Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ARAF SURESİ TEFSİRİ(7.sure)

1521 Okunma
ASPxHyperLink

ARAF 154-157
Süleyman Karagülle

A’RÂF SÛRESİ – MUKAYESELİ TEFSİR ÇALIŞMASI

Hz. MUSA, KAVMİ  VE TÜRKİYE

 

154– Musa’dan gazab sukut edince, levhaları ahzetti. Nüshasında Rab’larına rahbet etmiş kimseler için hüdâ ve rahmet vardır.

154– Musa’dan kızgınlık dinince tahtaları aldı. Örneğinde Yetiştiricilerine yol alan kimseler için kılavuzluk ve esenlik vardır.

Topluluklar, başlarında başkanlarını bulamayınca hemen dağılırlar. Bir de başkanların azim sahibi olmaları gerekir. Azim sahibi demek, şartlar ne kadar nâmüsait olursa olsun, çevredeki insanlar ne kadar karşı çıkarlarsa çıksınlar, belirlenen yolda devam etmektir.

Evde aile reisleri, topluluklarda başkanlar azim sahibi olmazlarsa; şeytan her zaman aile içinde en zayıf çocuğu, topluluk içinde ise en zayıf ferdi bulur ve yanlış yaptırır. Halk bir bakarsınız onlar başkanmış gibi davranmaya başlar, topluluğun düzeni bozulur. Başkanların, aile reislerinin gerektiğinde gazap göstermesi gerekmektedir.

“Gazap geçince levhaları aldı.” deniyor. Gazap hâli bir tür hastalık hâli kabul ediliyor ve o esnada insanın kendisini tutması gerekiyor. Fıkıhta; “Hakim gadabda ise yargı meclisine ara verir.” diye hüküm vardır.

Buradaki “Fa” harfi bizi gadbân iken amme işleri yapmaktan alıkoyuyor. Savaşta işlenmiş fiillerden dolayı da savaş esnasında değil, savaş dinince muhakeme yapılır. Yine, buradaki “Fa” harfi nedeniyle savaş bitiminde cezalar karara bağlanmalıdır. Sonra yıllarca sürdürülmemelidir. Burada ne yapıyoruz? Savaş hâlini kızgınlık hâline benzetiyoruz. Çünkü illet aynıdır. Kıyastan bir örnek veriyoruz.

“Nüshalarında” kelimesi kullanılmaktadır. Başka nüshaları da olmuş olacaktır. Tevrat başlangıçta Mısır hiyeroglif yazısı ile veya Mezopotamya çivi yazısı ile yazılmıştır. Sonra harf yazısı ile yazılmıştır. Onun için burada “örneğinde” demektedir, “nüshasında” demektedir.

Tarihte birinci büyük medeniyet Mezopotamya’da Hz. Nuh’un kavmi ile başlamıştı. Çivi yazısı bulunmuştu. Çivi yazısı toprak tabletler üzerinde çubuk ile konan çiviye benzer işaretlerden oluşur. Öğrenilmesi zor, yazılıp halka mâl edilmesi de pahalıdır. Harf yazısı Musa Peygamber zamanında ortaya çıkmıştır. Dünyaya İbranilerden sonra yayılmıştır.

İkinci büyük uygarlık harf yazısı ile başlamıştır. Harf yazısının kullanılması kolay olmakla beraber, harfleri ayrı ayrı takip etmek durumu olduğu için şekil yazısından dolayı eksikliği vardır. Onun için sesli harfler gösterilemez. Sonra Lâtincede sesli harfler konmuştur. Kur’an’dan sonra Kur’an yazısı ortaya çıkmıştır. Bu yazı sesli harflerin harekelerle gösterilmesi şeklinde ortaya çıkar. En ileri seviyede olan bir yazdır.

İleride tüm insanların alfabesi birleşecektir. Lâtince, Arapça, Çince ve Şekil Yazısı olmak üzere dört çeşit yazı ortaya çıkacak, her topluluğun dili ayrı olacak ama yazılar birleşecektir. Böylece “Kur’an Uygarlıkları”nda farklı yazı uygulanmış olacaktır.

