Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
KUR'AN'I KERİM MUCİZELERİ

925 Okunma
ASPxHyperLink

HER TOPLULUĞA HİTAP ETME MUCİZESİ
Süleyman Karagülle

 

Kur'an Her Topluluğa Hitap Eder -I-

Süleyman KARAGÜLLE

 

لكل  قوم     

Hayvanların da insanlara benzer dilleri vardır, teknikleri vardır. Arıların yaptığı balı biz yapamıyoruz, ipek böceğinin ürettiği ipeği biz üretemiyoruz. Bizden önce yaşayan maymuna benzeyen varlıklar da sopa ve taş kullanıyor, hattâ üretiyorlardı.

Bizim özelliğimiz çeşitliliktir. Kullandığımız araçlar çok sayıdadır ve değişiktir. Bu mağarada yaşayanların ürettikleri farklı, öbür mağaradakilerin ürettikleri farklıdır. İnsan hayal kurar ve bunu resimlerde, heykellerde ve eşyada gösterir. Mağaralarda yapılan resmin insandan başka bir varlığa ait olduğunu söyleyemeyiz. İnsanlar farklı araçlar kullanırlar. Elbiseleri, ayakkabıları, evleri, araçları farklıdır. Sonra yaşamak için yaptıkları davranışlar da farklıdır. Akrabalık anlayışları vardır, hak hukuk anlayışları vardır, mübadele araçları vardır, paraları vardır, farklıdır. Başta dilleri farklıdır. Aynı kelimeleri ve cümleleri kullanan ocaklar o kelimelere farklı mânâlar yüklerler. Benim amcam senin amcandan farklıdır. Bucakların dilleri aynı kelimelerden oluşur, cümleler aynıdır ama kendi çevrelerinde kendi anlayış ve tonları ile konuşurlar. Bu farklılaşma uluslar arasında büsbütün farklıdır. Artık birbirleriyle anlaşamayacak hâle gelir. Böylece farklı sanatları, teknikleri, hukukları ve dilleri olan topluluklar farklı varlıklar olurlar. Onlara hitap edecek farklı kitap ve şeriatlara ihtiyaç vardır.

Kur’an’dan önce bu amaçla değişik zamanlarda değişik kitaplar geliyordu. Aynı  çağda da değişik kavimlere değişik peygamberler gönderiliyordu. Kur’an geldiği zaman kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bildirdi. Aynı zamanda bütün insanlara tek kitap olarak gönderildiğini bildirdi. Bu bildirisi gerçekleşti. Şimdi artık kimse yeni kitap ve yeni peygamber beklemiyor.

Günümüzde değişik uluslar vardır. Bunların dilleri farklıdır. Kur’an ise Arapçadır. Ama Kur’an bunun için kurallar koymuştur. Her kavmin vakıfları olacak, bunlar Kur’an’ı o dillere aktarıp anlatacaklardır. Devrin âlimleri, Kur’an’ın öğrettiği içtihat ve icma kuralları ile topluluklarının kendi yaşama kurallarını bulacaklar ve farklı topluluklar olarak yaşayacaklardır. Dillerin farklılığı, yorumların farklılığı ile her topluluk ayrı olacaktır. Ama Kur’an’a ve diğer mukaddes kitaplara dayandığı için insanlık tek uygarlığı yaşayacaktır.

Burada Kur’an’ın mucizesi nerelerden çıkar?

a)      Önce, aynı kitap olduğu halde değişik yorumları ve aktarmaları ile değişik sosyal yapı ortaya çıkar. Mağazadan aynı boy elbise alırsınız, değişik insanlar onu giyerler, artık o elbise o bedene alışır. Ayakkabıyı yanlışlıkla giyerseniz ayağınız onu tanır. İşte Kur’an’dan yapılan içtihatlar da böyledir. O topluluk onu kendisine göre anlar ve yorumlar. İstenen de budur. Hem farklılık olsun, hem birlik olsun. Kur’an bunu kavimler arası da sağlamaktadır, çağlar arası da sağlamaktadır.

b)     Kur’an’ın mucizeliği, bunun böyle olacağını bilmesi ve bugün insanlığın ulaştığı merhalede bunun böyle anlaşılmasıdır. Gelişen iletişim imkânları ile topluluklar birbirine benzemektedir, ama gittiğiniz hiçbir yer başka yerin aynısı olmamaktadır. Farklılıklar da korunmaktadır. III. bin yıla gereken büyük muhaceret sözkonusu olmuştur. Henüz uygarlık her tarafa aynı şeklide ulaşmadığı, “Adil Düzen” kurulmadığı için yer değiştirmeler, bilhassa iş aramak için göçler asrımızın bir özelliği olmaktadır. Yeryüzü çalkalanmaktadır.  

c)      Kur’an’ın getirdiği sistemle çağımızın sorunları çözülmektedir. Bundan yüz sene sonra insanlar böylesine herkesin katılacağı şekilde göç hâlinde olmayacaklardır. Mesken ve iş yerleri birbirine uygun hâle gelmiştir.  

d)     Doğan her çocuk “Adil Düzen” içinde sigortalıdır. 15 yaşına geldiği zaman, evlendiği zaman evi hazırdır. Çalışacağı ve yapacağı işler de hazırdır. Artan nüfus için yeni siteler oluşacaktır. Ama bu hayatta bir defa olacaktır. Kızın baba ocağından gelin gittiği gibi, kız ve oğlan belki evlendikleri zaman aşiretlerini, kabilelerini terk etmek zorunda kalacaklardır. Ama bu yakın bucaklarda olacaktır. Gittikleri yerde yerleşecek ve işlerini de orada bulacaklardır. Böylece zamanla bucaklar, iller ve ülkeler arası farklılıklar daha da artacak, ama o nisbette de birbirini tamamlayacaklardır. Yani uygarlaşma olacaktır. Bunu Kur’an başaracaktır.  

 

1- ARAPLAR

Araplar Sami ırkına mensupturlar. Arabistan Yarımadası onların memleketidir. Asıl bedevi Araplar da çölde çobanlıkla geçinirler. Tarihte hiçbir zaman buralar bir ülkenin yönetimine girmemiştir. Batıda hicaz, güneyde Yemen, doğuda Umman gibi ülkeler yer alır. Buralarda kentler oluşmuştu. Ama bu kentler yöneten kent değil de, daha çok yolcuların konakladıkları alan olarak oluşmuştu. Devlet anlayışı yoktu. Otoriter bir başkanları yoktu. Başkanların emrinde silahlı güç yoktu.

