Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
ISLAM IKTISAT TEORISI - THE THEORY OF ISLAMIC ECONOMIC SYSTEM

472 Okunma
ASPxHyperLink

TOPRAK VE DOĞAL KAYNAKLAR - YONETIM ve SORUMLULUK
Sam Adian

Toprak ve

Doğal Kaynaklar

 

Yönetim ve Sorumluluk

 

 

 

 

Toprak ve doğal kaynaklar üzerinde mülkiyet yoksa ve bunlar  “yaşam hakkı” için tahsis edilmişse, bu kaynakların nasıl ve kim tarafından işletileceği sorusunun cevabını vermek gerekir. Elbette, burada sorumluluk topluma aittir. Ancak toplum, profesyonel bir organizasyon değildir. Bu nedenle, kaynakları verimli bir şekilde işletip süreçleri planlayabilecek bir profesyonel yapılanmaya ihtiyaç vardır. Yaşam hakkı girdilerinin sağlanması, hak sahiplerine aktarılması veya biriktirilmesi esnasında bu birikimlerin değerlendirilerek verimli hâle getirilmesi ve çoğaltılması, ancak profesyonel bir kurum tarafından yerine getirilebilir. Kaynakların devlet veya toplumun sorumluluğu altında olması, profesyonel uygulama açısından bir şeyi değiştirmez.

Mülkiyet tanımı çerçevesinde doğal kaynaklar, iki temel işleve sahiptir.

  1. Yaşam hakkı ihtiyaçlarının karşılanması
  2. Barınma ihtiyacının karşılanması

Her ikisi de temel insan hakkı olup değiştirilmesi veya ortadan kaldırılması mümkün olmayan ve mutlaka yerine getirilmesi gerekli olan haklardır. Buna göre zekât kurumu, etkin ve verimli planlama ile her iki hakkın karşılanmasını sağlamalıdır. Çünkü doğal kaynaklar, ekonominin iki temel parametresinden birisi olan mülkiyet ayağını oluşturmaktadır. Diğeri ise emektir. Mülk toprağa, emek ise insana aittir. Bunlar, sermayenin de asli unsurlarıdır.

Toprak ve Doğal Kaynak Yönetimi:

Zekât, bir kurum olarak yatırım organizasyonu ifade etmekle birlikte, toplumun tüm kesimlerinin katılımı ve iktisadi dönüşüm vasıtalarının tesis edilmesi için de görev üstlenmiştir. Bu açıdan doğal kaynakların işletilmesi ve yaşam hakkının tahsisinden de sorumlu olacaktır. Bu mânâda toplumun ilgili birimleri ile birlikte istatistiksel çalışmalar yaparak toprak reformunun gerçekleştirilebilmesi sürecinde belirleyici olacaktır. Kurum, bireysel kullanıma tahsis edilecek alanların belirlenmesi, tarım ve sanayi alanlarının ayrıştırılması ve doğal kaynakların işletilmesine dayalı uygulamaları doğrudan yürüterek hem kaynak planlaması yapabilecek hem de girdi ihtiyaçlarını tespit ederek üretim olanaklarının verimliliğini artırabilecektir.[1] Genel bir bakış açısıyla ilkeler, şöyle özetlenebilir:

1.    Genel Planlama: Her şey topraktan üretilir. Bu nedenle zekât kurumu, toprak planlaması yapmakla yükümlüdür. Kurum, bu yükümlülüğü, bireysel hakların yerine getirilmesini sağlayıp toprağın işletilebilir kısımlarının değerlendirmek ve kaynak planlaması yapmak suretiyle yerine getirir.

2.    Tarımsal Planlama: Tarım arazilerinin tahsisinden sorumlu olacak, verimlilik planlaması yaparak tarım için elverişli arazilerin ayrılmasını sağlayacak, ihtiyaç planlaması yapacak ve böylece tarım işletmelerinin hangi ürünlere yönelmeleri gerektiğini planlayabilecek ve üreticilerle bilgi paylaşımında bulunarak verimli üretimin gerçekleşmesine katkı sağlayacaktır.

3.    Üretim Planlaması: Sanayi alanları belirlenerek bu alanlarda yatırımlar gerçekleştirmek suretiyle âtıl arazileri değerlendirilmesi mümkün olabilecek ve bu alanlardan gelir sağlanabilecektir.

4.    İşletme: Kurum, doğal kaynakları toplum adına işletmekle yükümlüdür. Buradan elde edilecek gelir, havuzda değerlendirilerek hak sahiplerine haklarının ödenebilmesi sağlanacak ve henüz reşit olmayanların gelirleri tasarruf edilip işletilerek çoğaltılmış olacaktır.

5.    Konut Planlaması: Toprak planlaması ile konutlar için ayrılan alanlarda konut üretiminin gerçekleşmesini sağlayabilecektir. Bu şekilde sağlıklı ve planlı kentler ortaya çıkabilecektir.

Yani zekât kurumu, dengeli bölüşüm için gerekli olan tüm süreçlerden sorumlu olacaktır.[2] Bu meyanda kurum, bu planlamalarını verimlilik esasına göre yapmak ve uygulamakla yükümlüdür. Örneğin tarım için elverişli olan arazileri, yaşam hakkı için tahsis etmeyerek toprağın verimsizleşmesini önlemiş olacaktır. Ancak yaşam kaynaklarının tahsisi ve doğal kaynakların işletilmesindeki karar yetkisi devlete aittir. Zekât kurumu, bu bağlamda sadece uygulayıcıdır.

Doğal Kaynak İşletme Sorumluluğu:

Zekât kurumunun işletilmesinden sorumlu olduğu doğal kaynaklarla ilgili nasıl yatırım yapacağı önemlidir. Bu alanlardan elde edilecek olan gelirin tümüyle “yaşam hakkı” olarak ayrılması zorunludur. Prensip olarak doğal kaynakların işletilmesi sorumluluğu devlete aitse de devlet, bir kişi veya bir işletme olmadığından bu kaynakları işletemez. Fakat bu kaynaklar, kamu adına zekât kurumu tarafından işletilebilir.

Her şeyden önce, “yaşam hakkı” için tahsis edilecek olan doğal kaynakların tespit edilmesi gerekmektedir. Bu kaynaklar, üretim öncesi değer ifade etmiyor olmasına rağmen bölüşümü üretim ile mümkün olan yer altı ve yerüstü zenginlikleridir. Bu kaynakların işletilmesinde iki türlü yatırım ve işletme gereği ortaya çıkmaktadır.

