KUR'AN'I UYGULAMA METODU
Süleyman Karagülle
1012 Okunma
KUR'AN'IN MUCİZESİ(ÖZELLİKLERİ)

III- KUR’AN’IN MUCİZESİ (ÖZELLİKLERİ)

Benim bedenim vardır. Gerçekte var mıdır, yok mudur? Onu bilemem. Ama bana gelen etkiler böyle bir şeyin olduğunu söylüyor. O bedenimi doyurmazsam, giydirmezsem, temiz hava aldırmazsam, yaralarsam ben şiddetli şekilde ıztırab çekiyorum. Benim bedenime benzeyen bedenler de vardır. Onlarla haberleşiyorum. Onlar için de aynı şey söz konusu. Hattâ bedenin ihtiyaçlarını gidermeyenler ölüyorlar. Öldüklerinde de artık onlarla olan haberleşmem duruyor.

O halde bedenim ister olsun, ister olmasın; ben onu var kabul ederek davranmak zorundayım.

Kendisi olmasa da benim için o vardır.

Benzer düşünceyi ruhum için de söyleyebilirim. Ben bilinç sahibiyim. Diğer bilinç sahipleriyle haberleşiyorum. Uygun olmayan durum olunca acı duyuyorum. Benim iradem var, istediğimi yapıyorum.

Bütün bunlarda serbest de değilim. Karşımdakine hakaret ettiğim zaman bedeni bedenime saldırıyor. Karnımı doyurmadığım zaman acılar içinde kıvranıyorum. Yani, benim bedenim benim emrimdedir. Emrettiklerimi yapıyor, ama görünmüyor. Emreden bir şey de vardır. Bana öyle geliyor. O da ruhumdur.

Ruh ister olsun, ister olmasın. Ben ruhum varmış gibi davranmak zorundayım. Yaksa sancılar içinde kıvranıyorum. Benim gibi olan bedenlerden geçip bedenime gelen sinyallerle onların helâk olduklarını görüyorum. Diğer tarafdan ben yoktum, varoldum. Öleceğimi de biliyorum.

Şimdi, benim bedenimle bana benzeyen bedenler ve Kâinat dediğimiz çevre vardır. Ondan yararlanarak yaşıyorlar. Orada yer işgal ediyorlar. Oradan gıda alıyorlar. Oraya atıkları atıyorlar. Onun enerjisinden yararlanıyorlar. Kâinat olmadan bedenim olmaz. Diğerlerinin de bedenleri olmaz. O halde bedenlerin cüz olduğu bir büyük âlem vardır. Benim bedenim olmazsa o Kâinat yine varolmaya devam eder. Ama Kâinat olmazsa ben olmam.

Şimdi, benim ruhumun da parçası olduğu Kâinat’ın ruhu yok mudur? Belki Kâinat da yokdur da bana öyle geliyor. Öyle de olsa, ben varlığımı sürdürmek ve ıstıraplarımdan kurtulmak için onu kabul etmek zorundayım. Yoksa varlığımı sürdüremem.

İşte, belki ruhların cüz olduğu Kâinat yoktur. Ama ben onu kabul etmek zorundayım. Başka türlü varlığımı sürdüremem. İşte o Kâinat’ın ruhuna “Allah” diyoruz. İster o var olsun, ister var olmasın. Kâinat öyle çalışıyor ki, O varmış gibidir.

Bedenimin varlığını kabul ettiğim, ruhumun varlığını kabul ettiğim, Kâinat’ı kabul ettiğim gibi; “Kâinat’ın ruhu”nu da kabul etmek zorundayım. Başka türlü olayları açıklayamam, davranışlarımı ayarlayamam.

İnsan var olduğuna göre, insanların bütün ihtiyaçları karşılanmış olmalıdır. Peygamberler gelmiş, kitaplar gelmiş ve bu ihtiyaçlar karşılanmıştır. Evrimleşen insan hep başarı ile çağlarını atlatmıştır.

Soru şudur:

-Çağımızın peyamberi kim olacak, çağımızın kitabı ne olacak?

İnsanlık böyle zamanlarda hep kurtarıcı beklemiştir. Peygamberleri beklemiştir. Peygamberler gelmiş, kitaplar getirmiş ve insanlık uygarlıkta yeni adım atmıştır. Nitekim bugün de Mehdi ve İsa gibi beklentiler vardır. Ne var ki, buna hem din hem ilim “hayır” diyor.

Bir defa Kur’an 1400 yıl önce çölün ilkel yaşayışı içinde bu kitabın son kitap olduğunu ve bir daha peygamber gelmeyeceğini bildirmiş. Yeni kitap yerine içtihat ve icma sistemini koymuştur. Peyagmberlerin yerini de alimler alacaktır denmiştir. Böylece Müslümanlar yeni peygamber ve yeni kitap beklemiyorlar.

Avrupada August Komt gelmiş ve ilmî tesbitleri ortaya koymuştur. Eskiden insanlar din ile yönetiliyordu. Sonra felsefe ile yönetildi. Şimdi de ilimle yönetilecek. Yeni bir din ortaya çıkacak, o da ilim dinidir. Üç asır kadar var ki bu söylenmiştir. Ondan sonraki gelişmeler hep bu kehaneti haklı çıkarmştır. Müsbet ilim hep yönetime hakim olmuş ve vahya dayanan din kenarda kalmıştır.

August Komt dine ihtiyaç olduğunu inkâr etmemiş, kendisi ilim dinini kurmak istemiştir. Başarılı olamamıştır. Oysa, işte onun tarif ettiği ilim dini “Kur’an dini” idi.

“Kur’an” ondan 1000 yıl önce aynı şeyleri söylemiş ve ilim dinini ortaya koymuşdur. Artık kitap gelmeyecek. “Kur’an” her devre ve her topluluğa hitap edecektir. “Kur’an” değişmeden korunacaktır. “Kur’an” devre ve topluluğa göre yorumlanacaktır. “Kur’an” insanların dinî sorunlarını çözecektir. Bu yorum ilimle yapılacaktır. “Kur’an” içtihat ve icma müsseselerini getirmiştir.