Kur’an Araplara o kadar içten ve inandırıcı hitap etmişti ki, önce Mekke’nin muhacirleri inanmış, onun uğruna savaşlara girmiş ve kanlarını dökmüşlerdi. Başlangıçta tüm Arabistan cephe almış ama 13 senelik telkinleri ile tüm Arabistan 10 sene içinde Kur’an teslim olmuşlardı. Kur’an onları birleştirmiş, kabile aşamasından devlet aşamasına yükseltmişti.

Kur’an’a inanan yani Müslüman olan halk geri dönmemiş, hep İslâmiyet’e teslim olmuşlardı. Bunun dışında Kur’an ve onun uygulaması olan Sünnet Arapların tüm hayatını değiştirmiş ama onların bütün görüş ve düşüncelerini zor kullanmadan kabul ettirmişti.

Arapların en çirkin işleri şirkti. Her kabilenin ayrı tanrısı vardı. Herkes kendi tanrısının üstün olduğuna inanır, kim tanrısına yardım ederse galip geleceğini sanırdı.

Kur’an ilk olarak Arapların bu bâtıl inançlarına saldırdı, onları tek Tanrı’ya dâvet etti. En çok mukavemeti de o tarafta gördü. Ama tek Tanrı inancına geçtiklerinde eskilerden tek bir eser bile bırakmadılar. O kadar ileri gittiler ki, heykel yapmak, resim yapmak haram edildi ve asırlarca o inancın içinde o sanattan uzak kaldılar.

Arapların kötü yanları kadınların hor görülmesidir. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyor ve onlara insanca yaşama hakkı bile tanımıyorlardı.

Kur’an kadının hukukunu yüksek seviyeye çıkarmış, çocukları öldürmeyi lânetlemiştir. Araplar bu anlayışa da uymak suretiyle Kur’an sayesinde uygarlaşmışlardır. Anne ve baba eşitlik içinde saygıya değer görülmüştür. Allah’a ibadet etme ile Anne babaya ihsan etme aynı âyetlerde zikredilmiştir. Araplar bu inkılâba da Kur’an sayesinde kolayca geçmişlerdir.

Arapların başka bir hususiyeti de kabileler arasındaki sürekli çatışmalar idi. Kavgalar vardı. Bu kavga yağmalamadan ibaretti. Birbirlerinin mallarını alabilecek güç gördüklerinde saldırır ve diğer topluluğun mallarını yağmalarlardı. Araplar için bu ahlâksızlık değil kahramanlık olarak görülürdü.

Kur’an Arapların bu anlayışlarını da tatil etmiş, ganimet savaşlarını yasaklamıştır. Savaş savunma savaşlarına dönüştü ve savaşın ganimetleri meşru sayıldı. Ama ganimet için savaş meşru sayılmadı.

Araplar tarih boyunca bir devlet kurmuş, bir uygarlık oluşturmuş topluluk değildi. Kabile aşamasında yaşayan topluluklardı. Çölün şartları nedeniyle tarihte buralar işgal edilmemiş, müstevlilerin uygarlıkları da girmemişti.

Ancak Kur’an o derecede onların hayatlarına uygun oldu ki, daha on sene içinde Arabistan’da güvenlik sağlandı, devlet kuruldu. Hazreti Nebi aleyhisselâmın vefatından hemen sonra tüm Arabistan’a hakim olundu. Arapların devlet anlayışı günümüze kadar ulaşmıştır.

Dört halife döneminde Kur’an düzeni aynen korundu. Dördüncü halife zamanında karışıklıklar çıktı, Kur’an yine onların imdadına yetişti. Biatte irade yeterli olup rızaya gerek yok fetvası çıktı. Sultanlar Kur’an’ın öğretilerine uyarak devlete sadece güvenlik hususunu, fetih hususunu tanıdılar, halkı ilimde, dinde ve ekonomide serbest bıraktılar, bu alanlarda baskı uygulamadılar. Bu sayede lâik düzen gelişti. Çeşitli görüşlerin paylaşıldığı ve bugünkü uygarlığın temelinin atıldığı medreseler yani üniversiteler devri başladı. Tarikatlar tekkelerde tamamen kendi anlayışlarına göre ibadet etmeye başladılar. Ticaret ise devletin denetimi dışında ama şeriatın dengeli sistemi içinde gelişti.  

Yani, I. Kur’an Uygarlığı, hükümdarların ve devletin etkisi ile değil, yönlendirmesiyle değil, sadece Kur’an’ın öğretileriyle ve halk tarafından oluşturuldu. Baskı dolayısıyla yönetim biçimi ise ilkel kaldı. Bu meseleyi ancak III. bin yılda çözme imkanı bulmaktayız.  

 

2- KUZEY AFRİKA

Akdeniz uygarlığı mücadelesini Roma ile Kartaca tarihte hep çatışma içinde geçirmiştir. Berberilerin hayatları işgal etme ve yağmalama ile geçmiştir. Bu halk birbirlerini hiç sevmez. Kuzey Afrika’ya Fenikeliler, Güney Avrupa’ya Yunanlılar yerleşmiştir. İslâmiyet’ten evvel Kuzey Afrika Romalılar tarafından işgal edilmiş ve Hıristiyanlaştırılmıştır.

Kur’an’ın ve İslâmiyet’in gücü ile Kuzey Afrika’nın fetihleri kolay olmuş, Kuzey Afrika’ya Kur’an nizamı gelmiştir.

Kuzey Afrika fethedilince Araplar oralara gelip yerleşmişlerdir. Kur’an’ın sağladığı kardeşlik anlayışı içinde yerlilerle Araplar arasında çatışma olmamıştır.

Berberiler ayrı topluluktur. Dilleri farklıdır. Sami ırkından da sayılmazlar. Bununla beraber İslâmiyet’i kolay benimsemişlerdir. Hâlâ Berberice konuşmaktadırlar. Kur’an’ın sağladığı güçle Kuzey Afrika Arap ülkesi hâline gelmiştir.

