Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Milli Gazete 2003-2004 Yazıları
2004 1.Baskı
992 Okunma
ASPxHyperLink

2. Dosya
Reşat Nuri Erol

 

 

 

BALKANLAR’DA

İ S L Â M

25.07.2004

Balkanlar” uzun süre Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Bu sebeple bu bölge İslâm’ın derin izlerini ve önemli oranda kültürel mirasını taşımaktadır.

Her ne kadar Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden sonra İslâm’ın bu bölgedeki izlerinin ortadan kaldırılması için yoğun bir çaba harcandıysa da, bu tümüyle başarılamadı. Müslümanlar varlıklarını sürdürdü, hâlen de sürdürmeye devam ediyorlar.

Bütün dünyadaki dine dönüş hareketine paralel olarak, son dönemlerde İslâmiyet bölgede de yeniden yeşermeye, İslâmî bilinç yeniden kendini hissettirmeye başladı.

Özellikle Bosna ve Kosova Savaşları vesilesiyle Balkanlar’da başlayan İslâmî uyanış, savaş yıllarındaki hızını kısmen yitirse bile, istikrarlı bir şekilde devam ediyor…

Balkanlar”da ne kadar “Müslüman” olduğu ve bu Müslümanların etnik kimlikleri hakkında bazı özet bilgiler kısaca şöyledir.

 

Kosova

Kosova” resmiyette hâlâ Yeni Yugoslavya Federasyonu’na bağlı bir özerk bölge gibi görünmektedir. Ancak son çatışmalar sebebiyle NATO askerleri bölgede kontrolü ele aldıklarından Belgrat yönetiminin bölgede fazla bir etkinliği kalmadı. İki milyon nüfuslu “Kosova”da halkın yüzde doksana yakını Müslümandır. “Kosova Müslümanları”nın çoğunluğu Arnavut, bir kısmı da Türktür. Kosova halkı bölgede bağımsız bir devlet kurmak istiyor. Ancak henüz bölgede halkın iradesinin yönetime yansıdığı söylenemez.

 

Bosna-Hersek

5 milyon civarında bir nüfusa sahip olan “Bosna-Hersek”te halkın % 43'ü “Müslüman”dır. “Bosna-Hersek Müslümanları”nın büyük bir çoğunluğu “Boşnak”tır. Kendilerine “Bosnalılar” da denen Boşnaklar Slav kökenlidirler ve Bosna-Hersek halkı içinde nüfus bakımından birinci sırada gelmektedirler. Ancak Bosnalıların tamamı Bosna-Hersek'te yaşamıyor. Eski Yugoslavya’ya hakim olan komünist rejimden kaçan çok sayıda Bosnalı Müslüman dünyanın değişik ülkelerine yayılmıştır. Eski Yugoslavya topraklarında kalan Bosnalıların ise % 86'sı “Bosna-Hersek”te, kalanı da Sırbistan’a bağlı “Sancak” bölgesinde olmak üzere, eski Yugoslavya cumhuriyetlerinin değişik bölgelerinde yaşamaktadır. Eski Yugoslavya etnografyasında bunlara “Müslüman” denirdi.

 

Arnavutluk

Müslümanların nüfus oranı itibariyle en yoğun olduğu Balkan ülkesi “Arnavutluk”tur. Dört milyon civarında bir nüfusa sahip olan bu ülkede nüfusun % 70’ini Müslümanlar oluşturmaktadır. Bu ülkede % 20 oranında Ortodoks Hıristiyan, % 10 oranında da Katolik Hıristiyan vardır. Müslüman nüfusun % 75 - 80'i Sünni, kalanı Bektaşi’dir. Arnavutluk ve Makedonya’da yaygın olan bu Bektaşiler komünist dönem öncesinde de aynı inanca sahiptiler. Arnavutlar, Arnavutluk dışında Makedonya ve Kosova başta olmak üzere, eski Yugoslavya cumhuriyetlerine ve dünyanın birçok ülkesine yayılmışlardır.

 

Makedonya

İki milyon üç yüz bin civarında nüfusa sahip olan “Makedonya”da Müslümanlar nüfusun % 50'den fazlasını oluşturmaktadırlar. Bu ülkedeki Müslümanların yaklaşık % 75'i Arnavut, % 13'ü Türk, kalanı da başta Makedon olmak üzere muhtelif etnik unsurlardandır. Arnavutluk’ta olduğu gibi Makedonya'daki Arnavut Müslümanlar arasında da az sayıda Bektaşi mevcuttur. Fakat çoğunluğu Sünni Müslümanlar oluşturmaktadır.

 

Yunanistan

Yunanistan’daki Müslümanlar”ın tamamına yakını “Batı Trakya”da yaşamaktadırlar ve sayıları 150 bine yakındır. Bunların büyük çoğunluğu Türk, bir kısmı da Pomak asıllıdır. Başkent Atina'da, Selanik’te ve daha başka Yunan şehirlerinde de az sayıda Müslüman vardır. Avrupa Topluluğu ülkeleri içinde Müslümanlara en çok baskı uygulayan ülke Yunanistan’dır. Yunanistan Batı Trakya’yı ele geçirdikten sonra sistemli bir asimilasyon politikası uygulayarak bu bölgedeki Müslümanların oranlarını düşürdü. Batı Trakya Müslümanlarının üç adet şer’i mahkemeleri vardır. Bu mahkemeler Müslümanların evlenme ve boşanma gibi özel durumlarıyla ilgilenmektedir. Bölgede Müslümanların kendi maddi imkânlarıyla ayakta tuttukları 292 okulları ve ibadete açık durumda 297 camileri bulunuyor. Müslümanların pek çok camisi de hükümet tarafından yıkılmış yahut kiliseye veya müzeye çevrilmiştir.

 

Bulgaristan

Sekiz milyona yakın bir nüfusa sahip olan bu ülkede halkın yaklaşık % 25'ini “Bulgaristan Müslümanları” oluşturuyor. Resmi istatistiklere göre 1 milyon 300 bin Müslüman var. Ama gayri resmi kaynaklara göre Müslümanların nüfusu 2 milyondan az değil. Müslümanların çoğunluğunu Türkler oluşturuyor. Bunların yanı sıra Pomak, Makedon, Tatar ve Çingene asıllı Müslümanlar da var. Bulgaristan’daki sosyalist rejimin çökmesi sebebiyle Müslümanlar üzerindeki resmi baskı ve zorla Bulgarlaştırma uygulamaları artık devam etmiyor. Dolayısıyla Müslümanlar genel hürriyetler yönünden geçmişe göre daha rahatlar. Ayrıca Müslümanlara kendi baş müftülerini kendilerinin seçmesi hakkı tanındığından dini hizmetlerin biraz daha rayına oturtulması için yoğun bir çaba olduğu dikkat çekiyor. Komünist rejimin hakim olduğu dönemde devlet Müslümanların başına genellikle dinle ilgisi olmayan kişileri baş müftü olarak tayin ediyordu.

 

Yeni Yugoslavya Federasyonu

Altı cumhuriyetten oluşan Eski Yugoslavya Federasyonu’nun dağılmasından sonra kurulan “Yeni Yugoslavya Federasyonu” “Sırbistan” ve “Karadağ” cumhuriyetleri ile “Voyvodina Özerk Bölgesi”ni içine almaktadır. Sırbistan’ın ve federasyonun başkenti olan Belgrat’ta yüz bin, “Sancak” bölgesinde üç yüz bin, Karadağ Cumhuriyeti’nde de yüz bin kadar Müslüman vardır. Sırpların hakimiyetindeki Yeni Yugoslavya Federasyonu Müslümanlara ağır bir baskı yapmaktadır. Özellikle “Sancak Müslümanları” sürekli bir gözetim ve baskı altında tutulmaktadırlar. Sancak Müslümanları, Yugoslavya Federasyonu’ndan ayrılarak Bosna-Hersek Cumhuriyeti’ne katılmak istiyorlar. Sancak Müslümanlarının haklarını savunmak amacıyla “Sancak Müslüman Millî Konseyi” adında bir konsey oluşturuldu.

