Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ALTERNATİF FAİZSİZ BANKA-SELEM VE KREDİLEŞME
1993 1.Baskı
2572 Okunma
ASPxHyperLink

KAVRAMLAR
Süleyman Karagülle

BİRİNCİ BÖLÜM

KAVRAMLAR

 

MADDE 1

Bu metin faizsiz kredileşmeyi düzenler. Bu maksatla kurulacak vakıf veya kooperatif veya anonim şirket bu kredileşmeye aracı olur.

 

I. TANIMLAR

II. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR

III. AYNİ VE ZİMMET HAKLARI

IV. DEYN VE EMANETLER

V. FAİZ

VI. FAİZİN ÇEŞİTLERİ

VII. FAİZ-TİCARET FARKI

VIII. FAİZ-KİRA FARKI

IX. FAİZ-SELEM FARKI

X. FAİZ YERİNE KARŞILIKLI KREDİ

XI. VERGİ-FAİZ

XII. KREDİ-VAKF

XIII. KREDİ-EMEK

XIV. KREDİYİ İSTİHKAK KRİTERLERİ

XV. FAİZSİZ SİSTEMDE İHALE

XVI. BANKA BİR ARACIDIR

 

I. TANIMLAR

a. İNSAN BORÇLU VE ALACAĞI OLABİLENDİR

Canlılarda dayanışma vardır. Arı çiçeklerden bal alırken onlara eşleşmelerini ve döllenmelerini sağlamak için yardım etmektedir. Erkek hücrelerini alıp dişi organlara götürmektedir. Vücut içindeki her hücre de diğer komşu hücre ile bu tür alış verişler yapmaktadır. Ancak bu alışverişler peşin olmakta ve bir ölçüye dayanmamaktadır. İnsanlarda da bu tür alışverişler vardır. Diğer canlılardan farklı olarak bu alışverişte bir ölçü mevcuttur. Verdiği çoksa aldığı da o kadar çok olmaktadır. Bunun dışında bu alışverişler hemen peşin olmamakta, hafızaya alınan verilecek şey ileride gerektiği zaman verilmektedir. Bu verilecek şeye hak denilmektedir. Kendisine hakkın verileceği kimseye alacaklı, hakkı verecek kimseye de borçlu adı verilmektedir.

b. İNSAN TOPLULUĞU DA BORÇLU VE ALACAKL1 OLABİLİR

Bundan dolayıdır ki, hak sahibi yalnız insandır. Hak sahibi olmak demek kişilik sahibi olmak demektir. Borçlu olabilmek, aynı zamanda alacaklı olabilmek demektir. Davacı olmak da davalı olabilmek demektir. Bu hak ve vecibeler bir ferde taalluk edebileceği gibi bazen birkaç ferdi bir arada borçlu ve alacaklı hale getirebilir. Buna ortak haklar denilmektedir. Bu ortak hakların bir kısmı kollektif hale gelmekte ve tüzel kişiler oluşmaktadır. Tüzel kişilerde hak ve vazifeler sadece topluluğun olmakta, içindeki fertleri ayrı ayrı ilzâm etmemektedir. Böylece kollektif haklar doğmaktadır.

c. TOPLULUKLAR HAKLARIN1 YETKİLİ TEMSİLCİLER ARACILIĞI İLE KULLANIR

Topluluklar bu haklarını organize olarak kullanmaktadır. Burada fert topluluk adına hareket etmekte ve topluluğu temsil etmektedir. Konan kaide ve usullere uyulmak şartı ile topluluğun fertleri topluluk adına hareket etmektedir. Biri diğerinden bir hakkı yüklendiği zaman topluluğa karşı yüklenmiş olmakta, diğeri de topluluktan alacaklı hale gelmiş olmaktadır.

d. BANKA BORÇ VE ALACAKLARI ORGANİZE EDER

Konumuz, bu hak vazifelerin yüklenmesi ile ilgili olup, bunların yerine getirilmesi ile ilgili hükümleri ve organizasyonu ele almaktadır.

II. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR.

a. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR VARDIR

İnsan eşyadan yararlanarak hayatını sürdürmektedir ve bu hayat kendi bedeni ile ilgilidir. Doğacak haklar, bedeni ilgilendirebilir. Mesela, bir doktorun bir hastayı tedavi etmesi görevi bedeni haklardandır. Bunlara sosyal haklar demekteyiz. Bir kısım haklar ise eşya ile ilgilidir. Mesela, bir kimsenin başka birine bir kilo buğday borçlu olması ekonomik haklardandır.

b. SOSYAL HAKLARIN BİR KISMI EKONOMİK HAKLARA DÖNÜŞÜR

Sosyal haklarda ölçü zordur. Genellikle bütün canlılarda mevcut olan karşılıklı alışveriş türündendir. Bu hakların çoğu akrabalık haklarıdır. Eşlerin birbirlerine karşı hak ve vazifeleri, çocukların ebeveynlerine karşı hak ve vazifeleri, yakınların birbirlerine karşı hak ve vazifeleri bu türdendir. Bunların içinden bir kısmının kaynağı sosyal olmakla beraber, sonunda ekonomik haklara dönüşmektedir. Nafaka ve miras bu tür haklardandır.

c. SOSYAL HAKLARIN BİR KISM1 EKONOMİK HAKLARLA ÖLÇÜLÜR

Sosyal haklardan bir kısmı da seçme ve seçilme, görev ve yetki haklarıdır. Topluluğun oluşması ve devam edebilmesi için birtakım görev, yetki, mesuliyet ve ücret düzenlemelerine ihtiyaç vardır. Böylece karşılıklı haklar doğmaktadır. Ancak bu hakların çoğu ölçülemez türdendir ve malî değildir. Bu haklardan olan ücret; sonunda ekonomik hak olarak görünmektedir.

d. GELİŞME ÖLÇEBİLME İLE SAĞLANIR

Ekonomik hakların en büyük özelliği, bir değerle ifade edilebilmesidir. Bugün bu değer bir birimle ölçülmektedir. Bu birim paradır. Demek ki, bir şeyi fiyatlandırabiliyorsak ve karşılığında nakit koyabiliyorsak, bu ekonomik hak demektir. İnsanların gelişmesi sosyal hakların yerine ekonomik hakların ikame edilebilmesi şeklinde görülür. Bütün sosyal hakların ekonomik haklara dönüştürülmesi mümkün değildir. Böyle bir değişme para cezalarının dışında bütün cezaların kaldırılması ve evlilik müessesesinin yok edilmesi anlamına gelir ki, insanın tabiatı bana müsait değildir. Bununla beraber evlilikte nafaka ve mehir müesseseleri, cezada tazminat, sosyal hakların ekonomik haklara dönüştürülmesi anlamındadır ve bir gelişmeyi ifade etmektedir.

e. BANKANIN KONUSU EKONOMİK HAKLARDIR

Konumuz sosyal haklar olmayıp ekonomik haklardır.