Kuzey Afrika’nın doğusunda Mısır vardır. Mısır Firavunlar döneminden kalma bir devlet anlayışına sahiptir. İlk kuvvet uygarlığının oluştuğu yerdir. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi orada idi. Böylece köklü devlet geleneği olan bir ülkenin yeni düzene intibakı hayli zor olmalıdır. Burasının kuvvet uygarlığının merkezi olması nedeniyle derin çatışma ve direnmenin olması gerekirdi. Ama böyle olmamış, Mısır fethedilir edilmez oradaki yönetim Kur’an’a intibak etmiş ve Mısır Kur’an ilimlerinin tahsil edildiği ikinci merkez olmuştur.

Kur’an Mekke’de inmeye başlamış, Medine’de tamamlanmıştır. İlk oluşma burada olmuştur. Ama ondan sonra genişlemeyi Irak’a kaydırmıştır. Irak Sümer Uygarlığı’nın merkezidir, tarihî devlet tecrübesi olan yerdir. Hemen ondan sonra da Mısır merkez olmuştur. Kahire ve Bağdat uygarlığın iki merkezi hâline gelmiştir. Siyasi çekişmeler bir tarafa, uygarlık anlayışında bir fark olmamıştır.

İki ana ekol gelişmiştir; Hanefiler ve Malikiler. Mısır Maliki ekolünün  geliştiği yer olmuş, Bağdat Hanefi ekolünün geliştiği merkez olmuştur. Kahire’nin etkisi ile Kuzey Afrika Emeviler zamanında tamamen fethedilmiş, İspanya’ya geçilmiş, Emevi Uygarlığı orada Endülüs Uygarlığı olarak devam etmiştir. Ancak Kur’an’ın birleştirici etkisi sebebiyle bu iki siyasi bölünme Arapça üzerinde etki yapmamıştır. Kuzey Afrika Berberileri Kur’an’a intibak ettikleri gibi, İspanya’daki Hıristiyanlar da Kur’an yönetiminden rahatsız olmamışlardır.  

Tarihte pek çok güçlü devletler dünyayı istila etmişlerdir. İskender, Atilla, Cengiz bunlardandır. Ama onların hiçbirisi öldükten sonra gücünü koruyamamıştır. İslâmiyet de dünyanın her yerini işgal etmiştir. Ancak İslâmî devletler yıkıldığı halde, Kur’an’ın etkisi devam ettiği için İslâmiyet buralarda varlığını hep sürdürmüştür.

Kuzey Afrika son zamanlarda Avrupalıların istilasına uğramış, istilacılar halkı dinlerinden vazgeçirmek için çeşitli baskılar uygulamışlardır. Diktatörler ortaya çıkmış, ibadetleri yasaklamışlar, Arapça yerine Avrupa dillerini yaygınlaştırmak istemişlerdir. Ne var ki Araplar ve Berberiler Kur’an’ı unutmamışlardır. Bunun yerine tersi olmuş, işçi olarak gelen Araplar Fransa ve diğer Avrupa ülkelerine İslâmiyet’i götürmüşlerdir.

Arapça hâlâ resmi dildir ve Arapça hâlâ tedris edilmektedir. Gerçi Kur’an Arapçasından uzaklaştırmak için dönemin şivesini esas alarak, klasik gramer anlayışı dışında bir Arapça geliştirilmektedir. Ancak bunlar Kur’an Arapçasını unutturacak güce ulaşamamıştır. Bugün Kuzey Afrika bölünmüş durumdadır ve değişik devletler şeklinde yönetilmektedir. Ama bu devletler arasında herhangi bir savaş yoktur. Kur’an sayesinde halklar tamamen barış içindedirler.

Kuzey Afrika halklarına Kur’an’ın nasıl etki ettiğini, Kur’an’ın kendilerine nasıl uygun şekilde hitapta bulunduğunu ancak onlar içinde yaşayarak, tarihlerini öğrenerek bilebiliriz. Ne var ki biz dışarıdan şunları tesbit etmekteyiz.

a) Kuzey Afrika fethedilir edilmez, Arabistan’a kadar kolay bir şekilde İslâmiyet’e teslim olmuş ve Araplaşmışlardır. Artık onların kavim dilleri Arapçadır.

b) Berberilerle Araplar arasında herhangi bir çatışma olmamaktadır.

c) Tüm baskılara rağmen Kuzey Afrika halkı irtidat etmemiştir.

d) Kuzey Afrika’da devletin kuvveti olmaksızın sadece Kur’an sayesinde halkı etkileyerek Afrika’nın içlerine kadar İslâmiyet’i sokmuşlardır.

 

3- İRANLILAR

İranlılar Hint-Avrupa dili konuşan halklardan oluşmaktadır. Geçmişleri Sümerlere kadar eskidir. Sümerler buraları işgal edememiştir. İranlılar Sümer ülkelerini işgal etmişler ama uygarlıkta Sümerlilere mağlup olmuşlardır. Elamlıların Hittiler gibi orijinal uygarlıkları yoktur. Yaylalarda yaşayanlar ovadakilerden çok daha savaşçı olurlar. Dolayısıyla hakimiyet altına alınmaları kolay değildir.

İranlılar uygar bir topluluktur. Tarihte daima batıya rakip olmuştur. İskender buraları işgal etmiş ama kendisinden sonra orası bağımsızlık kazanmıştır. Yunan kültürünün etkisinde kalmamıştır. Sümer uygarlığını son zamanlarda İranlılar devam ettirmişlerdir.

Müslümanlar önce burasını fethetmiş ve tarihî geleneklerini yıkmıştır. Ateşe tapan topluluklar hâlinde olan İranlılar kitleler hâlinde İslâmlaşmışlardır. Kur’an’ın etkisiyle buna dayanamamışlardır. Burayı fetheden Araplar bunların Müslüman olmasına değil, olmamasına zorlamışlardır. Çünkü Müslümanlardan cizye alınamamakta, onlar askere götürülmektedir. Oysa eğer halk İslâmiyet’i kabule etmezse cizye alınacak, devlet geliri temin edilecektir.

Kur’an o kadar etkin bir şekilde insanları İslâmiyet’e getirmiştir ki, halk isyan etmemekte ve seve seve o dine girmektedir. Çünkü fatihler fatihlerle muhtedileri eşit hâle getirmekte, Araplara ayrıcalıklı bir imtiyaz tanınmamaktadır. Dolayısıyla İslâm devletinin fazla askere ihtiyacı yoktur, ona para lazımdır. Bundan dolayı komutanlar Müslüman olanlardan hoşlanmıyorlardı.

