Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2003-2004 Yazıları
2004 1.Baskı
531 Okunma
ASPxHyperLink

3. Dosya
Reşat Nuri Erol

 

 

KUR’AN’A GÖRE İSRAİL’İN SONU

- I -

 

“SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR.”

AVRAHAM BURG

      (1999-2003 yıllarında İsrail Meclis Başkanı)

 

“SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR. Siyonist devrim daima iki temele dayanmıştır: adil bir yol ve etik bir liderlik. Bunların ikisi de işlemiyor artık. İsrail ulusu bugün yolsuzluktan ibaret bir inşaat iskelesinin içinde, baskı ve adaletsizlikten oluşan bir temelin üzerinde duruyor. Şu halimizle Siyonist girişimin sonu zaten kapımızın eşiğinde sayılır. Bizim nesil hakikaten son Siyonist nesil olabilir. Bir Yahudi devleti var olmaya devam edebilir, ama o da farklı bir hal alacak, tuhaf ve çirkin olacak. Gidişatı değiştirmek için vakit var, ama fazla değil. Yeni bir adil toplum vizyonu ve bunu hayata geçirecek siyasi irade gerekiyor… Gümbür gümbür bir başarısızlığın ortasında yaşıyoruz… Adaleti olmayan bir devlet ayakta kalamaz… İsrail toplumunun sonuna doğru geri sayım başlamış durumda… Siyonizm’in üstyapısı şimdiden ucuz bir Kudüs düğün salonu gibi çökmeye başladı. Alt katta kolonlar yıkılırken hâlâ üst katta oynamaya ancak aklını kaçıranlar devam eder…

AVRAHAM BURG (The Guardian, 15.09.2003; Radikal, 19.09.2003)

 

REŞAT NURİ EROL

Avraham Burg, uzun zaman üzerinde durulması, değerlendirilmesi ve tartışılması gereken ‘tarihî yazı’sında böyle diyor. Yazının tamamı üzerinde ayrıca geniş bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Bu sözlerin sahibi sıradan bir yazar değil. 1999-2003 yıllarında İsrail Meclis Başkanlığı görevini yürütmüş. Yazarın yazısı 15 Eylül 2003 tarihli The Guardian gazetesinde çıkmış. Radikal gazetesi 19 Eylül 2003 günü bu önemli yazıyı aynen iktibas etmiş. Yeni Şafak yazarı Ahmat Taşgetiren 20 Eylül 2003 günü yazarın bu yazısının tamamını “Bir siyonistin isyanı” başlığı altında gazetedeki köşesine aynen aktarmış ve aktarırken de kısaca şunları yazmış: “Bugün sütunumu bir "siyonist"e bırakıyorum. Avraham Burg'a... Kendisi sıradan biri değil, 1999-2003 arasında İsrail Parlamentosu Knesset'te sözcülük görevini yürütmüş. 1995'te Dünya Siyonist Örgütü ve İsrail İçin Yahudi Ajansı'nın İcra Komitesi direktörlüğünü yapmış. Babası Milli Din Partisi lideri Yosef Burg. Avraham Burg'un yazısı, İsrail politikalarına yönelik tam bir isyan çığlığı... Radikal'in The Guardian'dan aktardığı yazı herkes için ibret verici... Herkes için, yani, Filistin'den yükselen her tepkiye “terör” damgasını basmaya alışkın olanlar için, anti-İsrail tavır koymayı her durumda tehlikeli bulanlar için ve bir Yahudi'den asla olumlu ses yükselmeyeceğine inananlar için... Avraham Burg bir Yahudi, bir siyonist. Ama bir insan gibi durduğunda, İsrail'de isyan edilecek bir durum olduğunu görecek bir yüreğe de sahip. Ben, okuyucularımı bu nefis isyan çığlığı ile başbaşa bırakırken, hiçbir durumda insanlıktan ümid kesmemek gerektiğinin altını çizmek istiyorum:…”

Allah insanları yarattı ve onları topluluk içinde yaşayacak şekilde imkânlar var etti. İnsanın bedeni ve beyin yapısı en mükemmel şekilde yaratılmıştı. İnsan kişiliğini koruyacak ama sonra içinde yaşadığı topluluğun tam üyesi olacaktı. Bedenî ve zihnî evrim bitmişti. Ama ‘sosyal evrim’ başlamıştı. İnsanın beynindeki bilgiler gittikçe artmıştı. İnsan dışarıdaki yaptıkları ile daha fazla gelişti. Hafıza ile beyindeki bilgiler gittikçe arttı. İnsanın yaptıkları ile de çevre değişmeye başladı. Ayrı ayrı yaşayan insanlar gittikçe birleşerek topluluklar oluşturdu.

Allah insanları eğitmek için öğretmenler gönderdi. İnsanlar aile içinde eğitildiler. Babalarından öğrendikleri yönetme kuralları ile topluluklarını yönettiler. Soydan gelen bu yönetime son vermek için İnsanlık on binlerce yıl geçirmek zorunda kaldı.

İlk “kurallı yönetim” Mezopotamya’da “Hz. Nuh Peygamber” döneminde başladı. Peygamberler veya krallar kuralları koyuyor, sonra o kurallara göre halk kendi kendilerini yönetiyordu. Bu arada insanlığın gelişmeler kaydetmesine paralel olarak topluluklar yavaş yavaş vesayetten kurtulmaya doğru adım atmaya başlamıştı.

Sonra İnsanlığı kendi kendisini yönetmek üzere eğitmekle “Hz. İbrahim Peygamber” görevlendirildi.

Hazreti İbrahim Mezopotamyalı idi. Kuzeyden gelen Azerilerin soyundandı. Ülkesinde başladığı tebliğde yetişmiş, ondan sonra batıya gönderilmiş, Filistin’e gelip yerleşmişti. Artık onun soyundan gelecek kavimler dünyaya ikinci uygarlığı getireceklerdi.

Hazreti İbrahim”in iki oğlu vardı. Biri “Hz. İsmail” diğeri de “Hz. İshak” idi.

Hazreti İbrahim oğlu “İsmail”i “Mekke”ye götürüp yerleştirmişti. Mekke zamanla gelişerek “Arabistan”ın ticaret merkezi hâline gelecekti. Arabistan toprakları coğrafi olarak eski çağın ilk ve yegane iki büyük uygarlığın arasında ve onları kavuşturan çöl yolları üzerinde idi. Mısır ve Mezopotamya halkları Arabistan çölü ile birbirinden ayrılmışlardı. Bu iki medeniyetin halkları çölü geçebilecek bir dayanıklılıkta değildirler. Bundan dolayı bu iki uygarlığın arasında ticareti Arap bedevileri yapıyordu. Bu bedevilerin merkezi de Mekke olmuştu. Bedeviler beşbin yıl hiç değişmeden çölde develerle seyahat ettiler, çadırlarda yaşadılar. Ne var ki, ticaret etmeleri sebebiyle iki uygarlığa komşu oldular ve onların dillerinin etkisi ile çok ileri bir “dil” oluşturdular. Hem Mezopotamya, hem Mısır uygarlıklarının kavramlarını ve kelimelerini kendi ilkel dil mantıkları içerisinde eriterek “dünyanın en ileri dili”ni oluşturdular.

Dil bir uygarlığın doğup gelişmesi için en önemli unsurdur. Gelişmiş dile sahip olanlar kısa zamanda kendileri de gelişirler. Zamanı gelince dilleri yeni kurulan ileri seviyedeki uygarlığın ileri dili olur. Ama diğer durumlarda ya dışarıdan uygarlık gelir ve dili de o uygarlık içinde bozularak gelişir; yahut diğer uygarlıkların etkisi ile önce dil gelişir, sonunda o dil sayesinde yeni uygarlık oluşabilir.

“Arapça” özel uygarlığın doğmasına ve oluşmasına yetecek kadar ileri bir seviyeye ulaşmıştı.

“Kur’an” işte bu şartlar içinde gelmiş ve kendine ait bir medeniyeti doğurmuştur.

 

İBRANİLER’İN UYGARLIĞA HİZMETLERİ

Hazreti İbrahim diğer oğlu “Hz. İshak”ı “Filistin”de bırakmıştır. Onun oğlu “Hz. Yakup”un küçük çocuğu “Hz. Yusuf” Mısırlılara götürülmüş; yıllar sonra öz anne ve babası ile 11 kardeşi de “Mısır”a götürülmüştür. Böylece “İbraniler” Mısır’da bir kavim olacak şekilde çoğalmışlardır. “Mezopotamya Uygarlığı”nı babalarından, “Mısır Uygarlığı”nı da bulundukları yerden öğrendiler. “Hz. Musa” zamanında Mısır’dan çıktılar ve Filistin’de çöllerde kırk yıl dolaşarak kendilerine yurt aradılar.

Allah “İbrahim Peygamber”e buraları göstermiş ve; Senin çocuklarını büyük millet yapacağım. Bu yerleri sana vereceğim. Çocukların her tarafa hükmedeceklerdir. İsmail’den de büyük millet çıkaracağım. Ama sana vaat ettiğim bu topraklarda İshak’ın çocukları varolacaklar demişti.

İbraniler “Filistin”de yeni bir uygarlık kurdular. İbraniler’in uygarlığa çok büyük katkıları olmuştur.

  1. İbraniler “Tevrat” ile şeriat düzenini getirdiler. Daha önce peygamberler veya hükümdarlar kurallar koyar ve onu değiştirebilirlerdi. Yöneticiler kurala uymak zorunda değillerdi. Hz. Musa ise “Tevrat”ı Allah’tan vahiy olarak almıştı. Peygamberler kanun koymaz, sadece kanunları uygular olmuşlardı. Yani yasama ile yürütme birbirinden ayrılmıştı.
  2. İbranilerden önce sadece şekil yazısı yaygındı ve okuyup yazma seçkin din adamlarının imtiyazında idi. Bundan dolayı halk eğitilemiyordu. İbraniler Tevrat’ı harf yazısıyla yazdılar ve havralarda Tevrat’ı bütün halk öğrenmeye başlayarak “halk okulları” kurdular. Bu okullar sayesinde Yunanistan’a lâik okullar girmiş, Roma eğitimi böylece gelişmiş; daha sonra oralarda İslâm medreselerinin etkisiyle bugünkü üniversiteler oluşmuştur. Böylece halk eğitimi yani resmî olmayan eğitim gelişmiştir. Halkın kendi kendini yönetme yolları açılmıştır.
  3. İbraniler, devlet yatırımları ile “kamu ekonomisi”nin temellerini atmışlar, kurdukları “deniz yolları ulaşımı” ile Akdeniz’i hükümranlıkları açısından bir göl hâline getirmişler; Mezopotamyalıların “kara uygarlığı”nın yanında “deniz uygarlığı”nı doğurmuşlardır. İleride bu uygarlık sayesinde yeryüzü tek bir ülkeye dönüşecektir.
  4. İbranilerin insanlığa dolaylı olarak armağan ettikleri diğer önemli bir husus “lâiklik”tir. Şöyle ki; Tevrat yalnız İsrail oğullarını şeriata uymaya zorluyordu. Diğer kavimleri bu dine çağırmıyordu. İşte bu sebepledir ki İbraniler kendi yönetimleri içinde diğer kavimleri Yahudiliğe girme konusunda zorlamadılar. Kendi inançlarında halkı serbest bıraktılar. Bundan etkilenen Persler ve Spartalılar da yönetimin iç işlerine karışmadılar. Sonunda değişik dinde olanlar aynı topluluk içinde yaşamaya başladılar ve böylece “çoklu sistem”e doğru adımlar atıldı.

 

DÖRT PEYGAMBER VE İSLÂM UYGARLIĞI

Hz. İsa İsrail oğulları içinden çıkmıştır. Ancak onun görevi İsrail oğullarından çok dünyayı “İbrahim Dini”ne doğru yürütmek olmuştur. “İncil”i getirmiş ve “Tevrat”ı da bütün insanların yararlanabileceği bir şekilde tanıtmıştır. Böylece insanlık zaman içinde kendi kendini yönetecek duruma gelmeye başladı.

İbrahim Peygamber İnsanlığa ilmî düşünceyi getirdi.

Musa Peygamber İnsanlığa hukuk düzeni ile yönetimi getirdi.

Davut Peygamber İnsanlığa devletçiliği yani halkın yapamayacağı işleri devletin yapması ilkesini getirdi.

İsa Peygamber ise İnsanlara lâik ahlâkî dini öğretti.

Böylece İnsanlık bu dört peygamber sayesinde uygarlığı bütün yönleriyle öğrenmiş oldu.

Bunların hepsi İsrail oğulları tarafından gerçekleştirildi.

İsrail oğullarının bu görevi yapabilmeleri için zaman zaman Filistin işgal edilmiş ve Yahudiler yaşadıkları büyük sürgünlerle dünyaya dağılmak zorunda kalmışlardır. Dağıldıkları yerlerde orada bulunan uygarlıkları öğreniyor, sonra toplandıkları zaman bu uygarlıkları sentez ederek daha ileri uygarlığa adım atıyorlardı. Bunların öğrettiği uygarlık diğer milletler tarafından alınıyor ve kullanılarak büyük devletler veya imparatorluklar kuruluyordu.

Milâdî 600’lü yıllarda yeni bir olay ortaya çıktı.

Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının görgüsü ve etkisi içinde dillerini çok geliştirmiş bulunan Araplar arasında “Hazreti İsmail” töremesinden “Hazreti Muhammed” adlı birisi Mekke’de “Kur’an”ı Allah’tan almaya başladı. Kur’an dışında çöllerde yaşayan bu topluluğu ileriye doğru hamle ettirecek hiçbir etki yoktu. Araplar, Arap Yarımadası’ndaki tarihlerinde ilk defa devlet kurma ve medeniyet oluşturma aşamasına geliyorlardı.

Önce Mekke’de Kur’an’ı sadece okuyup dinlemek için herkes öğrenmeye başladı. Onun Allah sözü olduğuna inananlar oldu. İnananlar kendilerine yapılan bütün zulümlere rağmen asla dinlerinden dönmediler. Sonra Medine’ye göç edildi ve Kur’an bu sefer devlet yönetimi uygulanmaya başlandı. “Medine Anayasası”na dayanan “Medine Devleti” kuruldu. İnsanların bütün hayatını Kur’an düzenlemeye başladı. Öyle ki, Kur’an temizlikten (taharet ve abdest) birlikte toplanmaya (namazlar ve hac ibadeti) varıncaya kadar onların bütün hayatlarını düzenledi. Yönetim kurallarını ortaya koydu. Müslümanlar Kur’an’a göre savaşlar yaptılar ve bütün “Arabistan”ı içine alan devletlerini kurdular. Kur’anSünnet” yoluyla bir düzenlemeyi oluşturmuş ve görünür hâl almıştır.

Hazreti Peygamber’in ölümünden sonra kendisinin yerine geçen başkanlar “istişare” yoluyla Kur’an’ı anlayıp uyguladılar. “Dört Halife” döneminden sonra halkın inandığı ve güvendiği hükümdarlar gelmediği için “istişare sistemi” yerine “istifta sistemi” ortaya çıkmıştır. Halk karşılaştıkları sorunları Kur’an ile çözmek istiyordu. Ama onu yorumlayamıyordu. Yorumlamak için bilenlere başvuruyordu. Böylece büyük bir ilmî faaliyet başladı.

İbranilerin Tevrat’ı öğrenme hamlesinden sonra İnsanlık tarihindeki en büyük hamle bu “Kur’an’ı yorumlama devri” olmuştur. Tevrat’ı yorumlama kendisinden sonra gelen peygamberler tarafından yapılmıştı. İlmî yorumlama yerine vahyî yorumlama geçerli idi. Oysa Kur’an’dan sonra yeni kitap gelmeyecekti ve yeni peygamberler de olmayacaktı. Kur’an ilimle tafsil ediliyor ve artık müsbet ilim insan hayatı için birinci madde hâline getiriliyordu.

İbrahim Peygamber ilmi “tümdengelim” yoluyla açıklamıştı. Müslümanlar ise “tümevarım” yoluyla “Kur’an”ı anlamaya başladılar. İşte bu yolla bir taraftan “fıkıh” gelişirken, diğer taraftan ileri bir dil olan Arapça’nın grameri oluşturuldu. Böylece hem “hukuk”ta hem de “dil”de “tümevarım” yolu insanlığa hediye edildi. Araplar bu işi yaparken dışarıdan herhangi bir etki almamışlardır. Tamamen Kur’an’ın etkisiyle bu yüksek seviyeye ulaşmışlardır.

 

TÜRKLER’İN UYGARLIĞA HİZMETLERİ

M.S. 1000 yıllarında uygarlığın başına Türkler (önce Selçuklular, sonra Osmanlılar) gelmiş ve fethettikleri ülkelerdeki uygarlıklarla karşı karşıya kalmışlardır. Bu uygarlıklar dört kadardır. Türkler bu uyarlıkları “Kur’an Uygarlığı” içine yerleştirip “I. Kur’an Uygarlığı”nı kurdular. Bu dört uygarlık şunlardır:

  1. Eski “Mezopotamya Uygarlığı”nın devamı olan “Persler” yani İranlılardır. Araplar Farsça’yı öğrenmedikleri için bu uygarlıktan etkilenmemişlerdi. Türkler ise yönetimlerindeki ülkelerde “Farsça”yı resmî dil bile yapmışlardır. Dolayısıyla o uygarlığı “İslâm Uygarlığı” içinde sindirdiler.
  2. İkinci uygarlık “Bizans Uygarlığı”dır. Arapça’nın çok gelişmiş olması nedeniyle Müslüman olan Rumlar Arapça’ya tercümeler yapmaya başlamışlar. Abbasilerin teşviki ile diğer halklar da Yunanca’yı öğrenip Arapça’ya tercümeler yapmaya başladılar. Böylece M.S. 1000 yıllarında adeta “Kur’an Uygarlığı” için yarışan bir Arapça-Yunanca tercüme hareketi görülmeye başlandı. Bu da iki medeniyetin sentezi için yeterli olan bir etki yarattı.
  3. Türkler Hindistan’ı da işgal ettiler. Hindistan’da gelişmiş olan uygarlığın mirasını da Arapça’ya aktardılar ve zamanla kendi kültür potalarında eriterek “Kur’an Uygarlığı” içinde sindirdiler.
  4. Türkler Çinliler ile komşu olmuşlar, bilhassa teknolojide onlardan yararlanmışlardır. Uygarlığın kaynağı olan kâğıdı, barutu, pusulayı ve tekstili (ipek) onlardan alarak kendi uygarlıklarında üstün seviyelerde yararlanmakla birlikte Batı’ya da aktarmışlardır.

Bu arada Müslümanlar içtihat kapılarını kapatmış ve uygarlığı lâik bir mantık içinde sentez etmişlerdir. Yani, uygarlığın gelişmesinde hukuk ve fıkıhta kullanılan usul “tümevarım usûlü” olmakla beraber, artık delil olarak “Kitap ve Sünnet’e dayalı bir muhakeme” yerine “deneye dayalı muhakeme”yi ikame etmişlerdir. Araplar tüme varım metodunu Kur’an ve Sünnet’e dayandırırken; sonra gelen alimler bu metodu deneylere ve rivayetlere dayandırmışlardır.

Hıristiyanlık da uygarlık içinde ömrünü doldurmuş ve çökmüştür. İşte bu esnada yine “Hazreti İshak”ın töremesi olan Yahudiler devreye girmişlerdir. Yahudiler Müslümanlardan öğrendikleri “tümevarım” yoluyla Avrupa’ya müsbet ilmi getirmişlerdir. Avrupalılar da “Haçlı Seferleri”nden yararlanarak ticaret ve ilmî teknolojiyi Avrupa’ya aktarmışlardır. Ticaret yoluyla sahip oldukları serveti ilmî çalışmalara ayırmışlar ve ilmin gelişmesi ile “ileri teknoloji”yi üretmişlerdir. Böylece Yahudiler bugünkü uygarlığın kurulmasında Müslümanlar kadar, hattâ daha fazla etkili olmuşlardır.

 

YAHUDİLER YENİDEN DEVREDE

YahudilerTevrat”a dayanarak kendilerine bir proje çizmişlerdir. Beşyüz yıldan beri uyguladıkları proje ile bugünkü duruma gelmişlerdir. Kur’an Yahudilerin bu tarihî maceralarını uzun uzun anlatmaktadır. Yani, Kur’an bütün insanlara açık bulunan bir mü’minler grubunu oluşturmuştur. Bu mü’minlerin oluşturduğu uygarlık çizgisinde soyun yeri yoktur. Zaman zaman “Kur’an”a sahip olan her kavim yeni uygarlıkların kurucusu ve geliştiricisi olabilir. Bu “Kur’an uygarlıkları”nın ana muhalefet görevini İsrail oğulları yüklenmiş olacaklardır.

İsrail oğulları, “Kur’an”ın bildirmelerine göre dinsizlerle ve ateistlerle işbirliği yaparak insanlığa Allah izin verdiği derecede fitne ve fesat yapacaklar, insanlara zulmedecekler ve durmadan savaşlar çıkaracaklardır. Zamanı gelince Hıristiyanlar ve Müslümanlar birleşerek bunların fesadına son verecekler ve onların yaktığı savaş ateşlerini Allah söndürecektir. Hazret İsa’ya tâbi olan Hıristiyanlar ve Kur’an’a bağlı olan Müslümanlar galip geleceklerdir. Bunun “İncil”de yazılı olduğu “Kur’an”da bildirilmektedir.

Kur’an’da; “Bilmiyorsanız İsrail oğullarının alimlerine sorun.” denmek suretiyle, Yahudilerin yeryüzünde kıyamete kadar ilimde ileri olacağı bildirilmiştir.

Yahudiler daha zeki oldukları için değil; ilme kıymet verip alimlerin buluşlarını değerlendirdikleri için; ayrıca onlara sosyal ve ekonomik destek verdikleri için alimler onlardan çıkıyor.

Yahudiler başkalarının bulduklarını kendi alimlerine maledip onları destekliyor ve meşhur ediyorlar. Diğer halklar ise kendilerinin bulduklarını Yahudilere maledip onları destekliyorlar. Demek ki takdir-i ilâhi budur, insanlığın bu gerçeği böyledir.

İsrâ Sûresi’ndeki ilgili âyetlerde çok açık olarak şunlar bildiriliyor. İsrail oğulları yeryüzünde iki defa çok büyüyecekler ve çağlarının süper gücü olacaklardır. Bunun Tevrat’ta kendilerine bildirildiği ifade edilmektedir. Bu devirlerin birincisi Davut ve Süleyman peygamberler zamanında olmuştur. Kur’an’da buna işaret edilerek; başkalarına vermediğimiz gücü size verdik denmektedir.

Kur’an’a göre ikinci ve son bir güçlenme daha olacaktır. Bu birincisinden de büyük olacaktır. İşte Kur’an’ın haber verdiği bu ikinci güçlenme bugün gerçekleşmiştir. 20. asırda dünyayı kapitalizm ve sosyalizm sarmıştı. Her iki gücün arkasında Yahudiler vardı. 21. yüzyıla girerken sosyalizm gitmiş ve tek kutuplu kapitalizm kalmıştır.

Kapitalizm bugün mutlak egemenlik iddiasındadır. ABD’ye de mutlak olarak Yahudi sermayesi hakimdir. Doları bir Yahudi bankası basmakta ve ABD’ye faizli kredi olarak vermektedir. Dünya bankaları da IMF sayesinde bu “Yahudi bankaları”nın birer şubesi hâline getirilmiştir.

Evet, şimdi Yahudi hakimiyetinin ikinci dönemi ortaya çıkmıştır.

İsrâ Sûresi’nin başındaki âyetler bu hakimiyetin biteceğini haber vermektedir.

Müslümanların birinci defa girdikleri gibi tekrar Kudüs’e gireceklerini haber vermektedir.

Birinci giriş Hazreti Ömer zamanında yapılmış ve barış içinde Kudüs’e girilmiştir. İkinci defasında da yine Müslümanlar tarafından barış içinde girilecektir.

 

 

***

 

 

 

 

KUR’AN’A GÖRE İSRAİL’İN SONU

-II-

 

“SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR.”

AVRAHAM BURG

      (1999-2003 yıllarında İsrail Meclis Başkanı)

 

SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR. Siyonist devrim daima iki temele dayanmıştır: adil bir yol ve etik bir liderlik. Bunların ikisi de işlemiyor artık. İsrail ulusu bugün yolsuzluktan ibaret bir inşaat iskelesinin içinde, baskı ve adaletsizlikten oluşan bir temelin üzerinde duruyor. Şu halimizle Siyonist girişimin sonu zaten kapımızın eşiğinde sayılır. Bizim nesil hakikaten son Siyonist nesil olabilir. Bir Yahudi devleti var olmaya devam edebilir, ama o da farklı bir hal alacak, tuhaf ve çirkin olacak. Gidişatı değiştirmek için vakit var, ama fazla değil. Yeni bir adil toplum vizyonu ve bunu hayata geçirecek siyasi irade gerekiyor… Gümbür gümbür bir başarısızlığın ortasında yaşıyoruz… Adaleti olmayan bir devlet ayakta kalamaz… İsrail toplumunun sonuna doğru geri sayım başlamış durumda… Siyonizm’in üstyapısı şimdiden ucuz bir Kudüs düğün salonu gibi çökmeye başladı. Alt katta kolonlar yıkılırken hâlâ üst katta oynamaya ancak aklını kaçıranlar devam eder…

AVRAHAM BURG (The Guardian, 15.09.2003; Radikal, 19.09.2003)

 

REŞAT NURİ EROL

 

İSRÂ SÛRESİ 104. ÂYETİN TEFSİRİ

“Ve onun arkasından İsrail’in çocuklarına: “Yerde yerleşin.

Son söz geldiğinde sizi toplayıp birliğe getireceğiz.” diye söyledik.” [İsrâ(17); 104]

“Ve Onun ba’dinden İsrail ibnlerine: “Arzda iskân olun.

Âhiretin va’di ciet edince sizinle lefifan ciet edeceğiz.” diye kavl ettik.” [İsrâ(17); 104]

(Va): Buradaki “Va” harfi atıf harfidir. Bundan önceki âyetlerde Hazreti Musa’ya dokuz mucize verildiğini söylemektedir. Hazreti Musa’nın Firavun ile olan kıssasını anlatmaktadır. Bu âyette de İsrail oğullarına temas etmektedir. Onlara asıl görevleri ile gelecekteki durumlarını izah etmektedir. Firavun’la kuvveti üstün tutan düzen anlatılmaktadır. Şimdi Hak düzen üzerinde durulmaktadır.

İsrâ Sûresi, Hazreti Peygamber’in Kudüs’e gitmiş olmasını hikâye ettikten sonra; İsrail oğullarının iki defa güçleneceklerini ve son güçlenmeden sonra Kur’an ehlinin ülkelerine gireceklerini açıklamaktadır. Böylece Kur’an ve Tevrat’ın birlikte Hakkı üstün tutan düzeni yürüteceklerine işaret etmektedir. Bu iki uygarlığın dengeye geleceği zamana işaret etmektedir. Bu âyet yalnız bu günleri değil, bundan sonraki çok uzun zamanı da içermektedir.

 “Kulnâ: Kavl ettik. Söyledik.”

Burada söyleyen Allah’tır. “Biz söyledik” denmektedir. ‘Yazdık’ demeyip ‘söyledik’ demektedir. Genel kural değilse onu ‘yazdık’ olarak söylemez, ‘söyledik’ olarak söyler. Genel kural ise ‘yazdık’ olur. Burada İsrail oğullarına bir defa geçecek bir hadiseyi haber verdiği için “Kulnâ/Söyledik” demektedir. “Biz kavlettik” deyince, bu söylenişin vahiy yoluyla olduğunu belirtmiş olmaktadır. Eski kitaplarda buna dair bir haberin bulunması gerekir.

