Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Sabri Kaya
ÜLKEMİZDE, HAYATTA ve SAĞLIKLA AYAKTA NASIL KALINIR ?
2.9.2019
109 Okunma, 0 Yorum

       

“Bu yaşamsal önceliğe dair önerileri, üç başlık altında özetlemeye çalışacağım sizlere. Bu sektörün; yanlış yer seçimleri, yanlış malzemeler ve yanlış planlamalar yüzünden, kendi karadeliğine çökmesi sonucunda, ağırlıklı olarak neden olduğu güncel ekonomik krizin de çözümüne çareler sunmak isteyeceğim o yüzden… Bana sorarsanız, ülkemizin bekâsına dair temel sorunlar da, bu üç başlık altında özetlenebilecektir.. Yaşadığımız kapalı alanlardan, bizi doyuracak olan topraktan ve temel gereksinimiz olan enerjinin nasıl elde edileceğinden, yâni çözümlerden bahsedeceğim özetle..”

1. ADIM

Mağarada yaşayan ilk insanlar, dışarda yaşamayı tercih ettiklerinde ilk ihtiyaçları, onlara yaşam güvencesi sunabilecek bir barınaktı kuşkusuz. İkinci bir mağara değil !. Başvurabilecekleri ilk doğal ürün de; ağaçlar ve dallarıydı elbette.. Yani bugünkü tabiri ile içerik; ahşaptı.. Taş ise, ancak bir dere yâda ırmak yatağı çevresinde birikmiş ise başvurabilecekleri; zemin altı ve zemin üstündeki ilk katın malzemesi olabilmekteydi ancak. Çünkü doğadan koparılması ve taşınması çok zahmetliydi. “Taş yerinde ağırdır” sözünün anlamsal kökü de, “taş, yerinde kullanılmalıdır”, yâni taşınması, değer kaybıdır anlamına gelmektedir o yüzden.. Çok katlı olma ihtiyacının, askeri yâda sivil gereksinimlerle ortaya çıkması, kerpici gündeme getirdi. Ama hem kerpiç hem taş hem de tuğla, ahşabın o yapıyı çerçeveleyen yani ayakta tutan gücüne muhtaçtı. Döşeme ile çatının ise, yegâne çözümü olan marifetine ve çözüm alternatiflerine güvenemeden, o yapılar işe de yaramıyordu zaten. Ayakta duramıyorlardı çünkü. Tıpkı Ayasofya’nın 1600 yıldır, kemerlerinin arasındaki ahşap gergilere güvenmek zorunda kalmış olması gibi.. 1850 de gündeme gelen betonun yaşamsal riskleri hemen anlaşılmış, yollar, köprüler ve zemin altı çözümler dışında dünya genelinde dışlanmıştır. Amerika’daki, mühendisliğini bile bizden öğrendiklerini itiraf ettikleri 225 yaşındaki Beyaz Saray örneğinde olduğu gibi ve ülkemizdeki 200 ila 700 yaşında on adet ahşap camimizde ve 300 yaşına ulaşan saray ve yalılarımızda olduğu gibi, “ille de ahşap” derken, inşaat sektörümüzün en büyük güncel ayıbı ve yanlışına karşılık, insanlık tarihinin en doğru tercihi olan bir malzemeden bahsediyorum sizlere..