1.    Doğal Kaynak Yatırımları:  Doğal kaynakların işletilebilir hâle getirilebilmesi için gerekli olan yatırımlardır. Zekât kurumu, vergi gelirlerinden sağlanacak olan fon ile bu yatırımları gerçekleştirir. Bu yatırımlar, madenler ve su gibi kaynakların işlenebilmesi için gerekli olan yol ve enerji gibi altyapı yatırımlarıdır.

2.    Doğal Kaynak İşletme Yatırımları: Zekât kurumu, yine kamu iştiraki ile altyapı yatırımları tamamlanmış olan kaynakların işletilmesini organize eder. Bu işletmeler “yaşam hakkı” için pay ödemek zorundadırlar. Bunun için:

a.    Toprak Payı: Toprak kirası olarak ödenmesi gereken pay, yaşam hakkının desteklenmesi ve karşılanması için tahsise dayalı kira.

b.    Girdi Payı: Bir işletme, kullandığı tüm doğal kaynaklar için “yaşam hakkı payı” ödemek zorundadır. Bu kaynaklar doğal olsa bile her bireyin bu kaynaklar üzerinde hakkı vardır. Dolayısıyla bir işletmenin bunlardan yararlanması, yaşam hakkı planlamasına bağlı olarak belirlenecek olan girdi payının nüfusa orantılı şekilde ödenmesi ile mümkün olur.

Yani, işletilecek olan kaynağın, örneğin elektrik üretiliyor ise elektriğin, girdi fiyatı belirlenmeli ve tüketim fiyatları da buna orantılı olarak hesaplanmalıdır.[3] Devletin nüfusa ve kaynakların miktarına göre orantılı olarak belirleyeceği girdi fiyatı, işletmenin girdi maliyeti olacaktır ve bu tümüyle yaşam hakkı için kamuya aktarılacaktır. Bundan sonra işletme, standart olarak üretim yapacaktır. Girdi maliyetlerine ve harcadığı emek miktarına göre fiyat belirleyecek; elde ettiği ürünü ekonomiye kazandıracaktır. Bu faaliyeti için de toprak kirası ve üretimi nispetinde vergi ödeyecektir.

Doğal kaynaklardan elde edilecek olan gelir, yani kamu payı, yaşam hakkı gereksinimlerinin periyodik olarak karşılanabilmesi için nüfusa orantılı olarak belirlenmelidir. Bu gelirlerin, toplumdaki her bireye eşit olarak bölüştürülmesi gerekmekte olup[4] oranı, toplumun ekonomik yapısı ve ihtiyaçlara göre belirlenmelidir. Niteliği uygun olan her üretim alanı için ayrı ayrı girdi payı, üretim alanının niteliğine göre devlet tarafından belirlenmelidir. Bunlar küçük miktarlar olacaktır ancak yaşam hakkının desteklenmesi asli zorunluluktur.

Bu kaynaklar, temelde, gıda ve barınma hakkı içindir. Yani bireyin çalışmaya başlayıncaya kadar veya işsiz olması hâlinde asgari düzeyde ihtiyaçlarını giderebilecek ve aç kalmamasını sağlayacak destekler ile her bireyin barınma hakkının karşılanabilmesi için konut edinmesini sağlayabilecek kaynakları oluşturacaktır. Sosyal gereksinimler ise vergi gelirlerinden karşılanacağı için bu kaynaklar ile ilgisi yoktur. Böylece birey, gelecek endişesi duymadan, sosyal statü edinmek ve daha iyi yaşam koşullarına kavuşabilmek için mücadele edebilir hâle gelecektir.

Kaynak (Girdi) Yönetimi:

Üretim için iki şey gereklidir: emek ve girdiler (hammadde). Aslına bakılırsa hammadde doğada zaten vardır; onun açığa çıkması da emek iledir. Yani, üretim için gerekli olan tüm girdiler, doğadan/topraktan elde edilir ve doğal olarak zaten mevcuttur.[5] Dolayısıyla üretim için gerekli olan şey, sadece “emek” olur. Toprak ve doğal kaynak yönetimi, aynı zamanda girdi kaynaklarının yönetimi anlamına da gelecektir. Bundan sonra üretimin gerçekleştirilmesi ve verimli hâle getirilmesi, kolaylıkla mümkündür. Fakat eğer girdiler belirli değilse, üretimde de önemli derecede olumsuz etkileri olacaktır:

a.   Hammadde üretiminin istikrarsızlığına neden olur. Çünkü hammadde üreten, gerek tarımsal üretici olsun gerekse doğal kaynaklardan elde edilen girdiler olsun, üretim çeşitliliğine göre üretimini tahminlere dayalı planlayacak ve buna göre üretim yapacaktır. Örneğin nişasta ihtiyacı varken tarımsal üretici, bunu bilmiyorsa tahmini bir tercihte bulunacak ve belki de nişasta üretimine yarayacak ürün yerine başka bir ürün üretecektir. Bu durum, kaynakların verimsizliğine neden olup[6] piyasada kıtlık yaratacağı gibi ürün fazlası oluşmasına da neden olacak ve istikrarsızlık doğuracaktır.

b.   Esnek girdiler, üretim verimliliği ve fiyatlar üzerinde de olumsuz etkiler yapar. İstikrarsızlık, maliyetlerin öngörülebilir olmasını önler. İşletme verimliliğini olumsuz etkileyeceği gibi, pazarı da olumsuz etkileyecek, dolayısıyla istikrarsız bir fiyat şekli de ortaya çıkacaktır. Bu durumda işletme, fiyat dengesini koruyabilmek için ya emeğin hakkından vazgeçmek zorunda kalır ve zarar eder.

Bu nedenle sistem, yönetilebilir olmalıdır. Yani sadece üretim olanaklarını geliştirmek ve verimli hâle getirmekle yetinmemeli,[7] aynı zamanda girdi kaynakları üzerinde de ciddi ve etkili planlamalar yapılarak girdi kaynaklarının istikrarlı olması sağlanmalıdır. Fazla üretim, talep bulamayacağı için boşa harcanan emektir. Çünkü üretim toprakta başlar[8] ve tüketicide son bulur. Bu ikisi arasındaki süreçlerin tümü yönetilebilir süreçlerdir:

1.    Süreç Planlaması: Bütün üretim süreçleri, topraktan başlamak üzere, nihai tüketiciye ulaşana kadar planlanmalı ve maksimum verimlilik hedeflenmelidir.

2.    Kaynak/Girdi Planlaması: Bir yandan yatırım geliştirilirken diğer yandan girdi kaynakları da geliştirilmeli ve ıslah edilmelidir.

3.    Bilgi Akışının Sağlanması: Planlama süreçleri için gerekli olan bilgiler, üreticiler ile zamanında ve etkin bir şekilde paylaşılmalı, üretim verimliliği korunmalıdır.