“Min ba’dihi: Onun ba’dinden. Onun arkasından.”

Buradaki “O” “Hazreti Musa”dır. “Musa’nın arkasından” denmektedir. Bu olayı daha önce anlatılanlara bağlamak için izhar edilmiştir. Yani, Firavun olayından sonra İsrail oğullarına son hedef gösterilmektedir. Mısır’a gitmeniz ve orada yetişmeniz hep bundan sonra söylenenler içindir. Nasıl çocuk büyümeye başlar; doğar, gelişir, erginlik çağına gelirse; İsrail oğullarının da erginliğe ulaşmaları için o devreleri geçirmişlerdir. İnsanlık içinde İsrail oğullarının özel bir yeri ve görevleri vardır. O görevi yerine getirmeleri için bu tarihî olaylar olmuştur. Bu görev; sahip oldukları servet ve bilgileri ile uluslararası ticareti gerçekleştirecekler, servetleri ile ilmi destekleyecekler, böylece uygarlıklardaki yerlerini sürdüreceklerdir. Ancak bunların siyasi güçlere karışmaları, dinlere karışmaları; işte bu durum bunların hadlerini aşmalarıdır. İsrail oğullarının işi ilim ve ticarettir. Bunlar dışında geçmişte yaptıkları denemeler başarıya ulaşmamıştır.

“Ba’dehu” dense, hemen arkasından söylenmiş olur. “Min ba’dihi” dendiğinde, kendisinden sonra gelen zaman dilimlerinden birinde söylenmiş bulunmaktadır. Sürgünde oldukları zaman söylenmiş olmalıdır. “Yeryüzünün her yerinde yerleşin.” ifadesi bunu gösterir.

“Li benî İsrâîl: İsrail ibnlerine. İsrail çocuklarına.”

İsrail:İsrail” “Yakub”un adıdır. Yakub, arkası gelen demektir. İsrail de, geceleyin seyahat eden ve dolaşan demektir. Yahudiler Filistin’de göçebe idiler. Çobanlıkla geçinirlerdi. Mısır’a geldiklerinde de hayvan sürüsü ile gelmişlerdi. Çobanlığı Mısır’da da sürdürmüşlerdi. Hayvanlar sıcak yerlerde daha çok geceleri otlatılır. İsrail, çoban demektir, göçebe kavim demektir. Mısır halkı çalışarak ürün elde ediyor ve hayvanlarını da ahırda besliyordu. Oysa İbraniler hayvanlarını otlatıyorlardı. Tarımcılığa iki şekilde geçilmiştir. Mısır ve Mezopotamya’da önce tarıma başlanmış, sonra hayvanlar da edinilmiştir. Kuzeyde ise önce hayvanlar ehlileştirilmiş, sonra tarımcılığa geçilmiştir. Bu sebeple Mısır’dakilerin hayvancılığı ile İbranilerin hayvancılığı farklı bulunmaktadır.

Benî” oğulları demektir. Erkeğin erkek çocuklarına “ibn” denmektedir. Çoğul olunca aşağıya doğru gidilir. Kadınlar bunların yanında soyu takip ederler. “Kavim” adıyla hitap edilse o kavmin yaşayanları anlaşılır; “oğulları” olarak ifade edilse o atadan gelip kıyamete kadar gidecek nesli ifade eder. Burada Yahudi ırkına hitap etmektedir. Bununla beraber bir Yahudi Müslüman olursa veya Hıristiyan olursa artık o “Benî İsrail”den değildir. Bir kimse Yahudi olursa o artık “Benî İsrail”dir. Nitekim İbrahim Peygamber için bütün insanlığın dinî babası olarak kabul edilip “Ebiküm İbrahim” denmektedir. “O sizlere ‘Müslim’ adını vermiştir.” denmektedir. Adlanma bakımından soy adı ile geçmektedir. Bu yolla uygarlık adlanmış oluyor. Ama mensubiyette ırk şartı olmadığı için tek başına İsrail oğullarından olmak yeterli değildir.

Böylece Yahudi olmak için Tevrat’ı kabul edip onların cemaatlerine dahil olmak yeterlidir. Gerçi Yahudiler bugün başkalarını cemaatlerine kabul etmemektedirler. Ancak gelecekte bu taassuptan vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Karşılıklı evlenmeleri önleyemeyeceklerdir. Bir kimse bir topluluğa katıldığında onlarla evlenir ve sonunda gelecek soyu o kavimden olur. “Benî İsrail” denmiş olması, tüm soyu içine almış olmasından böyledir.

“Usknû el-Erda: Arzda iskân olun. Yerde yerleşin.”

Arz” yeryüzü demektir. Harf-i tarifle gelmiştir. Ya yeryüzünün maruf bir yerini ifade eder ki o zaman orası Filistin olur; yahut yeryüzünün her tarafını gösterir. Burada bundan sonra gelen ifadeden dolayı “bütün yeryüzüne yayılın” anlamını vermemiz daha uygun olur. Yeryüzünün her tarafına dağılın, yerleşin anlamı çıkar.

İsrail oğulları çok zorlu bir görev yüklenmişlerdir. Dünyanın bütün uygarlıklarını birbirine birleştirip sonunda İnsanlığı tek uygarlığa götürmek için görevlendirilmişlerdir. Bunun için yeryüzüne dağılmaları gerekmiştir. İşte bu sebeple Mezopotamya’dan çıkarak Filistin ve Mısır’a gitmişlerdir. Sonra tekrar geri dönmüşlerdir.

İbrani Uygarlığı”nı kurdular. “Akdeniz”i bir göl hâline getirdiler. Ama her şeyin ömrü doldu. Bundan sonra “Filistin”i önce valiler, sonra Yunanlılar, sonra Romalılar istila ettiler. İsrail oğulları her seferinde dünyaya dağılıyor, oralarda uygarlıkları öğreniyor, sonra geri geliyor ve yeniden varlıklarını yeniliyorlardı. Yahudiler dünyanın her tarafına yayılmışlardır. Tevrat sayesinde varlıklarını koruyor, ama yerlilerle kaynaşıp yaşıyorlardı. Oradaki halkların dillerini öğreniyorlardı. Böylece dünya üzerinde bir tür sinir sistemi olma görevini görmüşlerdir. Bu görevlerini yapabilmeleri için her tarafa gidip yerleşmeleri emredilmiştir.

Yahudiler bu durumdan çok yararlanmışlardır. Bu sayede son 500 yıl içinde dünyanın ticaretini ve ilmini ellerine geçirmişlerdir. Bugünkü uygarlık böylece doğmuştur.

Kur’an İsrail oğullarını anlatırken insanlık tarihini anlatmış oluyor. Bugünkü uygarlığı kendilerinin doğurduğunu ve Kur’an’ın bu âyeti ile her şeyin takdir-i ilâhi ile olduğunu Avrupalılar da anlamış olmalıdırlar.

“Feizâ Câe: Ciet ettiğinde. Geldiğinde.”

Fa” atıf harfidir. Takibi ifade eder. Şimdilik yeryüzüne bir dağılın. Her tarafta bulunulan durumunuz olsun. Bu hâl tamamlanınca “son vaat” gelecektir. Gerçekten Yahudiler ancak 20. yüzyılda dünyanın her tarafına yayılmış oldular.

Haçlı Seferleri’nde Avrupalılar kâğıdı, barutu, pusulayı ve astronomiyi öğrenmişlerdi. Coğrafya bilgisi sayesinde de dünyanın yuvarlaklığını öğrenmişlerdi. İstanbul’un fethi ile doğudan ümidini kesen Avrupa, Müslümanlardan öğrendikleri ile Amerika’yı keşfettiler. Böylece Avrupa Amerika’nın bakir topraklarına, bol ve ucuz altınlarına sahip olmuştur. Avrupa bu sayede merkez hâline gelince de dünyanın ticaret merkezi olmaya başlamışlardı. En önemlisi müsbet ilme inanır olmuşlardı. Bu arada ticaretle meşgul olan Yahudiler en alt sınıf iken, ticaretin önem kazanması ile en üst topluluk hâline gelmişlerdir.

Yahudilerkrallılığı” icat ederek “derebeyliği” ortadan kaldırdılar; “Protestanlığı” icat ederek papalığı parçaladılar; “cumhuriyeti” icat ederek krallıkları yıktılar; “komünizmi” icat ederek dinlerin etkisini yok ettiler. İngiltere Krallığı’nı ve Hıristiyanlığı kullanarak dünyayı istila etiler. Nüfusları az olduğu için dünyayı yönetmeye güçleri yetmedi, ama “Masonluğu” icat ettiler ve işbirlikçileri ile her tarafa yerleştiler. Böylece Allah’ın “yeryüzünün her yerinde bulunun” emri yerine gelmiş oldu. En büyük güce ulaştılar; o kadar ki, tek kutuplu bir dünya uygarlığına bile soyundular.  İşte bu durum hâsıl olunca ve rakip kalmayınca son vaat gelecektir. Âyetteki “Fa” harfi bunu ifade eder.

“Ve onun arkasından İsrail’in çocuklarına: “Yerde yerleşin.

Son söz geldiğinde sizi toplayıp birliğe getireceğiz.” diye söyledik.” [İsrâ(17); 104]

“Ve Onun ba’dinden İsrail ibnlerine: “Arzda iskân olun.

Âhiretin va’di ciet edince sizinle lefifan ciet edeceğiz.” diye kavl ettik.” [İsrâ(17); 104]

Uygarlıklar 1000 yılda bir doğarlar. Önceki ve sonraki uygarlıklar, yeryüzüne geliş şekli mucize olan Hazreti İsa’nın doğumuna bağlanmıştır. Nitekim, çağımızda bütün dünya Hz. İsa’nın doğumunu takvim başlangıcı olarak kabul etmiştir.

Yahudilerin ve Avrupa Uygarlığı’nın zirvede olduğu günleri yaşıyoruz. “Fa” harfi bize şunu gösteriyor ki, bu sonuncu vaat gelecektir. Hemen gelecektir. Asırlar beklenmeyecektir. Bu harf bize bunu bildirmektedir.

“İzâ Câe: Ciet ettiğinde. Geldiğinde.” “Ety ettiğinde” denseydi bu vaat bir yerden gelecekti. Oysa “ciet” her taraftan geldiği zaman söylenmektedir. Yani, son vaat dünyanın her tarafından gelecek demektir.

Bu âyetin delâleti ile şunları söyleyebiliriz:

“Sermaye” ABD’yi Irak’ı almaya zorlamaktadır. Irak alınacak ve küçük devletlere ayrılacak. Sonra İran’a saldırılacak, Suriye’ye saldırılacak; daha sonra da Türkiye’ye saldıracaktır. Böylece Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü ve kalabalık bir devlet bırakılmayacak. Bu küçük devletçikler silahtan tecrit edilecek ve İsrail’in himayesinde “Ortadoğu Devletler Birliği” kurulacak. Böylece Ortadoğu’nun tabii kaynakları İsrail’in emrine girecek, Dicle ve Fırat’ın suları İsrail’e akıtılacak, Avrupa’nın Asya ile yolu kesilecek ve İsrail hakimiyeti dünya üzerine tesis edilecektir...

“Sermaye” bu plân üzerinde faaliyettedir. İşte bu plân bütün dünyayı ayağa kaldırıp “sermaye”ye karşı birleştirecektir.

Avrupa karşı çıkacak; çünkü boğazı sıkılıyor ve doğu ile olan bağlantısı kapatılmaya çalışılıyor. Rusya karşı çıkacak; çünkü Sibirya kaynakları elden gidiyor ve Doğu Avrupa’da hapsoluyor. Çin’in hoşuna gitmeyecek. Türkiye ve İran zaten topun ağzındalar. Amerika’da iç değişme olacak ve Yahudi aleyhtarı bir iktidar gelecektir. Bütün bu gelişmelerin sonucunda İsrail Devleti yalnız kalacak ve müthiş bir korku içine girecektir. Dünya bu duruma müdahale ederek İsrail’in güvenliğini sağlamaya Türkiye gibi ülkeleri görevlenecektir. Birleşmiş Milletler adına barışı sağlamak için Türkiye veya başka İslâm ülkelerinin orduları buraya girecektir.    

“Va’du’l-âhireti: Ahiretin va’di. Sununcunun va’di.”

Va’d” ileride böyle olacaktır, demektir. “Ecel” ile “va’d” arasındaki fark; ecel, olayın tarihe bağlanmasıdır, o günün gelmesi ile olayın olması demektir. Va’d ise gününü belirtmeden bir olayın olacağını haber vermektir. Ecel ile haber arasındaki diğer bir fark, va’din bir iyiliği veya kötülüğü içermesidir. “Va’d” kelimesi “aded” kelimesi ile akrabadır. Aded, saymak demektir. Udve, yaka demektir. Addedetmek demek, çoklukları bir yakadan diğer yakaya ayırmak demektir. Avdet de geri dönme demektir. İ’dad etmek demek, hazırlamak demektir. “Âhiretin va’di” dediğimizde, sonun gelmesi demektir. Sonun günü geldiğinde, sonun eceli geldiğinde şeklinde anlamamız gerekir. Allah bir vaatte bulunmuştur. Bu iyilik şeklindeki vaat olur, kötülük şeklindeki vaat olur.

“Kitapta İsrail oğullarına iki defa fesat çıkaracaksınız ve

çok büyük bir şekilde büyüyeceksiniz diye yazdık.”[İsrâ(17);4] denmektedir.

İşte bu ifade vaattir. Yani, Allah böyle bir oluşu takdir etmiştir. İnsanlığın evrimi için bu tür bir oluşa ihtiyaç bardır. Birinci fesat Babillilerin Filistin’i istila etmesinden önceki fesattır. Bu fesada ve sürgüne gerek vardı. Bu sayede Mezopotamya Uygarlığı ikinci kez İbranilerce öğrenilmişti.

Bundan sonraki âyette, bu vaadlerden ilki geldiğinde denmektedir.

“Bunlardan birincisinin va’di gelince.”[İsrâ(17);5]

Yani birincisinin günü gelince, zamanı gelince denmekte ve İsrail oğullarının uğrayacakları kötülükler anlatılmaktadır.

Sonra bunlardan ikincisinden bahsederken “Uhrahuma” demeyip “Va’dul âhireti. Sonuncunun va’di” denmektedir. Harf-i tarifle kullanmaktadır. “Uhra” dense diğeri demek olur. O zaman ondan sonra da benzer vaatlerin geleceği ihtimal dahilinde olur. Âhiret (sonuncunun) va’di gelince demek olur. Yani; iki defa fesat çıkaracaklar, ondan başka bir daha fesat çıkaramayacaklardır demektir.

Bu âyet bu fesadın Yahudilerin son fesadı olduğunu ifade etmektedir. Onun için “Âhiretin va’di gelince” denmektedir. Sûrenin başında bunlar anlatılırken; ikinci son vaat gelince Müslümanların Mescid-i Aksa’ya daha önce girdikleri gibi girecekleri ifade edilmiştir. Bu girişin sizin yüzlerinizin kararması için olacağı bildirilmiştir. Yani bu giriş Yahudilerin mağlubiyetini ifade edecektir.

Şimdi burada sûrenin sonlarına doğru aynı ifade tekrar edilmiştir ve bu sefer İsrail oğullarının son vaatten sonraki durumları anlatılmaktadır. Son vaat geldiğinde Yahudiler mağlup olacaklar ama yurtlarından çıkarılmayacaklardır. Bu sebeple önceki âyette sadece “yüzünüz karardığında” denmektedir. Helâk olduğunuzda veya mağlup olduğunuzda demektedir. Araya başka bilgiler verildikten sonra tekrar oraya işaret ederek yeniden dile getirilmesi, olayların zincir içinde ilâhi takdirle olduğunu belirtmek içindir.

Burada bir hususa daha işaret etmek gerekir. Bu âyette zikredilen vaat son vaat olduğu için daha önceki vaatler olamaz. Bu son vaattir. Daha öncekinde Halife Hazreti Ömer zamanında Kudüs’e girilmişti. Sonra ikinci vaadin mutlaka olacağını bildirmektedir. Kur’an’da işte bu kadar açık vaat vardır. “Yurdun içlerinde dolaşacaklar.” deniyor. Yani işgal edecekler ama sadece oralarda dolaşacaklar. Oraların halkını yurtlarından çıkaramayacaklardır.

Dilde bir sanat vardır. Bir konuya baştan başlanır, giriş yaptıktan sonra arada başka olaylar anlatılır, dinleyenin zihni o konuda doldurulur, sonunda başa dönülür ve “konuya gelince” diyerek devam edilir. Bu suretle bu konuşmanın ana konusunun o olduğu belirtilir. Sûrenin başında anlatılmaya başlanan bu olay burada yeniden tekrar edilmekte ve anlatılmak istenen şey burada ifade edilmektedir.

 

“Ci’nâ bikum lefîfan: Sizinle birleşik olarak geleceğiz. Sizinle lefifan ciet edeceğiz.”

 “Leffen” birbirine bitişmiş olarak demektir. Bitkileri birbirine bağlayan iplikçiklerdir. Kur’an’da sık ormandan bahsederken “Elfafa” denmektedir. Arapça’da lâzım bir fiil için “Eci’na, Ceyyi’na” kalıpları yapılır. “Câe” geldi demektir. “Ecae” getirdi demektir. Bir de harf-i cerle “Câe Bi” şeklinde yapılır ki; o da getirmektir. Eğer gelme işinde gelenin de bir etkisi varsa o zaman “Bi” harfi ile tadiye yapılır. “Biz sizi birleştireceğiz” denmektedir. Ama siz birleşeceksiniz demek de olur. Liflerle birbirinize bağlanacaksanız demektir.

İbraniler”in 3000 yıllık göçebe olma, dağılma, yayılma macerası bu son vaatten sonra son bulacaktır. Artık vatanlarında toplanıp yaşayacaklardır. İsrail Devleti dış işlerinde Müslümanların koruması altında, ama iç işlerinde tamamen bağımsız olacaktır. İsrail oğulları savaşmayacaklar, askerlik yapmayacaklar, artık dünyanın siyasetine karışmayacaklar, onlar dünyanın inançlarına karışmayacaklardır. Ama insanlığa ticarette ve ilimde hizmet edeceklerdir. Onların insanlığa hizmeti bitmeyecektir.

 

EBCED HESABI İLE TARİHLEME

 

             1  2  3  4  5  6  7  8  9  10)

  1     * (A B C D H V  Z X O  Y.)  

  10   * (   K  L M N S G  F Ö      )

  100 * (Q R  Ş  T Ç P Ü W  J  Ğ )

 

“Ve onun arkasından İsrail’in çocuklarına: “Yerde yerleşin.

Son söz geldiğinde sizi toplayıp birliğe getireceğiz.” diye söyledik.” [İsrâ(17); 104]

“Ve Onun ba’dinden İsrail ibnlerine: “Arzda iskân olun.

Âhiretin va’di ciet edince sizinle lefifan ciet edeceğiz.” diye kavl ettik.” [İsrâ(17); 104]

 

(FaEıÜ(Z)Av CavEa - VaGDu eLEAvP(H)ıRaTı - CıENAv BıKuM - LaFıYFAn)[İsrâ(17);104]

 

F=80  E=1  Ü=700  A=1(0,6,10) C=3 E=1                                        (=  786)

V=6  G=70  D=4  L=30  E=1  A=1(0,6,10)  (P=600)  R=200  T=5(400) (=  917)

C=3  E=1  N=50  A=1(0,6,10)  B=2  K=20  M=40                               (=  117)

L=30  F=80  Y=10  F=80  A=1(50)                                                      (=  201)

                                                                   TOPLAM (=2021)

 

 

 

***

 

 

 

 

KUR’AN’A GÖRE İSRAİL’İN SONU

-III-

 

“SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR.”

AVRAHAM BURG

      (1999-2003 yıllarında İsrail Meclis Başkanı)

 

SİYONİZM’İN SONU YAKINDIR. Siyonist devrim daima iki temele dayanmıştır: adil bir yol ve etik bir liderlik. Bunların ikisi de işlemiyor artık. İsrail ulusu bugün yolsuzluktan ibaret bir inşaat iskelesinin içinde, baskı ve adaletsizlikten oluşan bir temelin üzerinde duruyor. Şu halimizle Siyonist girişimin sonu zaten kapımızın eşiğinde sayılır. Bizim nesil hakikaten son Siyonist nesil olabilir. Bir Yahudi devleti var olmaya devam edebilir, ama o da farklı bir hal alacak, tuhaf ve çirkin olacak. Gidişatı değiştirmek için vakit var, ama fazla değil. Yeni bir adil toplum vizyonu ve bunu hayata geçirecek siyasi irade gerekiyor… Gümbür gümbür bir başarısızlığın ortasında yaşıyoruz… Adaleti olmayan bir devlet ayakta kalamaz… İsrail toplumunun sonuna doğru geri sayım başlamış durumda… Siyonizm’in üstyapısı şimdiden ucuz bir Kudüs düğün salonu gibi çökmeye başladı. Alt katta kolonlar yıkılırken hâlâ üst katta oynamaya ancak aklını kaçıranlar devam eder…

AVRAHAM BURG (The Guardian, 15.09.2003; Radikal, 19.09.2003)

 

REŞAT NURİ EROL

 

İSRAİLOĞULLARI GELECKTE NE YAPACAKLAR?

İsrail oğullarının bu hizmetlerinin nasıl olacağını belirtmeye çalışalım.

Bundan 500 yıl önce Haçlı Seferleri’nin etkisi ile Avrupa’da gelişen ticaret sayesinde Yahudiler zengin olmuş ve dünyaya hâkim olmaya başlamışlardır. Kurdukları Mason teşkilâtı ile dünyadan ham madde alıyor, Avrupa fabrikalarında Hıristiyanlara işletiyor, sonra dünyaya mamul madde olarak satıyorlardı. Dünyaya yeter derecede üretim yapabilmeleri için el sanayisinin yerini makine sanayisine çevirmek zorunda idiler. Makine sanayii de müsbet ilme dayanıyordu. Müsbet ilmi geliştirecek imkânları da vardı. İşte böylece bugünkü uygarlık doğdu. Bu düzen böyle giderken birtakım yenilikler oldu.

  1. Gelişen sanayi nedeniyle ulaşım ve haberleşme son derece kolaylaştı. Gerek gidip gelmeler, gerekse malların akışı son derece basitleşti. Bu sebeple Avrupa merkez olmaktan çıktı. Dünya birbiriyle irtibat kurdu.
  2. Gelişen dünya dolayısıyla üniversiteler dünyaya yayıldı, herkes teknolojiyi öğrendi. Dolayısıyla artık ham maddeyi Avrupa’ya satma ihtiyacı duyulmadı, kendileri üretip kendileri satmaya başladılar. Bundan dolayı Yahudi sermayesi hâkimiyetini kaybetmeye başladı.
  3. Sanayinin ve sosyal bilimlerin gelişmesi ile kâğıt para bulundu, altın ve gümüş yokluğu ekonominin kurulmasını etkileyemez oldu. Bu sebeple her ülke kendi parasını basmaya başladı. Enflasyon oyunları ile dolar hâkimiyetini sürdürmekte ise de, artık bu hâkimiyetin sonu gelmektedir. Böylece büyük sermayenin sömürmesi son bulmaktadır. Artık aldatmacalarla yaşamak mümkün değildir.
  4. Sermaye önce din sonra rejim kutuplaşmaları sebebiyle insanlığı emri altına almıştı. Müsbet ilmin gelişmesi ile ilim dinleri birleştirdi, dolayısıyla dinî kutuplaşma son buldu. Sovyetlerin yıkılması ile rejim kutuplaşmaları da son bulmuştur. Irak Savaşı ile bu hedefe gidilmek istenmekte ise de, bütün dünya ABD’ye karşı cephe aldı ama çatışmaya girişmedi.

Bu sebeplerden dolayı “sermaye sömürüsü” son bulmuştur. Ama “sermayenin rolü” devem edecektir. Bundan sonra geleceğin dünyasında bu sermaye daha çok “bilgi ve teşkilâtlanma sermayesi”dir.

İsrail devleti merkez olacaktır. Bütün Yahudiler İsrail devletinde toplanacaklardır. Orası ilim ve ticaret merkezi olmaya devam edecektir. Ama Yahudiler dünya ile ilişkilerini kesmeyecekler, eski yurtlarında mal varlıkları olacak ve oralara gidip geleceklerdir. İbranice ve Arapça bildikleri gibi, bulundukları ülkelerdeki yerli dilleri de bileceklerdir. Böylece ekonomik merkez olmaya devam edeceklerdir. Güçlü internet merkezi olmak yeterlidir.

Dünyada devletler oluşacak, devletlerin nüfusları 30 milyon ile 100 milyon arasında olacaktır. Yeryüzünde 100 kadar devlet olacaktır. İleride bu sayı çoğalabilir.

İsrail sadece Yahudilerden müteşekkil devlet olamaz. Çünkü Yahudilerin nüfusları devlet olmaya yeterli değildir. Ama Osmanlılar döneminde olduğu gibi İslâm devletlerinin korumaları altında bağımsız bir bölge olacaktır. Mekke gibi Kudüs de İnsanlığın merkezi olacaktır.

İnsanlığın siyasi merkezi olmayacaktır.

İnsanlığın ilim ve ticaret merkezi “Kudüs” olacaktır.

İnsanlığın dinî merkezi ise “Mekke” olacaktır.

Bundan böyle üretim ham maddenin olduğu yerde yapılacaktır. Sermaye, emek ve bilgi ham maddenin bulunduğu yere gidecektir. Ülkelerin hukuk düzeni içinde üretim yapılacaktır. Devlet üründen en çok beşte bir pay alacaktır. Ondan sonra bütün malların, emeklerin, sermayenin ve bilginin hareketi tamamen serbest olacaktır. Uluslararası ticaret gelişecektir. Ham madde değil de, mamul madde ticareti olacaktır. İşte sermayeye ve bilgiye burada ihtiyaç vardır. Bu hususta en tecrübeli ve kabiliyetli ulus Yahudilerdir. Dolayısıyla Kudüs sakinleri bunu yapacaklardır. Amerika’daki sömürücü sermayenin ömrü son bulmaktadır. Savaşlarla bunların iadesi mümkün değildir.

Şimdiki Amerikan sömürü sermayesinin hedefi şudur:

Ortadoğu’da küçük devletlerden oluşan birleşik devlet kurup o sayede dünyaya İsrail’i merkez yaparak bu hizmeti eski usulle yani sömürü sermayesi ile yapmak istemektedir. Bunda başarılı olamayacaktır. Kur’an böyle söylemektedir. Irak’ta savaşı kazansa bile orada huzurlu bir düzeni kuramayacaktır. Nitekim Filistin’de de huzurlu bir yönetim kuramamıştır. Bunun sonucu olarak ABD’de iktidar değişecek, sermayenin hakim olamayacağı bir yönetim gelecek ve ABD Ortadoğu’dan çekilecektir. Bunun sonunda Müslümanlar Ortadoğu’da adil bir yönetim kuracak ve İsrail’e de adaleti getireceklerdir. Ondan sonra dünya adalet kriterlerine göre yönetilecektir.

Irak Savaşı”nda Birleşmiş Milletler yara aldı, Avrupa Birliği yara aldı. ABD’deki sermaye hâkimiyeti deşifre oldu. Dünya Yahudilerin hedefini öğrendi…

Araplar savaşçı bir halktır. Onlarda eksik olan birlik sağlayamamaları ve çöl göçebe hayatından bir türlü kurtulamamalarıdır. Bu olaylar Arap dünyasını uyandıracaktır. Araplar Türklerle ve İranlılarla işbirliği yapıp kendiliğinden “Ortadoğu Birliği” doğacaktır. Bu da “İnsanlık Anayasası” sayesinde olacaktır.