Bağdat Valisi Ömer b. Abdülaziz’e mektup yazar:

Bunlar göstermelik Müslüman oluyorlar, cizyeden kaçmak için Müslüman oluyorlar. Bunları sünnet edersek, o zaman vazgeçerler. Halifeden müsade istedi, Müslümanlığın ispatı için sünneti şart koşmayı teklif etti.

Ömer b. Abdülaziz meşhur cevabını verdi:

Allah Muhammed’i sünnetçi olarak göndermedi.

Bu olay açıkça gösteriyor ki, Kur’an öyle bir kitaptır ki nereye girerse hemen onların yanında yer alır ve onlara kendilerine göre yol gösterir.

İranlılar Kur’an’ı benimsediler ama Arap kültürünü benimsemediler, asimile olmak istemediler. Uygarlıkta onlar yine Kur’an’ın dayandığı bir yol buldular ve kendilerine Şiiliği seçtiler. Böylece İran kültürünü korudular, kavmî varlıklarını korudular.

Bunu nasıl başardılar?

Kur’an’da diyor ki:

İbrahim peygambere vaad ettik ki senin zürriyetlerinden imamlar yapacağım.

Öyleyse yönetme hakkı Hazreti İbrahim’in nesline aittir. Hazreti İsmail onun neslindendir. Hazreti Muhammed onun torunudur. O halde imam Hazreti Muhammed’in zürriyetinden olmalıdır. Hazreti Ali hem amcasının oğludur, hem de kızının kocasıdır. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin hem asabesi hem de torunlarıdır. O halde hilafet hakkı onlarındır. Emevilerin ve Abbasilerin değildir. Kur’an bunlardan “Ehli Beyt” olarak da bahseder. Ayrıca Kur’an zi’l-kurbaya zekâttan pay verir. Onlara göre zi’l-kurba Hazreti Peygamber’in soyundan gelenlerdir. Şiilere göre, bir köy muhtarlığı bile “seyyid” dedikleri bu kimselere aittir. Her birerlerinin şecereleri vardır. Erkek çocuk doğar doğmaz seyyiddir. 15 yaşına gelince bir köyün sorumlusudur. Oradaki zekâtı toplar, kendi payını alır, kalanlarını da fakirlere ve yoksullara dağıtır. 1400 senedir bu organizasyon devam etmektedir. Ayrıca İran’da humus (beşte bir) âlimlere verilmekte, âlimler bununla Kur’an öğretimine devam etmektedirler. Humeyni’nin İran İnkılâbı humusun sağladığı bu güçle olmuştur.

Sünniler Kur’an’a bu konuda tamamen farklı bakmışlardır. Onlar bu yönetme hakkını Kureyş’e verdiler, o da sadece bir başkan için yani sultan içindir. Diğerleri ise Kur’an’ın öğrettiği sistemlerle imam seçme yolunu buldular. Aşiret kendi beş vakit imamını seçer. En âlimleri buna layıktır. Sonra en yaşlıları layıktır. Sonra cemaate en eski katılanlar layıktır. En son olarak güçlü olan layıktır.

Kur’an her iki tarafa, hem Şiilere hem de Sünnilere kaynak olabilmiştir.

İşte İranlılar bu sayede kendi kavmî kültürlerini korumuşlar, Araplaşmadan Müslüman olmuşlardır. Kur’an onların da temel kitabı olmuştur. Sünnilerle diyalog içinde olmuşlar, fıkıhta ve kelamda büyük benzerlik ortaya çıkmıştır.

Kur’an tefsirini okuduğunuzda ancak böyle özel noktalarda farklılıklar görülür. Mesela, Sünniler icmayı tüm âlimler için gerekli görürler, Şiiler ehli beytin icmasını yeterli sayarlar.  

 

4- TÜRKLER

Eski zamanlarda uygarlıklar sıcak yerlerde doğmuştur. Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin uygarlıkların geliştiği yerledir. Buna karşılık kuzey halkaları olan Moğollar, Türkler, Slavlar ve Germenler savaşçı topluluklardır. Sıcak iklimde rahata alışmış güneyliler, kuzeyliler kadar savaşamadıkları için zaman zaman onların istilasına uğrar ve yeni uygarlık için bir aşı olurdu. Orta kuşak ülkeler ise yeteri kadar sıcak olmadığı için uygarlıklar doğmaz, yeteri kadar soğuk da olmadığı için halkı savaşçı olmaz. Teknolojinin gelişmesiyle orta kuşak hem uygarlığa elverişli hâle geldi, hem de halkı savaşçı durum aldı.

Fetihlere girişildiği zaman Kur’an’ın ilk karşılaştığı uygarlık orta kuşakta idi. İran’da Kisra, İstanbul’da Bizans orta kuşak ülkelerindendir. İslâmiyet kuzeye yayılmağa başlayınca ilk karşılaşılan topluluk Türkler olmuştu. Bunlar göçebe devletler oluşturmuşlardı.

Çetin savaşlar olmuş, Türkler galip gelmişler ama Müslüman olmuşlardır. Hattâ Manihaizm ve Budizm’i de bırakarak toptan İslâm dinini kabul etmişlerdir. Galip bir halkın bir dini kabul etmesi, o dinin o halka hitap etmesi ile mümkündür. Kur’an Türklere kendi mantıklarına göre hitap etmiştir ki Türkler İslâmiyet’i benimsemişlerdir. M.S. 1000 yıllarında Türkler artık tamamen İslâmiyet’i kabul etmiş ve yönetici durumuna gelmişledir.

İslâm dini Arabistan’da doğmuştur ama İslâm uygarlığı Türklerin elinde oluşmuştur.  

Kur’an’ın dalgası Avrupa’yı da kuzeyden tehdit etmiştir. Germenler Roma’yı işgal etmişler ama İslâmiyet’ten korunmak ve Kur’an’a karşı kendilerini savunmak için Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmışlardır. Roma’da Papalık oluşur ve bin yıl batıda etkin olurlar. Bu arada Doğu Roma İmparatorluğu’nun etkisiyle Slavlar Ortodoks olurlar.

Demek ki Kur’an galip kuzey halkı olan Türkleri etkisi altına almış ve Müslüman etmiştir. Bu arada Cengiz Han ortaya çıkmış ve Moğollar dünyayı işgal etmişlerdir. Cengiz Han’ın ölümü ile kurduğu imparatorluk dört oğlu arasında paylaşılmıştır. Bu imparatorluklar da yine dünyanın imparatorlukları arasında başta yer alırlar. Beklenen bunların İslâmiyet’i çökertmesidir; ama öyle olmamış, tam tersine bu dört imparatorluktan üçü İslâmiyet’i kabul etmiş, İslâm’ın askerleri olmuşlardır. Çin’dekiler ise Budistleşmişlerdir.