 

BALKANLAR'DA MÜSLÜMANLAR

VE DEVLET YÖNETİMLERİ

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere “Balkanlar”daki devletlerde dağınık halde çok sayıda Müslüman bulunmaktadır.

Bölgedeki devlet yönetimlerine büyük ölçüde Ortodoks inancı hakimdir. Her ne kadar Ortodoks inancı devlet sistemlerinin şekillenmesinde çok fazla etkili olmasa da, izlenen siyasetlerde genel anlamda büyük ölçüde etkisini göstermektedir. Bundan dolayı “Balkanlar”da adı konulmamış bir Ortodoks Birliği’nden söz etmek mümkündür. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya, Bosna-Hersek ve Arnavutluk’ta yaşayan Hıristiyanların büyük çoğunluğu “Ortodoks”tur. Bu inanç birliği söz konusu ülkelerdeki yönetimleri de birbirine yaklaştırmaktadır. Aralarında her ne kadar bazı siyasi problemler olsa da, sahip oldukları ortak inanç sebebiyle zor zamanlarında birbirlerine yardımcı olabilmektedirler.

Arnavutluk’ta Fatos Nano liderliğindeki mevcut hükümet Yugoslavya ve Yunanistan’ın destekleriyle yönetimi ele geçirebilmiş Ortodoks destekli bir hükümet olduğundan Makedonya’daki Arnavut kökenli Müslümanların davalarına sahip çıkma cesareti gösteremiyor. Aynı Fatos Nano, Kosova meselesinde de mültecileri kabul etme ve yaralıların tedavisine fırsat verme dışında söze gelir bir etkinlik gösterememişti. Bu Ortodoks işbirliği daha önce Bosna-Hersek’te yaşanan savaş esnasında da kendini göstermişti.

Balkanlar’daki Ortodoks güçler Rusya’dan da destek almaktadır. Rusya’nın Kosova meselesinde hemen devreye girerek NATO’ya karşı asker göndermesi de bu yüzdendi.

Bu bilgilerden anlıyoruz ki Balkanlardaki Müslüman halklar devlet yönetimlerine hakim olan Ortodoks zihniyetinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri ittifakın zulmüne uğramaktadırlar.

 

AMERİKA'NIN HESAPLARI

Balkanlar”daki Ortodoks ittifakı büyük ölçüde Avrupa Birliği ülkeleri tarafından da destekleniyor. Bunun belki en önemli sebebi Avrupa ülkelerinin Balkanlardaki Müslüman halkların İslâmî yönden bilinçlenmelerini ve hareketlenmelerini kendi açılarından olumsuz bir gelişme olarak görmeleridir. Bölgedeki Ortodoks ittifakıyla menfaat birliği de önemli bir etken olabilir. Ancak Amerika’nın bölgeyle ilgili çıkar hesapları bölgedeki Ortodoks ittifakının ve onlara destek veren Rusya’nın hesaplarıyla, bu arada Avrupa Birliği ülkelerinin hesaplarıyla çatışmaktadır. Bu yüzden ABD bölgeye siyasi yönden yerleşebilmek ve bölgeyle ilgili planlarını uygulamaya geçirebilmek için Arnavutlara sahip çıkıyor. Tabii bu destek Arnavut halkın mağduriyetinin önüne geçme amacına değil, bu halk vasıtasıyla bölgeyle ilgili hesapları yürütme amacına yönelik. Bununla birlikte yine de Arnavut halk söz konusu destek sebebiyle Amerika’ya bir sempati duymaktadır.

 

 

ÖNEMLİ VE İLGİNÇ BİLGİLER:

* BALKAN YARIMADASI: Akdeniz kıyısındaki yarımadaların en doğuda olanı. Adriyatik Denizi ile Karadeniz arasında, kuzeyde Sava ve Tuna ovalarıyla karaya bağlanır. Güneyde birçok ada ve yarımadayla Batı Akdeniz’i Doğu Akdeniz’den ayırır. Bölgede Karadeniz’e (Morava), Ege Denizi’ne (Vardar ve Meriç), İon Denizi’ne (Akheloos) ve Adriyatik Denizi’ne (Drina) dökülen nehirler ve ayrıca çok miktarda küçük akarsular vardır. “Balkan” adı, dağların yarımadadaki önemini açıklar. “Balkan Yarımadası” Türkiye’nin Avrupa kesimi ile Yunanistan, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Kosova, Bosna-Hesek ve Hırvatistan’ı içine alır. Bu bölgede yaşayan 60 milyona yakın nüfusun ortak yanı, çok uzun bir dönemde Osmanlı yönetiminde huzur içinde yaşamış olmalarıdır. Kendilerinden önce yöredeki konuşulan dilleri ve varolan kültürleri kökünden yok etmeyi asla amaçlamayan halkların peş peşe yöreye gelmesi, yarımadada çeşitli etnik öbeklerin bulunmasını açıklamaktadır. Büyük devletler Avrupa, Akdeniz ve Asya arasında elverişli bir yerde bulunan yarımadanın stratejik noktalarını, çoğunlukla istikrarsız yapılı ve çokuluslu toplumların elinden almak istiyorlardı.

* BALKAN SAVAŞLARI: Türk-Sırp Savaşı (1876), Türk-Rus Savaşı (1877-1878), Sırp-Bulgar Savaşı (1885), Türk-Yunan Savaşı (1897), I. Balkan Savaşı (1912-1913), II. Balkan Savaşı (1913), I. Dünya Savaşı’nda Balkan Savaşları ve II. Dünya Savaşı’nda Balkan Savaşları.

* KOSOVA SAVAŞLARI: Osmanlı Türkleri ile birleşik Hıristiyan orduları arasında Kosova Ovası’nda yapılan iki meydan savaşının adı. I. Kosova Savaşı, 20 Haziran 1389. II. Kosova Savaşı, 17-19 Ekim 1448.

* KOSOVA: Kosova’daki Mitrovica şehrinin Türkçe adı.

* KOSOVA OVASI: Kosova’da, Mirtovica (Kosova) ile Urosevac şehirleri arasındaki, Osmanlılar döneminde iki meydan muharebesinin yapıldığı meşhur ova.

 

* Arnavutlar Arasında Türk-İslâm Etkisi: XV. yüzyıldan itibaren İslâmiyet Arnavutlar arasında yayılmaya başladı ve Arnavutlar arasında kısa sürede Türk dilini ve edebiyatını bilen aydın bir kesim yetişti. Bunlar ana dillerinde fakat Türk-İslâm edebiyatı etkisinde eserler verdiler ve Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da bu etkiyi yansıtan güçlü bir edebiyat oluştu. Arnavut şairler Türk halk edebiyatından da geniş şekilde etkilendiler. Arnavut halk edebiyatının atasözü, tekerleme, fıkra ve diğer yazılı metinlerinde de Türk etkisi görüldü. Bazı atasözleri özgün şekillerini koruyarak Arnavutça diline girdi. Nitekim “Eski tas eski hamam” ve “Selam verdim bela buldum” gibi atasözleri günümüzde de Türkçe olarak kullanılmaktadır. XV. yüzyıldan itibaren şehir görünümlerine ve yaşamaya egemen olan Türk tarzı çoğunlukla Evliya Çelebi’nin “Seyahatname”sinden bilinmektedir.