4.    Eşgüdüm/Senkronizasyon: Üretim ve sistem arasında koordinasyon sağlanmalıdır.[9] Sistem dışı üreticiler ile de bilgi paylaşımı sağlanmalı, onların da üretimlerini planlamalarına olanak verilmelidir. Çünkü nihayetinde onlar da, toplum için fayda üretirler ve bu nedenle ötelenemezler.

5.    Dengeli Büyüme: Bütün planlamalar, hacimsel olarak dengeli büyümeyi öngörmelidir. Verimlilik artışının tüketim artışı getireceği de hesaplanmalı ve üretim fazlası oluşturmadan dengeli bir artış gerçekleştirilmelidir. Böylece piyasa parametreleri de pozitif bir eğilim izleyecek; dolayısıyla istikrar sağlanacaktır.

Her ne kadar “yaşam hakkı” kaynaklarının sorumluluğu kamuya ait olsa bile, devletin işletme yeteneğinin olmayışı ve bunun için gerekli olan araçlara sahip olmaması ve kamunun bir kimse olarak hareket edemeyeceği gerçeği -sorumluluk ve hakların tespitine yönelik ilkesel kararlar kamunun/devletin yetki alanında kalmak şartıyla- sebebiyle işletme ve verimlilik planlaması, zekât kurumunun görevleri arasında yer almalıdır.  Zekât kurumu, bunun için gerekli olan araç ve olanaklara sahiptir. Doğal kaynak sorumluluğu, aynı zamanda iktisadi süreçlerin ihtiyaç duyduğu girdi kaynaklarının planlanabilmesine de zemin hazırlayacak ve böylece dengeli üretimin gerçekleşmesi sağlanmış olacaktır. Tüm aşamalar, “ilk girdi üretim noktası”ndan başlamak üzere planlı olarak yürütülmelidir; çünkü üretim fazlası, verimsizlik anlamına gelir ki bu da kaynakların boşa harcanmasıdır.

Kamu Yatırımlarında Sorumluluk:

Kamu yatırımlarının yapılması da zekât kurumunun sorumluluğu altında olmalıdır. Var olan işletmeler aracılığıyla altyapı yatırımları devletin olanaklarından sağlanan kaynaklar ile gerçekleştirilmelidir. Bu nedenle zekât sistemi aracılığı ile yapılan kamu yatırımları, toplum adına ve vergi kaynaklarından karşılanarak gerçekleştirilir. Bu yatırımlardan işletilmesi gerekenler, yine zekât sistemi tarafından işletilir ve bunlardan elde edilen gelir ise emek payı düşüldükten sonra devlete aktarılır. Böylece devletin zorunlu yatırımlar için vergilerden ayırdığı miktar, yine devlete geri dönmüş olacaktır.

Bugün açıkça bilinmektedir ki, daha ucuz ürün veya daha ucuz üretim, ancak daha düşük kalite ile gerçekleştirilebilir. Bu nedenle kamu yatırımlarının ömrü de kısadır. Oysa önemli olan bu yatırımların ne kadar uzun süre hizmet vermeye devam edeceğidir. Yapılan yollar, her yıl yenilenmek yerine teknolojinin izin verdiği en uzun süre boyunca dayanacak şekilde yapılmalıdır. Elbette bunun maliyeti yüksek olacaktır. Fakat uzun vadede, daha düşük seviyedeki bir yatırımdan çok daha ekonomik ve kazançlı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Böylece, devletin daha az harcama ile daha kalıcı eserler ortaya çıkarmasına zemin hazırlanmış olur. Bu nedenle fiyat değil, nitelik belirleyicidir.

Zekât kurumu, doğal kaynak yatırımları ve işletmesi ile altyapı yatırımlarının yerine getirilmesi için de faaliyet göstermelidir. Bu amaçla standartlar geliştirilmeli ve bu standartlara göre üretim yapılmalıdır. Her alanda verimlilik esastır. Gereksiz harcama önerilmediği gibi ekonomik olmayan harcama da yanlıştır. Öte yandan ulaşım ve altyapı, kamunun sorumluluğundadır ve vergilerden karşılanır. Üretilmiş olan mal ve hizmetlerden beklenen verimin elde edilebilmesi, sağlıklı ve etkin bir ulaşım ağının varlığı ile mümkündür. Ulaşım altyapısı olmayan bir üretim tesisi, hiçbir değer ifade etmez. Dolayısıyla üretim için ulaşım zorunludur.[10] Ancak vergi kaynakları da optimum verimlilik esasına göre harcanmak zorundadır.

Yetki Paylaşımı ve Verimlilik :

Devlet ve ekonomi birbirinden kesin olarak ayrılıyor ise her ikisinin de ortak varlık alanı olan toprak üzerindeki yetki ve tasarrufların nasıl paylaşılacağı meselesi önem kazanır. Tarihsel süreçte toprak ve toprak üzerindeki egemenlik hakkı nedeniyle verilen savaşlar ve sonuçları herkes tarafından bilinmektedir.

Günümüz dünyasında da egemenliğin bayraklaştırıldığı alan, yine topraktır. Fakat toprak üzerindeki egemenlik devlete ait gibi görünse de toprağın bir mal olarak kabul edilmesi ile birlikte devlet, bu egemenliğini sermaye ile paylaşmak durumunda kalmıştır. Böylece krallık döneminden sonra geniş toprak sahipleri ortaya çıkmış; bunlar sahip oldukları gücü kullanarak devlet gibi egemen bir güç hâline gelmişlerdir.

Egemenliğin nasıl paylaşılacağından daha önemli olan toprak ve doğal kaynaklardan nasıl yararlanılacağıdır. Çünkü toprak, kimseye ait değildir.[11] Devlet, yani kamu, sadece toprak üzerindeki hakları gözetmek ve yerine getirmekle yükümlüdür. Bu sahip olma hakkı tanımaz; ama buradan bir yetki doğar. Buna göre toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki tasarruf yetkisi, kamuya aittir. Kamu, yani devlet mekanizması, ilkeler ve yasalar çerçevesinde doğal kaynakların işletilmesini sağlayarak bireye ait hakları karşılar.

Ancak iktisadi yönetim sistemi de kamuya aittir, yani halk organizasyonudur. İktisadın silahlı güçleri yoktur; ama kamu organizasyonudur. Yani devlet kadar tasarruf hakkına sahip olmalıdır. Böyle olunca toprak ve doğal kaynaklar üzerinde yetki paylaşımı da, olması gereken bir mesele hâline gelir. Çatışma yoktur, toplumda asıl olan barıştır. Dolayısıyla her iki kurumun ayrı ayrı hangi yetkileri hangi alanlarda kullanacağı ve sorumluluklarının ne olacağı ile buradan elde edilecek olan fayda veya gelirin nasıl paylaştırılacağı önemlidir. Bu bağlamda toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki tasarruf yetkisini ikiye ayırmak gerekmektedir.