August Komt’un elinde böyle bir kitabı yoktu, Komt’un içtihat ve icma müesseseleri yoktu.  

Allah ister var olsun, ister olmasın. Biz kendi ruh ve beden varlığımızı kabul ettiğimize, Kâinat’ın varlığını kabul ettiğimize göre, Allah’ın varlığını da kabul etmek zorundayız. Aynen bunun gibi düşünürsek, “Kur’an” ister Allah’ın kitabı olsun, ister olmasın, onu Allah’ın kitabı olarak kabul edip davranmak zorundayız.

Başka bir deyişle; Kâinat’ı nasıl Allah olsun olmasın kabul edip onun kanunları ile yaşamak zorunda isek, Kur’an ister Allah’ın sözü olsun ister olmasın, onu kabul edip onun gösterdiği yoldan yürümek zorundayız. Çünkü elimizde onun benzeri başka bir kitap yoktur. Böyle bir kitaba da ihtiyacımız vardır.

Bir başka soru da şudur:

-Peki, “Kur’an”ın eşsiz kitap olduğunu ne ile ispatlıyoruz?  

Bunu bize kanıtlayan pek çok delil vardır. Bu delilleri dört bölümde toplayabiliriz.

1. Bunlardan bir “Kur’an’ın matematiği”dir. Kâinat’ın sayısal yapısı ile Kur’an’ın sayısal yapısı aynıdır. Nasıl DNA testleri ile kişinin kim olduğunu bilebiliyorsak, aynı şekilde Kur’an’ın DNA’ları ile Kâinat’ın DNA’ları çakışıyor.  

2. Sonra, “Kur’an” Kâinat’ı tanıtıyor. Müsbet ilimler de tanıtıyor. Aralarında tam bir paralellik vardır. İlkel toplumun okur-yazar olmayan kişileri bunları nereden bilecekti? İlim döneminin başladığını nasıl bilecekti?

3. Bir proje yaparsınız. Onun bir örneğini de ortaya koyarsınız. Eğer makineniz çalışıyorsa doğru proje yapmış olursunuz. “Kur’an” I. uygarlığını kurmuştur. Başarı ile sonuçlanmıştır. Bunu baştan bildirmişdir. Şimdi de II. uygarlığının çözümlerini getirmiştir. Onunla eşleşebilecek bir düzen yokdur. “Adil Düzen Anayasası” bunun kanıtıdır.

4. En önemli husus, bozulmadan bize intikal etmesidir. Kâinat’ta hep entropinin büyümesi vardır. Yani, zamanla bozulur, aslı kaybolur. “Kur’an” zamanla bütünleşerek karşımızda tek kitap olarak ortaya çıkar. İcma müessesesi ile kendisini sağlama almıştır. “Kur’an” icma ile sabit olan bir kitaptır. Üzerinde ittifak edilmeyen “Kur’an” sayılmamaktadır. İttifak da ilâhî vahiy kabul edilmektedir.

1- MATEMATİĞİ

Elinize herhangi bir eşya alınız. Şeklini belirleyiniz; şeklin üzerine harfler koyarak belirleyiniz. Ondan sonra bir cetvel yapıp harflerin karşısında uzunlukları yazınız. Sonra alıp bir parçasını analiz ediniz, onların adlarını yazınız ve yanında miktarlarını koyunuz. İşte bu taşın matematiği bu sayılardır.

Eğer bu taş başka bir kayadan kopmuş ise kayanın matematiği ile bu taşın matematiğinde bir akrabalık bulursunuz. Kopan yüzlerin ölçüleri aynı olur. Kimyasal maddelerin nisbeti de aynı olur. Kesin olarak diyebilirsiniz ki bu taş bu kayadan kopmuştur. Çünkü matematiği aynıdır.

İşte, aynen bu şekilde, Kâinat’ın matematiği vardır.

Bu 2,3,5,7 ve 10 sayılarına dayanır.

2*5=10 eder.

3+7=10 eder.

Kâinat” bu sayılara göre inşa edilmiştir. “Kur’an” da bu sayılara göre telif edilmiştir. O halde “Kur’an” Kâinat’ı var edenin eseridir. Bu ispat kesin ispattır. Ancak halkın kolayca görebileceği bir ispat değildir. Matematiği, tabiî ilimleri ve Kur’an bilimlerini bilmek gerekmektedir.

2- MUHTEVASI

Bir yazıyı yazdığınızda ister istemez bir dil kullanırsınız. Yazınız hem çevrenizin bilgi seviyesini gösterir, hem de sizin neleri doğru bildiğinizi, neleri yanlış bildiğinizi ortaya koyar.

Kur’an” da 600’lı yıllarda yani 6. yüzyılda Mekke halkının ve Hz. Muhammed(AS)’in kültürünü ve bilgisini aksettirmelidir. Onu okuduğumuz zaman o dönemlere varmalıyız. Onların inanç ve anlayışları ile kültür seviyelerini anlama durmunda olmalıyıyız.  

Oysa, “Kur’an”ı biz şimdi okuyoruz. Bu zamanda bugünkü insanlığın ulaştığı kültüre göre okuyoruz ve bir yabancılok görmüyoruz. Çünkü içerdiği hükümler o kadar genel ve doğrudur ki; ne zman ve ne de yer onu yadırgatmaz. İlk yıllarında daha bir asır içinde tüm insanlıkta yer bulmuştur. Bugün de bizim için tüm yeniliğini korumaktadır. Daima çağın ilerisindedir.

Kur’an”da muhkem âyetler vardır. Müsbet ilme tamamen uymaktadır. Müteşabihler vardır. Onları biz anlayamayız. Çünkü onlar bizim topluluğumuza ve bizim çağımıza hitap etmez; bundan dolayı atlayıp geçeriz. “Kur’an” bize bunu öğretmiştir: “Muhkemle amel edin. Müteşabihleri tevil edin, edemezseniz, geçin.”

Kur’an” bu metodu bize öğretmiştir.

