Sistemde sorun görüyorsanız bunu delillendirirsiniz ve önümüze koyarsınız. O zaman sizin ortaya koyacağınız delillere göre yeniden tartışırız. Bizim delillerimiz ayetlerdir. Şu halde siz de önümüze delil olarak AYET koymak zorundasınız. Mana’ya yanlış demeye cesaret edemiyorsunuz ama işinize de gelmiyor. Sanırım sorun Usul’de değil, sizin algı biçiminizde. Kendinizi gözden geçirin.

Sizin bu Usul dayatmanızı sonlandırabilmek ve bizim yaptığımız şeyi anlayabilmenizi sağlamak için, Bahsettiğiniz USUL’u özetleyerek, formulize ederek önünüze koyduk. Ve dedik ki: 1. Biz sizin usulunuzu zaten biliyoruz. 2. Sizin USUL dediğiniz şey çelişkilerle doludur ve Kur’an a göre kabul edilemez. 3. Kur’an ı Usul ile anlamaya çalışmak, onu kendinize uydurmak demektir. 4. İlahi kelamı formulize edemezsiniz. O sizi aşan bir şeydir. 5. Buna rağmen biz sistematiğimizi kurarken, sizin bahsettiğiniz çerçevenin çok da dışında değiliz.

Biraz daha açalım: Biz Kur’an ı anlamaya çalışırken onun bize öğrettiği şeyi anlıyoruz. Bu hukuk ile de ilgili olabilir, biyoloji ile de kimya ile de. Biz kapıyı açarız. Kimyager de oradan girer ve kendine göre sonuçlar üretir. Bizim işimiz kimya formülleri oluşturmak değildir. Bu sizin usul dediğniz şey ile mümkün değildir. Ona göre siz Kur’an ı parçalamakla uğraşırsınız. Biz bir bütün olarak ele alırız. Zaten söylediğimiz şeyler size uygun olsa idi, söylemeye de gerek yoktu. Zaten biliyor olurdunuz.

İlk usulü imam şafi yazdı. ilk kez fıhkı, usule göre ebu hanife tedvin ederek sistemli olarak kullanmayı öğretti. İctihatları yazıldı ama usulünü şafi yazdı.

İlk fakihler anasından anadilini öğrenen kişiler gibidir. Fıkıh yapmışlardır ve ictihat yapmışlardır, ebu hanife usulü ilk kez ilmileştirmiş ve sistematik hale getirmiştir. Bizlerde bu usule göre hüküm cıkarabiliyoruz. Şafi ise ilk kez abu hanifenin usulünü ve fıkhı oluşturma metotlarını tanımlamıştır ama kendisi bu usule tamamen bağlı kalmamış kısmen kullanmakla beraber kendine ait bir metedoloji de geliştirmiş fıkhını buna göre tedvin etmiştir.

Söylediklerinizle çelişiyorsunuz. Kaynaklarınız Hanefi’nin “USUL” kullanmadığını söylüyor. Sizin daha ciddi bir kaynağınız varsa bize söyleyin biz de bilelim. Kaldı ki, Hanefi’nin Usul öğrettiğine dair herhangi bir bilgi de yok elimizde. Ümmi bir Resulun Vahye muhatap olduğunu unutuyorsunuz.

Tarihi bilgileriniz Hanefi’nin Usul’cu olduğunu mu söylüyor? Hangi Tarih'e göre bu?

Tüm deliller kuranda vardır. Orada varsa başka yerde aranmaz eksik bir ifadedir. sünnet, icma, kıyas, istishan, istishab, ıstıslah, örf, seddi zerai vb tüm asli ve feri delil kaynakları kurandaki delillerin ortaya cıkarılmasını sağlayan ilmi aletlerdir.

İki seçeneğiniz vardır: 1. Ya Allah’ı RABB kabul eder onun Vahyine tabi olursunuz 2. Ya da “Ve mâ yu’minu ekseruhum billâhi illâ ve hum muşrikûn” ayetinde olduğu gibi Sünnet ve diğerlerini RABB kabul eder ona göre hareket edersiniz. (Bunun Resul’e itaat ile bir ilgisi yoktur. DÖRT DELIL yazımızı okuyun, orada delilleri vardır)

Seçim size aittir. Bu konu kur’an da son derece detaylıdır. İkinci yolu tercih ettiğinizde sizin USUL diye dayattığınız şey devreye girer ve her şeye hakim olur. Sonrası zaten malum.

