Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ISLAM IKTISAT TEORISI - THE THEORY OF ISLAMIC ECONOMIC SYSTEM

569 Okunma
ASPxHyperLink

URETM ve ISLETME
Sam Adian

Üretim

Ve İşletme

 

 

 

 

 

 

 

 

Bütün iktisadi süreçler, üretime bağlıdır. Toprağın veya insanın varlığı kendi başına bir anlam taşımaz. Üretim yoksa fayda da yoktur. Bu nedenle öncelikli olarak üretim kavramını tanımlamak, ardından da kavramı nitelik ve çeşitlilik[1] bakımından tasnif etmek gerekmektedir. Kâinatta, fiziksel evrende pek çok varlık mevcuttur; bunlardan faydalanmak içinse ilkesel temel parametrelere ihtiyaç vardır. Yani kaynakların nasıl harekete geçirileceği ve bunun sonuçlarının ne olacağı öngörülebilmelidir.

Çünkü evrende üretime bağlı olmayan hiçbir şey yoktur. Gerek kendiliğinden gerekse müdahale yoluyla var olan kaynakların bir araya getirilmesi veya gelmesi sonucunda başka bir kaynak veya ürünün ortaya çıkması faaliyeti fiziksel evrenin doğasını oluşturur. Yani üretim, doğal bir süreçtir. Dolayısıyla ihtiyaçların karşılanabilmesi için üretim kaçınılmazdır. Ne var ki doğa, kimi zaman insan ihtiyaçlarını kendi koşullarında karşılasa da çoğu zaman insan, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için doğanın imkânlarını kullanarak yeni ürünler ortaya çıkarmak zorundadır. Kaynaklar, zaten mevcuttur; ama önemli olan bu kaynakların emek yoluyla harekete geçirilmesi ve değerli hâle getirilmesidir. Metinde kullanılan temel üretim kavramı:

Halken (خلقا)– Üretmek[2]: Girdilerin kullanılması ile yeni bir ürün üretmek ve mevcut olanı çoğaltmak amacıyla yapılan faaliyet. Üretmek. Var olan kaynaklar kullanılarak ürün elde etme süreci.

Halk (خلْق ) Üretim[3]: Girdi kaynaklarının bilgi (ilm) ve çalışma (fiil) ile bir araya getirilerek işlenmesi sonucu yeni bir ürün ortaya çıkarma, üretme.

Halık (الخالق)- Üretici[4]: Girdi kaynakları kullanılarak ürün ortaya çıkarmak için faaliyet gösterilen nitelikli yer, üretim amacıyla çalışan tesis, üretici/işletme.

Üretim gelişigüzel bir faaliyet değildir. Öncelikle doğal dengeyi bozmayacak şekilde gerçekleşmelidir. Planlı ve öngörülebilir olmalıdır.[5] Bu bakımdan çeşitlilik gösterir. Kimi,  sadece fiziki olarak bir şeyi üretmek şeklindeyken kimi, çalışma prensiplerinde değişiklik yaparak ürünün fonksiyonları üzerinde yenileşmeyi sağlamak suretiyle bir üretim gerektirir.  Kimi üretimler ise, zaten var olan şeyler üzerinde değişiklik yapmak suretiyle dönüştürmeyi ifade eder. Bazıları da sadece bir geliştirme işidir. Üretim ve ürün çeşitliliği[6] vardır. Aynı girdi kaynaklarından farklı ürünlerin elde edilebiliyor olması, faydanın çoğaltılması demektir. Ekonominin temel hedefi de budur; yani faydayı çoğaltmaktır. Bu nedenle girdi kaynaklarının bilgi ile değerlendirilmesi ve farklı ürünler elde edilmesi gerekir. Bunlar:

1.    Beda’e  (بديع)- Benzersiz, Kendiliğinden Üretim[7]: Bir şeyin doğal hâliyle kendi kendine üretim sürecine girmesi veya üretimini ifade eder. Müdahale yoktur. Tamamen kendi koşulları içerisinde benzersiz bir şekilde meydana gelen oluşumdur. Bu üretim, buluşlar şeklinde de gerçekleşebilir. Doğal koşulların oluşturulması suretiyle kendiliğinden ortaya çıkması beklenen yeni bir üretim şeklidir. Kelime itibariyle, “kendi kendini üretme” anlamına gelen bir kavramdır. Başka bir şeyden örnek almayan benzersiz oluşum.

2.    Ce’al (جعل) Basit Üretim/Dönüştürme[8]: Var olan kaynakları, herhangi bir değişikliğe maruz bırakmadan, yani müdahale etmeden kullanmak suretiyle başka bir şey üretmektir. Yani fiziki varlığına müdahale etmeksizin, yeni koşullarda yeni bir ürün ortaya çıkarmaktır.

3.    Fatir (فطر) Fonksiyonel Üretim[9]: Bir fiziki oluşumun ortaya çıkması için gerekli olan prensiplerin ve çalışma koşullarının oluşturulması. Yazılım yoluyla fonksiyonların belirlenmesi ve işlevsel hâle getirilmesi.

4.    Ba’as (بعث ) Yükseltme/Geliştirme Yoluyla Üretim[10]: Bir fiziki varlığın geliştirilerek dönüştürülmesi yoluyla üretim. Temel fonksiyonlar muhafaza edilirken fiziki yapıda değişiklik meydana gelecektir. Bu tür üretimde, fiziki koşullar tamamen değişirken çalışma koşulları veya fonksiyonları yeni koşullara adapte edilmektedir.

Yani üretim tek bir süreç değildir; çeşitlilik vardır. Üretim, nitelik ve uygulama bakımından da farklılık göstereceklerdir. Öte yandan, bir üretimin gerçekleşebilmesi girdi kaynaklarının varlığına bağlıdır. Hammaddesi olmayan bir ürün üretmek mümkün değildir. Bu nedenle üretim için çeşitli parametrelerin var olması gerekir.

Yer ve gökte bulunan her şey, girdi kaynaklarını oluşturur.[11] Bunlar doğal hâliyle kendiliğinden var olan kaynaklar olabileceği gibi üretim sonucu oluşmuş da olabilir. Yani üretim için gerekli olan yegâne kaynak, doğadır. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Doğal kaynakların hangi amaçla ve ne tür ürünler üretmek için kullanılabileceğinin bilinmesi gereklidir. Yani maddenin niteliklerinin bilgisine sahip olmak gerekir. Buna göre bir üretimiçin temel parametreler şunlardır:

a.    Bilginin Varlığı (يعلم سرّكم )[12]: Doğal kaynakların üretim için elverişli olabilmesi veya üretime elverişli hâle getirilebilmesi için gerekli olan bilgi ve bilgi oluşturma süreçlerinin bilinmesi. Üretim bilgisinin var olması.

b.    Projenin Varlığı[13]: Üretim, bir ürün için gerekli olan süreçleri (process) ve kuralları öngören uygulanabilir projenin varlığına bağlıdır. Yani üretim, belli bir düzen ve ölçü çerçevesinde bilgiye dayalı olarak gerçekleştirilen kurallı bir faaliyettir. Her şeyde olduğu gibi üretimde de standart kurallar geçerlidir ve uygulanabilir bir proje ile gerçekleşir.

c.     Kaynakların Varlığı[14]: Bütün her şey, doğada olup biter; yani üretim kaynakları doğaldır. Bunlar, üretim için gerekli olan girdilerin elde edileceği nitelikli kaynaklardır. Bir üretimin gerçekleşebilmesi, girdilerin varlığına bağlıdır. Üretim, yer ve gökte bulunarak üretim için girdi oluşturan kaynaklara, daha açık bir ifade ile enerji ve hammadde kaynaklarının varlığına bağlıdır. Bunlar dört ana başlık altında değerlendirilebilir:

1.    Toprak: Toprak ve toprakta bulunan katı ya da akışkan maddelerin tamamı, üretim girdilerinin bir kısmını oluşturur. Bunlar, toprak ve denizlerde bulunan potansiyel kaynaklardır (Örneğin demir de bu kaynaklardandır.).

2.    Su: Eşyayı işlevsel hâle getirmek için gerekli olan sıvı madde. Su, hem yaşamak için hem de üretim için gerekli olan girdi kaynaklarından biri.

3.    Hava: Hava ve iklimsel kaynaklar, üretimin temel parametrelerindendir. Rüzgârlar, meteorolojik hareketler veya atmosferde var olan kaynaklar.

4.    Emek: Gerek doğal gerek dönüştürülmüş hâliyle, doğal kaynakları üretim girdisi hâline getirebilmek için gerekli olan insan gücü.

Bunlardan toprak, su ve hava enerji ve üretim için girdi oluşturması açısından doğaya ait olan kaynaklardır. Emek ise, yine doğal kaynaklardan elde ettiği girdileri yakarak kendi enerjisini üreten, yani insana ait olan girdidir. Bunların hepsi uygun koşullarda bir araya getirilmek suretiyle üretim süreci gerçekleştirilir ve nihayetinde ürün elde edilir. Doğa, kendisi için gerekli olan üretimi kendisi yapar. Ancak insan, ihtiyaçları için gerekli olan şeyleri elde edebilmek için doğal kaynakları dönüştürmek ve üretimi gerçekleştirmek zorundadır.

Yer ve gökteki kaynaklar, güneş ve uzayın sahip olduğu doğal kaynaklar, gece ve gündüz farklılıklarından doğan avantajlar üretim için birer araçtır. Dolayısıyla doğal süreçler de, üretim faktörlerindendir ve bilgi ile birleştiğinde verim alınır.[15] Bu kaynakların farklı koşullarda üretilmesi, farklı ürünlerin ortaya çıkmasına neden olur. Şu hâlde girdi çeşitliliği de vardır.[16] Dolayısıyla üretim çeşitliliği de kaçınılmaz olacak böylece elde edilen faydanın çoğalması sağlanacaktır.

Bundan başka üretimin gerçekleşebilmesi için üretim[17] faaliyetinin kolektif yürütülmesi gereklidir. Bunun için iki türlü çokluk vardır: Birincisi girdi kaynaklarının çokluğu,[18] ikincisi ise, üretim faaliyetine katılanların çokluğu. Her ikisi de üretim sürencinin kolektif katılımcıları ve paydaşlarıdırlar. Yani üretim, işbirliği gerektiren[19] pek çok parametrenin bir araya gelmesi ile gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla üretim, katılımcı bir eylemdir.

İktisadi açıdan birlikte üretim esasken ayrı ayrı tüketim öngörülmektedir. Çünkü emek yoluyla elde edilmiş olan mallar, kişinin kendisine aittir. Toprak ise herkese aittir. Ancak üretim olabilmesi için bunların bir araya getirilmesi gerekir. Yani toprak ve insan, üretim için musahhardır. Üretim parametrelerini tamamlayan unsurlardır. Her ikisi, temelde üretimin kaynağı, yani sermayedir. Dolayısıyla buradan elde edilecek olan mallar, belli ihtiyaçları karşılayacak nitelikte, fonksiyonel olmalıdır. Herkes için yarar temin etmelidir.

Bu noktada üretim araçlarının ne olduğu konusu gündeme gelecektir. Genel olarak sermaye, toprak, emek ve hammaddeden oluşan, somut ve insansız girdilerin –fabrikalar, makineler ve diğer üretim araçları- üretimde kullanılması olarak anlaşılmaktadır. Kapitalizm açısından toprak ve emek ayrı ayrı değer ifade eder. Dolayısıyla birinin yokluğunda diğeri, tek başına sermaye olur.  Ne var ki sermaye emeğe bağlıdır. Toprak ve insan hâlihazırda mevcuttur. Ama bunlar, tek başlarına bir anlam taşımazlar. Yeryüzünde üretilmiş olan her şeyin kaynağı toprak ve doğal kaynaklardır; ama bunlar, kendiliğinden değildir. Yani bunların emek ile birleşmesi sonucu üretim açığa çıkarlar.[20]  Dolayısıyla emeğin sahibi kimse, üretim araçlarının sahibi de o olmak durumundadır. Yani üretim araçlarının sahibi halktır; çünkü doğada var olan kaynaklardan yararlanma hakkı ona aittir. Bu durumda:

Asli Sermaye: Doğal kaynakların emek ile harekete geçirilmesi suretiyle üretilen ve miktar olarak ölçülebilen emek birikimidir. Buna göre sermaye, “Toprak * Emek” şeklinde formülize edilmelidir. Birinin yokluğunda diğeri de yoktur.

Bu nedenle toprak ve insanın olduğu her yerde sermaye kendiliğinden vardır.[21] Olmayan şey, kaynakların nasıl harekete geçirileceği ve faydanın nasıl çoğaltılacağı meselesidir. Bu da ancak üretim yoluyla mümkündür.

Üretim Nedir?

İnsanın yaşaması için gerekli olan her şey, doğada zaten var olduğuna göre üretim niçin yapılacağı sorusu önemlidir. Gerçekten de insanın ihtiyaç duyduğu, hava, su, gıda gibi temel kaynaklar doğada kendiliğinden vardır.[22] Herkes doğadaki bu imkânlardan hiç bir bedel ödemeksizin dilediği gibi yararlanma hakkına sahiptir. Ne var ki, insan ihtiyaçları bunlarla sınırlı değildir. Değişen yaşam koşullarına paralel olarak insan ihtiyaçları da çeşitlenerek çoğalmaktadır.