Bir misâl: “Yakın semayı yıldızlarla donattık” deniyor. Oysa, yıldızların göğü altıncı göktür. Yakın gök yağmur göğüdür. Orada yıldız değil, taş parçası bile yoktur. Bu âyet 20. yüzyıla kadar müteşebihti. Bugün ise astronominin temel kanunudur. Kâinat büyümektedir. Galaksiler birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Yıldızlar ise birbirine yaklaşmaktadırlar. Şöyle ki, önce çekim yasası dolayısyla uzaklıklarını korumaktadır. Bunlar birbirne çekim uygulamakta, hareket ile ayakta durmaktadır. Ayrıca sürtünme dolayısıyla yıldızlar birbirine yaklaşıyorlar.

İşte bu şekilde, müsbet ilimler geliştikçe “Kur’an”daki müteşabihler bir bir ortadan kalkıyor ve muhkem oluyor. Böylece “Kur’an” her asırda yeni mucizesi ile ortaya çıkmaktadır.

Kur’an” beşerî söz olsaydı bunları nereden bilecekti?

3- YORUMU / ESERİ

Kur’an” sadece bilgi vermekle kalmamıştır. İnsanların yaşaması ve gelişmesi için hükümler getirmiştir. Bu hükümler Yahudi ve Hıristiyanlıktaki hükümler ile uyum içindedir. Hazreti Peygamber (AS) onu uygulayarak örnek vermiştir.  

Müçtehitlerfıkıh ilmi”ni geliştirdiler. Buna göre şekillenen “İslâm Uygarlığı” 1500 sene süren başarılı bire uygarlık olmuştur. Bu uygarlığın etkisi ile “Avrupa Uygarlığı” doğmuştur. Bu uygarlık bugün en yüksek seviyededir. Biz de yine “Kur’an”ın öğretileriyle bugün “Adil Düzen”i oluşturuyoruz.

Demek ki, “Kur’an” yalnız bilgileri ile değil, gelecek uygarlığı oluşturmada da başarılı olmuştur. Etki etmiştir.

Bir Amerikalı profesör “En Etkin Yüz Kişi” adlı kitabında Hazreti Muhammed(AS)’i birinci sıraya koymuştur. Demek ki “Kur’an” yeryüzünde yazılmış eserlerin en etkini olduğunı Müslüman olmayan bir ilim adamı beyan etmektedir.

Kur’an”ın etkisi burada bitmemektedir. Şimdi “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı oluşturma etkisini vermektedir.

Marx’ın Kapital kitabı ortaya çıkmış ve sermayenin desteğiyle 70 yıl insanlığı allak bullak etmiştir. Ama etkisi bir asır sonra unutulacak kadar az olacaktır. Oysa, “Tevrat” 3000 yıldan fazladır etki ediyor. “İncil” 2000 yıldır etki ediyor. “Kur’an” 1500 yıldır insanlığı etki altına almıştır ve “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı da o oluşturacaktır. Kapitalistlerin ve sosyalistlerin hışımla ona saldırmaları, ondan korkmalarından başka ne olabilir?

4- İNTİKALİ

Bir eser gelir etkili olur, uygarlığı oluşturur ve çekip gider. Tevrat, İncil ve diğer mukaddes kitaplar tarih olup kaybolur, yahut küllenip gider. Onu bir daha aktif hâle getiremezsiniz. Çünkü kendisine ulaşamazsınız.

Oysa “Kur’an” için durum böyle olmamıştır. Mekke’de inmeye başlayan “Kur’an” Medine’de oluştu. Halifeler zamanında toplandı. Sonra oluşturulan ilimlerle öyle tesbit edildi ki; bugün hiçbir şeyi kaybetmeden elimizdedir.

Kıraatini biliyoruz... Yazısını biliyoruz... Dilini biliyoruz... Yorumlama usûlünü biliyoruz...  

Yani, “Kur’an” fabrikadan yeni çıkmış araba benzeri, her şeyi ile hazır; sadece şoför ve yolcuları bekliyor. Benzini bile konmuş.

Kur’an”ın bugünkü bu haliyle varlığı bir mucizedir.

Allah olsun olmasın, “Kur’an” Allah sözü olsun olmasın!.. Nasıl, hücreyi ve kromozomu keşfettiğimiz zman onu kabul ediyor ve ona göre hareket ediyoruz. Aynı şekilde, “Kur’an” insanlık için bir çıkış merkezidir. İnsanların ondan yararlanmaları gerekir. Böyel başka bir metin yoktur.

Bu metin insanlığı birleştirecektir. Yani, herkes kendi dininde kalacak ama, Allah’a inananlar kendi dinleri için “Kur’an”dan yararlanacaklardır. Dinsiz olanlar da dinsizlikleri için “Kur’an”dan yararlanacaklardır. Dinsizliği onun sayesinde yapabileceklerdir.

Herhangi bir şeyin benzerleri varsa, onları bir ad altında toplayacaksak; onların ortak özelliklerini ararız. Ortak özellikleri birleştiren özelliğe bir ad veririz. Ortak olmayan özellikleri beynimiz atar.

-Bu ortak özellikleri kim tesbit eder?

Konuşma esnasında beyinlerimiz tesbit eder.

“Kuş” deyince hepimiz bir şeyler anlarız. Sonra onları birbirimize aktarırız. Sonra ilim adamları gelir ve kuşun bir tanımını yaparlar. Tanımlar farklı olur. Bütün ilim adamlarının kuş kabul ettiği varlıklar olur. Hiçbir ilim adamının kuş kabul etmediği varlıklar olur. Bazı ilim adamlarının kuş kabul edip bazılarının kabul etmediği varlıklar olabilir. Mesela, yarasa kuş değildir ama, bazıları onu kuş olarak kabul edebilir.  

Bu durum bütün tanımlar için böyledir. Bütün ilim adamlarının ittifak ettiği tanım, icma ile sabit olan tanımdır. Bizim için en sağlam yol budur. Bu yeterli değildir. İçtihat yapar ve kendimiz için tercihlerimizi uygularız. Ama insanlığı bağlayacak tanım icma ile sabit olan tanımdır.