Ortadoğu’da eler olacaktır?

Nüfusları 30 milyonu bulan ülkeler birer devlet olacaktır. Nüfusları 100 milyondan fazla olan devletler bölünecektir. Kudüs ve Mekke harem şehirler olacak, savaşsız bu devletler tarafından korunacaktır. “III. Bin Yıl Uygarlığı”nın merkezi yine burası olacaktır. Ortadoğu’da sınırlar savaşla değil; hakem kararları ile fıkha göre değişecektir. Kuzey Afrika ile Orta ve Güney Asya da bunlara katılacaktır.

Ortadoğu’da bir “Sular Vakfı” kurulacaktır. Kur’an’da adı geçen Fırat ve Dicle ırmaklarına Karadeniz’e akan sular da aktarılarak tüm Arabistan Yarımadası’nı ve Akdeniz’in doğusunu sulayacak imkân ortaya çıkacaktır. Bu vakfa sermayeleri ile en çok katılan Yahudiler olacağı için bol su alma imkânı bulacaklardır. Böylece İsrail Yahudilerin ülkesi olarak mübarek bir ülke olacaktır. Filistinlilere bu sudan pay verilecek ve onların da cennet gibi bir ülkeleri olacaktır.

Kur’an bunu bildirmektedir:

“Havlini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa.”[İsrâ(17); 1] denmiştir.

Bu “havl” bütün “Ortadoğu”dur. Hâssaten “Filistin”dir.

 

 

 

***

 

 

 

 

IRAK VE TÜRKİYE SATILIYOR!

 

REŞAT NURİ EROL

 

IRAK PARÇA PARÇA SATILIYOR!

4 Ekim 2003 tarihli Zaman gazetesinin birinci sayfa manşet haberi şöyle:

“KAOSTAN KURTULAMAYAN IRAK’IN TOPRAKLARI PARÇA PARÇA SATILIYOR.”

“Amerikan işgalinin getirdiği istikrarsızlıkla boğuşan Irak’ın toprakları bölge ülkeleri tarafından satın alınıyor. Ülkenin kuzeyindeki toprakları “İsrailliler” satın alırken, Kuveytliler sınıra yakın olan Basra bölgesine ilgi gösteriyor. İranlıların ise ülkenin orta bölümündeki Şiilere ait kutsal topraklarda büyük çaplı toprak alımları gerçekleştirdikleri bildiriliyor… Irak’ın kuzeyindeki Kerkük eyaletinde de araziler Kürt yöneticilerin mali desteğiyle el değiştiriyor… Toprakların alıcıları arasında zengin Yahudilerin isimleri geçiyor. İsrailli üst düzey bir heyetin savaşın akabinde Mesut Barzani ve Celal Talabani yönetimleriyle bir araya geldiği biliniyor… Saddam Hüseyin yönetimi, yabancılara arazi satışının yasaklanmasına ilişkin bir kanun çıkararak, yabancılara ait mülklere el koymuştu. “Geçici Irak Yönetimi” söz konusu yasayı kaldırarak yabancılara arazi satışının önünü açtı…” Haberin özeti kısaca böyle.

“Pandora’nın Kutusu” nihayet yavaş yavaş açılıyor. Çapanoğlu yani “Çirkin Amerikalı” yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Irak işgali başladığında ilk değerlendirme ve yorumlarımız, Irak’ın kuzey-orta-güney olmak üzere üç parçaya bölüneceği şeklindeydi. Şimdilerde parçalanma ile ilgili ince ayar ve detaylar ortaya çıkmaya başladı. “Sömürü Sermayesi”nin ana gayesi, taşeronu ABD ve yardakçıları ile birlikte Irak’a demokrasi getirmek değil, “Irak’ı satmak”mış!.. Mesele şimdi anlaşıldı. Bakalım, zamanla Irak işgalinin altından buna benzer daha neler ortaya çıkacak?

 

KEMAL UNAKITAN: “TÜPRAŞ’I RUSYA’YA SATARIM, KARDEŞİM!”

20 Eylül 2003 tarihli gazetelerden bir “satma” haberi daha: “Yerli ve yabancı sermaye yatırımcılarıyla hükümet yetkililerini bir araya getiren ve Bodrum’da yapılan “Yabancı Yatırımcılar Toplantısı”nda konuşan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, kamu işletmeleri olan KİT’leri mutlaka satacaklarını ve Maliye Bakanı olarak bunları satmaktan “büyük memnuniyet” duyacağını dile getirdi: “Bana ‘TÜPRAŞ’ı Rusya’ya satar mısınız?’ diyorlar. Satarım kardeşim! Parayı veren herkese satarım! Neymiş? Satamazmışız! Stratejikmiş! Ne stratejisi?!.”…”

Sn. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan madem kendisi soru sorup kendisi cevap veriyor; - bir soru da ben sorayım: “TÜPRAŞ veya PETKİM milletin malı değil de, şahsının veya daha önce özel sektörde çalıştığın patronlarının malı olsa, yine herkese (ve de Ruslara) satar mıydın, (kardeşim)?!.”

Bu sorunun devamı olarak bir soru daha: “Milletin malını neden milletin kendisine, halk sermayesine, KİT çalışanlarına, PETKİM ve TÜPRAŞ çalışanlarına satmıyorsun, (kardeşim)?!.”

Sn. Bakan bu konuları bilir, ama biz kamuoyu nezdinde bir kere daha hatırlatalım:

“Milletin Malı”nın milletin kendisine “Ortaklık Payı” veya “Hisse Senedi” olarak nasıl satılacağını bilmiyorsa, -ki iyi bildiği kanaatindeyiz-; biz bu konudaki bilgi ve birikimimizi satmadan, bedava olarak istediği zaman kendisine takdim edebiliriz. Yeter ki bu konuda istekli ve samimi olsun. Elbette bu sözlerim sadece Sn. Bakan’a değil; aynı zamanda bir zamanlar birlikte çalıştığım Sn. Başbakan’a, tanıyan-tanımayan bütün Bakanlar Kurulu üyelerine ve AK Parti milletvekillerine; arz olunur, efendim. Bu vesileyle bir hatırlatma daha: Biraz devlet ciddiyeti ve nezaketi, lütfen. “Satarım, kardeşim!” gibi bir üslup devlet ciddiyetiyle bağdaşmıyor.

İnsanı aklına ister istemez şu mukayese geliyor.

Bu gibi sözleri ve uygulamaları KEMAL UNAKITAN değil de, KEMAL DERVİŞ söyleseydi ve yapsaydı; başta Sn. Başbakan olmak üzere, AK Parti yönetici ve milletvekilleri ile milletin malından sorumlu olanlar nasıl bir tepki gösterirlerdi? Bir kısım medya bu durumu nasıl yorumlarlardı?

T.C. Maliye Bakanı’nın görevi milletin maliyesini ve devletin bütçesini düzeltip düzenlemek mi; yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kurulduğu yıllardan bugüne kadar milletin binbir güçlükle kurduğu KİT’leri başkalarına satmak mıdır? Maliye Bakanı bana sormuyor ya; ben yine de sade bir vatandaş olarak cevap vereyim: “Sen kendi malını veya patronlarının malını istediğine satabilirsin. Ama benim malımı, milletin malını kimseye satamazsın, (kardeşim)!”

 

PETKİM’İN SATILMA HİKÂYESİ

Nitekim, bir müddet önce de PETKİM, Türk Milletinden milyarlarca dolar hortumlayan “Uzanlar”a adeta bedavaya satıldı. Allah’tan, Uzan Ailesi krize girdi de satış şartlarını yerine getiremedi. Böylece, şimdilik milletin malı milletin elinde kaldı. Ancak, millet uyanmaz ve AK Parti Hükümeti de aynı “Satarım, kardeşim!” anlayışı ile hareket etmeye devam ederse, her an yeniden satılabilir. Bu vesileyle, PETKİM’in satışı günlerinde incelediğimiz konuyu bir kere daha hatırlayalım.

PETKİM, dünyada süratle diğer mamullerin yerini alan mamuller üretmektedir. Ülkemizde tek üreticidir. Yurt içi tüketimin ancak üçte birini karşılamaktadır. Petrol rafinerisindeki artıkları değerlendirmektedir. Daha önce bu artıklar yakılıp atılıyor ve çevreyi kirletiyordu. Şimdi PETKİM satılınca TÜPRAŞ artıkları satamayacak ve zarar edecektir. Zaten hep böyle yapıyorlar. Bir fabrikayı satıyorlar. Onun zararlarını başka fabrikaya yükleyip onu da zarar ettiriyorlar. Böylece sonra onu da bedava değerle satıyorlar. Tezgah böyle kurulmuş. Oyun böyle oynanıyor.

PETKİM 5000 işçi çalıştırmaktadır. Bunun 2500’ü kapanan başka fabrikalardan aktarılan işçilerdir. Bedavadan para almaktadırlar. Buna rağmen bu fabrika yine de zarar etmiyor. 100 milyon dolardan fazla vergi ödemesi ve kârı vardır. Hâlen fabrikada 125 milyon dolar nakit vardır. 75 milyon dolarlık da mamul vardır. 600 milyon doların içinde bu birikim de satılmıştır. Gerçekte tesisler 400 milyon dolara satılmıştır. PETKİM’in maliyeti ve gerçek değeri ise 8 milyar dolardır. 8 bin metrekarelik imar edilmiş arazisi vardır. İskelesi vardır. Barajı vardır. Ara buhardan elde ettiği elektrik santralı vardır ki bu da şimdi yakılarak havaya uçurulacaktır.

Bu kadar hayati ehemmiyeti ve stratejik değeri olan, kârla çalışan ve 5000 işçiye yani 25 000 nüfusa iş veren bir fabrika niçin haraç-mezat satılıyor? Ne yapılmak isteniyor? Bunu anlamak için bütün dünyadaki özelleştirme hikâye veya furyasını bilip kavramak gerekiyor.

 

DÜNYADAKİ ÖZELLEŞTİRME HİKÂYESİ

Bu vesileyle “DÜNYADAKİ ÖZELLEŞTİRME HİKÂYESİ”ni yeniden gözden geçirelim.

Tevrat Yahudilere; “Siz seçkin bir milletsiniz: İnsanları yönetmek üzere Allah sizi görevlendirdi. Dünyaya siz hakim olacaksınız. Tek devlet olarak dünyayı siz idare edeceksiniz.” diyor. İşte bu amaçlarına ulaşmak için 1500’li yıllardan, yani Amerika’nın keşfinden beri “Yahudi Sermayesi” dünyada tek sermaye devletini kurma peşindedir. Engel olarak gördüğü dini, mülkiyeti, aileyi ve milliyetçiliği yok edip dünya tek devletini kurma peşindedir. Marks bunun teorisini geliştirmiştir. Derebeylikler ortadan kalkmış, krallıklar yok edilmiş, cumhuriyetler yıkılmış, kilise çökmüştür. Şimdi istenen ulus devletlerin yok edilmesidir. Dünya’daki küçük ve orta sermaye yok edilecek, büyük tekel fabrikalar “Sömürü Sermayesi”nin olacak, bütün insanlar onun işçileri olarak çalışacaklardır. Hedef budur.

Küçük ve orta sermayeyi ortadan kaldırmak için önce sosyalizmi icat etti ve devlete halkın elinden zorla mallarını aldırdı. KİT’leri oluşturdu. Şimdi onları orta sermayeye peşkeş çekmektedir. Bu orta sermaye paravan firmalardır. Hepsinin arkasında Yahudi sermayesi vardır. Özelleştirmeyi tamamladıktan sonra da bu orta sermayeyi yok edecektir. “Sömürü Sermayesi” eskiden derebeylikleri ortadan kaldırmak için krallıkları destekledi, sonra cumhuriyetlerle kralları yıktı.

“Yahudi Sermayesi” bu oyuna yeni başlamadı. 1950’den beri Almanya ve Japonya’daki bütün fabrikaları devraldı. Şimdi Almanya ve Japonya’da çalışan fabrikaların tamamı Yahudi sermayesinindir. Görünürde Alman ve Japon adlarını taşıyorlar, ama asıl sahipleri Yahudilerdir. Bu işi dünyada tamamlamak istiyor. İşte “ÖZELLEŞTİRME HİKÂYESİ” budur. Devletin imkânlarını “Yahudi Sermayesi”ne aktarma operasyonudur. İnsanlar onun fabrikalarında onun ırgatı olarak çalışacaklardır.

Türkiye için biçilen kader sadece bu da değildir. Başka ülkelerde fabrikalar devralınıyor, birleştiriliyor ve çalıştırılıyor. Sahibi Yahudiler ama çalışanlar o ülke halkları. Türkiye’de ise özelleştirildikten sonra bu fabrikalar yani KİT’ler kapatılıyor. Türkiye fabrikasız ve işsiz bırakılıyor, iç ve dış borçlarla yaşatılıyor. Böyle giderse, bir gün borcu da keserek iç isyan çıkartacak, böylece Türkiye’yi yıkacaktır. Halkını soykırımına uğratacaktır. Böylece Türkiye’de Bizans ve Pontus imparatorlukları geliştirilecektir. Doğuda Kürt devleti oluşturup İsrail’in sömürgesi yapılacaktır. Türk halkı ise imha edilecektir. Türkiye’deki bütün fabrikalar Yahudi taşeronu firmalara devredilecektir. Bunun için seçilmiş 10-12 taşeron firmalar vardır. Oyun onlar aracılığıyla oynanmaktadır.

Yol bir defa açılmaya görsün. Türkiye’yi yıkmakla görevlendirilmiş özelleştirme kurumu teker teker ülkenin varlıklarını yok edecektir.. Böylece zavallı şimdiki Maliye Bakanı yarın DP Hükümeti Maliye Bakanı Polatkan gibi sehpaya gidecektir. Sermaye daima bir taşla iki kuş vurur. Bu zavallı AKP yöneticileri niye düşünmüyorlar? Menderes niçin asıldı? Polatkan niye asıldı? Zorlu niye asıldı? Onlar bunlardan daha Batıcı değiller miydi? Batı adamı kullanır, kullanır; sonra işi bitince de çul gibi atar!..

“Yahudi Sermayesi”nin bu planları devletleri yıkacak, ekonomileri çökertecektir. Çünkü “faizli sistem”in yıkılması mukadderdir. Elbette günü geldiyse yıkılacaktır. Ama Yahudi sermayesi dünya tekel devletini kuramayacaktır. Büyük sermaye tekelleşecektir, ama bu arada Türkiye’de ve dünyada “Halk Sermayesi” gelişmektedir. Yarın Türk halkı PETKİM mamullerini küçük küçük atölyelerde üretirse hiç şaşırmayın. Türkiye’de “Halk Ekonomisi” tekel ekonomiden çok daha büyüktür. Krizler o sebeple Türkiye’yi yıkmıyor. Türkiye ekonomisi onun için iyi gidiyor. Hükümet götürmüyor, millet götürüyor. Dünyada da “Halk Ekonomisi” oluşmaktadır. Türkler Almanya’ya “Halk Ekonomisi”ni götürdüler. Almanya’da 100 binlere varan halk teşebbüsleri faaliyettedir. Nitekim Avrupa Birliği de halk ekonomisini ve KOBİ’leri desteklemektedir.

Bütün bu gerçekler Türkiye medyasında neden yer almıyor? Bu yazıyı kaleme aldığım gün bir gazetede çıkan bir haber bunu açıklar mahiyette. İçişleri eski Bakanı Meral Akşener’in, İstanbul’da verdiği konferansla ilgili haber şöyle son buluyor: “Türk milletinin “bekasının tehlikede olduğunu” savunan Akşener, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye’yi müstemleke durumuna düşürebilmek amacıyla yayın yapılması için sadece bir mihraktan 300 milyon doların girdiğine dair bilgiler var.” (05.10.2003) Dikkat; bu sözleri eski bir İçişleri Bakanı söylüyor.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

“Muhafazakârlık”, Batı ve İslâm

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

AK Parti Genel Başkanı, üç yıl önce “Biz değiştik… Dünya değişiyor, biz de değişiyoruz… Dünyada değişmeyen tek şey değişimdir…” diyerek partisini kurdu.

Değişime “Millî Görüş” gömleğini atarak başladı!..

Aradan üç yıl geçti. Biz yeni değişimler beklerken; dağ fare doğurdu ve karşımıza “değişim” ile hiçbir ilgisi olmayan, hattâ tam karşıtı olan “muhafazakârlık” çıktı!..

Hep söylenir ve bu söyleneni de herkes bilir: Dünya son 100 yılda o kadar çok değişti -ve her gün değişmeye devam ediyor- ki; bilinen insanlık tarihinin başlangıcından 100 yıl öncesine kadar bile dünyamız bu kadar değişmemişti. Peki, “değişim” iddiası ile ortaya çıkan ve her gün bu kadar değişimin yaşandığı bir dünyada, AKP İktidarı “muhafazakârlık” ile ne yapacak ve nereye varacak?!.

Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu yıllarda il yönetiminde yıllarca birlikte çalıştığım, İstanbul Belediye Başkanı olduktan sonra da istediğimde görüşebildiğim “eski dostum” Sayın Başbakan R. Tayyip Erdoğan, “değişim” adına sadece “dostlarını ve danışmanlarını değiştirdi”. Şimdi de “uluslararası danışmanlara danışıyor”!.. Eski dostlarını ve yerli malı düşünce üreten danışmanlarını ise her nedense unuttu!..

AKP’nin İstanbul’da düzenlediği “Uluslararası Muhafazakârlık ve Demokrasi Sempozyumu” (10-11 Ocak 2004) düzenlendiğinden beri, her gün medyada yazılanları dikkatle ve de ibretle izliyorum. İzledikçe, 16.01.2004 günü Millî Gazete’de yazdığım makalemin başlığı aklıma geliyor; “Zavallı AKP!” Neden zavallı?

Organizasyonla ilgili bir ipucunu, “Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı” Prof. Dr. Atilla Yayla’nın makalesinde yakaladım: “LDT bu sempozyuma fikrî katkıda bulundu… “Konuların ve konuşmacıların belirlenmesinde LDT’nin teklifi esas alınarak müzakereler yapıldı ve anlaşmaya varıldı… “Gerek medyada gerekse bazı AK Parti çevrelerinde sempozyumda LDT’nin ve liberallerin ağırlık koyduğu şeklinde bir kanaat oluştu… “LDT olmasaydı, AK Parti kiminle böyle bir işbirliği yapabilirdi, acaba?.. (!) (Ve sonuç:) “Sempozyumun bazılarını rahatsız eden bir veçhesi, AK Parti’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmının bir ölçüde sert olması ve tartışmaların azımsanmayacak bir bölümünün “muhafazakâr demokrasi” kavramının varlığı veya yokluğu etrafında dönmesiydi. Doğrusu bu ikincisiyle ilgili tartışmalar beni yeniden düşünmeye ve fikirlerimi revize etmeye itti…” (Zaman, 17.01.2004)

Zavallı AKP” eski dostlarını unuturken; işte böylesine “yeniden düşünme ve fikirlerini revize etme durumunda kalanlarla çalışıyor!.. Atilla Yayla “muhafazakârlık” sempozyumu sonunda düşünce ve fikirlerinde “değişim” olabileceği sinyallerini veriyor. Buna da şükür. Dua ve dileğimiz; dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Türkiye’yi yöneten AKP’nin de aynı şekilde doğru yolda değişim yaşayabilmesidir.

İsminde “Adalet, Kalkınma, Ak” kelimeleri olan AKP, bu kelimelere dört elle sarılıp düşünceler üreteceğine, Batı dünyasında hâlâ ne idüğü belirsiz “muhafazakârlık”tan medet umuyor. Aslını inkâr etmeye çalışanların bu durumu, -eski bir dost ve bu ülkenin vatandaşı olarak- bizleri çok üzüyor. Sayın Başbakan ve Meclis Başkanı dahil, parlamentoda bulunan milletvekillerinin en az yarısı bizi şahsen tanımak bir yana; 30 yıldır “alternatif düşünce ve sistem” üzerinde çalıştığımızı, 20 bin sayfa “telif eser” yazdığımızı, 10’larca “kitap”, binlerce “makale” yazıp yayımladığımızı, yüzlerce “seminer” yaptığımızı ve hâlen de “her hafta” yapmakta olduğumuzu çok iyi bilirler… Bilirler, ama bizi arayıp sormazlar!.. Neden? Bilinmez!.. Halbuki, bir kısmının kütüphanesinde, en son yazdığımız büyük boy, iki cilt, 1200 sayfalık “İslâm Devlet ve Dünya Düzeni” kitabımız vardır. Olmayanlara da her an ulaştırmaya hazırız.

AKP’li eski dostlara direkt olarak daha fazla dokunmadan, kendilerine en yakın bir gazetedeki makalede yazılanları kısaca hatırlatarak, bugünkü yazımıza son verelim. “ “Muhafazakâr Demokrasi” mi, “İnsanlığın son adası İslâm” diyebilmek mi?” makalesinde, akademisyen gazeteci Yusuf Kaplan diyor ki:

“Her şeyden önce şu: “Muhafazakâr demokrasi” kavramına yüklenen anlamlar son derece muğlak ve çelişkili. İkincisi, bu kavram, yeni bir kavram değil… Unutmayalım ki, bu kavramın modern Batı siyasî tarihinde uzun, karmaşık ve çalkantılı bir hikâyesi var. Üçüncüsü, bu kavram, bizim ürettiğimiz bir kavram değil: Batı’da üretilen kavramlar üzerinden kendimize yeni bir kimlik biçmeye çalışıyoruz. Bu ülkede bugüne dek Batıcıların yaptığı şeyi, yani “Batı’nın gönüllü acenteliği” işini ve işlevini bu kez biz üstleniyoruz. Pes doğrusu! Dördüncüsü de, muhafazakâr demokrasi kavramsallaştırması üzerinden İslâm’ın dün olduğu gibi yarın da bu ülkede, bölgemizde ve hatta dünyada üstleneceği ve oynayabileceği rollerin kısıtlanmasına, sınırlandırılmasına ilişkin adımların atılmaya kalkışılmasıdır. Ki bu çok tehlikeli bir şeydir…

“Ancak burada unutulmaması gereken çok yakıcı bir gerçek var: Osmanlı’nın, dolayısıyla İslâm medeniyetinin durdurulduğu zaman dilimi, aynı zamanda, Batı uygarlığının çok esaslı ve köklü bunalımlar yaşadığı zaman dilimidir… Batı uygarlığı, tam bu zirve noktasında, esaslı ve çok yönlü bir kriz de (çöküş de) yaşamaya başladı. O yüzden Batı uygarlık tarihçileri 1850’lerden sonra başlayan ve şu an içinden geçmekte olduğumuz süreci “bunalımlar çağı” diye tarif ederler…

“Meselenin bir diğer yüzü de, İslâm’ın bu dinamizmi ve kuşatıcılığı ile sadece Müslüman toplumların değil, bütün dünyanın sorunlarını hâl yoluna koyabilecek yegâne din ve dünya tasavvuru olduğu gerçeğinin Batılılar tarafından kavranmış olmasıdır; ki bu durum, Batılıları fena halde ürkütmekte ve o yüzden Batılıların, İslâm’ın yeni bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesini önlemek amacıyla İslâm dünyası üzerine çullanmalarına neden olmaktadır. Batılıların bugün izlediği en tehlikeli stratejilerden biri “muhafazakâr demokrasi” kavramını ortaya atanların açıkça dile getirdikleri “ılımlı İslâm” projesidir… Hedef şudur: İslâm dünyasının küre ölçeğindeki haksızlıklara direnme ve yeni bir medeniyet sıçramasına soyunma girişimleri yok edilmek istenmektedir…

“Batı uygarlığının esaslı bir bunalım yaşadığı ve bu bunalımı tüm dünyaya yaşattığı bir zaman diliminde, bizim yapmamız gereken şey, tam da İslâm’ın dünyaya esaslı şeyler söyleyeceği bir zaman diliminde İslâm’ı protestanlaştırmak değil, İslâm’dan yola çıkarak,… “insanlığın son adası İslâm’dır” diyerek, uzun vadeli, uzun soluklu ve kuşatıcı bir medeniyet projesi geliştirmenin yollarını araştırmaktır.” (Yeni Şafak, 14.01.2004)

Kur’ân diyor ki: “Onlar özlerinde olanı değiştirmedikçe, Allah bir topluluğun durumunu değiştirmez.” (Ra’d[13];11)

 

 

 

***

 

 

 

 

 

ABD – TÜRKİYE ARASINDAKİ IRAK;

YIKMAK KOLAY – YAPMAK ZORDUR

 

REŞAT NURİ EROL

 

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra yani I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı toprakları bölüşüldü. Türkiyeİstiklâl Savaşı”nı yaparak işgallerden kurtuldu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Suriye Fransızlara, Irak ise İngiltere’ye kaldı. II. Cihan Savaşı’ndan sonra bunlara bağımsızlık lütfedildi. Bu ülkelerde Komünist Baas Partisi iktidara getirilerek halk dinsizleştirilmeye çalışıldı. Ancak bu partilerin uygulamalarıyla yapılan büyük zulümlere rağmen başarıya ulaşamadılar. Halk içten ve dıştan yapılan bütün saldırı ve çabalara rağmen dininden vazgeçip ateist olmadı. Aynı devrenin öncesinden başlamak üzere Sovyet halkı da komünistlikle dinsizleştirilmeye başlandı.

Dinsizleştirme hareketlerine karşı faaliyete geçen Müslümanlar hemen her yerde direndi. Zamanla bu direnme faaliyetler çok yönlü gelişmeler kaydetti. Mesela İran’da halk hareketine dönüştü ve İran İslâm Cumhuriyeti oluştu. Sonra Afganistan direnişi sayesinde Sovyetler yıkıldı. Bütün dünyada yeniden dine dönüş başladı. Son olarak da dünya solu çöktü.

Irak ve Suriye yönetimleri ise dünyadaki gelişmelere paralel olarak dine karşı yürüttükleri baskıları mecburen gevşetti.

ABD veya CIA yeni bir deneme yaptı: Irak ile İran’ı sekiz sene çatıştırdı. Batı dünyasını topyekün desteğine rağmen Irak yani Saddam İran’ı yenemedi. Batı, İran-Irak Savaşı sonrasında Irak’a verilen silahları geri almak istedi ve bunun bahanesini gerçekleştirmenin ilk adımı olarak Saddam’ı Kuveyt’e saldırttı. Birinci Körfez Savaşı’nı çıkardı. Sonra Kuveyt’i kurtarma gerekçesiyle bölgeye yerleşti. İki yıl önce 11 Eylül’de Amerika kendi kulelerini bizzat kendisi yıktırdı. Sonra, bizzat kendi yetiştirdiği ve yıllarca beslediği teröristleri bertaraf etme bahanesiyle önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti.

Ne Irak, ne de Afganistan ABD askerî gücüne karşı direnmedi. Kendi adamlarını geri çekerek teslim oldu. Ancak süper devletin askerleri, ne Afganistan, ne de Irak’ı tamamen kontrolü altına alabildi. Hele Afganistan gibi dağlık bir ülkede, sadece şehirlere hakim olabildi. ABD ne Taliban’ı ne de Saddam’ı yok edemedi (veya etmedi)…

 

YIKMAK KOLAY – YAPMAK ZORDUR

ABD Irak’ı işgal etmiştir. Bu işgalle “Saddam Yönetimi”nin bertaraf edilmesi hedeflenmiştir. Bu olay günümüzde tarihin akışına uygun bir olaydır. Allah murad etmese hiç kimse hiçbir şey yapamaz. Her şey sünnetullah çerçevesinde cereyan etmektedir. Bütün dünyada “diktatörlük” yıkılıyor ve insanlık “demokrasi”ye gidiyor. Kanaatimce, bu asrın sonunda yeryüzünde despotik yönetim kalmayacaktır. ABD tarihin kendisine yüklediği misyonu icra ediyor ve yıkıyor. Ancak, yıkmak kolay, yapmak zordur. İşte bütün olanlardan sonra bugün; önce ABD, sonra Irak’ın komşusu olan ülkelerin ve bütün dünyanın önündeki problem budur. Irak yıkıldı. Peki, nasıl yapılacak?!.