Ekonominin var oluş nedeni, her gün değişen dünyada sürekli olarak farklılaşan ve çoğalan ihtiyaçları karşılayacak olan kaynakların nasıl kullanılacağı ve verimin nasıl çoğaltılacağını tespit edip eldeki varlıkların dengeli dağılımının nasıl sağlanacağı hususunda insanlara doğru yöntemleri önermek ve bu konularda çözüm üretmektir.

Kaynakları gerektiği gibi değerlendiremeyen toplumların, ihtiyaç veya tüketim sınırlandırmasına gitmesi bir çözüm sağlamaz. Bunun yerine yapılması gereken, kaynakların verimli kullanımını sağlamaktır. Bunu yaparken insanların temel haklarını koruyup gelirden dengeli bir şekilde yararlanmalarına olanak tanımak gerekir. Böylece sosyal barışın gerçekleşmesine katkı sağlanırken refahın yaygınlaşmasına da zemin hazırlanmış olacaktır.

Elbette bütün bunların temelinde üretim yatmaktadır. Toprağı harekete geçirecek olan emek, elde ettiği kaynakları üretim yoluyla verimli hâle getirmek ve yaygınlaştırmak zorundadır. Üretimin yaygınlaşması, tüketimin de artmasını gerektirir. Özetle üretim varsa:

a.    Hangi mal veya hizmetin ne kadar üretileceği,

b.    Üretilecek olan malların hangi yöntemlerle üretileceği

c.     Üretimin kimler için yapılacağı gibi temel sorular da gündeme gelecektir.

Bu üç temel soru, bütün ekonomiler için geçerli olan ortak sorunu belirler. Hangi sistem benimsenmiş olursa olsun kaynak kullanımı ve verimliliği meselesi çözülmeden hiçbir soruya doğru ve anlamlı cevap verilemez. Yani asıl mesele üretim olmakla birlikte, üretimin gerçekleşebilmesi için öncelikli olarak doğal kaynakların verimli kullanılmasını sağlayacak mekanizmaların kurulması ve işletilmesi gereklidir.

Gerçek şu ki doğa, zannettiğimizden daha zengin ve cömerttir. İhtiyaç duyulan bütün kaynaklar, doğada yeteri kadar vardır. Sorun, kaynakların kıt oluşu değil; insan emeğinin azlığı sebebiyle kaynaklardan yeterince yararlanılamamasıdır. Hangi malın ne kadar üretileceğini ise ihtiyaçlar belirleyecektir. Şöyle ki:

a.    Verimli Kaynak Kullanımı: Doğal kaynakların yerinde ve verimli bir şekilde değerlendirilmesi, bu kaynaklardan elde edilecek girdiler ve bu girdilerin üretim yöntemleri ile dönüştürülmesi sonucu çeşitlenecek olan yeni girdiler ile ihtiyaç miktarı kadar üretimin gerçekleşmesi mümkün hâle gelecektir. Buna göre hangi mal veya hizmet olursa olsun, üretim miktarı talep kadardır. Hiçbir gerekçe, üretimin kısıtlanmasını haklı çıkarmaya yetmez.

Toplumun tüm ihtiyaçlarını bir ekonominin üretmesinin mümkün olmadığı varsayımı, temelde kaynak kıtlığına dayanmaktadır. Ne var ki kaynaklar değişkendir ve alternatifleri de vardır. Bir ürünü A kaynağından üretmek yerine B kaynağından üretmek mümkündür. Burada önemli olan, bunun yöntemlerini keşfedip uygulayabilmektir. Toplumun ihtiyaçları, sınırsızdır; bunlar, ertelenebilir ya da ertelenemez ihtiyaçlar olarak ikiye ayrılır. Ertelenemez olan ihtiyaçlar, öncelikli olarak üretilir ve süreç içerisinde kaynak çeşitliliği sağlanarak –alternatif kaynaklar veya aynı kaynakların farklı yöntemlerle üretilmesi ile- ihtiyaçlar giderilmiş olur.

Böyle bir tasnif yapılabiliyor ise, üretim miktarı kendiliğinden ortaya çıkar. Talep kadar üretim olacaktır. Çünkü ekonominin temel parametreleri fiyat ve kâr üzerinde bir baskı oluşturmaz. Dolayısıyla üretim kısıtlaması ile beklenen gelir artışı, üretim artışı ile de mümkündür. Bununla beraber, taleplerin tam olarak karşılanıyor oluşu, toplumsal refahı etkiler. Elbette üretim yöntemleri, üretilecek olan ürünün fonksiyon ve girdileri gibi etmenler de verimlilik esasına göre analiz edilerek en iyi koşullarda ve en verimli şekilde üretim gerçekleştirilmelidir. Burada fiyat mekanizmasının etken olması düşünülemez.

Eğer kaynaklar yetersiz olsaydı, bugün insanlar giyecek elbise bulamazlardı. Çünkü sanayileşme ile birlikte tarım arazilerinin kullanımında meydana gelen azalma, yetersiz üretim sebebiyle (burada kumaşın hammaddesinin pamuk olduğu varsayılmaktadır) bu kaynaktan elde edilen girdilerin de yetersiz olması sonucunu doğurmalıydı. Oysa gelinen noktada böyle olmadığı açıkça görülmekte. Bugün çoğalan bilgi ve kaynakların verimli kullanılması sonucu yetersizlik değil; fazlalık vardır. Dolayısıyla kaynak kıtlığı varsayımı, gerçekçi değildir.

b.    Üretim Yöntemleri: Burada asıl mesele, bir mal veya hizmetin üretiminde kullanılacak olan girdi miktarının ne olacağı ile ilgilidir. Daha çok emek harcanarak yapılan üretimlerin maliyetleri de yüksek olacaktır. Asıl olan istihdamdır, yani emektir. Ancak emeğin verimliliğini artıracak olan teknolojik olanaklar, üretim miktarının artmasını ve fiyatların düşmesini sağlayacaktır. Bu daha az maliyetli üretim yöntemini seçmekle ilgili bir sorun değildir. Satın alma gücünün yükselmesi, toplumdaki herkesin üretilmiş olan ürünlere az veya çok ulaşabilmesini sağlar. Dolayısıyla üretim sadece ihtiyaçlar ve verimlilik ilişkisi içinde gerçekleştirilmelidir.

Hangi üretim yöntemi seçilirse seçilsin, emek-fiyat dengesi üretim verimliliği ile çözülebilecek bir meseledir. Hiçbir gerekçe, emeği sömürmeyi haklı çıkaramaz. Çünkü refah toplumun belli bir kesimi için değil; tamamı içindir. İstihdamı etkileyecek olan değişiklikler veya tercihler, ancak yeni üretim alanlarının devreye alınması ile mümkün olabilir. Bu da zaten üretimin yaygınlaşması demektir.

Ekonominin anlamı, sermayeye daha çok kazandırmak değil; verimliliği artırmaktır. Günümüz dünyasında, mevcut olanaklar ışığında, üretimde teknoloji kullanılsın mı kullanılmasın mı tartışmaları son derece anlamsız ve yersizdir. Elbette teknoloji kullanılmalıdır. İstihdam olanakları yaygınlaştırılırken iş gücünün, yeteneklerine göre istihdamı da mümkün hâle gelecektir. Bu bir planlama meselesidir.

c.     Üretimin Kimler İçin Yapılacağı Sorunu: Aslına bakılırsa bu, gelir bölüşümü ile ilgili bir meseledir. Kaynakların kıt olduğu varsayımına dayanır ve tüketici kitlesini seçime zorlar. Çünkü ekonominin, ihtiyaçları karşılamada yeterli olmayacağı varsayılmaktadır.

Eğer ücret ve bölüşüm dengesi[23] varsa, hangi ürünün kimler için üretileceği bir sorun olmaktan çıkar. Çünkü üretim araçları halka aittir; sermayenin üretimden herhangi bir alacağı yoktur. Toprak yine halka aittir, yani toprağın bir maliyeti yoktur. Üretimi gerçekleştiren de halktır, dolayısıyla emek kendi ücretini belirler. Halk, kendi ürettiğini yine kendisi tüketir. Dolayısıyla kimin hoşnut olacağı veya olmayacağı, kimin gelirden ne kadar pay alacağı tartışma konusu değildir.

Herkes, gelirden eşit kriterlere göre pay alır. Ücret, gelirin standart kriterlerine göre kendiliğinden belirlenir. Bu da satın alma gücünü pozitif etkiler. Gelir artışı, satın alma gücünün artmasına neden olurken fiyatlar üzerinde negatif etki yaratır. Çünkü talep artmıştır; tüketici, üretilen ürünlere ulaşabilmekte ve satın alabilmektedir. Yani sorunun cevabı basittir: Üretim sadece halkın ihtiyaçlarını gidermek için yapılacaktır.

Ekonomik faaliyetlerde hedeflenen şey, faydayı çoğaltmak[24] ve buna bağlı olarak gelirin toplumun her kesimine dengeli bir şekilde dağılımının gerçekleşmesini sağlamaktır. Eğer üretim yaygınlaşıyor, kaynaklar verimli kullanılabiliyor ise gelir dağılımındaki bölgesel farklar da ortadan kalkmış olacaktır.

Öte yandan “Niçin doğanın bize sunduğu olanaklara güvenmiyoruz?” sorusuna cevap bulmak gerekir. Çünkü doğada var olan her şey, üretime dayalıdır[25] ve asla tükenmemektedir. Yani doğa, kendi ürettikleri için sınırsız olanaklar sunarken niçin bize aynı cömertliği göstermesin? Biz doğanın bir parçası değil miyiz? Evet, biz de doğanın parçasıyız ve kıtlık doğada değildir. Doğal kaynaklar, yeteri kadar cömert ve çeşitlidir. O hâlde ihtiyaçların karşılanamayacağı varsayımı, tümüyle yanlıştır. Çünkü kıtlık, doğada değil; üretim araçlarını ellerinde bulunduranların tercihlerindedir. Asıl mesele üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkının kime ait olacağı sorunuyla ilgilidir.

Ekonominin en önemli faktörlerinden biri olan üretim, sonsuz insan ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Toprak ve doğadaki kaynaklar yeterlidir ama emek sınırlıdır. Bu yüzden kaynakların kullanılabilirliği de sınırlı hâle gelmiş olur.  Bu çerçevede üretimi genel olarak şöyle tarif etmek mümkündür:

Üretim[26]: Doğal kaynaklardan elde edilen faydayı çoğaltma, verimli hâle getirme işidir. Doğadan elde edilen mal veya hizmetlerin üretim yoluyla verimli hâle getirilmesi ve ondan yararlanma miktarının çoğaltılması için yapılan faaliyettir.

Pratikte üretim, fiziki ürün üretiminden başlayarak, tüm iktisadi ve toplumsal süreçlerde ihtiyaç olan, bilim, sanat, teknoloji ve hizmet gibi alanları da kapsayan bir faaliyettir. Çünkü her şey emek yoluyla ortaya çıkar. Bilimsel sonuçlar bir üretim sonucudur. Hizmet emek harcamak suretiyle gerçekleşir. O halde mal, bilgi veya hizmet alanlarındaki tüm faaliyetler de üretimdir.

Kaynak çeşitliliği sağlamak mümkün olmakla birlikte, aynı kaynaktan çok farklı ürünler ede etmek de mümkündür. Günümüz dünyasında var olan bilgi ve teknolojik olanaklar, ihtiyaçların karşılanabilmesi için gerekli olan imkânları sağlar. Bu da bir kaynağın nasıl farklı ürünler için kullanılabileceği veya hangi üretim yöntemleri ile ürün çeşitliliğinin sağlanacağı bilgisini bize verir. Önemli olan, bunun için gerekli olan mekanizmaları kurmak ve işletmektir. Buna göre üretimin gerçekleşebilmesi,  mal ve hizmetlerden elde edilen faydanın çoğaltılması, bazı faktörlere bağlı olacaktır:

1.    Üretim Yoluyla Değer Kazandırmak: Toprak ve doğal kaynaklar, kendiliğinden vardır ve değersizdir. Buradan üretilen mal ve hizmetler emek yoluyla üretiliyor olmaları nedeniyle değer kazanmış olur. Yani mal ve hizmet üretimine harcanan emek miktarı ve buna bağlı olarak beklenen marjinal fayda, aynı zamanda mal veya hizmetin değer kazanmasını sağlar. Çünkü üretim sayesinde doğada bulunan kaynakların şekli ve niteliği emek yoluyla değiştirilmiş ve ondan sağlanacak olan fayda çoğaltılmış olmaktadır. Bu aynı zamanda kaynak çeşitliliği ve ürün çeşitliliği için de önemli bir faktördür.

2.    Dolaşım Yoluyla Değer Kazandırma: Bugün hiç kimse kendi ürettiğini tüketmiyor. Dünyanın herhangi bir yerinde üretilen bir mal veya hizmetten faydalanabilmek için o mal veya hizmetin ya bulunduğumuz yere gelmesi ya da bizim üretilen yere gitmemiz gerekir. Pratik olan mal ve hizmetlerin dolaşımıdır. Ancak bu dolaşım da yine emek ile mümkün hâle gelecektir. Dolayısıyla üretilen mal ve hizmetler, sadece üretildiği andaki emek miktarına göre değil; onu dolaşımda tutan emek miktarının da üzerine ilave edilmesi ile artı değer kazanılmış olacaktır.