* Türkler Arasında Arnavut Etkisi: Arnavutbiberi (Küçük ve kırmızı renkte çok acı bir biber türü). Arnavutciğeri (Koyun ya da kuzu ciğeri ile yapılan bir yemek türü.). Elbasan Tava (Arnavutluk’taki Elbasan şehrinin ismine izafeten yapılan bir yemek türü.). Arnavutkaldırımı (İrili ufaklı taşlarla döşenmiş yol.). Arnavutköy (İstanbul’da Beşiktaş ilçesine bağlı semt olup Boğaziçi’nin batı yakasında yer alır. Semt adını buraya yerleştirilen Arnavut göçmenlerden almıştır.

 

* “BALKAN” ya da “BALKANLIK”: Sazlık, bataklık. Genellikle orman ya da çalılıkla kaplı engebelere verilen ad. Ormanlarla kaplı dağlık yerler için de kullanılır. Bulgaristan’daki Balkan dağlarının adı da olan bu Türkçe sözcük, benzer koşullardaki engebeleri belirtmek için Bulgaristan Türkleri, göçmenleri ve Trakyalılar tarafından kullanılır.

* “BALKANLI”: Balkan halkından olan.

 

* CUMHURİYET DÖNEMİNDEKİ “BALKAN ANTLAŞMALARI”

* BALKAN ANTANTI (1930-1940): Türkiye’nin de katıldığı, Balkan devletleri arasındaki güvenlik ve işbirliği antlaşması (9 Şubat 1934). Türkiye ve Balkan devletleri arasında işbirliğini sağlamak amacıyla Türkiye, Arnavutluk, Yugoslavya, Bulagaristan, Romanya ve Yunanistan’ın katıldığı bir konferans önce Atina’da (1930), sonra İstanbul (1931) ve Bükreş’te (1932) toplandı. 1933 yılında Selanik’te toplandı. Bazı ülkeler arasında sorunlar çıktı. Nihayet, ertesi yıl Atina’da yapılan konferansta Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya bir Balkan Birliği kurdular (9 Şubat 1934). “Balkan Antantı” diye anılan birliğin temel yapısı Ankara’daki görüşmelerde belirlendi (20 Ekim – 2 Kasım 1934), dört ülkenin dışişleri bakanlarından bir yönetim kurulu oluşturuldu ve her yıl dönüşümlü olarak bir ülkenin dışişleri bakanının yönetim kurulu başkanlığını üstlenmesi kararlaştırıldı. Ayrıca ekonomi, maliye ve ticaret işlerine bakmak için her devletin beş üye ile temsil edileceği bir Danışma Kurulu da oluşturuldu. Temsilciler Belgrad (1936), Atina (1937), Ankara (1939) ve son defa Bükreş’te (1940) bir araya geldiler. II. Dünya Savaşı başlayınca birlik dağıldı.

* BALKAN PAKTI (1954-1960): Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasında 1954 yılında kurulan savunma ve işbirliği örgütü. Pakt, 28 Şubat 1953 tarihinde Ankara’da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşmasının ardından, 9 Ağustos 1954 tarihinde Yugoslavya’nın Bled şehrinde imzalanan antlaşmayla kuruldu. Sürekli bir Konsey kurularak çalışmalarına başladı. Yugoslavya daha sonra tarafsız ülkeler blokuna katılıp liderliği üstlenince işlevini kaybedip resmen sona erdi (1960).

 

 

***

 

 

 

 

Kosova Meselesi

26.07.2004

Balkanlar” çok farklı etnik kitleleri bünyesinde bulunduran bir bölge. Üstelik bu etnik unsurların her biri belli bir coğrafi parça üzerinde toplanmış değil. Bu yüzden bölgenin etnik haritasını çıkarırken kesin ve net sınırlar belirlemek mümkün olmuyor. Birçok bölgede farklı etnik unsurlar bir arada yaşıyor.

Milliyetçilik fitnesinin bugünkü kadar etkili olmadığı dönemlerde bu bölgedeki halklar arasında ciddi sorunlar yaşanmıyordu. Özellikle “Osmanlı dönemi”nde bölgeye hakim kılınan adalet bütün etnik unsurları kuşattığı ve halklara karşı herhangi bir kültürel asimilasyon ya da dini dayatma söz konusu olmadığı için bölgenin etnik mozaik niteliği taşımasından kaynaklanan ciddi sorunlar yaşanmıyordu. Ancak Batı Avrupa’nın kışkırtması neticesinde patlak veren Balkan Harbi sonrası Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle birlikte bölgede belli etnik unsurların hakimiyetleri esasına göre şekillenen devletlerin ve devletçiklerin ortaya çıkması pek çok problemi de beraberinde getirdi.

Özellikle Sırpların bölgede güçlü bir hakimiyet kurma ve diğer etnik toplulukları sömürme anlayışları yıllardan beridir Kosova’da da önemli acıların yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu acıların en önemli sebebi ise insanların sırf etnik kimliklerinden ve inançlarından dolayı horlanmaları, aşağılanmaları, ikinci sınıf insan muamelesine, baskıya ve zulme maruz bırakılmalarıdır.

Kosova” aslında İslâm âleminin uzun yıllardan beri kanayan yaralarından biridir. Ancak son zamanlarda Sırp zulmünün bu bölgeyi iyice kuşatması üzerine bu mesele dünya kamuoyunun gündeminde daha çok yer almaya başladı.

1991 yılında Yugoslavya’nın dağılmasıyla beş bağımsız cumhuriyet kurulmasına rağmen, Kosova’da önder konumunda olan bazı kesimlerin pasif davranışı ve halkı oyalamaları sonucunda Kosova bağımsızlığını kazanamadı. Ancak Kosova’daki özelde Arnavut kökenliler, genelde tüm Müslümanlar sürekli Sırp baskı ve dayatmalarıyla karşı karşıya kaldılar. 27 - 28 Şubat 1998’de Sırp askerinin ve polislerden onlara yardımcı olanların Kosova’nın Drenitsa bölgesine saldırarak onlarca Arnavutu öldürmesi, bölgede sıcak çatışmaların başlamasına yol açtı. Daha sonra Sırpların zulüm ve işkencelerini tam anlamıyla bir katliama dönüştürmeleri Kosova’da ciddi bir insanlık dramının yaşanmasına yol açtı. Ama yaşanan bu önemli olaylara maalesef dünya sessiz kalmayı tercih etti. Olayların katliam boyutlarına ulaşmasıyla biraz sesini yükseltmek zorunda kalan Avrupa görünüşte “Kosova Meselesi”yle ilgileniyormuş havası estirmesine rağmen, oradaki kan ve gözyaşının durması için önemli bir adım atmadı.

Sonunda Avrupa Birliği, NATO ve ABD, “Kosova Meselesi”nin kendi kontrolleri dışında bir mecraya doğru akmasını önlemek amacıyla tümüyle olayın dışında kalmak istemediler ve Kosova’yı işgal ettiler.

 

BALKANLARDAKİ ARNAVUTLAR

Dünyanın değişik yörelerine ve Balkanlar’daki ülkelere dağılmış durumdaki Arnavutların en yoğun olarak yaşadıkları bölge Balkanların güney kesimidir. Bu bölgede 6 milyona yakın Arnavutun yaşadığı tahmin edilmektedir. Bu kitle üç ayrı ülkeye yayılmıştır: Arnavutluk, Makedonya ve Yugoslavya. 3,9 milyon nüfusa sahip olan Arnavutluk’ta halkın % 95'ten fazlası Arnavuttur. İki milyon iki yüz bin nüfusa sahip olan Makedonya’da sekiz yüz bin civarında Arnavut bulunmaktadır. Bu sayıyla Arnavutlar, Makedonya nüfusunun % 35’ini oluşturmaktadırlar. Yugoslavya sınırları içinde yaşayan Arnavutlar ise genellikle Kosova’da toplanmışlardır. Bu bölgede ise Arnavutların sayısı etnik oranlarla ilgili olarak verdiğimiz bilgilerden de anlaşılacağı üzere yaklaşık 1,5 milyonu bulmaktadır.