Şu anda Amerika, Kanada ve Avusturalya’nın % 90’dan fazlasının, Avrupa’nın % 60’ının ahşap yapılardan ibaret olması ve ağaca verdikleri değer yüzünden ormanlarının büyüyor olması, bunun sonucudur.. Bu tarz yapılanmanın mühendisliğini, atalarımızdan öğrenmiş olduklarını itiraf etmeleri ise bizim için, ilkin bir gurur, ama şu halimize baktığımızda ise maalesef yüz kızartıcıdır.. Dolayısı ile, Türkiye’mizin % 90’ı aşan oranlarda betonlaşarak dünya rekoruna sahip olması, milli ayıbımızdır !.. Bu arada kısaca belirteyim ki, yangın ve çürüme riski çoktan hayati tehlike olmaktan çıkmış ve o yüzden dünyayı süratle sarmıştır bu teknoloji, Ve dediğim gibi, o ülkelerin ormanları, ahşaba verilen olağanüstü önem oranında süratle büyümeye başlamıştır, küçülmeye hiç değil !... İkinci dünya savaşı ile başlayan, yâni Almanya’da, Hitler yüzünden, tanklar için yapılmak zorunda olan otoban sürecinde gündeme oturan betonarme, yaşamsal riskleri ve depremsel sorunları fark edildiğinde, bütün dünyada, insan yoğun kapalı alanlarda, büyük bir süratle yerini ahşaba bıraktı.. Ama maalesef o süreçte, Türk öğrencilerimizin ve Yahudi bilim adamlarının Teknik Üniversiteye dönmek zorunda kalmaları ise, bu yaşamsal riski ülkemize bulaştırmıştı artık !.. Çünkü gençlerimizin o süreçte tek bildikleri ve öğrendikleri şey betondu.. Sonunda, kayıp sayısı bile maksatlı olarak netleşmeyen 99 depremi akabinde, Ulusal Ahşap Birliğinin gayreti ile, Bayındırlık Bakanımızın Amerika’daki ahşap teknolojisini tanımasının ardından, deprem riski hiç taşımayan ahşap yapılara yönelme niyetini, siyasete de hakim olabilen beton lobisinin tehdidi yüzünden, tekrar beton yapılara çevirmiş olması ise, tarihi bir yanılgımız ve yine bir utancımız olarak, daima anılacaktır.. Yâni özetle bizler, depremin değil betonun altında kaldık..

Yeni bir depremin, ülkemizin bekası adına taşımakta olduğu risklerden bahsederek, şimdilik uykularınızı kaçırmak istemiyorum ama, artık uyanmalıyız.. Her depremden sonra yapılmaya kalkan yeni betonarme binalara; “öpeyim de geçsin” gayretleri diyorum o yüzden.. Yoksa, bilimsel ömrü 60 yıl olan ve fiziksel kondisyonu da 30 yılı pek aşamadığı için, bizleri saçma sapan kentsel dönüşümlere zorunlu bırakan betonarme yüzünden, “hayatta ve ayakta” kalma şansımızı gittikçe kaybetmekteyiz..

Şunu da bilmeliyiz ki, tam altından bir fay hattı geçmedikçe, usulüne göre yapılan bir ahşap evin deprem riski, sadece sıfırdır !.

2. ADIM

Şimdi gelelim ikinci hayati gereksinime.. Yani nasıl besleneceğimize! Sağlıkla ayakta kalmanın temel kurallarına.. 100 m2 bir evde yaşayabilen bir ailenin, 100 m2 toprak alanına sahip olması halinde, kendisini doyurabileceğine !.. Ayrıca, bahçeli bir evin aslında, en az kendisi kadar bir açık alanı da yaşamsal gereksinmeleri için kullanabildiğini, o yüzden o yaşam alanının kimseye küçük gelmeyeceğini de bilmemiz gerekir. Peki o zengin Amerikalıların, tamamı ortalama 120 m2, tek yada iki katlı ve bahçeli ahşap evlerde yaşamakta olduğunu duymuş muydunuz ?.. Sizce neden acaba ?.. O meşhur Amerikan gökdelenlerinde ise, sadece fakir ve çaresiz Amerikalıların yaşadığını, kendilerinin de itiraf ettiğini biliyor muydunuz ?. Halbuki filmler öyle demiyor değil mi ? Haklısınız. Bizim sonradan olma zenginlerin de tek hedefi, bir gökdelenin en üst katındaki, ne anlama geldiğini dahi bilmedikleri rezidanslarında yaşamak ve alt katta kimin yaşadığını umursamaksızın huzurlu bir ömür geçirmek olunca, bütün insancıl değerler, birden tepe taklak oluveriyor.. Yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak da elbette, içinde neyin nasıl paketlendiği bile belli olmayan yiyecekleri satan marketlere kalıyor.. Evet, köyde yaşarken gördük ki; hayvansal besinlerimiz dâhil, üç beş ailenin basit bir işbirliği ve bu üretime ayrılacak, en fazla yaşadıkları alan kadar bir tarlanın ve bir iki bahçıvanın varlığı, sizi en sağlıklı bir şekilde doyurmaya yetiyordu. Üstelik, kışlık konservelerinizi de reçellerinizi de, sirkelerinizi de, güneş fırınınızda kurutulmuş sebze ve meyvelerinizi de, dost ve akrabalarınıza dağıtacak yada pazarda satabilecek ölçekte arttırabiliyorsunuz..