A.   Devlete Ait Yetki ve Sorumluluklar[12]:

Genel olarak toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki tasarruf yetkisi, toplumun diğer kamu organizasyonlarına aittir. Bu yetki, toprak üzerindeki bireysel hakların korunması ve hak sahiplerine verilmesi; bu kaynaklardan elde edilecek gelirin paylaşımı ve hak sahiplerine ulaştırılması gibi temel uygulamalara ait yetkilerdir.

1.    Yaşam Hakkı Tahsisi[13]: Toprak, herkese aittir ve temelde yaşam hakkı içindir. Toplumdaki her bireyin toprak üzerinde eşit miktarda hakkı vardır. Bu nedenle yaşam hakkı tahsisi iki türlüdür:

a.    Yaşama ve Barınma[14]: Her birey üzerinde yaşayacağı ve barınabileceği kadar toprak hakkına sahiptir. Bu, hayatı boyunca kendisine ait olacak ve asla elinden alınamayacak bir haktır. Bu hakkın karşılanabilmesi için gerekli planlamayı yapmak ve bu amaçla ayrılmış olan topraklardan bireye tahsis etmekle devlet yükümlüdür. Bu planlamayı iktisat kurumu ile birlikte verimlilik planlamasına göre yapar ve tahsis eder. Bedelsiz bir tahsistir bu. Herhangi bir vergi/kira söz konusu değildir.

b.    Kaynak Tahsisi[15]: Sadece barınma ve yaşam alanına sahip olmak insanın yaşaması için yeterli değildir. Aynı zamanda insanın diğer ihtiyaçlarını karşılayabilecek olanakların da geliştirilmesi gerekir. Ne var ki her zaman bu olanaklardan insanlar tümüyle yararlanamazlar. Ama yararlanamayanların da yaşamaya hakları vardır. Bu nedenle devlet, üretim için toprak ve işletilmek üzere doğal kaynaklar tahsis eder.[16] Devlet, bu tahsis sonucu elde edeceği geliri yaşam hakkı olarak ayırmak ve hak sahiplerine ulaştırmakla yükümlüdür. Toprak payı olarak kira alır ve bu geliri hak sahiplerine ulaştırır.

2.    İşletme Tahsisi[17]: Her türlü üretimin temel girdisi toprak ve doğal kaynaklardır. Yani her şey, topraktan üretilir. Dolayısıyla toprağı işletebilmek ve doğadaki olanaklardan tümüyle yararlanabiliyor olmak gerekir. Bu nedenle devlet, barınma ve konut alanları dışında kalan verimli araziler ile doğal kaynakları işletilmek üzere tahsis eder. Bu alanları kullananlardan yaşam hakkı payı olarak kira, üretimden dolayısıyla da vergi alır.[18] Devletin temel görevi, toprak ve doğal kaynaklardan maksimum seviyede yararlanmayı sağlamaktır. Bu tahsisler de iki türlüdür:

a.    Tarımsal Üretim ve Tesis: Tarım için elverişli olan arazilerin planlanması yapılır ve bu alanlar, tarımsal üretime tahsis edilir. Tarım için elverişli olmayan araziler ise, yine planlama yoluyla işletmelere tesis kurmaları amacıyla tahsis edilir. Her iki tahsisten dolayı kira, üretimden ise vergi alınır.

b.    Girdi Kaynaklarının Tahsisi: Toprakta ayrıca işletilmesi gereken girdi kaynakları vardır. Bu kaynakların işletilmesi ve faydanın çoğaltılması gerekir. Bu amaçla devlet, doğal kaynakları işletilmek üzere tahsis eder. Bu tahsis sebebiyle toprak payı olarak kira ve üretimden ise vergi alır.

Buna göre, toprak ve doğal kaynaklar üzerindeki planlama ve tahsis yetkisi, tamamen devlete aittir. Devlet, hak sahiplerine hakkını vermek ve kaynakların işletilmesini sağlayarak faydayı çoğaltmakla yükümlüdür. Bu kaynaklardan elde ettiği gelirlerin iki ayrı harcama alanı vardır:

1.    Tahsisten Dolayı Kira Geliri[19]: Toprak ve doğal kaynakların tahsisinden elde edilecek olan gelir, tamamen hak sahiplerine aittir. Bunun üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisi yoktur. Elde edilen tüm gelir, toplumdaki her bireyin yaşam hakkı içindir ve başka alanlarda harcanamaz. Burada bir ihtiyaç söz konusu değildir, çünkü herkes eşit hakka[20] sahiptir ve bu kaynaklar ile bireyin yaşamı, garanti altına alınmış olur.[21]

2.    Vergi Gelirleri[22]:  Vergi gelirlerinin harcama yerleri de bellidir. Sosyal devletin varlığını sürdürmesi ve toplumsal ilerlemeyi sağlaması zorunludur. Bu amaçla vergi kaynakları, toplumsal ilerlemeye katkı sağlayacak olan her türlü faaliyet, güvenlik, altyapı, sosyal hizmet, sağlık, eğitim, bilim, araştırma gibi, vergi başlığı altında açıkça ifade edilen ve ilkeleri belirlenen temel alanlarda harcama zorunluluğu vardır ve bunlar belirlenmiştir.

Toplumda, fiziki yetersizlik sonucu bakıma muhtaç hâle gelenlerin veya yaşlı olanların bakımı da, bu kaynaktan karşılanır. Bu zaten devletin bir zorunluluğudur.

B.    Zekât Kurumuna Ait Sorumluluklar[23]:

Toprak ve doğal kaynakların tahsis yetkisi ve bu kaynaklardan elde edilecek olan gelirlerin hangi alanlarda kullanılacağı devlete ait olmakla birlikte iktisadi yönetim sorumluluğu devletin değildir. Yani kaynakları işletme, bu işletmeler yoluyla faydayı çoğaltma[24] ve toplumsal refahı sağlama görevi devletin değil; iktisadi yönetim mekanizması olan zekât kurumunun görevidir. Bu amaçla zekât kurumunun iki faaliyet alanı ortaya çıkar:

1.    Altyapı İşletmeleri: Devletin sorumluluğunda olan altyapı hizmetlerinin yerine getirilmesi için gerekli olan işletmeleri oluşturmak ve devletin planlamasına bağlı olarak bu yatırımları gerçekleştirmekle yükümlü olacaktır. Çünkü devlet, bir işletme veya işletmeci değildir. Altyapı yatırımları devletin sorumluluğunda ve vergi kaynaklarından karşılanması gereken bir faaliyettir, ancak bu faaliyetler için gerekli üretimi yapmak zekât kurumunun yetki ve sorumluluğundadır.