III. AYNİ VE ZİMMET HAKLARI

  1. HAKLAR AYNÎ VE ZİMMET ŞEKLİNDE OLABİLİR

Ekonomik haklarda doğan hak bir eşya ile ilgilidir. Biri diğerine bir eşyayı vermeyi taahhüt etmektedir. Diğer bir deyişle birinin eşyası diğerinin yanında bulunmaktadır. Bu alınacak eşyanın kendisi olabilir. Buna aynî haklar denilmektedir. Belli ve bilinen bir eşya üzerinde, o eşyayı elinde bulunduranın dışında birisinin hak sahibi olmasıdır. Birçok durumlarda ise eşyanın kendisi değil de benzeri üzerinde haklar doğar. Borçlu herhangi belli bir malı değil, benzerini vermekle yükümlüdür. Bunlara zimmet hakları denilmektedir.

b. KİŞİNİN ÜZERİNDE ALACAK HAKKI DOĞMAZ

Eski çağlarda bir kişinin diğer kişi üzerinde haklarının doğmasını meşru saymışlar, borcunu ödeyemeyen kimseyi hapsetmek veya esir edip satmak hükümlerini uygulamışlardır. İslâm Hukuku ve Modern Hukuk, kişinin üzerinde ekonomik hakların doğmasını ortadan kaldırmış ve bunun yerine kişinin malları üzerinde ekonomik hakların doğmasını teşri etmiştir. Ancak bu gelişme alacakların emniyetini ortadan kaldırmıştır. Bundan dolayıdır ki, borç ve alacakları şahsî ve aynî teminatlara tabi tutmak sistemi geliştirilmiştir.

c. ALACAKLAR AYNİ VE ŞAHSİ TEMİNATA BAĞLANMAKTADIR

Zimmet haklarında alacaklıların mağdur olmaması için, merkezî borçlanma sistemi geliştirilmiştir. Kişiler artık ikili olarak birbirleriyle borçlu ve alacaklı hale gelmemekte, bunun yerine kişiler kurdukları ortak müesseseye borçlu veya alacaklı olmaktadırlar. Malları olmadığı için borcunu eda edemeyen kimsenin alacaklısı mağdur olmamakta, bunun yerine kollektif olarak bu mağduriyet paylaşılmaktadır.

d. AYNİ TEMİNAT DAHA KUVVETLİDİR

Aynî haklar üzerinde alacaklı daha emin bir durumdadır. Kötüye kullanma söz konusu olmadığı taktirde, aynı elde mevcut olduğundan her zaman hakkını alma imkânı vardır. Kötüye kullanılması hali ise bir ekonomik olay değil, bir sosyal olaydır. Onun hükümleri sosyal kanunlarla tespit edilmiştir.

e. SAHSÎ TEMİNAT DA FERDÎ VEYA İÇTİMAÎDİR

Konumuz, aynî haklarla ilgili değil, zimmet hakları ile ilgilidir. Kuracağımız müessese bu zimmet haklarının işleyebilmesi için bir merkez hizmeti görecektir. Zimmet haklarının kalbi olacaktır.

IV. DEYN VE EMANETLER

a. BORÇTA HASAR KİME AİTTİR?

İlk bakışta aynî haklarda artıp eksilme alacaklıya, zimmet haklarında artıp eksilme borçluya ait olması gerekir gibi görünürse de; artıp eksilmenin kime ait olduğunun tespiti hususu en girift ve önemli bir meseledir. Bir kimse arkadaşının arabasını almış ve gideceği yere gidip geriye dönmüştür. Bura da önemli bir olay olmamıştır. Ne var ki, yolda bu arabanın kaza yapıp parçalandığını kabul edelim. Şimdi çok önemli bir olay ortaya çıkmıştır. Bu durumda kaza yapan arabayı ödemek zorunda mıdır? Yoksa araba arabayı sürenin teaddisi ile parçalanmadığına göre, mal sahibinin malı parçalanmış ve arabayı sürene bir külfet yüklenmemiş mi olur? Bütün ekonomik haklarda buna benzer bir soru ortaya çıkar ve bu sorunun cevabı büyük bir önem taşır.

  1. ZÎMMET KAR VE ZARAR KİME AİTTİR?

Zimmet haklarında da benzer problemler vardır. Bir ortaklık kurulmuştur. Birisi sermaye koymuş, diğeri ise onunla iş yapmaktadır. Sonunda sermaye kâr etmiş veya zarar etmiştir. Şimdi bu kâr veya zarar kime aittir. Sermaye koyana mı, yoksa onunla iş yapana mı? Burada her iki halde de geriye verilecek ayn değil, misl'dir. Söz konusu olan ihtilaf, artan veya eksilen miktar üzerindedir.

c. EMANETTE ARTIP EKSİLME ALACAKLIYA AİTTİR

İşte bu önemli meselenin çözümü anlaşmaya terkedilmiştir. Baştan yapılan anlaşmada artıp eksilmenin alacaklıya ait olması kabul edilmişse, bu tür haklara emanetler diyoruz. Eğer araba emanet ise arabayı verenin arabası parçalanmıştır. Kullananın herhangi bir mesuliyeti yoktur. İşte buna benzer şekil de verilen sermaye emanet ise artıp eksilme de alacaklıya ait olup, iş yapan sadece ücret istihkak eder. Bu ücret kârdan bir pay olarak da tespit edilebilir. Ancak zarar olması halinde iş yapan bu zarara katılmaz, sadece kendisi ücret almamakla çalışmasından zarar etmiş olur. Çünkü o da emeğini emanet olarak koymuştur.

  1. BORÇLANMADA A.RTIP EKSİLME BORÇLUYA AİTTİR

Baştan yapılan anlaşmada artıp eksilme borçluya ait olacak şekilde ise artık onun hükümleri uygulanır. Bu taktirde arabayı tazmin eder ve doğacak kâr ve zararlara borçlu sahibi olur. Karşılıksız araba kullanma halinde bu hüküm uygulanır. Kredilerde de bu hüküm uygulanır. Bunlara "deyn"ler diyoruz.

Konumuz `emanet' hakları değil, `deynlerdir. Müessesemiz, `deynlere merkez olacak ve onlara aracılık yapacaktır.

V. FAİZ

a. FAİZ, ARTMANIN BİR TARAFA EKSİLMENİN DE BİR TARAFA YÜKLENMESİDİR

Emanetlerde artıp eksilmenin alacaklıya, deynde artıp eksilmenin borçluya ait olduğunu daha önce görmüştük. Bu tür anlaşmaların dışında artmanın bir tarafa, eksilmenin de diğer tarafa ait olması şeklinde bir anlaşma da düşünülebilir. İşte böyle anlaşmalara faizli anlaşmalar denilmektedir. Bu durumun bir diğer ifade şekli de, kazançla rizikonun aynı tarafta olmamasıdır. Yani borç alan kimsenin, kazansın veya kaybetsin alacaklıya kâr vermesidir.

b. FAİZ, SERMAYE TERAKÜMÜNÜ SAĞLAR VE SOSYAL YAPIYI ÇÖKERTİR

Sermayenin kazançtan hiçbir payı olmadığını iddia eden sosyalistlerin yanında, sermayenin riziko taşımadan da hak sahibi olacağını iddia eden kapitalistlerin görüşleri; İslâmiyet tarafından ve bütün eski çağların din ve düşünürleri tarafından reddedilmiştir. Sermaye terakümüne hizmet ediyor diye son iki-üç asır içinde meşru sayılmaya başlanmıştır. Faiz sermaye terakümüne hizmet etmiş ise de, sosyal dengeyi bozduğu için çağımız bir ihtilaller ve isyanlar çağı olmuştur.

c. SOSYALİZM TİCARETİ DE YASAKLAR

Zamanla faizin, zararları ve kötülükleri anlaşılmış ve bu duruma tepki olarak ticareti de yasaklayan komünizm rejimi doğmuştur. Ne var ki faizi ortadan kaldırmak, çağımızın ihtiyacı olan büyük sermaye hareketlerini de aksatacağından, kolay olmamaktadır. Çağımızın çözmesi gereken en önemli problemi, faiz dışında büyük sermaye hareketlerini gerçekleştirecek faizsiz bir sistemin bulunmasıdır.

d. FAİZ TEKELİ OLUŞTURUR

Faizin ortadan kalkması demek, sermayenin tekellerde toplanmaması veya toplanmasının önlenmesi demektir. Faizin en büyük zararı tekel oluşturmasıdır. Faiz bir tarafı devamlı kazandıran kumara benzer. Bunun sonucu, ülke içindeki bütün sermayenin bir elde toplanması anlamındadır. Böylece Sermaye Devleti oluşur ve bütün sosyal müesseselere sermayedarlar sahip olur. Halbuki sermaye sahipleri rahata alışmış ve savaşma kabiliyetini kaybetmiş kimselerdir. Bu durumda da Devletin siyasî ve askerî gücünü yitirmiş olması anlamını taşır. Dolayısıyla Devlet otoritesi zaafa uğrar, isyan ve ihtilaller olur. Tüm mülkiyet elden gider. İşte bundan dolayıdır ki, ülkenin refahı ve güvenliği serbest rekabetin ve yaygın sermayenin oluşturduğu düzen içindedir.