RaHB” kökü ruhbaniyetten gelir. Râhib, din adamı demektir. Özel giysiyi giyip başa geçen kimse demektir. “Rabb’a doğru yol almak” demek, yavaş yavaş O’na yaklaşmak demektir. Tevrat’ın dünya üzerindeki etkisi, İbranilerin ibadetlerinde Tevrat’ı okumalarıdır.

İslâmî bir topluluğu oluşturmanın yolu, insanları okutmaya başlatmaktır.

Eğer insanlar bir araya gelir ve bir kitabı okumaya başlarlarsa, zamanla yavaş yavaş Allah’a doğru yol alırlar. Tevrat’ı okuyanlar için bu başarılı sonuç verdiği gibi, Kur’an’ı okuyanlar için de büyük başarılı sonuçlar alınmıştır. Yakın zamanımızda Türkiye’de bu sistem Bediüzzaman tarafından uygulanmıştır. Bugün bu cemaat mensupları bütün dünyada teşkilâtlanmış bulunmaktadırlar.

Bizim isteğimiz de böyle bir cemaatin oluşmasıdır.

Bu cemaat Kur’an’ı şimdi bizim yaptığımız gibi tefsir ede ede okuyacaktır...

Kur’an’ı kendi hayatlarını ele ala ala okuyacak, anlayacak ve uygulayacaktır...

“Rab’larına doğru yol alan kimseler için” denmesiyle, bize Kur’an’dan yararlanma yolunu göstermektedir. Her gün bir araya gelerek birlikte Kur’an üzerinde tezekkür etmek ve tedebbür etmek demektir. Bunun için okuyanlara kolaylık olmak üzere kitaplar hazırlanmalıdır. Gerek İzmir’de, gerekse İstanbul’daki yıllardır yapmakta olduğumuz çalışmalarımız, böyle bir çalışma yapacak olan kimselere kaynak vermektedir.

“Hidâyet ve rahmet” denmektedir. Hidâyet, doğru yolu göstermede yapılacakları anlatmadır. Rahmet ise bunun daha üstündedir. Bu da Allah’ın kendiliğinden gelen bereketidir. Bolluktur, saadettir. Sabredip Tevrat’ı okuyanlar ne yaptılar? Koskoca medeniyeti kurdular. Sabredip Kur’an okuyanlar ne yaptılar? Koskoca medeniyeti kurdular. Risale-i Nûr şakirtleri, tarikat ehli cemaatlarında sabrettiler ve sonunda hep başarılara ulaştılar. Bunlar hep ruhbaniyetin lütfudur. Bir arada olmanın sonunda Allah’ın rahmeti gelir, hem maddeten hem de mânen saadet başlar.

Demek ki, biz Kur’an’ı yorumlarıyla birlikte okuduğumuzda yalnız ilim edinmeyiz, aynı zamanda rahmete de uğrayacağız. Yani, “Kur’an İşletmeleri” kurulmuş olacak; biz de, diğer insanlar da bugünkü sıkıntılarını ve darlıklarını atlatacaklardır.

 

155- Musa kavminden sab’în reculü mikatımız için ihtiyar etti. Onları racfe ahzedince; “Rabbim, meşietin olsaydı, onları ve beni min kabl helâk ederdin. Bizden süfehaların fi’lettiklerinden bizi helâk mi edeceksin? O senin fitnenden başkası değildir. Onunla meşiet ettiğini ihlâk edersin, meşietin olana da hidâyet edersin. Velimiz sensin, bize merhamet et, sen ğâfirlerin hayrısın.”

155- Musa ulusundan yetmiş erkeği duruşmamıza seçti. Onları sarsıntı alınca; “Yetiştiricim, sen isteseydin onları ve beni daha önce yıkardın. Bizden düşüncesizlerden dolayı bizi yıkar mısın? O senin denemenden başkası değildir. Onunla istediğini şaşırtırsın, istediğini de yola iletirsin. Dayanağımız sensin. Bizi ört. Bize esenlik ver. Sen örtenlerin en iyisisin.

Hz. Musa daha kırk gün önce “Mikat”ta idi. Levhaları almıştı. O zaman tek başına orada idi veya yanında sadece yardımcıları vardı. Sonra mikat yerine yetmiş erkekle gidiyor. Kendisi tek başına gittiği zaman da Allah’a; “Bana görün.” diyor. Şimdi yetmiş kişi ile gidiyor. Yine hata işliyorlar. Burada önemli birkaç husus vardır.

