Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ARAF SURESİ TEFSİRİ(7.sure)

1468 Okunma
ASPxHyperLink

ARAF 119-129
Süleyman Karagülle

ARAF

 

“Orada mağlup oldular ve sâğirîn olarak inkılâb ettiler.” (A’râf Sûresi, 119. Âyet)

“Orada yenildiler ve başlarını eğik olarak geri döndüler.” (119)

Peygamberler hep insanlara âyet göstererek dâvet etmişlerdir. Arkamdan gelin, ben sizi kurtarırım diyen olmamışdır. O sihirbazların işidir. Fıravun yandaşları karşılaşmayı kabul etmişlerdi. Çünkü böyle karşılaşmadan kaçanlar o topluluğu idare edemezler. Demek ki Firavun bile halkın desteğini almıştı. Halkın desteğini almayan yönetimler yıkılıp giderler. Mağlup olduklarını da kabul ettiler. Çünkü onlar halkın göz aldatmacası iş yapıyorlardı. Oysa Musa gerçekten iş yapmıştır. Bunun ilâhi olması gerektiğini hepsi anlamıştı. İşte bizim de görevimiz, Kur’an’dan herkesin anlayacağı mucizeyi göstermemiz olmalıdır. Yalnız ilim adamlarına göstereceğimiz mucize yetmez. Alimlere göstereceğimiz mucize tabiî ve sosyal kanunlar ile olacaktır. İhtimaliyat hesapları ile olmalıdır. Halka göstereceğimiz mucize ise onun gösterdiği müesseselerle insanlığa sağlayacağı “Herkese Aş ve İş Müesseseleri” olacaktır. Demek ki kurduğumuz ekonomik ve sosyal müesseselerle göstereceğiz. Sadece teorisini yapmamız yetmez.

“Ve sâhirlar sacidîn olarak ilka olundular.” (120)

“Ve büyücüler yerlere kapanarak koyuldular.” (120)

Galip gelince ücret talep edenler, mağlup olunca mağlubiyeti tasdik etmek durumunda olmuşlardır. Bu hareketleri refleks harekettir. Çünkü insanlar genellikle iyidirler. Şeytan onlara yanaşmadan yakalarsanız sizi tasdik ederler. Şimdi bizi kabul eden kişileri ziyaret ediyoruz. İlk anda bizi onaylıyorlar ve söz veriyorlar; ama ertesi gün şeytanları ile beraber kalınca vazgeçiyorlar! Büyücülerden hükümdara secde edenler şimdi Allah’a secde ediyorlar. Biz de eğer “Herkese Aş - Herekse İş Müessesesi”ni kurar da işte sorunlarınızı çözdük dersek, günümüzün büyücüleri olan basın ve yayıncılar teslim olacaklardır, yenildiklerini kabul edeceklerdir. Refah-Yol Hükümetini düşürenler şimdi içlerinden yaptıklarına pişmanlar. Ondan sonra “Adil Düzenciler” “Adil Düzen”e göre ekonomik müesseseler kurup çalıştırsaydılar, bugün herkes teslim olacaktı. Ama onlar yapılması gerekenin tam aksini yaptılar. Câri sistemle servet edinmeye koyuldular. Demek ki peygamberlerle bizim aramızda bir fark daha vardır. Biz hata ederiz ve başarısızlığa uğrarız, peygamberler ise hata edip başarısızlığa uğramazlar.

“Âlemlerin Rabb’ine îman ettik diye kavl ettiler.” (121)

“Herkesi yetiştirene inandık dediler.” (121)

Topluluklarda hastalık vardır. Her topluluk kendi ledeyinde olanla ferah duyar, yalnız kendilerinin Hak yolda olduklarını sanır ve Allah’ı da kendilerinin Rabb’i olarak görürler. Şimdi ABD Başkanı Bush kendisini haklı sanıyor ve Allah’ın kendilerini muzaffer edeceğini iddia ediyor. Usame b. Laden de kendisinin Hak yolda olduğunu ve Allah’ın kendileri ile beraber olduğunu iddia ediyor. Televizyonlarda hâlâ Edison’un Hz. Muhammed’e inanmadığı için cehenneme gideceğini iddia eden muhterem din alimlerimiz ortaya çıkıyorlar. Halbuki Hz. Musa; “Ben âlemlerin Rabb’inden gelen resulüm.” demiştir. İşte sâhirler de bunu tasdik ettiler. Yani hem Mısır’ın hem de İbranilerin Rabb’i tarafından gönderilene inandılar.