Konumuz, tekelleşmeden büyük sermaye hareketlerini düzenleyen ve serbest rekabeti koruyan bir ekonomik düzene hizmet edecek müesseseleri kurmaktır.

VI. FAİZİN ÇEŞİTLERİ

a. FAİZ KÂRDAN FARKLIDIR

Faiz, ticaretten farklıdır. Çünkü ticarette riziko kime aitse kazanç da o kişiye aittir. Sermayeye kâr tanınması muhtemel rizikoların karşılanmasını sağlayabilmek içindir. Ona malik olanın değil, o sermayenin hakkıdır. Sermayenin sahibi malın mutlak maliki değildir. Sermaye mallarını topluluk adına yönetecek bir görevli durumundadır. Topluluk adına alır ve topluluk adına satar. Sermayesini topluluğun yararına kullanmak durumundadır. Çıkar paralelliği sağlanmıştır. Serbest rekabetle makroda denge kurulmuştur. Kendi mülkü imiş gibi tasarruf yetkisi verilmekle mikroda denge de sağlanmıştır.

b. FAİZ MÜDAHALEYİ ZORUNLU KILAR

Kazanmakla tüccarın görev yetkisi artmış, kaybetmekle de görev yetkisi azalmış olur. Böylece bir görevlinin müdahalesi olmaksızın özgürlük içinde adil ekonomik düzen kurulmuş olur. Topluluk da çok büyük faydalar elde eder. Faizli ekonomi ise makro ve mikro dengelere sahip değildir ve mutlak mülkiyeti esas almakla topluluk hayatı inkâr edilmiş olmaktadır.

c. FAİZ FİYAT ANARŞİSİ DOĞURUR

Kiralar da faizden farklıdır. Zira taşınmazlar yıpranmaktadır. Dolayısıyla ondan yaralanan kimselerin buna katılmaları gerekmektedir. Sonra kiralanacak şeylerin inşaatla artırılması mümkündür. Halbuki nakdin, enflasyon yapmaksızın artırılması mümkün değildir. Enflasyon ise fertlerin mallarını masa başında çalmaktan ibarettir. Dolayısıyla adil düzen için en tehlikeli bir unsurdur. Sosyal düzeni bozmakla kalmayıp ekonomide fiyat anarşisini de doğuracağı için aynı derecede zararlı ve tehlikelidir. Enflasyonsuz faiz beslenemez.

d. ÖNCEDEN ÖDEME FARKI FAİZ DEĞİLDİR

Faiz bir zaman içinde artmamakla beraber, bir muamele de sağlanmış olan rizikosuz kazançtır. Bu ticarete benzeyen faizdir. Fıkıhçılar buna faizi fazl demişlerdir. Bu tür zamanla artmayan fazlalıkları meşru gören fıkıhçılar vardır. Buradaki bu fazlalığın veresiye satışından mı, yoksa paranın önceden ödenmesiyle siparişten mi ileri geldiği, yani geç ödemenin malda mı, yoksa parada mı olduğu hususu İslâm fıkhında önemli ayırıcı bir faktör olmuştur. Ödemede gecikme halinde fazlalık faiz sayılmış, teslimdeki gecikme halinde fazlalık meşru sayılmıştır. Buna "selem akitleri" denilmekte ve selemde fark meşru sayılmaktadır.

e. FAİZ ZAMANLA ARTAN BORÇTUR

Faizin ikinci çeşidi, zamanla bir borcun geç ödenmesinden dolayı artan değerdir. Fıkıhçılar buna "faizi nesei" diyorlar. Ki raya benzemektedir. Yıpranması olmadığı için gayri meşru kabul edilmiştir. Konumuz, selem dışındaki bütün faizleri devre dışı bırakan ve büyük sermaye hareketlerini gerçekleştiren bir müesseseyi kurmaktır.

VII. FAİZ-TİCARET FARKI

Faizi meşrulaştırmak isteyenler, faizle ticaretin aynı şey olduğunu, dolayısıyla ticaretin meşru olması gibi faizin de meşru olması gerektiğini ileri sürüyor ve sadece faizi yasaklamanın bir izahı olmadığını iddia ediyorlar.

Halbuki faizle ticaret arasında temelden farklar vardır Bunları şöylece sıralayabiliriz:

a. TİCARETTE RİZİKO VAR

Ticarette alışveriş üç kişi arasında ve iki muamelede olmaktadır. Faiz ise iki kişi arasında ve bir muamelede olmaktadır. Dolayısıyla ticaret rizikolu olduğu halde faiz rizikosuzdur.

b. TİCARETTE SERBEST REKABET VAR

Ticarette alan ve satan varlık sahibidir ve değiştirmek suretiyle iki tarafında rantı artmaktadır. Kredide ise, biri varlıklı diğeri muhtaç durumdadır. Eşit şartlarda pazarlık imkanı yoktur. Ticarette olduğu gibi serbestlik tanınamaz. Nitekim her ülkede faiz sınırlandırılmış bulunmaktadır.

c. TİCARET MALDA ARTIŞTIR

Ticaret malda artışı sağlamaktadır. Tüccar satar ve elde ettiği nakitle daha fazla mal alır. Bu suretle mağazasındaki stoku arttırmış olur. Üretimin artması ile bu mümkündür. Üreticilere de yararı vardır. Faiz ise nakti çoğaltır. Nakit üretilebilen birşey olmadığından ancak başkalarının naktini azaltmakla çoğaltılabilir. Sonunda enflasyonu doğurur.

d. TİCARET ENFLASYONA SEBEP OLMAZ

Ticarette mal artışı söz konusu olduğundan dolayı hayali artışlar ve kazançlar mümkün değildir. Halbuki kredide reel olarak paranın varlığına bile ihtiyaç duyulmadan zimmette borç arttınlabilir. Dolayısıyla faiz de arttırılabilir. Böylece hayalî sermaye, hayalî kârlar sağlamış olur. Mürekkep faiz bunun tipik misalidir. Bu reel nakti de muallel hale getirir.

e. TİCARETTE MARJİNAL FAYDA ARTAR

Ticaret iki taraf için rantı arttırır. Kredi de ilk anda rantı arttırmış görünür. Ancak sonunda faizden dolayı rantı düşük olan tarafa yığma yapar. Nakit, onu kullanamayan, dolayısıyla rantı düşük olan bir yerden, onu kullanabilen dolayısıyla rantı yüksek olan bir yere gitmesi gerekirken faiz dolayısıyla tersi olmaktadır. Halbuki ticarette mal ve nakit rantı yüksek olan yerlere gitmektedir.

f. KAR RİZİKO KARŞILIĞIDIR

Ticarette riziko vardır ve bu rizikoyu karşılayacak bir payın konması gerekir. Bu da kârdır. Zarar ihtimaline karşıdır. Kredide ise riziko borçluya ait olduğundan sermaye sahibine ayrılacak bir pay yoktur.

g. TİCARETTE SERMAYE VERGİSİYLE RİZİKO SAĞLANIR

Ticarette sermaye vergisi ile azalan verimler kanununun bir gereği olarak tekelleşme önlenebilir. Böylece serbest rekabet sistemi korunmuş olur. Halbuki faizde gelir vergisi uygulama zorunluluğu vardır. Zira, faiz vergiden küçük tutulduğu taktirde azalan verim söz konusu olmadığından denge sağlanamaz. Faizli sistem tekele gider ve denge bozulur.

h. MALLA.RDA DOYMA VA.RDIR

Mallarda doyma vardır. Dolayısıyla arz ve talep kanunları cereyan eder. Fiyat üretici ile tüketici arasında bir şifre hizmetini görür. İnsanın ihtiyaçlarında ise doyma yoktur. Toptan ihtiyaç sonsuzdur. Para, bütün ihtiyaçlara cevap verdiği için, parada doyma yoktur. Dolayısıyla faiz, herhangi bir denge unsuru olmaktan uzaktır.