2.    Üretim İşletmeleri: Doğal kaynaklardan başlamak üzere, yarı mamul, mamul veya hizmet üretimi yapan her türlü işletme ve üretim sorumluluğu zekât kurumuna aittir.[25] Bu nedenle zekât kurumu, yaygın ve etkin planlamaları yapmak, kaynakları belirlemek ve değerlendirmek üzere işletmek, buradan ürün elde etmek ve faydayı bölüştürmekle yükümlüdür. Bu amaçla yatırımları gerçekleştirmesi ve bu yatırımlar için gerekli olan kaynağı sağlaması gerekmektedir. Bu kaynağın nasıl elde edileceği de bellidir.

Üretim araçlarının sahibi halktır ve dolayısıyla kaynak da halka aittir. Yani işletmeler de toprak gibi kimseye ait değildir. İşletmelerden elde edilen fayda üzerinde yararlanma hakkı vardır; ama bu hak eşit değildir. Emeğe veya emek birikim miktarına göre değişmektedir. Bunun için bazı temel ilkeler ortaya çıkmaktadır:

a.    Kaynak Planlaması[26]: Üretim sürecinde, doğal kaynaklardan başlamak üzere üretim olanaklarının planlanması ve yatırımların yaygınlaştırılması esastır.  Merkezi planlamaya tâbi olmakla birlikte yatırımlar bölgesel, yani yereldir. Dolayısıyla kaynaklar en verimli şekilde uygulanabilir hâle gelecek ve istihdam yaygınlaşmış olacaktır.

b.    Genel Planlama[27]: Verimlilik planlaması, zekât kurumunun görevidir. Bu nedenle kurum, devletin tahsis planlaması yapabilmesi için genel verimlilik haritasını çıkarmak ve tahsis edilecek alanları belirlemekle yükümlüdür. Bunlar, konut ve yaşam alanlarının belirlenmesi, verimli arazilerin ve doğal kaynakların tespiti ile devletin hangi alanları hangi amaçla tahsis edeceğinin sağlanmasından ibarettir.[28]

Devlet ve zekât kurumu arasındaki yetki ve sorumluluklar, net olarak belirlendikten sonra, yetki karmaşasının veya çatışmasının nasıl giderileceği sorunu gündeme gelir. Gerçekte bir yetki karmaşası değil çıkar paralelliği vardır. Çünkü:

1.    Devlet Kurumu (Toplumsal Mekanimalar)[29]: Devlet tahsis yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Zekât kurumu planlamasını[30] devletin tahsis etmekle yükümlü olduğu alanları dikkate alarak yapmak zorundadır. Ama devlet hangi alanların hangi amaçla değerlendirileceğini bilemez. Bunu yapmak da zekât kurumunun görevidir.

2.    Zekât Kurumu[31]: Planlamaya göre kaynakların değerlendirilmesi, üretim ve yatırım kararlarının alınması ve uygulanması zekât kurumunun görevidir. Böylece kaynakların verimli kullanımı ve üretim olanaklarının yaygınlaştırılması sağlanmış ve dolayısıyla yaygın refah oluşmuş olacaktır.

Yani devlete ait olan sorumluluk alanlarına göre zekât kurumu planlamayı yapar ve devlet de buna göre tahsisleri gerçekleştirir; toprak payı olarak da kira alır. Zekât kurumu ise bu planlamaya göre yatırımlarını yapar ve üretimi gerçekleştirir. Üretim gerçekleştiğinde ise devlete vergi öder. Üretim çoğaldıkça devletin vergi gelirleri de çoğalır.

Metindeki bazı ifadelerden yola çıkarak geleneksel açıdan tahsis ve vergi miktarlarına yönelik çeşitli oranlamalar getirilmiştir. Fakat bu çok doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü evrensel bir metnin değişen zaman ve şartlara göre değişmesi gereken uygulamalara ilişkin kesin hükümler vermesi mantıklı değildir. Kaldı ki bu tür ifadeler, emir kipiyle söylenerek bir zorunluluk hâline getirilmiş değildir. Dolayısıyla söz konusu ifadeler, ilkesel olarak uygulamanın nasıl olacağını açıklar. Verginin ne kadar alınacağı ve toprak kirasının ne miktarda talep edileceğini belirlemek tamamen nüfus, ihtiyaçlar gibi değişken şartlara bağlıdır.

Buna göre, çıkar paralelliğine dayalı sistem şu şekilde işleyecektir:

*Yetki ve Sorumluluk Dağıımı

Referans metin, uygulamanın nasıllığını, ortalama olarak hangi oranlamalarda en az veya en çok vergi veya kira talep edileceğini gösterir. Kesin olarak bu miktarda alınması gerektiğini göstermez. Çünkü örneğin devletin ihtiyaçları toplam üretimden % 10 vergi almasını gerektiriyorken % 25 oranında vergi alması demek, bütçe fazlasının oluşması demektir. Devlet, bu parayı niçin almalı ve nereye harcamalıdır? Öte yandan ihtiyaçtan fazla vergi talep etmek doğrudan üretim maliyetlerini etkileyecek bir faktördür. Bu da gelir dengesini olumsuz yönde etkiler. Devletin dengeyi bozma yetkisi yoktur. Harcama alanı olmayan bir vergi talep etmek, sadece istikrarı etkileyecek bir unsur olur. Çünkü devlet, topladığı vergileri harcamak zorundadır.[32] Bunları biriktiremez, dolayısıyla ihtiyacından fazla vergi talep edemez.

Devletin halka para dağıtmak gibi bir görevi de yoktur. Çünkü devlet, sahip olduğu kaynakları halktan temin eder. Yaşam kaynakları ve diğer ihtiyaçlara ait kaynaklar bellidir ve sorumluluk halka ait değildir. Devlet bu kaynakların verimli bir şekilde işletilmesini sağlamakla yükümlüdür. Eğer devlet görevini yapmıyor veya eksik yapıyorsa, bunun sorumluluğunu halka yükleyemez.

Sonuç olarak devlet kurumu ile iktisat kurumu arasında herhangi bir çatışma veya karmaşa yoktur. Tamamen çıkar paralelliğine dayanan ve temel hedefi toplumun mutluluğu olan faaliyetlerde sorumluluk paylaşımından doğan yetkinin kullanılması ile faydanın çoğaltılması hedeflenmiştir. Çünkü kimin hangi kaynaktan yararlanacağı, hangi kaynakların nasıl değerlendirileceği ve bölüşüleceği açıkça bellidir.