İcama ve içtihadı “Kur’an” için kullanacağız.

Mantıkta kümelerin ortak özellikleri “çarpım” (ve) farklı özelliklerin toplamı “toplama” (veya) olarak ifade edilir. İslâmiyet’te ortak özelliklere “icma”, farklı özeliklerin toplamına “içtihat” denmektedir.

a) -KUR’AN

Diller, anlamı olan seslerden ibarettir. Ağzımızdan çıkar. Nazım ve nesir diye iki şekli vardır.

Günlük konuşmalarımızı nesirle yaparız.

Duyguları anlatan sözlerimizi nazım olarak söyleriz. Nazımda müzik de vardır.

Kur’an” nesirdir. Görünür nazmı yoktur. Bununla beraber şiir gibi müzikaldir.

Ayrıca, dillerin bazıları düz dillerdir. Uzatma, kısaltma, ince ve kalın gibi notaları yoktur. Türkçe dili böyledir. Bazı diller daha müzikaldir. Farsça ve Arapça böyledir.

Dolayısıyla “Kur’an” dil itibariyle de müzikaldir.

Bugün yeryüzünde 300 000 civarında “Kur’an hafızı” vardır. Bunlar “Kur’an”ı baştan sonuna kadar ezber okurlar. Belki bunların içinde 30 bin adedi “kurra”dır; Yani, “Kur’an”ın icma ile sabit bütün varyantlarını birleştirerek mushafa bakmadan okurlar. Bunlar “Kur’an”ı mushaftan ezberlememişlerdir. Ağızdan almışlardır. Yani, hocaları onlara okumuş, onlar da öğrenmişlerdir.

İşte bu hafızların ve kurraların bize naklettikleri okuma “Kur’an”dır.

Kur’an” yazıdan farklıdır. Ben size bir kitabı uzatsam ve “al” desem, siz onu alırsınız. “Kitabı al” desem, beliğ konuşmamış olurum. Seni tanıyana, “Ben Süleyman, sen Ahmet” desen, abes olur. Ama yazı dilinde buna mecbursun. Yazı dilinde de bazı özel işaretler kullanırsın ve konuşma dilinde olanları onunla anlatabilirsin.

Kur’an”ın bugün on okunuş şekli vardır. Bunlar ilmîleşmiştir. Şöyle ki; ağızdan nasıl çıktığı ve nasıl ifade edildiği yazılı olarak dille ifade edilmiştir. Farklılıklar tesbit edilmiştir. 7 koldan gelen kıraatler icma ile “Kur’an” kabul edilmiştir. Yani, o kıraatlerde ihtilâf edilmemiştir. Dolayısıyla, bu 7 kıraatin birini “Kur’an”dan saymamak icmayı inkârdır. İcmaya muhalefet küfür sayılmıştır. On kıratin dışında olanların ise “Kur’an”dan olmadığında ittifak edilmiştir. Böylece onlardan herhangi birisini “Kur’an” saymak icmaya muhalefettir. Küfür sayılır. Üç kıraatte şüphe fazladır. İsteyen “Kur’an” sayabilir, isteyen saymayabilir.

Şimdi bunlara birer misâl verelim:

Kur’an”da “Erculiküm” de okunmakta, “Ercülekim” de okunmaktadır. “Erculiküm” şeklinde okursanız “Ayaklarınızı meshedin” olur; “Ercüleküm” okursanız, “Ayaklarınızı yıkayın” olur. Bu iki kıraat yedi kıraat içindedir. Kim iki kıratten birine yanlış derse o zaman o icmadan ayrılmıştır.

Ayrıca ref ile de kıraat vardır. Bu şâzdır. İcma ile “Kur’an’dan değildir.

Öncekilerin ihtilaf edip sonra yapılan icmalar da icmadır.

Bize bu şekilde gelen tesbitler vardır.

Kısaca buraya nasıl gelindiğini tarihten başlayıp gelelim.

Önce Mekke’de iken Hazreti Peygamber (AS) Vahiy Meleği “Kur’an”ı işitiyor ve kendisi tekrar ediyordu. Yanındakiler de hem işitiyor hem yazıyorlardı. “Kur’an” parça parça indiği ve kâğıt da olmadığı için yazılanlar bir nüsha idi. Hazreti Peygamber (AS) yazıyı bilmediği için kontrol edemiyordu. Vahiy Meleği her yıl Ramazan ayında gelip ona öğrettiklerini sıraya göre öğretiyordu. Hazreti Peygamber (AS) da arkadaşlarına naklediyordu.

Mekke’de yazılanlardan elimize herhangi bir nüsha gelmiş değildir.

Medine’ye göç edilince Hazreti Peygamber (AS) bir okul kurdu. “Suffe” denilen bu okul kısmen yatılı idi. Yemek veriliyordu. Orada kalınıyordu. Orada “Kur’an” hem ezberleniyor hem de yazılıyordu. Vahiy Meleğinden alma sürüyordu. Burada pek çok sahabe “Kur’an”ı ezbere öğrendi. Henüz bir kitap olmadığı için yazılanlar merkezde kalıyordu. Ezberlemek isteyenler yazılılardan yararlanabiliyordu.

Kur’an” sûreler ve âyetler hâlinde tertiplenmişti. Hazreti Ebu Bekir’in böyle bir kitabı vardı. Kızına bırakmıştı. Hazreti Osman (AS) zamanında “Kur’an”ın cem edilmesine ve tek kitap hâline getirilmesine karar verildi. Beş kurra seçildi. Bunlar bütün kurraları ve yazıları birleştirerek bugünkü “Kur’an”ı yazdılar. Hazreti Ebu Bekir’in nüshası esas alındı. Bunu yazarken ne sûrelerin sırasında ne de âyetlerin sırasında ihtilâf etmediler.