Ne dedik? Yıkmak kolay, yapmak zordur. Yıkılanın yerine ne yapılacaktır?

ABD ile onun baş danışmanları İsrail ve İngiltere’nin yıkılanın yerine uygulanmak üzere bir plan ve projeleri var mıdır? Göründüğü kadarıyla yoktur.

Filistin sorununu çözemeyen ve Filistinlilerle bir arada nasıl yaşayacağını ortaya koyamayan İsrailli danışmanlar, Irak bataklığında ABD’ye ne verebilir ki?!.

İngiliz danışmanların yeteri kadar aklı ve sistemi olsaydı, imparatorluktan yani üzerine Güneş batmayan “Büyük Britanya”dan “İngiltere” ada devletine dönüşmez, birkaç asır daha hakimiyetini sürdürürdü. Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı başkalarına himmet ede?!.

 

IRAK’TA YAPILMASI GEREKENLER

Irak yenilmiş bir ülkedir. Yenilen ülke kendi haklarını kendisi savunamaz. İnsanlık camiası bu durumda Irak’ın ve Iraklıların haklarını savunma durumundadır. Nasıl?

  1. Her şeyden önce Irak’ı işgal eden devletlersavaşın maliyeti”ni ortaya koysunlar, sonra haklarının iki mislini petrol olarak alıp çekilsinler. Bundan sonra bu devletler de diğer devletler gibi ve sadece onlar kadar Irak hakkında söz sahibi olsunlar.
  2. ABD’nin Irak’ı işgal ederken dört hedefi vardır:

1. Bölgenin değil, sadece İsrail devletinin güvenliğini sağlamak. 2. Bütün bölge ülkelerine değil, sadece İsrail devletine su temin etmek. 3. Ortadoğu zenginliklerinden sadece ABD ve İsrail adına yararlanmak. 4. Dünyayı Orta Doğu ve Orta Asya şeridi ile ikiye ayırıp dünyada yeni bir denge oluşturmak.

Elbette bir iş yapılırken az veya çok haklı ve tutarlı tarafınız olmalıdır. Aksi halde hiç kimseye durumu anlatıp ikna edemezsiniz. Irak’ı işgal eden ve bölgeye saldıran güçlerin ortaya koydukları hedeflerinde haklı oldukları yanlar vardır. Ancak bunlar bütün dünyada açıkça tartışılmalı ve gerçekler ortaya konmalıdır.

  1. 1. İsrail devletine yeter büyüklükte toprak verilmeli ve Orta Doğu ülkeleri de bu toprakları güvence altına almalıdır. Yoksa bölgedeki bu savaş veya savaşlar hiç bitmez. Bu arada İsrail de Orta Doğu’ya hakim olma sevdasından ve hayalinden vazgeçmelidir. Böyle yapmazsa, İsrail devleti bu bölgede varlığını koruyamaz.

2. Fırat ve Dicle üzerinde bir “Sular Vakfı” kurulmalıdır. Bu sulardan Fırat ve Dicle havzaları dışında bütün Orta Doğu ve Arabistan yararlanmalıdır; bu arada İsrail de yararlanmalıdır. Yoksa çok yakın gelecekte “Petrol Savaşları”nın yerini “Su Savaşları” alacak ve ileride dünyadaki tesirleri açsından çok daha etkin olacaktır. Bu arada İsrail de aklını başına toplamalı, Fırat ve Dicle sularının kendisine ait olduğu veya Yahudilere vaat edildiği iddiasından vazgeçmelidir. Yoksa Yahudilere yine vatansız gurbet yolları ve yılları, hattâ asırları görünür.

3. Orta Doğu ve Orta Asya’nın tabiî zenginlikleri bütün dünyaya açılmalı ve insanlığın hizmetine sunulmalıdır. Bu arada hiçbir ayırım yapılmaksızın isteyen herkes bu bölgelere yatırım yapabilmeli, buralar “serbest bölge” olmalıdır. Bölge devletleri sadece hâsılanın beşte birerlerini vergi olarak almalı, ondan başkasına karışmamalıdır. AB örneği ve uygulamasında olduğu gibi gümrük ve vizeler kalkmalıdır. ABD de buralarda kendisine imtiyaz aramak sevdasından vazgeçmelidir. Yoksa, dünyadaki pek çok hatasının yanında, bu son ama çok büyük hatası onun varlığının sonu olur. Ekonomi, ekonomi içinde kalmalıdır. Artık dünyada silahla ve kaba güç kullanarak para kazanma veya ülkeleri sömürme yollarına son verilmelidir.

4. Orta Asya ülkeleri, Afganistan, İran, Türkiye, Kafkasya, Suriye ve ArabistanSerbest Bölge” oluşturarak doğu ile batı arsında “denge unsuru” olmalıdır. Geliş ve geçişler serbest olmalı, buralarda gümrük ve vize olmamalıdır. Böylece insanlık içinde denge kurulacak, bu arada bütün insanlığa örnek olacak bir uygulama yapılacaktır. Buna karşılık bu bölgelerin bu merkezîlik konumundan yararlanıp gelip geçenlerden haraç kesme sevdası, hele bunu ABD gibi uzak bir ülkenin gerçekleştirmesi veya beş-on milyonluk İsrail ile sağlanması hayal bile değildir. Akılsızlık değilse, tek kelimeyle aptallıktır. Nitekim “İkinci Körfez Savaşı” tüm dünyayı birbirine yaklaştırmıştır. Rusya ve Çin de anlayış olarak Avrupa’nın yanında yer almıştır. Türkiye de bu savaşa asker vermemiştir.

d) ABD Türkiye’den çok güçlü orduya sahiptir. Türkiye’nin askerî ve siyasî bakımdan ABD’ye yardım edecek gücü yoktur. Türkiye kendi iç sorunları ile boğuşmaktadır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni borç bulma değil, borcunu ödemedir. Esasen Irak’ta artık “askerî sorun” yoktur. Irak’ta şimdi “hukuk sorunu” vardır; “yönetim sorunu” vardır. ABD bu sorunu gerçekten samimi olarak çözmek istiyorsa, Türkiye’den “asker” değil “ilim ve din adamı” istemelidir. ABD Türk askerlerini ve siyasilerini Irak’tan uzak tutmalıdır. Çünkü onlar orada çözüm değil, sadece sorun üretirler. Türk din ve ilim adamları ise Irak’a ve Irak halkına barış ve huzur getirebilirler. Hele hele bugüne kadar gösterdiği performans ve yaptığı icraatlarla mevcut AKP Hükümeti ve bu hükümetin Dışişleri Bakanı Gül, mevcut yaklaşım ve anlayışlarıyla kesinlikle bu sorunu çözemezler. Nitekim, bugüne kadar çözüm yolunda en ufak bir ümit kırıntısı bile ortaya koyamamışlardır. Kendilerini tanıyorum. Böyle bir birikimleri yoktur. Bu meseleler de maalesef ‘kervan yolda düzülür’ denecek kadar basit meseleler değildir. Ama kendileri büyüklerine ve bilenlere danışmadan yola çıktıkları gibi; bugün de danışmamakta ısrar ediyorlar. Parti kurdular, hükümet oldular; şimdi de ABD ve yandaşlarının kılavuzluğunda Irak’a doğru yola çıktılar... Kılavuzu ‘Batı’ olanın başı ‘bataklık’tan çıkmaz!..

 

BAZI HATIRLATMALAR VE SONUÇ

Elbette bütün bu yazdıklarım, ABD gerçekten samimi olarak “savaş” değil de “barış” istiyorsa geçerlidir. ABD şunu çok iyi bilsin ki; savaş politikalarını sürdürürse, yıkmak istediklerinden önce kendisi yıkılacaktır. Nasıl yıkılacağını merak ediyorsa, sadece “Sovyetler Birliği”ni hatırlatmamız yeterli olacaktır. Irak bataklığındaki baş ortağı İngiltere de eski “Büyük Britanya”nın nasıl ve neden yıkıldığını, Irak çöllerinde birlikte geçirdikleri boş günlerinde “eski bir askerlik hatırası” olarak anlatabilir. Nitekim, Irak’tan önce başlattığı Afganistan operasyonunda ne kadar başarılı oldu ki, Irak’ta başarılı olabilsin.

Ne demiştik; yıkmak kolay, yapmak zordur…

Son bir hatırlatma daha: Dünya kurulduğundan beri yeryüzünde “dünya devleti/tek devlet” olmadı. Bundan sonra da olmayacaktır. ABD’nin bu “dünya devleti” veya “dünyanın tek süper gücü” olma ham hayalinin gerçekleşmesi sünnetullaha, sosyal kanunlara ve insanlık tarihinin akışına aykırıdır. Yol yakınken, henüz yolun sonuna gelinmemişken, ABD yöneticileri (veya şahinleri) akıllarına başlarına toplamalı ve bu olmayacak sevdadan vazgeçmelidirler. Vazgeçmezlerse, sonuçlarına katlanacaklardır…

Sonuç olarak, meseleye genel olarak ilmî bir perspektiften baktığımızda görürüz ki; a) Batı dünyası “ekonomi ve teknoloji sorunlarını” çözmüştür ve çözmektedir. b) Ama Batı “hukuk ve yönetim sorunlarını” çözememiştir. Şimdilik göründüğü kadarıyla çözecek gibi de görünmemektedir.

Zaten bu derin meseleler birkaç yılda çözülecek veya derinlik kapasitesi elde edilebilecek basit şeyler değildir. Asırların birikimi gerekmektedir. Batı dünyasının bundan sonra kısa zamanda böyle bir birikimi elde etmesi mümkün değildir. İşte günümüz dünyasında yeryüzündeki huzursuzluğun kaynağı budur.

Hukuk ve yönetim”i yeryüzüne mukaddes kitaplar getirmiştir. Bundan sonra da onlar getirecektir. Türkiye’de müsbet ilimin verileri ile bu mukaddes kitaplar ele alınmalı, yorumlanmalı ve “yeni hukuk ve yönetim düzeni” kurulmalıdır.

 

SÖZÜN ÖZÜ:

“AKLINIZ VARSA, TÜRK ASKERİNİ FELLUCE (IRAK) ATEŞİNE ATMAYIN!”

Felluce Büyük Camii İmamı Şeyh Cemal Şakir Mahmut:

“Türklerin aklı varsa, çocuklarını (askerlerini) Felluce (Irak) ateşine atmasın.

Aksi takdirde kefenlerini de beraberlerinde getirsinler.” (Gazeteler)

 

“Kendinizi bir an için ‘Irak halkı’nın yerine koyun; Allah göstermesin, bir gün Türkiye toprakları bir diktatörlük rejimini temizlemek gerekçesiyle dahi olsa, işgal edilse ve ülkemizde asayişin sağlanması için Yunanistan’dan, Gürcistan’dan, İran’dan Ermenistan’dan, İran’dan, Suriye’den vs. ‘asker katkısı’ istense, ister miydiniz.” CENGİZ ÇANDAR (18.09.2003, Tercüman)

 

DÜNYADAN MANZARALAR:

SREBRENİTSA KATLİAMI UNUTULMASIN

Bu satırların yazarı Balkan kökenli, Kosova doğumlu (1950); Babası Kosovalı, Annesi Bosnalı. II. Dünya Savaşı sonrasında, son on yılda bölgede iki büyük katliam ve soykırım yaşandı: Önce “BOSNA” sonra “KOSOVAvahşetleri…

Memleketlerimdeki bu katliam günlerini hatırlıyor musunuz?.. Elbette hatırlıyorsunuz. Ateş her yeri yakar; ama ateş düştüğü yeri daha çok yakar... Yakınlarımız önce “Bosna”da, sonra “Kosova”da bu ateşlerde yanarken, çaresizlik içinde yüreklerimiz yanıyordu…

Vahşet manzaralarını bugünlerde tekrar hatırlayınız... Bu yangınların sözde uygar “Avrupa” kıtasında yandığını hatırlayınız... Evlâd-ı fatihan olarak asırlarca adaletle hükmettiğimiz memleketlerde cereyan ettiğini hatırlayınız…

Balkan Harbi, Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı…

Bütün bu olanlar “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” mısraını veya “Vahşi Batı” kavramını hatırlatmıyor mu? 20. yüzyılın önce başında ve sonra sonunda, Türkiye’nin kuzey-batısında yaşanan vahşet manzaralarını tekrar tekrar hatırlayınız… Şimdi de son yıllarda ve günümüzde yine Türkiye’nin güney-doğusunda yaşanan vahşet manzaralarını, “Irak” ve “Filistin”i düşününüz…

Bütün bunları “SREBRENİTSA KATLİAMI” sebebiyle hatırladım.

Sekiz yıl önce Sırpların, Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kentinde 1995 yılında Müslüman Boşnaklara yaptıkları katliam, Cumartesi günü (20.09.2003) açılan bir anıtla, hafızalardan silinmeyecek bir şekilde ebedileştirildi. Katliamda şehit edilen 8 000 Müslümanın azîz hatırası için inşa edilen anıt mezarın açılışını ABD Eski Başkanı Bill Clinton yaptı. Acılı gözler, Avrupa’da gitmedik ülke bırakmayan Türkiye Başbakanı R.T. Erdoğan veya dünyayı dolaşan Dışişleri Bakanı A. Gül’ü aradı; ama onlar orada yoktu!.. Türkiye dışında ama başka başka yerlerdeydiler!..

Açılışa 20 000 kişi katıldı. Beyaz giysileri içinde kurbanları sembolize eden korodaki gençler, yanık sesleriyle katliamla ilgili eserleri seslendirdi. Açılışın yapıldığı gün, DNA testleri sonucu kimlikleri tesbit edilen 107 kurban-şehit, kılınan cenaze namazı sonrasında (yeniden ve tekrar) defnedildi.

Bütün bunları yeniden hatırlayıp yazmama ne sebep oldu biliyor musunuz?

Anlatayım.

Cenaze namazını kıldıran imam namaz bitiminde “Şehitlerimize hakkınızı helâl ediyor musunuz?” diye sordu. Cemaat “Helâl olsun!” diye cevap verdi. İmam da önce Boşnakça “Helâl olsun!” dedikten sonra; ayrıca bir de Bosna şivesi Türkçesiyle Halal olsun!” dedi.

O duygu seli arasında hiç beklemediğim bu iki Türkçe kelimeyi duyunca, önce tüylerim diken diken oldu, sonra gözlerimde kalan son gözyaşlarım da adeta toptan boşandı… Önce, Balkanlar’da adaletle hükmettiğimiz asırları düşündüm… Sonra, Balkan Müslümanlarının kullandığı bir kavramı hatırladım. Bir Balkan Müslümanına dinini “Ştasi?/Nesin!” diye sorduğunuzda, şöyle cevap verir: “Elhamdulillah Turçin/Elhamdülillah Türküm!” Balkanlar’da “Türk” kelimesi “Müslüman” kelimesi ile böylesine özdeşleşmiştir.

 

ÜSKÜDARLI BİLGE BAŞKAN İZZETBEGOVİÇ AĞIR HASTA

Bosna’nın Bilge Başkanı Aliya İzzetbegoviç, geçtiğimiz 10 Eylül günü evinde aniden bayılmış, düşme sonucu dört kaburga kemiği kırılmış ve hastahaneye kaldırılmıştı. İç kanama geçirdiği anlaşılan İzzetbegoviç’in sağlık durumunun kritik olduğu anlaşılmıştı. Ancak dün (20.09.2003) iç kanamayı kontrol altına alabilen doktorlar, Başkanın durumunun kritik olduğunu belirtmişler.

Bu satırları kaleme aldığım sırada çelişkili haberler geliyor: Başkan öldü!..  Başkan komada!..  Başkan iyileşiyor…

Allah’tan şifalar dilemek ve dua etmek dışında elden ne gelir ki?!.

Bilge Başkan ile yıllar önce Ankara’da Refah Partisi Büyük Kongresi’ni birlikte izlerken, izdiham ve sıcak sebebiyle bunalınca, biraz ferahlamak için salon dışına çıkalım dedi. Baş başa sohbet etmeye başladık… Bosna Savaşı… Balkanlar ve Batı dünyası… Osmanlılar ve Türkler… İslâm dünyası ve dünya düzeni… Konudan konuya geçtik...

Bu uzun ve hoş sohbetimiz esnasında, bir ara İstanbul’da nerede oturduğumu sordu. “Üsküdar’da oturuyorum.” deyince; “Desene seninle çifte hemşeriyiz! Çünkü benim ninelerimden biri İstanbul Üsküdarlı’dır.” dedi.

Üsküdarlı ve Bosnalı Bilge Başkanım! Allah acil şifalar versin…

 

DÜŞÜNDÜREN SÖZLER:

“Zincirlerinden kurtulmayı düşünmeyen forsalar,

o zincirleri hak etmiş demektir.”   VOLTAİRE

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Dünyanın merkezi konumundaki Ortadoğu kilidinin anahtarı Kıbrıs… Dünyadaki benzersiz stratejik konumu sebebiyle Akdeniz’de tabiî bir uçak gemisi gibi duran Kıbrıs… Çağın süper gücü tarafından mutlaka hakim olunması gerektiğinden, AB ve ABD ile olan ilişkilerinde Türkiye’nin bir numaralı meselesi Kıbrıs… Türkiye’yi Irak işgalinde mutlaka devreye sokmak isteyen ABD’nin İncirlik ısrarı sürerken, ABD’nin bir numaralı müttefiki İngiltere’nin iki askerî üssünün bulunduğu ve her ne hikmetse kullanmadıkları Kıbrıs… Başbakan R. T. Erdoğan’ın bu ay sonunda ABD’ye yapacağı ziyaret esnasında; 24 Ocak’ta Kofi Annan’la, 28 Ocak’ta ise Bush’la yapacağı görüşmelerdeki ilk madde Kıbrıs

“Ana vatan… Yavru vatan… Vatan borcu…” dendiğinde, hep bizzat yaşadığım hatıralarla birlikte hatırladığım Kıbrıs… 1977-79 yıllarında, Isparta Eğridir Dağ Komando Okulu’nda başladığım askerliğin, 14 aylık kıta hizmetini yedek subay olarak 28. Tümen Karargâhı’nda yaptığım Kıbrıs… Lefkoşe, Magosa, Girne, Güzelyurt başta olmak üzere, bütün şehirlerini ve bazı köylerini gezip halkıyla yakın dostluklar kurduğum, askerlik sonrasında da defalarca ziyaret ettiğim Kıbrıs… Başta Şeyh Nazım Kıbrısî, Mimar Prof. Hüseyin Ateşin ve diğer Kıbrıslı dostlarımla geçirdiğimiz hafta sonlarında, nice unutulmaz hatıraları barındıran Kıbrıs… “Kıbrıs Meselesi” Türkiye ve dünya gündemine her düştüğünde, hizmet edebilme duygularımın depreştiği Kıbrıs

Kıbrıs; Türkiye’nin AB, ABD ve BM görüşmelerinde, yukarıda çok kısa olarak özetlediğim özelliklerinden dolayı, her zaman bir numaralı maddesi ve meselesi. Bu mesele çözüme kavuşuncaya kadar da hep böyle olmaya devam edecek. Bundan dolayı Türkiye’nin bir an önce bu meseleden kurtulması gerekiyor. Çözüm çorbasında bizim de tuzumuz olsun diye, “Annan Planı”na karşı “Alternatif Kıbrıs Anayasası” önerisini sunuyorum.

 

 

ESAS MADDE

Madde 1- “Kıbrıs Cumhuriyeti”, Türkiye Cumhuriyeti ve İngiliz Britanya Krallığı devletlerinin garantörlüğünde “bağımsız bir il”dir. “Bağımsız Kıbrıs İli”nin dış güvenliğini garantör devletler sağlarlar. Buna karşılık bu devletler Kıbrıs’ta birer ülke bucaklarını kurma hakkına sahip olurlar. Deniz kenarlarında seçilecek bu bucaklarda her birinin büyüklüğü adanın yüzde birinden fazla olamaz. Kıyı uzunluğu mesahanın kare kökünden fazla olamaz. Bu yerleri garantör devletler kendileri için kendileri seçer. “Bağımsız Kıbrıs İli”ni dış ülkelerde garantör devletlerin elçilikleri temsil eder. Bir ülkede hangi garantör devletin “Bağımsız Kıbrıs İli”ni temsil edeceğini o ülke yönetimi tesbit eder. Kıbrıs’ta da o ülkenin temsilcisi o garantör devletin elçiliği olur. Kıbrıs’ta yalnız garantör devletlerin elçileri bulunur. Garantör devletler Kıbrıs’ın iç işlerine karışamazlar. Garantör devletler kendi bucaklarının topraklarını başka devletlere kullandırabilirler.

 

BUCAKLARIN KURULMASI

Madde 2- “Bağımsız Kıbrıs İli” yüze yakın “bağımsız bucak”tan oluşur. Bucak kurmak isteyen en az orta öğrenimi görmüş beş ile on arasındaki Kıbrıs vatandaşı kendilerine bir başkan ve bir merkez seçerler, bucak anayasasını yaparlar ve bucak kuruluşunu gerçekleştirmek için garantör devletlerden birine baş vururlar. Garantör devlet bir kurucu atar ve kuruluş masraflarını yüklenmiş olur. Kuruluş tamamlanırsa masraflarını kurulan bucaktan alır. Tamamlanmazsa, masrafları kendi bütçesinden yapmış olur. Diğer iki garantör devlet bu kurucuya birer üye verirler. Üç ay içinde Kıbrıs halkına kurulacak bucağın kurucuları, anayasası ve bucak merkezinin yeri duyurulur. İsteyen Kıbrıslının kendi adına ve velisi oldukları kimselerin oy kullanması istenir. İsteyen vatandaşlar adresleri ve adları ile kurucuya aşağıdaki taahhütten birini yapar:

“Filan kimsenin filan yerde, şu tarihte açıkladığı anayasa ile kurulacak bucağa katılmak istiyorum. Bulunduğum yerin dışında da olsa o bucağa göç edeceğimi taahhüt ediyorum.”  Veya;

“Filan kimsenin filan yerde şu tarihte ilân ettiği anayasaya göre kuracağı bucağa katılmak istemiyorum. Bucak içinde kalsam bile oradan ayrılmayı taahhüt ediyorum.”

Bu taahhütleri yapmayan kişiler, nerede kalırlarsa kalsınlar, rıza göstermiş olurlar.

Üç ay içinde gelen yazılara dayanılarak kurucular, seçtikleri merkezin çevresinde sınırlarını çizerler. Çizdikleri bu sınır içine dışarıdan göç edenlerin sayısı eklenir, dışarıya gideceklerin sayısından çıkarıldığında oradaki nüfusun sayısı 3 bin ile 10 bin arasında olursa bucakları kurulmuş olur. Bu durum kurulmuş başka bir bucağın nüfusunu 3 binden aşağı düşürmemelidir.

Bucaklar bağımsız olup, istedikleri dilde sekiz yıllık ilk öğrenimlerini yaparlar. Bu öğrenim “Bağımsız Kıbrıs İli”nde geçerlidir. Kendileri yasalarını anayasalarına göre kendileri yaparlar. Yönetimi kendileri oluştururlar. Bucak yönetiminin izni olmadan ilin silahlı güçleri bucağa giremez.

 

İL YÖNETİMİ

Madde 3- Kıbrıs, Türkiye veya İngiltere’de geçerli yüksek tahsil diplomasına sahip her Kıbrıslı, Kıbrıs’ta halkın ilmî temsilcisi olabilir. 15 yaşını doldurmuş her Kıbrıslıya bir “ilmî dayanışma ortaklık belgesi” verilir. Ad ve soyadları ile adreslerini doldurup kurucu adaylardan birinin temsilcisine verirler. Tüm ortakların 200’de birini ortak eden “Kıbrıs İl Meclisi Üyesi” olmuş olur. Bir temsilci tüm üyelerin 50’de birinden fazlasını temsil edemez. En az 5, en çok 20 temsilci birleşerek bir “ilmî dayanışma ortaklığı”nı kurmuş olur. İlmî dayanışma ortakları ilmî şûra oluşturur ve bir il başkanını sıralama usûlü ile seçerler.

 

İLÇELERİN TEŞKİLİ

Madde 4- Başkan 5’ten az, 20’den fazla olmamak üzere bucakları birleştirerek onlara hizmet verecek bir ilçe merkez bucağını seçer. Bunlardan biri devlet merkez bucağı olacaktır. Bu bucak Lefkoşe’de olacaktır. Çevre ilçelere birer yönetici atar. Yöneticinin yedek subaylığını yapmış olması şarttır. Yöneticiler kendi ilçeleri dışındaki ilçelerden kendilerine siyasi dayanışma ortakları kaydederler. Bunlar iç güvenliğin sağlanması için bu ilçede hizmet vermek zorundadırlar. Bu hizmete katılmak istemeyenler bedel öderler. Bedelin miktarını başkan duruma göre belirler. Bedel değişse bile eski bedellilerin bedelleri değişmez. Kendisine tüm güvenlik hizmetine katılanların sayısının en az %5’i kadar güvenlik hizmeti ortağı bulmuşsa, yöneticiliği kesinleşmiş olur. Altı ay içinde yöneticiliğini kesinleştirmeyenlerin yöneticiliği düşer, başkan başka yönetici atar. İki sene içinde tüm yöneticilerin yöneticilikleri kesinleşmiş ise kendisinin de başkanlığı kesinleşir. Kesinleşmezse başkanlığı düşer, ilmî şûra yeni başkan atar. İlçe yöneticileri siyasî şûrayı oluştururlar.

 

YARGI

Madde 5- İlmî Şûra üyelerinden her biri üçer hakimi aday gösterir. Siyasî Şûra üyeleri sıralayarak 20 yüksek hakemi seçerler. Bunlardan her biri ilçelerde birer hakem atar. Halk bu hakemleri kendilerine hukuk danışmanı olarak seçer. Bir kimsenin bir ilçede hakemlik yapabilmesi için ora halkının en az beşte birinin danışmanı olması şarttır. İlçede hakemlerinin hakemliğini kabul ettiren il hakeminin hakemliği kesinleşir. Yüksek tahsilli olanlar il mahkemelerinde, halk bucak mahkemelerinde yargılanır. Hakemler ilçe merkez bucağından seçilir. Hakemler arasından davacı bir hakem, davalı bir hakem seçer, baş hakemi de hakemler seçerler. Hakemlerin kararları kesindir. Başka hakemler nezdinde hakemler aleyhine dava açılabilir. Garantör devletlerin taraf olduğu yargılamada hakemler o ülkenin yüksek hakemleri arasından seçilebilir.

 

YASAMA

Madde 6- Yasalar başkanın başkanlığında toplanan İlmî Şûra tarafından yapılır. Son söz başkanındır. Şûra üyeleri hakemlere gidip iptal ettirebilirler. Meclis’in ittifakı ile alınmış kararlar ancak Meclis’in ittifakı ile değişebilir.