A denk B ise, B denk C ise A denk Cdir

Böyle ise tartışacak bir şeyimiz yoktur. Her şey anlaşılmış, belirlenmiş ve hükümler de çıkarılmıştır. Yeni bir Vahiy olmadığına göre yeni bir ICMA da olamaz. Yeni bir İctihad da olamaz.

“Fe veylun lillezîne yektubûnel kitâbe bi eydîhim summe yekûlûne hâzâ min indillâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ, fe veylun lehum mimmâ ketebet eydîhim ve veylun lehum mimmâ yeksibûn” Yorumunuzu kendiniz yaparsınız.

Vahye itaat, Allahın rasülüne itaattir. Allahın rasulüne itaat ise vahye itaattir. Bu cümlenizden önce önünüze koyduğumuz ayetleri de değerlendirmiş olmalısınız. Şu halde bu cümlenize ilave olarak “sünnete usul ve icma ya da itaat” eklemenizde bir sakınca yoktur. Zaten dolaylı olarak siz de eklemiş durumdasınız.

Söylediklerinizle çelişki içerisindesiniz. Biz ayetlerdeki delilleri önünüze koyduk. Bunun karşılığında sizin ortaya koyduğunuz şey sadece sünnet ve usul. Buna rağmen, “Ayette delil bulamazsak sünnetten yararlanırız” diyorsunuz. Biz bunu anlamıyoruz. Siz ne anlatıyorsunuz?

Dolayısıyla sizin bize söylediklerinizi de bu usulde değerlendirmiyoruz, bu usulle değerlendiriyoruz. Usul sizi doğrulamıyor. Kuranda sorun yok sorun sizin onu anlamanızda.

Yani, biz Kur’an ı anlayamayız öyle mi? Itirazınız bu mu? Yani size göre Niçin? Usul dediğiniz bir şey üretiyorsunuz diye mi? Allah size göre Kitabı vahyetmedi. Ama Problem yok. “lekum dinukum velyedin” Biz Kur’an ı anlamaya devam ediyoruz. Bunun için kimseden izin almamız gerekmiyor.

Netice itibariyle biz söylediklerimizin ve Kur’an dan anladıklarımızın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyoruz. Bu sizin sisteminizin temeline dinamit koymaktan farksızdır. Asıl itiraz ettiğiniz şey de budur.Ama bu bizi ilgilendirmez. Biz Kur’an ın ortaya koyduğu deliller ile ve yine Kur’an ın işaret ettiği yöntemlerle onu anlamaya çalışırız. Mana’ya itirazınız varsa onu tartışırız. Yanlışımız varsa düzeltiriz. Bunun ötesinde bizim anladığımız şeyi kendi usullerinizle değerlendirirsiniz. Bu da bizi ilgilendirmez, sizin bileceğiniz iştir. Bizim mü’min olup olmadığımıza, veya yolumuzun Islam olup olmadığına siz karar veremezsiniz.

Anlattığınız yöntemler denendi ve işe yaramadıkları anlaşıldı. Kendinize yeni bir şey bulun veya Kur’an ı anlamaya gayret edin. Biz geçmişin bilgisine zaten sahibiz. Onların yöntem ve sonuçlarını biliyoruz. Ama biz fazlasını da biliyoruz. Çünkü biz geçmişte yaşamıyoruz.

Boşa zamanınızı harcayıp, geçmişin uygulamalarının başarılarından söz etmeyin. Bugün dünyaya bakarsanız, bu uygulamaların ne kadar başarılı olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bir ara “Sistemdeki tutarsızlıklarımızı ve Anlamadaki sorunlarımızı” açıklarsanız mutlu oluruz.

Saygılar

Not: SLT konusunda sünnette bulmayı umduğunuz Kat’i deliller ile ilgili mütevatir hadisleri de incelemenizde yarar vardır. Elinizde yoksa biz size gönderelim. Biz o hadislerde ayetin delaletinden daha KAT’I bir şey bulamadık. Siz buluyorsanız bize de öğretirsiniz. Kaldı ki biz de zaten kendi usullerimize göre hareket ediyoruz.