3.    Tüketim Yoluyla Değer Kazandırma: Bir ürünün üretilme amacı, nihayetinde üretim amacına uygun olarak kullanılması ve ondan beklenen faydanın gerçekleşmesidir.[27] Bunun için ürünün dolaşıma sokulması gerektiği kadar, mülkiyetinin değiştirilmesi de gereklidir. Tüketicinin ürünü satın alıp fonksiyonlarından faydalanmasıyla mal, tüketilmiş olur. Bu aşamada, mülkiyet değişmiş ve dolaşımın son aşaması olan satış ve tüketim (üretim amacına uygun olarak nihai hedef) gerçekleşmiş olacaktır.

Bu noktada mülkiyet de söz konusu olmaktadır. Emek yoluyla üretilmiş olan her şey, özel mülkiyete tâbidir ve tasarruf hakkı da sahibine aittir.[28] Dolayısıyla üretim yoluyla elde edilen fayda, aynı zamanda tüketimi de gerekli kılmaktadır.[29] Birey, kazanımlarını dilediği gibi harcar, buna hiç bir müdahale yoktur. Ne var ki bu bir denge meselesidir.

Elbette tüketimin serbestçe gerçekleşebilmesi ve tüketicinin serbest tercihte bulunabilmesi, mal veya hizmetlerin serbest dolaşımına bağlıdır. Meşru/kurallı[30] sınırlar içerisindeki bu serbest dolaşım, tüketicinin serbestçe mallar arasında tercih yapmasını sağlayacak ve üretimin amacı gerçekleşmiş olacaktır. Bu, aynı zamanda üretim-tüketim arasındaki dengeyi kurarken[31] istihdamın yaygınlaşması nedeniyle gelirin dengeli dağılımını da sağlayacaktır.  Bunun doğal sonucu ise toplumsal refahtır.

İktisadi faaliyetlerin tamamı, üretim ve tüketim arasındaki doğal sürecin verimliliği içindir. Amaç, fayda üretmek olduğu kadar, üretilen faydayı çoğaltmayı da gerektirir. Böylece sınırlı şekilde kullanılabilen kaynaklardan daha çok yararlanma olanağı ortaya çıkar.  Bunun sonucunda da sosyal barış gerçekleşmiş olur.[32]

Üretim Faktörleri ve Araçları:

İhtiyaçlar sonsuzdur. İhtiyaçların karşılanabilmesi ve yaşamın sürdürülebilir olabilmesi için üretime ihtiyaç vardır. Doğada her gün her şey, yeniden üretilir. Bitkiler, hayvanlar ve hatta cansız gibi görünen toprak bile her gün yeni bir üretim ile meşguldür. Meyveler olgunlaşır, süt oluşur ya da faklı bir doğal süreç işler. İşte bütün bunlar, bir üretim sonucu gerçekleşir.

Üretim koşulları ve araçları farklı olsa bile bunun bir üretim döngüsü olmadığını söylemenin imkânı yoktur. Gerçekte bu durum, bize önemli ipuçları da vermektedir. Doğadaki bu üretim-tüketim döngüsünün yaşamı besleyen ve sürdüren bir süreç olduğunu fark etmek, insan hayatının da doğanın bir parçası olduğu gerçeğini hatırlatır. Bu açıdan ihtiyaçların karşılanabilmesi ve üretilecek olan faydanın çoğaltılabilmesi için ihtiyaç olan şeyin üretim olduğu, kolaylıkla anlaşılacaktır.

Ne var ki üretim kendiliğinden olmaz. Girdi kaynaklarına, bu kaynakların uygun koşullarda işlenerek ürün hâline getirilmesine olan ihtiyaç, üretimin bağlı olduğu faktörlerin varlığını gerekli kılar. Bu konuda iktisatçıların ileri sürdükleri, “emek”, “sermaye”, “toprak” ve “girişimci” dörtlüsü üzerinde düşünmek gerekir. Çünkü bu, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Toprak ve emek zaten mevcuttur. Girişimci denilen şey ise emekten başka bir şey değildir ve zaten kurumsal bir meseledir.

İnsanın bulunduğu bir yerde emek zaten mevcuttur. Ama insanın varlığı tek başına bir malın üretilebilmesi için yeterli değildir. Toprak da vardır, toprak kendi doğal koşullarında kendi üretimini yapar; ama kendi başına insan ihtiyaçlarına cevap verecek olan ürünlerin çok azını bize sağlar. Yani toprağın varlığı da tek başına yeterli ve anlamlı değildir. Öte yandan ihtiyaçları belirleyen girişimci değil insanlardır; yani halktır. Çünkü bir üretimin gerçekleşebilmesi için üç temel sorunun çözümlenebiliyor olması gerekir:

1.    İhtiyacın Varlığı: Üretilecek olan malın insan ihtiyacına cevap verebiliyor olması, o malın kullanılması ile bir ihtiyacın az veya çok giderilebilir olması gerekir. İhtiyaç, bir mala somut talebi ifade ettiği gibi, bir malın üretilmesi ile ihtiyacın açığa çıkması da mümkündür. Her iki durumda da üretim olanağı vardır. Çünkü fonksiyonel olan bir ürün, kendi talebini de yaratacaktır.

2.    Bilginin Varlığı: Bir malın üretilebilmesi için gerekli olan üretim bilgisinin öngörülebilir üretim süreçleri içerisinde hangi sonuçlar doğuracağının biliniyor/hesaplanabiliyor olması gerekir. Gerek üretim yöntemlerinin biliniyor oluşu gerekse üretimin hangi metotla gerçekleşeceği bu bilginin varlığına bağlıdır. Yani bilgi yoksa üretim de yoktur.

3.     Üretim Koşullarının Varlığı: Bir malı üretebilmek için gerekli olan tesis, araç-gereç veya ekipmanların var olması, olası ekipman veya araç gereç ihtiyacının üretilebiliyor veya karşılanabiliyor olması gerekir.

Bu noktada “tesis” kavramının net olarak tanımlanması gerekir. Çünkü bir işletmenin olabilmesi ve faaliyetlerin organize edilebilmesi için üretim tesisine ihtiyaç vardır.

Üretim Tesisi[33]: Girdilerin uygun koşullarda enerji kullanarak işlenmesi ve ürün hâline getirilmesini sağlayan işlevsel tesis. Üretim tesisi veya fabrika.

Girdi kaynaklarının, enerji, ısı ve bilgi kullanarak fiziksel veya kimyasal yöntemle ve emek harcanarak ürün haline dönüştürülmesini sağlayan ortak birimini oluşturan üretim tesisi. Üretimin gerçekleştiği entegre tesis.

Metnin tanımından yola çıkarak üretim tesisinin üç ana birimden oluşması gerektiğini söylemek gerekir. Bunlar:

a.    Üretim Birimi: Girdilerin emek ve bilgi yoluyla uygun koşullarda ürün hâline dönüştürüldüğü ana üretim birimi. Fabrika, üretimin gerçekleşmesi için gerekli olan tesisler.

b.    İşletme Birimi: Üretim girdi ve çıktı süreçlerinin planlandığı, yönlendirildiği ve verimliliğin yönetildiği idari birim.

c.     Sosyal Tesis Birimi: Üretime emek ile katılanların tümü için sosyal alan, konut ve dinlenme alanlarından oluşan sosyal tesis birimleri.

Eğer bu üç temel faktöre ait pozitif şartlar mevcutsa, üretimin gerçekleşmesinde herhangi bir riskten söz edilemez. Çünkü insanların ürüne olan ihtiyaçları, aynı zamanda o ürünü üretmelerini de gerektirir.

Bir kimsenin beslenmeye ihtiyacı varsa, ya bunu doğadan kendi çabalarıyla karşılayarak giderir veya başkalarının çabalarını satın alarak karşılar. Her iki durumda da kişi, kendi ihtiyacını kendisi gidermiş olur. Topluluk bireylerden oluştuğuna göre üretim için gerekli olan şey teşebbüs değildir. İhtiyaç varsa risk yoktur. Gerçekte zekât sisteminin varlık nedeni de budur. Bütün faktör ihtiyaçlarını karşılayarak üretimi gerçekleştirmeyi amaçlar.

Şu hâlde üretim faktörlerinin yeniden tanımlanması kaçınılmaz olmaktadır. Gerçekte bir üretimin gerçekleşebilmesi için iki temel faktöre ihtiyaç vardır: Toprak ve emek (insan).

Bu iki temel faktör bir araya geldiğinde “sermaye” ortaya çıkar. Birinin yokluğunda diğeri de yoktur. Fakat gelin görün ki her ikisi de “mal” değildir. Toprak bir mal değildir; dolayısıyla alınıp satılamaz. Emek de bir mal değildir; dolayısıyla emek arzı veya talebi de olmaz. Çünkü ikisi de doğaldır ve üretilebilir değildir. İşgücüne olan ihtiyaç, üretimin doğası gereği sermayeye olan ihtiyaçtan doğar.

Ne var ki sermayenin aktif tarafı iş gücüdür, pasif tarafı ise topraktır. Eğer üretim faktörleri zaten varsa, bir üretimin ihtiyacı olan üretim araçlarının varlığı da olmalıdır. Yani kaynaklar zaten varsa ve bu kaynakları harekete geçirecek olan iş gücü de mevcutsa, üretimin gerçekleşebilmesi için bütün koşullar yerine gelmiş demektir. Şu hâlde üretimin nasıl gerçekleşeceği önemli bir sorun teşkil eder. Yani üretim araçlarına olan ihtiyaç, bir üretimin kaçınılmaz gerekleri olarak karşımıza çıkar. Buna göre:

a.       Tesis: Girdi kaynaklarının emek ile üretilmesini sağlayacak uygun ortamı oluşturan tesis ihtiyacı vardır.

b.      Bilgi: Bir üretimin gerçekleşebilmesi için üretim bilgisine ihtiyaç vardır. Teknolojik gereklilikler de bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak teknolojinin ustalık bilgisi (know-how) kısmı bilgiye, araç kısmı makine ekipmanlarına aittir. Yani teknoloji hem bilgi hem de makine-ekipman açısından katkı sağlar.

c.       Makine ve Ekipmanlar: Bir mal üretilirken kullanılması gereken makine, ekipman, araç ve gereçlere ihtiyaç vardır.

Yani somut olarak bir üretimin gerçekleşebilmesi için gerekli olan tüm tesis, araç-gereç ve ekipmanlar ile bilgiye bağlı girdiler, üretimin maddi araçlarını oluştururlar. Ne var ki bütün bunlar da emek ile üretilmiştir. Yani sermaye değil; sadece araçlardır. Bundan başka üretimin organize edilmesini sağlayacak olan bir araç daha gereklidir. O da işletmedir. Ne var ki işletme, halka aittir ve tamamen katılımcı bir organizasyondur.  Çünkü üretim araçlarının sahibi halktır.[34] Devletin bu araçlar üzerinde herhangi bir varlığı söz konusu olmadığı gibi, müdahalesi de yoktur. Sermaye de halka aittir. Çünkü toprak herkesin, emek ise insanındır. Dolayısıyla işletme, ancak kurumsal organizasyon ile gerçekleştirilen bir yapı olarak anlaşılmalıdır. Yani işletmeler de halka ait olmalıdır.

Üretimde asıl amaç faydanın çoğaltılmasıdır. Bir malın sadece üretilebiliyor olması yeterli değildir. O malın tüketilmesi de gerekir. Bunun için taşınması, dağıtımının yapılması ve satılması gerekir. Bütün bu faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi ise kolektif bir çaba ile mümkün hâle gelir. Dolayısıyla iktisat, işbirliğine dayanır. Bu nedenle bir malın üretilip satış noktalarında satışa sunuluncaya kadar geçtiği tüm evreler, üretim süreci içerisindedir. Bu anlamda nakliye ve tüccar[35] da üretim kanalının bir parçası olmak zorundadır. Böylece bir malın üretilmesinden satış noktalarına ulaştırılması ve satılmasına değin geçen tüm aşamalarda fayda çoğaltılmış ve yaygınlaşmış olacaktır. Bu nedenle üretim, "insan ihtiyaçlarını gideren mal ve hizmetleri elde etmek amacıyla yapılan her türlü çaba veya faaliyet"tir.

Öte yandan üretimden elde edilen gelirin kimler arasında bölüştürüleceği meselesi de önemli hâle gelmektedir. Genel olarak üretim faktörleri arasında sayılan birimler, gerçekte üretimde bir faktör değildir. Üretimin iki temel faktörü vardır: İnsan ve toprak. Dolayısıyla üretim ve bölüşüm, bu ikisi arasında gerçekleşmek zorundadır. Bu bağlamda üretim gelirlerinin bölüşülmesi, üç temel esasa bağlıdır[36]:

1.    Toprak Payı: Kaynak ve toprak tahsisi nedeniyle tahakkuk eden ve “yaşam hakkı” olarak değerlendirilen toprak kirası.

2.    Kamu Payı:  Devletin giderleri ve kamu ihtiyaçları için vergi, üretimden ayrılan kamu payı.

3.    Emek Payı: Üretimi gerçekleştirene ücret ve gelir payı veya üretime işritak yoluyla katılmış olana ise gelir payı şeklinde yapılan ödeme.