Bu olay, bir köye dönüş harekâtı değildir. Neye yaradığını unuttuğumuz doğanın tüm nimetlerinden aracısız yararlanmanın çok basit bir stratejisidir sadece.. Böyle bir yaşamın sizlere ve çocuklarınıza sağlıklı bir yaşam hastalıklara karşı bağışıklığınızı güçlü tutar. Şu an yaşadığınız hastalıkların büyük bir kısmı şu anki yaşam tarzının bir sonucudur. Çünkü endüstriyel Gıda, ilaç, kimya ve tıp sektörü maalesef tedavi ile uğraşmaz sadece semptomları yok etmeye çalışır. Hastaya müşteri olarak yaklaşır ve sürekli pazarı büyütmeye çalışır. Ayrıca doğanın size kendiliğinden sunduğu bitkisel nimetleri keşfettiğinizde de birden, doğa eczanesi ile tanışıyordunuz zaten. Köylümüzün ancak beş altı tanesini, ege yöresinin on, on beş tanesini zor saydığı ama ülkemizde 12.000 den fazla tıbbi ve aromatik bitki yetişmekte, bunların 3.000 kadarı endemik bitkidir. Sadece bunların ekonomiye kazandırılmasında tarım bakanlığı kentten köye geri dönüşü destekleyerek hem ekonomik kalkınmayı hem de sağlığımızı geri kazanıp sağlık bakanlığının ilaç firmalarına ödenen yıllık 20 milyar doların yarısını çiftçilerimize destekleme olarak vermesi durumunda ülke olarak ekonomik kalkınmayı sağlamış oluruz.

Burada Çelik Erengezgin Hocamızın 2011 yılında hayata geçen; “Enerji Mimarlığı” içeriğindeki İlk devlet projesi olan, elbette ahşap ve tüm enerjini üretebilen Afyonkarahisar Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Merkezini örnek olarak model bir proje olarak faaliyete geçmiş durumdadır. Yani zaten var olan, Allah’ın bir nimetinden insanlarımıza sunulan güzel bir projeden bahsediyoruz. Böyle bir yaşamın atık sorunu da, çevreye yaratacağı kanalizasyon mecburiyeti de olmamalıydı elbet. O konuda ilkin,yine Çelik Hocamızın 11 yıl önce yaptığı Diyarbakır Güneş Evi için yaptığı projeye verdiği sponsorluk desteği ile tanıştığımız, Biyolojik Arıtma denilen ve artık dünyaca tanınmış olan bir firmamız devreye girebilmekte ve klozette kullandığınız su bile tamamen arıtılabilip rezervuara tekrar tekrar dönebilmektedir.. En son atık ise, sadece çiğ olarak yenilen sebzelerimiz hariç, tarlalarda ve ağaçlarımızda rahatlıkla kullanılabilmektedir. Biz köyde yaşarken ilkin, tavuklarımızın da müthiş bir geri dönüşüm aracı olduğunu fark etmiştik. Çünkü onlara sofra artığı olarak ne verirsek verelim, bize yumurta olarak iade ediyorlardı.. Kümeslerindeki gübre ise, nerede ise altın değerinde, çok yararlı bir besindi bitkilerimiz için.. Bu sistemdeki olası katı atıkların da, hidrojen ile 3600 derecede yakılıp, tamamen yok edilebileceğini ve bu tekniğin de, yine ülkemizin değerli bir bilim insanı tarafından kolayca gerçekleşebileceğini söylersem, sanırım vahşi kentlerin müsebbibi olan günahkârlara, başkaca bahane kalmayacaktır.. Böyle projeler için, ülkemizde yerden çok bir şey yok. Ama maalesef, olmayan ülke planlamasından başlayan ve sağlıksız kent planlaması ile sonuçlanan, yâni; sağlıklı bir kaynak araştırmasının olmaması yüzünden yaşanmaktadır kentlerimizdeki anlamsız sıkışıklık ve gökyüzünü tırmanma telaşı... Ve elbette, gittikçe sağlıksız ve mikroplara dayanıksız bir yeni neslin, tıbbın esaretine girmiş, üzüntü verici durumu !....