i. FAİZ PARA MİKTARINI FRENLER

Kâr üretici ile tüketici arasını bulmakta, böylece hem üreticilere hem de tüketicilere yardım etmekte ve ekonomiyi canlı tutmaktadır. Faiz ise faizsiz krediyi önlediği için kredileşmeye yardım edeceğine, gerçekte frenlemektedir. Nakti olanın parasının kullanmayacağı miktarını başkasına vermekte bir zararı olmayacaktır. Eğer faizi beklemiyorsa kullandıracaktır. Faizi bekliyorsa daha yüksek faiz gelinceye kadar bekleyecektir. Bu ise sirkülasyonu azaltacak veya yavaşlatacaktır.

j. FAİZ OLMAYANI TÜKETMEKTEDİR

Faiz veresiye satışlan teşvik eder. Bu üretilmeden tüketilme anlamına gelmektedir ki, yoktan bir şeyi var edememe kaidesine aykırıdır. Ticaret ise malların tüccar nezdinde depolanması anlamındadır ki, tüketimi erteleme manasını taşır. Bu da ülke için yedek stoku sağlar.

Görülüyor ki, faiz ile ticaret birbirlerinden tamamen farklı iki vetiredir. Bunların aynı olduğunu iddia edenler ya bütün insanlan bilmez sanmaktadırlar veya kendileri bilmemektedirler.

VIII. FAİZ-KİRA FARKI

Faizin ticarete benzerliğinden çok kiraya benzerliği vardır. Taşınmaz bir malın başkasına kullandırılması sonunda alınan kira gibi taşınan bir malın kullandınlmasından alınan faiz benzer görünür ve ikisinin meşru veya gayri meşru olmasına hükmedilebilir. Ne var ki, tabiatta hep böyle iyi şeylerle kötü şeyler ilk bakışta birbirine benzer gözükür. Sirkenin şaraba benzemesi gibi. Düşünüldüğü zaman faydalı ile zararlı birbirinden ayrılır ve insana düşünme kabiliyetinin bu sebeple verildiği anlaşılır.

Faizle kira birbirinden farklıdır:

a. KİRADA YIPRANMA VARDIR

Kirada verilen aynen geri alınmaktadır. Dolayısıyla yıpranmıştır. Faizde ise verilen mislen geri alınmıştır. Dolayısıyla yıpranma yoktur.

b. KİRADA İSTİSMAR YOKTUR

Kirada şartlar esittir. Halbuki faizde borçlu muhtaç durumdadır. Zira kiraya veren de gayrimenkulün giderlerini karşılayabilmek için kiralamak zorundadır.

c. KİRADA MENFAAT NAKLİ VARDIR

Kiralamada gerçekleşmiş bir menfaatin nakli vardır. Faizde ise muhtemel bir kazancın sağlanması söz konusudur. Hatta faizle para alanın zarar etmesi ihtimali de vardır.

d. KİRADA HASAR ALACAKLIYA AİTTİR

Kirada kiralanmış bulunan taşınmazda meydana gelmiş bulunan hasar ve koruma masrafları mal sahibine aittir. Dolayısıyla bu rizikodan dolayı kirayı istihkak eder. Halbuki, faizde hasar ve koruma külfeti borçluya aittir. Faizin istihkak sebebi yoktur.

e. KİRA HAYALEN ÇOĞALTILAMAZ

Kiralanan şey reeldir, hayalen çoğaltılamaz. Ayna müteallik haktır. Kredi zimmete taalluk eder, hayalen çoğaltılabilir.

f. KİRADA MARJİNAL FAYDA ARTAR

Kirada iki taraf yararlanmaktadır. Birinde eksiltme yerine ikisinde de artma vardır. Ancak bu kiralamanın da faize doğru dönüşmemesi için kiralama tüketim araçlarından çok üretim araçlarında olmalı ve kira hasılaya iştirak şeklinde alınmalıdır.

g. KİRALANACAKLARDA DOYMA VARDIR

Kiralanacak şeylerin kullanılmasında doyma vardır. Halbuki nakitte doyma yoktur.

h. KİRALAR YATIRIMLA DENGELENİR

Uzun dönemde taşınmazlarda belli tedbirler alınarak denge kurmak mümkündür. Faiz ise dengesizlik esasına dayandığı için kendisinde denge kurulamaz.

i. KİRALARDA DENGE SAĞLANMAKTADIR

Faizin zararları giderilememektedir. Halbuki kiranın zararları hasıladan kirayı takdir etmek ve faizsiz mesken kredisini tanımak suretiyle giderilebilmektedir.

j. KİRA RANTI ARTTIRIR

Faiz rantı azaltıcı bir harekete sahiptir. Kira rantı arttırıcıdır.

IX. FAİZ VE SELEM FARKI

  1. EKONOMİ EŞYANIN FAYDASINI ARTTIRMADIR

Ekonomi, eşyanın insana sağladığı faydaları konu alan bir müessesedir. İlk bakışta konusu sadece eşya imiş gibi görünür. Ancak konusu sadece eşya olmayıp, aynı zamanda eşyadan sağlanan faydadır. Bazı kimseler eşyanın dışında insanlardan sağlanan faydayı da ekonominin konusu yapmakta iseler de, bunlar daha ziyade sosyal haklarla ilgilidir, ekonomik hakların içine girmez. Emeğin ekonomik haklar içinde yer almasının sebebi ise, eşyanın faydasını arttırıcı bir faktör olmasından dolayıdır.

b. FAYDA DEĞİŞİKLİKLE ARTAR

Eşyanın faydası eşya üzerinde yapılan değişiklikle, eşyanın yeri değişmekle, eşyanın maliki değişmekle ve eşyanın zamanı değişmekle değişir. Birçok hallerde eşyanın faydası, onu kullanma süresi ile de ilgilidir. Taşınmazlar ile nakitte fayda, süreye bağlıdır.

c. EKONOMİDE BORÇLANMA ZORUNLUDUR

Topluluk içinde yapılan muamelelerin zamana göre ve malike göre en faydalı bir şekilde değerlendirilebilmesi için borçlanmaların olması zaruridir. Ne var ki, bu durum bazı rizikolar taşımaktadır. Fertlerin bu rizikoyu güven altına almaları mümkün değildir. Bunun topluluk tarafından güven altına alınması zarureti vardır. Kredileşme bu sayede mümkün olabilmektedir. Bundan dolayıdır ki, kredileşmeden doğan rant da topluluğun olmalıdır.

d. KREDİLEŞME VERİMİ ARTTIRIR

Kredileşme müessesesi büyük bir rant doğurmaktadır. Bu rant kredinin miktarı ile beraber zamanla da orantılıdır. 1.000 TL. bir ayda ne iş görür ise 500 TL. da iki ayda aynı işi görür. Böylece ekonominin değerleri arasına sermaye anlayışı yanında sermaye hacmi anlayışının da ithal edilmesi gerekmektedir.

e. RANT KREDİLEŞME İLE BÖLÜŞÜLÜR

Hacim değerin zamanla çarpımıdır. Kira değerle orantılı değil hacimle orantılı olarak takdir edilir. Naktin veya diğer malların da böyle hacimleriyle ölçülen faydaları vardır. Bu fayda topluluğa mâl edildiği ve genel ekonominin düzenlenmesinde kullanıldığı takdirde buna "selem farkı" denilmektedir. Nakit veya misliyattan olan malların değerleri yerine hacimleri gözönüne alınıp krediden dolayı kişilere ranttan pay verilirse bu faiz olur.

f. SELEM NEGATİF FAİZDİR

Faizle selemi birbirinden iyice ayırabilmemiz için şu kriteri getirmekteyiz. Faiz önce malı teslim edip parasını geç almadan dolayı bedeline ilave edilen farktır. Selem ise parayı önce verip malı geç aldığından dolayı bedelinde yapılan tenzilattır.