Mete Firidin
23.02.2012
20:53

-------------------------------------------------------------------------------- Salât Kelimesinin Lügat Anlamları 1. Sırtın ortası “الصلا وسط الظهر منا و من كل ذى اربع ”1 Salâ, sırtın ortasıdır. Asâ veznindedir, İnsanın ve her dört ayağı olanın sırtının ortasına salâ denir.2 2. Kuyruk sokumu bölgesi “ما انحدرمن الوركين او الفرجة بين الجاعرة والذ نب او ما عن يمين الذ نب و شماله و هما صلوان”3 Her dört ayağı olanın uyluklarının bitiştikleri yere denir ki yancak tabir olunur yahut dübür ile kuyruğu aralığına denir yahut kuyruğun sağ ve sol taraflarının her birine denilir, iki tarafına salevân (صلوان) denir ki tesniye’dir (ikili), cem’i salevât (صلوات) ve fetha ile aslâu (ا صلاء) gelir.4 3. Duâ “الدعاء : Kelimenin mânâlarının aslı budur. Cevherî (v.400/1009) bunu özellikle belirtmiştir.5 “و صل عليهم ”6 âyeti bu mânâda olup; ‘onlara duâ et’ anlamındadır. Birisine duâ edilince “صلى على فلان ” denilir. A’şâ’nın7 beytinde de: “صلى على د نها وارتسم” yani, “küpüne ekşimesin, bozulmasın diye duâ etti”8 şeklinde kullanılmıştır. Hadis-i şerîf’te de “و ان كان صائما فليصل ”9 şeklinde buyurulur; “hayır ve bereketi için duâ etmek” mânâsındadır. Her duâ eden “musallî” dir.”10 “هو الذي يصلي عليكم”11 âyetinde olduğu gibi, salât’ın, Allah (c.c.)’tan olunca “rahmet” mânâsına geldiği12, Kullardan olunca, “duâ” anlamında olduğu, Allah (c.c.)’tan olursa, “mağfiret”, meleklerden olursa “istiğfâr” anlamında kullanıldığı söylenmiştir.13 Âyetteki Allah (cc.c.)’ın kullarına salât’ı hakkında, müfessirler beş görüş öne sürmektedirler: 1.Rahmeti [رحمته],14 2.Mağfireti [مغفرته], 3.Senâsı [ثناؤه], 4.Kerâmeti/İkrâmı [كرامته], 5.Bereketi olduğudur [بركته]. Meleklerin salâtı hakkında ise, iki görüş nakledilmektedir: 1.Duâları [دعاؤهم], 2.İstiğfârları olduğudur [استغفارهم].15 “Salât Allah azze ve celle’nin Rasûl’ü (s.a.v.) üzerine “hüsn-ü senâsı” dır denilmiştir. “اؤلائك عليهم صلوات من ربهم و رحمة ”16 ayetinde bu anlamdadır.”17 Salât, duâ anlamına geldiği gibi Kur’ân-ı kerîm’de “dua etme” fiilinin salât anlamına kullanıldığı da söylenmiştir. Örneğin, “ الذين يدعون ربهم بالغداة والعشي” âyetinin18 tefsîrinde Mücâhid (d.21-v.103), “قال يعني صلاة المكتوبة ”der.19 Yine “ولا تطرد الذين يدعون ربهم بالغداة والعشي ” âyet-i celîlesi20 ile ilgili olarak “ يعني المصلين ” der.21 En’âm sûresinde yer alan bu âyeti celîle ile ilgili olarak Kurtubî (v.671/1272), yine Mücâhid’e atfen “burada duâ’dan maksad, farz namazları cemaatle kılmaya özen göstermektir” demektedir.22 4. Lüzum/Bağlanma “Saliye’r-raculu -رضي gibi- “لزم ”23 mânâsınadır. Zeccâc (v.311/923)’ın dediğine göre, “salât’ta asıl olan mânâ budur.”24 Namaz bu şekilde (salât diye) isimlendirilmiştir, çünkü namazda, Allah’ın farz kıldığına bağlanma vardır. Aynı zamanda namaz, kendisine bağlanılması emredilen farzların en büyüklerindendir.”25 5. Yarışta ikinci gelen “Hz. Ali (r.a.)’ye nisbet edilen bir sözde26 şöyle geçmektedir; “سبق رسول الله و صلي ابو بكر و ثلث عمر و حبطنا الفتنة فما شاء الله” Yani, “Rasûlullah (s.a.v.) birinci oldu, Ebû Bekir birincinin ardından ikinci oldu, Ömer üçüncü oldu. Fitneler bizi oyaladı, bu da Allah’ın bir dilemesi...’”27 “Bu ifâdenin aslı, at yarışından alınmadır; “اذا تلا السا بق صلي الفرس تصلية ”28 Koşu atlarının birincisinin hemen ardından gelen at, bu şekilde ifâde edilir. Birinci atın hemen ardından gelen ata “ مصلي/“musallî” denir, zira onun başı birincinin “salâ / صلا ” 29 kısmının hizâsındadır.” 