Bu yazı işlemi sırasında beş nüsha yazıldı. İhtilaf edilen hiçbir husus “Kur’an”a sokulmadı. İttifak edilen yazıldı. O zamanki yazı şekli de buna müsaitti. Çünkü değişik kıraatlerle okunabiliyordu. Hareke yoktu. Noktalama işaretleri yoktu. Ortak yazılışın mümkün olmadığı ama “Kur’an”dan olduğu sabit olanlar var idiyse değişik nüshalarda bile farklı yazdılar. İkisinin de “Kur’an” olduğunu belirlediler. Meselâ, Tevbe Sûresi 100’üncü âyette dört nüshada sadece “Tahtaha” yazılmış, sadece Mekke nüshasında “Min Tahtıha” yazılmış. İşte, sonraki on kıraattan hiçbiri bu “Mushaf”ta yazılanlara muhalif değildir.

Bu “Mushaflar”ın dördü değişik yerlere gönderildi. Bunları birer kurra sahabi götürdü ve orada okuttu. Okuttuğu öğrencilerden meşhur olanlar çıktı. Bunlar 7 okul kurdular. Her okulun ikişer râvisi vardır. Böylece bu yedi kıraat üzerinde sonra icma edilmiştir. Diğer ekoller ise munkarız olmuştur. Yani, yedi ekol varlığını bugüne kadar getirmiştir. Bununla beraber, diğer ekollerin kıraatleri de yazılı hâle getirildi. Şimdi kimlerin nasıl okuduklarını biliyoruz, ama onları “Kur’an” saymıyoruz.

Soınra bu yedi okul birleştirilip birlikte okunmaya başlandı. Böylece yedi kıraat üzerinde icma hâsıl oldu. Bugün bir “Kıraat İlmi” doğmuştur. Kıraat okulları vardır. Bu okullar bunun üzerinde devam etmektedir. Kıraat farklarına misal olarak “Erculiküm” ve “Erculeküm” vermiştik.

Fatiha Sûresi’nde de “Meliki Yevmiddin” ve “Mâliki Yevmiddin” yedi kırattendir.

-Bugün yapacağımız bir şey var mıdır?

Yapacağımız şey, dünyadaki kurraların kıraatlerini ses bantlarına alıp saklamaktır. Bunlar üzerinde çalışarak fonetik olanın aslına daha çok yaklaşmaktır. Bizden öncekiler seslerin çıkışlarını açıklayarak notaya aldılar. Okuyarak intikal ettirdiler. Ancak, bu ağızdan ağıza geldiği için farklılaşma olmuş olabilir. Aslını bulabilmemiz ancak yeryüzündeki kıraatleri birleştirmekle mümkündür.

Kıraatler her haliyle kesinleşmiş olduğu için ona katabileceğimiz bir şey yoktur. Ama onlar içinde efdal kıratleri ortaya koyabiliriz. Şöyle ki; “Melik yevmi eddin” mi, yoksa “Mâliki yevmi el-din” kıraati mi daha efdaldir diyebiliriz. Bunu da şöyle tesbit edebiliriz. Eğer “Melik” okusak, ism-i fail tek olur. Eğer “Âlemin”i buna eşletirsek bu sefer de diğer elifler 7 olmaktan çıkar, 6 kalır. O halde efdal okuma “Mâliki Yevmiddîn” olmalıdır diyebiliriz.

Dünyada kıraati bu kadar titizlikle nakledilmiş ve icma ile tesbit edilmiş başka hiçbir metin yoktur.

Bir metne ihtiyacımız vardır. O metin bizi birleştirecektir. Hem değişik toplulukları birleştirecek, hem de değişik çağları birleştirecek bundan başka Yeryüzünde bir metin mevcut değildir. Diğer din kitaplarının hiçbirinin kıraat versiyonları bile yoktur. Herkes kendisi nasıl isterse öyle okur.

b) -KİTAB

Ses söylenir geçer. Söyleyen bile ne söylediğini unutabilir. Oysa yazı kalıcı hâle gelir. Hem yazanın hafızasını tazeler, hem de uzaklara götürür. Nesilden nesile ulaştırır.

Bu bakımdan tarihte iki büyük uygarlık doğmuştur: “Mezopotamya Uygarlığı” ve “İbrani Uygarlığı”.

1. Bu uygarlıklardan birincisi “şekil yazısı”nın buluduğu “Sümer Uygarlığı”dır. Çivi yazısı bulunmuştu.

2. Diğeri ise “harf yazısı”nın bulunduğu “İbrani Uygarlığı”dır.

Bugün “Kur’an” en ileri yazı tekniği ile yazılmıştır. Dünyada 300 milyon nüshası vardır.

İlmin metodu şu olmalıdır. Bu 300 milyon nüsha incelenip ortak yazı bulunmalıdır. Elimizdeki “Kur’an” son derece ileri bir yazı ile yazılmıştır. Bunu anlayabilmemiz için yazı tekniğne bakmalıyız. İnsan kelimeleri birden kavrar. Nasıl kulaktan parça parça çıkan sesler şöyle dursun, vurgusu farklı olan sözü zor anlarsak, yazıda da farklı yazılan sözü zor anlarız. Yazılması ve öğrenilmesi zor olmakla beraber en uygun yazı şekil yazısıdır. Çünkü her şekil insan zihninde hemen o varlığı hatırlatır. Ayyıldızlı bayrak yerine “Türkiye Cumhuriyeti” yazabilirdik. Ama hiçbir ülke bunu yapmaz. Bayrağında şekil yazısını tercih eder.

İşte Lâtince yazısı şekil yazısı değildir. Kelime varlığı temsil etmez. Oysa Arap yazısında sesli harfler olmadığı için kelime üçer beş boyutları ile yazılır ve göz hemen onu harf harf değil, toptan tanır. Ben sizi yüzünüzün tamamı ile tanırım. İlk Kur’an yazısı böyle idi. Eksik idi. Bugün ise harekelendirilmiş olduğu için hem harf yazısı hem de şekil yazısının bütün iyi yanlarını korumuştur.