 

HÜKÜMET

Madde 7- Başbakanı Devlet Başkanı atar. İlmî Şûra üyelerinden birinin iddiası ile hakemlere gidilir. Yargı kararı ile başarısızlık ve suçlu olma sebebiyle düşürülebilir. Bakanların yarısını İlmî Şûra, yarısını da Siyasî Şûra sıralama usûlü ile atar. Başkan oy kullanmaz. İlçelerde her bakanlığı temsil eden sorumlular vardır, bakanlar atarlar. Hizmetlileri ilgili bakanlıkları seçen şûralar seçerler. Bakanları yalnız şûra üyeleri denetleyip yargıya gidebilir. Hizmetlileri ise Meclis üyeleri denetleyip hakemlere gidebilir. Başarısızlık veya suç hâlinde görevden alınabilir. Mevzuata aykırı kararlar iptal edilir.

 

SONUÇ

Madde 8- Adada çıkacak her türlü anlaşamazlıklar hakemlerden oluşan yargı tarafından çözülür. Garantör devletler de ancak hakemlere gidebilirler. Taraflar garantör devlet iseler, yüksek mahkemelerinden birini hakem olarak seçebilirler. Baş hakemin Kıbrıs il hakemlerinden olması şarttır. Kıbrıs ilinin Avrupa Birliği içindeki durumu, diğer ülkelerle olan ilişkileri statüsündedir.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

“TÜRKİYE ÇOK BÜYÜK!”

(PAR-ÇA-LAN-MA-LI!)

 

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

 

Geçen ay 15-16 Ocak günlerinde, ülkemize iki günlük resmî bir ziyaret gerçekleştiren Avrupa Komisyonu Başkanı (ve eski İtalya Başbakanı) Romano Prodi, açık ve net açıklamalar yaparak gelip gitti.

AB liderleri, istedikleri reformlar ve dış politika konularında son derece tavizkâr buldukları AKP Hükümeti’ne bir jest yapmak amacıyla, Başkanları Prodi’yi gönderdiler. Nitekim Prodi, önce, alkışlarla karşılanan TBMM’de yaptığı konuşmada: “Türk Hükümeti’nin fevkalade başarılarını ve parlamentonun benzersiz reformlara vesile olmasını alkışlıyorum, ancak bunların sistematik ve etkin bir şekilde uygulanmasının daha zorlu bir görev olduğu da açıktır.” dedi. Sonra, bir Türk televizyonunda yayımlanan beyanatında baklayı ağzından çıkardı: “Bazıları Türkiye’nin Hıristiyan bir ülke olmadığı için AB’ye alınmayacağını öne sürdüler. Bu doğru değil. Türkiye’nin sorunu çok büyük olmasıdır.

Doğru; Türkiye çok büyük! Nitekim, büyümeye de devam ediyor... 31 Ocak 2004 tarihli bir haber diyor ki: Avrupa Konseyi’nin üye ülkelerde 2003 yılındaki demografik gelişmelerle ilgili hazırladığı rapora göre; Avrupa’da doğum oranının, ölüm oranın üzerinde olduğu tek ülke Türkiye. Evet, nüfus olarak Türkiye büyüyor; Avrupa ülkeleri ise küçülüyor… Ama Türkiye’yi yönete(meye)nler maalesef bu büyüklüğü değerlendiremiyor…

Doğru; Türkiye çok büyük! Her an daha da büyüyebilir... Hattâ, Erbakan gibi bir liderin yönetiminde birkaç yılda “süper güç” olabilir. Nitekim “Refah-Yol Hükümeti” devam etseydi, Türkiye bugünlerde süper güç olmuştu bile. Nitekim Osmanlı da Türkiye’den daha büyüktü; önce “parçalandı”, sonra “yutulup yok edildi”!.. Şimdi Türkiye de aynen Osmanlı gibi önce parçalanmalı, sonra yok edilmeli!..

Doğru; Türkiye çok büyük! Her an daha da büyüyebilir… Bir an önce bu büyüme engellenmeli. AB ve ABD bu konuda işbirliği yapmalı. Bush-Blair-Berlusconi’den ya da ABD-AB-BM’den oluşan “şer üçgeniŞaron’un yani “Siyonizm”in emrinde olmalı. Bu liderlerin ülkeleri küçük(!); ama, Türkiye çok büyük! AB küçük, büyümeli; ama, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Türkiye çok büyük! Irak”tan başlayarak önce parçalanıp küçülmeli, sonra

Doğru; Türkiye çok büyük! Her an daha da büyüyebilir… Özal 13 yıl önce “bir koyup üç alacaktı!”… Tayyip Erdoğan 13 ay önce gittiği ABD’ye yeniden gitti ve “cesaret ödülü” ile “fahrî doktora” taltifiyle karşılandı!.. Neden? Neyin cesareti? Neyin doktorası? Türkiye’nin hangi önemli sorunu çözüldü? TBMM tezkereyi reddetmişti. Şimdi TBMM, Meclis Başkanı ve Milletvekilleri yani “TÜRK MİLLETİdevre dışı bırakılıyor… Bunu yapmak “cesaret” ister…

Doğru; Türkiye çok büyük! Her an daha da büyüyebilir… Maazallah, Türkiye şayet Erbakan gibi bir liderin yönetimine geçerse; gelişmekte olan ülkeleri bir araya getirip “Yeniden Büyük Türkiye”nin önderliğinde “D-8”leri oluşturur ve böylece “Yeni Bir Dünya” kurulur… Bu engellenmeli. Nasıl? Önce “Kıbrıs” ve “Kuzey Irak” (yani “Kürdistan”) tavizleri alınmalı… Sonra…

Son bir haber: Geçen hafta güvenilir bir kaynaktan aldığım bilgiye göre, “AKP Hükümeti”nin iktidarda olduğu 2003 yılında Türkiye’nin borçları 52 MİLYAR DOLAR artmış!.. Ülke bu artışa daha kaç yıl dayanabilir?.. Asıl önemli olan husus; AKP Hükümeti’nde, bu artışı durdurma veya borçları ödeme konusunda hiçbir niyet bile görünmüyor!

Sözün Özü ve Sonuç: Mehmed Âkif’in şiiri 100 mısradan oluşuyor ve Hazreti Peygamber’in bir Hadis-i Şerifini tefsir ediyor. Buraya sadece son 16 satırını aldım. Sözün özü olan “şiir” ve Mehmed Âkif gibi bir “şair”in uzun şiirindeki sadece bu son bölüm; değil o günleri, günümüzdeki durumu bile ne kadar güzel tasvir edip özetlemiş:

Artık ey millet-i merhûme, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü çan?

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamber-i zîşânın ilâhî sözünü.

Türk Arapsız yaşamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz başbaşa; zira sonu hüsrân-ı mübîn,

Ne hükûmet kalıyor ortada, billâhi ne din!

Medeniyet!” (Batı) size çoktan beridir diş biliyor;

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûrîde (karışık) siyaset, ne bu fâsid dâva?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz…

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki evet, Arnavudum…

Başka bir şey diyemem… İşte perîşan yurdum!..”

(21 Şubat 1913)   Mehmed Âkif ERSOY

Dikkat buyurun! Bu mısraların yazıldığı tarih, 21 Şubat 1913. Aradan tam 90 (doksan) yıl geçmesine rağmen, değişen bir şey yok! Düşman, aynı düşman, düşmanın hedefi aynı hedef; önce “parçalamak”, sonra “yutmak” diliyor!.. Batı karşısındaki gaflet siyaseti (AKP siyaseti) ise, yine aynı siyaset!.. O tarihlerdeki “Balkan Harbi” sebebiyle “perişan” olan genel olarak Balkanlar, özel olarak Arnavutluk, Bosna, Kosova ve de Türkiye aynen o günlerdeki gibi bugün de yine perişan!.. Ayrıca, bugün bu perişanlığa Irak ve Filistin ilâve edilmiş. Sırada Suriye, İran ve Türkiye var…

Doğru; Türkiye çok büyük! Türk Milleti uyanırsa, her an daha da büyüyebilir…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

TÜRKİYE’Yİ KİM(LER) YÖNETİYOR?

 

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

 

Şoför arabayı kullandığı zaman öne, sağa, sola ve arka yanlarına bakar. Kulağı gelecek ses üzerindedir. Eli direksiyondadır. Bir ayağı frende, bir ayağı gazdadır. Gerektiğinde frenden ayağını çeker ve debriyaja basar. Sağ eli sık sık vites koluna gider. Bu durum yalnız arabalarda değil, TIRlarda böyle olduğu gibi; gemilerde, trenlerde ve uçaklarda da böyledir.

Şimdi akıllı biri çıksa ve dese ki; “Bu böyle olmuyor! Büyük arabalarda işbölümü yapalım, değişik şoförleri koyalım; mimi direksiyon kullansın, kimi frene bassın, kimi yana baksın, kimi vitesi değiştirsin! Böylece araba daha iyi gitsin!” İnsanlar böyle bir araba yapsalar o araba veya araç yürür mü?

İşte bu sebepledir ki siyaset ilminde kabul edilmiş temel kural vardır; “İktidar tecezzi etmez.” yani “Devlet parçalanmaz.” Devlet bir bütündür ve tek merkezden yönetilir.

Peygamberler hep birer kişi olarak gönderildiler. İki peygamber birlikte iş görse bile daima diğeri ona vezir olmuştur. Nitekim Hz. Harun Hz. Musa’ya sadece vezir olmuştur. Osmanlı padişahları bunun için sadrazamları “vekil-i mutlak” yapmışlar ve “Mühür kimde ise Süleyman odur!” demişlerdir. Devletin daima bir mührü olmuştur. Mustafa Kemal’in ilk üç temel kurallarından biri “Vahdet-i Kuvva” yani “Kuvvetler Birliği”dir. 1924 Anayasası da bu temel kurallara dayanarak hazırlanmıştır.

YÖK Başkanı Prof. Teziç “İki iktidar var; bir siyasi iktidar, bir de devlet iktidarı!” demiş.Yalan söylememiş, aksine korkunç gerçeği ifade etmiştir. Bunun manâsı nedir? Demek ki günümüz Türkiye’sinde önce “Vahdet-i Kuvva/ Kuvvetler Birliği İlkesi” bertaraf edilmiştir. Bu durumda ülkeyi iki veya daha fazla şoför yönetiyor demektir. Direksiyon bir şoförde, fren ve debriyaj başka bir şoförde! Bunun anlamı “Türkiye yıkılıyor” ve ya uçuruma yuvarlanıyor demektir. Ayrıca, Prof. Teziç ne demek istiyor? İki iktidar var; biri siyasi iktidar, diğeri de dış güçler veya onlara bağlı derin devlet iktidarıdır!.. 1950’den beri Türkiye’de iktidar parçalanmıştır. Bu sebepledir ki devlet iyi yönetilemiyor. İyi yönetilmeyen bir yerin sonu da bellidir. Şimdi, tesbit edebildiğimiz kadarıyla, Türkiye arabasını sürmeye çalışan şoförleri yani güçleri kısaca anlatalım.

1. GÜÇ: GİZLİ ELLER (DERİN DEVLET!). Türkiye’de siyasi iktidar siyasi partilerden oluşmaktadır. Meclis’te milletvekilleri vardır. Türkiye Büyük Millet Meclisi mevcuttur ve Cumhurbaşkanı’nı o seçmektedir, Hükümeti o oluşturmaktadır. En yüksek organ odur. Anayasal iktidar onundur. Ancak, TBMM iktidar olamamaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi devre dışı olunca onun seçtiği Cumhurbaşkanı devre dışıdır, Hükümet de devre dışıdır. Devleti gizli eller yönetmeye çalışmaktadırlar. Çözüm olarak, önce siyaseti tek iktidar hâline getirmeliyiz. Bu Türk istiklâlini ve cumhuriyetini korumak içindir.

2. GÜÇ: DIŞA BAĞIMLI SERMAYEDİR. Türkiye’de oluşmuş ikinci güç ise “dışa bağımlı sermaye gücü”dür. Anayasada hiçbir yeri olmadığı halde, dışarıdan desteklendiği için kapalı locaları ile güçlü bir şekilde örgütü olmakta, ekonomiyi ellerinde tuttukları için de etkin olmaktadırlar. Odalar Birliği ve Sendikalar vardır. Bunların hepsi sermayenin elindedir ve oyuncak konumundadırlar. Türkiye henüz bu sorunu çözememiştir. Bu sebepledir ki bağımsızlığını da tamamlayamamıştır.

3. GÜÇ: BÜROKRATİK OLİGARŞİ. Türkiye’de oluşmuş üçüncü güç ise “bürokratik oligarşi”dir. Bunlar da siyasi gruplar gibi parça parçadır. Yargıçlar, öğretmenler, mülkiyeliler, din adamları… birer “oligarşik iktidar” olma sevdasındadırlar. Ancak dağınık halde olmaları sebebiyle bunlar sadece sermayeye yem olmakta; siyasilerin de kurbanı olmaktadırlar. Anayasa, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay başkanları sık sık ferman buyurdukları gibi; YÖK başkanları da talimat vermektedirler. Bunlarda çözüm “demokratikleşme”dir.

4. GÜÇ: ORDU. Nihayet dördüncü güç “ordu”dur. Ordu da Meclis gibi meşru ve en yetkili kuruluş olup en güçlü bir şekilde organize olmuştur. Ordunun bir sıkıntısı vardır. Türkiye’de seçilen cumhurbaşkanları orduya komuta edememektedirler. Ayrıca sık sık devlet yönetim olarak uçurumun kenarına geldiği için kapalı ve açık olarak müdahale etmek zorunda kalmaktadır. Sermayenin elinde olan basının şerrinden kendilerini koruyabilmeleri için bazen ulusu acıtmak zorunda kalmaktadır.

Kısaca işaret ettiğimiz bu “kuvvetler ayrılığı” çözüme kavuşturulmalı ve “Kuvvetler Dengesi”ne dönüştürülmelidir. Böyle yapılırsa “siyaset” devlete hakim kılınır… Siyasete “siyasi partiler” hakim kılınır… Siyasi partilere de “halk hakim kılınır” ve sorun çözülür.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Batı ölüyor, yeni medeniyet doğuyor…

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

“Her ümmetin eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu bir saat geçemezler, bir saat geri kalmazlar.” (A’râf[7];34) diyor, Kur’an.

Her topluluk ve medeniyet doğar, gelişir, yaşar, yaşlanır ve sonunda ölür.

Tarihte geçen bütün topluluklara kitaplar ve peygamberler gelmiştir. Değişim ve evrime uyum sağlayamayan topluluklar helâk olup gitmişlerdir.

Medeniyetler için de durum budur. Bin yılda bir yeni medeniyet doğar. Bu yeni medeniyet yeni içtihat ve icmalarla gelişir. Bir gün gelir ve öyle bir durum alır ki, o topluluğun içtihat ve icmaları tamamlanmıştır. Artık sorunları çözemez olur. Bu merhaleye gelen medeniyet ölür.

Topluluk canlıdır, harekettedir, hareket hâlindedir. İnkılâp olur ve yeryüzü yepyeni bir çehreye bürünür. Birkaç asır sonra o eski içtihat ve icmalar yeni ekonomik ve sosyal oluşumlara cevap veremez hâle gelir. Artık yeni içtihatlar da yapılamaz. Çünkü bütün müesseseler eski ilkeler üzerinde kurulmuştur. İşte bu merhaledeki topluluk ve medeniyet için ölüm mukadderdir.

O medeniyet çöker, yerine yeni medeniyet doğar.

Yeni imkân ve bilime dayalı olarak yeni içtihatlar ve icmalar başlar.

Biz eğer Kanuni Sultan Süleyman devrinde dünyaya gelseydik ve bugün yaptığımız içtihatları yapsaydık, bunlar hiçbir işe yaramazdı. Çünkü eski medeniyet çağının süper gücü olarak hâlâ dimdik ayakta duruyordu. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca, yaşlanmış olan İslâm Medeniyeti ortadan kalktı. Şimdi biz yeniden icma ve içtihatlara başlıyoruz. Birkaç asır sonra, bugün yeniden yapmaya başladığımız içtihatlarla en yüksek seviyeye ulaşacak ve bu içtihatlarımız III. milenyumun bin yıllık büyük medeniyetini oluşturacaktır. Ama günü gelince o da yaşlanacak ve çökecektir.

Bin yıl sonra bizim gibi mü’minler bir araya gelerek yeniden içtihatlara başlayacaklardır. Onlar da bizim gibi sahabe ve eski müçtehitleri örnek alacaklar, ama bizim yaptıklarımızdan da yararlanacaklardır.

İşte bu âyet (A’râf[7];34) bu genel değişim ve evrim kanununu ifade etmektedir.

Bir çocuk doğar, büyür ve 15 yaşında “ergenlik çağı”na erer. İnsanın “verimli çağı” bundan sonra başlar. İnsan bu verimli çağı için var edilmiştir. 63 yaşından sonra yaşlanmaya başlar. Onun bundan sonraki görevi tecrübelerini yeni nesle aktarmaktan ibarettir. Allah onları onun için yaşatmaktadır.

İnsanlık da aynen bir insan gibi doğmuştur, gelişmiştir, yaşamaktadır... İnsan kendi iradesi ile yaşayan bir varlıktır. Ama bu iradesini tam olarak ancak Kur’an’ın nüzûlünden sonra kullanmıştır. Çünkü Kur’an’dan önce içtihat yoktu. İçtihat müessesesi Kur’an ile gelmiştir.

İnsanın içtihat yapabilmesi için ona bu yolu gösteren rehberlere ihtiyaç vardır. Bu rehberler “peygamberler”dir. Kur’an “Size resuller gelecektir.” (A’râf[7];35) diyor.

Hz. İbrahim insanlara “ilmi”, Hz. Musaşeriatı”, Hz. Davutekonomiyi”, Hz. İsadini” öğretti; Hz. Muhammed (s.a.v.) ise bunları birleştirdi ve bir bütün olarak birlikte uygulayarak insanlığa sundu.

Mezopotamya’da başlayıp günümüze kadar gelen yolculuk, insanlığın yolculuğu, medeniyet yolculuğu, peygamberlerin el tutmasıyla olmuş ve peygamberlerin her biri insanın ve insanlığın bir tarafını yüceltmişlerdir.

Kur’an diyor ki: “İşte onlara kitaptan nasipleri ulaşacaktır.” (A’râf[7];37)

Bunun anlamı şudur. Bu kitapta, bu kitabı tekzib edenlerin de nasipleri vardır. Önce tekzib ettiklerinden dolayı başlarına gelecekleri bu kitap onlara bildirdiği için nasiplerini alacaklardır. Kur’an’ın Allah kitabı olduğunu tekzib edenler başlangıçta kahir çoğunluktu. Müslümanlar Mekke’de (Mekke Döneminde) önce 6 yılda 40 kişiye oldular… Sonra 7 yılda 150 kişiye vardılar… Ondan sonra Medine’de (Medine Döneminde) ve daha sonrasında binlere, yüz binlere, milyonlara ulaştılar… 100 yılda 100 milyona vardılar… 1000 yılda milyar oldular…

İnanmayanlar hep yenildi, hep mağlup oldu.

20. yüzyılın dehşetli tanrısızlık yeli tüm dünyayı kapladı. Sanıldı ki, artık dinler çöktü. Yaşlılar ölünce din de biter, dediler. Ama 20. yüzyılın sonunda sosyalizm yıkıldı, sosyalistler artık Tanrı ile savaşmayı bıraktılar. 70 yıllık bir fırtına geldi ve geçti. Sonunda Kur’an’ın dedikleri oldu.

I. Kur’an Medeniyeti yaşlandı ve çöktü, ama şimdi II. Kur’an Medeniyeti’nin filizleri ortaya çıkmaktadır. Bugün Batı dünyasının savunduğu bütün iyilikler hep Tevrat’a, İncil’e ve Kur’an’a dayanmaktadır. Eğer bu kitaplara uymayan kısımlar varsa, onlar yanlıştır ve bir müddet sonra zaten yanlışlığı ortaya çıkacaktır. Sosyalizme bakınız; kitaplara uyan kısımlar doğrudur, doğruluğunu muhafaza etmektedir. Oysa, kitaplara uymayanlar yanlıştır ve yanlışlığı anlaşıldığı için terk edilmiştir. Nitekim, artık solcular da aile düşmanlığını, mülkiyet düşmanlığını, din düşmanlığını, devlet düşmanlığını yapmıyorlar. Bu tür ütopik iddialardan vazgeçtiler. Sosyal dayanışma ise zaten Kur’an’ın öğrettiği ve emrettiği temel değerlerdendir. Yani, kâfirler bile kitaptan nasiplerini almışlardır. Bugünkü Batı Medeniyeti’nin insanlık değerleri Kur’an’dan iktibas edilmiştir. Ne var ki, yalan yanlış, bölük pörçük bir iktibas. Bu yanlış ve eksiklerinden dolayı Batı dünyası çöküyor ve ölüyor...

Çağımız dünyasındaki olaylara işte bir de bu şekilde Kur’an penceresinden bakmak gerekir. Bu pencereden bakabilenler dünyadaki değişim ve gelişmeleri daha iyi değerlendirebilirler.

Vadesi tamamlandığı için “Batı” ölüyor, “Doğu” ise -yeniden- doğuyor…

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Dünya Dilleri Üniversitesi

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Radyo-1 ve TRT-3’te her hafta beş gün yayınlanmaya başlanan “Kültürel Zenginliğimiz” programı “dünya dilleri” konusunu hatırlamamıza vesile oldu.

TRT, Pazartesi Boşnakça, Salı Arapça, Çarşamba Kirmanca, Perşembe Çerkezce ve Cuma günleri de Zazaca olmak üzere, günde yarım saatlik yayınına devam edecek. Ne diyelim? Darısı diğer dillerin başına olsun.

Bugün dünyada konuşulan 2000’e yakın dil vardır. Şimdilik bunları 1000 dil olarak ele alabiliriz. İleride bunların yarısı ölü diller arasında ele alınabilir.

Diller üzerinde yapılan araştırmalar ve denemeler göstermiştir ki, on hanelik bir topluluk dillerini koruyabiliyor. Bunlar bir arada yaşıyorlarsa, dil evlerde konuşulmaya devam ediliyor ve çocuklar da öğreniyor. O halde on bin hanelik bir kent, bütün dünya dillerini konuşan bir kent oluşturabilir.

Dünya dilleri kenti bir “Dünya Dilleri Üniversitesi” gibi kurulabilir. Bu üniversite bir kent şeklinde organize edilebilir. Bu kentte siteler ve bu sitelerde apartman blokları olacaktır. Her apartmandaki bir katta on daire olacaktır. Her apartmanda on kat olacaktır. Böylece yüz blok inşa edersek, on bin hanelik bir kent oluşmuş olacaktır. Her blok için on dönüm düşünürsek, 1000 dönümlük bir yerde böyle bir üniversite kenti sığabilecektir demektir. Bu üniversitede okuyacak olan öğrencilerin çalışacakları yerleri de olmalıdır. Çalışma yerleri için de 1000 dönümlük yer olmalıdır. O halde, 2000 dönümlük bir yerde böyle bir “Dünya Dilleri Üniversitesi” tesis edilebilir. Eğer 10 000 dönümlük yer ayırır, parselasyon yapılır ve arsalar satılırsa; bu satışlardan elde edilecek sermaye ve gelirle, böyle bir üniversite kenti kurmak mümkün olur.

ÜNİVERSİTE KENTİNDE NELER YAPILACAKTIR?

Bu kentin her katına ayrı dil konuşan aileler yerleştirilecektir. Kızılderililer, zenciler, ada ülkeleri de dâhil olmak üzere, dünyadaki bin kadar her dilden aileler getirilecektir. Bunlar bu kent sitelerindeki dayalı-döşeli dairelerde yerleştirilecektir. Buralarda bunlar için inşa edilmiş işyerlerinde iş verilecek, böylece kendileri üretim yapıp geçineceklerdir. Bugün dünyadaki vergi ortalaması yüzde elli civarındadır. Eğer bu üniversite kentindeki işyerlerini “vergiden muaf” tutarsak, bu durumda yarım gün çalışırlarsa geçineceklerdir. Bunların eşleri de çalışacağı için geçinme meselesi çok daha rahat çözülecektir.

Öğrenciler, çalışma dışındaki geri kalan saatlerini öğrenme ve okumaya vereceklerdir.

Dünya Dilleri Üniversitesi öğrencileri, genel kültür dersleri yanında, “Türkçe” ve “kendi dilleri”ni tedris edeceklerdir. Kendi dillerinin öğretmenleri kendi içlerinden olacaktır.

Öğrenciler dil eğitimlerini istenen ve hedeflenen seviyeye çıkaracak, bu sayede “Türkçe’den kendi dillerine - kendi dillerinden Türkçe’ye tercüme” yapmayı öğreneceklerdir.

Bunların kolay ve iyi  “Türkçe” öğrenebilmeleri için “Türk aileleri” ile birlikte olmaları uygun olur. O zaman her kat on değil, yirmi daire olacaktır. On daireye Türk, on daireye de o dilden aileler yerleştirilecektir. Türkler onlara Türkçe, onlar da Türklere kendi dillerini öğreteceklerdir.

Her dil etimolojisi ile öğrenildiği takdirde, o topluluğun tarihini de öğrenmiş oluruz. Dolayısıyla, yeni III. Bin Yıl Uygarlığı oluşurken, tüm insanlığın kültür mirasını da öğrenmiş ve bu mirastan gerektiği gibi yararlanmış oluruz. Çünkü diller bütün dünyanın kültürel zenginliğidir. Bu zenginlikten yararlanmalıyız.

“Dünya Dilleri Üniversitesi”ne 15 yaşını doldurmuş kimseler alınacaktır. Öğrenciler ilk 5 yıl orta öğretim göreceklerdir. Sonraki 5 yıl da üniversite eğitimi verilecektir. Son 5 yılda da doktora çalışması yapacaklardır. Yani, üniversite öğrenimi boyunca Türkiye’de 15 yıl kalacaklardır. Bu arada bir meslek de öğrenmiş olacaklardır. Böylece ülkelerine bir meslekle dönmüş olacaklardır.

Üniversite yıllarında çalışarak bir şeyler artırdı iseler; onunla da bir tezgâh, bir makine ve bilgisayar başta olmak üzere gerekli şeyleri alarak ülkelerine dönecekler ve ülkelerinde iş kuracaklardır. Türkiye’de ailece beraber bulundukları Türkler de Türkiye’de benzer iş kuracaklardır. Bu aileler arasında karşılıklı alışveriş ve haberleşmeler devam edecektir. “Yeni Bir Dünyanın III. Bin Yıl Uygarlığı Projesi” budur.

Dünya çapındaki bu projenin gerçekleştirilmesi için müteşebbislerin olması ve devletin de uygun yerde arsa/ arazi tahsis etmesi sözkonusudur. Türkiye, dünyadaki merkezî konumu, Türk dilinin özellikleri, Türk milletinin ırkçı olmayan tutumu ve daha nice olumlu sebeplerle, böyle bir projenin bir numaralı adayıdır.

Burada tartışılabilecek bir konu vardır. Bir “merkez dil”, yani bütün dillerden Türkçe’ye, Türkçe’den o dillere çevirerek bir “merkez dil” oluşturmak doğru mudur? Yoksa bu dil “Türkçe” değil de, “Arapça” mı olmalıdır? Yahut “Lâtince” mi olmalıdır? Bu konu tartışılabilir ve tartışmaya açıktır.

Türkçe”nin bir özelliği vardır. Yabancı kelimeleri ariyet olarak kullanabilir, ödünç alarak onları değerlendirebilir. “Etmek, olmak, yapmak, kılmak” gibi yardımcı fiillerle Türkçe’nin yapısı bozulmadan yabancı kelime kullanılmaktadır. Bu arada yabancı kelime de yapısını kaybetmez. O halde, yukarıda kısaca söz ettiğimiz bazı özellikleri yanında, bu özelliğinden dolayı da dil olarak “Türkçe” merkez olmalıdır. Ama ilim dilinde Arapça ve Lâtince kullanılmalıdır. Hiç olmazsa bu dillerden birini de lügat olarak öğrencilere öğretmeliyiz.