30 6. Nebiye tabi olma Râğıb el-İsfehânî (v.425/1034), “ لم نك من المصلين”31 âyeti için, “ أي: من اتباع النبيين” yani, “Nebî’lere tâbi olanlardan değildik” mânâsındadır, der.32 7. Yardım Ebu’l-Bekâ (v.1094/1683), İbn-i Abbâs (v.68/687)’ın33 talebelerinden olan Tabiîn müfessirlerinden, Mücâhid’den şu nakli verir: “قال مجاهد: الصلاة من الله التوفيق والعصمة ومن الملائكة العون والنصرة ومن الأمة الإتباع ” Salât, “Allah’tan tevfîk ve ismet, Melekler’den inâyet ve yardım, ümmet’ten ise ittibâ’dır.”34 8. İn’itaf/Eğilmek Ebu’l-Bekâ, Külliyât’ında şöyle der: “Hakikatte salât kelimesinin mânâsı konusunda şüphe edilse de tamamen bir asla rücû eder, müşterek lafız olduğunu da zannetmiyoruz. İstiâre de değildir. Salât’ın mânâsı ma’kûlen ve mahsûsen “ عطف / atf”tır.35 Gerçekten de salât, aslında cismânî olarak in’itâf’tır, çünkü onda salaveyn’in hareketi söz konusudur. Daha sonraları rahmet ve duâ için kullanılmaya başlanmıştır ki ikisinde atf-ı manevi vardır.”36 9. Salât Mekanı “Salevât Yahûdîlerin Havra’larıdır.37 Bunun İbn-i Abbas’ın açıklaması olduğunu İbn-i Cinnî (v.392/1002) bildirmiştir. İbâdetlerinin mekânı olduğu için böyle isimlendirilmiştir. Salevât Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyette geçer, “...yokolur giderdi savâmi’, biye’, salevât, mesâcid”38 “İbrânice aslının ‘salûta’/ صلوتا olduğu söylenmiştir. Bu kelime çeşitli şekillerde okunmuştur.39 Bu kıraatlerin en kuvvetlisi, çoğunluğun okuduğu şekil olup o da Salevâttır, sonra onu, sılevat, sulevat, suluvat40 şeklinde okuyuşlar takip eder. Diğer okuyuşlar tahriftir. Süryâni ve Yahûdi lügatine bağlama vardır.41 Kelbî’nin dediğine göre, salevât Yahûdîlerin mescidleridir, Cahderî’ye42 göre ‘salus’ (صلوث ) Hristiyanların mescidleridir, Kutrub’a43 göre ‘salus’ (صلوث ) bazı Hristiyan beytleridir.”44 10. İbâdet-i Mahsûsa Râğıb el-İsfehânî şöyle der: “Salât rüku’lu secde’li bir ibâdettir.45 Şeriatlerdeki uygulanış şekli değişse de Şeriat’in kendisinden vazgeçmediği bir ibâdettir; bundan dolayı Cenâb-ı Allah “ ان “الصلاة كانت علي المؤمنين كتابا موقوتا. buyurmuştur.”46 Zebîdî, hocasının salât kelimesine dâir Râğıb’ın bu yorumu için yaptığı açıklamayı verir. Bu açıklama, kelimenin Arap dilinde kullanılışı ile Şeriatin terbiyesinden geçmiş bir zihnin kelimeye yüklediği anlam arasındaki farkı vurgulaması açısından önemlidir; “Şeyhimiz dedi ki; “Bu şer’i bir hakikat’tir, Arabın kelâmında buna delâlet yoktur, ancak duâyı kapsadığından dolayı böyle denmiştir ki, asıl mânâsı budur.” Zebîdi, bu ibâdetin neden salât olarak isimlendirildiğine dâir nakilleri verir ve şu bilgileri aktarır: “İbnu’l Esir, “bazı cüzlerinden dolayı böyle isimlendirilmiştir ki onun kapsadığı cüzlerden birisi de duâ’dır” demiştir.47 Misbâh’ta, “duâ’yı iştimâlinden dolayıdır” şeklinde geçer.48 Râğıb, “bu ibâdet, kapsadıklarıyla isimlendirilen şeyler gibi isimlendirilmiştir” demiştir.49 Denildiğine göre salât, lügatte duâ, ta’zim, rahmet ve bereket için kullanılan müşterek bir kelimedir.”50 11. Ateşle İlgili Anlamları a. Ateşte Doğrultma, Ateş ile Doğrultma “ صلي عصاه علي النار تصلية و تصليها لوح.”51 “Baston ve benzeri şeyleri ateşe tutma, ateşte fırınlama/eskitme bu şekilde ifade edilir. Sıhâh’ta belirtildiğine göre “leyyenehâ ve gavvemehâ” denir, yani “yumuşatma ve kıvama getirmek için ateşe tutma” bu şekilde ifâde edilir. Kays b. Zuheyr52 