3. ADIM

Burada yine Y.Mimar Çelik Erengezgin Hocamızın Temiz Enerji hakkındaki tespitlerine kulak verelim; Bütün bu yaşamsal kurgunun elbette olmazsa olmaz ihtiyacı olan enerjinin en temiz ve risksiz olarak nasıl elde edileceği ve korunabileceği ise, Yıllar önce öne sürdüğüm ve artık uluslararası bir kavram olmaya doğru giden Enerji Mimarlığı’nın dört temel ayağı vardır. İlk sırada ve en önemli olanı, doğru yerin seçimidir. Yâni, sıvılaşma tehlikesi olmayan, fay hatlarının üzerinde bulunmayan bir yerde olmalıdır arsamız yada arazimiz.. Dağlık bir bölgeden bahsediyorsak da, birçok tarihi yerleşkede olduğu gibi, tercihan güney yamacında bulunmalıdır arsalarımız. Sulama, temizlik yada içme suyu amaçlı yer altı kaynaklarının, hatta dünya sıralamasında çok önemli yerde olduğumuz, enerjisinden kolayca istifade edebileceğimiz jeotermal kaynaklarımızın varlığı da ilgimizi çekmeli ve tercih nedenimiz olmalıdır yerleşkelerimiz için.. Bulunduğumuz yerdeki yâda yakın çevremizdeki tarımsal nitelikteki toprak varlığı da elbette, seçim nedenlerimizde biri olmalıdır. Çünkü insanca bir yaşamdan bahsediyoruz. Asfalt yolların ve kaldırım taşı benzeri şeyler döşenmiş sözüm ona bahçelerin içindeki, deprem vukuunda beton lahitlere dönecek çok katlı hapishanelerden değil !..