Sermaye payı veya teşebbüs payı diye bir şey yoktur. Sermaye emeğe, teşebbüs kamuya aittir. Dolayısıyla bunlar zaten paylaşımda yer almış durumdadırlar. Sermaye veya teşebbüs gibi sebeplerle üretimden pay ayrılması, referans metinde eleştirilen bir durumdur[37] ve meşru değildir. Zekât sisteminde emek ve kaynak/toprak dışında herhangi bir faktör üretimde pay sahibi değildir. Bölüşüm, denge ve eşitlik ilkesine göredir. Yani üretimden herkes, katkısı oranında pay alır.[38]

Talebe Dayalı Üretim Modeli:

Genel olarak “talebe dayalı üretim modeli” kavramı yerine “siparişe dayalı üretim” kullanılmaktadır. Siparişe dayalı üretim, ürün çeşitliliğinin pazar koşullarından daha çok müşterinin isteğine bağlı olarak değiştiği, çok fazla sayıda ürün çeşidinin bulunduğu, müşteri odaklı yapılan üretimi ifade eder. Müşteri isteklerinin sık sık değişmesinden dolayı esnek iş gücü, tezgâh ve materyal kullanımını zorunlu kılan bu yöntemde, üretim tahminleri müşteri taleplerine dayanılarak yapılır ve uzun vadeli üretim planları yapmaya elverişli değildir. Fiyatın ve teslim süresinin müşteri ile birlikte belirlendiği bir üretim tipi olarak değerlendirilir.[39]

*Talebe dayalı üretim döngüsü

Siparişe dayalı üretim” ile “talebe dayalı üretim modeli” arasında ilk bakışta benzerlik olduğu zannedilmekle birlikte, doğrusal bir ilişki yoktur. “Siparişe dayalı üretim” genellikle küçük işletmelerin müşterilerinin beklentilerini karşılama çabası sonucu ortaya çıkmaktadır. Piyasa beklentilerini yeterli düzeyde değerlendirme olanakları olmayan, fiyata dayalı rekabet koşullarında müşterilerinden gelen taleplere göre şekillendirilmiş üretim kaçınılmaz olmaktadır. Oysa talebe dayalı üretim modelinde tüketici beklentileri, piyasada bulunan benzer ürün ve bu ürünlerin fonksiyonel niteliklerine olan eğilimlerin analizi ile değerlendirilmektedir. Fiyata dayalı rekabet söz konusu değildir. Talep ise, arz edilmiş olan ürün üzerinde gerçekleşir. Yani:

·           Tüketicinin daha çok tercih ettiği ürün

·           Ürünlere ait fonksiyonlar ve tüketici beklentilerini karşılama oranı

·      Fiyat düzeyinin tüketici tercihlerine olan etkisi gibi temel faktörler esas alınarak üretim şekillendirilir.

Üretim, her ne kadar tüketim talebine göre planlanıyor olsa da, tüketicinin ürün üzerinde değişiklik talebi yoktur. Dolayısıyla tedarik süreçlerini etkiyecek bir sonuç da ortaya çıkmaz. Planlamanın işletmenin yapısına ve faaliyette etkin olduğu çevreye göre yapılıyor oluşu, tüketim olanaklarını da güçlendirmiş olacaktır.

Toplam üretim, toplam iş gücünün marjinal satın alma gücü ile doğru orantılı gelişir. Dinamik ekonomilerde bir ürünün dolaşımda bulunduğu süre, o ürünün verimliliği ile ölçülür. Yani, bir ürün ne kadar kısa süre dolaşımda kalıyor ise, o kadar verimlidir. Bu, fiyat dengesinin oluşması açısından da büyük önem taşımaktadır. İslam iktisat teorisi açısından tüketici ile etkileşimin satış noktalarında belirlendiği, piyasaya arzı mümkün olmayan ve kullanım alanı bireysel ölçeğin çok üzerinde olan ürünlerin (uydular mesela) teknoloji planlaması ile üretildiği bir model benimsenmektedir.

Buna göre, doğal kaynakların işletilmesi, her aşamanın nihai üretim/tüketim dengesi gözetilerek planlanmalı ve üretim birimlerinin buna göre yönlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla üretim fazlası oluşmayacağından ürünün stokta bekleme süresi de en aza indirilmiş olacaktır. Yani tam dengeli piyasa koşullarına göre planlı üretim esastır.[40] Bu nedenle zekât kurumu, bütün işletmelere yönelik planlama ve istatistikî veri iletişimini dinamik tutmak zorundadır. Çünkü talebe dayalı üretimin gerçekleşebilmesi için dinamik bir etkileşimin ve analiz süreçlerinin verimli çalışıyor olması gerekir. Bu da planlama gerektiren bir durumdur. Buna göre:

a.    Tüketim tercihleri etkendir. Ancak üretim planlaması, ortalama tüketim tercihlerine göre şekillenmelidir ve ürün fonksiyonel hâle getirilirken ortalama talep dikkate alınmalıdır.

b.    Üretim miktarı, ortalama satış miktarına göre belirlenir. Tüketici ile etkileşim sonucu elde edilmiş verilerin analizine dayanılarak üretim miktarı belirlenmiş olur.

c.     Tüketici talep ve beklentilerinin belirlenebiliyor olması gerekir. Tek bir müşteri değil; genel tüketici eğilimi esas alınmalıdır.

d.    Bütün girdiler emek ile üretilmiştir. Dolayısıyla girdi maliyetlerinde bir sapma beklenmez.

e.    Üretim noktasında stok yoktur. Stoklar, toplam talebin zamana oranına göre bulundurma noktalarında ve asgari düzeydedir. Dolayısıyla üretim açısından stok maliyeti yoktur.

f.     Üretim planlaması, kısa dönem tüketim olanaklarına göre şekillendirilir ve uzun dönem planlama için veri sağlanır. Dolayısıyla uzun dönem beklentilerinin gerçekleşmesi de kısa dönem tüketici tercihlerinin doğru analiz edilmesine bağlıdır.

g.    Kısa dönemde sipariş, mevcut ürün gruplarının tercihine dayanır. Uzun dönemde, sipariş talepleri dikkate alınarak ürün üzerinde değişikliğe gidilir. Bu doğal bir süreçtir.

h.    Bulundurma noktalarındaki kısa dönem stok hareketi, yani satış hızı ve tüketici eğilimleri, üretim planlaması için önemlidir.

i.      Üretim fazlası, kısa dönemde tüketim hızına göre hesaplanır. Bulundurma noktalarının kapasitesi ile sınırlıdır. Uzun dönem üretim fazlası yoktur.

Bu temel veriler çerçevesinde “Talebe Dayalı Üretim Modeli”nin pratik sonuçları da vardır. Buna göre üreim fazlası yoktur, stok veya spekülasyonlara neden olabilecek boşluklar bulunmaz. Üretilen her mal veya hizmetin müşterisi hazırdır. Yani üretilmiş olan her mal veya hizmet zaten tüketilmiştir. Çünkü talep vardır. Öyleyse:

Talebe Dayalı Üretim : Tüketici tercihlerinin analizine dayalı olarak üretilmiş olan bir mal veya hizmetin nüfus ve satın alma gücü ile orantılı olarak pazara sunulan mal ve hizmetlerin önceden belirlenmiş olan miktarlar kadar satılabilirliğini sağlamaktır. Yani planlı üretim sünucunda, tüketim potansiyeline göre üretim miktarının ayarlanmasıdır.

Planlamanın yeterli olmadığı ekonomilerde işletmeler, tahminlere göre hareket ederler. Veri akışı sağlıklı olmadığı için tüketici ile olan etkileşim, gerçekte mümkün olmaz. Tüketici beklentilerine ilişkin olasılıklar, ancak tüccarın üreticiye sağladığı sınırlı bilgi kadardır. Dolayısıyla üretim sürekliliği yoktur. Yani stoklar çoğaldıkça üretim yavaşlayacak veya duracaktır. Fiyatlar düşecek ve zarar oluşacaktır. Oysa talebe dayalı üretim modelinde, bütün süreçler planlıdır ve üretim istikrarlı olarak gelişir. Sonuç olarak tam dengeli ekonomi oluşur.[41] Zekât kurumu, planlamanın yapılabilmesine olanak tanıyan tüm şartlara sahiptir. Dolayısıyla işletmenin ihtiyacı olan bilgi, zaten mevcuttur.

Tahsis ve Kira Sorunu:

Mülkiyet çerçevesi belli olduğuna göre, yararlanma haklarının nasıl kullanılacağı ve buradaki payların nasıl bölüşüleceği önemli hâle gelmektedir. Öncelikli olarak, bu kaynaklardan yararlanabilmek için bireyin işgal etmesi veya kaynağı kullanması yeterli midir sorusunun cevabını bulmak gerekir. Açıkçası metin, bu konuda net bir tavır ortaya koyar. Doğada kendiliğinden var olan rızk kaynaklarının bireysel yararlanma açısından serbest olması dışında toprak ve doğal kaynakların yaşam hakkı ve üretim için ayrılması, ancak planlama ve tahsis[42] ile mümkündür. Bu da ancak yine halkın yetkilendirmiş olduğu bir organizasyonun varlığı ile gerçekleşebilir.

Yani dileyen dilediği yeri işgal edip orayı kullanma hakkına sahip değildir. Çünkü metin, kıraç araziler ile verimli arazileri ayırmakta ve bunun tahsis edilmesini öngörmektedir. Dolayısıyla doğal kaynaklardan yararlanabilmenin tek yolu, planlama ve tahsis ile mümkün hâle gelecektir.[43] Böylece eşit bölüşüm ve yararlanmanın önü açılacak, güçlü olanın verimli arazileri işgal etmesi önlenecek ve kaynaklar en verimli şekilde değerlendirilerek herkesin eşit olarak yararlanması sağlanmış olacaktır.

Öte yandan konvansiyonel mülkiyet anlayışı ve mevcut uygulamalar sebebiyle işletmelerin kira ödeyeceği, dolayısıyla kiranın da bir çeşit “faiz” olduğu kuşkuları vardır. Her ne kadar kira, emek birikiminin zamana göre kullandırılması anlamına gelse bile, ilave emek gerektirmediği için kira giderlerine kuşku ile yaklaşılmaktadır.

Kira: Birikmiş emeğin (emek yoluyla üretilmiş olan mal veya hizmetler) zamana göre kullanım yetkisinin bir başkasına devredilmesidir. Yani kişinin sahip olduğu emek birikimini kiralama yoluyla değerlendirmesi anlamına gelir. Bunun karşılığı ise iştirak yoluyla elde edilmiş olan işletme payıdır. Dolayısıyla gerçekte bir kiralama değil; bir katılım söz konusudur ve doğal olarak birikmiş emeğin sahibi gelirden pay almalıdır.

Tahsis: Toprak ve doğal kaynaklarda, özel mülkiyet yoktur. Dolayısıyla topraklar ancak işletmek veya yaşamak amacıyla tahsis edilebilir.[44] Bu nedenle iki tür tahsis söz konusudur:

1.    Yaşam Hakkı Tahsisi: Her birey, varoluşu nedeniyle toprakta pay sahibidir. Üzerinde yaşayacağı kadar toprak kendisine topluluk tarafından tahsis edilir ve bu toprak yaşamı boyunca kendisine ait olur. Satılamaz, devredilemez, mirasa konu edilemez. Yaşam hakkı tahsisinden dolayı kişiden herhangi bir kira veya bedel talep edilemez.

2.    İşletme/Yararlanma İçin Tahsis: Üretim amacıyla işletmelere tahsis edilen toprakta kamunun payı vardır. Dolayısıyla işletmeler, kamuya toprak payı (kira) ödemek zorundadırlar. Bu vergilerden ayrıdır ve sadece yaşam hakkının desteklenmesi için kaynak oluşturur. Kamu, işletmeye tahsis ettiği toprak üzerindeki hakkını talep eder. Yani bireye yaşam hakkı için tahsis edilenin dışındaki her türlü toprak tahsisi, kamu payını da içerecektir. Bu nedenle kira ödemesi söz konusudur.

İktisat teorisi açısından “kira” ancak toprak tahsisi ile mümkündür; çünkü toprak ve doğal kaynaklar, herkes içindir ve yararlanma hakkı vardır. Yani işletmenin ödeyeceği kira, kendisine üretim için tahsis edilmiş olan toprak sebebiyledir. Tesisler ise işletmeye aittir. Dolayısıyla tesis nedeniyle herhangi bir kira söz konusu olmayacaktır. Bu da sabit bir kira giderinin olmayacağı anlamına gelir. Kamuya ödenen toprak payı dışında kiralama maliyetinden söz edilemez. Tarımda da durum aynıdır, tarım için tahsis edilmiş olan arazinin kirası kamuya ödenir.

Zaten var olan tesisler için de kiralama söz konusu değildir. Tesis işletme tarafından ekonomik değeri ödenmek üzere satın alınmalıdır. Toprak payı geçerliliğini koruyacaktır. Ancak tesis nedeniyle kira yoktur. Bu nedenle, tahsis için kamu payının ödenmesi gerekir. Kira, doğası gereği birikmiş emeğin marjinal ürünü niteliğindedir.

Ancak işletme açısından tesis kirası söz konusu olmayacağından fiyatlar üzerinde herhangi bir etkisi de olmayacaktır. Emek üzerinde ise kira zaten söz konusu değildir, sadece iştirakler sebebiyle gelirden alınan pay söz konusudur. Emeğin üretime doğrudan katılımı ise ücreti istihkak eder; ama bu fiili olarak çalışmayı gerektirir. Dolayısıyla emeğin bu iki ilkeden ayrı olarak kiralanması veya alım satımı mümkün olmaz.