şöyle demiştir: فلا تعجل بامرك وا ستدمه فما صلي عصاك كمستديم 53 “İşinde acele etme ve devam et... bir işe devam eden gibi asanı doğrultan olmaz.” b. Ateşe atma “صلاه: القاه في النار للاحراق كاصلاه و صلاه / تصلية / ادخله اياها واثواه فيها .”54 Salâ, “yakmak için ateşe atmak demektir, ateşe sokma ve oraya yerleştirme demektir.” c. Kebab yapma, Kızartma, Güneşte Pişirme “صلي اللحم و غيره با لنا ر ” Et ve benzeri şeyleri ateşte pişirme, eti kebab yapma anlamına gelir. Güneşte pişirilmiş et için ‘ مصلية /maslıyye’ dendiğine dair Zemahşeri’nin (v.538/1143)55 bildirdiği bir söz vardır.” 56 d. Ateş Tutuşturma, Ateş Yakma, Ateşle Isınma “الصلاء ”, ‘وقود .’ Yani ‘yakacak’ demektir. Kendisiyle ateş yakılan şeylere denir. اصطلي : إ ستدفأmânâsındadır. İstedfee: ‘ateşle ısındı’ demektir, yine aynı şekilde,اصطلي با لنار , ateşle ısındı demektir. “ لعلكم تصطلون” âyetinde57 bu şekildedir.”58 e. Ateşten Kurtulma Râğıb el-İsfehânî şöyle der: “Sallâ’r-racülü ifâdesinin anlamı kişinin kendisini bu ibâdet ile tutuşturulmuş ateşten koruması demektir. Bu fiilin binâsı ‘ مرض’ fiilinin binâsı59 gibidir. “Merraza” fiili hastalığın izâlesi anlamına geldiği gibi ‘sallâ’da böyledir.”60 f. Ateşin Hararetine Tahammül, İşin Şiddetini İfade Etme صلي باالنار : “ قاسا حرها ” şeklinde anlamlandırılmıştır. “Ateşin hararetine katlanmak, tahammül etmek” demektir. “Bir işin şiddetine ve zahmetine katlanmayı, tahammül etmeyi ifâde etmek için “ صلي بالامر” denir.”61 12. Yüz “Salâye صلاية /veya hemze ile salâe صلائة / , lügatte cephe/öntaraf mânâsındadır.62 “نظرت الي مصطلاه ” ifâdesi “yüzüne baktım” anlamındadır. Buradaki “mustalâhu” kelimesi “ وجهه و اطرافه ” yani, “yüzü ve etrâfı mânâsınadır”, bu bilgiyi Zemâhşerî63 nakletmiştir.”64 13. Vurmak, Hile, Tuzak “Mecâzî olarak birisine dalavere yapmak, aldatmak, kandırmak, tuzak kurmak mânâsındadır.65 صليت أوصليت لفلان denir, sülâsi ve rübâi olarak kullanılır. Sıhâh’ta ve Tehzîb’de “birisine zarar vermek, birisini helak etmeye çalışmak” mânâsına geldiği söylenmiştir.”66 الصلو / es-Salvu, Sâd’ın fetha ile okunuşuyla bir kişinin yada dört ayağı olanların “صلا / salâ” denilen yerlerine vurmak demektir.67 “Mıslât مصلا ة / , mim’in kesra ile okunmasıyla “ شرك ينصب للصيد” av için kurulan tuzak demektir. Tehzîb’de “kuşlar için”68 hazırlanan tuzak şeklinde geçer. Cemisi ( مصالي)’dir.”69 14. Eşeğin Dişisini Yola Sokması “ صلي الحمارأ تنه تصلية طردها و قحمها الطريق ”70 Erkek eşeğin dişilerini yola sokması bu şekilde ifade edilmektedir. “صلي الحمار أ تنه ”, “Erkek eşek dişilerini yola soktu” demektir.71 15. Bir tür bitki “ صليان, “Devenin ekmeği” diye isimlendirilen bir tür bitkidir. مصلاة , mîm’in fethiyle, “sıllıyân / الصليا ن denilen bitkinin çok olduğu yere” denir.”72 16. Bir Tür Taş صلاية, attarların kullandıkları ve koku ezdikleri, somaki dedikleri bir taştır.73 “Salâye: ‘ مدق الطيب’, yani, ‘kokunun ezildiği bir tür taş veya havandır.’ Sıhâh’ta74 fihr75 olarak açıklanmıştır. İmru’l-Kays şöyle der: مداك عروس او صلاية حنظل ”76 İmru’l-Kays bu beytinde atının sırtını salâye’ye benzetmiştir. Salâye ise; “Ebû Cehil karpuzlarının kurudukları zaman çekirdeklerinin ezildiği düz ve geniş taşa denir.” “Salâye, شريحة خشنة غليظة من القف .”77 Salâye; “kuruluktan dolayı sert ve sağlam olan ince uzun deri şeritlere denmektedir.” kaynak kuranda salat kavramı adlı yüksek lisans tezinden bir bölümdür... tezin sahibi yaşar doğru...