Bu projede önerilen “ilim dili” öğretme değildir. Maksadımız dünya insanlarının “konuşma dili”ni “merkezî dil”e aktarmadır. “Türkçe” buna diğer dünya dillerinden daha çok elverişlidir.

TRT’nin “Kültürel Zenginliğimiz” adı altında haftanın beş gününde beş dilde başlattığı program, dünya çapındaki kültürel zenginliğimizi hatırlamamıza vesile oldu.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Kültürel Zenginliğimiz

“Teşekkürler TRT!..” RNE

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

I.

“NAŞE KULTURNO BOGASTVO/ KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİMİZ”

TRT’nin “Kültürel Zenginliğimiz/ BOŞNAKÇA” programı, 7 Haziran Pazartesi günü yani birinci gün “Boşnakça” ile başladı. Bildim bileli, izledim izleyeli, bir TRT programını böylesine bir heyecan ve coşku ile beklediğimi hatırlamıyorum. Hevesle bekledim, dikkatle dinledim ve izledim.

İlk günkü program, beni alıp doğduğum topraklara, hayatımın ilk yedi yılını yaşadığım Balkanlar’a, yani Kosova ve Bosna’ya, Boşnakların, Bekir Dedem ve dayılarımın memleketine götürdü… Hatıralar bir bir hayalimde canlandı… Renkli cam televizyonu izledikçe gözlerim buğulandı…

Annem, babam ve yaşlı akrabalarım ile bir araya geldiğimizde, bir anda hiç farkında olmadan gayet tabiî bir şekilde hâlâ üç dilde konuşuruz: Türkçe, Arnavutça ve Boşnakça. Anne dilim Boşnakça, baba dilim Arnavutça, benim dilim Türkçe! Kendim Kosova’da Arnavutça, Boşnakça ve kısmen Türkçe konuşulan bir evde doğdum. Anne memleketim Sancak’ta (Bosna) genellikle yaz mevsimini geçirirdik. “Türkçe”yi yedi yaşımdan sonra Türkiye’de, ayrıca “Almanca”yı yirmi yaşımdan sonra Almanya’da, “Arapça”yı da otuz yaşımdan sonra Arabistan’da yaşadığım yıllarda öğrendim.

“Bir lisan bir insan” sözü bizde çok kullanılır. “Balkanlar”daki kavimlerin çokluğu, çok kültürlülük ve lisan zenginliğini oluşturmuştur. Zamanla Almanya ve Arap ülkelerinde çalışanlarımızla, sülalelerimizdeki bu zenginlik daha da artıp gelişmiş ve genişlemiştir. Çeşitli münasebetlerle bir araya geldiğimiz topluluğumuz kalabalıklaşınca, konuştuğumuz Balkan dilleri yanında Arapça ve Almanca da devreye girer. Ben bunların hepsine “Ademce!” diyorum. Çünkü bütün diller Hz. Âdem’in konuştuğu dilden türemiştir.

Türkiye ve dünya, önce “Bosna Savaşı”, sonra “Kosova Savaşı” veya katliamları ile bu bölgeyi gündemine aldı. Balkanların bu bölgesindeki çok yönlü maddî ve manevî, ekonomik ve sosyal sıkıntılar hâlen devam ediyor. TRT, bu küçük ve mütevazı programı ile de olsa, bu bölgeyi yeniden gündemimize getirmiş oldu. Haftada bir gün de olsa, otuz dakikacık hatırlanmak, hiç yoktan iyidir. Başlangıç olarak yeter!..

Biz Boşnaklar deriz ki; “Bole işta, nego nişta!/ Birazcık şey, hiçbir şeyden iyidir!”

Şimdilik, buna da şükür.

Elbet bir gün sıra bildiğim “Arnavutça” ve diğer dillere de gelir.

“Teşekkürler TRT!..”

 

II.

“SERAUNÂ ES-SEKÂFÎ/ KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİMİZ”

TRT’nin “Kültürel Zenginliğimiz/ ARAPÇA” programının 8 Haziran Salı günkü yayın dili “Arapça” oldu. Gözlerim saatte, heyecanla program saatinin gelmesini bekliyorum. Saat 10.30’da televizyonun başına geçtim. Olacak şey değil. TRT Arapça konuşmaya başladı! Bir yaşıma daha girdim!..

İkinci günkü program, beni alıp Arapça öğrenmek için yedi yılımı geçirdiğim Arabistan’a; Riyad Üniversitesi ile diğer eğitim ve çalışma kurumlarında yaşadığım Arabistan yıllarına götürdü.

Arapça” öğretmek ve öğrenmek için dünyanın dört bir tarafından gelen öğretmen ve öğrenciler… Her biriyle ayrı ayrı kurulan samimi ve yakın dostluklar; daha doğrusu İslâm veya din kardeşliği… Üniversite, yurt, şehir, vaha, çiftlik, çöllerdeki unutulmaz günler ve özellikle geceler… Dünya ile İslâm âleminin manevî merkezi Mekke ve Medine, insan mahşerinin yaşandığı Hac ve umrelerErbakan Hoca başta olmak üzere, diğer dostların nice ziyaretleri… Öğrenci, öğretim üyesi, işçi ve diğer meslek gruplarıyla kesimden çalışanların oluşturduğu ve dertleriyle “yeminli tercüman” olarak yakından ilgilendiğim Türkler… Ayrıca, Avrupa ülkelerinden Avustralya’ya, Türkiye’den Türk dünyasına ve diğer diyarlara kadar, dünyanın her tarafından iş veya Hac ve umre ziyareti için gelen Türkler ve Müslümanlar… Bu ilgi ve ilişkilerde Arap ülkeleri, Afrika ülkeleri ve Afganistan başta olmak üzere, bazı ülkelerin hep ayrıcalıklı yeri oldu; olmaya devam ediyor…

“Arapça” sadece Arapların değil, bütün insanlığın dilidir. Neden?

Bunun nedenlerini açıklamak ayrı bir yazı konusudur. Şimdilik kısaca şu kadarını yazayım:

1. Arapça, Allah’ın Kitabı “Kur’an dili”dir.

2. Arapça, Lâtince ile birlikte insanlığın “ilim dili”dir.

3. Arapça, Kur’an sayesinde kıyamete kadar kökü ve aslı değişmeyecek dünyadaki tek dildir. Dünyadaki diğer dillerden hiçbirinin “Kur’an” gibi böyle bir koruyucu kaynağı ve kitabı yoktur.

4. Arapça, bütün bu önemli özellikleri sebebiyle, geleceğin dünyasında, kıyamete kadar kurulacak medeniyetlerin oluşmasında daima insanlığın “merkezî dili” olacaktır.

Radyo-1 ve TRT-3’teki bu yayınlar her hafta; Pazartesi Boşnakça, Salı Arapça, Çarşamba Kirmanca, Perşembe Çerkezce ve Cuma günleri de Zazaca olmak üzere devam edecek.

Ne diyelim? Darısı diğer dillerin başına olsun. Elbet bir gün onlara da sıra gelir.

Boşnaklar ne diyordu; “Bole işta, nego nişta!/ Birazcık şey, hiçbir şeyden iyidir!”

Şimdilik, buna da şükür.

“Teşekkürler TRT!..”

 

 

 

***

 

 

 

 

 

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA

“YÖNETİM SORUNU”

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Şoför arabayı kullandığı zaman gözünü dört açıp öne, sağa, sola ve arka yanlarına bakar. Kulağı gelecek seslerde, elleri direksiyondadır. Bir ayağı frende, bir ayağı gazdadır. Gerektiğinde frenden ayağını çeker ve debriyaja basar. Sağ eli sık sık vites koluna gider. Bu durum yalnız arabalarda değil, TIR’larda böyle olduğu gibi; gemilerde, trenlerde ve uçaklarda da böyledir. Şimdi akıllı biri çıksa ve dese ki; “Bu böyle olmuyor! Büyük arabalarda işbölümü yapalım, değişik şoförleri koyalım; kimi şoför direksiyon kullansın, kimi frene bassın, kimi yana baksın, kimi de vitesi değiştirsin! Böylece araba daha iyi gitsin!” İnsanlar böyle araba kullanmaya kalkışsalar, o araba veya araç yürür mü? Yürüse bile, nereye kadar yürür?

Dünyada ve Türkiye’de ülke yönetimleri işte aynen böyle birden fazla şoför ile yönetilmeye kalkılıyor.

Süper güç ABD dünyanın dört bir tarafında kolayca işgal ettiği ülkeleri, “yönetim modeli” olmadığı için yönetemiyor. ABD kolayca yıkıyor ama sonrasını yapamıyor. Dünyanın en akıllıları olduklarını iddia eden İsrail oğulları, küçücük devletlerini istikrarlı ve adil bir şekilde yönetemiyor. Ortadoğu, Irak, Afganistan, Balkanlar, Kafkasya, dünyanın diğer ülke ve bölgeleri yönetim sorunu” sebebiyle durmadan kaynıyor. Bu gidişle dünya sürekli olarak kaynamaya ve zaman zaman da önemli “yönetim krizleri” yaşamaya devam edecektir.

Siyaset ilmi”nde kabul edilmiş temel bir kural vardır; “iktidar tecezzi etmez” yani “devlet parçalanmaz”. Devlet bir bütündür ve tek merkezden yönetilir. Dünya ülkelerinde bu “merkez” ilgili ülkelerin “parlamentoları”; Türkiye’de ise “Türkiye Büyük Millet Meclisi”dir. Nitekim Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Türk milletinindir.” demişler ve bu hakimiyetin de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temerküz ettiğini açıklıkla belirtmişlerdir.

Peygamberler Hz. Âdem’den Son Peygamber’e (s.a.v.) kadar hep birer kişi olarak gönderildiler. İki peygamber aynı dönemde yaşasa ve birlikte iş görse bile, daima diğeri ona vezir olmuştur. Nitekim Hz. Harun Hz. Musa’ya sadece vezir olmuş ve onun liderliğini benimsemiştir. Osmanlı padişahları bunun için sadrazamları “vekil-i mutlak” yapmışlar ve “Mühür kimde ise Süleyman odur!” demişlerdir. Devletin daima bir mührü olmuştur. Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken dört temel ilkesinin birincisi ve en önemlisi “Vahdet-i Kuvva” yani “Kuvvetler Birliği”dir. 1924 Anayasası da bu temel ilkeye dayanılarak hazırlanmıştır.

YÖK Başkanı Prof. Teziç bir müddet önce “İki iktidar var; bir siyasi iktidar, bir de devlet iktidarı!” demişti. Şimdi de YÖK ve Meslek Liseleri meselesi tartışmasında Başbakan Erdoğan’ın “TBMM egemenlik hakkının kullanıldığı tek yerdir.” sözüne karşılık; “Meclis son sözü söyleyen yer değildir!” demiş; hattâ rektörler daha da ileri gitmişler ve hazırladıkları YÖK taslağında “Bu kanunu Bakanlar Kurulu ve YÖK birlikte yürütür.” diyebilmişlerdir!.. (12 Mayıs 2004 tarihli gazeteler.)

Bunun manâsı nedir? Demek ki günümüz Türkiye’sinde önce “Vahdet-i Kuvva/ Kuvvetler Birliği İlkesi”nin bertaraf edilmesi istenmektedir. Hem de ülkeye yol göstermesi gereken rektörler, dekanlar, profesörler yani ilim adamları tarafından! Bu durumda, bilimsel verilere ve kurallara aykırı olarak, ülkeyi iki veya daha fazla şoför yönetmek istiyor demektir. Direksiyon bir şoförde, fren ve debriyaj başka bir şoförde olacak, o araba da salimen hedefine varacak! Böyle bir şey gerçekleşse Türkiye yıkılır veya uçuruma yuvarlanır.

Prof. Teziç ile Türkiye’de ve dünyada onun gibi düşünenler ne yapmak ve ne demek istiyor? “Her ülkede iki iktidar var; biri görünürdeki sözde siyasi iktidar, diğeri de dış güçlere veya her nereye bağlı ve bağımlı olan gizli iktidar!”

Aslına bakılırsa, 1950’den beri gerçekleştirilen müdahalelerle Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri çiğnenmiş ve iktidarlar parçalanmıştır. Bu sebeple hükümetler ülkemizi iyi yönetemiyor. İyi yönetilmeyen bir ülkenin sonu da bellidir.

Şimdi, tesbit edebildiğimiz kadarıyla, Türkiye arabasını yönetmeye çalışan şoförleri yani güçleri kısaca hatırlayalım. Türkiye’de siyasi iktidar “siyasi partiler”den oluşmaktadır. Meclis’te milletvekilleri vardır. “Türkiye Büyük Millet Meclisi” mevcuttur ve “Cumhurbaşkanı”nı o seçmektedir, “Hükümet”i o oluşturmaktadır, “en yüksek organ” odur, “Anayasal iktidar” onundur. Ancak, TBMM zaman zaman tam olarak “iktidar” veya “muktedir” olamamaktadır. Şoförlük iddiasıyla kimileri “yönetim direksiyonu”na dışarıdan müdahale etmektedir. Bu gibi durumlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi yeterince muktedir olamayınca, onun seçtiği Cumhurbaşkanı ve Hükümet de yeterince muktedir olamaz. Devleti gizli eller yönetmeye kalkışır. Çözüm olarak, önce siyaseti tek iktidar hâline getirmeliyiz. Bu aynı zamanda Türk istiklâlini ve cumhuriyetini korumak içindir.

Türkiye’de dışa bağımlı sermaye gücü zaman zaman iktidara ortak olmak için çaba göstermektedir. Anayasada hiçbir yeri olmadığı halde, dışarıdan desteklendiği için kapalı locaları ile güçlü bir örgütü olmakta, ekonomiyi ellerinde tuttukları için de maalesef etkin olmaktadırlar. Odalar, oda birlikleri ve sendikalar vardır ama bunların hepsi sermayenin elinde oyuncak konumundadırlar. Türkiye henüz bu sorunu çözememiş, çoklu sisteme geçememiştir.

Türkiye’de kendinde özel bir güç vehmeden bir kesim de “bürokratik oligarşi”dir. Bunlar da siyasi gruplar gibi parça parçadırlar. Yargıçlar, öğretmenler, mülkiyeliler gibi nice bürokratlar oligarşik iktidar olma sevdasındadırlar. Ancak dağınık halde olmaları sebebiyle bunlar sadece sermayeye yem olmakta, CHP gibi siyasilerin de kurbanı konumuna düşmektedirler. Ülkemizdeki kimi kuruluş başkanları sık sık ferman buyurdukları gibi; YÖK başkanı ve üniversite rektörleri de bu durumdan cesaret alarak hükümete ve TBMM’ne talimatlar vermeye kalkışmaktadırlar.

Türkiye ve dünyadaki bu “yönetim sorunu”nun tek kelimelik çözümü vardır; “demokratikleşme”.

Kısaca işaret ettiğimiz bu “kuvvetler ayrılığı” meselesi çözüme kavuşturulmalı ve sadece ülkemizde değil, bütün dünyada “kuvvetler dengesi”ne dönüştürülmelidir. Böyle yapılırsa “siyaset” ve “hükümet” “devlet”e hâkim kılınır. Siyasete “siyasi partiler” hâkim kılınır. Siyasi partilere de “halk” hâkim kılınır.

Bu yönetim modeli sadece ülkemizde huzur ve istikrarı oluşturmakla kalmaz; başta Irak, Filistin, Afganistan, Kafkasya, Balkanlar olmak üzere, dünyanın diğer ülke ve bölgelerinde yönetim sorunu” ile boğuşan ülkelere de “çözüm örneği” oluşturur.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Gürcistan ziyareti,

iki başkanın görevleri

ve Rusya ile savaş!..

 

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

 

Bugünlerde karşılıklı ziyaretler yoğunlaştı, ya bizimkiler bir yerlere gidiyor, ya da birileri ülkemize geliyor… Biz de yetişebildiğimiz kadarıyla ve mümkün olduğunca, haftalık seminerlerimizde bu yoğun ziyaretler gündemimize alıp değerlendirmeye çalışıyoruz… 267. Haftalık Seminerde “Gürcistan ziyareti”ni ele almıştık. Bu vesileyle bölge liderlerine verilen görevler konusu gündeme geldi. Bu notların ilginç bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu görüşlerin sahibinin Gürcü asıllı ve Artvin’li olması, bu düşünceleri daha değerli kılıyor. Evet, Üstad Süleyman Karagülle tarafından kullanılan dikkat çekici, düşündürücü ve bir o kadar da derin tahliller ihtiva eden üslubu korumaya çalışarak aynen aktarmaya çalışacağım:

“Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Başbakanı olarak Gürcistan’ı ziyaret etti. Ancak bu ziyaretin hiçbir önemi yoktur! Neden?.. Çünkü Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili danışıklı bir darbe sonrasında ABD tarafından atanmış bir başkan; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Türk halkı tarafından seçilmiş olmakla birlikte, ABD tarafından desteklenen bir başbakan!.. Amerika şimdilik ikisini de deniyor... Sözünde gezdirip istediklerini yaptırabilirse, her ikisini yerlerinde bırakacak ve iktidarlarını devam ettirecektir. Gezdiremez ve istediklerini yaptıramazsa, onların yerlerine başkalarını getirecektir… Bu iki liderin kaderlerinde bazı benzerlik ve beraberlikler olsa da, ABD’nin bu iki devlet ve ülke üzerinde uyguladığı politika farklıdır.

ABD’nin Recep Tayyip Erdoğan’a vereceği görev şudur:

Türkiye’yi parçala!.. Doğuda bir Kürt devleti kur!.. Kuzeyde bir Pontus devleti kur!.. Batıda bir Bizans devleti kur!.. Toroslar’ın ardında (Orta Anadolu’da) bir Türk devletçiği kurabilirsin!.. Onu da İsrail’e teslim edersen, sen Ürdün veya Kuveyt kralları gibi kral olarak kalabilirsin, onlar gibi bir devlet olabilirsin!..

İşte Tayyip Bey’den ABD’nin istedikleri bunlardır. Erdoğan bunları yapabilir mi? Hiç sanmıyorum…

ABD’nin Mihail Saakaşvili’den istedikleri ise tamamen farklıdır:

Önce Rus nüfuzunu ve hakimiyetini tüm Kafkaslar’dan temizle, Kafkasya’ya hakim ol!.. Ermenileri ve Azerileri yanına al!.. Batum yani Acaristan, Abhazya ve Güney Osetya başkaldırıları bitsin!.. Sonra da hazırlıklı ol, Güney Karadeniz topraklarını sana vereceğim; ABD’nin emrinde bir Pontus devletini kur!..

Görevler tamamen farklı olduğu halde, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Gürcistan’a neden gitti ve ne yapacaktır? Mihail Saakaşvili’yi destekleyecek, Acara, Abhazya ve Güney Osetya isyanları Recep Tayyip Erdoğan’ın desteği ile bertaraf edilecek... Azerbaycan da Tiflis’in emrine girmeyi kabul edecek... İşte bu hizmetleri yapma görevi Sayın TC Başbakanı Erdoğan’a yüklenmiştir. Bunun ilk müzakereleri yapılmıştır…”

Üstad Süleyman Karagülle’nin, “Tayyip Bey beni yanına alsaydı ve bana “Adil Düzene göre bu sorunlar nasıl çözülür?” deseydi…” diye başlayan sekiz maddelik çözümler bölümünü geçiyor ve sadece sonuç bölümünü sunuyorum:

“Putin, Saakaşvili ve Erdoğan, çözüm olarak önerdiğim deklarasyonu dünyaya duyuracaklardır. Ondan sonra Türkiye Azerbaycan’ı, Rusya da Ermenistan’ı ikna etmelidir. Böyle bir anlaşma ne gibi yararlar getirir? a) Kafkasya siyasi istikrar kazanır. Artık Ermeni veya Abhazya sorunu kalmaz. b) Kafkasya’nın ekonomik sefaleti sona erer. Bölge ülkeleri asker besleyeceklerine kendilerini geliştirir. c) Türkiye ve Rusya Kafkasya sınırlarını garanti altına alır ve güven içinde olurlar. d) ABD’nin Ortadoğu ve Pontus hayali de suya düşer. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; yeryüzünde huzurun gelmesi için tek yol vardır, tek çare vardır, o da “Millî Görüş ve Adil Düzen”dir. Biz yeni bir şey teklif etmiyoruz. Ne olur Recep Tayyip Erdoğan ABD görevlisi olarak Gürcistan’a gideceğine, biraz da “Millî Görüş ve Adil Düzen” görevlisi olarak gitse… Ama böyle bir şey olmuyor, olamıyor!.. İşte biz bu yüzden AK Parti’ye karşı küçük bir ümit bile besle(ye)miyoruz…”

Gürcistan, yönetim olarak ülkenin üç önemli bölgesi olan Güney Osetya, Abhazya ve Acaristan üzerindeki otoritesini kaybettiği gibi ülkenin diğer alanlardaki durumu da pek parlak değil. Saakaşvili’nin Şevardnatze’den devraldığı Gürcistan’da genel durum hiç de iyi değil ve yeni başkan işte bu ülkenin bütününde hükümran olmak istiyor. Bugünlerde Güney Osetya’da sıcak çatışmalar devam ediyor… İşte tam bu günlerde Saakaşvili, sadece Güney Osetya’yı değil, Abhazya’yı da kontrol altına almak için gerekirse Rusya ile savaşa girişebileceğini açıkladı!.. Bu açıklama, bugüne kadar bir Gürcü liderin Rusya’ya karşı kullandığı en cesur açıklama. Saakaşvili elbette sırtını ABD’ye dayayarak bu açıklamayı yapabiliyor.

Zaman gazetesi dış politika yazarı Hasan Ünal, 30.08.2004 tarihli “Gürcistan’da tehlikeli tırmanış” başlıklı makalesini şöyle bitirmiş: “Rusya, Güney Osetya ve Abhazya’dan çekilmeye kalksa bile, Çeçenistan’da olduğu gibi, bu Kafkas halkları Gürcistan’a karşı uzun süreli bir silahlı mücadeleyi göğüsleyebilir ve bu da Gürcistan açısından yıkım olur. Ayrıca Irak’ta her geçen gün daha fazla batağa giren Amerika pek çok açıdan Rusya’ya daha fazla ihtiyaç duymaya başlayabilir. Böyle bir ortamda Amerika’da yetiştirilip gönderilen adam görünümündeki Saakaşvili, Washington’dan beklediği desteği bulamayabilir. Bugüne kadar Rusya’ya karşı siyaseten Gürcistan’ın yanında yer almış bulunan Ankara (Türkiye), ABD-İsrail ikilisinin pervasız Ortadoğu politikaları yüzünden Rusya ile dostluğunu hatırlamak ihtiyacı duyabilir. Ve Putin’in önümüzdeki günlerde Ankara’ya getireceği dosyanın içerisinde de bu konular muhtemelen vardır…”

 

 

 

***

 

 

 

 

 

 

Papa II. John Paul

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

Hazreti İsa Havarilerinden İsrail oğullarına değil, dünyaya dağılarak diğer insanlara İncil’i öğretmelerini istemiştir. Havariler o zamanki Roma imparatorluğuna dağılmışlar ve Hıristiyanlığı yaymışlardır. Belki dünyanın en büyük zulmünü görmüşler, yeraltı şehirleri kurarak İncil’i okumaya devam etmişlerdir. Bir Yahudi muhtedi olan Paulus (5-15 arası Tarsus - 62-64 arası Roma), İncil’i tahrif ederek Roma İmparatorluğu’na yarar şekle getirmiş ve bu yolla Roma Hıristiyan olmuştur. Roma kendisini savunamayacağını görünce Doğu ve Batı Roma olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Doğu Roma yani Bizans kiliseyle anlaşmış ve devlete bağlı dinî düzeni tedvin etmiştir. Bu arada Müslümanlar Orta Asya’yı fethetmiş ve Türkler kendi istekleri ile Müslüman olmuşlardı. Slavlar kendilerini koruyabilmek için Bizans Kilisesi olan Ortodoks olmuşlardır. Cermenler Batı Roma’yı yıkmışlar, ama kendilerini Slavlardan korumak için Katolik olmayı kabul etmişledir. Böylece Roma’nın yıkılması ve Cermenlerin Hıristiyan olması ile Roma’da kiliseye bağlı devlet düzeni kurulmuş oldu. Papalık işte böyle doğmuş ve 1000 sene Avrupa’yı yönetmiştir.

Haçlı Seferleri (I. Haçlı Seferi 1095-1099; VIII. Haçlı Seferi 1268-1272) tertip eden papalar, kendi kuyularını kendileri kazmışlardı. Doğu’ya giden Avrupalı askerler, doğudan bilgi ve mal alarak Avrupa’ya taşımışlar, böylece Doğu ile Batı arasında ticaret başlamıştı. Avrupalılar bu sayede hem Müslümanları tanımış, hem de doğunun zenginliği batıya akmıştı. Bu arada ticaretle meşgul olan Yahudiler, daha önce en alt sınıf sayılıp hor görülürken, Avrupa’da ticaretin gelişmesi ile zengin olmaya; aynı zamanda İslâm âleminde gelişen müsbet ilimleri Avrupa’ya taşımaya başlamışlardı… Yahudi tüccarlar zenginleşip ‘sermaye’ sahibi olduktan sonra, önce derebeylikleri yıktılar ve Avrupa’ya krallık rejimini getirdiler, böylece bu kıtada ulusal devletlerin kurulmasına hizmet ettiler. Sonra Papalığı parçalamak için de akla gelmedik şeytanlıklar yaptılar. Kilisede satın aldıkları papazlara İslâm ve ilim düşmanlığı yaptırmaya başladılar. Engizisyon mahkemelerini kurdurdular. Bunların hepsi meşhur ‘Yahudi fitnesi’ idi. Martin Luther (Almanya, 1483-1546) gibi papazlarla da müsbet ilme dayalı bir din oluşturma yoluna gittiler, Protestanlık hareketini başlattılar ve Papalığı parçaladılar. Ama tek bir Protestanlık kurmadılar; Fransa, İngiltere ve Almanya’da ayrı ayrı Protestan Kilisleri oluşturdular. Böylece Avrupa’nın Hıristiyan bütünlüğünü yok ederek kendileri hakim olmaya başladılar… ‘Yahudi Sermayesi’ Hıristiyanlığı ve Müslümanlığı ortadan kaldırıp kapitalizm ve sosyalizme dayanan ateist bir dünya düzeni kurup yerleştirmek istedi. Sovyetlerde amansız bir din düşmanlığı başladı ve yöneticiler dindar avına çıktı, yetmiş yıl süren zulümler sonucunda milyonlarca insan öldürüldü...

İşte Polonyalı bir papaz olan II. John Paul Polonyalıları Sovyetlerin bu ateist düzenine karşı çıkmış, kilisenin de desteği ile başarıya ulaşmış, delinip patlayan komünizm balonu sayesinde sonunda Sovyetleri din düşmanı olmaktan çıkarmış; hattâ büsbütün yıkmıştır... Kardinaller bu başarısını değerlendirmek amacıyla onu II. John Paul ismiyle Papa olarak seçmişlerdir. Papalık makamına oturan II. John Paul, 26 yıl süren döneminde önemli şeyler yaptı. Cenazesine katılan 200 devlet başkanı veya başbakanı ile 5 milyonluk cenaze merasimi onun başarısını göstermektedir. Katolik kardinallerin ne kadar isabetli seçim yaptığı buradan anlaşılmaktadır. Papalık onun döneminde artık çökmüş ve sinmiş bir kurum olmaktan çıkmış, yalnız Katolikler arasında değil, tüm insanlık içinde eski haşmetine aday olduğunu göstermiştir. Artık İslâmiyet ve Hıristiyanlığı ortadan kaldıracağını zanneden sömürü sermayesi mağlup olduğunu kendi gözleri ile görmüştür. Bütün dünyanın ateizmden teizme doğru kaymakta olduğunu 2005 yılı da göstermiştir.