Kur’an” böylesine güzel bir yazı ile yazılmıştır. O sebepledir ki hat sanatı sadece Müslümanlarda bu seviyeye çıkmıştır. Kitap 600 sahifedir. Her sahifede onbeş satır vardır. Her sahife âyetle bitmektedir. Yani, bir cümle ikinci sahifeye geçmemektedir. Mü’minler günde 20 sahife okurlar ve Ramazan ayında kitabı hatmederler. İşte böylece elimizde herkesin “Kur’an” olarak gördüğü kitap vardır. Nüshalar arasında sadece harekelerde fark olabilir. Yazı bakımından hepsi birbirine uygun haldedir.

Şimdi Kur’an’ın nasıl yazıldığını ele alalım.

Kur’an” Mekke’de nâzil olmaya başlayınca Arapların çok ilkel yazısı vardı. Sesli harfler hiç yoktu. Bazı harfler de eksikti. Bazen iki bazen üç harf aynı şekilde yazılıyordu. Kitap diye bir şeyleri yoktu. Deri, tahta, kemik, taş gibi şeyler üzerinde parça parça yazarlardı. Bir sandıkta saklarlardı. “Kur’an” da böyle yazılmaya başlandı. Araplarda yazı sadece borç ve alacakların tesbiti için kullanılırdı. Bir de bazı şiirler yazılır ve Kâbe’nin duvarına asılırdı. Medine’ye gelindiğinde Suffe Okulu kuruldu. Burada sistemli bir şekilde ama yazıda hiçbir değişme olmadan yazıldı.

Hazreti Osman zamanında deriden yapraklarla kitap haline getirildi ve beş nüsha olarak çoğaltılıp diğer ülkelere gönderildi. Oralarda artık bu nüshalara dayanılarak Kur’an’lar yazılmaya başlandı.

Kur’an”ı her Ramazan ayında okumak, Hazreti Peygamber (AS) döneminde başlanan bir gelenekti. “Kur’an” yazılırken ihtilaflı olan kısımları “Kur’an”a almadılar. “Tevbe”nin ayrı sûre mi aynı sûre mi olduğunda ihtilaf ettiler. Sonunda ayrı yazılıp “Besmele” konmamasında ittifak ettiler.

Kur’an” otuzar cüze ayrıldı. Böyelce her gün bir cüz okunuyırdu. Bu cüzler sahişfelere uymuyordu. Her hattat kendisi nasıl istiyorsa sahifeleri öyle tertib ediyordu.

Sonra harekeler kondu. Noktalama işaretleri konarak yazı kâmil bir şekle sokuldu. Ayırd etmek için de bunlar başlangıçta renkli mürekkep kullanıldı ise de sonra bundan vazgeçildi.

Kur’an” Osmanlılar döneminde bugünkü sayfa şeklini aldı. Günümüzde de yazıda bazı değişiklikler yapılmıştır. Mesela, “N” “M”den önce gelirse “M” okunur, bunu anlatmak için cezim yerine küçük mim harfi kondu. Ayrıca “Allah” lafızlarının aynı hizaya geldiği mucizeli Kur’an yazıldı.

Görülüyor ki, “Kur’an”ın bugünkü şekilde yazılması için birtakım yazı teknikleri geliştiridi. Ama ilk günden bugüne kadar değişmedi. “Kur’an”ın ilk beş nüshası icma ile belirlendi. İcma demek, alternatifi yok demektir. O halde “Kur’an” yazılmış ve günümüze kadar gelmiş tek kitaptır. İnsanlığın ortak yazıya ve ortak metne ihtiyacı vardır. Onun Allah sözü olduğuna veya olmadığına inanabiliriz. Ama biz kendimizi onu öğrenmekten alakoyamayız. Bunu öğrenmek zorundayız.

“Kur’an”ın yazısında yapacağımız bir şey var mıdır?

Kur’an”ın yazısında yapacağımız fazla bir şey yoktur. Bazı harflerin yazılışında güzelleştirme yapabiliriz. “A” harflerinin bazısı “V” veya “Y” harflerinden dönüşmüştür. Bu harftir, yazılmalıdır. Ama bazı “AA”lar harekenin uzatılması şeklindedir. İlk nüshalarda harften dönüşenler yazılıyor, dönüşmeyenler yazılmıyordu. Bu kurala bugün tam uyulmamaktadır. Harflerin sayısına göre elif yazılmalı veya uzatma işareti konmalıdır. İcma edilen kuraatler siyah mürekkeple yazılmalı. Farklı kıraatler ise farklı mürekkeple işaretlenmelidir. Ayrıca Lâtin harfleri ile de yazılmalıdır. Biz bu yazıyı geliştirdik. Harekeleri küçük harfle yazdık. Okunmayan harfleri küçük harflerle yazdık. “A” harfinin yanında “v” veya “y” işareti koyduk. Tenvini küçük harf yaptık.  

İşte “Kur’an” kaynakla mutabık olarak günümüze kadar gelmiştir. Daha önceki parçaları bulup şimdiki “Kur’an”ı tahrif etme düşüncesinde olanlar vardır. Oysa onlar bulunsa bile icma ile sabit olmayacakları için “Kur’an” sayılmayacaklardır. Kimileri de sûrelerin yerlerini değiştirmek, âyetlerin yerlerini değiştirmek çabasındadırlar. Bunu tercümelerde yapabiliyorlar. Oysa “Kur’an”ın sûre ve âyet sıralarında ihtilaf yoktur. İttifakla yazılmıştır. İnsanlık böyle ortak metne sahip olmasından dolayı ister onu Allah kitabı olarak kabul etsin, ister etmesin, onu öğrenmek ve değerlendirmek durumundadır. Allah Arapları belli zamandan sonra güçsüz hâle getirmiştir. “Kur’an”ı kabul eden insanlık asla Arapların hakimiyetine girmiş olmaz. Çünkü onların bir gücü yoktur. Olmayacaktır da.

c) -ZİKİR

Kur’an” kıraat olunuyor. Yazılmış da. Bu hususta bir sıkıntımız yoktur. Ancak bütün bunlar yeterli değildir. “Kur’an”ın indiği tarihteki Arapçayı bilmemiz gerekir. Diller her zaman değişmektedir. Bizim evde “seki”ye “sevke” derdik. Amcamların evlerinde “sevki” derlerdi. Bu kadar kısa zamanda değişmeler olursa binlerce senede neler olur? Bizde teyzeye hala deriz. Ki Arapçası doğrudur. Halaya “Bibi” deriz. Oysa İstanbul Türkçesinde yanlış olarak babanın kardeşine hala denmektedir.