Vergi Sorunu :

Devlet ve ekonomi kavramları yan yana geldiğinde hep bir vergi sorunu ortaya çıkmıştır. Gerek klasik iktisat anlayışı ve gerekse şeriatın bu konudaki öngörüleri, geçmişten günümüze değin tartışmalı olmuş bir konudur. Özellikle “Niçin vergi alınmalıdır?” sorusuna verilen cevaplarda çıkar paralelliği dikkat çeken bir noktadır.

Tarihsel süreçte krallıklardan sanayi devrimine ve modern devlet anlayışına ulaşıncaya kadar bütün dönemlerde vergi, bir sorun hâline gelmiştir. Krallık dönemlerinde ve öncesinde, silah zoruyla ve keyfi olarak vergi toplanırdı. Daha sonra bu durum, kabul edilemez hâle gelmiş ve vergi belli kurallara bağlanmaya çalışılmıştır. Modern devlet anlayışının ortaya çıkması ile vergi, devletin varlığının bir nedeni kabul edilmiş ve vergi yükümlülüğü, bir vatandaşlık görevi sayılmıştır.

Genel olarak devlet-toplum ilişkisi çıkar paralelliğine dayanmaktadır. Toplum, devletten bazı hizmetleri yerine getirmesini istemekte ve bunun karşılığında da vergi ödemektedir. Ancak buradaki sorun verginin hangi alanlarda nasıl harcandığına ilişkin ortaya çıkmaktadır. Devletin vergi toplamaya ayırdığı insan ve araç, vergi gelirlerinin büyük bir bölümünü harcamasını gerekli hâle getirmektedir. Bu durum, yetersiz vergi gelirlerine neden olmakta ve halka yüklenen vergi yükü artmaktadır. Bu durum, hemen hemen bütün toplumlarda aynıdır. Günümüz dünyasında vergi ile ilgili ortaya atılan iktidar ve faydalanma teorileri zaten bilinmektedir ve bunlar, bizim konumuz değildir.

İslam hukuku (şeriat) açısından getirilen kurallar ve vergi türleri, daha çok yoruma dayalıdır. Ayrıca bunlar, geleneksel uygulamaların bir türevi olarak karşımıza çıkmaktadır ve nimet-külfet ilişkisine dayanmaktadır. Geleneksel İslami vergi anlayışının öşür, haraç, cizye ve zekât gibi kavramlar etrafında şekillendiğini, çoğunlukla tarihsel süreçteki yorum ve gereksinimlerden doğduğunu söylemek yanlış olmaz. Uygulamalar ne olursa olsun vergi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki “Niçin vergi ödenmelidir?” sorusunu sorabilmek için öncelikle “Niçin devlet olmalıdır?” sorusunun cevabını verebiliyor olmak gerekir.

Devlet, silahlı güce sahip ve her dilediğini yaptıran bir organizasyon mudur, yoksa devlet sorumlulukları olan ve temelde bu sorumluluklarını yerine getirmek için yapılanmış bir halk organizasyonu mudur? Devletin silahlı güçlere sahip olması, onun güçlü ve egemen bir oluşum olduğu izlenimini doğurabilir; ama devlet, temelde halkın bazı ihtiyaçlarını gideren bir hizmet organizasyonundan başka bir şey değildir. Ne var ki, toprak ve doğal kaynaklar üzerinde mülkiyet hakkının olmayışı, devletin egemenliği altındaki toprakların sahibi olmadığı sonucunu doğurur. Eğer devlet, mülkün sahibi değilse harcamalarını, hizmetlerini veya sorumluluklarını hangi gelir kaynaklarından karşılayacaktır?[33]

İşte asıl mesele, burada yatmaktadır. İslam iktisadı açısından kamu organizasyonları, görev ve sorumluluklarına göre ayrılmaktadır.  Bunlardan biri devlettir, diğeri ise iktisadi yönetim sistemidir. Devlet, sosyal hizmetlerin ve toplumun ilerlemesine katkı sağlayacak, halkın güvenliğini garanti edecek sorumlulukları üstlenir ve bunun karşılığında vergi alır. İktisadi yönetim sistemi ise, ekonomik faaliyetlerin tümünden sorumludur ve sorumluluklarını bu çerçevede yerine getirir; faydayı çoğaltmak suretiyle vergi ödenmesini sağlar. Vergi de, bu iki yetki arasında ortaya çıkan fayda üzerinde söz konusu olmaktadır. Gerçekte tamamen çıkar paralelliğine dayanan bir ilişki sonucu, vergi söz konusudur.[34] Buna göre kaynakların genel dağılımı şu şekildedir:

Tahsisler

Doğal Kaynaklar

Yaşam hakkı için Kamu Maliyesi

Üretim

Doğal kaynaklar

Yaşam Hakkı payı için Kamu Maliyesi

Üretim

Üretim Vergisi

Genel Hizmetler için Kamu Meliyesi

Üretim

Kâr

İştirak Payı için Zekat Kurumu

İlkesel olarak vergi, sadece ve sadece “üretim yoluyla elde edilmiş olan mallar”dan alınabilir. Gelir vergisi, sermaye vergisi veya benzeri vergilendirme türleri, referans metinde (Kur’an) yer almaz. Üretim vergisi, çeşitleri olmakla birlikte, sadece üretimden alınabilir. Buna göre, iki ana kalemde vergilendirme vardır.

a.    Üretim Vergisi: Her şeyin kaynağı topraktır. Dolayısıyla bütün üretim topraktan elde edilen fayda ile gerçekleşir. Toprak ise, kimseye ait değildir. O hâlde toprakta ve dolayısıyla topraktan elde edilen girdiler ile yapılan üretimde kamunun payı vardır.

b.    Toprak Tahsisinden Kira:[35] Toprak herkese aittir. Öyleyse toprağın tahsis edilmesi yoluyla oradan fayda temin edeceklerin veya üretime olan katkısı sebebiyle yaşam hakkı payının ödenmesi gerekir. Bu da toprak kirasıdır.[36]

Miktar sorununa yönelik de çok fazla tartışma vardır. Bu tahsis ve üretimden elde edilecek fayda üzerinde ne kadar, yani hangi oranda vergi veya kira alınacağı hep tartışma konusu olmuştur. Ne var ki tarihsel süreçte, oranlama ve miktarlarda ortaya çıkan değişiklikler genellikle referans metne dayalı şekilde belirlenmemiştir. Öşür, ganimet, fey gibi kavramlara dayanılarak ortaya atılan vergiler, metnin öngördüğü uygulamalar değildir. Ayrıca ganimet ve fey, net olarak tanımlanmış, nitelikleri ve sonuçları belirlenmiş olan kavramlardır; bunların vergi ile ilgisi yoktur.