Türkler İslâm tarihinde çok önemli hizmetler görmüşlerdir.

a)          İran’da başlayan Şii hareketi galip gelme durumunda iken, Türkler hakimiyeti ele geçirmiş ve Sünni mezhebinin dünyada yayılmasına sebep olmuşlardır. Böylece Şiilik dar sahada kalmıştır.

b)         Türkler Arapların Araplaştırma siyasetine son vermişler, İslâmiyet’in diğer ırklar arasında yayılmasına hizmet etmişlerdir. Gerçekten dindar lâiklik yönetimi Türkler zamanında doğmuştur.

c)          Türkler doğudan öğrendikleri mistisizmi Kur’an’ın öğretileriyle İslâmlaştırarak İslâmî tasavvufun doğmasını sağlamışlardır.

d)         Türkler, Yunan dahil dünya klasiklerinin anlaşılıp yayılmasına hizmet etmişlerdir. Uygarlığın oluşması Türklerin zamanında olmuştur.

Türkler bunların dışında iki defa cephe değiştirerek mağlup orduların galip gelmesini sağlamışlardır. Birincisi, 751’de Talas’ta meydana gelen büyük savaşta Çinlilerin mağlup olmasına sebep olmuşlardır. Bugün anlaşılmıştır ki, o savaşta eğer Çinliler galip gelseydi şimdi barış uygarlığı olmayacak, Çin uygarlığı tüm dünyaya yayılmış olacak, dünya rasyonellik yerine mistisizm içinde yaşıyor olacaktı.

Türklerin ikinci cephe değiştirme olayı Malazgirt’te olmuştur. 1971 yılında Malazgirt’te Bizanslılarla yapılan savaşta Peçenekler ve Kıpçaklar Türklerin tarafına geçerek Alpaslan’ın ordusunun galip gelmesine vesile oldular. Böylece bundan sonra Anadolu fethedildi, Osmanlılar Viyana’lara kadar gittiler. Bu sayede Avrupa uygarlığı doğdu. Yoksa Avrupa hâlâ orta çağda yaşıyor olacaktı.

Türkler bu görevleri yerine getirirken Kur’an’ı kendi istedikleri gibi anlamışlardır. Kur’an’ın temel dayanağı içtihat ve icmalar olduğu halde, içtihat kapsını kapatıp eski içtihatlarla yetinmişlerdir. Bu uygulama içtihat müessesesinin bozulmasını önlemiştir. Ama bu uygulama aynı zamanda bugünkü İslâm uygarlığının çöküşünün de tek kaynağıdır.

Demek ki Kur’an Türklere ayrı hitap etmiştir.  

 

5- HİNTLİLER

Uygarlık Mezopotamya’da doğdu, Mısır’a oradan geçti. İran ve Anadolu’da da  uygarlık oluştu, ancak o yeni uygarlık değildi, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının etkisi ile oluşan uygarlık idi ve uygarlıktan başka bir şeyi yoktu.

Oysa Hindistan’da yeni bir uygarlık doğdu. Brahmanizm farklı bir uygarlıktır. En önemli tarafı, sınıflara dayalı toplulukların oluşmasıdır. Nasıl bizim tarafta İsrail oğulları seçilmiş kavim iseler, orada da seçilmiş kavim vardır. Bu kavim uygarlığı kendi içinde oluşturur, ondan sonra tüm insanlığa sunulur. Brahmanizm böyle bir dindir. Yahudilik gibi seçilmiş kavme mahsustur. Halk uygarlıktan geri kalmış olur. Sonra nasıl Hazreti İsa geldi ve İsrail oğullarında oluşmuş uygarlık beşeri uygarlık olmuşsa, Doğuda da Budizm Brahmanizmi beşeri din hâline sokmuştur.  

Bununla beraber, Hindistan’da sınıflaşma o kadar keskin olmuştur ki, Budizm Hindistan’da tutunamamış, Çin’de yayılmıştır.

Kur’an Hindistan’a girdiğinde tamamen sınıflar üzerine dayalı bir yapı sözkonusudur. Kastlar vardır. İnsanlar doğuştan bir sınıfta olurlar, sonra sınıflarını değiştiremezler. Hindistan’da bu sınıflaşma sadece kişilerin tutumlarından oluşmamaktadır. Sosyal yapı da bu sınıflara oturmaktadır. İyi bir düzen kurulduğu zaman refah o kadar artar ki, sınıflaşma insanları rahatsız etmez. Herkes kaderine rıza göstermiş olur. Sınıf anlayışını bıraktığınız zaman topluluk o kadar fesada uğrar ki, o topluluk bu anlayıştan asla vazgeçemez.

Benim doğup büyüdüğüm Artvin ilinin Borçka ilçesinin Camili bucağında kızlara araziden pay vermezler. Bunun ekonomik gerekçesi vardır. Çünkü zaten küçük olan araziler daha da parçalanırlarsa hiç kimsenin işine yaramaz hâle gelir. Uzaktan evlenme vardır. Arazi mirasa gitse kimsenin işine yaramaz hal alır. Oysa burası M.S. dördüncü asırdan beri Hıristiyan olan bir yerdir. Sonra İslâmiyet’i kabul etmişler, şimdi de Cumhuriyet kanunları vardır. Ama bu kuralı kimse bozamamaktadır. O kadar ki, anneler kardeşlerinden alınıp çocuklarına verilmesini istemezler.

İşte, Kur’an Hindistan’a girdiği zaman böyle bir topluluğu buldu. Hindistan’ın belli yerlerinde İslâm devletleri oluştu ama hiçbir zaman tüm Hindistan’a hakim olunamadı. İslâmiyet ise adanın içinde her tarafa yayıldı.

Kur’an çözümler üretmiştir. Sınıfları terk edenler Müslüman olmuşlar, sınıflarını kabul edenler de Hindu kalmışlardır. Ne var ki bunlar bin senedir beraber yaşamaktadırlar. Batılılar girip de aralarına fitne sokmadan önce Hindistan’da din çatışmaları yoktur.