g. SELEM FİYATLARI DÜŞÜRÜR

Görülüyor ki, selem fiyatlan düşürmekte, faiz ise fiyatları yükseltmektedir. Bu selem ile faiz arasındaki en önemli farklardan biridir.

h. SELEM ARTTIRMAYI TEŞVİK EDER

Diğer taraftan alıcının malı geç teslim almasından dolayı, selemde tasarruf teşvik edilmektedir. Yani para sahibi parayı şimdi kullandırmakta, fakat ortak mallardan harcama yapmaktan şimdilik feragat etmektedir. Buna karşılık ileride elde edeceği paraya mukabil şimdi malı almaktadır. Selem böylece topluluk içinde daha çok üretime yardım etmekte ve özendirmektedir. Faizde ise kişi ileride elde edeceği paraya mukabil şimdi malı alıp tüketmekte ve bir kısım malı tüketmekten feragat etmektedir. Böylece üretimin azalmasına sebep olmaktadır. Yani üretmeden-tüketme çelişkisine doğru sürüklenilmektedir.

i. SELEM SENEDİ MAL SENEDİDİR

Selem senetleri (sipariş senetleri) topluluk tarafından teminat altına alınmakta ve likidite kazanabilmektedir. Böylece senet bir mal gibi alınıp satılmakta ve aynen ticarette olduğu gibi selem farkı iki kişi arasında değil üç kişi arasında doğmaktadır. Böylece selem farkı alan kimse onun rizikosunu da yüklenmiş bulunmaktadır. Şöyle ki, Devlet vadeli buğday senedi çıkarıyor, çiftçilere bunu kredi olarak veriyor. Çiftçi bu senedi borsada satıyor. Tüccar bu senedi borsadan satın alıyor ve un değirmenine satıyor. Hasat mevsimi sonunda çiftçi buğdayı devlet ofısine teslim ediyor. Değirmen sahibi de senetle bu ofisten buğdayı çekiyor. Görülüyor ki, burada nakit kredi yerine buğday senedi kredisi verildiği için herhangi bir enflasyona sebebiyet verilmemektedir. Diğer taraftan senet piyasada ucuz veya pahalı satılmak suretiyle rantı ve rizikosu birlikte paylaşılmaktadır. Serbest rekabeti engellememekte, aksine gerçekleşmesini sağlamaktadır. Halbuki faizli kredi piyasaya karşılıksız paranın sürülmesi şeklinde gerçekleştiği için enflasyona da sebep olmaktadır.

j. SELEM İLE NAKİT KÜLFETİ AZALIR

Diğer taraftan selemsiz mallarda her hukukî statünün değişmesi mallardaki fizikî statünün de değişmesini gerektirmektedir. Mal satıcının ambarından alıcının ambarına taşınmak zorundadır. Selem sayesinde ise mal fızikî statüsünü değiştirmeden hukukî statüsünü rahatça değiştirebilmektedir ve böylece rant çok ucuz bir şekilde azamiye çıkarılabilmektedir.

k. SELEM FARKI FAİZİN FONKSİYONUNU YÜKLENİR

Selem de faiz de hacme dayandığı için fonksiyon bakımından ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Faizsiz sistemde faiz yerine selem farkı ikame edilecektir. Bütün hesaplar ve değerlendirmeler bu esas içerisinde yapılacaktır.

X. FAİZ YERİNE KARŞILIKLI KREDİ

a. FAİZ ARTTIRMAYA ETKEN OLMAZ

Kredinin topluluk içinde ticaret kadar önemli bir yeri olduğu daha önce belirtilmişti. Kredi, topluluğun tasarrufuna dayanan bir olaydır. Yani halkın bir kısmı tüketmeyi erteleyecek ve bu suretle ortaya çıkan değer (bu değer nakit olmayacak) başkaları tarafından tüketilecektir. Kredi olayı budur. Böyle olunca topluluğu tasarrufa götürecek bir etkenin mevcut olması gerekir. Faizi savunanlar bu etkeni ileri sürmektedirler. Oysa faiz ilk anda böyle bir tasarrufun amili görünür ise de faizi almaya başlayınca, kolay kazandığını kolay sarfedeceği için tasarrufa değil, aksine israfa neden olur. Demek ki, faiz tasarrufa götürmez. Ancak insanları tasarrufa götürecek başka bir yolun bulunması da gerekir.

  1. MEVDUAT MUHAFAZA KÜLFETİNDEN KURTARIR

Halkı tasarrufa zorlayan bir etken olarak ileride kendisinin alacağı kredi ikame edilebilir. Esasen tasarruf günlük ihtiyaçlarını kısma şeklinde değil, günlük ihtiyaçlarını giderdikten sonra artan gelirlerini dayanıklı mallar edinmek için biriktirme şeklinde olur. Bu insan tabiatında mevcuttur. Ancak dayanıklı malın bedelini biriktirerek ödemek zorundadır. Para biriktirmeyi kendi cebinde veya evinde yapmış olabilir. Bu kendisine bir yarar sağlamadığı gibi, kendisine koruma gibi bir külfet de yüklemektedir. Bundan dolayıdır ki güvenilir yer bulunca zaten oraya emanet edecektir. Dolayısıyla ayrıca faiz gibi bir teşvik ediciye gerek yoktur.

c. MEVDUAT KREDİYE DÖNÜŞMEZSE ENFLASYONA SEBEP OLUR

Bununla beraber, bu biriken değerler boş bırakılıp üreticiye kredi olarak verilmezse, sonunda üretim yapılmadığı için tasarrufeden ihtiyacı olan dayanıklı malı bulamaz. Bu sebeple, bu toplanan tasarrufların belli kimselere verilmesi gerekmektedir. Bu da toplulukta serbest rekabeti ortadan kaldırmakta, bazı kimselerin kredi yoluyla haksız olarak zengin yapılması ve sömürü düzeninin doğmasına sebep olmaktadır. İşte bunu önlemek için üreticiye doğrudan kredi verme yerine tüketici aracılığı ile selem kullanarak kredi verme sistemi geliştirilmelidir.

  1. FAİZ YERİNE MEVDUAT KADAR KREDİ SİSTEMİ

Buzdolabı almak isteyen kimse önce bankaya taksitleri yatırmaya başlıyor. Buzdolabı değerinin yarısını doldurduğun da kendisine buzdolabının tamamının parası veriliyor ve peşin parayla buzdolabını istediği fırmadan alıyor. Böylece kendi parasını kullanmış oluyor. Fabrika da peşin elde etme imkânı bulduğu için küçük bir sermaye ile işletmesine devam edebiliyor. Böylece faizin yerine karşılıklı kredi sistemi ikame ediliyor, faizin mahzurlarının tamamı ortadan kalkıyor ve tasarruf da son derece teşvik edilmiş oluyor.

XI. VERGİ-FAİZ

  1. FAİZ KİMİN HAKKIDIR?

Kredinin bir rantı vardır. Kredi alan bu rantı kendisine geçirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla bunun karşılığında faizi vermiş olması tamamen haksızlık değildir. Mahzurları giderildikten sonra kullandığı kredinin faizini ödemesi meşru sayılabilir. Ancak burada faizin kime verilmesi gerektiği hususunun belirtilmesi gerekir. Krediyi alan faizi verecektir ama kime verecektir? Faiz almak kimin hakkıdır? Bunun tespit edilmesi ve meşru bir temele oturtulması gerekir.

b. KREDİ TEMİNATTIR

Kredi teminattan başka bir şey değildir. Diyelim ki bir işçi başkasının yanında çalışıyor, ücretini alıyor ve aldığı bu ücreti iki gün sonra harcıyor. Bu işçi bu ücreti iki ay sonra alsaydı işçi için hiçbir değişiklik olmayacaktı. Ancak iki ay sonra alamaması ihtimali olduğu için peşin almayı tercih etmektedir. Ama devlet ona kefıl olursa artık alamama ihtimali ortadan kalktığı için parayı peşin alacağı yerde iki ay sonra alması onun için daha iyi olacaktır. Çünkü muhafaza külfeti söz konusudur.