  1. Acaba Hz. Musa ikinci defa neden yetmiş kişi ile gidiyor? Vahiy tamamlanmamış olabilir. Kalan vahyin tamamlanması için gitmiş olabilirler. “Nüshasında” denmesinin sebebi de bu olabilir.
  2. Seçilenlerin erkeklerden seçilmiş olmasıdır. Tevrat bir din kitabı değildir. Siyaset kitabıdır. Siyaset savaşa dayanır, savaş ise erkeklere farz edilmiştir. Onun için mikat yerine askerlik yapacak kimseler götürülmüştür.
  3. Yetmiş kişiyi seçmiştir. Bunlar ileride komutan olacak kimselerdir. İsrail oğulları 12 sınta ayrılacaklardır. 70 kişi 100’ün 10’da 7’sidir. Buna ‘galip ekseriyet’ denmektedir.
  4. Peygamber 70 kişiyi kendisi seçti. Böylece anlaşılmaktadır ki, askerî teşkilatta komutanları başkan seçer. Ama bunların sayısı daha çok olur. Halk kendi komutanlarını kendileri seçerler. Yeter sayıyı bulan kimse komutan olmuş olur. Komutanları atama buna dayanmaktadır. Türkiye’de 12 kadar olacaktır. Ama orgeneral rütbesi 70’e vardırılabilir. Başkanın bu seçmede yetkisi olacaktır.

“Onları sarsıntı aldı.” Buradaki sarsıntı mânevî sarsıntı olmalıdır. Yani, aralarında nizalar çıkmaya başladı. Hz. Musa’nın seçtiği yetmiş kişi yolda veya Mikat’ta hoş olmayan fiiller işlemiş olmalıdırlar. Yani, cemaatta devamlı olarak bozulma ve dağılma meyli vardır. Başkanın görevi bunlar arasında bu halleri gidermektir. Böyle durumlarda başkan ne yapacaktır?

Allah’a dua etmelidir. Birincisi, bazılarının yaptıklarını küllüne teşmil etmemektir. Burada birisi kalkar bir uygunsuz söz söyler, sanki hepsi bunu söylemiş gibi olur, hepsi birden suçlanır. İşte bu kollektif suçlamalardan uzak olmalıyız. Biz cemaat olarak da içimizden bir şey söyleyenin arkasına düşmemeliyiz. Söylenen sözü alıp değerlendirmeli, kendimiz içtihat yapmalıyız. İkincisi, insanlar birbirine bakarak hareket ederler. Bunun imtihan olduğunu söylüyor. Bu dünya hayatı bir elektir. İyilerle kötülerin birbirinden seçilmesi mekanizmasıdır. Her şey düzgün gitse hereksin yeri aynı kalırdı. Allah’a inanmak ve O’nun yolunda sabırla, sebatla devam etmek. Allah’ın bizden istediği budur.   

Musa Peygamber topluluk adına dua ediyor; “Bize mağfiret et, bize rahmet et.” diyor. Topluluk suçludur, çünkü aralarındaki sefihlere kulak vermiştir. Onun için istiğfar etmektedir. Topluluklar içinde bu tür davranışlarla karşılaşılır. Kur’an devamlı olarak okunup takip edilmezse bu tür hâdiselerde ne yapacağımızı bilemeyiz.

“Sen ğâfirlerin en iyisisin.” demek suretiyle, suçların örtülmesini, görülmemesini istemektedir. Bunun anlamı; biz de birbirimizin kusurlarını ve eksiklerini görmemeliyiz.

 

156- Bize bu dünyada hasene ketb et, Âhirette de. Sana hidâyet ettik. (Allah;) “Azabımı meşiet ettiğim kimseye isabet ettiririm. Rahmetim her şeyi vus’etmiştir. Ben onu ittika eden ve zekâtı ita eden kimselere ketb edeceğim. Onlar âyetlerimize îman eden kimselerdir.” dedi.

156- Bize bu dünyada iyilik yaz, ötede de. Biz sana döndük. (Allah;) “Azabımı istediğim kimseye çarparım. Esenliğim her nesneyi kaplamıştır. Ben onu korunmuş ve vergilerini vermiş olan kimselere yazacağım. Kanıtlarıma inananlar da o kimselerdir.” dedi.