Şimdi bizim bugün mantığımıza aykırı gelen ve İslâmiyet’te de icma ile yanlışlığı sabit olan bu sınıflaşmalara Kur’an’da yer arayalım. Örnek olarak, Kur’an’da İsrail oğullarının açıkça üstün yapılmış bir kavim oldukları anlatılmakta, gelecekte de böyle olacağı haber verilmektedir. Kur’an’ın verdiği bu haber çağımızda gerçekleşmiş değil midir? Bunun dışında Zekeriyya Peygamber; bana Yakub’un âline vâris olacak oğul ver diye dua etmiyor mu?

O halde soy ve sınıf sözkonusudur. Böylece bir Hindu da kendisine Kur’an’da yer bulabilir, Kur’an’ı kendisine göre yorumlayabilir. Müslüman olmak demek, kast sınıfını bozmak anlamına gelmeyebilir.

Hindistan tarihte şaşalı devirleri geçirmiş, bugün uygar topluluklar içinde en geri kalmış gibi görünmektedir. Çinlilerin bugünkü siyasette ve güç dengelerinde yerleri vardır ama Hintlilerin yoktur. Hindistan uygarlıkta geri durumda görülüyor. Ancak Batılıların zulmü sonunda Hindularla Müslümanları birleştirecek ve III. Bin Yıl Uygarlığında yerleri olacaktır.

Kur’an Hinduların dinlerini tasdik etmektedir, Tevrat tasdik etmektedir. Hazreti İbrahim’in dört oğlu, Katura’dan doğan dört oğlu doğuya gitmişler ve Brahmanizm’i kurmuşlar. Kur’an onlara gönderilen kitaplara “Furkan” demektedir. Kur’an şimdi Hindu dinini çağımız seviyesinde bir din hâline getirecektir. Pakistan âlimlerinin yapacağı iş, onların dini kitaplarını ele alıp incelemek, Kur’an’a göre ne caizse ona cevaz verecekler, ne değilse onu reddedeceklerdir. Hintlilerin bizim anlayışımıza göre farklı tarafı tenasüh yani insan ruhunun evrimleşerek ilerlediği görüşleridir. Kur’an’da ise bu âhiret yevmi için söylenmektedir. Zamanla âhiretin de âhiri olacak, âhiret bundan sonraki âhiretten daha sonra olacaktır. Ama on milyar yıl varlığını sürdürecektir. Zaman bitecek, zaman içinde son olmayacaktır.

 

Kuzey Afrika halklarına Kur’an’ın nasıl etki ettiğini, Kur’an’ın kendilerine nasıl uygun şekilde hitapta bulunduğunu ancak onlar içinde yaşayarak, tarihlerini öğrenerek bilebiliriz. Ne var ki biz dışarıdan şunları tesbit etmekteyiz.

a) Kuzey Afrika fethedilir edilmez, Arabistan’a kadar kolay bir şekilde İslâmiyet’e teslim olmuş ve Araplaşmışlardır. Artık onların kavim dilleri Arapçadır.

b) Berberilerle Araplar arasında herhangi bir çatışma olmamaktadır.

c) Tüm baskılara rağmen Kuzey Afrika halkı irtidat etmemiştir.

d) Kuzey Afrika’da devletin kuvveti olmaksızın sadece Kur’an sayesinde halkı etkileyerek Afrika’nın içlerine kadar İslâmiyet’i sokmuşlardır.

 

Kur'an Her Topluluğa Hitap Eder -II-

Süleyman KARAGÜLLE

 

6- ÇİNLİLER

Hazreti Nuh’un üç oğlu vardır. Nuh’un oğlu Ham batıya gider ve Latinleri oluşturur. Onlardan biri kuzeyde Cermenleri oluşturur. Yafes doğuya gider ve Çinlileri, onlardan biri de Moğolları oluşturur. Sam yerinde kalır, Sami ırkı ile Afrikalıları oluşturur. Irklar böylece doğar. Bu ırk oluşturma uygarlık bakımından böyledir, soy itibariyle değildir. Bu gelişme ırkların oluşmasıdır, insanlık tarihinin toplayıcılık döneminden itibaren başlar.

Hazreti İbrahim’in İshak ve İsmail adıyla bilinen iki oğlu vardır. Bunlardan biri Hıristiyanları, diğeri de Müslümanları oluşturdular. Hazreti İbrahim’in doğuya giden oğulları ise doğu dinlerini oluşturdular. Kast usulüne dayanan Hindulardan ayrılan Buda, Brahmanların öğretilerini beşerileştirmiş, Budizm Hindistan’da değil de Çin’de yayılmıştır.

Çin’de etki edenden çok etki alan bir dünya oluşmuştur. Uygarlıkta Batı ile hep rekabet etmiştir. Orasını işgal edenler o uygarlığın etkisine girerler. Hindistan’ın böyle bir uygarlığı yoktur. Hece yazısını kullanırlar. Sözle anlaşamasalar bile yazı ile anlaşmaktadırlar. Bugün bir buçuk milyar insan o sayede tek devlet hâlinde yaşamaktadır.

Çin zaman zaman Türklerin işgaline girmiştir. Türkler oraları işgal ederler, hattâ Türk hanedanları oraları yönetir. Ne var ki zamanla Çinlileşir, onların  dillerini öğrenir ve onların dinlerine girerler. Çin uygarlık bakımından istila edenleri hep asimile etmiştir.

Müslümanlar Çin ile olan ilişkilerine Hazreti  Peygamber zamanında başlamışlardır. Arap tüccarları Hicri beşinci yolda Çine gitmiş, orada Çinlilere tebliğ yapılmış ve ilk mescit orada inşa  edilmiştir. O mescit hâlen mevcuttur.

Çin’i Tabgaç Türkleri istila etmiş ve oraları yönetmişler, ama kendileri zamanla Türkçeyi unutarak Çinlileşmişlerdir. Sonra Saltuk Buğra Han İslâmiyet’i kabul edince bütün Türkler Müslüman olmuşlardır.

Kur’an’ın gücü o kadar büyük olmuştur ki, Çin’deki Çinlileşmiş Türkler de Müslüman oldular. Günümüzde Çin’de 300 milyon civarında Müslüman Çinli vardır. Böylece Çin uygarlığını da benimsemiş durumdadırlar ve Kur’an orada da etkisini göstermiştir. Kur’an Çin halkına da hitap etmiş ve kendisini benimsetmiş durumdadır.