Şirketleşme ve Bireysel Ortaklıklar:

Eğer üretim doğal kaynaklardan elde edilen fayda miktarının çoğaltılması ise, bunun hangi yöntemle yapılacağı da önemli hâle gelir. Toprak ve doğal kaynakların sahibi yoktur. Dolayısıyla toprak veya doğal kaynaklardan elde edilecek olan fayda da herkesi ilgilendirir. Çünkü doğal kaynaklardan yararlanma, herkesin hakkıdır. Bu iki şekilde mümkündür:

a.    Bireysel Yararlanma[45]: Su, hava, güneş gibi kendiliğinden var olan ve doğrudan kullanılabilir olan kaynaklardan yararlanma. Bunun için herhangi bir üretim veya üretim araçlarına ihtiyaç duyulmaz. Bu nedenle kişinin doğadan kendi çabası ile elde ettikleri, özel mülkiyetindedir.

b.    Üretim Yoluyla Yararlanma[46]: Doğadaki kaynaklar, çoğu zaman tüketim için elverişli değildir. Bu kaynakların emek yoluyla kullanılabilir hâle getirilmesi ve faydanın çoğaltılması gerekir. Bunun için kolektif bir faaliyet gerekir. Dolayısıyla üretimde ortak mülkiyet vardır. Bu bakımdan sermayeye dayalı şirket meşru değildir.

Bu noktada üretim tesislerinin (işletme) nasıl yapılandırılacağı ve mülkiyet hakkının kime ait olduğu önemli hâle gelir. Üretim, kolektif bir faaliyet olduğuna göre, üretimin gerçekleştiği tesisler de kolektif olmak zorundadır. Yani işletmeler, ancak geniş katılımlı iştirakler şeklinde mümkündür. Çünkü, üretim araçları, genel olarak tüm toplumun yararlanması içindir. Üretim araçlarında mülkiyet yoktur.

İştirak[47]: Emek yoluyla elde edilen birikimlerin, dolaşıma kazandırılmasıyla[48] yatırıma ve buna bağlı olarak üretime kanalize edilmesi suretiyle birikimin asıl sahibi olan halkın üretimden pay almasını sağlama işidir. Bütün işletmeler, geniş katılımlı iştirakler şeklinde yapılandırılır; çünkü üretim araçlarının sahibi halktır. Dolayısıyla işletmelerin sahibi de halktır. Elde edilen gelir, iştirakçilerin katılımları oranında dengeli bir şekilde bölüştürülür. İştirak, işletme gelirinden yararlanmayı ifade eder.

Öngörülen şey, geniş katılımlı iştirakler ve buna bağlı uygulamaların (işletme) tamamıyla tasarrufların dolaşıma kazandırılmasıyla yatırımlara aktarılmasıdır. Çünkü sermaye de ortaktır. Yani, eğer elinde satın alma gücü bulunduran kimse, bundan bir gelir elde etmek istiyorsa çok daha güvenli ve koşulları belli olan zekât sistemini tercih etmelidir. Böylece işletmelerin ihtiyaçları daha makul koşullarda karşılanabilir ve üretimden veya ticaretten elde edilmesi öngörülen fayda, çoğaltılmış olur.  Dolayısıyla işletmenin enerjisi boşa harcanmamış olur.

Gerçekte sermaye ortaklıkları veya bireysel katılımlar, işletmeye zarar veren uygulamalardır. Gerek kazanç taleplerinin yüksek oluşu, gerek işletme üzerinde oluşan baskı ve uygulamalara yönelik endişeler, işletmenin fonksiyon kaybetmesi için yeterlidir. Kaldı ki sistemin sağlayacağı avantajlar nedeniyle finansman taleplerinin, tümüyle sisteme yönelmesi de doğal bir sonuçtur.

Bu konu, metinde de açıkça ifade edilmekte ve eleştirilmektedir.[49] Burada sadece ikili ortaklık değil; çıkara dayalı tüm ortaklık şekilleri, aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Bu tür ortaklıkların sosyal barışa hizmet etmediği,[50] kaynakların verimsiz kullanılması[51] anlamına geldiği gibi halkın emeğinin sömürülmesi anlamına da geleceği açıktır. Bu konudaki uygulamalar ne olursa olsun, Kur’an’ın tavrı çok açıktır:

İşletme: Üretim faktörlerini planlı ve sistemli bir şekilde bir araya getirerek emek yoluyla mal veya hizmet üretim amacı ile geniş katılımlı iştirakler olarak yapılandırılan üretim birimidir.[52] Topraktan elde edilen faydayı sınırlı emek miktarı ile çoğaltmayı hedefler. Bir başka açıdan iş gücünün üretim amacıyla organize edildiği ve bir araya getirilerek üretimin gerçekleştirildiği tesisler veya birimlerdir. Her iki açıdan da amaç, faydayı çoğaltmaktır.

Buna göre toplumsal katılım şeklinde yapılanmamış olan sermayeye dayalı bireysel veya kurumsal ortaklıklar, hiçbir şekilde meşru değildir.[53] Bu husus, metinde açıkça eleştirilmektedir. Çünkü “şirk” yoksa “şirket” de yoktur. Bu mânâda birkaç kişinin bir araya gelerek şirketleşmesi de meşru kabul edilemez.[54] Çünkü kaynakların verimli kullanımı esastır ve yaygın faydaya dönüştürülmesi gerekir. Yani işbirliği esastır.[55]

Öte yandan mülk, kimseye ait değilse ve buna karşılık mülkte herkesin hakkı varsa, işletme de bir kimseye ait olamaz. Çünkü işletme de mülkten doğar. İşletmelerin yaptığı şey, mülkten aldıklarını faydaya dönüştürmektir. Bu emekle olur. Burada yine mülkten kazanılmış olan tasarrufların ve ona harcanan emeğin hakkı vardır. Dolayısıyla işletmenin tek bir sahibi olmaz. Buna karşılık işletme varlığını devam ettirdiği sürece, fayda üretmeye devam eder. Toplum da bu faydadan yararlanır.  Genel olarak işletmeler, değişik şekillerde yedi farklı grupta sınıflandırılmaktadır:

a.    Faaliyet alanlarına göre

b.    Tüketici türüne göre

c.     Üretilen mal ve hizmet türüne göre

d.    Üretim faktörlerinin mülkiyetine göre

e.    Büyüklüklerine göre

f.     Hukuki statülerine göre

g.    Bileşimlerine göre

Ne var ki bu çok doğru bir sınıflandırma değildir. Çünkü işletmelerin statü, tüketici kitlesi, mülkiyet, büyüklük veya küçüklükleri somut anlamda niteliklerini belirlemek için yeterli değildir. Çünkü her işletmenin hedef kitlesi tüketicidir. Mülkiyeti ise zaten halka aittir. Bu nedenle işletmelerin rasyonel verilere göre sınıflandırılmaları gereklidir. Bu çerçevede üretim türlerine göre yedi çeşit işletme vardır[56]:

1.    Tarım ve Hayvancılık: Tarıma dayalı işletmelerdir, temelde gıda ve tarımsal girdilerden üretim gerçekleştiren işletmelerdir.

2.    Madencilik: Yer altı ve yer üstü doğal kaynakların değerlendirilmesi ve ekonomiye kazandırılması için faaliyet gösteren emek yoğun işletmelerdir. Üretim için girdi üretirler. Doğal kaynakları faaliyete geçiren işletmeler.

3.    İmalat-Sanayi: Küçük veya büyük çapta emek ve bilgi gerektiren girdileri işlemek suretiyle her türlü mal ve hizmet üretimini gerçekleştiren işletmelerdir. Mamul ve yarı mamul üretirler.

4.    İnşaat-Altyapı: Toprak ve sanayi girdilerini kullanarak emek yoğun tesis-konut veya altyapı ihtiyaçlarını üreten işletmeler.

5.    Bilim: Araştırma süreçleri sonucunda bilgi üreten işletmelerdir. Bilgi yoğun işletmeler olmakla birlikte nitelikli emek de gereklidir. Teknoloji ve üretim araçları için bilgi üreten, üniversiteler, araştırma kurumları gibi bilgiye dayanan işletmelerdir.

6.    Teknoloji: Toprak veya doğal kaynakların özel yöntemlerle işlenmesi sonucu emek-bilgiye dayalı fonksiyonel ürün meydana getiren işletmelerdir. Bilginin ürüne dönüştürülmesini sağlayan işletmelerdir.

7.    Hizmet: Üretilmiş olan ürünlerin tüketim aşamasına kadar olan süreçlerde faaliyet gösteren veya üretime destek veren emek yoğun işletmelerdir. Nakliye, depolama, tüccar veya destek hizmetleri gibi kendileri ürün meydana getirmeyen ancak üretilmiş olan ürünler için veya ürün meydana getirilmesi için gerekli desteği sağlayan işletmelerdir.

İşletmeler, üretim girdi ve çıktılarına göre sınıflandırılmaktadır. Oysa işletmelerin tamamı statü-nitelik bakımından aynıdır. Kamu kurumlari dahi birer işletmedir. İktisadi olmamakla birlikte, iktisadi işletmelerden farkı, harcamalarının vergilerden karşılanıyor oluşudur. Bundan başka tüm kurum veya kuruluşlar bir üretim işletmesinden farklı değerlendirilemez. Öte yandan tüm girdiler “emek” iledir. İster kaynaklardan elde edilen hammadde olsun, ister bilim veya hizmet olsun, bütün faaliyetler emek sonucu değer kazanırlar. Her ne kadar fonksiyon bakımından girdiler farklılık gösteriyor olsalar bile, değer/maliyet bakımından tek bir girdi türü vardır.  

Genel olarak “bilim” bir işletme gibi değerlendirilmemekte ve ayrı tutulmaktadır. Bunun bir eğitim-öğretim işi olduğu varsayılır. Ne var ki bu da doğru değildir. Bilim, tıpkı bir üretim tesisi gibi faaliyetleri sonucu bilimsel ürünler üreten kurumdur. Girdilerinin bilgi ve araştırma faaliyetlere dayanıyor oluşu, üretim yapmadığı anlamına gelmez. Ancak bilim yoluyla elde edilen ürünler, halkın ortak malıdır. Dolayısıyla bu alandaki kurumlar, yine halk iştiraki olmakla birlikte vergilerden karşılanan bir yapıda olacaktır. Doğal olarak verginin kaynağı da üretim, yani halk olacağı için bu kurumlar da halk iştiraki niteliğinde olacaktır. Buradan elde edilen sonuçlar, yine halkın faydalanması içindir.

Finans sektörü olarak bilinen ve para alışverişine dayanan faaliyet alanları, iktisat teorisi açısından mümkün değildir. Çünkü para reel ekonominin içindedir. Para akışını sağlayan ise zekât kurumu ve dolayısıyla zekât bankasıdır. Bireysel kredi veya özel nitelikli krediye ihtiyaç yoktur. İşletmelerin ihtiyacı olan kaynak zaten vardır ve temin yolları da bellidir. Dolayısıyla finans sektörü yoktur.

Buna göre reel iştiraklerden oluşmayan ve sermaye ağırlıklı ortaklığa dayanan şirket şekli meşru değildir. Kamu ortaklığı, yani iştirak vardır. Yararlanma mülkiyeti insanın doğal hakkıdır; ancak mutlak mülkiyet yoktur. Toprak ve doğal kaynaklar herkese aittir. Bu nedenle işletmenin sahibi halktır.  İşletme mülkiyeti de kamuya yani halka aittir. Bu nedenle işletmelerin yönetimi profesyoneldir ve zekât kurumu tarafından görevlendirilir.[57] Herkes kamu adına işini yapar. Dolayısıyla ayrıca bir ortaklık kurulamaz.

Bir işletmenin yapısal olarak niteliği belli ise, nasıl kurulacağı ve faaliyete geçirileceği de tanımlanabilir. Bu çerçevede bir işletme, ancak kamu/halk iştiraki ile oluşturulabilir ve işletmenin ihtiyacı olan tüm kaynaklar, yine zekât kurumunun kaynaklarından (halk) karşılanır. Bu, dört aşamada gerçekleştirilir:

A.   Proje Aşaması: İşletmenin kuruluş projesinin oluşturulması ve verimlilik analizlerinin yapılması aşamasıdır. Pazar araştırması, verimlilik, kaynakların varlığı gibi temel gereklilikler zekât kurumu tarafından yerine getirilir. Projenin oluşturulması ise üç şekilde mümkündür:

1.    Yeni Teknoloji:  Bilimsel araştırmalar/girişim sonucu ortaya çıkan yeni teknoloji ve üretim olanaklarının hayata geçirilmesi anlamına gelir. Mevcut kaynakların farklı üretim yöntemleri işlenmesi suretiyle yeni ve farklı ürünlerin üretilebilmesini sağlar. Yeni teknolojilerin kullanılması ile mümkün hâle gelir. Bu uygulamada proje, bilimsel çalışmalar sonucunda oluşur.

2.    Talep: Üretimine ihtiyaç duyulan veya mümkün olan her türlü üretim olanakları için, ilgisi olan herkesin proje geliştirmesi ve kurumdan projeyi değerlendirmesini istemesi ile gerçekleşir. Verimlilik vaat eden her proje, verimlilik esasına göre değerlendirilir ve yatırım gerçekleştirilir.