Sam Adian
24.02.2012
01:08

Dear Mr.Fridin

Tez çalışması ile ortaya koyduğunuz mana için teşekkür ederim. Dikkat ederseniz SLT kelimesine verilen DUA anlamı "yakıştırma" gibi duruyor.

Kelime İbranca/İbranice ve Süryanca/Süryanice ' צ ל ו ת א saluta,tsaluta, tsaluta' kelimesinden gelmedir, Arapça değildir. Fransızcada “Salut” yüksek anlamına da gelir. Kadim Sanskritçede de benzer kelimeler vardır.

Namaz kılmak , Selçuklularca Hintçeden Farsçaya geçmiş bir sözcük olarak İran'daki ateşe tapanların "ateş önünde eğilmek" anlamına gelen نماز Namaz kelimesi Salat kelimesi yerine kondu. Nitekim Namaz kelimesi Farsçada eylem olup eğilmek suretiyle saygı sunmaktır. Bu durum aslında tertipten kaynaklanıyor. Rüku kavramının eğilmek olduğundan yola çıkarak bu kelime tercih edilmiştir. Çünkü Rüku ile SLT aynı şey zannedilmiştir.

Sizin örneklediğiniz tez çalışmasında da SLT kelimesine verilen anlam oldukça zorlamadır. Daha çok Istılahi bir manadır. Ragıb el-Isfehani’nin açıklaması doğrudur : ““Şeyhimiz dedi ki; “Bu şer’i bir hakikat’tir, Arabın kelâmında buna delâlet yoktur, ancak duâyı kapsadığından dolayı böyle denmiştir ki, asıl mânâsı budur.”

Bununla birlikte, yine tez çalışmanızda da görüldüğü gibi, farklı anlamları olduğu da ortadadır. Ancak kelimenin geçmişi Arapça'da değildir.