Bu adımdaki ikinci temel faktör, doğru yönün farkına varılmasıdır, yada tüm yönlerin artı ve eksilerini değerlendiren bir planlamaya sahip olmamızdır.. Yâni güneydeki güneşin enerji üretim marifetini değerlendirebilen, kuzeyin serinliğini kullanabilen, doğudan yada batıdan esen hâkim rüzgârdan haberdar olup, tedbirini veya önlemini alabilen bir projeyi hedeflememiz gerekmektedir.. Üçüncü temel faktör de, projemiz adına doğru malzemelerin seçimidir.. Beton agregasında kaçınılmaz olarak bulunan ve akciğer kanserine yol açan, öncelikle Amerika’da olduğu gibi, arazimizdeki varlığının bile araştırılması gereken Radon gazı gibi, “akciğer kanseri” benzeri sağlık sorunları yaratmayacak malzemelerin, yüksek derecede yangın riski içeren ve hiç nefes aldırmadığı için de Avrupa’daki çocuklarda %50’yi bulan astım hastalığına yol açtığı anlaşıldığında yasaklanan, ama hâlâ ülkemizde serbest olan polistiren köpük mantolamalardan, lif boyları 5 mikronun altında olduğu için de, ister istemez nefes yollarımıza ulaşan ve yine kanser riski oluşturan; cam yününden ve bunlara benzer onlarca sağlık sorunu yaratacak malzemelerden de özenle kaçınmalıyız.. Üzülerek söylemeliyim ki, ders ve konferans verdiğim üniversitelerin içindeki, elliyi aşkın mimarlık bölümlerinde gördüğüm durum şudur.. Ancak dördüncü sırada ele alındığında anlamlı sonuçlar doğurabilecek olan doğru tasarım dışındaki, ilk üç faktöre, nerede ise hiç önem verilmemektedir okullarımızda.. O yüzden bence, mimarlarımızın âdetâ bir ressam gibi yetiştirilmeleri, yâni binaların “biraz değişik ve biraz da estetik” sanılan değerler taşımasının yeterli görülmesinin ve ortalığı izolasyon kabiliyeti nerede ise sıfır olan, dolayısı ile kışın donan yazın yanan, dehşet verici ölçülerde enerji harcayan, anlamsız camdan sarayların sonucudur biraz da; ülkemizin bugünkü hâli !.. Elbette bu başlık altında, yer kabuğunun iki, üç metre kadar altında, ekvatordan kutuplara artı eksi 5 olmak üzere, 15 derece sabit, su ve toprak mevcudiyetinin, bize muhteşem bir fırsat sunduğunu da hiç unutmamalıyız. Mimar Sınan ustamızın 450 sene önce keşfettiği bu olanak sayesinde Süleymaniye ve Selimiye camilerimizi, ortalama 18-23 derecede tutulabilmeyi nasıl becerdiğini merak bile etmeyen, yer altındaki kanalları sıcak su kanalı zanneden üniversitelerimiz de maalesef, madalyayı hak etmektedir.. Basit bir hesapla, durumu canlandıralım. Diyelim ki ocak ayında dışarısı 5 derece. Bizde de var 15 derece. Ne etti; 20 derece.. Tam tersini düşünelim, yazın dışarısı 35 derece, bizdeki 15 dereceyi çıkarırsak ne kalır ? Yine 20 derece. Olay bu kadar basittir.. Isı pompalarımızın büyük çoğunluğu da, işte bu sabit enerjiyi kullanır.. On sene önce Diyarbakır’da yaptığımız, 45 bin öğrenciye eğitim verdiğimiz, ve 3 kez Avrupa Birliği ödülü alan Güneş Evimizde, yer altından su ve hava boruları geçirerek bu enerjiyi doğrudan kullandık. Yaz ve kış, yani, o yörede olağan olan -20 + 50 derece aralıklarında bile eve giren su ve havanın ortalama sıcaklığının 15-20 derece olduğunu gördük. Tavanda ve yerde dolaştı o borular. Bu durum bize, ön ısıtma yada ön serinlik adına daima yetiyordu.. Şimdi artık, benzer boruları içeren, son derece düzenli alçı plakalar şeklinde tavan, duvar ve döşeme elemanları geliştirilmekte ve iklimlendirme konusunda büyük bir kolaylık sağlanmaktadır yapılarımıza. Ayrıca yine, güneş evimizde bulunan seranın varlığı da kışın evi ısıtmaya çok önemli katkı sunduğu