Mikatta Allah Musa ile sözleşme yapmaktadır. Oradaki anlaşma ondan sonra hep Allah tarafından dile getirilecektir. Onlara sözlerini hatırlatır. Hz. Musa bu dünyada iyilik istiyor. Âhirette de. Burada dünyadaki hasene ile âhiretteki hasene birleştirilmiştir. İsrail oğullarına Allah görev vermiştir. O görevi yaparlarsa onların dünyasını mâmur kılacaktır. Âhirette de mâmur olacaktır.

Bu bugün Türkiye için de çok önemlidir. Türkiye öyle bir yerde yer almıştır ki, Türklerin dünyevî başarıyı elde etmeden âhiretlerini kazanmaları mümkün değildir. Türkiye Pakistan’da veya Endonezya’da olsaydı, belki o topluluk sadece Âhireti kazanma imkânına sahip olabilir. Türkler ise güçlü olmak zorundadırlar. Başka türlü bu yerde yani İstanbul’da ve Anadolu’da oturamazlar. Allah nimetini değerlendirmeyen topluluğu yaşatmaz. Türkler mutlaka “Adil Düzen” kurmak zorundadırlar. Onun-bunun uydusu olan, bağımsızlığını ve Adil Düzenini koruyamayan bir devletin Türkiye’de yani İstanbul ve Anadolu’da varlığını sürdürme şansı yoktur. Bu sebepledir ki “hasen” kelimesini tekrar etmemiştir. Bu o günkü İsrail oğulları ve bugünkü Türkiye için özel durumdur.

“Sana hidâyet ettik. Yoluna koyulduk.” diyor. Böylece Allah’a teklifte bulunmaktadır. Bizi affedersen biz de görevlerimizi yapacak, şeriat düzenini dünyaya yayacağız, diyor. Türk milleti de Allah’a dönmelidir. Adil Düzeni, dünyaya örnekleyerek yayması gerekir. Yani, Türkiye II. Kur’an Medeniyetinin kaynak yeri olmalıdır.

Olmazsa, Allah onları alır, başkalarını getirir ve onlar bizim gibi olmazlar.

Allah, Musa Peygamber ile sözleşme yapıyor. “İstediklerimi cezalandıracağım.” diyor. Ama, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır.” diyor. Adem aleyhisselam ile “rahmet” dünyaya yayılmış, insanlar Nuh Peygamber ile “şeriat dönemi”ne gelmiştir. Sonra insanlığa “hukuk düzeni” getirilmiştir. Şimdi bir adım daha atılıyor. O da “yasal düzen”dir. Kişilerin koyacağı kurallarla değil, Allah’ın kitabı ile insanlığın yönetilmesidir. Bundan sonra Kur’an gelecektir. İnsanlar Allah’ın kitabını kendileri yorumlayacak ve uygulayacaklardır.

Burada sosyal oluşu ortaya koymaktadır. Bunun için üç özellik sayılmaktadır.

  1. İttika etmektir. Bu da korunmaktır. Korunma demek, kötülükleri işlememektir. Evlilik dışı ilişkiler olmayacak, faizli ekonomik işler olmayacak, düzeni bozacak fiillerde bulunmayacak. Başkalarının hakları yenmeyecek. Kur’an okunacak, ibadetler yapılacak.
  2. Onlar zekâtlarını verirler, deniyor. Demek ki, bedenî ibadetler yeterli değildir. Mâli ibadetlere de ihtiyaç vardır. Bu da ancak kuracağımız ortaklıkların desteklenmesi ile mümkündür. Bu çalışmalara nefislerinizle katılacaksınız, ama, maddî katkılarınız da olmalıdır. Biz Kooperatifleri bunun için kurmuş bulunuyoruz. Bunun için ahşap ev teşebbüsüne devam ediyoruz. Peygamberlerin hayatını takip ederek sonuçların hemen alınamayacağını, sabırlı olmamız gerektiğini bilmeliyiz.
  3. Burada üçüncü özellik olarak; onlar bizim âyetlerimizle kendilerini güven altına alırlar demektedir. Burada “Bi” harfi istiane içindir. Yani, Allah’ın âyetlerine dayanılarak kendilerini güven altına alacaklardır. Allah’ın âyetleri de Kur’an’dır, Tevrat’tır. Diğer âyetleri de Kâinattır. Müsbet ilimle sabit olmuş kurallardır. O halde bizim başarıya ulaşmamız için Kur’an’a ve müsbet ilme dayanmamız gerekmektedir.