“Musa ve Harun’un Rabb’ine.” (122)

“Musa ve Harun’u yetiştirene.” (122)

Yani Musa ve Harun’a mucize veren Rabb’e inandık diyorlar. Baştan ise O’nun âlemlerin Rabb’i olduğuna inanıyorlar. Şimdi bugün hâlâ Allah’ı yalnız Müslümanların Rabb’i olarak görüyoruz ve Müslümanlar mağlup olunca sanki Allah mağlup olmuş gibi bakıyoruz. Oysa Allah herkesin Rabb’idir. Hıristiyanların, Budistlerin ve komünistlerin de Rabb’idir. Firavun’un da Rabb’idir. Her şey O’nun izniyle yapılmaktadır. Ömür kanunları gereği böyle olmaktadır. Yaşlanan kimse ne kadar iyi insan olursa olsun ölecektir. Yaşlanmış olan I. Kur’an Medeniyeti ölecekti. Şimdi de Batı Medeniyeti yaşlanıyor. Şimdi Hak Medeniyeti’nin, II. Kur’an Medeniyeti’nin, V. İslâm Medeniyeti’nin doğmakta olduğu günlerde yaşıyoruz. Bu medeniyet Kur’an’ın müsbet ilimlerle anlaşılması sonucu oluşacak ekonomik ve sosyal müesseselerle doğacaktır. Bu da bir kentte başlayacaktır. Mü’minlerin görevi bu kenti kurmalarıdır. Önce Mekke’de olduğu gibi bu kenti kuracak cemaatin oluşması gerekmektedir.

“Firavun: “Benim size izin vermenin kablinde ona iman ettiniz. Bu sizin ehlini medineden ihraç etmeniz için mekr ettiğiniz mekirdir . İleride ilmedeceksiniz.” diye kavl etti.” (123)

“Firavun: “Ben sizi onaylamadan önce ona inandınız. Bu sizin kentte olanları oradan çıkarmak için oynadığınız bir oyundur. Görürsünüz siz.” dedi.” (123)

Firavun baştan Musa’dan delil istemişti. Makul hareket ediyordu. Ancak mağlup olunca mağlubiyeti kabul etmedi. Çünkü Mısırlıları çalıştıramıyordu. İşleri İbraniler görüyordu. Onların Mısır’dan gitmesi ekonomilerini bozacaktı. Bununla beraber Mısır’daki halkın bir kısmı İsrail oğullarının orada olmalarını istemiyordu. Çünkü kulların onlara ihtiyaçları azalıyordu. Eğer İbraniler olmazsa onların kıymetleri daha büyük olacaktı. Bugünkü Türklerin Almanya’daki durumu budur. Bugün İmam-Hatip okullarına düşmanlık, ilâhiyatçılara düşmanlık budur. Bunlar başarılı oldukları için onlar ikinci sınıf olmaya başlıyorlar. Tarikat sermayesine düşmanlık budur. İşte Firavun iyi bir yönetici olduğu için bunu biliyor, büyücülerin Musa’nın dediklerine inanmalarını onların bu arzularından geldiğini sanıyor. Veya Firavun mağlubiyeti kabul etmemek için mağlubiyetin uydurma bir sebebini ortaya koyuyor. Bugün başaramayan hükümetler, başarısızlıklarını depremlere ve krizlere yıkıyorlar. Oysa deprem ve kriz onların başarısızlıkları yüzünden bu etkileri yapmıştır. Demek ki Firavun üniversite mezunu değildi ama bunlardan daha iyi siyaset biliyordu. Yahut bunlardan daha makul bahaneler buluyordu.