gibi, aynı sera, yazın da, bu kez ısıttığı havayı dışa vererek, yâni kuzeydeki yada yerin altındaki serin havayı, yarattığı vakum sayesinden içeri çekerek, serinletmeye katkı sunuyordu.. Târihi çözümlerden; “rüzgâr kepçesi” sayesinde, temiz havayı vakum etkisi ile içeri alabiliyor, sıcak ve kirli havayı da “Venturi bacası” ile hiç enerji harcamadan dışarı atabiliyorduk, Yine sıcak hava üretebilen sera benzeri Tromp duvarı denilen “güneş duvarı” ile de, ısı ihtiyacımızı ve yapısal konforu, enerji kullanımına hiç ihtiyaç duymadan kolayca sağlayabiliyoruz.Böylesi, çoğu tarih boyu bilinen çözümleri işe dahil ettiğimizde ve yapısal malzemelerimiz de doğru seçildiğinde görülecektir ki, artık ihtiyacımız olan güneş panelleri sayısı da yarıya inmekte, üç beş sene içinde zaten ödeyeceğimiz elektrik ve doğal gaz giderinize eşit hale gelmektedir.. Sıra oraya geldiğinde de yurt içi ve dışı özel kaynakların, bize uzun vadeli ve düşük faizli kredilerle destek vermeye hazır olduğunu bilmeliyiz.. Yâni böyle bir yapılanma, sanıldığı gibi pahalı olduğu için vazgeçilen değil, artık size hiç enerji parası ödetmeyeceği, mevcut sistemlere olan bağımlılığınızdan da bütün dünyada olduğu gibi, sizi kurtaracağı için, hem yapım maliyeti çok düşük olacak, hem de satış kabiliyeti son derece yüksek olacaktır.. Bir de çağın yakıtı olmak zorunda olan hidrojene ilişkin yine bu ülkenin değerli evlatlarından bir dostumuzun buluşlarından ve Çin’deki atölyesindeki uygulamalarından bahsetsem eminim ki, “peki bu güne kadar neden taşıdık bunca yaşamsal ve ekonomik riskleri” diyeceksiniz !.. On altı sene önce, Ortadoğu Üniversitesindeki bir konferansıma davet ettiğimizde teşrif ettikleri için tanıştığımız ve kendilerine on yıl önce danışmanlık yaptığım Enerji Bakanımız Sayın Hilmi Güler'e, istekleri üzerine, çok değerli bilim insanı dostlarımızla birlikte ülkemiz için bir Enerji Raporu kaleme almıştık. O dönemde, bir mimar olarak da, Bakanlık adına projeler üretmeye gayret ettiğim için, ülkemizin olağanüstü enerji kaynaklarını bir bir öğrendim. O yüzden, sadece enerji açısından bile; dalgası, denizi, akıntısı, jeotermali, akifer kaynakları, güneşi ve rüzgârına ilaveten, bor ve perlit gibi stratejik madenlerde dünyanın en büyük rezervlerine sahipken, dört mevsim hizmete hazır, inanılmaz kaynak zengini bir ülkede fakiri oynamak, çok ağrıma gidiyor dostlar.. Yine o yüzden, böyle bir yoldan gidilmesi ve proje örneklerinin ortaya konulması halinde, mevcut âtıl stoklar bir yanda beklerken, yepyeni bir pazar alanı ve çekim alanı yaratılabileceğine inanıyorum ülkemizde ve elbette ilkin inşaat sektörümüzde. Yapılacak iş, uygun bir arazide proje geliştirip, halkımıza sunarak biran önce işe başlamaktır. Çeşitli vesilelerle tanıştığımız için, bu konuya çok ilgi göstereceklerine inandığım medya sektöründe, halkımızın çok ilgi göstereceğini de bildikleri için, hemen yer alacaktır o projeler. O yüzden, başkaca bir reklâma ve masrafa hiç ihtiyaç duyulmadan, en kısa sürede satılabileceğine ve yeni taleplerin önünü açacağına inanıyorum o başlangıcın.. Yâni özetle, inşaat sektörünün kendi yarattığı kara delikten kurtulmasının da tek çaresi olduğuna inanıyorum bu yepyeni bakışın.. Çünkü artık kendinize tamamen yetiyorsunuz, ülkenin enerji ve besin sektöründeki hiçbir kriz ve fiyat dalgalanması sizi ilgilendirmiyor. Olası depremlerde ise, beton evlerde oturanlara yıllarca bizim de yaptığımız gibi sadece dua etmektesiniz 