Arnavutlar Makedonya’da da etnik ayırım politikasına ve haksızlığa maruz kalmaktadırlar. Bu yüzden bölgede yaşayan Arnavutlar arasında tüm Arnavutların tek bir devlet çatısı altında birleştirilmesi gerektiği düşüncesi etkilidir. Bu düşüncenin en çok etkisini gösterdiği bölge ise “Kosova”dır. Bu açıdan “Kosova” bölgede büyük bir Arnavut devletinin kurulması konusunda önemli bir stratejik konum arz etmektedir.

Arnavutların tek bir devlet çatısı altında bir araya gelmelerine ise Batı ülkeleri, NATO ve bölge ülkeleri içinde böyle bir gelişmeden birinci derecede etkilenecek olan Makedonya karşı çıkmaktadır. Batı’nın ve NATO’nun Kosova dramına duyarsız kalmasında bölgedeki tüm Arnavutların tek bir devlet çatısı altında birleşebilecekleri endişesinin önemli rolü olduğunu söyleyebiliriz.

 

KOSOVA HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Yugoslavya Federasyonu dağılmadan bir süre öncesine kadar altı cumhuriyet ile iki özerk bölgeden oluşuyordu. Bu cumhuriyetler Sırbistan, Bosna-Hersek, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ ve Makedonya; özerk bölgeler ise Kosova ve Voyvodina idi. 1989’da “Kosova”nın özerk statüsü kaldırılarak tamamen Sırbistan’a ilhak edildi. 1991’de Yugoslavya Federasyonu dağılma sürecine girdi ve Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek bağımsızlığını ilân etti. Sırbistan ile Karadağ ise “Yeni Yugoslavya Federasyonu”nu oluşturdu. “Kosova” özerk statüsü kaldırılmış olduğundan bu kurulan yeni federasyonun sınırları içinde ve Sırbistan Cumhuriyeti’nin bir parçası olarak kaldı.

Coğrafi Konumu: Kosova, kuzeyden ve doğudan Sırbistan, kuzeybatıdan Yeni Yugoslavya Federasyonu’nun ikinci üyesi Karadağ tarafından kuşatılmış durumdadır. Güneyinde Makedonya, batısında ise Arnavutluk bulunmaktadır. Bu konumu sayesinde Sırp zulmünden kaçan Kosovalılar Arnavutluk ve Makedonya’ya sığınabilmektedirler.

Nüfusu, Dini ve Etnik Yapısı: “Kosova”nın nüfusu yaklaşık iki milyonu bulmaktadır. Bu nüfusun yaklaşık % 90’ı Müslümandır. Müslümanların da % 80’ini Arnavutlar oluşturmaktadır. Müslümanların geriye kalan kısmının büyük çoğunluğu Türk, Boşnak ve az bir kısmı Çingene asıllıdır. Müslüman olmayanların çoğunluğu Sırp asıllıdır. Sırp asıllılar buraya genellikle sonradan yerleştirilmişlerdir. Bu itibarla kırsal alanda Sırp asıllılara pek rastlanmaz. Sırplar başkent başta olmak üzere büyük şehirlerde ikamet etmektedirler.

Başkenti: “Kosova” eski Yugoslavya Federasyonu’nun dağılmasından kısa bir süre öncesine kadar özerk olduğundan resmen tanınmış bir başkenti bulunuyordu. Burası da Priştina’ydı. Ancak daha sonra özerkliği kaldırıldığından Priştina’nın bugün resmiyette bir başkent özelliği bulunmamaktadır. Buna rağmen Priştina yine de Kosova bölgesinin merkezi durumundadır. Halk bu şehri bir merkez olarak tanıdığı gibi, devletin bölgeyle ilgili önemli daireleri, askeri merkezleri ve eğitim kurumları bu şehirde bulunmaktadır. Priştina’nın nüfusu yüz bin civarındadır. Başkent Priştina birbirinden çok farklı özelliklere sahip iki bölümden oluşmaktadır. Sırpların oturduğu yeni bölgesinde modern hizmetlerle donatılmış ve çok katlı apartmanların bulunduğu siteler dikkati çekerken, Müslümanların yoğun olduğu kesimde genellikle bir veya iki katlı eski binalar ya da yeni gecekondular dikkati çeker. Bu kesim altyapı hizmetlerinden de mahrumdur.

Ekonomik Durumu: “Kosova” Sırpların maksatlı politikaları sebebiyle ekonomik yönden geri bırakılmış bir bölgedir. Bölgenin kırsal kesiminde oturan Müslümanlar genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadırlar. Şehirlerde Müslümanlar arasında işsizlik hakimdir. İşsizlik yüzünden başkent Priştina’nın parklarını ve cami bahçelerini boş dolaşan insanlar doldurur. İşsizlik doğal olarak beraberinde fakirliği getirmektedir. İşsizler ordusunu oluşturanlar sadece vasıfsız elemanlar değildir. Çok sayıda üniversite mezunu da, Sırp yönetiminin maksatlı uygulamaları yüzünden iş bulamamakta, iş bulabilenlerin birçoğu da daha sonra işten atılarak işsizler ordusuna dahil edilmektedir. Bundan dolayı Müslümanlar arasında fakirlik oranı yüksek, gelir düzeyi düşüktür. Ancak Sırp yönetimi bu konudaki gerçek bilgileri ve istatistikleri açıklamaktan kaçınmaktadır.

 

 

***

 

 

 

 

Sudan’da neler oluyor?

 

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

30.07.2004

 

Dünya kamuoyunun Afganistan, Irak ve Filistin sorunları ile meşgul olduğu ve sıranın Suriye ile İran’a (ve Türkiye’ye) gelmesini beklerken; hiç umulmayan bir şey oldu ve sürpriz bir şekilde bu sefer Afrika kıtasında adeta sudan sebeplerle “Sudan sorunu” ortaya çıkıverdi!.. Neden? Sudan’da neler oluyor?!.

Sudan tam da 21 yıldır süren iç savaşı dizginleyip kontrol altına aldığı sırada, “Darfur krizi” patlak verdi. Aslında ülkenin güneyinde 1954 yılında, yani tam 50 yıl önce başlayan ve dış güçler tarafından sürekli olarak kışkırtılıp desteklenen savaşın ana amacı, Afrika’nın süper gücü olabilecek bu ülkenin gelişmesini engellemekti. Savaş Sudan’ın ekonomik ve sosyal gelişmesini yıllar boyunca sürekli olarak engelledi. Çünkü savaşın günlük maliyeti 2 (iki) milyon dolara ulaşıyordu. Hangi ülke böyle bir yüke uzun zaman dayanabilir ki?