“Yedlerinizi ve ricllerinizi hilafına kat’ edeceğim, sonra cemiinizi selb edeceğim.” (124)

“El ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim, sonra de hepinizi birden asacağım.” (124)

İnsanları etkisiz hâle getirmenin en ağır durumu, sağ el ile ayağı yahut terslerini kesmektir. Bu kişi yaşayabilir. Bir el ve ayağa dayanarak gezebilir. Ama artık hiçbir fitnelik yapamaz. İbretamiz olsun diye bu ceza verilir. Ölümden sonra en ağır ceza budur. Mısır’da Firavun uyguluyormuş. İslâmiyet’te de vahşice eşkıyalık yapıp insanları sakat edenlere verilen ceza budur. Firavun, sonra diyor. Yanı biraz bunları bu haliyle yaşatacak. Halkına bu tür izni olmadan hareket edenlerin âkıbetlerini anlatacak, ondan sonra asacaktır. Oysa Firavun boğulacak, onlar asılmayacaktır. Şimdi de Türkiye’de bir şey yapmak istediler mi; “Aman, asker müdahale edecek! Asker şöyle yapacak!” diye bahane edip her türlü zulmü yapmaktadırlar. Oysa mü’minlerin bu durumda diyeceği tek bir şey olur; “Gelirse gelsin!” Bundan yani mevcut durumdan daha kötü olmaz ki. Nitekim geçmişteki askerî müdahaleler Türkiye’ye zarar değil yarar getirmiştir. Böyle demeleri gerekirken, korkarak bu propagandaya esir oldular. Oysa Mısır sâhirleri (büyücüleri) böyle yapmadılar.

“Onlar “Biz Rabb’imize inkılâb ediyoruz.” diye kavl ettiler.” (125)

“Onlar: “Biz bizi yetiştirene dönüyoruz.” dediler.” (125)

Allah bize mü’minlerin ne yapacaklarını anlatıyor. Bizi çeşitli şekilde korkutuyor. İşte sizi hapsederiz, işte sizin siyasal yasağınızı kaldırmayız, şöyle yaparız, böyle yaparız, derler. İstediğimize oy vereceksiniz, istediğimiz kanunları onaylayacaksınız, derler. Biz de onu yaparız. Sonra yine o işlerin hiç birisini yapmaz, bizi aynı şekilde etkisiz hâle getirirler deriz. Oysa mü’minlerin diyecekleri açıktır: “Biz bizi yetiştirene dönüyoruz.” diyerek Allah’ın emrettiklerini yerine getirmeleri gerekirdi. 28 Şubat’ın sebebinin Refah Partisi’nin “Adil Düzen”den vazgeçmesinden olduğundan asla şüpheniz olmasın. Daha hükümet kurulurken 28 Şubat’ı görmüş ve üzülmüştüm. Görüşme taleplerimi reddettiler. 28 Şubat olayı olmasaydı, ben kendimden şüphe ederdim. Yani Kur’an’ı yanlış anladığım zehabına kapılırdım.

“Onlar: “Rabb’imizin âyetleri bize cîet ettiğinde ona îman etmiş olmamız dışında bir nesneden dolayı bizden intikam almıyorsunuz. Rabb’imiz bize sabrı ifrağ et ve bizi müslimin olarak vefat ettir.” diye kavl ettiler.” (126)

“Onlar: “Bizi yetiştirenin âyetleri bize geldiğinde ona inanmış olmamızın dışında bir nesneden dolayı bizden öç almıyorsun. Yetiştirenimiz bize dayanma gücünü akıt ve bizi barışçılar olarak öldür.” dediler.” (126)