3.    İhtiyaç: Üretim ihtiyacının varlığı, zekât kurumunun yatırım planlaması yapmasını gerekli kılar. Dolayısıyla üretim olanakları olan alanların tümünde zekât kurumu verimlilik esasına göre proje geliştirip yatırımı gerçekleştirmekle yükümlüdür.

B.    Tahsis ve Tesis: Yatırım yapılacak olan proje için gerekli olan arazinin kamu kaynaklarından tahsis edilmesi ve projenin ihtiyacı olan tesisin inşası aşamasıdır. İki aşamada gerçekleşir:

1.    Tahsis: İhtiyaç olan büyüklükte arazinin kamu kaynaklarından temin edilerek proje adına kiralanması aşamasıdır. Toprakta mülkiyet olmadığı için işletme, ancak tahsis yoluyla bundan yararlanabilir. Tahsis edilen toprak, işletmenin üretim amacına uygun kullanılmak zorundadır. Devredilemez.

2.    Tesis: Toprak tahsisi gerçekleştikten sonra, projenin ihtiyacı olan tesisin, teknik ve bilimsel gereksinimlerine uygun olarak tesisin inşa edilmesi aşamasıdır. Tesis kiralama yoktur. Bu nedenle bütün tesisler, işletmeye ait olmalıdır ve ihtiyaca göre planlanarak inşa edilmelidir.

C.    Yatırım: Projenin ihtiyacı olan finansal kaynakların belirlenmesi ve bu kaynağın aktarılmasını ifade eder. Zekât kurumunun planlamasıyla iştirak yoluyla karşılanır. İki aşamada gerçekleşir:

1.    Yatırım İhtiyacı: Projenin ihtiyacı olan tesis inşası, üretim için gerekli olan araçların temini ve tesiste kurulumunun gerçekleştirilmesi aşamasıdır. İnşaat ve makine parkı gibi her türlü ihtiyacın karşılanabilmesi için yatırım miktarının belirlenmesi ve ihtiyacın karşılanması.

2.    İşletme İhtiyacı: Tesis ve üretim için gerekli araçların tümü temin edildikten sonra, üretimin sürdürülebilir hâlde tutulabilmesi için, işletmenin ihtiyacı olan kaynakların (döner sermaye) tahsis edilmesini ifade eder.

D.   İştirak: Projenin ihtiyacı olan yatırım ve üretim kaynaklarının sağlanabilmesi amacıyla, işletmenin kurulması ve aktarılan kaynaklar dolayısıyla payların belirlenerek dağıtılması aşamasıdır. İki aşamadan oluşur:

1.    Toplam Yatırım: Projenin, yatırım ve işletme ihtiyacı olan tüm kaynak miktarı, zekât kurumu tarafından yapılacak olan planlama ile belirlenerek mevduat kaynaklarından işletmeye tahsis edilir.

2.    İştirak: İşletmeye birikimleriyle dâhil olan mevduat sahiplerinin işletmeden alacakları pay belirlenerek pay senetlerinin hazırlanması ve iştirakçilere aktarılması aşamasıdır. Bu aşamada işletme kurulmuş olacaktır. Ancak işletmede pay sahibi olanlar sadece tasarruf yoluyla iştirak edenler değildir.

E.    Bölüşüm: İşletmede kimin hangi oranda pay sahibi olacağının belirlenmesi ve payların oluşturulmasını ifade eder. İşletmenin kuruluş aşamasında zekât kurumu tarafından planlanır ve uygulanır. Buna göre:

1.    İştirak Payı: İşletmeye tasarruf yoluyla, yani emek birikimi ile katılanların işletmeden alacakları pay miktarı. İştirak paylarını alan iştirakçiler, işletmeye aktarmış oldukları emek birikiminin karşılığını almış olurlar. Dolayısıyla işletmeden alacaklı değillerdir. Ancak işletmenin gelirinden pay alabilirler. Kendilerine verilmiş olan payları dilediklerinde satabilir/devredebilirler. Nitelikli iştiraktir.

2.    Emek Payı: İşgücü ile üretime katılanların, işletmeden ücret haricinde alacakları pay miktarıdır. Çalışanlar, aynı zamanda işletmenin iştirakçileri olurlar; ancak bu iştirak, çalıştıkları süre boyunca geçerlidir. İşletmeden ayrıldıklarında veya işi bıraktıklarında iştirakleri de sona ermiş olur.

3.    Yönetim Payı: İşletmeye bilgi ve yetenekleri ile katılanların, yani işletmeyi yönetenlerin işletmeden ücret haricinde alacakları pay miktarı. İşletmede çalıştıkları sürece işletmenin iştirakçisi olurlar. İşi bıraktıklarında veya ayrıldıklarında iştirakleri de sona erer.

İşletme, toprak sahibi değildir; toprağı üretim amacıyla kullanmış olmasından dolayı toprak payını kira olarak öder. Tesis, işletmeye aittir; yani iştirak yoluyla inşa edilmiştir. Dolayısıyla tesisin sahibi yoktur; tüm iştirakçiler tesiste pay sahibidirler. Dolayısıyla mülkiyet hakkı yararlanmakla sınırlandırılmıştır. Buna göre işletmeye aktarılan sermaye, tesis ve işletme sermayesi içindir. İştirakçiler bunun için işletmeye katılırlar. Pay ise, o tesiste üretilecek olan ürünün marjinal faydasından yararlanmaktır. Yani işletme gelirinin paylaşılması demektir. İşletme kazancının tamamı (kâr) iştirak payları oranına göre iştirakçilere bölüştürülür. Yani iştirakçiler, işletmenin ihtiyacı olan tesis, makine ve işletme sermayesini sağlamış olmakla işletmenin gelirinden yararlanma hakkı elde etmiş olurlar. Tesis üzerindeki haklarına bağlı olarak yararlanma hakkı doğduğu için, ellerindeki pay senetlerini diledikleri zaman satabilir veya devredebilirler. Satış gerçekleştiği ana kadar olan nemaları da iştirakçiye aittir.

Her işletme, niteliği ne olursa olsun, ilkelere göre kurulur ve faaliyet alanına ait kurallara göre hareket eder. Tüm iktisadi işletmeler iştirak yoluyla zekat sistemi içerisinde oluşur. Daha basit bir ifade ile, sisteme aktarılan tasarrufların işletmelere kanalize edilmesi ile iştirakler de kendiliğinden oluşmuş olacaktır. Banka, işletmelerdeki tasarruf miktarına göre payları belirleyecek ve mevduat sahiplerine aktaracaktır. Dolayısıyla mevduat sahipleri, yani tasarruf edenler, doğrudan işletmenin iştirakçisi hâline gelecektir. Yönetimin şekli, profesyoneldir ve sözleşmelere dayanır. Zekât kurumu tarafından verimlilik esasına göre değerlendirilir, denetlenir ve buna göre uygulama yapılır. 

Ancak kamu iştirakinden kasıt “devletleştirme” değildir. Kamu iştiraki, işletmeye halkın tasarrufları ile katılması ve işletmenin ihtiyacı olan sermayenin bu kaynaktan karşılanarak gelirin halk lehine bölüştürülmesidir. Çünkü üretim araçlarından yararlanma hakkı halka aittir. Devlet iktisadi faaliyetlerde aktör olarak yer almaz, zekât sistemi ise, iktisadi faaliyetleri halk adına organize eder. Her iki kurum da görevli kurumlardır. Ne işletme üzerinde, ne de toprak üzerinde herhangi bir mülkiyet yetkileri yoktur.

Kurumsal Girişim – Inovation/Ar-Ge:

Kişisel kazanç bir haktır ve emek karşılığıdır. Sınırlandırılamaz ve engellenemez. Özel mülkiyet, ancak ve ancak emek sonucu kazanılmış olan hakları ifade eder.[58] Eğer emek yoluyla elde edilmiş birikimler kişinin özel mülkiyetinde ise, bu birikimini dilediği gibi herhangi bir yatırım veya ortaklık amacıyla kullanabileceği sonucu çıkartılabilir. Ne var ki bu doğru değildir.

Doğal kaynaklar, özel mülkiyet sınırları içinde değildir. Nasıl kimse suya veya havaya sahip olamıyorsa, toprağa da sahip olamaz. Dolayısıyla topraktan yararlanmak, ancak toprağın sağladığı kaynaklardan yararlanmak demektir.[59] Bunun için toprağın toprağın işletilmesi gerekir. İşletme mülkiyeti, emek ile toprağın veya doğal kaynakların verimli hâle getirilmesidir. Bu da işgal ile değil tahsis iledir.[60] Kur’an açısından işgale dayalı mülkiyet anlayışı olmadığı gibi; ihya, yalnızca yaşam süresi ile sınırlıdır. İşletme mülkiyeti ise yine kamuya aittir; bütün işletmeler kamu adına çalışırlar, yani kamu iştirakleridir.

Ancak, “girişimcilik” kavramından ne anlaşılacağı da son derece önemlidir. Çünkü infak, tasarruf edilebilen para veya değer ifade eden malların tümünün dolaşıma kazandırılmasını gerektirir.[61] Bu durumda bireylerin yatırım finansmanı olarak kullanılabilecekleri miktar, zaten dolaşıma kazandırılmış olduğundan bireylerde ayrıca bir sermaye bulunmayacaktır. Elbette ki bireyler, sistemdeki tasarruflarını geri çekip bununla bir girişimde bulunabilirler; ama hâlihazırda iyi bir gelir elde ederlerken bunu yapmaları çok da olası bir durum değildir. Çünkü infak edilecek olan şey üzerinde bir istisna getirilmemektedir. Bu durum ekonomik faaliyetlerde herhangi bir sınırlamaya neden olmaz. Zaten sistemin amacı, ekonomik faaliyetlerin yaygınlaştırılarak çoğaltılmasını sağlamaktır. Yani girişim sermayesi (venture capital) pratikte bireysel birikimler ile karşılanabilecek bir şey değildir; çünkü “kenz-verimsizleştirme” yoktur.

Üzerinde yaşadığımız dünyada, her şey hızla değişmektedir. Değişim ve dönüşüm, doğanın en temel dinamiklerindendir. Bu durum iktisat açısından da farklı değildir. Yani iktisat, statik bir olgu değildir. Sürekli olarak yeni mallar, yeni üretim metotları ya da ticari imkânlar sayesinde yenilenmekte ve yeni şartlara göre dönüşmektedir. Aslında bu doğal bir sonuçtur. İnsan, doğası gereği yeni şeylere karşı duyarlı ve meraklıdır. Bu da inovasyon/yenilik için yeterli bir neden teşkil eder. Elbette yenilik, her bireyin tek tek buluş yapması veya yeni fikirler ortaya atması değildir. Bu girişimciler tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir. Girişimci, yeni ürünler peşinde koşan, işletmenin yönetiminde yeni arayışlar içinde olan ve yeni piyasalar keşfeden kimsedir. Girişimcinin rolü, bir buluşu ya da genel olarak hiç kullanılmamış bir teknik olanağı kullanarak üretim sistemini yenilemesi ve düzeltmesidir.[62]

Girişimciler belirli bir sosyal sınıftan gelmezler. Toplum içinde farklı noktalarda konumlanmış yetenekli bir azınlığı oluştururlar.  Bu elit insan tipi, kendi içinde de yetenek farklılıkları gösterir. Teknolojik gelişimi sağlayan ajanların (görülemeyen etkiler) kendi içinde farklılaşması, teknolojik çeşitliliğin ve evrimci gelişimin motorunu oluşturmaktadır. Modern anlamda girişimciyi harekete geçiren güdü ise kârdır. Kâr, inovasyon yapmanın getirisidir ve girişimciler tarafından elde edilmesi hedeflenir. İnovasyonun ortaya çıkmasında banka kredisi, merkezi bir rol oynar. Yaratıcı girişimcinin yanında risk üstlenici banker de, ekonomik gelişmenin en önemli öğesidir.

Bu anlayışa göre, kapitalist bir ekonominin değişim dinamikleri inovasyon (neden) , girişimci (özne) ve banka kredisi (araç) olmaktadır. Kapitalist ekonomi, doymak bilmeyen bir “yaratıcı yıkım” süreci gibidir. Kapitalist sistemdeki her işletme, yeni bir tasarım, maliyet azaltıcı bir çaba, yeni bir ürün, yeni girdilerin bulunması veya yeni üretim yöntemlerinin geliştirilmesi gibi yollarla piyasa payını artırmaya ve hâkim konuma geçmeye çalışır. Ancak her yaratıcılık, kendisinden önceki gücü de yıkmaktadır.

Yenilikçi davranış, kapitalist sistemi durmadan dönüştürmekte; yeni faktörler, eski faktörleri yok ederek onların yenilerini yaratmaktadır. Bu “yaratıcı yıkım gelişimi” kapitalizmin esasını teşkil eder ve ister istemez her kapitalist teşebbüs, er veya geç bu gelişime uymak zorunda kalır. Ne var ki, yenilikçiliğin şekil ve yöntemleri de değişmiş; klasik buluşlar için bireysel çabalar, yerini artık büyük firmalara ve bunların Ar-Ge laboratuvarlarına bırakmıştır. Yani bireysel girişimciliğin önemi azalmış; büyük işletme örgütlenmelerinde teknolojik yenilik bir alışkanlık hâline dönüşmüştür.[63] Böylece yaratıcı yıkım sürecinin yerini, yaratıcı birikim (creative accumulation)  sürecinin aldığı söylenebilir.