SLT kelimesinin anlamını değerlendirirken iki şeye dikkat etmek lazım.

Birincisi Kevser suresindeki "Fesalli lirabbike" ifadesidir. Rabb her zaman Allah değildir. Böyle olduğunu Ahzab 56. ayetten anlıyoruz. "İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ" Allah ve melekleri de Nebi de bağlantı kuruyorlar. Demek ki Rabb dolaylı bir şeydir. Iman edenleri de bu eyleme katılmaya çağırırken "Aleyhi" atfının "nebi"ye olduğunu da atlamamak gerekir.

Kaldı ki, DUA anlamı içeriyor olsa idi دعاء kelimesi zaten arapçadır. Veya dua ifadesini karşılayacak başka kelimeler de vardır. niçin ayrıca SLT kullanılmış olsun. Üstelik bu kelimenin arapçada geçmişi yokken.

Saygılar





Çok Yorumlanan Makaleler
Mete Firidin
Kuran'da Kölelik
27.12.2013 50879 Okunma
86 Yorum 08.01.2014 17:16
Lütfi Hocaoğlu
Fahişe ve Fahşâ
20.8.2015 28940 Okunma
81 Yorum 16.09.2015 00:08
Mete Firidin
Hz. Adem’in Kaburgası
25.4.2012 14168 Okunma
59 Yorum 28.04.2012 13:42
Hüseyin Kayahan
RUH, NEFİS ve DİĞERLERİ
4.5.2012 11028 Okunma
58 Yorum 13.05.2012 06:56
Mete Firidin
Miras ve Kelale Ayetleri
13.2.2014 18523 Okunma
53 Yorum 28.02.2014 13:04
Sam Adian
FINANSMAN MESELESI VE ZEKAT
8.11.2012 20990 Okunma
45 Yorum 18.11.2012 00:41
Mete Firidin
Nuh’un Gemisi ve Cudii
12.1.2014 15178 Okunma
45 Yorum 05.02.2016 23:06
Sam Adian
IŞLEVSIZ TANRI...!
9.9.2012 11030 Okunma
42 Yorum 18.09.2012 01:06
Sam Adian
KAT'a ve NEFY - KAVRAMLAR
7.4.2012 8361 Okunma
34 Yorum 10.04.2012 09:17
Sam Adian
EN IYI ANAYASA YAZILI OLMAYANDIR.....
7.7.2012 9336 Okunma
34 Yorum 10.07.2012 22:30
Cengiz Demirci
Sam Adiyanı hakeme davet ediyorum
10.7.2012 10460 Okunma
34 Yorum 15.01.2013 10:44
Mete Firidin
Adem'in ve Havva'nın Hatası
2.3.2014 19869 Okunma
34 Yorum 10.03.2014 00:48
Süleyman Karagülle
ABD Başkanlık Seçimi
19.11.2016 27564 Okunma
33 Yorum 19.12.2016 21:41
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK
27.7.2012 8390 Okunma
32 Yorum 15.08.2012 10:48
Mete Firidin
Amen ve Senetin
15.11.2012 26552 Okunma
31 Yorum 30.11.2012 13:47
Harun Özdemir
Evlenme hakkı üzerine
11.7.2012 8220 Okunma
30 Yorum 18.07.2012 19:12
Lütfi Hocaoğlu
Bilgisayardan Kuran Öğrenmek. Ruhu-l Kuran Projesi
1.8.2009 10014 Okunma
29 Yorum 19.02.2020 10:01
Mete Firidin
Nuh’un Üvey Oğlu!
25.10.2015 20519 Okunma
28 Yorum 12.01.2020 17:30
Sam Adian
SOSYAL KAPITALIZM.
21.3.2012 10624 Okunma
27 Yorum 23.03.2012 04:25
Mete Firidin
Homohabilis Havva ve Havvalar
20.4.2012 21654 Okunma
27 Yorum 15.04.2020 09:47
Hüseyin Kayahan
ALLAH'I TANIMAK-2, TANRININ AÇMAZI
2.8.2012 7382 Okunma