Demek ki bizi doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmak için korkuttukları zaman vereceğimiz cevap açıktır: “Biz size bir şey yapmadık. Bizim Adil Düzenimiz size zarar değil yarar getirmiştir. İşte belediyelerimiz, işte Refah-Yol Hükümeti’nin başarıları. Bize saldırıyorsunuz. Suçumuz ne?” diyecektir, Adil Düzenciler. Bu âyetleri okuyacak ve ona göre hareket edeceklerdir. Yarın sizin başınıza da bu tür tehditler gelecektir. Siz de kaçıp giderseniz başınıza aynı şeyler gelecektir. Sonra dönüp Allah’a dua ediyorlar: “Bize dayanma gücü ver. Bunların bâtıl iddialarına uymayalım. Öldüreceksen de bizi Müslim olarak öldür. Barışçı olarak öldür.” Yani, silahlanıp karşı gelmiyorlar. Mevcut olan otoriteye her hal-ü kârda itaat ediyorlar. Fiilen itaat ediyorlar. Ama fikren de direniyorlar. İşte bir mü’minin yapacağı iş budur. Hicret edip ayrı bir siyasi güç oluşturmadıkça mevcut otoriteye karşı gelmek yoktur. Ama fikren direnme vardır, sabır vardır. İslâmiyet’i Kur’an ile başlatanlar bu âyeti okuyabilirler. Demek ki, Firavun’un büyücüleri de Müslim oluyorlarmış. İslâmiyet Hz. Adem’den beri gelen bir dindir. Barış dinidir. “Allah’ın indinde din İslâm’dır.” demek; “Allah’ın indinde düzen barıştır.” demektir. Allah düzeni savaş için değil barış için koymuştur. Savaş barışın korunması için meşrudur. Kur’an’ı okuyacağız ve hayatımızı oradan alacağımız derslerle sürdüreceğiz. “Mü’min” demek böyle yapan demektir. Mümin, Allah için öldürmeyi değil, Allah için ölmeyi göze alan kimsedir. Cephede savaş kolaydır. Çünkü düşmanını öldürebiliyorsun. Oysa ülke içinde cihat zordur. Seni öldürüyorlar, sen öldüremiyorsun. Bu teslimiyetten sonra genellikle Allah korumaktadır. Kaldı ki, bugün ölümle tehdit dahi etmiyorlar. “Seni başbakan yapmayacağız!” diyorlar. Bundan bile ürküp kaçıyoruz. Öyle başbakan olmaktansa, böyle vatandaş olmak bin defa yeğdir.

“Firavun kavminden mele’ olanlar: “Seni ve âlihetini vezr etmeleri için Musa ve kavmini sen vezr edecek misin?” diye kavl ettiler. (Firavun:) “Yakında onların ebnâını taktil edeceğiz, nisâlarını ise istihya edeceğiz. Biz fevklerine kahırız.” Dedi.” (127)

“Firavun’un ulusundan ileri gelenler: “Musa ve ulusunu seni ve tanrılarını bıraksınlar diye onları sen bırakacak mısın?” dediler. (Firavun:) “Yakında onların oğlanlarını katl edecek, kızlarını da sağ bırakacağız. Biz üstünüz.” dedi.” (127)

Savaşın kuralı budur. Savaş kazanıldı mı en ağır şart erkekleri öldürmek, kadınları cariye yapmaktır. Erkekler öldürülür, çünkü öldürmezseniz büyüdüklerinde yeniden fesat çıkarırlar. Oysa kadınlar bunu yapamazlar. Kaldı ki, kadınları cariye yapıp onlar çocuk sahibi olunca artık topluluğa tamamen entegre olurlar. Kadınlar gelin gittikleri yerde kendilerini oradan saymaya başlarlar. Hele onlara çocuk doğurdular mı artık kendilerini oranın sahibi olarak görürler. Bu Allah’ın onlara verdiği bir hâlet-i rûhiyedir. Bunun biyolojik olarak yararı, soyda yenilenme olur. Yani başka kavmin genleri ile topluluklar gençleştirilir. Firavun da bu kurala uyuyor. Köleliği kaldırdığınız zaman bir ulusun aşılanması sözkonusu olmaz, nesil dejenere olur. İslâmiyet’te de buna yakın hüküm vardır. Savaş kazanılınca komutan karşılıksız serbest bırakabilir, harp tazminatı alarak serbest bırakabilir, toprakları onlara bırakıp onlardan cizye ve haraç alınabilir. Eşlerinden mal ve mülk alınarak hepsi birden köle yapılıp savaşanların ailelerine vatandaşlık eğitimi vermeleri sağlayabilir. Yeniden savaş çıkaracaklarından korkulursa savaşan erkekler öldürülebilir. Kadınlar, çocuklar, savaşmamış erkekler öldürülemez. Esirlerle hürlerin evlenmeleri de meşru olduğu için aşılama tamamen gerçekleşir. Yani erkek köleler de soya aşı yapmış olur.