SONUÇ:

Şimdi sıra geldi, bu üç temel başlık altında özetlemeye çalıştığımız ilkeleri ve olanakları, ülkemizin yaşam alanlarına katacak olan projeleri hayata geçirmeye ve son seksen yılın yapısal günahlarından kurtulmaya !.. Yâni insanlarımıza sağlıklı ve güvenli bir gelecek sunmaya.. İlk örneklerin ardından, orada yaşamaya başlayanları ziyarete gelen komşularının ve akrabalarının, zaten var olan nimetlerle tanışması, onlara “ben de böyle yaşamak istiyorum” dedirtecektir.. İşte büyük değişimi başlatacak sihirli cümle de budur zâten !.. İlk ve asıl başarı, bu talebi yaratmaktır.. Yola çıkmaya hazır mısınız ?..

Sabri Kaya 02.09.2019

Not: Y.Mimar Çelik Erengezgin hocamıza teşekkür ederim.



YorumYap

Son Eklenen Makaleler
Sabri Kaya
Tohumun hikayesi
19.9.2019 7 Okunma
Süleyman Karagülle
Sermaye’nin Oyunu
19.9.2019 37 Okunma
Reşat Nuri Erol
Uyarı: Vatan, toprak, su, gıda ve beka sorunu-3
19.9.2019 29 Okunma
2 Yorum 19.09.2019 06:48
Sabri Kaya
Sağlıklı Yaşam için Temel Tavsiyeler
18.9.2019 22 Okunma
Reşat Nuri Erol
Uyarı: Vatan, toprak, su, gıda ve beka sorunu-2
18.9.2019 46 Okunma
2 Yorum 18.09.2019 19:12
Süleyman Karagülle
İnsanlık Anayasası
17.9.2019 45 Okunma
Reşat Nuri Erol
Uyarı: Vatan, toprak, su, gıda ve beka sorunu-1
17.9.2019 61 Okunma
2 Yorum 18.09.2019 19:16
Süleyman Karagülle
Sermaye’nin Oyunu
16.9.2019 86 Okunma
Süleyman Karagülle
Perişan Halimiz ve Çözüm Önerisi
16.9.2019 63 Okunma
Süleyman Karagülle
Sorunlar, Sorular ve Çözümler…
16.9.2019 59 Okunma
Reşat Nuri Erol
Gıda hakkı, yaşam hakkı gibi temel bir haktır…
16.9.2019 71 Okunma
2 Yorum 16.09.2019 11:21
Süleyman Karagülle
Rüya
15.9.2019 81 Okunma
Reşat Nuri Erol
Batı’nın ‘faizli sistemi’ uygulandı; sonuç ortada!
15.9.2019 77 Okunma
2 Yorum 15.09.2019 21:22
Süleyman Karagülle
Yanlış nerede?
14.9.2019 83 Okunma
Sabri Kaya
Gıda Hakkı, Yaşam hakkı gibi Temel bir HAK tır.
14.9.2019 53 Okunma
Süleyman Karagülle
Çevre
13.9.2019 90 Okunma
Reşat Nuri Erol
Biri Ömer’ler arıyor, diğerleri yeni parti kuruyor!
13.9.2019 73 Okunma
4 Yorum 18.09.2019 19:18
Reşat Nuri Erol
M.Tekelioğlu;Ali Babacan ne diyor, Ak Parti ne anlıyor?
13.9.2019 80 Okunma
1 Yorum 13.09.2019 01:11
Süleyman Karagülle
Cumhurbaşkanı ne yapmalıdır?
12.9.2019 94 Okunma
Reşat Nuri Erol
Ömer’leri Mekke mi Medine düzeninde mi arayalım?