Gerçekten de metin vergi hakkında net bir oran getirmez. Bu konudaki bazı ifadelerden yola çıkarak paylaşımın miktarı ve niteliği üzerinde yapılan yorumları bir yana bırakıp ilkesel olarak bazı prensiplerin varlığını kabul etmek gerekir:

1.    Vergi gelirlerinin hangi alanda ne kadar harcanacağı, ihtiyaçlara göre devlet tarafından belirlenir.[37] İhtiyaçlar, nüfusa bağlı olarak harcamaların planlanması ile ortaya çıkar.

2.    Maldan, yani üretim sonucu elde edilmiş olan maldan, hangi oranda vergi alınacağı, nüfusa bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçlara göre belirlenir.[38]

3.    Toprak ve doğal kaynak tahsisinden alınan pay, yani toprak kirası ve girdi payı tercihli bir vergidir. Yani devletin vergi olarak topladığı ve harcamak zorunda olduğu alanlara tahsis edilecek bir gelir değil; tamamen yaşam hakkı kaynağı olarak ayrılması ve harcanması gereken bir gelirdir.[39]

4.    Kaynak ıslahı ve ekonomiye kazandırma faaliyetleri sonucunda kaynakların kullanılabilir hâle getirilmesinden doğan kamu payı, tahsis ve vergi payından fazladır ve girdi payı olarak yaşam hakkı için belirlenmeli ve ödenmelidir.[40]

Öte yandan vergi ile ilgili olarak ilkesel oranlama getirmek mantıklı da değildir. Çünkü sürekli gelişen bir dünyada ihtiyaçların hangi düzeyde gerçekleşeceği ve bunun için gerekli olan kaynak miktarının ne olacağını önceden belirlememiz anlamında gelir ki bu da vergi gelirlerinin fazla veya eksik olmasına sebep olur. Devlet, sadece ihtiyaçları kadar vergi alabilir. Eksik vergi ise devletin hizmetlerini yerine getirememesine neden olur. Her iki durum da, kabul edilebilir değildir. Buna bağlı olarak toplumsal ihtiyaçların miktarı, üretim olanaklarının gelişmesi ve elde edilen fayda ile doğru orantılı gelişmez. Üretim çoğaldıkça vergi miktarı da çoğalacaktır. Ekonominin temel hedefi, üretimi yaygınlaştırma ve istihdamı gerçekleştirmekle birlikte fayda üretmek olduğuna göre, çoğalan faydadan doğan kamu payındaki artış, kamu ihtiyaçlarından fazla hâle gelir.

Böyle bir durumda, gelir fazlasının fakir ve yoksullara dağıtılması gerektiği gibi fikirler ortaya atılabilir; ancak İslam iktisadı açısından ilkesel olarak toplumda fakir veya yoksul yoktur. Herkesin, birey olarak varoluştan kaynaklanan hakları vardır ve toplum zaten bu hakları karşılamak için gerekli olan potansiyele ve kaynaklara sahiptir. Dolayısıyla vergi fazlalığının oluşması, böyle bir amaç gerekçesiyle mazur gösterilemez.

Kaldı ki vergi çeşitliliği vardır; ancak üretim dışı vergilendirme yoktur. Bu çerçevede gelir vergisi veya buna bağlı olarak getirilen nisab miktarları gibi uygulamalar da meşru değildir. Çünkü üretim araçlarının tümü halka aittir. Dolayısıyla üretimden alınan vergi, halktan alınmış vergidir. Üretime emeği ile katılanlar doğrudan, emek birikimi ile katılanlar ise dolaylı olarak iştirak paylarına düşen gelirden vergi ödemiş olurlar. Yani toplumdaki herkes, vergi ödemiş olur. Dolayısıyla halktan fazla vergi alıp yine geri halka dağıtmak dengelerin bozulmasına neden olur ve bu yüzden kabul edilemez. Öte yandan metinde yer alan bazı örneklerdeki oranlar, sadece vergi alt ve üst limitleri olarak anlaşılabilir belki; ancak bu da bir zorunluluk değildir.

Devletin kaynaklardan elde ettiği gelirlerden “yaşam hakkı” için ayrılacak olanlar net olarak bellidir ve devletin bunlar üzerinde tasarruf yetkisi yoktur. Devletin vergi gelirlerinde, hangi kademede ne tür tasarruf yetkilerinin olduğu veya bu gelirlerin harcanmasına kimin karar vereceği ayrı bir meseledir. Devlet, kendi organizasyonu içerisinde yetki ve sorumlulukları da paylaşmış olmalıdır. Dolayısıyla hangi alandan ne kadar vergi alınacağı ve buradan elde edilen gelirin nasıl harcanacağı iktisadın değil; siyasetin konusudur. İlkeler belli olduğuna göre uygulamalardan doğan hukuk da bellidir ve uygulama da buna göre yapılmalıdır.  Buna göre:

Tahsis Gelirleri : Doğal kaynak ve toprak tahsisleri ile bu kaynaklardan alınan paylar sadece yaşam hakkı için ayrılır ve toplumdaki her bireye eşit olarak bölüştürülür. Burada bireyin zengin veya çalışıyor olması yaşam hakkı üzerinde etkili değildir. Bu bireyin doğal hakkıdır ve bölüşümden pay alır.

Vergi Gelirleri : Sadece üretimden vergi alınabilir. Dolaylı vergiler veya varlık vergileri söz konusu değildir ve vergiler tüm kamu hizmetleri, genel hizmetler, bilimsel araştırmalar ve altyapı için harcanır. (Sosyal hizmetler, sağlık, eğitim gibi alanlar da kamu hizmetleridir) Yani toplumsal mekanizmaların tümü vergi kaynaklarından desteklenir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Baqara: 29, 168,  Maide: 88,  Âraf: 31, 32.

[2] Necm: 22, Zariyat: 4.

[3] Örneğin su kullanılarak üretilen elektriğin bir ürün olduğu ve üretimi için zaten toprak veya doğal kaynak kirası ödendiği gerekçesiyle elektrik üzerinde ilave bir pay olmadığı düşünülebilir. Bize göre, doğal kaynak yatırımları vergi kaynaklarından yapılmalıdır ve ürün üzerinde de yaşam hakkı payı vardır. Dolayısıyla elektriğin ilk üretim maliyeti içerisinde yaşam hakkı payı da hesaplanmış olmalıdır.

[4] Nahl: 71-76, Rum: 20, 25.

[5] Baqara: 29, Âraf: 10, Rad: 3, İbrahim: 32, 33, 34, Vakıa: 63, 64, Mülk: 15.

[6] İsra: 29, Furkan: 67, Kasas: 77.