“Seni ve ilâhları terk etmeleri için yani bunu sağlamaları için onu serbest bırakacak mısın?” demiştir. Çünkü Hz. Musa’nın zaferi ile halk onun tarafına döner ve Mısıra Musa hâkim olabilirdi. Firavun’u yanındakiler böyle korkuttular. Oysa Musa oraya hâkim olmak istemiyor, sadece İsrail oğullarının serbest bırakılmasını istiyor. Şimdi bugünkü yöneticileri aynı şekilde korkutuyorlar. “Bakın, bunları serbest bırakırsanız iktidarı ele alır ve rejimi değiştirirler, lâiklik elden gider, demokrasi elden gider!” diyorlar. “Şimdi fırsat elde iken onları yok etmemiz gerekir!” diyorlar. Mü’minlerin iktidarda gözü olmamalıdır. Mü’minler mü’mince yaşamak için serbestlik istemelidirler. “Bırakınız biz bizim işletmelerimizi kuralım, biz bizim kentlerimizi kuralım. Biz bizim işletmelerimizde bizim istediğimiz gibi çalışıp kazanalım, bizim kentlerimizde biz bizim istediğimiz gibi yaşayalım.” demleri gerekir. Ne var ki, aynen Firavun gibi korkacaklar ve bize bu imkânı vermek istemeyeceklerdir. İşte o zaman Allah bizim yanımızda olacaktır. Burada “ilâhlarını” demek suretiyle Firavun kendisi rab olduğunu iddia ediyor ama ilâh olduğunu söylemiyor demektir. Şirk var, inkâr yok.

“Biz üstlerine kahırız.” diyor. Firavun “güçlüyüz” diyor. Hz. Musa’nın elinde mucizeden başka bir şey yok. Oysa onun elinde devletin bütün imkanları var. Bu imkanlara güvenerek halkını kendisine bağlamaya devam ediyor. Bugün ABD Başkanı Bush da bunu yapıyor. “Benim silahım var. İstesem tüm İslâm âlemini yok ederim!” diyor. Müslümanlar da korkup onun yanında yer alıyor, Mısır’ın sâhirleri (büyücüleri) kadar da olamıyorlar. Oysa Müslümanların diyecekleri çok açık bir ifade vardır: “Hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız mahkemede muhakeme edilsin, Taliban mahkum edilirse, isteyen devlet Afganistan’a girsin, orası onun olsun.” Hayır, öyle değil. Yargısız infaz yapılacak, infazı Müslüman devletler yapacak, miras da Amerika’ya kalacak. İşte Müslümanlar bu zillete düştükleri için bu zillet içindedirler.

“Musa kavmine: “Allah’tan istiane edin ve sabredin. Arz Allah’ındır. İbadından meşiet ettiğini ona varis kılar. Akıbet ise muttakilerindir.” diye kavl etti.” (128)

“Musa ulusuna: “Allah’tan yardım isteyin ve dayanın. Yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediklerine onu bırakır. Son ise korunanlarındır.” dedi.” (128)