Sudan, sahip olduğu yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle, başta vahşi Batı dünyasının ve sömürü sermayesinin daima iştahını kabartmıştır; hâlen de kabartmaya devam etmektedir… Özellikle petrol ve altın gibi yeraltı zenginlikleri, Batılı emperyalistlerin ve sömürgecilerin ana hedefi bulunuyor. Sudan’ın bu zenginliklerine sahip olmak isteyen siyonist ve sömürgeci Batılılar, sudan sebeplerle bu ülkenin istikrarsızlaştırılması, geri kalması ve ekonomisinin bozulması için her türlü fitne ve fesat organizasyonlarını gerçekleştiriyorlar. Sudan devlet olarak asilere karşı büyük mücadeleler verirken, Batılı ülkeler Sudan’ın komşularından yararlanarak bu asilere her türlü desteği sağlıyorlar…

Son olarak, Darfur bölgesindeki “insanlık krizi”ni bahane eden ve “soykırım” olarak değerlendiren ABD Kongresi; oy birliği ile aldığı kararla “Darfur’da yapılanlar soykırımdır!” dedi. Hâlbuki İsrail ile birlikte, ayrılıkçı John Grand militanlarını destekleyerek Sudan’da insanî felâketlerin yaşanmasına sebebiyet veren ülkelerin başında bizzat ABD geliyor… Senato tarafından da oy birliği ile kabul edilen bu karardan sonra, şimdi de ABD Başkanı Bush, BM’den Darfur’daki gelişmelerden dolayı Sudan’a karşı yaptırım uygulanmasını öngören bir karar çıkarmaya çalışıyor. ABD’nin daha önce “kimyasal silah üretiliyor” bahanesiyle Sudan’ın en büyük ilaç fabrikasını bombalama gibi bir sabıkası da bulunuyor! Bombalamadan sonra bu iddianın yalan olduğunun anlaşılmasına rağmen, ABD’ye karşı herhangi bir yaptırım yapılamadı.

ABD’nin baş yardakçısı İngiltere, bölgeye 5 000 (beşbin) asker gönderebileceğini açıklamıştı. Öyle anlaşılıyor ki, İngiltere tarihte bu bölgede yaşadığı mağlubiyetlerden ders almamış görünüyor. Bu gelişmeler üzerine Sudan Hükümeti, bölgedeki çözüm bulma çabalarına zarar verici açıklamalarından dolayı İngiltere ve Almanya’yı şiddetel protesto etti. Bu arada Avrupa Birliği de boş durmadı ve ABD’nin ardından, Darfur bölgesinde yaşanan insanlık krizi nedeniyle bu ülkeye yaptırım çağrısında bulundu. Brüksel’de toplanan AB dışişleri bakanları, BM’den Sudan’a karşı yaptırım uygulaması çağrısında bulundu!...

Tam da bugünlerde Türkiye Dışişleri Bakanı’nın davetlisi olarak ülkemizde bulunan Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail, ABD ve İngiltere’ye hitaben dedi ki: “ABD (ve İngiltere) söylediklerini yapar da Sudan’a müdahale ederse, Irak benzeri bir kaosun içine düşer. Sudan halkı, tarihte olduğu gibi işgalcilere karşı savaşır.” Bu arada Türkiye ile Sudan arasındaki ‘tarihî bağlar’ bulunduğuna işaret eden Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail, iki Müslüman ülke olarak Türkiye ile Sudan arasında ticarî ilişkileri geliştirmek istediklerini kaydetti ve dedi ki; “Türkiye’nin Afrika’ya açılan kapısı olmak istiyoruz. Türk yatırımcıların ‘Afrika İktisadi İşbirliği’ vasıtasıyla 400 (dörtyüz) milyon kişilik bir pazara hitap edeceğini hatırlatmak isterim.”

Sudan, gerek Kıbrıs gerekse İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) konularında Türkiye’nin politikalarını desteklediğini her vesileyle ortaya koymuş bulunuyor. Darfur krizi sebebiyle Batı ülkelerinin olumsuz ve düşmanca tavırları sürerken, bugünlerde gerçekleşen tek olumlu gelişme, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Darfur’a insani yardım yapılmasına karar vermesi ve bu yardımın önümüzdeki günlerde bölgeye ulaşacak olması. Darfur düşmanca tavırlara değil, dostça yapılacak yardımlara ve insanî bir ilgiye muhtaç.

Sudan, 2,5 milyon km2’lik yüzölçümü olan dünyanın en verimli toprakları (Türkiyenin yaklaşık üç misli) ve bu topraklardan boydan boya geçen Nil Nehri, yine bu topraklar üzerinde yaşayan 40 milyonluk nüfusu, milyonlarca sayıdaki küçük ve büyükbaş hayvan serveti, ayrıca tam dokuz komşusunu oluşturan Mısır, Libya, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Zaire, Uganda, Kenya, Eritre, Etiyopya ve Kızıldeniz kıyısı ile; Afrikayı asırlardır sömüren sömürgecilerin iştahını kabartıyor... Hele bu mazlum Afrika ülkesinin zengin petrol ve altın başta olmak üzere yer altı kaynakları, vahşi Batı ve Siyonist İsrail’in uykularını kaçırıyor…

Bahaneler basit, sebepler sudan ve sömürgeci ülkelerin hedefindeki ülke Sudan!.. ABD başta olmak üzere, İngiltere ve Almanya ile birlikte tüm AB ülkeleri hep birlikte acımasızca Sudan’a baskı yapmaya başladılar bile!.. BM her an Sudan’a karşı ambargo kararı alabilir!..

Müslüman bir ülkeye karşı, kaba kuvvetten başka bir şeye inanmayan küfür güçleri, nasıl da bir anda tek güç olabiliyor. Boşuna dememişler; “El-küfrü milletün vahide/ Küfür tek millettir.”

Filistin sorunu yıllardır vardı, hâlen de varolmaya devam ediyor; ama orayla ilgilenen yok!.. Afganistan ve Irak’tan sonra, sıranın Suriye ve İran’a (elbette daha sonra Türkiye’ye) gelmesini beklerken; Sudan sürprizi ile karşılaştık!..

Evet, Sudan’da bir şeyler oluyor ve Sudanlı kardeşlerimiz ilgiyi hak ediyor. İslâm âleminin, insanlığın ve ilgililerin ilgilenip gereğini yapmaları duâ ve dileğiyle…

 

 

***

 

 

 

 

Hep aynı film, hep aynı senaryo;

Afganistan… Irak…

Ve “Sudan”!..

 

Reşat Nuri EROL

22.08.2004

 

Hani klasik eski Türk filmlerinin senaryoları var ya, işte aynen onlar gibi. Film başlayıp birkaç kare seyrettikten sonra, sonunda ne olacağını, senaryonun nereye varacağını hemen anlarsınız. Sömürü sermayesinin prodüktörlüğünde, “Vahşi Batı”nın baş aktörlüğündeki filmin senaryosu da, aynen o klasik filimler gibi başlar başlamaz sonucun ipuçlarını veriyor. İşin nereye varacağını anlıyorsunuz.

Afganistan ve Irak’tan sonra, aynı senaryo son olarak “Sudan”da oynanmaya başlandı bile. “Vahşi Batı”nın baş aktörleri elbette hep aynı; ABD-İngiltere-İsrail ve figüranlar

I.

Senaryoya göre, önce suni ve son olarak “Sudan”da olduğu gibi sudan sebeplerle bahaneler oluşturulur. Senaryonun birinci bölümünde, aslında daha önce hazır edilmiş olan birilerine katliamlar, işkenceler, tecavüzler, soykırımlar, yargısız infazlar… vs. yaptırılır. (Ki Sudan’da bu hazırlık, Türkiye’deki PKK örneğinde olduğu gibi onlarca yıldır yapılıyordu zaten.) Taraflar her ne kadar yüzlerce, hattâ binlerce yıldan beri aynı topraklarda bir arada yaşıyor olsalar da; her ne hikmetse çıkartılan fitnelerle dininden, dilinden, renginden, kavminden, etnik kimliğinden… vs. dolayı birden bire birbirlerine saldırmaya başlarlar!..

Sebep?!.

Sebep yok, ama hazırlanan senaryo böyle olmasını gerektiriyor!.. “Sudan” örneğinde olduğu üzere, “Darfur”da onbinlerce kişi öldürtülür, milyon kişi yerinden yurdundan göç ettirilir…

II.