[7] Baqara: 29, 44, 168,  Maide: 88,  Âraf: 31, 32.

[8] Tevbe: 128, İbrahim: 6, Neml: 26, Şura: 4.

[9] Kehf: 27.

[10] İbrahim: 32.

[11] Baqara: 107, Al-i İmran: 26, 189, Maide: 17, 18, 40, Nur: 42, Tevbe: 116.

[12] Hadid: 6, 7.

[13] Baqara: 26, 29, 36, 1764, Al-i İmran: 26, Rad: 4, İbrahim: 32, 33, Nahl: 12, 14, Hac: 65, Zuhruf: 13, 32, Casiye: 12, 13.

[14] Necm: 39, 41, Ahkaf: 19, Enbiya: 94, Kehf: 30.

[15] Baqara: 164,  İbrahim: 32, 33, Nahl: 12, 14, Hac: 65, Zuhruf: 13, 32, Casiye: 12, 13.

[16] Baqara: 22, 29, Hadid: 7, Haşr: 7.

[17] Nur: 35, 36, 37, 38.

[18] Baqara: 196, 263,  Nisa: 114, Tevbe: 103, Mucadele: 12.

[19] Kaf: 11, 42.

[20] Baqara: 29, 107, Haşr: 7, 8.

[21] Haşr: 7, İbrahim 32.

[22] Tevbe: 60.

[23] Baqara: 110, Rum: 39.

[24] İsra: 29, Furkan: 67, Kasas: 77.

[25] Baqara: 36, Al-i İmran: 14, 185, Âraf: 7, Tevbe: 79, Rad: 17, 26, Nahl: 14, 80, Hac: 65, Lokman: 20, Zuhruf: 13, Casiye: 12, 13 Haşr: 6, 7, 8, Ahzab: 27.

[26] Furkan: 48, 49.

[27] Âraf: 58.

[28] Haşr: 7, 8.

[29] Baqara: 36, İbrahim: 35, 126, Neml: 91, Tin: 3, Fatır: 9.

[30] Baqara: 36, 107, Al-i İmran: 180, Haşr: 6, Hadid: 4, 5.

[31] Âraf: 58, İbrahim: 35, Nahl: 7, Fatır: 9, Zuhruf: 11, Kaf: 11.

[32] Baqara: 22, 168, 267, Al-i İmran: 180, Hadid: 4, 11.

[33] Bize göre “Devlet” kavramı yeniden tanımlanmalı ve şekillendirilmelidir. Bize göre “siyasal bir organizasyona dayalı kurumlar” şeklinde anlaşılması mümkün değildir. Çünkü devleti oluşturan kurumların tamamı profesyonel-nitelikli kurumlar olmalıdır. Yani uzmanlık işidir. Halk ise kimin uzman olup olmadığına karar verecek durumda değildir. Dolayısıyla gerek devlet kavramı ve gerekse devlet yönetiminin şekillenmesine yönelik uygulamaların yeniden tarif edilmesi zorunludur. Siyaset kurumu genel kamu organizasyonlarının bir parçası değildir ve zaten gereği de yoktur. Biz bu çalışmada “devlet” kavramını, iktisadi yönetim sistemi dışında kalan toplumsal mekanizmaların tümünü ifade etmek amacıyla kullanıyoruz.

[34] Nisa: 85

[35] Baqara: 267, Enam: 141.

[36] Elektrik, su gibi doğal kaynaklara dayalı altyapı hizmetleri ile tarımsal üretimde de gerekli olması halinde yaşam hakkı payı alınabilir. Bu pay, ihtiyaca göre oransal olarak belirlenir ve sadece yaşam hakkının karşılanmasında kullanılır. Üretim maliyetini önemli oranda etkilemeyecek küçük miktarlarda olmalıdır

[37] Tevbe: 29, 58.

[38] Tevbe: 103.

[39] Baqara: 267.

[40] Enfal: 1, 41, 69, Fetih: 20, Haşr: 6, 7.

 


ISLAM IKTISAT TEORISI - THE THEORY OF ISLAMIC ECONOMIC SYSTEM
1-ISLAM IKTISAT TEORISI VE TOPLUMSAL MEKANIZMALAR
2304 Okunma
2-BAŞLARKEN
783 Okunma
3-METOT
667 Okunma
4-BOLUM I - IKTISADI SISTEMLER VE ŞERIAT
662 Okunma
5-FAIZSIZ BANKACILIK - ŞERIAT KAPITALIZMI
567 Okunma
6-BOLUM - II / TARIHSEL YANILGILAR
545 Okunma
7-RIBA - BIR OZGURLUK DOLANDIRICILIĞI VE FAIZ ILIŞKISI
605 Okunma
8-TOPRAK ve MÜLKIYET - OZGUR TOPLUM IDEALI
552 Okunma
9-SADAKA - VERGI SISTEMI / KAMU MALİYESİ
628 Okunma
10-BÖLÜM III - ISLAM İKTİSAT TEORISI / Kurumsal Çerçeve
1375 Okunma
11-ZEKAT - IKTISADI YONETIM SISTEMI
535 Okunma
12-İNFAK - TASARRUF MEVDUATI
582 Okunma
13-KARZ-I HASEN / YATIRIM FONF VE KAMU SERMAYESI
555 Okunma
14-BOLUM-IV / IKTISADI PARAMETRELER VE UYGULAMA PERSPEKTIF
524 Okunma
15-İKTİSADİ FAKTÖRLER
757 Okunma
16-IKTISADI YONETIM SİSTEMİ - BANKA VE KURUMSAL YAPI
521 Okunma
17-KAYNAK VE YATIRIM YÖNETİMİ
487 Okunma
18-TOPRAK VE DOĞAL KAYNAKLAR - YONETIM ve SORUMLULUK
472 Okunma
19-URETM ve ISLETME
573 Okunma
20-FİYAT ANALIZI - ÜCRET , FİYAT, PARA
528 Okunma
21-TUKETIM
510 Okunma
22-SERBEST TICARET VE PIYASALAR
571 Okunma
23-YAPISAL ANALIZ - MAKRO ve MIKRO UNITELER UZERINDEKI ETK
494 Okunma
24-IKTISADI BUYUME VE TOPLUMSAL ETKILER
488 Okunma
25-IKTISADI DENGELER ve REFAH TOPLUMU
548 Okunma
26-IKTISADI EVRIM - DOGAL EKONOMIYE GECIS
495 Okunma
27-UYGULAMA PARAMETRELERI
544 Okunma
28-IKTISAT ve HUKUK
616 Okunma
29-DONUSUM VE YENI DUNYA DUZENI
552 Okunma
30-KAYNAKCA
669 Okunma