Artık karargâhlar kurulmuştur. Bir taraftan Firavun ne yapacağını kendi halkıyla istişare etmekte, diğer taraftan Hz. Musa da kendi kavmine olacakları haber vermektedir. 28 Şubat’tan sonra mü’minlerin de kendi işlerini istişare edip siyasetlerini çizmeleri gerekirken, tam tersine hepsi dağılmış ve sinmiş olarak birbirleriyle görüşmüyor, bizim görüşme taleplerimizi de reddediyorlar. 28 Şubatçılar da perişan olmuş, ülkeyi nereye götürdüklerini görmüş, ama hâlâ irtica ile mücadele(!) ediyorlar. Demek ki bizim durumumuz çok daha perişan haldedir. Benzer olay 11 Eylülden sonra da olmuştur. Müslümanlar bir araya gelmediklerinden onlar saldırıda hedef alınıyor. Ne yapalım? Bayrak mı çekelim? Yoksa sabredelim mi? diye tartışmamışlar, kendilerini yok edecek savaşa benzinle gitmişler. Erbakan hemen ortaya çıkmalı ve kendisini Musa yerine koyarak ortalığı teskin etmeliydi. Ama o korktu ve sindi.

Hz. Musa; “Allah’tan yardım isteyin.” demiştir. Biz de Allah’tan yardım istemeliyiz. Allah’tan yardım istemek demek, Kur’an’ın dediklerini öğrenmek, içtihat ve icmaya gitmek, ona göre hareket etmek demektir. Bu âyetleri hep birlikte okuyup müzakere etmemiz gerekir. “Sabredin!” diyor Musa. Biz de sabretmeliyiz. Yani gerçekleri söyleyip oturmalıyız. Hemen silahlanıp savaşlara koşmamalıyız. Kuleleri yıkanlar yeryüzünü savaş ateşine götürmek isteyenlerdir. Amerika’yı da alelacele bombalatmaya başlatanlar onlardır. Taliban akıllılık yaptı, savaşmadan çekildi. Biz de sabırlı olmalı ve savaştan kaçmalıyız. “Arz Allah’ındır.” diyor Musa. Evet, arz Allah’ındır. Dünyayı ateşe verip kendilerinin hâkim olacaklarını düşünenler yanılıyorlar. Firavun da öyle düşündü ama öyle olmadı. Küçümsediği İbraniler bugün hâlâ vardırlar ve Dünyaya hükmediyorlar. Oysa Firavun’un bıraktığı ehramlarından başka bir şeyleri kalmamıştır. Unutmayalım ki Hıristiyanlar ve Müslümanlar da Musa’yı peygamber kabul ediyorlar ve bugün yeryüzü onlarındır. “Akıbet muttakilerindir.” deniyor. O halde bizim heyecanlanıp ille Müslümanlar yok olacak diye endişe etmemize gerek yok. Önce Müslümanları birbirine vurdurmak istiyorlar, sonra Müslümanlarla Hıristiyanları savaştırmak istiyorlar ve bugünkü Firavunlar dünyayı kendilerinin yapmak istiyorlar. Oysa Allah yeryüzünü muttakilere verecektir. O halde bizim işimiz basittir, muttaki olmamız yeterlidir. Hz. Musa’ya Tevrat verilmiştir. Bizim elimizde de Kur’an vardır. Bu sûrenin başında: “Siz size inzâl olunana tâbi olunuz.” deniyor. Demek ki Kur’an’ı okuyacağız, ne anlarsak onu yapacağız, öylece muttaki olacağız. Sonra da yeryüzüne biz vâris olacağız.

“Onlar: “Sen bize etvet etmeden kablde ciet ettikten ba’dde iza olunduk.” diye kavl ettiler. (Musa:) “Rabb’iniz aduvvunuzu helâk edebilir ve sizi arza istihlâf eder. Nasıl amel edeceğinize nazar edecektir.” diye kavl etti.” (129)

“Onlar: “Sen gelmeden önce de geldikten sonra da ezildik.” dediler. (Musa:) Yetiştiricinic düşmanınızı yok eder ve yeryüzünü size bırakır. Ne yapacağınıza bakacaktır.” diye söyledi.” (129)