c. VERGİ DEVLETİN ALDIĞI FAİZ OLARAK DÜŞÜNÜLEBİLİR

Buradan anlaşılıyor ki krediyi sağlayan, tasarruf eden kimse değil teminatı veren devlettir. Öyleyse kredinin karşılığı olan faiz de tasarruf edenlerin hakkı değil, kredi güvenliğini temin eden devletin hakkıdır. Böylece kredi istihkakı ile vergi arasında bir irtibat kurulabilir. Vergi, devletin sağladığı krediye karşılık aldığı faiz olarak düşünülebilir. Ancak faizin zararlarını taşımaması için bazı tedbirlerin alınmış olması gerekir.

d. KREDİ ÖDENMİŞ VERGİ KARŞILIĞI OLMALIDIR

Bir nevi önceden ödenmiş faiz olan verginin miktarı, alacağı kredi ile orantılı olup kendi yararına olmalıdır. Yani fazla vergi ödeyen fazla kredi istihkak etmeli, az vergi ödeyen az kredi istihkak etmelidir. Böylece vatandaşın zor duruma düşmesi önlenmiş olur.

e. VERGİNİN KARŞILIĞI BELLİ OLMALIDIR

Faiz kesin olarak belli olmalı, hükümet veya yöneticiler arttırıp eksiltmemelidirler. Yani devlete vergi olarak faizi ödeyen vatandaş gelecek yıl alabileceği krediyi kesin olarak bilmelidir. Bunda değişiklik olmamalıdır.

f. VERGİYE KARŞI KREDİ GETİRİLMELİDİR

Faiz önce ödenmeli, sonra kredi alınmalıdır. Geçmiş yıllarda kazançların vergisini devlete vermekle gelecek yıllarda kredi istihkak etmelidir. Yani krediye karşı vergi değil, vergiye karşı kredi sistemi plânlanmalıdır. Selem farkıyla kıyas edebiliriz.

g. GEÇMİŞ YILLARIN VERGİLERİ BİRDEN DEĞERLENDİRİLMELİDİR

Geçmiş bir yılın vergisi yerine geçmiş yılların vergisi göz önünde tutulmalıdır. Ziraî kredilerde geçmiş on yılın toplam vergisi kadar, ticari kredilerde geçen yılın vergisinin kırk katı kadar kredi verilmelidir.

XII. KREDİ-VAKIF

a. VAKIFLARDA TASARRUF MEVKUFTUR

Devlete ait hakların kullanılmasında görev bazen hükümetlere verilmiştir. Hükümetler burada yetkilerini kendi mülklerinde olduğu gibi serbest tasarrufla veya meclislere onaylattıkları bütçelerle yerine getirirler. Bu da amme mülkü üzerinde, özel mülk üzerinde yapılana benzer tasarruflardır. Devlete ait bir kısım haklar vardır ki bunlar üzerinde tasarruf daha önce belirlenmiştir. Onu yönetenler sadece belirtilmiş işlemleri yapmakla görevli olup, kendilerinin herhangi bir şekil de serbestçe karar alma yetkileri yoktur. Yani burada da mülkiyet üzerindeki tasarruf durdurulmuştur, mevkuftur. Böyle tesislere İslâm hukukunda vakıf denmektedir. Batı hukukun da vakf'ın karşılığı olan tesislerde yöneticilerin serbest tasarruf hakları olduğu halde, vakıflarda böyle bir tasarruf yetkisi yoktur. Bundan dolayıdır ki tesislerin tüzel kişiliği vardır, vakıfların ise böyle bir kişiliği yoktur. Mevkuf olan mallarda intifa hakları vardır, anamal üzerinde ise hiç kimsenin hakkı doğamaz.

b. KAMU HAKKI OLAN KREDİYİ KİM DAĞITACAK

Kredinin bir devlet işi olduğu daha önce belirtilmişti. Kredi bir sanattır ve teminatı yalnız Devlet verebilir. Zira onun gücü vardır ve otoriter tekliği esastır. Başkasının kredi vermesi Devletin hükümranlık haklarına rakip olması anlamına gelir. İslâm devletler hukukunda para basma, istiklâlini kazanma anlamına geliyordu. Şimdi devlete ait olan kredi ve mevduat alma hakkı nasıl kullanılacaktır? Hükümete mi tevdi edilecek? Yoksa vakıflar yoluyla mı yönetilecektir?

c. KREDİ BİR HAK OLARAK VERİLMELİDİR

Kredide topluluk hakları söz konusu olduğu gibi fertlerin de hakları vardır. Bir yer üzerinde yürümek, bir mabede girmek, bir sokakta ticaret yapmak, bir meraya malları salmak, nasıl topluluk içinde ferdin haklarından sayılıyorsa, beytü'1 male emaneti tevdi etmek ve beytü'1-maldan istikrazda bulunmak da fertlerin haklarındandır. Bu tür fertleri ilgilendiren devlet görevlerinde yöneticilere takdir hakkı tanımak , haksızlıklara ve idarenin bozulmasına sebep olur. Bu nedenledir ki bu görevler bu amaçla kurulan özel vakıflarla yerine getirilir. Kredileşmeyi sağlayan bankalar da (faizsiz) birer vakıf olmalıdır. Krediler verilirken onları istihkak eden herkese vakıfnamede belirtildiği gibi verilmesine dikkat edilmeli ve bu hususta neticeye herhangi bir takdir hakkı karıştırılmamalıdır.

d. FAİZSİZ BANKA ADİL KREDİ DAĞITMA KURULUŞUDUR

Faizsiz bankayı tesis etmek demek, ekonomik gereklerine, sosyal hak tevezzüüne ve adalete uygun kredi dağıtımı mekanizmasını kurmak demektir. Yoksa faizsiz de olsa toplanan mevduatlar yöneticinin takdiriyle bir tarafa ikraz edilebiliyorsa, sonuçları yine faizli bankanın sonuçlarının aynıdır. Çünkü faizin en büyük kötülüğü tekel meydana getirmesidir. Banka da mevduatı toplamakla bu tekeli oluşturmuş olmaktadır. Diğer taraftan faiz almayan bir müessesenin giderlerini karşılamak için de o müessesenin bir vakıf olarak teşkilâtlandınlmasında zaruret vardır.

XIII. KREDİ-EMEK

a. SERMAYE EMEĞİN VERİMİNİ ARTTIRIR

Üretme esasta emeğe dayanmaktadır. Emeğin bulunmadığı yerde istihsal yoktur. Esasen istihsal insan için yapılmaktadır. İnsan gayedir. Eşya dolayısıyla hasılanın tamamı emeğe aittir. Emeğin dışındakilere bir pay vermek yaradılışın hikmetine aykırıdır. Bununla beraber emeğin verimi, başkalarının emekleri birikimi olan sermaye ile birleştiği zaman çok fazla artmaktadır. Meselâ tohumu parmağıyla toprağa gömen, çubuğu ile gömen, çapası ile gömen, pulluğu ile gömen ve nihayet tohumu traktör ile toprağa gömen insanın elde ettiği hasıla çok farklıdır. Bu arada işte bu başkasının emeğine de pay ayırmak gerekir. Buna sermaye payı denmektedir. Sermaye, bu payı yıpranması karşılığı kira veya riziko karşılığı olarak kâr şeklinde almaktadır.

b. FAİZ ZARARLIDIR

Faizi meşru görenler, sermayenin hapsolması karşılığı olarak meşru görmektedirler. Halbuki riziko taşımadığından muhafaza ücreti şeklinde bir ödeme düşünülebilir. Faizin başka zararları olduğu için meşru görülmemiştir.