Evrimci iktisat anlayışının geldiği bu nokta, İslam iktisadına önemli ölçüde yaklaşmaktadır. Geçmişin şartları gereği girişimciler, yeni fikirleri hayata geçirebilmek için sermayeye ihtiyaç duymuşlardı. Bunun için de banka ve bankerler gerekliydi. Çünkü girişimcinin sermayesi yoktu. Ne var ki kapitalizm, aşırı kâr hırsını girişimciliğin itici gücü olarak görmektedir. Oysa girişimcilik, doğal bir dönüşüm ve gelişim sürecinin sonucudur.

Pratikte girişimci, “bir mal veya hizmeti üretmek, pazarlamak için sağladığı kaynaklarla üretim faktörlerini (doğa, emek, sermaye) sistemli ve bilinçli bir şekilde bir araya getiren, bu faaliyeti yaparken ortaya çıkabilecek zararı da göze alan kişi olarak tarif edilir. Girişimci genelde sorumluluk ve risk alan, başarma isteği güçlü, fırsatları ve geleceği sezebilen, değişiklikleri benimseyebilen ve şartlara adapte olabilen kişidir. Girişimci bazı fonksiyonları yerine getirir ve İnovasyon (Yenilik, Yenileştirme) yapar

Oysa bütün bu gereklilikler, sistemin temel dinamiklerinden birisidir. Kaynaklardan başlamaküzere, nihai tüketim noktasına kadar tüm fırsatların veya olanakların değerlendirilmesi, araştırmalara ve bilimsel gelişmelere paralel olarak yeni kaynak veya ürünlerin ortaya çıkması zaten sistemsel bir uygulamadır. Buna göre girişimcilik, “iktisadi mal veya hizmet üretimi için üretim faktörlerinin bir araya getirilerek, ekonomik fırsatların yeni değerlere dönüştürüldüğü organizasyonun oluşturulmasıdır. Gerekli zaman ve çabanın ortaya koyulmasıyla finansal, psikolojik ve sosyal riskler alınarak parasal kazanç ve kişisel tatminin elde edilen farklı eylemler ortaya koyulmasıdır.” Şeklinde tarif edilebilir. ”[64]  O halde :

*Kurumsal girişimcilik

Bu durumda, bireysel manada “girişimci” olarak tarif edebileceğimiz bir faktör de söz konusu olmayacaktır. Çünkü “girişimciliğin” ihtiyacı olan insan potansiyeli ve kaynaklar sistemde zaten vardır. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri, sürdürülebilir bir ekonomi için kaçınılmazdır. Yeni fikirlerin ortaya çıkması, kaynakların gelişen bilgi ve teknoloji ile yeniden değerlendirilmesi veya yeni kaynakların keşfedilmesi, yeni üretim potansiyeli ve istihdam anlamına gelecektir.

Ne var ki, bunun için sermaye kaynaklarının riske atılmasına gerek yoktur. Kurumsal anlamda her türlü olasılığın test edilebileceği altyapının en az laboratuar koşullarında varlığı ve bunun için yeterli insan kaynaklarının destekleniyor oluşu, bireysel girişimlerin getirdiği “yaratıcı yıkım” potansiyelini de ortadan kaldırmaktadır.

Bu nedenle girişimcilik, bireyin veya bireylerin sınırlı kaynakları bir araya getirerek, yüksek risk altında sınırlı bir yatırım yapmaları, değildir. Girişimciliğin temel hedefi, verimliliğin artırılmasını ve sürekli yenilenebilen bir gelişme beklentisidir. Bu durum zaten sistemin doğasını oluşturmaktadır.

Piyasa Koşullarının Üretime Etkisi:

Rekabetin oluşması, üretim ve pazar ekonomisi ile mümkündür. Piyasa koşullarında denge,[65] süreklilik ve gelişimin sağlanması için üretimin gerçekleşmesi, üretime emek harcanması ve üretilen mal ve hizmetin piyasada satılabiliyor olması gerekir. Zekât kurumunun temel hedefi, üretimi destekleyerek yaygın istihdam sağlamaktır. Bu nedenle:

1.    Üretim: İstihdamın oluşturulması için üretim olmalıdır. Böylece üretimden elde edilecek fayda toplumun geniş kesimlerine homojen bir şekilde dağıtılabilir ve refah sağlanmış olur. Bu nedenle, çalışanların üretime katılması ve üretimden pay almaları sağlanmalıdır. Bu, tasarrufu da geliştirecek ve yaygın faydaya dönüştürecektir.[66]

Elbette üretim için girdiler, sermaye ve emeğin bir araya getirilmesi, doğal kaynaklar ve topraktan verimli yararlanma, innovasyon (yenilik) önemli faktörlerdir.

2.    Emek/Çalışma: Üretimin olabilmesi için çalışanların olması ve emek harcanması gerekir. Harcanan bu emek, çalışanların üretimden ücret almalarında ve paylaşımın sağlanmasında esas teşkil eder. Bu nedenle çalışma haklarının ve ücretlendirilmesinin üretim/fayda dengesine göre yapılması zorunludur. Düşük ücret, verimsizlik demektir.[67] Ücret kriterleri belirlenmiştir.

3.    Arz/Alışveriş (Fiyat): Üretilen malların pazarda satılması ve böylece emek-üretim işbirliğinin faydaya dönüştürülmesi esastır.[68] Fiyat üretici tarafından belirlenir; pazar şartlarının elverdiği en yüksek değere ulaşılması hedeflenir. Ancak, kâr marjı için asgari sınır belirlenmelidir. Düşük kârlılık veya sıfır kârlılık, sürdürülebilirliği önleyecektir. Bu nedenle önerilmez.[69] Aynı şekilde doğuracağı olumsuz durumlar sebebiyle sistemde aşırılığa da yer yoktur.

Gerçekte sistem, işletmelerin oluşturulması esnasında piyasa koşullarını değil, ilkesel gereklilikleri öncelikli olarak dikkate almak zorundadır. Eğer bir işletme, ihtiyacı olan bütün olanaklara sahipse ve dinamik bir yapıda ise, piyasa koşullarından da en az etkilenecek şekilde yapılandırılmış olacaktır. Yani işletme, sahip olduğu kaynaklar sebebiyle piyasa koşullarının değişmesi halinde bile, yeni koşullara uyum sağlayabilecek ve yenilenebilecek bir nitelikte olmalıdır. Bunun için:

Planlı Üretim[70]: Üretim planlaması yapılmalıdır; her ürünü her yerde üretmek yerine, en makul üretim koşulları tespit edilmeli ve en uygun maliyetlerle üretim yapılabilecek bölgelere yönelmek gerekir. Böylece benzer ürün grupları, aynı koşullarda ve daha uygun maliyetlerle üretilmiş, rekabet edebilir ürünler ortaya çıkmış olur.

Teknoloji Entegrasyonu: Sanayi üretiminin ihtiyacı olan AR-GE adaptasyonu, kurum tarafından desteklenmeli ve buna önem verilmelidir. Ortaya çıkan yeni teknolojilerin üretime entegrasyonu, daha ucuz maliyetli üretim ve ürünlerin elde edilmesi ve daha işlevsel ürünlerin meydana getirilebilmesi için büyük bir önem taşımaktadır.

Yaşam Kalitesine Etki: Çalışanların emeklerini tasarruf etmeleri sağlanmalı, bireysel özgürlüklerine dokunmadan yaşamlarını sürdürme fırsatı sağlanmalıdır. Böylece işgücünün satın alma gücü desteklenirken, dengeli bölüşüm nedeniyle toplumsal satın alma paritesindeki iyileşme işletme sürekliliğine de katkı sağlayacaktır.

Ürün ve Kalite: Kalite, bilinci geliştirilmeli, dünyada kabul edilebilen gelişmiş ürünlerin ortaya çıkmasına katkı sağlanmalıdır. Bu, aynı zamanda maliyet-fayda ilişkisinin optimum seviyeye çıkmasını da sağlayacak ve nitelikli rekabetin ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Talep Kadar Üretim: Üretim talebe dayalı olmalıdır.[71] Stok için üretim yapılmamalıdır.[72] Böylece ihtiyaç kadar ürün piyasaya çıkacak ve rekabet koşulları etkilenmeden sürdürülebilir istikrar sağlanmış olacaktır. Bu şekilde arz-talep dengesi korunmuş olur. Dolayısıyla işletmenin herhangi bir stok yükü olmayacak ve piyasa koşullarından da etkilenmeyecektir.

Pozitif Ayrıştırma: Bölgesel planlama yapılmalıdır.[73] Her ürün her bölgede değil; her bölgede, bölgenin potansiyeline uygun sanayi kolları oluşturulmalıdır. Böylece hammadde girdilerinin maliyetleri düşürülmüş, istihdam profesyonelleştirilmiş ve geçişler esnasında verimlilik kaybı da ortadan kaldırılmış olacaktır.

Yenilenebilir güçlü işletmeler, piyasa koşullarından etkilenen değil, piyasayı etkileyen kurumlar haline gelirler. Böylece sürdürülebilir üretim yöntemlerinin ortaya çıkması sağlanmış olur.

İktisadi Dönüşüm ve Sistem:

Yeni bir yapılanma veya fikir ortaya çıktığı zaman ilk itiraz, mevcut durumun ne olacağı ile ilgilidir. Bu, haklı bir izirat olabilir  . Çünkü güçlü yatırımların küçük işletmeleri ortadan kaldıracağı veya onları zor durumda bırakacağı gerçeği, doğal olarak bin bir zorluklarla işini yürütmeye çalışan yatırımcının veya üreticinin endişelenmesine neden olur.

Aslına bakılırsa bu durum, muhafazakarlığın getirdiği doğal bir sonuçtur. Öte yandan egemen kesimlerin, karar süreçlerindeki gücünü etkileme olasılığı bir refleks olarak yeni fikirlere veya yeniden yapılanmaya karşı tepki oluşturacaktır.

İktisadi kalkınma süreklilik arzeden, dinamik bir süreçtir ve bu süreç içinde toplumsal ihtiyaçlarla bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik politikalar arasında karşılıklı etkileşimler söz konusudur.  İktisadi alanda uygulanan politikalar zaman içinde toplumsal ihtiyaçların artmasına, dahası niteliklerinin değişmesine yol açar. Bu değişim beraberinde, ortaya çıkacak ihtiyaçları karşılayacak yeni bir iktisadi yapıya gereksinim duyacaktır.  Daha önce olmayan kurum ve/veya düzenlemeler gündeme gelir. İktisadi alanda meydana gelen ilerlemelerle birlikte toplumun kurumsal yapısında ve buna bağlı toplumsal  anlayışta yaşanan değişim, kalkınma sürecinin en önemli unsurlarından biridir.

İktisadi motivasyonları açısından eskisinden farklı olan bu yeni kesimlerin, iktisadi ve siyasi kararlarda söz sahibi olmak, eski yapının temsilcileri tarafından bir tehdit olarak algılanmalarına yol açacak ve onları kendi üstün pozisyonlarını korumaya zorlayacaktır.  Eski üretim ilişkilerinde rol alan kesimlerin yeni üretim ilişkilerine uyumları ne kadar zorsa, yeniye gösterecekleri direnç de o derecede şiddetli olacak ve değişim zaman alacaktır.

Ancak dönüşüm zaruridir; er ya da geç gerçekleşecektir.  Bu dönüşümü zaruri kılan en temel etmen, toplumların artan ihtiyaçları ve bu yönde iktisadi sistemde oluşturulan kaynak ve imkanlara özgürce erişebilme arzusudur.[74]  Bu arzu bireylerin geniş anlamda refah talebine yol açarken, bu yöndeki talepler ülkelerin iktisadi kalkınmalarını körükleyen en temel unsuru oluşturur.

Oysa çağdaşlaşma topyekün bir kalkınma çabası içinde olan toplumda, bir üretim modeli tercihi ve bu modele uygun kurumsal çevrenin oluşturulma çabası olarak da görülebilir.  Çağdaşlaşmanın bu şekilde daha dinamik bir sürece işaret eden bu tanımı, günümüz kalkınma iktisadının temel unsuru olan kurumsal gelişmişlik hususuna vurgu yapmakta ve yeni bir paradigmanın ortaya çıkmasını kaçınılmaz yapmaktadır.

Öte yandan muhafazakarlaşma ise, ülkedeki iktisadi gelişmelerin yol açtığı yeni üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin doğurduğu yeni kesimlerin iktisadi ve siyasi karar süreçlerine dahil olmalarının engellenmesi; geçerliliğini yitirmeye yüz tutmuş ve iktisadi yapı içinde önemi giderek azalmış eski üretim ilişkileri ve buna bağlı kesimleri iktisadi ve siyasi karar süreçlerinde hakim kılma çabası şeklinde tanımlanabilir. Bu bakımdan çağdaşlaşma, yeni iktisadi ilişkileri ve bu ilişkilerin taraflarını iktisadi ve siyasi karar süreçlerinde etkin kılmayı amaçlar. Bu şekilde iktisadi sistemin sürekliliği ve toplumsal dinamizm temin edilebilir ki, bu da zaten bizleri iktisadi kalkınma olarak bilinen dinamik süreçlerle karşı karşıya bırakır. Diğer bir deyişle, çağdaşlaşma bizatihi iktisadi kalkınmanın değişmez unsurlarından biridir.