Kavmi Hz. Musa’ya; “Sen bize ilaç olamadın!” diyorlar. Ama onlar daha insaflıdırlar. Çünkü bugünkü Müslümanlar zulmü Erbakan’a atıyorlar. Sanki daha önceleri Müslümanlar çok rahat yaşıyorlardı da Erbakan gelince zulümlere uğradılar. Oysa Erbakan harekâtı başlatmadan önce Türkiye’de Müslümanlar zavallı durumda idiler. En cahil onlardı, en yoksul onlardı. Siyasette adları bile yoktu. İbadetlerini gizli gizli evlerde yapabiliyorlardı. Oysa bugün Türkiye Müslümanları en bilgili hâle geldiler, en çok zengin olanlar arasına girdiler. Partileri birinci oldu. Dinde kolejler açıp dünyaya yayıldılar. Ama kötülük gelirse Erbakan’dan, iyilik olursa başkalarından! Hz. Musa’nın kavmi bile bu kadar insafsız değildi. “Sen bize bir şey yapamadın! Daha önce de eziliyorduk, daha sonra da eziliyoruz!” diyorlar. Hz. Musa onlara cevap veriyor, peygamber olarak cevap veriyor: “Rabb’iniz düşmanları helâk edip yeryüzündeki hükümranlığı size verebilir. Yeter ki ona göre iş yapın. Rabb’iniz sizin ne yapacağınıza bakacaktır. Ona göre sizi galip veya mağlup edecektir. Sizin ittikanıza bakacaktır.”

Bütün inancımla söylüyorum ki; Rabb’imiz ne yapacağımıza bakacaktır. Biz Adil Düzene göre işletmelerimizi kurar da haram kazançla yaşamaktan vazgeçersek Allah yeryüzünde bizi vâris kılacaktır. Hükümranlığı bize verecektir. Hiç şüpheniz olmasın, Bush’un yerine siz oturacaksınız. Ama Adil Düzene göre işletmeler kurmazsanız akıbetiniz Firavun’un akıbeti gibi olacaktır. Adil Düzenin kurulması da “Mala-Mal Marketi” ve “Ahşap Evler Siteleri”nden geçmektedir. İnsanlık için başka çıkar yol görmüyorum. Elbette Kur’an’ı okuyanlar başka yol bulmuş olabilir. O zaman bizim görevimiz, onlar daha iyi bir yol bulmuşlarsa onlara tâbi olmaktır. Yoksa onlar bize tâbi olmalıdırlar. Biz yarışı kaybettiğimiz zaman Firavun gibi yapmaz, büyücüler gibi yapar ve derhal teslim oluruz.

 

 


ARAF SURESİ TEFSİRİ(7.sure)
1-ARAF 1-6 AYETLER- 111İLA153SEMNER-25.05.2001/29.03.2002
1495 Okunma
2-ARAF 6-11
1273 Okunma
3-ARAF 12-18
1302 Okunma
4-ARAF 19-25
1483 Okunma
5-ARAF 26-30
1467 Okunma
6-ARAF 31-36
1260 Okunma
7-ARAF 37-43
1269 Okunma
8-ARAF 44-51
1829 Okunma
9-ARAF 52-58
1440 Okunma
10-ARAF 59-64
1329 Okunma
11-ARAF 65-72
1643 Okunma
12-ARAF 73-79
1401 Okunma
13-ARAF 80-93
1216 Okunma
14-ARAF 94-99
1498 Okunma
15-ARAF 100-118
1290 Okunma
16-ARAF 119-129
1468 Okunma
17-ARAF 130-137
1431 Okunma
18-ARAF 138-141
1183 Okunma
19-ARAF 142-147
1448 Okunma
20-ARAF 148-153
1305 Okunma
21-ARAF 154-157
1538 Okunma
22-ARAF 158-162
1352 Okunma
23-ARAF 161-167
1553 Okunma
24-ARAF 168-171
1365 Okunma
25-ARAF 172-179
2980 Okunma
26-ARAF 180-188
3440 Okunma
27-ARAF 189-190
3185 Okunma
28-ARAF 191-195
1428 Okunma
29-ARAF 196-202
1387 Okunma