Senaryonun ikinci bölümünde “medya” devreye girer ve “kamuoyu oluşturma operasyonu” startı verilir. Sömürü sermayesinin ana kuvvetlerinden olan dışa bağımlı “yazılı ve görsel medya” bütün dünyada ve sözkonusu ülkede hazır kıta olarak emir beklemektedir. Düğmeye basılır ve yaygara başlar. Düşman bellidir: “Terör ve teröristler!” Ama dışa bağımlı medya teröristin Müslüman ve özellikle Arap olanını sever! Kızıl komünizm yıkılmış, demir perde devrilmiş, soğuk savaş sona ermiştir. “Kırmızı” veya “kızıl” yerine; yeni kod “yeşil”, düşmanın adı “İslâm ve Müslüman”, medyadaki adı da “terörist!”tir!.. Dramatik dezenformasyon bombardımanı başlar ve bıktırasıya aynı noktaya odaklanır. Senaryodaki sözler ve vahşet görüntüleri çıkmamacasına beyinlere kazınır. Artık “sözde gerekçe” hazırdır!..

III.

Senaryoya göre gerekçeler hazırlandıktan sonra, sıra başta “Birleşmiş Milletler” olmak üzere, taşeron kuruluş ve ülkelerin yani sözde “müttefikler”in kullanılmasına gelir. BM, NATO, IMF, AB, … ve “müttefik ülkeler” için artık harekete geçme zamanıdır. BM Güvenlik Konseyi toplanır ve 1556 sayılı kararı alır:

1) Sudan Hükümeti bir ayda Darfur’da silahlı Arap milisleri durduracak ve failleri cezalandıracak…

2) (Silahları ABD ve İsrail sattığı halde) Milislere ve diğer çatışan taraflara silah satılmayacak…

3) BM Genel Sekreteri her ay bölgedeki gelişmeleri Güvenlik Konseyi’ne rapor edecek. Konsey, Sudan Hükümeti’nin kararları uygulamadığına kanaat getirirse, “Sudan”a karşı ekonomik ve diplomatik ambargo kararı alabilecek!..

IV.

Senaryonun dördüncü ve son bölümü için Afganistan ve Irak uygulamalarını hatırlamanız yeterlidir. “Sudan” da aynen Afganistan ve Irak filmlerinin birebir kopyası gibi olacaktır… Seyirci konumundaki dünya ülkeleri, aslında film değil gerçek olan bu senaryonun kendi ülkesinde çevrilmemesinden dolayı duydukları buruk sevinçle, çaresizce ve zoraki olarak televizyonda hep aynı filmin son versiyonunu seyretmeye başlar…

Aynı senaryo hep böyle devam eder gider…

Filistin bitmeyen film olarak hep vizyonda…

Afganistan ve Irak işgalleri…

Sırada Suriye ve İran var…

Libya ve S.Arabistan yedekte bekletiliyor…

Ve sürpriz olarak “Sudan”!..

Neden “Sudan”?..

ABD-İngiltere-İsrail üçlü çetesi, I. Körfez Savaşı’ndan beri Irak’ı, daha doğrusu Irak’ın petrolünü ele geçirmeye çalışıyor. Irak işgal edildi ama Vietnam bataklığı örneği ülkede istikrar sağlanıp Irak petrolü Batı dünyasına istendiği ölçüde pompalanamıyor. Irak’taki petrol boru hatları direnişçiler tarafından havaya uçuruluyor. Alternatif petrol kaynaklarına ihtiyaç var.

Senaryo zaten hazır...

Strateji gereği yedekte bekletilen “Sudan petrolü” devreye girmeli ve sömürülmeli… “Darfur”, mazlum kıta Afrika’nın yüzölçümü olarak en büyük devleti “Sudan”da, Irak kadar büyüklüğü ve zengin petrol yatakları olan bir bölge. Batı için biçilmiş kaftan!..

Afrika ve Sudan demişken, bu kıta ve bu ülkede yakın geçmişte cereyan eden bazı katliamları kısaca hatırlayıp -senaryoda olmayan- bazı sorular soralım. Sudan’ın güneyinde 1983’ten beri tam 21 yıldır devam eden (PKK benzeri) bir savaş var ve yaklaşık iki milyon insan hayatını kaybetti. 21 yıldır ABD ve BM başta olmak üzere, dünya neredeydi? Aslında ABD ve İsrail başından beri oradaydı! Nasıl? Sudan’ın güneyindeki ayrılıkçı Sudan’ın Kurtuluşu İçin Halk Cephesi’nin baş destekçisi ve silah tedarikçisi ABD ve İsrail!..

1994 yılında Ruanda’da yarım milyondan fazla insan katledilirken, ABD ve BM neredeydi? BM’in az sayıdaki askeri oradaydı ama katliam başlayınca Ruanda’dan kaçmayı tercih ettiler!.. Çünkü Ruanda’nın sömürülecek petrolü yoktu. Bu arada mazlum kıta Afrika’nın diğer ülkelerinde onlarca yıldır cereyan eden iç savaş ve katliamlar da sömürü sermayesi ile onun taşeronu Batı dünyasını ilgilendirmiyor! Angola’dan Burundi’ye, Mozambik’ten Liberya’ya nice Afrika ülkesinde onbinlerce insan katledilip milyonlarcası yerinden yurdundan uzaklaşmak zorunda kaldığında, ABD, BM ve Batı dünyası neredeydi? Üç maymunları oynuyordu. Çünkü bu ülkelerin ufak bir kusur ve eksikleri vardı; petrol yokluğu!.. Bu vesileyle petrolü olmayan memleketlerim Bosna ve Kosova’daki katliamları hatırlatmadan geçemeyeceğim.

Senaryoda olmayan asıl büyük tehlikeyi haber vereyim mi?

Çin, “Sudan”daki en büyük yabancı yatırımcı ülke ve “Darfur”da petrol arama yetkisi de hâlen “Çin Ulusal Petrol Şirketi”nin elinde.

Ne dersiniz, III. Dünya Savaşı vesilesi olabilecek bir gerekçe gibi durmuyor mu?..

 

 

***

 

 

 

 

TÜRKİYE-İRAN-SURİYE KOALİSYONU  

 

REŞAT NURİ EROL

01.08.2004

 

Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan, 1997 yılında ilk dış seyahatini İran’a yapınca, malum çevreler tarafından çok eleştirilmiş ve kıyametler kopmuştu!.. Aradan yıllar geçti, dış politika köprüsü altından çok sular aktı, hâlen de akmaya devam ediyor… 2004 yılı Temmuz ayı sonunda, 59. TC Hükümeti Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da İran’a üç günlük ziyaret yaptı ve artık kimsenin sesi soluğu çıkmıyor!.. Eski MGK Genel Sekreteri Kılıç Paşa, hem de MGK’daki görevi başında olduğu sırada, Türkiye için “İran alternatifi”nden söz ettiğinde de birileri pek ses çıkaramamıştı!..

Daha önce de yazmıştım, Millî Gazete’de İslâm ülkeleri ve dış politika ile ilgili yazılar yazmaya başladıktan sonra, Arap ve İslâm dünyası medyasını daha büyük bir dikkatle izlemeye başladım. İyi ki başlamışım. Hiç de alışık olmadığım, daha doğrusu önceleri pek görülmeyen, çok ilginç ve olumlu makale ve yorumlarla karşılaşıyorum. Son olarak Lübnan’da yayımlanan “El-Liva” gazetesinde, “Türkiye-İran-Suriye Koalisyonu kurulursa ne olur?” başlıklı bir yazı ve yoruma rastladım. Yazar Mihail İvad diyor ki:

 

“Türkiye-İran-Suriye Koalisyonu kurulursa ne olur?”