Siyasi karar süreçlerinde iktisadi gerçeklerle uyumlu olmayan eski üretim ilişkilerinin hakimiyetini sürdürmesi, öncellikle toplumun iktisadi perfromansını olumsuz etkileyecektir. Kaynak kullanım önceliklerinin eski üretim ilişkilerinin hakimiyetine sahip kesimler lehine yapılması ülke ekonomisinin üretim potansiyelini düşürürken, geniş halk kitlelerinin talep ettiği refahın yeterince oluşturulmasına mani olacaktır.  Siyasi anlamda gücü paylaşmaya rıza göstermeyen eski yapı, bu süreç içinde muhafazakarlığın kaynağını oluşturacaktır.

Elbette süreç bu kadarla sınırlı kalmaz.  Yeni iktisadi yapı ile birlikte yeni üretim ilişkileri doğar ve bu ilişkilerde rol alan yeni kesimlerin oluşmasına yol açar. Dahası yeni kesim unsurları zamanla siyasi karar mekanizmalarındaki gücün yeniden paylaşımını talep etmeye başlar ve kendi mutlak hakimiyetlerini tesis edene kadar, eski yapının unsurlarıyla girişilen bir güç mücadelesine yol açarlar.  Süreçte yeninin hakimiyeti ve eski yapının tasfiyesi kaçınılmazdır. Ancak bu noktada önemli olan, dönüşümün siyasi anlamda demokratik yollardan mı, yoksa zorlayıcı otoriter bir rejim ile mi gerçekleştirileceğidir.[75]

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, gerek iktisadi kalkınmanın dinamik yapısı içerisinde ortaya çıkan yenilenme ihtiyacı, gerekse yeni bir paradigmanın öngördüğü kurumsal değişim nedeniyle kaçınılmaz olan toplumsal ve ilkesel değişim, halihazırda hayatını bir şekilde idame ettiren veya egemen kesimlerin varlıklarını sürdürme çabaları nedeniyle kolay olmayacaktır. Ancak yeni bir paradigman olasılığının getirdiği avantajlar da olabilir. Bir yandan toplumsal refah beklentilerinin karşılanabliyor oluşu, diğer yandan egemen kesimler için fırsatlar içeriyor olması, barışçı ve etkili bir dönüşüm sürecini mümkün kılabilir.

 

 

 

 

 

[1] Taha: 53.

[2] İsra: 49, 51, 98, Muminun: 14, Saffat: 11, Zumer: 6, Naziat: 27.

[3] Baqara: 164, Al-i İmran: 190, 191, Nisa: 119, Rad: 5, İbrahim: 19, Enbiya: 104, Rum: 22, 30, Lokman: 11, Secde: 10, Sebe: 7, Fatır: 16, Yasin: 79, Zumer: 6, Şura: 29, Mulk: 3.

[4] Haşr: 24, Tur: 35, Vakıa: 59.

[5] Rad: 4, İbrahim: 37, Enfal: 7.

[6] Nahl: 67.

[7] Baqara: 117, Enam: 101, Ahkaf: 9.

[8] Baqara: 22, 30, 260, Nisa: 5, Maide: 97, Enam: 1, 6, 96, 97, 165, Âraf: 10, 189, ve diğerleri. (Toplam 306 kez kullanılmaktadır.)

[9] Enam: 79, Hud: 51, İsra: 51, Rum: 30, Muzzemmil: 18, İnfitar: 1.

[10] Baqara: 56, 259, Âraf: 167, Nahl: 21, 36, Kehf: 12, 19, Hac: 5, Mümin: 100, Necm: 65, Rum: 56, Lokman: 28, vd.

[11] Baqara: 117, 164, Al-i İmran: 180, 189, 190, 191.

[12] Enam: 2, 3, 4.

[13] Baqara: 252, Enam: 73, Yunus: 5, İbrahim: 19, Hicr: 55, 85, Nahl: 3, Ankebut: 44, Rum: 8, Zumer: 5, Duhan: 39, Casiye: 22, Ahkaf: 3, Teğabun: 3.

[14] Baqara: 164.

[15] İbrahim: 33, Zariyat: 22, Yunus: 5.

[16] Nahl: 68, 69.

[17] Baqara: 164, Al-i İmran: 190, Enam: 73, Enam: 101, Âraf: 185, Rad: 5, Nahl: 3, Nahl: 17, 20, Taha: 50, Furkan: 2, Ankebut: 19, 20, Lokman: 28, Secde: 10, Sebe: 7.

[18] Taha: 53.

[19] Baqara: 253, Enam: 165, Fatır: 10, Mucadele: 11.

[20] Enam: 141, 142, Nahl: 80.

[21] Tevbe: 128, İbrahim: 6, Neml: 26, Şura: 4.

[22] Yasin: 35, Muminun: 19, 20.

[23] Baqara: 188, Nisa: 29.

[24] Enfal: 29, Tevbe: 22, 72.

[25] İbrahim: 32, 33.

[26] Baqara: 164, Al-i İmran: 190, 191, Nisa: 119, Rad: 5, İbrahim: 19, Enbiya: 104, Rum: 22, 30, Lokman: 11, Secde: 10, Sebe: 7, Fatır: 16, Yasin: 79, Zumer: 6, Şura: 29, Mulk: 3.

[27] Baqara: 177,  195,  Al-i İmran: 92.

[28] Baqara: 261, 275, 282, 283, Nisa: 2, 4, 7, 20, 24, 29, Enam: 141, Tevbe: 103, Nur: 27, Yasin: 36, Zariyat: 51, Saff:  11.

[29] Baqara: 177,  195,  Al-i İmran: 92, Furkan: 67, İsra: 29.

[30] Hud: 87.

[31] Baqara: 3, 4, Enfal: 10.

[32] Nahl: 81, Âraf: 54, Hadid: 7,  11, 20.

[33] Nur: 35, 36, 37 38, Rad: 17.

[34] Tevbe: 103.

[35] Bize göre sistem içerisinde “Tüccar” yoktur. Tüccarın varlığı sürdürülebilir serbest piyasa koşullarını ve üretimi tehdit eden bir unsurdur. Ancak sistemin yapısı nedeniyle, satış noktaları da üretim kanalının içindedir. Bunlar tüccar nitelinde de olabilirler. Ancak tüccarların veya satış noktalarının fiyat üzeride bir etkileri yoktur. Üretim kanalının kendilerine sağladığı indirim aralığında hareket edebilirler ancak. Aslolan bütün satış noktalarının üretim kanalı içerisinde yapılandırılmasıdır.

[36] Tevbe: 12, 103, 121.

[37] Tevbe: 75, 76, 79.

[38] Tevbe: 79, 98.

[39] Prof.Dr. Şevkinaz Gümüşoğlu- Yard.Doç.Dr. Güzin Özdağoğlu- Nedret Erboy, “Siparişe Dayalı Üretim İçin Ürün Gruplarının Oluşturulmasında Genetik Algoritma Tabanlı Bir Yaklaşım”, Yönetim Ve Ekonomi, 2013, Cilt: 20 Sayı: 2, Manisa, Celal Bayar Üniversitesi  İ.İ.B.F.

[40] Al-i İmran: 110, Maide: 33, Hicr: 19, Rad: 4, İbrahim: 37, Enfal: 7.

[41] Al-i İmran: 110, Maide: 33, Tevbe: 29, Hicr: 19.

[42] Hadid: 6, 7.

[43] Baqara: 164,  İbrahim: 32, 33, Nahl: 12, 14, Hac: 65, Zuhruf: 13, 32, Casiye: 12, 13.

[44] Baqara: 26, 29, 36, Al-i İmran: 26, Rad: 4, İbrahim: 32, 33, Nahl: 12, 14, Hac: 65, Zuhruf: 13, 32, Casiye: 12, 13.

[45] Necm: 39, 41, Ahkaf: 19, Enbiya: 94, Kehf: 30.

[46] Nur: 35, 36, 37, 38.

[47] Baqara: 14, 86, 90, 175, Al-i İmran: 177, Tevbe: 9.

[48] Haşr: 7, Tevbe: 34, 35.

[49] Tevbe: 102, Enam: 146, Yunus: 24, Kehf: 45, Sad: 24.

[50] Âraf: 17, Sebe: 13, Hud: 17.

[51] İsra: 29, Furkan: 67, Kasas: 77.

[52] İsra: 30, Ankebut: 62, Rum: 37, Sebe: 36,  Zumer: 52, Şura: 12.

[53] Sad: 23.

[54] Al-i İmran: 64, 186, Enam: 14, 22, 23, 8, Âraf: 173, 195, Tevbe: 1.

[55] Nisa: 36.

[56] Hicr: 44.

[57] Enbiya: 79, Neml: 27, Ahzab: 36, Mumin: 68, Naziat: 5, Hicr: 44.

[58] Tur: 21.

[59] Baqara: 29, Âraf: 10, Rad: 3, İbrahim: 32, 33, 34, Vakıa: 63, 64, Mülk: 15.

[60] Baqara: 26, 29, 36, 164, Al-i İmran: 26, Rad: 4, İbrahim: 32, 33, Nahl: 12, 14, Hac: 65, Zuhruf: 13, 32,  Casiye: 12, 13.

[61] Haşr: 7, Tevbe: 34, 35.

[62] Joseph Schumpeter (1883-1950), “Theory of Economic Development “, 1934; “Capitalism, Socialism and Democracy” 1942.

[63] Joseph Schumpeter, (1883-1950), “Capitalism, Socialism and Democracy” 1942.

[64] Joseph Alois Schumpeter, 1911, The Theory of Economic Development

[65] Al-i İmran: 110, Maide: 33, Hicr: 19.

[66] Baqara: 261, Nahl: 69.

[67] Baqara: 25.

[68] Baqara: 253, Enam: 165, Fatır: 10, Mucadele: 11.

[69] Baqara: 275.

[70] Rad: 4, İbrahim: 37, Enfal: 7.

[71] Tur: 18, 22, Sad: 51, Duhan: 55.

[72] Hicr: 21, 2, Enam: 50,  Hud: 31, İsra: 100, Sad: 9, Tur: 37, 6, Mu’min: 49.

[73] Haşr: 7.

[74] Amartya Sen. Development as Freedom, Oxford: University Press. 1999.

[75] Prof.Dr. İ. Öner GÜNÇAVDI, “Çağdaşlaşma ve Muhafazakarlaşma”, 19.12.2014, (https://acikekonomi.com/2014/12/09/cagdaslasma-ve-muhafazakarlasma/, erişim tarihi : 11.04b2014)

 


ISLAM IKTISAT TEORISI - THE THEORY OF ISLAMIC ECONOMIC SYSTEM
1-ISLAM IKTISAT TEORISI VE TOPLUMSAL MEKANIZMALAR
2297 Okunma
2-BAŞLARKEN
777 Okunma
3-METOT
664 Okunma
4-BOLUM I - IKTISADI SISTEMLER VE ŞERIAT
657 Okunma
5-FAIZSIZ BANKACILIK - ŞERIAT KAPITALIZMI
564 Okunma
6-BOLUM - II / TARIHSEL YANILGILAR
542 Okunma
7-RIBA - BIR OZGURLUK DOLANDIRICILIĞI VE FAIZ ILIŞKISI
602 Okunma
8-TOPRAK ve MÜLKIYET - OZGUR TOPLUM IDEALI
548 Okunma
9-SADAKA - VERGI SISTEMI / KAMU MALİYESİ
626 Okunma
10-BÖLÜM III - ISLAM İKTİSAT TEORISI / Kurumsal Çerçeve
1359 Okunma
11-ZEKAT - IKTISADI YONETIM SISTEMI
531 Okunma
12-İNFAK - TASARRUF MEVDUATI
577 Okunma
13-KARZ-I HASEN / YATIRIM FONF VE KAMU SERMAYESI
553 Okunma
14-BOLUM-IV / IKTISADI PARAMETRELER VE UYGULAMA PERSPEKTIF
521 Okunma
15-İKTİSADİ FAKTÖRLER
751 Okunma
16-IKTISADI YONETIM SİSTEMİ - BANKA VE KURUMSAL YAPI
514 Okunma
17-KAYNAK VE YATIRIM YÖNETİMİ
484 Okunma
18-TOPRAK VE DOĞAL KAYNAKLAR - YONETIM ve SORUMLULUK
469 Okunma
19-URETM ve ISLETME
569 Okunma
20-FİYAT ANALIZI - ÜCRET , FİYAT, PARA
525 Okunma
21-TUKETIM
507 Okunma
22-SERBEST TICARET VE PIYASALAR
569 Okunma
23-YAPISAL ANALIZ - MAKRO ve MIKRO UNITELER UZERINDEKI ETK
492 Okunma
24-IKTISADI BUYUME VE TOPLUMSAL ETKILER
483 Okunma
25-IKTISADI DENGELER ve REFAH TOPLUMU
545 Okunma
26-IKTISADI EVRIM - DOGAL EKONOMIYE GECIS
488 Okunma
27-UYGULAMA PARAMETRELERI
542 Okunma
28-IKTISAT ve HUKUK
613 Okunma
29-DONUSUM VE YENI DUNYA DUZENI
549 Okunma
30-KAYNAKCA
665 Okunma