c. KREDİ TAM İSTİHDAMI SAĞLAR

Kullanılmayan emek boşa akıp gitmiş olacaktır. Hem emek sahibi hem topluluk zarar edecektir. Halbuki kullanılan emek üretim yapacak, sonunda üretilen mallar topluluğa arz olunacaktır. Böylece topluluğun mal ihtiyacı karşılanmış olacak ve arzedilen mallar uzun vadede toplumun mal ihtiyacını giderecektir. Bundan dolayı kredi istihsale yönelik olmalıdır. Topluluk üreticiye kredi vermekle istihsal siparişini yapmış olur. Üreticiyi kredisiz bırakmakla ilerisi için kendisini açlığa ve yoksulluğa mahkum etmiş olur.

d. PARA DEVLETİN TEMİNAT MEKTUBUDUR

Üretmede esas faktörün emek olduğu gerçeğini kabul ettiğimize göre kredinin emeğe verilmesi de tabiî olmaktadır. Öyleyse biz krediyi çalışana vermezsek, yani çalışanın emeğinin karşılığını hemen ödeme imkânına sahip değilsek; o zaman çalışana hakkının karşılığını ilerde kendisine verileceği garantisini devlet vermelidir. Esasen para böyle bir karşılık garantisi olarak düşünülebilir.

e. KREDİ EMEK MÜBADELESİNİ GERÇEKLEŞTİRİR

Çalışan ya mal üretecek ve malı piyasada kendisi pazarlayacak, yani bize emeğini değil malı satacaktır. Eski devirlerde ekonomiye hakim bu tür bir üretimdi. Yahutta bize emeğini verip üretilen malı ise başkasına satacaktır. Kollektif üretmeler de, bilhassa yatırımlarda başka yol yoktur. Çağımız bu tür mübadeleye sahne olmaktadır. Yani kişi artık malı değil emeği satmaktadır.

f. KREDİ İŞE VERİLMELİDİR

Faizsiz bankanın temel fonksiyonu tam istihdamı sağla maktır. Bunun için her çalışana kredi verecektir ve kredi istih kakının temel faktörü çalışan olacaktır. Bu çalışmada birliğin sağlanması için kredinin ayrı ayrı çalışanlara değil, işyerine verilmesi gerekmektedir.

XIV. KREDİYİ İSTİHKAK KR,İTERLERİ

a. KREDİ KRİTERLERE GÖRE VERİLİR

Faizsiz bankanın mevduatı toplamaktan çok krediyi dağıtma ile ilgili meseleleri çözmesi gerektiğini belirtmiştik. Çünkü kredi alanlara büyük yararlar sağlamaktadır. Bu yararlar faizli kredilerde kendi içinden alınan faizle karşılanmaktadır. Faizi yükseltip düşürmekle zahirde belli ölçüde haksızlıkların önlenmesine çalışabilir. Halbuki faizsiz kredide faiz olmadığı için krediyi verdiğimiz kimseyi büsbütün zengin etmiş ve ekonomik dengeyi, bunun sonucunda sosyal dengeyi bozmuş oluruz. Bu nedenledir ki faizsiz bankayı tesis edecekler kredi istihkak kriterlerini baştan bulup tespit etmek zorundadırlar. Bunu yapmadan faizsiz bankayı kurmaya kalkışanlar, faizli bankalardan daha büyük bir sömürme canavarını kurmuş olurlar.

b. KARŞILIKLI KREDİLEŞME KRİTERİ

Herkese mevduatı hacminde ve mevduatı limitinde kredi verme esası birinci kriterdir. Böylece herkesin sermayesi iki misline çıkmış ve üretim de en az iki katı artmış olur.

c. VERGİ KARŞILIĞI KREDİ KRİTERİ

Vergi, elde edilen hasıladan topluluğun ayrılan payıdır. İyi üretim yapmış yani sermayeyi ve emeği iyi değerlendirmiş kimse fazla vergi ödeyecek demektir. Dolayısıyla bu kimsenin kredi kullanma hakkı da diğerlerinden fazla olacaktır. Bu kimseye geçmiş yıllarda ödediği vergiler nisbetinde kredi vermek kredi istihkakı kriterinin ikincisidir. Topluluk giderlerine katkısı nispetinde topluluğun gelirlerinden yararlandınlması kadar tabiî bir şey olamaz.

d. ÇALIŞANA KREDİ KRİTERİ

Kredi boşa akıp gidecek veya verimsiz çalışacak emeği değerlendirme anlamındadır. Böylece topluluğun emek gücünü geleceğin istihsali için kredi aracılığı ile organize etmiş oluyoruz. Bütün gaye kemiyet ve keyfıyet itibariyle tam istihsali gerçekleştirmektir. Bu da her çalışana yevmiyesi nispetinde çalıştığı günler kadar kredi vermek suretiyle gerçekleştirilebilir. Kredi istihkakında üçüncü temel kriter, çalışana çalıştığı kadar kredidir. Bu hem tam istihdamı sağlar, hem de karşılıklı olarak paranın piyasaya sürülmesine sebep olmayacağından enflasyonu doğurmaz.

e. BAŞARANA KREDİ KRİTERİ

Kredi alan kimse bize ya bir mal, veya bir gayrimenkul teslim etmeyi taahhüt edecektir. Taahhüdünü yerine getirmeyen müteahhide gecikme cezası verilemez. Zira bu faiz olur. Müeyyidesi, kredi istihkakını artırıp eksiltme olabilir. Eski taahhütlerini yerine getiremeyen veya kredisini kapatamayan (geç kapatan)ın kredi istihkakları düşürülür. Taahhütleri yerine getirenlerin veya kredi borçlarını önce kapatanların kredi istihkakları artınlır. Bu dördüncü kriterdir.

XV. FAİZSİZ SfSTEMDE İHALE

a. GECİKME CEZASI FAİZDİR

Faizli sistemlerde herhangi bir taahhüdün yerine getirilememesi halinde gecikme cezası verilmektedir. Bu eda edilmeyen bir borcun arttırılması demektir. Faizin en ağır şeklidir. Kişi borcunu eda edemiyor, yardım edileceği yerde daha fazla kendisine yük tahmil ediliyor. Bu kapitalist düzenin zayıfları eleme ve tekele gitme sistemine çok uygun ise de, faizsiz düzenin dengeli yaygın sermaye sistemine uygun düşmez.

  1. FAİZSİZ SİSTEMDE GECİKME CEZASI YOKTUR

Faizsiz kredileşme müessesesini getirdiklerini iddia edenler bu gecikme cezasını ortadan kaldırmak zorundadırlar. Hayat çelişkiyi kabul etmez. Faizli düzende pek geçerli olan bir kaide, faizsiz düzende de korunursa o kaide faizsiz düzeni bozar. Böylece faizsiz düzenin çalışmaz olduğu izlenimini ortaya koyar. Bu da bu düzene yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür.

c. FAİZSİZ SİSTEMDE GECÎKME, KREDİ LİMİTİNİ DÜŞÜRMEKLE CEZALANDIRILIR

Faizsiz düzende taahhütlerin yerine getirilmemesi halinde, gecikme cezası yerine taahhüt belgesinin derecesini düşürme veya iptal etme olduğu, kredi istihkak kriterleri arasında görülmüştür. Bunu burada biraz daha açıklayalım.

d. SELEM SENETLERİ TEMİNATLIDIR

Faizsiz sistemde taahhütler ya inşaat üzerinde olur veya mal üzerinde olur. Mal üzerindeki taahhütler selem senedi ile düzenlenir. Vakıf (banka) bir malın vadeli selem senedini çıkanr, bunu senet olarak üreticiye kredi verir. Üretici bu krediyi geçmiş yıllardaki vergisi ile orantılı olarak alır. Günü gelince mal olarak teslim eder. Üretim yapamamış ve taahhüdünü mal olarak yerine getirememişse, piyasadan o malın selem senedini satın alır ve senet olarak borcunu kapatır. Buna da gücü yetmezse, bu senet karşılığı gösterilen gayrimenkule el konulur ve satılarak borcu kapatılır. Bu da mümkün olmazsa, borçlunun mesleki akilesine gidilir. Bu da yoksa, vakıf zararı tazmin eder. Alacaklı her durumda alacağını almış olur. Bütün bunlar olurken üreticinin alacağı kredi nispeti de düşürülür veya tamamen ortadan kaldırılır.

e. İNŞAATTA KREDİ BLOKE OLUR

İnşaatlarda kredi alan müteahhit yapıyı bitirdikten sonra dairelerini satar, işyeri ise paylarını satar ve kredisini kapatır. Arttınlmış olarak yeni kredi alır. Satamazsa kredisini yenileyemez. Yapı vakfa kalır. Vakıf onu kiralayarak yararlanır. Burada da borcun ifa edilememesi halinde yani dairelerin satılamaması halinde gecikme cezası yerine kredi alma yetkisi düşürülmüş oluyor. İnşaatı bitirememesi halinde ise müteahhitlik belgesi elinden alınır.