“Düşünce oldukça kışkırtıcı, bölgesel ve uluslararası çevre üzerinde büyük etkilere ve stratejiye sahip tarihî bir düşünce. Hattâ etkileri Rusya’daki Bolşevik devrimi, İran’daki İslâm devrimi, ellili yılların ortasındaki Arap ulusal hareketi veya geçen yüzyılın başlarındaki Atatürk devrimlerinden altta kalmayacak fırtınalı devrimsel bir inkılâbı temsil etmektedir. Zira bu üçlü koalisyon gerçekleşir, nesnel şartlar ve özel sürükleyici güçler sağlanır, yaşamla gerçekçi uyumun temelleri üzerine formüle edilirse, bölgeye ve üç tarihî millete ‘Fars, Arap ve Türklere’ geçmiş dönemlerde -Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler ve Osmanlı dönemleri gibi- oynadıkları rolün altında kalmayacak önemli rolü tekrar veren önemli bir dönüşüm teşkil edecektir. Tarihin söylemlerinde ve kanunlarında herkesin bildiği bir gerçek var: Bu üç millet birleşmedikçe bölge ve onunla beraber dünya da ayağa kalkamaz

Dönüşümler yakın zamanın da şahididir ve Britanya İmparatorluğu’nun güneşi bu bölgede varlığını kaybedince söndü. Sovyet imparatorluğu Afganistan ve çöl fırtınası savaşları arasında bu bölgede yıkıldı. Yeni Amerikan imparatorluğu da bu üçgen üzerinde kontrol kurmaya çalışmakta şu an(!)…

 

Bölgedeki devletler neden birleşmeli?

“Bugün yöneltilen soru, bu üç milletin ve öncü ülkeler Suriye, İran ve Türkiye’nin koalisyonuna ‘ufukların açık olduğu’ yollu maceralı söze izin veren şartların olgunlaşıp olgunlaşmadığı, nasıl ve ne zaman olacağı şeklindedir. Çevre ve bu çevrenin değişimleri koalisyonun bu üç millet ve devlet için hayati ve ölüm kalım meselesi olduğunu gösteriyor. Nasıl ve niçin? İşte cevapları:

1- Irak ve İslâm’la savaşanlarla mücadele etmek için: Suriye, Türkiye ve İran ilişkilerinin güçlenmesi doğrultusundaki gelişmelerin hız kazanması bu durumu açıklıyor. İran ve Suriye stratejik bir koalisyon içindeydi ve bu ortaklığa yeni Türkiye de katıldı.

2- Fikrî ve kültürel yapıdaki benzerlik: Suriye’de imanlı bir lâiklik ve pragmatist açılımcı bir milliyetçilik, Türkiye’de lâik İslâm, İran’da ise içtihada dönük bir İslâm bulunmakta. Gelecek, din ve siyaset arasındaki ilişkilerin geleceğidir ve Suriye, yeni Türkiye ve yenilenmiş İran modeline doğru yavaş adımlarla gidiyor.

Bu üç milletin ülkeleri beşerî ve ekonomik güce, özelliklere, coğrafik birleşik sınırlara, kültürel, sosyo-tarihî karışıma, ekonomik tekâmüle ve uluslararası dönüşümler sürecinde hâkim konumlara sahiptir. Bu ülkeler direnişe, karşı koyma ve dış müdahaleleri reddetme iradesine de sahiptirler ve bu özellikleri koruma noktasında savaşlara girmişlerdir

Suriye, bağımsızlığından bu yana her türlü ilhak formülünü reddetmiş ve geçen otuz yıl boyunca bunun yaşanan deneyimini ortaya koymuştur.

İran, İslâm devriminden bu yana dünyayı bölüşen ve yarım asırdır hareket alanını daraltan kutuplaşmalara meydan okuyarak ne Doğu ne Batı sloganını yükseltme cesaretini göstermiştir.

Türkiye: Aynı yöntemi Sovyetler’in yıkılmasından sonra yeni Türkiye izlemiş, Washington ve Tel Aviv’in kendisini çevresinden soyutlayarak, iradesiz ve rolsüz şekilde bağımlı hâle getirerek siyasî, askerî, güvenlik ve ekonomik anlaşmalarla yükümlü kılma ve korkutma stoklarını bitirmiştir. Türkiye, bu ilişkilerin hakikatini anladıktan ve lâik İslâmcılardan yeni kuşağın iktidara gelmesiyle son bulan uzun iç siyasi çekişmelere direnme eğilimini aştıktan sonra baş kaldırdı.”

 

Irak’ın işgali işbirliğini güçlendiriyor mu?

Irak olayı, bütünü, ayrıntıları, gerçeği ve geleceğiyle bu üç ülkeyi buluşturma, etkileşimli diyalog kurdurma, ardından güçlü koalisyonlar temeli üzerinde ortak çalışma noktasında sistemli bir sürece ulaştırmaya iten temel etkendir. Zira Suriye-Türkiye ilişkileri Irak olayının etkisiyle daha da gelişti ve ilişkiler bu üç ülke arasında İsrail’in Kuzey Irak’taki kontrolü, İsrail ve ABD’nin Irak’ı bölme ve federasyon tehlikesi noktasında olduğu gibi bütün ayrıntılarda gelişmeye devam ediyor…

Uluslararası platformda da bu koalisyonu zorunlu kılan birçok etkili unsur bulunmakta. Örneğin, tarihî ihtiyaçlar ve zaruretler yeni dünyanın, çekişen ve dengeli kutuplar dünyasının görüntüsünü tamamlamak için gelmekte ve bu kutupların hepsinin gözü bu bölgede. İmparatorluk eğilimlerine karşı yeni bir karşı kutuplaşma oluşmadan önce bölgede bir uyanışa ihtiyaç duyulmakta ve bu ihtiyacın öncülleri ve öncelikli unsurları hâlâ bölgede mevcut. Uyanışın şartı ise bu üç ülke milletlerinin koalisyon kurmaları esası.”

 

İsrail’e karşı güvenlik koalisyonu şart

“Resmî yönetimler ve halkın bilincinde bu düşünce oluşuyor. Suriye devlet başkanının Türkiye ziyaretinde ‘Suriye-İran-Türkiye arasında bunu başka alanlardaki koalisyonların izleyeceği güvenlik koalisyonu’ kurulması istendi. Yanıt, üçlü koalisyonun kurulmasının zorunluluğunu açıkça dile getiren Beşşar Esad’ın İran ziyaretinde geldi. Arap ve İslâm sahasındaki şartların ıslahıyla ilgili Suriye’de çok şey konuşuldu, tartışıldı. İstanbul’da yapılan İKÖ toplantısından çıkan sonuçlar bu üç ülkenin ulaşmaya çalıştığı yola dair büyük bir göstergedir. Şartlar hızlı bir şekilde olgunlaşıyor. Uluslararası, bölgesel, ulusal, ekonomik ve sosyal şartlar bu eğilim ve ortak çıkarlar yönünde baskılar yapmakta, bu koalisyonun öneminin bilinci berraklaşmakta…

Beşşar Esad’ın İran ve Suriye başbakanının ise Türkiye ziyaretleri bu bağlamda algılanıp yorumlanabilir. Zira her iki ziyaret veya ziyaretler,… bu üç ülkeyi birbirine bağlayacak ve aralarında uyum ve etkileşim düzeyine çıkaracak karakteristik bir geçiş bağlamında gelmekte, Irak olayında kaos hâlinin ve ya iç savaşın önünü kesmek ve İsrail’in planlarına cephe almak amacıyla karşı atak içerikli bir geçiş için kurulmakta.”