Devletleri olmadığı halde, halkı yeni dini kendi istekleriyle kabul etmiş bulunmaktadır. İslâm devlet düzeni hemen hemen hiçbir yerde uygulanmamıştır. Dört halifeden sonra yönetim şekli saltanata dönüşmüş, Türkiye Cumhuriyeti dönemine kadar saltanatla yönetilmişlerdir. Ama dinde ve ekonomide başta olmak üzere her yerde etkili olmuş, halk Kur’an’a göre yaşamayı bilmiştir.

Birinci Kur’an uygarlığının en önemli özelliği, kendisi cumhuriyet yönetimini getirmiştir ama cumhur yönetimi olmayan bir dünyada yayılmıştır.

Bunun anlamı nedir?

İslâmiyet kuvvete dayanarak yayılmamıştır. Bugün Türkiye’de % 99 seviyesinde Müslüman vardır. Kimse halkı buna zorlamış değildir, ama Anadolu zamanla İslâmlaşmıştır.

Şimdi batıya bakalım. Müslümanlar batıya işçi olarak gitmektedirler. Gittikleri yerde Hıristiyan olmuyorlar, yerliler Müslüman oluyor. Yerliler Müslüman olmasalar bile, oralara işçi olarak giden Müslümanların nüfusları artıyor.

Çin’de de devlet İslâmiyet’i kabul etmiş olmadığı halde yüzde 20’ye yakın halk Müslümandır. Çinli Müslümanlar Müslümanlıklarını Kur’an sayesinde korumaktadır.

Batılılar son yüzyılların teknolojisini kullanarak dünyayı istila etmişlerdir. Hemen her yere gidip yerleşmişler, yerli halkı asimile etmişlerdir. Amerika kıtaları Hıristiyandır, ama bu Hıristiyanlık yerli halkın Hıristiyanlaşması ile olmamıştır. Avrupalıların orada çoğalması ile Hıristiyan olmuşlardır. Hıristiyanlık İncil’in gücünden ziyade, sömürü sermayesinin gücü ile yayılmıştır. Dünyada iki milyar Hıristiyan vardır. Çin, Hindistan ve diğer uygar yerlere girip de oraları Hıristiyanlaştıramamışlardır.

Demek ki Kur’an diğer kavimlere hitap ettiği gibi Çinlilere de hitap etmektedir.

Gelecekte ne olacaktır?

Budizm Kur’an’ın verileri içinde tetkik edilecek, bu dine karışan hurafeler müsbet ilmin metotları ile ayıklanacak ve Çin’de Budizm uygarlığı yeniden canlanacaktır.

 

7- GÜNEYDOĞU ASYA

Hindistan’da Hint-Avrupa ırkı yaşamaktadır, yani İranlılarla, Ruslarla ve Avrupalılarla akrabalıkları vardır. Yerliler de vardır. Hindistan fetihlerle İslâmlaşmaya başlamıştır. Buranın doğusunda Çinli olmayan, ırk olarak çekik gözlü olmayan esmer bir ırk yaşamaktadır. Bu ırk Avustralya ve adalara kadar yayılan bir ırktır. Buralar Çin’in hakimiyetinde olmamış, Budist de olmamışlardır. Buralara İslâmî fetihler gitmemiştir. Ama buraya sadece tüccarların gidip onlarla alışveriş etmeleri nedeniyle buralar Müslüman olmuşlardır. Bugün oralarda Endonezya ve Malezya gibi güçlü ve uygar iki devlet vardır.

Bunlar fetihlerle değil, sadece Kur’an’ın etkisiyle Müslüman olmuşlardır. Kur’an’ın getirdiği hükümler kendi ırk ve düşünce anlayışlarına uyduğu için Müslümanlığı kabul etmişlerdir.

Kur’an insanlara hitap ederken ne Çinlilere ne de Türklere doğrudan hitap eder, ama bir şekilde herkese hitap etmiştir. O ülkelere gidip gezdiğimizde, oralarda da bizim bildiğimiz İslâmiyet’i görürüz, hem de Sünni mezhep olarak görürüz, Hanefi mezhebi olarak görürüz.

Kur’an insanlara beş vakit namazı ve orucu emretti. Namazların vakitlerinin bulunması, kıblenin tayini sorunlarını çözmek için Müslümanlar astronomiyi ve coğrafyayı keşfettiler. Ayrıca barut da bulunmuş, İstanbul havan topları ile fethedilmiştir. Osmanlıların Avrupa’ya doğru ilerlemesi ile Avrupalılar da bunları öğrendiler. Bunlara dayanarak Amerika kıtasını keşfettiler. Bunun dışında istilaya gelen Haçlı askerlerin Avrupa’ya ticari mallar götürüp satmaları sonucu Avrupa’da ticari hayat başladı. O zamana kadar çok fakir olan Yahudiler, ticari hayat sayesinde Avrupa’ya hükmetmeğe başladılar. O zaman başlayan güçlenme sayesinde bugün bütün dünyaya hükmediyorlar.

Avrupa Yahudileri dünyadan ham madde alıyor, Avrupa fabrikalarında işletiyor, sonra dünyaya mamul madde olarak satıyorlardı. Avrupalılar işçiliği doğulular kadar bilmedikleri için el emeği yerine makina emeği ikame edilemeye başlandı. Böylece bugünkü makina sanayii doğdu. Bu arada buhar gücü keşfedildi ve tüm dünya Avrupa gemileri ile istila edildi.

Yahudi tüccarlar kara Avrupa’sına dinsizliği yayarken, İngiltere’de ise Anglikan kilisesi korundu, o sayede dünyaya Avrupa uygarlığı götürüldü. İşgal edilen yerlerde Hıristiyanlık yaygınlaştı. Bugün yeryüzünde Hıristiyanlar nüfus itibariyle işte bundan dolayı en fazladırlar.

Avrupalılar bu arada Güneydoğu Asya ülkelerine de uğrayıp istila ettiler. Buraları da işgal edip Hıristiyanlıkla onları da sömürmek istediler. Orada sadece Kur’an’ın Müslüman ettiği İslâm cemaatlerini buldular. Ancak onları Hıristiyanlaştırmak mümkün olmadı, oraların Avrupalılaştırılması mümkün olmadı. Halk Müslüman kalmaya devam etti.