Papa II. John Paul neler yaptı?

1) II. John Paul Papa olunca, daha ilk yılında Müslümanların bayramını tebrik etmiş ve bu vesileyle inançlarını Müslümanlarla paylaşmıştı. Ben onun mesajını hutbede dinlediğim zaman içim ferahlamış; gönlümdeki o sürur hâlâ devam ediyor... 2) 1970’lerde biz İzmir’de bir dergi çıkarıyorduk; adı ‘Tek Yol’ idi. Dergimizin kapağında o zamanın Millî Görüş amblemi olan yukarıya doğru kalkan şehadet parmağını göstermiştik. Daha sonra bize Fransa’da kilisenin bastırdığı bir dergi gelmişti; Adı ‘Tek Yol’ idi ve üstünde de şehadet parmağı vardı. Demek ki Kilise Millî Görüş ve Akevler’i izliyordu… 3) Sonra Papa Mehmet Ali Ağca adında bir Türk tarafından yaralandı. Hesap, eskiden olduğu gibi yine aynı hesap idi; Müslümanlarla Hıristiyanların arasını açıp tarihî düşmanlığı sürdürmek!.. Papa bunun böyle olduğunu bildi ve asla İslâmiyet’e veya Türkiye’ye karşı bir tavır takınmadı... 4) Almanya’da bağımsız bir Katolik mezhebin yetkilileri bizi Bonn’a dâvet ettiler, merkezleri oradaydı. Bizden ‘Adil Düzen Ekonomisi Semineri’ aldılar. Ekonomi sorumlusu bizi evine misafir etti, yemek yedirdi ve sabahtan akşama kadar ona ‘faizsiz ekonomi’yi anlattık. Konsülleri karar almış; çağımızdaki krizler faizden doğmaktadır. Bu hususta Müslümanlardan da yararlanalım diye karar almışlar, bizi bulunca dinlediler… 5) Son olarak Avrupa’da -hâlen devam etmekte olan- büyük gerginlik oluşmuş; ‘Türkleri AB’ye alalım mı, almayalım mı?’ tartışması başlamıştı. Avrupa halkı Papa’larına göz dikmiş, AB Komisyonu Genişleme Sorumlusu Günter Verheugen Papa’yı ziyaret ederek fetva almak zorunda kalmıştı. Papa; bunlar da Hz. İbrahim peygamberi kabul ediyorlar, alalım demiş; aslında bunlar da Hz. İsa’yı peygamber kabul ediyorlar demek istemiştir. Papa’nın bu fetvası sayesindedir ki, Avrupa halkı Türklerin Avrupa Birliği’ne girmesine razı olmuştur. Avrupa Parlamentosu’nun üçte ikisi Papa’nın fetvası sayesinde Türklerin AB’ye girmesine ‘evet’ oyu vermiştir... 6) Papa’nın en büyük başarısı, şeriattan asla taviz vermemesi; zina, eşcinsellik, doğum kontrolü, AİDS, uyuşturucu ve mafyaya karşı hep tavır almasıdır…

Bütün bunlar, Kur’an’ın bize verdiği haberi doğrulamaktadır. Kur’an’da, Hazreti İsa’ya tâbi olanların kıyamete kadar küfretmiş olan kimselerin fevkinde tutulacağı ifade edilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: “Allah buyurmuştur ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni kâfirlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.” (Kur’an;Âl-i İmrân[3],55)

 

 

 

***

 

 

 

 

 

Muhterem

Ömer Yüksel ÖZEK

Beyefendinin dikkatine;

 

 

ÜLKEMİZE YAKIN ÜLKELERDEN BAŞLAYARAK BÜTÜN DÜNYA

ÜLKELERİ(Nİ) TANITIYORUZ

 

Her hafta (belli bir günde) bir ülke tanıtılacaktır.

Uygulamaya önce “İSLÂM ÜLKELERİ”nden başlanacaktır.

Sonra BÜYÜK ÜLKELERİ OLUŞTURAN BÖLGELER tanıtılacaktır.

 

Projenin uygulanması amacıyla:

  1. İnternet taranacak ve güncel bilgiler tesbit edilecektir.
  2. İnternetteki bu tarama Arapça ve İngilizce yapılacaktır.
  3. Araştırmacılarımızca ilgili ülkenin tarih, coğrafya vs. araştırması yapılacaktır.
  4. Elde edilen genel bilgiler SENTEZ EDİLECEK ve ortalama 4 mecmua sayfası kadar BİLGİ oluşturulacaktır. Gazetemiz dışında, bu bilgilerin tamamı ilgili özel internet sitemizde yayınlanacak ve isteyenler bu bilgilere kolayca ulaşabilecektir.
  5. Bu bilgilerin gazetedeki basımı, o sayfanın koparılıp saklanmasını kolaylaştıracak şekilde yapılacaktır. İsteyen okuyucular bu sayfaları kolayca arşivleyebilecektir. (“Gazete İlâvesi” şeklinde yayın da düşünülebilir.)

 

Projenin gerçekleştirilmesi için:

  1. ARAPÇA, İNGİLİZCE, TARİH, COĞRAFYA, SENTEZ ÇALIŞMALARI vs. için en az “DÖRT ARAŞTIRMACI”ya ihtiyaç vardır.
  2. Bu araştırmacıların asgari aylıkları 1000’er dolar olmalıdır.
  3. İlk yılda deneme çalışması yapılacağından aylıklar 500’er dolar olacaktır.
  4. Proje başarılı olursa, ikinci yıl aylıklar 1000 dolar +prim (tiraja katkı oranında) olacaktır.

 

Gazetemiz bünyesinde oluşan bu ekip:

  1. Başta “Adil Düzen Çalışmaları” olmak üzere, konuşulup kararlaştırılan çalışma ve araştırmaları yapmaya amade olacaktır. Her projenin görüşmesi ayrı yapılacaktır.
  2. Ekibin çalışmaları Gazetede haftanın sadece belli gününde (veya günlerinde) çıkacak, gün ve sayfa kesinlikle değiştirilmeyecektir. Mesela, “HER CUMA GÜNÜ” olabilir.
  3. Başta TV olmak üzere, uygun alanlarda ÇALIŞMALARIN REKLAMI yapılacaktır.
  4. Gazetemizin bu çalışma(lar) vesilesiyle kazandığı tiraj objektif bir şekilde takip edilecek ve Çalışma Ekibi ile değerlendirilecektir.

 

Hürmet ve muhabbetlerimle.

 

29 Ekim 2003 / 03 Ramazan 1424

 

ÇALIŞMA EKİBİ ADINA

REŞAT NURİ EROL

 

 

Not: Diğer konular ve detaylar şifahi olarak görüşülecektir.

 

 

 

***

 

 

 

 

 

İNSANLIK VE “İSLÂM”

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

PEYGAMBERLER SİSTEMİ İSLÂM

İnsanlık zaman zaman ve özellikle bazı dönemlerde, ne “aklın” değerini ne de “dinin” değerini tam ve gerektiği gibi anlayabilmektedir. İnsanlığın en kötü dönemleri bu dönemlerdir. Ancak, insanlık zaten ne geçmişte, ne günümüzde, ne de gelecekteki hiçbir zaman ve hiçbir mekânda “sorunsuz” olmadığı gibi, aynı zamanda “çözümsüz” de değildir. Sorunlar sebep olarak doğada, insanda, toplumda ve tarihte varolan zıtlıkların etkisinden oluşan “değişim yasaları”ndan kaynaklanmaktadır ve aslında her “sorun” beraberinde “çözüm”ü de getirmektedir.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)’e kadar, insanlığın kritik dönemlerinde “ulu’l-azm/ azimet sahibi peygamberler” yani büyük rehber önderler gönderilmiştir. Bu rehber önderler her dönemde insanların sorunlarını çözmüşlerdir. İşte bütün bu büyük peygamberler ile her kavme gönderilen rehberlerin getirdiği din ve düzenin tek adı “İslâm”dır.

İslâm, hak ve hakikat dini ve düzeni olarak, sadece iman alanında değil, büsbütün bir dünya nizamı konusunda inananlarına doğru yolu göstererek dünya hayatlarını düzenlemede rehber olmuştur. Nitekim, son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği İslâm da, “Kur’an” sayesinde ortaya çıkışından itibaren kısa zamanda her alanda baş döndürücü ilerlemeler kaydetmiştir. Kur’an, “iman” yanında “Oku!” emri ve birçok âyette sık sık tekrarlanan “akletme” hatırlatmasıyla, ilme ve akla ne kadar önem verdiğini ortaya koymuştur. Kur’an, insanlığın son İslâm nizamının ve bundan sonra kurulacak Hakka dayalı düzenlerin temel kaynağıdır.

İslâm dini ve düzeni, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde, insanlık âlemi arasında bir bütünlük teşkil ederek var olmalarını ister. İslâm, birbirlerinden ayrılmaz bir şekilde hem bir din, hem bir cemaat, hem bir iman, hem de bir hayat nizamıdır. Diğer bir deyişle söylersek, İslâm, insanoğlunun dinî, ilmî, iktisadî, idarî ve sosyal hayatını düzenleyen bir dünya düzenidir. Kur’an’ın ifadesiyle söylersek; Müslümanlara “Müslüman” ismini Allah vermiştir. Müslümanlar bir vücudun bütün organları gibidirler. Organlardan biri bir zarar veya hasar gördüğü zaman, bütün vücut rahatsızlık duyar. İşte bu dinin müntesibi bulunan Müslümanlar, insanlık âlemi arasında “İslâm dünyası”nı oluştururlar.

İslâmiyet, insanlığın her döneminde dünyanın merkezi ve ortası konumunda bulunan Ortadoğu’da doğmuştur. Bütün büyük dinler ve büyük kadîm medeniyetler de bu bölgede neşvü nema bulmuştur. İnsanlık için ilk ev, ilk site, ilk şehir ve ilk denebilecek daha ne varsa hep bu topraklar üzerinde kurulmuştur. Başta ilim ve hikmet olmak üzere, bütün insanlık değerleri önce bu bölgede doğmuş, sonra buralardan dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. İnsanlığın ilk atası Hz. Adem, Tufan ve yerleşik nizam peygamberi Hz. Nuh, bütün ilâhî dinlerin atası Hz. İbrahim, devlet nizamı kurucusu Hz. Davut ve Hz. Süleyman, şeriat peygamberi Hz. Musa, insanlık için doğumu mucize olan ve aynı zamanda son peygamberin müjdeleyicisi bulunan Hz. İsa; ve nihayet bu peygamberlerin getirdiklerini bir bütün olarak tebiliğ edip “Medine modeli” uygulamasını da yapan ve insanlığa en büyük mucize rehber kitap olan “Kur’an”ı ulaştıran Hz. Muhammed (s.a.v.) hep bu bölgede gelip yaşamışlardır.

İNSANLIĞIN MEDENİYET DESTANI VE İSLÂM

İslâm, yedinci yüzyılda çökmekte olan büyük imparatorlukları parçalanmaktan kurtarmıştı. Acaba bugün, dört asırda, dünya çapında, bir mezar kazmaya ve iki milyon seneden bu yana, nice oluşumlar ve fedakârlık pahasına kurulmuş olan bir insanlık destanını altüst etmeye muktedir görülen Batı medeniyetinin, iç sıkıntılarına ve meselelerine bir cevap getirebilir mi?”(s.17), diye soruyor, Roger Garaudy, “İslâm’ın Va’dettikleri” kitabında. Yazarımız kitabının 27. sayfasında sorduğu sorunun cevabı da kendisi vermeye başlıyor: “Aslında, üç çeyrek asırlık bir zaman içinde, Müslümanları dört büyük medeniyeti yenilemeye sevk eden bir iman; …”  Batılı bir düşünür olarak kitabının başlarında bu tesbiti yaptıktan sonra, sonunda şu çarpıcı sonuca varıyor: “İslâm, bu noktada da, imanının ve gayelerinin Batı modeli büyümenin, ekonomik, siyasî ve ahlâkî çöküntüye sevk ettiği bir dünyanın sıkıntılarına bir çare olduğunu gösterme hususunda tarihî bir şansa sahip bulunmaktadır. Tıpkı vaktiyle doğduğu ve yayıldığı sıralarda imparatorlukları dağılmaktan kurtardığı gibi…” (A.g.e., s.196) “İslâm’dan her sahada öğreneceğimiz şeyler vardır; ama öncelikle bizzat kendisini, bu kültüre ilhan veren, onu canlandırıp birleştiren imanını öğrenmeliyiz.”(s.203)

Aynı yazar, “İnsanlığın Medeniyet Destanı” kitabında “İslâm”ı anlatmaya şöyle başlıyor:

“MS ikinci yüzyılda, dünya büyük imparatorluklar arasında paylaşılmıştı. Doğuda Çin’in kıta, batıda Roma’nın denizci imparatorluğu bulunuyordu. İkisi arasında maddî ve manevî zenginlikleri taşıyan Pers İmparatorluğu ipek yolunun kara kesimine egemendi. Hint İmparatorluğu ise baharatın deniz yoluna hâkimdi. Yedinci yüzyıl başlarında bu imparatorlukların çoğunluğunun bölünmeleri başlar. Çöküşlerin sebepleri her birinde hemen hemen aynıdır: Siyasi plânda, bürokratik bir merkeziyetçilik devleti canlı köklerinden koparır. Ekonomik ve sosyal plânda, büyük toprak alanları derebeyleri ile köleleştirilmiş köylüler arasındaki mesafeyi uçuruma dönüştürür. Ahlâkî plânda ise, Budizm ile Taoizmin hüküm sürdüğü Çin ile Hıristiyanlığın egemen olduğu Doğu Roma İmparatorluğu dışında, halkların dinî özlemleri ile asillerin servet maddeciliği arasında çatışmalar giderek vahimleşir. İslâm’ın yarım asır içinde Çin Denizi’nden Atlas Okyanusu’na kadar yayılacağı bir dönemde dünyanın hâli işte böyleydi.”(s.103)

İNSANLIĞIN SORUNLARINI ÇÖZEN İSLÂM

20. yüzyılda insanlık ve dünya böyleydi de, bugün 21. yüzyılın başında farklı bir durumda mı? Hayır! İnsanlık çok yönlü sorunlar içinde yaşıyor ve yazımızın daha başında ifade ettiğimiz üzere, bu sorunların çözümü vardır. Bu çözüm “İslâm”dır; “İslâm âlemi”dir.

İşte, beşerî potansiyeli, meydan okuyan kültürü, zengin tabiî kaynakları, yeryüzündeki merkezî konumu; ama en önemlisi “İslâm”dan kaynaklanan din ve dünya düzeni ile “İslâm âlemi”, çağımız dünyasının bütün sorunların biricik çözüm ümidi konumundadır.

Evet, İslâm dünyasının bulunduğu bölge dünyanın merkezidir. Bundan dolayı da bir güç, bir kültür, bir medeniyet veya dünya çapında olma iddiasındaki herhangi varlık, ancak böyle merkezî bir yerde ortaya çıkabilir. Varlığını sadece böyle bir yerde sürdürebilir. Merkezde olmayan daima kenarda olur. Dünyayı kontrol etmek bu bölgeye hakim olmakla mümkündür.

ABD veya dünyanın doğusunda ya da batısındaki bir güç, ne kadar güçlü olursa olsun, sonuç itibariyle gücünü kabul ettirmek ve kalıcı olmak istiyorsa merkeze yönelmek zorundadır. Bugün ABD süper güç olma iddiasındadır. AB, Rusya ve Çin ABD’nin potansiyel rakipleri arasındadır. Bu arada “İslâm”ın kendisi veya İslâm dünyası da birçok özellikleri sebebiyle en önemli rakiplerden biridir. Çünkü “İslâm”ın her zaman var olan bir dâvası, bir dâveti, bir düzeni ve bunlara paralel olarak da bir iddiası vardır.

“İslâm”, özünde taşıdığı “barış” ve “adalet” özellikleriyle dünyadaki “savaş” ve “zulüm” düzenine karşı çıkıyor. İnsanlığın bütün “sorunlar”ına alabildiğine “çözümler” üretiyor. Dünyaya her alanda “alternatifler” sunuyor. İnsanlığa “yeni bir dünya” vadediyor.

 

***

 

“İSLÂM KONFERANSI ÖRGÜTÜ CANLANDIRILMALI”

İKÖ dosyasını hazırladığım sırada, Pakistan Devlet Başkanı General Pervez Müşerref’in Zaman gazetesi için yazdığı ve “Barış projesi” olarak takdim edilen makalesi yayınlandı (Zaman, 2 Haziran 2004).

Pakistan, Türkiye’ye ve Türk milletine çok yakın, samimi, dost, İKÖ üyesi önemli ve büyük bir ülke. Yazar, “devlet başkanı” ve yazısında dile getirdiği düşünceler etkileyici. Yazar, yazının ilk bölümünde, paragraf başlarında diyor ki: “1990’lı yılların başlamasıyla dünya çalkantılı bir dönemden geçmektedir ve bunun sona ereceğine ilişkin bir işaret yoktur… Dünya yaşanacak son derece tehlikeli bir yer haline gelmiştir… Yüreğinde biraz merhamet olan bir insanın düşünmesi gereken şudur: İnsanlığın ortak mirası olan dünyamızda ve yeryüzümüzde gelecek kuşaklar için ne bırakmak istiyoruz?..”

Yazar, yazısının detayında önemli konulara temas ettikten sonra, meseleyi Müslümanlara getiriyor: “Şimdi de yüreğimin kendileri için kan ağladığı Müslüman dünyaya dönmek istiyorum. Bugün gereksinim duyduğumuz husus iç muhasebesi ve içimize bakıştır. Biz kimiz? Biz Müslümanlar olarak neyi temsil ediyoruz? Biz nereye gidiyoruz ve nereye varacağız? Ve oraya nasıl ulaşacağız?..”

Bu soruları sorduktan sonra, benim asıl dikkatimi çeken bir ara başlık açıyor: “İslâm Konferansı Örgütü Canlandırılmalı”. Devamında ve detayında da diyor ki: “Biz şanlı bir geçmişe sahibiz. İslâm, dünya sahnesine adil, hukuka bağlı, hoşgörülü ve değerlere yönelik bir toplumun bayraktarı olarak ortaya çıkmıştı. Biz, bilime ve aydınlanma yoluyla insan yüceliğine inanıyorduk… Müslüman dünya bugün bütün bu değerlerden uzaktadır. Biz sosyal, ahlâkî ve ekonomik kalkınma bakımından geri kalmış durumdayız…”

Ve yazının sonunda, bu dosyanın konusu olan asıl meseleye geliyor: “Müslüman dünya bu stratejik yolu izleyecekse, bununla ilgili uygulama parametreleri nelerdir? İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü) bizim ortak kuruluşumuzdur. Halen tam bir verimsiz durumda olan bu kuruluşa yeni bir canlılık kazandırmalıyız. 21. yüzyılın gereksinimlerine yanıt verebilmesi, Müslüman dünyanın beklentilerini karşılayabilmesi ve bizi kalkındırabilmesi için bu kuruluş yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. İKÖ’nün yeniden yapılanması için önde gelen kişilerden oluşan bir komitenin kurulması bu yönde atılan büyük bir adımdır. Biz kararlılık göstermeli ve İslâm’ın öğretilerinin ruhuna uygun olarak genel ve ortak iyilik için kişisel çıkarlarımızın üstüne çıkmalıyız. Genelde dünya ve özellikle ilgili güçler çatışma ve güç kullanımının nihai barışın sağlanması için artık bir seçenek olmadığını anlamalıdır. Adalet sağlanmalı ve yerini bulmasına dikkat edilmelidir.”

Yazıyı incelerken, başta ülkemin devlet başkanı ve yöneticileri olmak üzere, İslâm âleminin yöneticilerini düşündüm. Mevcut başkan ve yöneticilerin kaç tanesi böyle bir yazıyı yazar?!. Sonra kendi güzel ülkemin başkanını hatırlayıp hayıflandım. Heyhât, Pakistan Devlet Başkanı General Pervez Müşerref bu yazıyı kaleme alırken, Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 18 sayfalık YÖK ve İmam-Hatip Liseleriveto yazısı”nı yazıyordu!!!

 

 

***

 

 

 

 

 

İNSANLIK, MEDENİYETLER, İSLÂM, “İSLÂM KONFERANSI”

VE

ASIL YAPILMASI GEREKENLER

 

 

İNSANLIK VE MEDENİYETLER

İnsanlık tarihi boyunca ilk uygarlık Mezopotamya’daki Nuh Uygarlığı’dır. Onu 500 sene sonradan Mısır Uygarlığı takip etmiştir. Bu iki uygarlığın ömürleri 2000 sene olmuştur. Sümer ve Babil uygarlıkları ile Eski Mısır ve Yeni Mısır uygarlıkları oluşmuştur. Bu uygarlıklara ait bulunan kitabelerin okunması henüz tamamlanamadığı için bunların gelişmeleri hakkında şimdilik yeteri kadar bilgimiz yoktur.

İkinci büyük uygarlık İbrani Uygarlığı’dır. Bu uygarlığın ömrü de 2000 yıl sürmüştür; Yahudilik ve Hıristiyanlık (MÖ 1000 - MS 1000). Yine bunların 500 yıl arkasından Batı Uygarlığı izlemiştir. Onun ömrü de 2000 yıl olmuştur; Yunan ve Roma/Bizans (MÖ 500 - MS 1500).

Bunlardan sonra son büyük doğu medeniyeti olarak Kur’an Uygarlığı ortaya çıkmıştır. (Din olarak MS 600, uygarlık olarak MS 1000). 500 sene sonra I. Kur’an Uygarlığı’nı batı uygarlığı olarak Avrupa Uygarlığı takip etmiştir (MS 1500). Bu uygarlık bugün en yüksek seviyededir ve çökmeye başlamıştır. Şimdi yaşadığımız dönemde (MS 2000) yeni II. Kur’an Uygarlığı başlıyor. Bu uygarlık “III. Bin Yıl Uygarlığı”dır.  

-Doğu medeniyetleri “Hakkı üstün tutan” peygamberlerin medeniyetleridir.

-Batı medeniyetleri ise “kuvveti üstün tutan” filozofların medeniyetleridir.

-Doğu medeniyetleri “hukukta” ve “yönetimde” evrimler yapmışlardır.

-Batı medeniyetleri ise “teknikte” ve “ekonomide” evrimler yapmışlardır.

-Batı Medeniyeti çağımızda en güçlü durumdadır, zirvededir, çökmeye başlamıştır.

-Doğu medeniyetleri ise çökmüş durumdan yeniden filizlenme durumuna geçmişlerdir.

“Medeniyet” meselesine bu şekilde kısaca özetledikten sonra, şimdi asıl konumuza gelebiliriz.

 

“İSLÂM” VE “İSLÂM KONFERANSI”

İslâm devletleri veya halkları dendiği zaman yanlış şeyler anlaşılmaktadır. Her şeyden önce bu önemli çelişki ve yanlışları tashih etmeliyiz.

  1. İslâm dini” demek “İslâm düzeni” demektir. Arapçada “din” kelimesi “düzen” anlamındadır. Bugün anladığımız manadaki “din”in karşılığı “takva”dır ve her ikisinin Arapça’daki adı da “huda”dır. Her şeyden önce, bu yanlışın düzeltilmesi gerekir.
  2. İslâm”, Hazreti Adem’den itibaren başlayan ve kıyamete kader sürüp gidecek olan hakkı üstün tutan peygamberlerin yolu olup, asla sadece Kur’an inanışı değildir. Hele hele bazı batılıların dediği gibi ‘Muhammedîlik’ hiç değildir. Halbuki bugün Tevrat ehlineYahudi”, İncil ehlineHıristiyan” ve yanlış olarak Kur’an ehlineMüslüman” denmektedir. Oysa bunların hepsi “Müslüman”dır. Ehl-i hak olarak herkes “müslim”dir. “Kur’an ehli”ne ise Kur’animan etmiş kimse” yani “mü’min” demektedir.
  3. İslâm”, -yine çok önemli bir yanlış olarak-, belli inanışı dünyaya silah zoru ile yayan bir inanış olarak algılanmaktadır. Bu anlayış da tamamen yanlıştır. Adı üstünde, “İslâm” demek “barışa girmek” demektir. “Silm” de “barış düzeni” demektir. “Selâm” da “barış teklifi”dir. O halde, bu yanlışın da düzeltilmesi gerekmektedir. Kur’an; biri size selâm verirse sen mü’min değilsin deme, der. Barış isteyenlerle barış kurulacaktır. Kur’an; hıyanet ederlerse Allah sizinle beraberdir, der.
  4. İslâm” sadece bir inanış kabul edilmekte, savaşın inanış için yapıldığı sanılmaktadır. Oysa Kur’an’ın açık ifadesiyle “İslâm” ilmî, imânî, meslekî ve siyasî düzen öğreticisidir. Zorlayıcısı değildir. Çünkü “din”de yani “düzen”de zorlama yoktur. Kur’an’a göre “savaş” da sadece “barış” için meşrudur. Fitne kalmayacak ve dinde zorlama olmayacaktır. Din Allah’ın olacaktır. Yani, İslâmiyet’te sadece savunma savaşı vardır. Barış için savaş vardır. Özgürlük için savaş vardır. İrade-i cüz’iyeyi serbest kılmak için savaş vardır. Güven için savaş vardır. Ama esas hedef “İslâm”dır, yani “barış”tır.

“İSLÂM KONFERANSI” yapanlar, her şeyden önce kullandıkları kelimenin manâsını, Kur’an’a göre manâsını araştırıp öğrenmek, doğru olarak bilmek ve bu kelimeyi ona göre kullanmak, ama en önemli görev olarak, bunun böyle olduğunu bütün dünyaya ve insanlık âlemine anlatmak durumundadırlar. Böylece İslâm’ın terör kaynağı olamayacağı açık ve net bir şekilde anlaşılmış olacaktır.

İKÖ bu çalışmayı acilen yaptırmalı ve dünyaya duyurmalıdır.

 

GEÇMİŞTE YAPILANLAR

Tarihte Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarışekil yazısı” ile oluşmuştur. Din adamları, imanlarından kaynaklanan azim ve gayretleri sayesinde, zor olan bu yazıyı öğrendiler ve o medeniyetleri oluşturdular. Sonra Tevrat insanlığa “harf yazısı”nı öğretti. Havralarda Tevrat, Yunanistan’da felsefe, Hıristiyanlarda İncil okutuldu, Roma’da hukuk ekolleri kuruldu ve insanlığın bu medeniyetler böyle doğdu.

I. Kur’an Uygarlığı ise tamamen Kur’an’ı öğrenip anlamak için kurulup geliştirilen “medreseler” ile oluştu ve çağımızdaki varlığını da hâlâ bu müessese sayesinde sürdürüyor. Avrupa Uygarlığı İslâm medreselerini izleyip taklit eden “Avrupa üniversiteleri” sayesinde bugünkü seviyeye gelmiştir.

-Mekke’de önce Kur’an öğrenildi; “Medine Site Devleti” öyle doğdu.

-Medine’de Kur’an uygulandı; “Halifeler Dönemi” öyle doğdu.

-Kur’an toplandı ve tedris edildi; “Emevi Saltanatı” öyle doğdu.

-Fıkıh tedrisatı sayesinde “Abbasiler” dünyanın süper gücü oldular.