 

157- Ol kimseler, ümmî, nebi resûle tâbi oldular. O kimseler indlerinde olan Tevrat ve İncil’de mektûb olarak bulacaklardır. Onlara marufu emredecek ve münkerden nehy edecektir. Onlara tayyibâtı halal edecek, habâisi haram edecektir. Üzerlerinde olan isrı onlardan vazedecektir. Ona îman etmiş, onu tazir etmiş ve ona yardım etmiş olanlar onunla beraber inen nûra tâbi olmuş olanlar, işte onlar müflihtir.

157- Ol kimseler, okumamış, ulak elçiye uymuşlardır. O kimseler yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı olarak bulacaklardır. Onlara bilineni buyuracak, istenmeyenden yasaklayacaktır. Yararlı olanları onlara olurlayacak, bozucu olanlarından uzak kalmasını isteyecektir. Onların üzerindeki ağır yükü çözecektir. Ona inanmış ve onu ağırlamış ve ona yardım etmiş olanlar, onunla beraber gelen ışığa uyanlar, işte onlar bolluğa ulaşacaktır.

Musa aleyhisselam daha mikatta iken ona geleceği haber vermiştir. Tevrat’tan başka, Kur’an ve İncil’den haber vermiştir. Hz. Musa Tevrat’ta İslâmiyet’in şeriatını vazedecek, sonra Hz. İsa İncil’de İslâmiyet’in tarikatını vazedecek; Hz. Muhammed Kur’an’la bu ikisinin birleşmişi olan bir şeriat ve tarikat düzenini getirecektir.

 

Bu âyet bu sûrenin kalbidir. Bize içtihadın temel kanunlarını öğretecektir.

 

Ümmî, nebi resûle tâbi olan kimseleri Kur’an övmektedir. Hz. Muhammed ümmîdir. Uygar olmayan bir toplulukta yetişmiştir. Kendisi de okur-yazar değildir. O tarihlerde Arapçada hiçbir yazılı eser yoktur. Sadece 600 beyitlik cahiliye şiiri vardır. Ama Kur’an’da Tevrat’ın ve İncil’in bildirdikleri vardır. Bu Kur’an’ın Allah sözü olduğunu gösterdiği gibi, Tevrat ve İncil’in de ilâhî kitap olduğunu teyit etmektedir. Nebi ve resûlü burada zikretmektedir. Nebi, haber alan; resul da bu haberleri uygulatan kimse demektir. Nebi, âlimlerin görevini görmekte; resul ise başkanların görevini görmektedir. Hazreti Muhammed de Musa Peygamber gibi hem nebi, hem de resuldür. Kur’an’ı tebellüğ etmiştir. İlk İslâm devletini de kurmuştur. Musa Peygamber ile İsa Peygamber Kur’an nizamına, içtihat nizamına hazırlık yapmışlardır. Bu sebepledir ki, Musa aleyhisselam onlardan haberdar etmiştir.

Kur’an Tevrat ve İncil’in içerdiklerini birlikte içermektedir.

Çok önemli ayırım vardır. Burada bu çok açık olarak ortaya konmuştur.

  1. Allah’ın yasakladığı ve emrettikleri vardır. Bu dünyada bunlar yapılacaktır. Yasaklar işlenirse ceza verilecek, görevler yerine getirilmezse haklardan mahrum edilecektir. Karşılık dünyada verilecektir. Bunun için konan kural şudur. Emredilen şey maruf olmalıdır. Yani, icmâlarla vucubiyeti sâbit olacak. Yasak olan şeyler de icma ile münker olacaktır. Yani, herkes onu kötü görmüş olacaktır. Üzerinde ittifak edilmeyen hususlarda ne zorlayıcı emir, ne de cezalandırıcı yasak olabilir. Bunun fiilen sağlanması için yerinden yönetim ilkesi geçerli olmalıdır. Topluluklar değiştirilebilmelidir.
  2. Allah’ın yasaklar ve emirler dışında birtakım emirleri vardır, yasakları vardır. Ne var ki, bu emir ve yasakların cezaları topluluklara ve onların yöneticilerine verilmemiştir. Karşılığını Allah dünyada ve âhirette kendisi verecektir. Bunlara helal ve haram denmektedir. Bunların illetleri de tayyib olma yani sağlıklı olma ile, habis yani zararlı olma şeklinde ifade edilmiştir. Helal ve haramın tesbiti ise içtihatla olacak ve herkes kendi içtihadına göre amel edecektir. İçtihattaki illet ise tayyiblik ve habisliktir. Genel illet budur. Emr ve nehy edilmiş olanlarda illet söylenmemiştir. Bu sebepledir ki, değişik illetler ve delillere dayalı olarak icma oluşmaktadır.