Başta yazdıklarımı tekrar hatırlayalım. Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan, 1997 yılında ilk dış seyahatini İran’a yapınca, malum çevreler tarafından çok eleştirilmiş ve kıyametler kopmuştu!.. Bugünlerde, 59. TC Hükümeti Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da İran’a üç günlük ziyaret yaptı ve artık kimsenin sesi soluğu çıkmıyor!.. Eski MGK Genel Sekreteri Kılıç Paşa, hem de MGK’daki görevi başında olduğu sırada, Türkiye için “İran alternatifi”nden söz ettiğinde de birileri pek ses çıkaramamıştı!..

1997’den 2004’e kadar, yedi yılda ne değişti ki, o malum birilerinin artık sesi çıkmıyor!.. Millî Görüş Lideri ve 54. Hükümet Başbakanı Necmettin Erbakan o zaman D-8 çalışmalarını başlattığında da kıyametler kopmuştu!.. Şimdilerde O’nun yaptıkları, daha doğrusu uzağı görerek yapmak istedikleri daha iyi anlaşılıyor. O dünya çapındaki öngörüleriyle “Bir Bilen” olarak orada dururken, Türkiye ve dünya kaoslar içinde kıvranıyor…

Türkiye ve dünyanın çilelerinin biteceği günler yakındır. D-8 ve benzeri dünyanın dertlerine derman ve deva olacak projeler elbette bir gün tam olarak uygulanacaktır.

Bekliyoruz…

 

 

***

 

 

 

 

Irak işgalinin ana amacı;

Irak petrolünü iç etmek!..

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

04.08.2004

Ortadoğu ülkelerinin stratejik konumları bir yana, acaba çağımız dünyasının bir numaralı ihtiyacı olan enerji kaynakları yani petrol ve türevleri buralarda olmasa, bu bölge ve bu bölgedeki ülkeler bu kadar ilgiye mazhar olurlar mıydı? Elbette hayır!.. Irak işgal edildi… İran sırasını bekliyor… Sudan, sürpriz bir şekilde işgalcilerin gündemine girdi… Neden? Sebep çok değil, tek. Her üç ülkenin en önemli ortak özelliği, zengin “petrol rezervleri”ne sahip olmaları. “Terör” başta olmak üzere, ileri sürülen diğer gerekçeler sadece aldatmaca ve bahane. Dünya medyasında bu konuda zaman zaman önemli bilgiler çıkıyor. Bunların bazıları kısa ve öz olmasına rağmen, derli toplu ve meseleyi bütün boyutlarıyla ortaya seriyor. Birlikte inceleyelim.

I.

Frankfurter Rundschau’dan (Almanya) Pierre Simonitsch, 30 Temmuz 2004 Cuma günü bu konuda çok önemli bilgiler veriyor ve daha başlığında diyor ki:

“BM, ABD’yi Irak petrolünü iç etmekle suçluyor.”

“BM’in tahminlerine göre, Washington tarafından atanan işgal makamları, Irak petrolünün değerlendirilmesinde anlayışlarını kaybetmiş gözüküyorlar. Güvenlik Konseyi’nce oluşturulan denetleme organının Mayıs 2003 tarihli raporunda durum böyle ifade ediliyor. Çıkarılan petrol miktarı ve gelirlerin toplamı kayda geçirilmiş ve hesaplanmış değil. Ayrıca, işgal makamları konu hakkında BM, Dünya Bankası ve IMF temsilcilerinden oluşan ortak bir denetleyiciler grubuna belge sunmayı ve bilgi vermeyi reddettiler(!)…”

Irak işgalinin ana gerekçesi, Saddam’ın elinde olduğu iddia edilen kitle imha silahları yalanıydı. Şu ana kadar bu konuda herhangi bir delil ve belge bulunamadı… Bulamazlar!.. Bulamayacaklar!.. Zaten kendileri de bulamayacaklarını iyi biliyorlar. Bu arada işgalciler belge bulmaktan daha önemli işlerle, petrol işleriyle, Irak petrolünü iç etme işleriyle meşgul!.. Irak’taki sözde “bilgi ve belge savaşları” devam ediyor…

II.

“BM Güvenlik Konseyi’nin uluslararası denetim organının raporu geçtiğimiz 12 ay boyunca bölgede ham petrolün çıkartılmasında, amaca uygun oranda bir kontrolün eksikliğini tesbit etti. Bu sebeple ortada ciddi bir aldatmaca tehlikesi mevcut...”

Irak’a “demokrasi ve insan hakları” ihraç etme iddiasındaki işgal güçleri, insan hakları bir yana, insanların haklarını yemekten ve Saddam yönetimi döneminde biriken fonları bile iç etmekten geri durmuyorlar. Demokrasi, insan hakları, kitle imha silahları vs. bahane; petrolün kendisi ve petro-dolarlar şahane!..

III.

“Ayrıca, petrol ihraç gelirinin bir kısmıyla oluşturulan Irak Geliştirme Fonu ile ilgili olarak da denetleyiciler, endişeye sebebiyet veren çok sayıda sorun ile karşılaştılar. Irak savaşını sona erdiği Mayıs 2003 tarihinde fonda yaklaşık 20 milyar dolar bulunuyordu. Şimdiye kadar Irak’ın yeniden inşası ve gelişim harcamaları için 11,3 milyar dolar kasadan harcama yapıldığı söyleniyor; ancak bu bilgilerin doğruluğunu ispatlayacak bir kanıt dahi yok(!)…”

20 milyar petro-doların yarıdan biraz fazlası kısa zamanda iç edilmiş. İşgalciler yani dünya sömürü sermayesinin temsilcileri, kalan kısmın da icabına ya bakmışlar, ya da bakmak üzeredirler. Kimler ve nasıl? “Bal tutan parmağını yalar” hesabı, elbette önce belli kişiler. Irak’ın iç edilen ve işgal süresince iç edilmeye devam edilecek olan petro-dolarlarının kimler tarafından nasıl iç edildiği ile ilgili küçük bir örneği, Frankfurter Rundschau’dan (Almanya) Pierre Simonitsch vermeyi ihmal etmiyor ve diyor ki:

IV.

Denetleme organı, diğer taraftan ihalelerin dağıtımındaki şeffaflık eksikliğinden de şikayetçi. Yaklaşık 1,4 milyar dolarlık bir meblağı bulan üç adet ihalenin, kamuoyuna herhangi bir açıklama ve ilan yapılmaksızın, petrol sektöründe faaliyet gösteren, şu anda ABD Başkan Yardımcısı olan Dick Cheney’in daha önce başkanı olduğu Halilburton firmasına verildiğini belirtiyorlar(!)…”

Bu durumda ABD yönetimi ne yapıyor? “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı, ABD muhafazakâr kanadı BM üst yönetimine karşı yolsuzluk iddiasıyla bir kampanya başlatmış bile!.. Bu arada William Safire ve Claudia Roseet gibi ABD’li yazarlar, son yazdıkları köşe yazılarında, uzunca bir süre Saddam Hüseyin’in üst düzey BM görevlilerinin yardımıyla 10 milyar doları özel amaçları için kullanmak üzere kendisine tahsis ettiğini iddia ettiler… “Tencere dibin kara, seninki benden kara!” hikâyesi… Bu arada olan Irak’a, Irak’lılara, Ortadoğu’ya, bölge ülkelerine, bütün dünyaya ve insanlığa oluyor. Dünya ve insanlık başta olmak üzere, bölge ülkeleri uyanıp gereğini yapmazsa, olmaya devam edecek.

Demek ki, artık belgelerle sabit olmak üzere, Irak işgalinin ana amacı; Irak petrolünü iç etmekmiş!..

 

 

***

 

 

 

 

ABD’de demokrasi var mı?

REŞAT NURİ EROL

resaterol@akevler.org

06.08.2004

Soruyu, “Sadece iki parti ile demokrasi olur mu?” diye de sorabiliriz.

Ya da, “ABD’deki Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında bir fark var mı?” diye sorduğumuzda, cevabı “Yoktur!” olu