-Karahanlılar ve Selçuklular “Kelâm ilmi”yle Kur’an’ı çağlarında en iyi şekilde anladılar, bu sayede devletlerini ve imparatorluklarını kurdular.

-Osmanlılar “tasavvuf” sayesinde insanlık tarihinin en büyük ve en uzun ömürlü imparatorluğunu kurup Viyana kapılarına kadar gittiler.

Kur’an bundan sonra müsbet ilimle yorumlanacak ve insanlık “II. Kur’an Uygarlığı” yani “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı öyle kuracaktır. “Onlara, inanan bir topluluk olarak yol gösterici (hüda) ve rahmet olarak, ilim üzere tafsil ettiğimiz bir kitap getirdik.” (Kur’an; A’raf, 7/52)

 

KUR’AN EHLİNİN VAZİFESİ

İşte bütün bu anlattıklarımızın ışığında bugün Kur’an ehlinin en önemli vazifesi; her şeyden önce Kur’an’ı müçtehitlerin usulleri ile müsbet ilme göre yorumlayıp günümüzün sorunlarını çözecek eserleri ortaya çıkarmak, ondan sonra bu eserleri sistem olarak işletmeler ve siteler seviyesinde uygulamak, ve en sonunda bu uygulamalar sayesinde bütün dünyaya örnek olarak duyurmak olacaktır.

Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan “Millî Görüş Hareketi”, o ilk yıllardan beri sürdürmekte olduğu çok yönlü faaliyet ve çalışmalarıyla bunu yapmaya çalışmaktadır. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bütün bu çalışmaları “Millî Görüş” ve “Adil Düzen” olarak bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurup anlatmıştır. Hâlen de dünya çapındaki bu yüce hizmetlerini insanlığa sunmaya devam etmektedir.

Kur’an bugün bin sene önceki yorumları ile anlaşılmaktadır. Nitekim, maalesef ilâhiyat fakültelerimizde uygulanan program da bu seviyededir. Bu anlayış ve uygulama bugünkü sorunları çözmüyor. Bu sebeple lâik uygulamalara geçilmiştir. Ancak lâik uygulamaların da sorunları çözmediği görülmüştür. Bunun üzerine Batı dünyasının ateist uygulamaları yarım yamalak tercümelerle aktarılarak sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Bu uygulamaların da çözüm olmadığı apaçık görülmektedir.

Oysa yapılması gereken iş gayet basittir: Müçtehitlerin metodu ile ve batının müsbet ilimlerinden yararlanarak Kur’an’ı anlamak ve uygulamaktan ibarettir. Büyük şairimiz Mehmed Akif’in dediği gibi; Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, asrın idrakine söyletmek İslâm’ı.

 

BU AMAÇLA YAPILMASI GEREKENLER:

  1. İslâmî içtihat dergisini çıkarmak ve bu hususta ileri sürülecek bütün görüşleri tartışmak. Bu arada karşı görüşleri de araştırmaların kapsamına almak.
  2. Bu tartışmaların sonunda metin, şerh ve haşiye tipi kitaplar oluşturmak. Bütün ilimlerde her Müslümanın okuyacağı “eserler külliyâtı” oluşturmak.
  3. Tercüme siteleri kurarak her dilden Arapça’ya tercümeler yapmak, Arapça’dan da o dillere tercümeler yapmak. Böylece insanlığın bütün ilmî birikimini tek dilde toplamak. Bu hizmetle araştırmacılara büyük kolaylık sağlamak. Bu sayede insanlığın ortak olarak oluşturacağı “İslâm/ Barış Düzeni”ni kurarak “III. Bin Yıl Uygarlığı”nı geliştirmek.
  4. Çağımız teknolojik imkânlarından yararlanarak kuracağımız ulaşım ve işletişim organizasyonları sayesinde, insanların bedava seyahat etmelerini ve haberleşmelerini sağlamak, kitle iletişim yayınlarından ve basından yararlandırmak. Nitekim kendi çağlarında ecdadımız bu hizmetleri sunan müesseseleri kurmuş ve bu sayede dünyanın süper gücü olmuşlardır.

Bütün bunları yapabilmemiz için hem uygulayarak denemeler yapmak, hem de bunlara öz kaynakları sağlamak üzere tüm yeryüzünde Millî Görüş ve Adil Düzene göre işletilen çok yönlü müesseseler kurmak durumundayız. İslâm âlemi ve bütün insanlık bu hizmetlerin beklentisi içinde bulunmaktadır.

“İslâm Konferansı Örgütü” yeniden yapılanma ve canlanma organizasyonu ile bu hizmetlerin pek çoğunu yapabilir. Yapmalıdır. Hattâ, yapmak zorundadır.

İnsanlığın sorunları pek çok, ama hiçbir şey çözümsüz değildir. Derdi veren Allah, devâ ve dermanı da vermiştir. Arayıp bulmak ve insanlığın hizmetine sunmak gerekiyor. Dünya bizi bekliyor.

“İslâm Konferansı Örgütü İstanbul Toplantısı” bize bunları hatırlattı. Bizim açımızdan böyle bir hayra vesile oldu. Bu hayırlı hizmet ve düşüncelerin delegelere ulaşıp paylaşılması, duâ ve dileğimizdir…

 

İslâm Konferansı Örgütü

Kuruluşu ve Faaliyet Alanı

1926 yılından beri Suudi Arabistan’ın öncülüğünde, sınırlı düzeyde sürmekte olan İslâmî dayanışma girişimleri, 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra meşru bir gerekçeye dayandırılmaya başlanmıştır. İslâm ülkelerinin devlet başkanlarının katılacağı bir zirve konferansı tertiplenmesi fikri, İsrail işgali altında bulunan Kudüs’teki Al-Aksa Camii’nin 1969 yılı Ağustos ayında kundaklanmasına bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış ve 1969 yılı Eylül ayında 24 ülkenin katılımıyla Rabat’ta Birinci İslâm Zirve Konferansı gerçekleştirilmiştir. Böylece, “İslâm Konferansı Örgütü”nün ilk temelleri atılmıştır. Bunu takiben, 1970 yılı Mart ayında, İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları, Cidde’de toplanmış ve “İKÖ Genel Sekreterliği”ni kurmuşlardır. İKÖ’nün Anayasası ise, 1971 yılında yapılan İkinci İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nca hazırlanmış ve 1972 yılında toplanan Üçüncü Dışişleri Bakanları Konferansı’nca onaylanmıştır. İslâmî dayanışmanın önemini vurgulayan ve üye ülkelerin Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan haklarına saygılı olduklarını belirten bu Anayasa, 1 Şubat 1974 tarihinde de Birleşmiş Milletler’ce tescil edilmiştir.

İslâm Konferansı Örgütü’nün faaliyetleri esas olarak Zirve Konferansları, Dışişleri Bakanları Konferansları ve Daimi Komitelerin toplantıları tarafından belirlenmektedir. Bu toplantılarda, İslâm ülkelerinin siyasi, ekonomik ve kültürel meseleleri görüşülerek, üye ülkeler arasında dayanışma ve işbirliğini amaçlayan kararlar alınmaktadır.

Bunlardan başka, muhtelif komisyon toplantıları ve uzmanlar düzeyinde yapılan toplantılar, ortak politikaların oluşturulduğu, projelerin geliştirildiği birer forum olarak, İKÖ faaliyetleri içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. İKÖ bağlı ve ilgili kuruluşları ile ihtisas kuruluşları da, muhtelif İKÖ toplantılarında kendilerine verilen görevleri yerine getirmekte ve İslâm ülkelerinin müşterek menfaatleri doğrultusunda araştırma ve geliştirme çalışmaları yaparak üye ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik kalkınmalarına hizmet etmektedirler.

 

 

 

İKÖ ve Türkiye

Türkiye 1969 yılında kurulan İslâm Konferansı Teşkilâtı’nın Ana Sözleşmesini henüz onaylamamış olmasına rağmen üye devlet konumunu muhafaza etmekte, üyelikten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekte, bu bağlamda Teşkilat ve üyesi bulunduğu yan kuruluş bütçelerine katılım paylarını muntazaman ödemektedir.

Türkiye ilk kez, 1975 yılında yapılan 6. Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil edilmiştir. Türkiye’nin devlet başkanı düzeyinde katıldığı ilk İslâm Zirvesi ise, 1984 yılı Şubat ayında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı olmuştur. 4. İslâm Zirve Konferansı, İSEDAK başkanlığının 7.Cumhurbaşkanımız Kenan EVREN tarafından üstlenilmiş olması nedeniyle, Türkiye ile Teşkilat ilişkileri açısından bir dönüm noktası olarak görülebilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı 1984 yılında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı’nda İSEDAK başkanlığına seçilmiş, böylece, Türkiye, İslâm Ülkeleri arasındaki çok taraflı ekonomik işbirliği faaliyetleri alanında etkin bir konuma da gelmiştir.

Türkiye üzerine aldığı İSEDAK başkanlığı görevini, disiplinli ve düzenli yıllık toplantılarla sürdürmüş ve proje bazında somut gelişmeler kaydedilmesini sağlamıştır. İSEDAK bu çalışmalarıyla kısa zamanda temayüz etmiş ve üye ülkeler nezdinde saygınlık kazanmıştır.

 

 

 

 

 

İKÖ Çerçevesinde Ekonomik İşbirliğinin Tarihçesi

1- İKÖ EKONOMİK İŞBİRLİĞİNİN BAŞLANGICI VE İLK YILLAR

Temelinde Arap-İsrail anlaşmazlığının yer aldığı siyasi olaylara bir tepki sonucu kurulan İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), doğal olarak faaliyetlerine politik bir forum olarak başlamıştır. Bununla birlikte, bu politik hareketin etkinliğinin, ortak ekonomik eylemle bütünleşerek sağlanabileceği fikri de daha ilk yıllarda kabul görmüştür. Nitekim, Şubat 1972’de Üçüncü İslâm Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda kabul edilen İKÖ Anayasası’nda, İslâm âleminin ekonomik gelişimi ve üye ülkelerin üretim kapasite ve imkânlarının arttırılması gibi konulara yer verilmiştir. Böylece, İslâm Ülkelerinin karşı karşıya bulundukları ekonomik ve sosyal sorunların, İKÖ çerçevesinde ele alınması ve üye ülkeleri birbirlerine yakınlaştırmaya yönelik muhtemel işbirliği alanlarının ortaya çıkarılması için zemin oluşmaya başlamıştır.

Bu oluşum, o dönemlerde dünyada meydana gelen eğilimlerle paralellik arz etmektedir. Nitekim, iki kutuplu dünya düzeninin hüküm sürdüğü soğuk savaş döneminde, gelişme yolundaki ülkelerin acil ekonomik ve sosyal kalkınma sorunları, 1968 yılında Yeni Delhi’de yapılan İkinci UNCTAD Konferansında “Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği” adı altında gündeme alınmıştır. Ancak, konunun uluslararası boyutlarda önem kazanması ve uluslararası politikaların öncelikli alanlarına girmesi 1970’li yıllarda mümkün olabilmiştir. 77’ler Grubu, Afrika Birliği Örgütü ve BM Afrika Ekonomik Komisyonu gibi bölgelerarası ve bölgesel oluşum ve kuruluşlar çerçevesinde yapılan bakanlar düzeyindeki toplantılarda “Güney-Güney İşbirliği” olarak adlandırılan bu yeni temayül ve oluşumların temel yaklaşım ve hedefleri ortaya çıkmıştır.

1976 yılında Mexico City’de yapılan, Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda formüle edilen, yeni ekonomik işbirliğinin temel yaklaşım ve hedeflerinin merkezinde “kollektif kendi kendine yeterlilik” kavramı yer almaktadır.

Meydana gelen bu uluslararası süreç içinde İKÖ, o günün önemli ekonomik sorunlarının, her yıl yapılmakta olan İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı toplantılarının gündemine alınması ve İKÖ ölçeğinde ekonomik ve teknik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması yönünde girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Böylece İKÖ, bir anlamda, ekonomik alanda İslâm Ülkeleri arasında “ Güney-Güney İşbirliği” hareketini başlatmıştır.

2- LAHOR ZİRVESİ VE TAKİP EDEN GELİŞMELER

1974 yılında Lahor’da yapılan İkinci İslâm Zirve Konferansı, İKÖ ekonomik işbirliği açısından önemli bir gelişmeye sahne olmuştur. Zirve Bildirisinde, dünya ekonomisindeki gelişmeler ve üye ülkelerin güncel ekonomik sorunlarına işaret edilerek, İKÖ üyeleri arasında ekonomik işbirliğine duyulan ihtiyaç vurgulanmıştır. Bu niyet beyanı, üye ülkeler arasında ekonomik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması ve geliştirilmesi yönünde İKÖ’nin harekete geçmesi için bir işaret olmuştur. Böylece, müteakip Dışişleri Bakanları Konferanslarında çeşitli ekonomik konuları içeren yeni kararlar alınmış ve ekonomik alanda faaliyet gösterecek İKT ihtisas kuruluşları ve organlarının kurulması için girişimler başlatılmıştır.

Bu çerçevede, 1974 yılında, İslâm dünyasında çeşitli kültür, eğitim, teknik ve ekonomik çabalara mali destek sağlamak amacıyla, İKÖ Genel Sekreterliği bünyesinde İslâm Dayanışma Fonu kurulması kararı alınmıştır. Bu gelişmeyi, aynı yılda, üye ülkelerin kalkınma çabalarına destek sağlamak amacıyla, İslâm Kalkınma Bankası (İKB)’nın kuruluşu izlemiştir.

Mayıs 1976’da üye ülkelerin uzmanlar düzeyinde temsil edildiği İslâm Ekonomik, Kültürel ve Sosyal İşler Komisyonu kurulmuştur. Komisyon, İKÖ çerçevesinde ekonomik ve kültürel işbirliği faaliyetlerini teknik düzeyde gözden geçirerek, Dışişleri Bakanlarının yıllık toplantılarına tavsiyelerde bulunmakla yükümlü kılınmıştır.

1977 yılında yapılan Sekizinci Dışişleri Konferansında, “Üye Ülkeler Arasında Ekonomik, Teknik ve Ticari İşbirliği Genel Anlaşması” onaylanmış; Ankara’da İslâm Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin kurulması kararlaştırılmıştır. Bu gelişmeyi, İslâm Mesleki ve Teknik Eğitim ve Araştırma Merkezi (Dakka Merkezi)’nin Dakka’da kurulması izlemiştir. Bu kuruluşun adı daha sonra “İslâm Teknoloji Enstitüsü” olarak değiştirilmiş, son olarak da “İslâm Teknoloji Üniversitesi” adını almıştır. Özel sektör işbirliği alanında ise, ilk olarak Uluslararası İslâm Bankalar Birliği (IAIB) Kahire’de, bilahare de, İslâm Ticaret ve Sanayi Odası (ICCI) Karaçi’de, İKÖ’nün ilgili kuruluşları olarak faaliyete başlamışlardır.

Merkez Bankaları Guvernörleri ve Para Otoritelerinin ilk toplantısı Mart 1978’de Kuala Lumpur’da yapılmış ve muhtemel işbirliği modalitelerinin geliştirilmesi üzerinde durulmuştur. 1978 yılı ikinci yarısına gelindiğinde, İKÖ ekonomik işbirliği gündeminin bir hayli genişlediği ve çalışma şekil ve modalitelerin belirli bir şekil almaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda, işbirliği alanlarında öncelikli konuların belirlenmesi, uygulama mekanizmaları, yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması, çok taraflı işbirliği anlaşmaları gibi konular gündemde yer almaya başlamıştır.

1981 yılında yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı öncesinde, Birleşmiş Milletler Üçüncü Kalkınma Yılı hazırlıkları son aşamasına gelmiş bulunmakta idi. Bu stratejiden esinlenilerek, İKÖ çerçevesinde ortak yatırımlar ve ticari konulara ilişkin detaylı bir eylem raporu hazırlanmıştır. Müteakiben, İslâm Armatörler Birliği (ISOA)’nın Cidde’de, İslâm Ticareti Geliştirme Merkezi (ICDT)’nin Kazablanka’da kurulması, İslâm Ülkeleri Arasındaki Ekonomik İşbirliğini Güçlendirmek için Eylem Planı ile birlikte Ocak 1981’deki Zirve’de onaylanmıştır.

Haziran 1981’de yapılan Onikinci İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, İslâm Sivil Havacılık Konseyi’nin kuruluşu ve Yatırımların Teşviki, Korunması ve Garantisi Anlaşması onaylanmıştır.

Ocak 1981’de yapılan Birinci Gıda Güvenliği ve Tarımsal Kalkınma Bakanlar Toplantısı’nda, gıda güvenliği ve tarımsal kalkınma alanında işbirliği konularının eyleme dönüştürülmesine yönelik ayrıntılı bir program kabul edilmiştir. Aynı yılın Kasım ayında, FAO Konferansı münasebetiyle, İKÖ Gıda ve Tarım Bakanları Birinci Koordinasyon Toplantısı’nda bir araya gelmişlerdir.

3- ÜÇÜNCÜ İSLÂM ZİRVESİ VE MEKKE DEKLERASYONU

1981 yılı Ocak ayında Mekke ve Taif’te yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı, özellikle, “Üye Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliğinin Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı”nın kabulü bakımından önemli bir toplantı olmuştur. Eylem Planı’nın temel amacı, çeşitli alanlara yayılmış olan İKÖ ekonomik işbirliği faaliyetlerinin “Ortak Eylem” kavramı çerçevesinde bir araya getirilmesidir.

1980 yılı sonlarına doğru Ankara’da yapılan Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda nihaileştirilen Eylem Planı, ekonomik işbirliği için 10 sektörü kapsamına almıştır. Eylem Planı, bir bakıma, İKÖ ekonomik işbirliği alanında o zamana kadar sürdürülen ortak çabaların zirvesini teşkil etmektedir.

Diğer taraftan Yine Üçüncü Zirve’de Bilimsel ve Teknolojik İşbirliği ile Enformasyon ve Kültürel İşler alanında çalışan diğer iki Daimi Komite ve ekonomik ve ticari işbirliği alanında faaliyet gösterecek olan İKÖ Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK)’nin kurulmasının kararlaştırılması da, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

İKÖ Çerçevesindeki Çok Taraflı

Ekonomik İşbirliği Anlaşmaları

İSEDAK faaliyetleri ile ilgili olarak İKÖ çerçevesinde ekonomik işbirliği alanında hazırlanan çeşitli anlaşmalar bulunmaktadır. Henüz imzalamamış üye ülkelerin sözkonusu anlaşmaları imzalamaları için Sekizinci İSEDAK Toplantısı’ndan itibaren, toplantıların açılış oturumlarında özel bir tören düzenlenmektedir. İKÖ çerçevesinde hazırlanan ekonomik işbirliği alanındaki anlaşmalarla ilgili bilgiler aşağıda verilmektedir.

1- İKÖ Üyesi Ülkeler Arasında Ekonomik, Teknik ve Ticari İşbirliği Genel Anlaşması: Bu Anlaşma 1977 yılında yapılan 8. İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı sırasında kabul edilmiştir. Anlaşmanın amacı, üye ülkeler arasında sermaye transferinin ve yatırımların kolaylaştırılması ve bilgi, tecrübe ve teknik birikim mübadelesinin ve en az gelişmiş ülkelere özel bir önem atfederek, üye ülkeler arasında ayırımsız ve adil ilişkiler kurulmasının teşvik edilmesidir. Anlaşma 41 ülke tarafından imzalanmış ve 27 ülke tarafından onaylanmış olup halihazırda yürürlüktedir. Ülkemiz de bu anlaşmayı imzalamış ve onaylamış durumdadır.

2- Yatırımların Teşviki, Korunması ve Garantisi Anlaşması: Bu Anlaşma, 1981 yılında yapılan 12. İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nda kabul edilmiştir. Anlaşma üye ülkeler arasında sermaye transferinin teşviki için temel prensipleri belirtmekte ve yatırımları, ticari risklere karşı korumayı ve sermaye transferlerinin garanti edilmesini hedeflemektedir. Anlaşma 29 üye ülke tarafından imzalanmış ve 19’u tarafından da onaylanmıştır. Anlaşma, 10 üye ülke tarafından onaylanmasını müteakiben 1988 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmayı son olarak 17. İSEDAK Toplantısı sırasında Suriye Arap Cumhuriyeti imzalamıştır. Ülkemiz, sözkonusu anlaşmayı imzalamış ve onaylamıştır.

3- İKÖ Üyesi Ülkeler Arasında Tercihli Ticaret Sistemi Çerçeve Anlaşması: İSEDAK tarafından hazırlanıp kabul edilen bu anlaşma, İKÖ üyesi ülkeler arasında tercihli ticaret düzenlemeleri ve bu amaçla yapılacak taviz müzakereleri için bir çerçeve anlaşması fonksiyonu görmeyi amaçlamaktadır. Anlaşmayı bugüne kadar 22 ülke imzalamış ve 8 ülke onaylamıştır. Türkiye, bu anlaşmayı imzalayan ve onaylayan ülkeler arasındadır. Anlaşma 10 üye ülkenin onaylamasıyla yürürlüğe girecektir.

4- İhracat Kredi Sigortası ve Yatırımların Garantisi Kurumu Kuruluş Anlaşması: Anlaşmayı bu güne kadar 30 üye ülke imzalamış ve 12 üye ülke onaylamıştır. Anlaşma, onaylayan ülkelerin taahhütlerinin toplamının 25.000.000 İslâm Dinarını (1 İslâm Dinarı= 1 SDR) bulmasıyla yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu anlaşmayı imzalamış ve onaylamış olup, 2,5 milyon İslâm Dinarı ile katılacağını taahhüt etmiştir. Proje ile ilgili ayrıntılı bilgi ilgili bölümde verilmektedir.

5- İslâm Telekomünikasyon Birliği Statüsü: Sözkonusu Statü, 15. İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nda kabul edilmiştir. Statü, şimdiye kadar 14 üye ülke tarafından imzalanmış ve 9 üye ülke tarafından da onaylanmıştır. Statü henüz yürürlüğe girmemiştir. Türkiye bu anlaşmayı henüz imzalamamıştır.

6- İslâm Sivil Havacılık Konseyi Statüsü: Bu Statü 14 üye ülke tarafından imzalanmış ve 5 üye ülke tarafından onaylanmıştır. Henüz yürürlüğe girmemiştir. Ülkemiz bu anlaşmayı henüz imzalamamıştır.

 

Üye Ülkeler  

 1. Afganistan İslâm Devleti
2. Arnavutluk Cumhuriyeti
3. Azerbaycan Cumhuriyeti
4. Bahreyn Devleti
5. Bangladeş Halk Cumhuriyeti
6. Benin Halk Cumhuriyeti
7. Birleşik Arap Emirlikleri
8 Brunei Darusselâm Sultanlığı
9. Burkina Faso
10. Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti
11. Cibuti Cumhuriyeti
12. Cote D’Ivoire Cumhuriyeti
13. Çad Cumhuriyeti
14. Endonezya Cumhuriyeti
15. Fas Krallığı
16. Filistin Devleti
17. Gabon Cumhuriyeti
18. Gambiya Cumhuriyeti
19. Gine Cumhuriyeti

20. Gine Bissau Cumhuriyeti
21. Guyana Cumhuriyeti
22. Irak Cumhuriyeti
23. İran İslâm Cumhuriyeti
24. Kamerun Cumhuriyeti
25. Katar Devleti
26. Kazakistan Cumhuriyeti
27. Kırgızistan Cumhuriyeti
28. Komor Adaları Federal İslâm Cumhuriyeti
29. Kuveyt Devleti
30. Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi
31. Lübnan Cumhuriyeti
32. Maldivler Cumhuriyeti
33. Malezya
34. Mali Cumhuriyeti
35. Mısır Arap Cumhuriyeti
36. Moritanya İslâm Cumhuriyeti
37. Mozambik
38. Nijer Cumhuriyeti

39. Nijerya Federal Cumhuriyeti
40. Oman (Umman) Sultanlığı
41. Özbekistan Cumhuriyeti
42. Pakistan İslâm Cumhuriyeti
43. Senegal Cumhuriyeti
44. Sierra Leone Cumhuriyeti
45. Somali Demokratik Cumhuriyeti
46. Sudan Demokratik Cumhuriyeti
47. Surinam Cumhuriyeti
48. Suriye Arap Cumhuriyeti
49. Suudi Arabistan Krallığı
50. Tacikistan Cumhuriyeti
51. Togo Cumhuriyeti
52. Tunus Cumhuriyeti
53. Türkiye Cumhuriyeti
54. Türkmenistan Cumhuriyeti
55. Uganda Cumhuriyeti
56. Ürdün Haşimi Krallığı

57. Yemen Cumhuriyeti

 

 

 

 

 

“İSTANBUL İKÖ ZİRVESİ” HAZIRLIKLARI TAMAMLANDI

İstanbul’da 14-16 Haziran 2004 tarihleri arasında yapılacak olan İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) 31. Dışişleri Bakanları Toplantısı ile ilgili hazırlıklar tamamlandı. Dışişleri Bakanları tarafından yapılacak “ana toplantı” ile birlikte dört ayrı komite çalışacak. NATO Zirvesi’nin de gerçekleştirileceği Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde yapılacak olan toplantıya altmıştan fazla bakan ile doksan kuruluş temsilcisi katılacak. Tesbit edilen yüz on madde üzerinde durulacak. Toplantıya katılan delege ve basın mensuplarının sayısının 2500’e ulaşması bekleniyor. Türkiye’nin İKÖ Genel Sekreter adayı olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu için yapılmaya başlanan kulis faaliyetleri de devam ediyor.

Bu arada “İstanbul İKÖ Zirvesi” için hazırlanan “logo” basına tanıtıldı. Logo, ebedî hayat ve cenneti sekizgen üzerine kuruldu. Yapılan açıklamada “İslâmiyet’te sekiz sayısının ededî hayatı simgelediği, Türk ve İslâm dekoratif sanatlarında ve mimarisinde yaygın bir şekilde rastlanan sekizgen geometrik şeklin cenneti temsil ettiği” ifade edildi. Logonun ortasında yer alan cami İslâmiyet’i simgelerken, Boğaz Köprüsü de kubbe şeklinde çizildi. Üzerine hilâl yerleştirilen kubbe aracılığıyla Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa ve farklı medeniyetler arasında dostluk ilişkisine vurgu yapıldı. Logonun köprü ayakları ile minarelerin şerefelerine İstanbul’u doğal, tarihî ve kültürel boyutlarıyla yansıtması bakımından “lâle” figürü yerleştirildi. Logonun dış hatları olarak Türkiye’yi temsil eden turkuaz rengi ile Türk-İslâm sentezini çağrıştıran mavi kullanıldı. İstanbul Boğazı’nın 31 rakamını çağrıştırır tasarımıyla da İKÖ’nün 31. Dışişleri Bakanları Toplantısı’na atıf yapıldı.

 

İKÖ, KKTC’YE “KIBRIS TÜRK DEVLETİ” DİYECEK

İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile ilgili örgüt içi tanımlamasını değiştirmeye karar verdi. İKÖ, İstanbul’da yapılacak olan 31. Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda KKTC’nin gözlemci statüsünü değiştirmezken, “Kıbrıs Türk Toplumu” olarak uygulanan tanımlamayı “Kıbrıs Türk Devleti” olarak değiştirdi. Bu sayede Kıbrıs Türklerinin örgütteki temsili daha da güçlendirilmiş olacak.

 

 

 

 

***

 

 

 

 


Milli Gazete 2003-2004 Yazıları
1-1. Dosya
665 Okunma
2-2. Dosya
896 Okunma
3-3. Dosya
531 Okunma
4-4. Dosya
783 Okunma