12.9.2019 78 Okunma
2 Yorum 12.09.2019 07:47
Süleyman Karagülle
Ne konuştu?
11.9.2019 108 Okunma
Süleyman Karagülle
Yeni Çuval
10.9.2019 93 Okunma
Reşat Nuri Erol
Balkanlar, Avrupa’da Adil Düzen ve bir soru…
10.9.2019 91 Okunma
1 Yorum 10.09.2019 09:07
Süleyman Karagülle
Çözüm nedir?
9.9.2019 90 Okunma
Sabri Kaya
VATAN TOPRAK SU VE BEKA SORUNU
9.9.2019 63 Okunma
Süleyman Karagülle
Prof. Dr. Beşir Atalay’a Açık Mektup - 2
9.9.2019 83 Okunma
Süleyman Karagülle
Prof. Dr. Beşir Atalay’a Açık Mektup - 1
9.9.2019 83 Okunma
Reşat Nuri Erol
Bosna, Kosova, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk - 2
9.9.2019 90 Okunma
3 Yorum 09.09.2019 20:20
Süleyman Karagülle
Tedavi
8.9.2019 77 Okunma
Sabri Kaya
TÜRKİYE’NİN BEKA SORUNU
7.9.2019 135 Okunma
Süleyman Karagülle
Hakimler ve Eşitlik
7.9.2019 100 Okunma
Reşat Nuri Erol
Bosna, Kosova, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk - 1
7.9.2019 122 Okunma
5 Yorum 08.09.2019 09:16
Süleyman Karagülle
Uygarlık
6.9.2019 91 Okunma
Reşat Nuri Erol
M.Tekelioğlu; Teori ve uygulamada yargımızın hali…
6.9.2019 75 Okunma
Sabri Kaya
TARIM, HAYVANCILIK, GIDA VE EKOLOJİK YAŞAMI KORUMA
5.9.2019 111 Okunma
Süleyman Karagülle
Sorunlar
5.9.2019 113 Okunma
Reşat Nuri Erol
Millî Görüş ve Adil Düzen olmayınca bu kadar!
5.9.2019 103 Okunma
1 Yorum 05.09.2019 07:19
Yakup Gündüz
TEŞVİKİYE
4.9.2019 95 Okunma
Mete Firidin
Ennesii
4.9.2019 134 Okunma
Süleyman Karagülle
AK Parti
4.9.2019 159 Okunma
1 Yorum 04.09.2019 23:05
Süleyman Karagülle
İNSAN, ARZ-TALEP VE KUR’AN-2
3.9.2019 71 Okunma
Süleyman Karagülle
İNSAN, ARZ-TALEP VE KUR’AN-1
3.9.2019 75 Okunma
Süleyman Karagülle
Davudoğlu
3.9.2019 166 Okunma
1 Yorum 03.09.2019 14:34
Reşat Nuri Erol
‘İslam Kadınına Hitap…’; Şule Yüksel Şenler
3.9.2019 103 Okunma
2 Yorum 03.09.2019 08:44
Sabri Kaya
ÜLKEMİZDE, HAYATTA ve SAĞLIKLA AYAKTA NASIL KALINIR ?
2.9.2019 109 Okunma
Süleyman Karagülle
Yerim Dar
2.9.2019 109 Okunma
Reşat Nuri Erol
Şule.. Suşehri/Sivas.. Sözleşme.. Hicret.. Ve …
2.9.2019 113 Okunma
2 Yorum 02.09.2019 09:51
Süleyman Karagülle
Faydasız Erken Seçim
1.9.2019 107 Okunma
Süleyman Karagülle
Parti Kurmak
1.9.2019 98 Okunma
Reşat Nuri Erol
‘Öncü’ Şule Yüksel Şenler’in vefatı vesilesiyle…
1.9.2019 109 Okunma
2 Yorum 01.09.2019 09:15