25 Yorum 06.08.2012 22:06
Cengiz Demirci
İlk karzı hasen kooperatifi
3.1.2013 16500 Okunma
25 Yorum 06.02.2013 20:31
Sam Adian
KAT'A ve NEFY
31.3.2012 10040 Okunma
24 Yorum 11.04.2012 01:44
Sam Adian
BIR EYLEM OLARAK ZINA
14.7.2012 21713 Okunma
24 Yorum 24.07.2012 09:50
Sam Adian
Varlığın Rabbi....
28.8.2012 8351 Okunma
24 Yorum 05.09.2012 10:43
Mete Firidin
Nutfetin Emşâcin (99)
14.5.2013 21584 Okunma
24 Yorum 17.05.2013 15:16
Sam Adian
DARB-I MESEL VE YETKI GASPI
8.3.2012 6899 Okunma
22 Yorum 11.03.2012 16:10
Hüseyin Kayahan
GECİKMİŞ YORUMLAR: SALSAL VE TUFAN HK.
13.10.2013 8955 Okunma
22 Yorum 18.10.2013 15:10
Cengiz Demirci
Süleyman Akdemir'in Erbakan Vakfına Teklifi
4.2.2015 13219 Okunma
21 Yorum 17.02.2015 09:32
Mete Firidin
El Tur ve Tur-i Sina?
24.3.2013 26458 Okunma
20 Yorum 15.05.2020 20:10
Sam Adian
HMR ve SONUÇ
16.3.2012 8523 Okunma
19 Yorum 22.03.2012 23:51
Hüseyin Kayahan
ORUÇ ve RAMAZAN
29.6.2014 6124 Okunma
19 Yorum 20.07.2014 07:59
Sam Adian
HAMR ve HUMR
25.2.2012 39965 Okunma
18 Yorum 10.01.2020 12:34
Sam Adian
HADIM'DAN ZINAYA
12.7.2012 7507 Okunma
18 Yorum 13.07.2012 10:00
Özer Ataç
Karagülle ile oruç tartışması
7.8.2012 6707 Okunma
18 Yorum 17.08.2012 18:42
Mete Firidin
Şeriata Göre Kadınların Dövülebilmesi?
16.3.2014 13911 Okunma
18 Yorum 20.03.2019 10:45
Mete Firidin
Kuran’da Tasavvuf ve Lahid Köklü Kelimeler
8.5.2014 9617 Okunma
18 Yorum 10.05.2014 11:22
Süleyman Karagülle
D E R G I !
29.4.2017 4606 Okunma
18 Yorum 16.05.2017 08:11
Sam Adian
YAPISAL ILKELER - KARAR MEKANIZMALARI
29.3.2012 6441 Okunma
17 Yorum 31.03.2012 20:26
Harun Özdemir
Adem Tiflis'te insan oldu!
26.6.2012 7338 Okunma
17 Yorum 05.07.2012 21:40
Mete Firidin
Cennetteki Khamr
28.5.2015 13010 Okunma
17 Yorum 29.05.2015 19:00
Sam Adian
SLT ve SISTEM Toplu değerlendirme ve cevaplar
19.2.2012 6548 Okunma
16 Yorum 24.02.2012 01:08
Sam Adian
UTANMAZLIK ZINA MIDIR?
13.7.2012 8848 Okunma
16 Yorum 14.07.2012 21:14
Mete Firidin
Adet Görmekteyken Kadın Namaz Kılabilir mi?
14.6.2018 5914 Okunma
16 Yorum 17.04.2020 16:27
Sam Adian
EKIMUS SALAT - Namaz bir Ritüel midir?
1.2.2012 12771 Okunma
15 Yorum 03.05.2020 12:00
Sam Adian
RIBA VE EKONOMI
7.3.2012 8698 Okunma
15 Yorum 09.03.2012 06:04
Mete Firidin
Lut Kavmi Homoseksüel Değildi!
3.8.2014 24988 Okunma
15 Yorum 03.12.2017 03:35
Mete Firidin
Rahmet ve Şeriat
19.3.2012 6025 Okunma
14 Yorum 27.03.2012 21:05
Mete Firidin
Hamr ve Humr
12.4.2012 7970 Okunma
14 Yorum 02.05.2012 15:51
Mete Firidin
Âdemoğlu Şeytanın Halifesidir
22.3.2019 4077 Okunma
14 Yorum 27.03.2019 17:22