İşte “Kur’an”ın dilini tesbit edip korumak için Müslümanlar seferber olmuşlardır. “Kur’an Arapçası” gibi bir Arapçanın ilmini yapmışlardır. Bugün elimizde başka hiçbir dil için sözkonusu edilmeyen bir “Kur’an Arapçası” vardır. Bunlara ulumu semaniye denmektedir.

  1. Önce harflerin çıkış yerleri, çıkış şekilleri, özellikleri, dönüşümleri, dizilişleri, bitişmeleri üzerinde ilim yapılmış ve “Tecvit İlmi” geliştirilmiştir.
  2. “Kur’an”dan önceki cahiliye dönemi şiirleri ile halkın deyimlerini ele alarak “Kur’an”ı da ana kaynak kabul eden “lugatlar” hazırladılar. “Kur’an”dan sonraki dili örnek almadılar. Hadisler bile dilciler için kaynak olmamıştır. Bu metotla incelenmiş hiçbir kitap yoktur. Mesela, Marx’ın Kapital’i için böyle bir incelemeyi sosyalistler yaptılar mı? Kapital’in dilini ana kaynak yaptılar mı? Marx ile hiç alakası olmayan Rusçayı kendilerine dil yaptılar. Onu da yeni dil olarak ele almak istediler. Bu çalışma o kadar önemli olmuştur ki, böylece Arapça çağlar arası dil oldu. Bugün “Kur’an Arapçası”nı günlük Arapçadan daha kolay anlıyoruz.
  3. Sonra dilde kelimelerin üretilmesi kurallarını geliştirdiler. “Sarf İlmi” ortaya çıktı. Bunun önemi şundan vardır. Köklerden yeni kelimeler ancak bu sayede üretilir. Hangi kalıpların hangi manâlar taşıyacağı ancak böyle bilinir.
  4. Sonra cümle yapısını incelemeyi ayrı ilim yaptılar. Buna “Nahiv İlmi” dediler. Bu sayede cümlede fail, mef’ul, zamir gibi fonksiyonların taşıdığı manâları belirlediler.
  5. Değişik ifadelerin taşıdığı ince manâyı ele aldılar. “Al, bunu al, kitabı al, bu kitabı al” ifadesinde hep aynı iş karşı taraftan isteniyor. Ama ne zaman uzatıp sadece “al” deriz. Ne zaman “bunu al” deriz. Ne zaman “kitabı al” deriz. “Al” dediğiniz zaman hiçbir manâ taşımaz. Uzattığın şeyi al çıkar. “Bunu al” dediğin zaman, başkasını değil bunu al çıkar. “Kitabı al” dediğinizde, size kitabı veriyorum, gereğini yap demek olur. “Bu kitabı al” deyince, başka kitabı değil, sadece bu kitabı al da ona göre değerlendir manâsı çıkar. Bu kitabı uzattığın zaman böyle uzatmadan söylersen daha başka manâlar ortaya çıkar. İşte bunları inceleyen ilme “Maani İlmi” dediler.
  6. Beyan İlmi”:  Yeni kavramları ifade etmek için dilden yararlanma sanatıdır. Başta teşbih yani benzetme gelir. Mecaz ve kinaye sanatları kullanılır. Kelimelere yeni manâlar yükleme demektir. “Kur’an” hemen hemen hiç yeni kelime üğretmedi. Hep kelimelere yeni manâlar yükledi.
  7. Bedii İlmi”: Bir sözü söylerken karşı tarafa dinletmek gerek. Çiçekler ne kadar güzeldirler. Böylece arıları kendilerine çekerler. Güzel koku neşrederler. Biz bir şeyi yediğimiz zaman sadece doyurucu olması ile yetinmeyiz, onun tatlı olmasını da isteriz. İşte konuşan bunlara uyarak konuşursa o zaman dinletir, yoksa dinletemez. “Kur’an”ın bu bediiyyatını ortaya koymak için bediiyyat ilmi oluşturuldu. Bu bütün sanatlar için geçerli kuralları içerir. “Kur’an”ın en üstün sanat kurallarına uyduğu belirlendi. Gramerde hata yapılmadığı ortaya çıktı. Hata gibi görünenlerde çok ince manâların taşındığı belirlendi.
  8. Son alarak Araplarda olmayan bir ilmi daha eklediler. Bu da “Mantık İlmi” idi. Bunu Hıristiyanlardan öğrendiler. Onlar Yunanlılardan öğrenmişlerdi. Dil kademe kademedir. Konuşma dili müşahhas dildir. Yazı dili mücerret dildir. Bir de şiir dili vardır. Sanat dilidir. Hukuk dili vardır. Yorum dilidir. Bunların hiçbirinde kelimenin delalet ettiği sınır çizilmez. “Ankara” deyince ne anladığımız belirsizdir. Sınırları belli değildir. Ama yasalarca belirlenen bir Ankara kenti vardır. Onun sınırları bellidir. İşte böylece kavramları kesin olarak sınırlandırılmış dil ilmî dildir. Mantık dili deniyor. Kuşlar için bu kullanılıyor. Çünkü onların dilinde kesinlik vardır. “Kur’an” kelimelerini tanımlamamıştır. Onu müçtehitlere bırakmıştır. Toplululuklara bırakmıştır. Bunun ilmi gerekmektedir. Bunu da Müslümanlar en üst seviyeye çıkardılar.

Böylece sekiz ilmi geliştirdiler. Bunları tamamen kendileri yeniden kurdular. Sadece “Kur’an” için yaptılar. Mantığı Yunanistan’dan aldılar. Ama şer’î ilim saydılar.