XVI. BANKA BİR ARACIDIR,

a. SOSYAL YAPI ARACILIĞI ZORUNLU KILAR

Topluluğun oluşmasında insanların birbirleriyle ilişki kurmaları gerekmektedir. Ancak bunun için çevre ilişkisi yeterli değildir. Birbirini tanımayan veya birbirinden uzak kimseler arasında da sosyal ve ekonomik ilişkilerin kurulması zaruridir. Birinin muhtaç olduğu bir bilgiyi bilen kimse kendi çevresinde bulunmayabilir. Uzaktan bu bileni bulma işi için bir mekanın topluluk içinde kurulmuş olması gerekmektedir. Bir kimsenin muhtaç olduğu bir malı çevresinde bulması mümkün olmayabilir. Uzaktan bu malı temin edecek bir kuruluşun mevcut olması gerekir.

b. MALLARDA ARACI TÜCCARDIR

Taşınabilir mallar için bu müessese ticaret müessesesidir. Tüccar uzaklardan malları satın alır, getirir ve yakındaki muhtaçlara satar veya aksine komşuların mallarını alır. Uzak diyarlara götürüp satar. Bu arada birkaç tüccar devreye girmiş ve mal birkaç el değiştirmiş olabilir.

c. TİCARETTE ARTIP EKSİLME TÜCCARA AİTTİR

Ticarette en önemli husus, tüccarın mesuliyeti ve rizikoyu yüklenmiş olmasıdır. Yani malın ister kendisinde ister başkasında olması merhalesinde malda herhangi bir değişme olduğu takdirde, bu artma ve eksilme tüccara ait olup alıcı ve satıcıyı bu değişme etkilemez. Bundan dolayıdır ki tüccarlar sadece aracı değildirler. Rizikoyu taşıdıklan için bir tür üreticidirler ve kâr istihkak ederler.

d. TAŞINMAZLARDA ARACI KOMİSYONCUDUR

Taşınmaz malların alış ve satışı ise kabz ve teslim fiilen mümkün olmadığı için genellikle komisyoncular tarafından organize edilir. Komisyoncu da tüccar gibidir. Buluşturma hizmetini görür. Ne var ki, burada taşınmazdaki değişme komisyoncuyu ilgilendirmez. Duruma göre alıcı veya satıcıya aittir. Komisyoncunun burada sadece hizmetinden dolayı ücret hakkı vardır. Komisyonculuk sadece taşınmaz mallarda yapılmış olmaz. Taşınır mallar da komisyon sıfatı ile alınıp satılabilir. Ne var ki, alıcıdan hangi sıfatla alınmışsa satıcıya da aynı sıfatla intikal etmiş olur. Yani malın üzerindeki kusurlar ile alacaklıların iddiaları ona göre belirlenir.

e. ORTAKLIK YETERLİ SERMAYE TERAKÜMÜNÜ SAĞLAMAZ

Sermayenin terakkümünde de aracılar mevcut olmalıdır. Bu ortak bulma şeklinde olur. Herkes birisine sermayesini vererek bir sermaye ortaklığını kurarlar. Sermaye ortaklığını idare eden kimse bu sermayeyi kullanacaklara ortak olur. Böylece ortaklık şeklinde bir sermaye hareketi sağlanabilir. Bunun gayrimeşruluğu yoktur. Ne var ki, sermayenin kullanılması birtakım rizikoları taşımaktadır ve kararların cesaretle alınması gerekmektedir. Bu durumda alınan kararların sonuçlarına tahammül edilmelidir. Halbuki insan psikolojisi ya başkalarının malları üzerinde cesaretle karar almaktan kaçınır veya tamamen pervasızca hareket eder. Bu da her iki halde sermaye sahibini mağdur eder. Sermaye sahibinin ise bundan dolayı bu tür şirketlere güveni yoktur. Yine insan psikolojisi sermayesine daima büyük kazançlar tahayyül eder ve ortağı ne kadar iyi iş yapmış olursa olsun daha fazlasını beklediği için memnun olmaz. Bu sebepledir ki, şirketi mudarebeler ancak küçük çapta ve iki kişi arasında işleyebilmektedir.

f. ŞİRKETİ MUDAREBE BANKA DEĞİLDİR

Faizsiz banka adı ile ortaya çıkan birtakım fınans kurumları aslında büyütülmüş bir şirketi mudarebedir. Kademeli şirketi mudarebe başarısız olmakta, ancak suni beslenme yolları ile gerçek faizsiz bankanın doğuşunu önlemek için yaşatılmakta veya faizin haramlığı inanışı istismar edilmektedir.

g. FAİZSİZ SİSTEMDE SERMAYE TERAKÜMÜ SELEM VE HİSSE SENETLERİ İLE OLUR

Sermayenin ortaklık şeklinde terakümü için yine aracıların kâr ve zarara katılmadan, şirketlerin selem veya hisse senetlerini alıp satmaları şeklinde gerçekleştirilir. Böylece hisse senedi alan veya selem senedi alan kimse rizikosunu kendisi düşünerek yüklenmiş olur ve sonunda senedi seçerken yaptığı hatadan dolayı kendi kendisini suçlar. Sonra senedin çeşidini değiştirmek suretiyle yeni kazanç yollarını arar. Her an senet alıp satabildiği için şirkete girme ve çıkma kimsenin kefaletinde ve zamana bağlı olmaksızın vuku bulur. Ne var ki, senetlerin kolayca alınıp satılabilmesi için bu şirketlerin bankalar tarafından desteklenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla faizsiz bankayı kurmadan, bu tür hisse ve selem senetlerini faiz esasına dayandırmaksızın çalışır hale getirmek mümkün değildir.

h. MEVDUAT İŞTİRAKE DÖNÜŞTÜRÜLEMEZ

Faizsiz banka mevduatı toplar ve kredi olarak müstakrizlere intikal ettirir. Mevduatı veren emanet değil karz vermiştir. Yani artma ve eksilemeyi bankaya bırakmıştır. Banka da bunu, bu sıfatla müstakrize intikal ettirecektir. Yani artma ve eksilme müstakrize ait olacaktır ve banka sadece aracıdır. Komisyoncudur, tüccar değildir. Doğrudan doğruya riziko taşımaz. Sadece taahhütlerin yerine getirilmemesi sonucu bir zarar doğarsa, bunu kefıl olarak banka tazmin eder. Hatta bu tazminatı kendisi değil, müstakrizler akilesine rücu ederek tazmin eder. Banka hiç bir suretle mevduatı şirketi mudarebe şeklinde değerlendiremez. Böyle yapan bankanın kötülüğü, faizli bankadan az değildir.

 

 


ALTERNATİF FAİZSİZ BANKA-SELEM VE KREDİLEŞME
1-faizsiz kredileşme kuruluşları
1451 Okunma
2-KAVRAMLAR
2572 Okunma
3-sermaye ve kuruluş
2707 Okunma
4-TEŞKİLAT
1118 Okunma
5-senetler
1266 Okunma
6-MEVDUAT VE KREDİLEŞME
923 Okunma
7-GENEL HİZMETLER
865 Okunma
8-MUHASEBE
1099 Okunma
9-FİYAT
880 Okunma
10-SENETLERİN TEMİNATLARI
1619 Okunma
11-KARARLAR VE SONUÇ
758 Okunma