Yine burada verilen bir haber vardır. O da insanlardan üzerlerine binmiş ağır yükün kaldırılacağı bildirilmektedir. Bakara Sûresi’nin sonunda bu ağır yükün ne olduğu bildirilmektedir. Tevrat ve İncil’de her şey teferruatla anlatıldığı için içtihat müessesesi onlara verilmemiştir. Oysa, Kur’an’dan sonra kitap gelmeyeceği için Kur’an esasları ihtiva edip, teferruatı kişilere ve zamanlara bırakmıştır. İçtihatla bilinecektir. İçtihatta da hata olabilir. İşte bu hata insanlıktan kaldırılmıştır. Yani, helal ve haramda hatadan sorumlu olmayacaklardır.

Böylece insanlar tam olarak hür hâle gelmişlerdir. Kendi istekleri ile yaptıkları sözleşmelerle topluluğu oluşturup birlikte yaşayacaklar, topluluğu ilgilendirmeyen hususlarda da kendi içtihatları ile hareket edeceklerdir.

Şimdi insanlığın tarihini bir daha hatırlayalım. İnsan bir bahçede varedildi. Bedeniyle ve rûhuyla bugünkü insandan hiçbir farkı yoktu. Bilgisi ve becerisi ile, kullanacağı araçları ile ve oluşturduğu topluluklarla bugünkü insandan çok geri idi. Allah’tan gelen vahiylerle gittikçe evrimleşti ve bugünkü seviyeye yükseldi. Daha da yükselecektir. İşte bu yükselme Kur’an sayesinde olacaktı. Kur’an’ın anlaşılması için gerekli şartların oluşması gerekiyordu. İnsanların icma ve içtihatları ile yaşayabilmeleri için seviyelerinin yükselmesi gerekiyordu. Bu seviyelerin atlama taşları vardır.

Birinci atlama taşı Hazreti Nuh ile olmuştur.

İkinci atlama taşı Tevrat ile olmuştur, Hazreti Musa ile olmuştur.

İşte Allah bunu Hazreti Musa’ya bildirmiştir.

Tevrat ve İncil’in cemaati kıyamete kadar devam edecektir. Onlara Kur’an cemaati eklenecektir. İşte Musa aleyhisselama bu cemaati da bildirmektedir. Çünkü artık risalet sona ermiştir. Onun yerine resûle hilâfet başlamıştır. Kur’an’dan sonra “vahy”in yerini “icma” alacaktır, “içtihat” alacaktır. Nebilerin yerini “âlimler” alacaktır, resullerin yerini “emirler” alacaktır. İnsanlar yalnız kendi içtihatları ile amel ederek hür olmayacaklar, insanlar kendi âlimlerini ve emirlerini de kendileri seçecek ve onlara tâbi olarak yaşayacaklardır.

Burada başkanlara ve âlimlere nasıl uyulacağı bildirilmektedir. Dikkat edilirse, Kur’an’da “itaat ederler” demiyor. Tâbi olma demek, onun yaptığını yapmadır. Rükua gidince, sen de rükua gidiyorsun. Secdeye gidince, sen de secdeye gidiyorsun. Başkan bilinen ve belirlenen işleri yapıyor, zamanda birliği sağlamak için biz de ona tâbi oluyoruz. O dönüp geriye bakarak bize emirler vermiyor. İnsanların Kur’an’a tâbi olacaklarını, artık aracıların bulunmayacağını belirlemektedir. Başkanların ta’zir edilmesi gerektiğini ve ona nusret edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Ta’zir nedir? Ta’zir, başkanın sayılmasıdır. Eğer siz bir cemaatin içinde iseniz, onun yetkileri içindeki kararlarına uyacaksınız. İstişarede görüşlerinizi belirleyeceksiniz, ama, yetkisi dahilindeki kararlara da karşı gelmeyeceksiniz. Eğer bunu yapamayacaksanız, o zaman o cemaatten ayrılacaksınız. Bu hicrettir. Ona yardım edeceksiniz. Yardım bedenen ve mâlen olacaktır. Başkanlar için konan başka önemli bir hüküm vardır ki, biriktirdiği mallar onun değil, cemaatin olur. Ona kendi neseb mirasçıları vâris olmazlar. Başkanın yönetiminde mal varlıkları oluşur, ama bu onun çocuklarına değil, kendisinden sonra yerine geçecek başkanın yönetiminde kalır. Yardım etmek budur.