Bunun yanında “Kur’an”ı anlamak ve uygulamak için de matematiği ve müsbet ilimleri geliştirdiler. “Kur’an” böylece dili ile tesbit edildi. Bize kadar geldi. Bizim bu hususta sıkıntımız yoktur.

Bizim burada yapacağımız çok iş var. Önce bu “Kur’an Arapçası”nı öğrenmeliyiz. Kelimeleri çağımızın ilimleri ile tanımalıyız. Böylece “Kur’an” bu yeni tanımlarla anlaşılacaktır. Bu tanımlar Kur’an dilinin gramer kurallarına uymalıdır. İcmalara aykırı olmamalıdır. Kendi aralarında tutarlı olmalıdır. Sonunda öyle sistem ortaya çıkmalıdır ki, çağımızın sorunlarını çözmelidir. Biz “Adil Düzene Göre İnsanlık Anayasası”nı böyle oluşturduk. Bu konudaki çalışmalarımız devam etmektedir.

d) -FURKAN

İlim başkadır, içtihat başkadır. İlim geçmişi bize öğretir. Ne var ne yok, onu tesbit eder. İçtihat ise gelecekte ne yapmamız gerektiğini ortaya koyar. İlim bir kuralın nerelerde bulunduğunu tesbit eder. İçtihat ise bir yere hangi kuralların uygulanması gerektiğini belirtir. Yani bir yapılmadır. Bir toplanmadır.

Kur’an” ilimlerini öğrendik ama şimdi “Kur’an”ın getidiği hükümleri de öğrenmemiz gerekir. Yani, proje yapmamız gerekir. Gelecek hakkında hükümler çıkarmamız gerekir. Bunlar için bir ilim geliştirilmiştir. Bu içtihat ilmidir. Bu proje ilmidir. Kanunları yapma ve yorumlama ilmidir. Bu ilme insanlığın şiddetle ihtiyacı vardır. Bu ilim “Kur’an” üzerinde geliştirilmiştir. Ama bütün sözleşmelerde ve kanunlarda geçerlidir. Bu ilmi kolay anlayabilmemiz için “Kur’an” üzerinde durmamız gerekir. “Kur’an”dan başka böyle bir ilmi oluşturan bir kitap yoktur.

Kitap-Sünnet

Söyleyenin veya yazanın doğru olup olmadığını şimdi tesbit edebildiğimiz bilgi kitaptır. “İstanbul’da iki boğaz köprüsü vardır” sözü böyledir.

Doğruluğu söyleyenin doğru söylemesine bağlı söz veya yazı sünnettir. “İstanbul köprüsünü Demirel inşa ettirdi.” Bunu hiçbir zaman belirleyemeyiz.

Kur’an kitaptır. Hadisler sünnettir.   

İcma-İçtihat

Ayrı ayrı araştırmalar yapıldığında birbirinin etkisi altında kalmadan aynı sonuca vardıkları hükümler kesindir. Hata yoktur kabul edilir. Sonra gelenlerin ona uyma mükellefiyetleri vardır. Görüşleri farklı olsa da, aksi icma oluncaya kadar ona yuyarlar. İçtihat ise araştırmacının kendi görüşüdür. İcmaya aykırı olmayan görüşlerde her araştırmacı kendi görüşüne göre amel eder. Araştırma yapamayanlar, kendi araştırmaları ile seçtikleri araştırmacılara uyarlar.

Hakim-Hüküm

Kural, toplulukların yaşarken uymaları gerekenlerdir. Kâinat kurallar içinde yaratılmıştır. Biz ancak o sayede yaşayabiliyoruz. Kurallar olmasaydı ateşe elimizi soktuğumuzda yanacağını bilemez ve kolumuzu kül ederdik. Kâinat’ta kuralları koyan kim ise, toplulukta da kuralları koyma onun yetkisindedir. Ancak o bu kuralları koymayı topluluğa bırakmıştır. Topluluk adına kişi içtihadını yaparak kuralları koyar. O kural kendisini ve ona uyanları bağlar. İttifak olursa herkesi bağlar. Kişi kural koyarken topluluk adına yani Allah adına koymaktadır.   

Külfet-Mükellef  

Kurallar içinde kişilerin görevleri vardır. Buna “külfet” diyoruz. Mükellefin yetkileri vardır, sorumlulukları vardır, hakları vardır. Burada mükellef olan kimse insandır. Kendi adına bu işleri yapacak ve karşılığını da alacaktır. Böylece bir düzen ortaya çıkmış olur.

İşte “Kur’an” bize kıraati ile, kitabı ile, zikri ile ve furkanı ile gelmiştir. Elimizde kesin bir metin vardır. Kesin şekilde okutulmaktadır. Dili açıklıkla bilinmektedir. Yorum tekniği de gelmiştir. Başka böyle bir kitap yoktur. Böyle olacağı da daha Mekke’de bildirilmiştir.

Her yazıda zamanla bozulma vardır. Entropi büyümektedir. “Kur’an”ın entropisi küçülmektedir. İcma ile sabit olanlar kesinlik kazanarak entropisi küçülmektedir. Dağılma daha dar aralıkta gerçekleşmektedir. Bu en büyük mucizedir. Bunun baştan haber verilmesi büsbütün mucizedir. Çünkü bu entropinin küçülmesi bin yıllık büyük sosyal çaba ile gerçekleşmiştir.

Kur’an” insanlığın ortak dilini oluşturmuştur. Değişik toplulukların değişik zamanlar içinde anlaşabilecekleri tek dil ve kitap “Kur’an”dır.  İnsanlığın buna benzer başka bir kitabı yoktur. İçindekileri kabul etmeseler de dil ve ortak metin olarak onu değerlendirmek zorundadırlar.

 

 

 


KUR'AN'I UYGULAMA METODU
1-ÖĞRENME
1137 Okunma
2-KAYNAKLAR
945 Okunma
3-KUR'AN'IN MUCİZESİ(ÖZELLİKLERİ)
1012 Okunma
4-KUR'AN DEĞİŞTİRMİŞTİR
1041 Okunma
5-TEDRİS
1058 Okunma