 

Ben bu yardımları;

- Gerek İzmir’deki Akevler’de,

- Gerekse İstanbul’daki Akevler’de gördüm.

- İzmir’de bir topluluk oluştu; İstanbul’da da oluşmaktadır...

 

İkinci Kur’an Medeniyetinin oluşması için peygamberin hayatını yaşayabilen başkanlara ve âlimlere ihtiyaç vardır.

Mesela, bunu Bediüzzaman yapmıştır, Fethullah Gülen yapmıştır.

Cemaatin malları kendi vârislerine bırakılmamıştır. Bu nokta çok önemlidir.

Nebi ve resul hizmetlerini yapmaya tâlip olanlar için örnek olarak Hazreti Muhammed aleyhisselam alınacaktır. Onun için burada onun ta’zir edilmesinden ve ona nusretten bahsedilmektedir.

“Bunlar felâha erenlerdir.” demek suretiyle de, İncil ve Tevrat halkının da Kur’an’ın öğrettiklerinden yararlanmalarını istemiştir.

Almanya’da Hıristiyan bir mezhep temsilcileri ile görüşmüştük; “Brezilya’da faizin kötü olduğunu gören mezhebimiz faizsiz bir düzeni kurmayı istemeye karar verdi. Bunun için Müslümanlardan yararlanalım dediler.” dedi. Bizi dâvet etti. Biz de 1980’lerde bir gün onlara “Adil Düzen Semineri” verdik.

Demek ki;

Felâha ermeleri için insanların Kur’an öğretilerine ihtiyaçları vardır.

Artık onlar da içtihat ve icma sistemi müesseselerini almak durumundadırlar.

Vahiy bir bütündür.

Biz onlardan, onlar bizden yararlanmalıdırlar...

İlmî temaslarımız ve çalışmalarımız sürmelidir...

Peygambersiz “V. İslâm Medeniyeti”ni kurabilmemiz için bütün iyi insanlarla işbirliği yapmak zorundayız.

 

 

 


ARAF SURESİ TEFSİRİ(7.sure)
1-ARAF 1-6 AYETLER- 111İLA153SEMNER-25.05.2001/29.03.2002
1479 Okunma
2-ARAF 6-11
1254 Okunma
3-ARAF 12-18
1289 Okunma
4-ARAF 19-25
1468 Okunma
5-ARAF 26-30
1454 Okunma
6-ARAF 31-36
1236 Okunma
7-ARAF 37-43
1260 Okunma
8-ARAF 44-51
1799 Okunma
9-ARAF 52-58
1422 Okunma
10-ARAF 59-64
1317 Okunma
11-ARAF 65-72
1615 Okunma
12-ARAF 73-79
1387 Okunma
13-ARAF 80-93
1203 Okunma
14-ARAF 94-99
1476 Okunma
15-ARAF 100-118
1272 Okunma
16-ARAF 119-129
1453 Okunma
17-ARAF 130-137
1419 Okunma
18-ARAF 138-141
1169 Okunma
19-ARAF 142-147
1430 Okunma
20-ARAF 148-153
1285 Okunma
21-ARAF 154-157
1521 Okunma
22-ARAF 158-162
1342 Okunma
23-ARAF 161-167
1529 Okunma
24-ARAF 168-171
1350 Okunma
25-ARAF 172-179
2917 Okunma
26-ARAF 180-188
3397 Okunma
27-ARAF 189-190
3150 Okunma
28-ARAF 191-195
1409 Okunma
29-ARAF 196-202
1371 Okunma