Yahudi sermayesi dünyayı müstemlekecilikle işgal ediyordu. Avrupa’daki küçük küçük devletler bile sermayenin finanse ettiği gemilerle, ateşli silahlarla gidip oraları işgal ediyor, oraya medeniyet götürüyordu. Asya ve Güneydoğu Asya ülkeleri de bu müstemlekelerden olmuştur. Avrupa Yahudileri dünyayı tek devlete götürmek için birinci ve ikinci dünya savaşlarını çıkardılar. İkinci Cihan Savaşı sonunda dünyada müstemlekeciliği kaldırdılar, dünyayı Amerikan sermayesine açtılar. Böylece dünyanın tüm pazarlarına artık doğrudan kendileri hakim olmayı denediler. İşte bunun sonucu olarak müstemlekecilik sona erdi. Doğu Asya ülkelerinde Budizm’e ve İslâmiyet’e dayanan ülkeler bağımsızlıklar kazandılar.

Japonya, Kore, Vietnam ülkeleri güçlü devletler ortaya çıkardı.

Bu arada Endonezya ve Malezya İslâm devletleri olarak ortaya çıktı.

Önce dinsiz İslâm devletleri kuruldu. Halkı dinsizleştirmek için çetin  mücadeleler olmuştur. Halk direnmiş olsa da hâlâ istenen İslâmî düzen kurulamamıştır. Ancak halk İslâmiyet’i korumuştur. Günümüzde de yeni camiler açılmakta ve ibadetler sürdürülmekte, Kur’an tedris edilmektedir. Zaman zaman dindar yöneticiler de iktidar olmaktadır.

Kur’an sonunda buralarda dışarıdan bir İslâmî fetih olmadan İslâmî devletleri kurmaya götürmektedir. “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI”nın duyulup buralara ulaşmasından sonra, buralarda en kısa zamanda  Kur’an düzeni kurulmuş olacaktır.

Kur’an bu kavimleri de kendi yapılarına göre organize etmektedir.

 

8- SİYAH AFRİKA

İnsanlar siyah derili olarak yaratılmışlardır. Sonra mutasyona uğrayarak üç ırk ortaya çıkmıştır. Biri doğudaki çekik gözlü Çin ırkı, Moğol ırkı. Diğeri batıda çekik gözlü olmayan beyaz ırk. Bir  de Afrika’daki siyah ırk.

Afrika orta kuşak içinde yer alan bir kıtadır. Afrika’nın ekvator ormanları o kadar sık ve geçilmezdir ki, Arabistan çölünden daha vahşi alandır. Buralardaki insanlar aynı zamanda savaşçı kabilelerden oluşmaktadır. Uygarlığın doğmasından sonra Ekvatorun kuzeyindeki yerler uygar topluluklar tarafından bilinmiş iken, güney Afrika’dan haber yoktur. Osmanlıların ilk gelişmekte olduğu zamanlarda, Kuzey Afrikalı tarih üstadı İbni Haldun dünyanın yuvarlak olduğunu anlattığı zaman, güney yarımkürede insanlar yoktur. Çünkü oralar denizlerle kaplıdır diyerek güney Afrika’daki insanlardan söz etmemektedir.

Ne var ki, bugün ilk insanın Nil’in yüksek yerlerinde doğduğu sanılmaktadır. İnsanlar buradan kuzeye doğru yayıldığı zaman güneye doğru da yayılmışlardır. Ayrıca avcılık döneminde insanlar sallara binerek denizlerdeki adalara da açılmışlardır. Avrupalılar buharlı gemilerle dünyayı keşfetmeden önce de dünyanın her yerinde insanlar mevcut idi.

İslâmiyet’in gelmesiyle İslâmiyet Avrupa’nın içlerine de yayılmaya başladı. Kuzey Afrika’nın güney bölgeleri bilinmekte idi. Etyopya ve Sudan biliniyordu, ama Sudan bile bir İslâm devletinin vilayeti olmamıştır.

Beyaz Müslümanların haberi olmadan Afrika’nın içlerine doğru İslâmiyet yayılmış, buraların halkı İslâm devleti oluşmadan da Müslüman olmuşlardır. Afrika’nın putperest kabileleri kendi kendilerine İslâm devletlerinden kopuk olarak Müslüman olmuşlardı.

Müslüman oldular çünkü Kur’an onlara da onların istediği şekilde hitap ediyordu.

Sonra Avrupalılar bol doğal kaynakları olan Afrika’yı keşfedip oraları müstemleke hâline getirmek istemişler, benzer şekilde oraları da Hıristiyanlaştırmaya çalışmışlardır.

Kur’an’ın arkasında hiçbir güç olmadığı, tam aksine silahlı Avrupa onlara karşı cephe aldığı halde, Afrikalılar Hıristiyanlaşma yerine Müslümanlaşmayı tercih etmektedirler. Beyazların yönetimine karşı siyahların direnmesi oralara İslâmiyet’i yaymıştır.

Afrika’nın içlerine girip orada devletler kurulunca, karşılarında 100 milyonu aşan Müslüman toplulukları bulmuşlardır. İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra Avrupalıların sömürme gücü sona ererken, Amerikalıların pazarı olarak fazla etkili olamamış ve oralarda İslâm devletleri ortaya çıkmıştır. Bunların içinde en güçlüsü Nijerya’dır. Biz Türkler bile bu ülkelerden haberdar değildik. Necmettin Erbakan’ın D-8’leri içinde Nijerya da yer aldı.

Asya’nın doğu ve güney ülkelerinde olduğu gibi, Afrika’nın içlerinde de İslâm devletleri ortaya çıkmıştır.

Hâsılı, Kur’an siyah Afrika’da iki önemli rolünü oynuyor. Bir taraftan Afrika halklarını İslâm dinine getirmekte ve Müslüman nüfus Afrika’da da çoğalmaktadır. Diğer taraftan  Afrika ülkeleri İslâm düzeni içinde uygarlaşmaya başlamıştır. İngiltere’de hâlâ krallık devam ederken, İslâm devletleri ise cumhuriyetle yönetilmektedir.

Kur’an işte böyle bir kitaptır.

Buradan şunu anlıyoruz ki, Kur’an buralara yayılırken yayanlar görevli peygamberler değildir. Önce tüccarlar buraya varıyor ve onlarla ilişkiler kuruyor. Sonra oralardaki halkan çıkan hevesli adamlar Kur’an’ı tedris ediyor ve memleketlerine döndüklerinde Kur’an’ı halkına anlatıyorlar. Kur’an sayesinde İslâmiyet peygambersiz dünyaya yayılmış olmakta, Kur’an sayesinde onlar uygarlaşmaktadır. O kadar ki, sonra uygar Hıristiyanlar geldiği zaman, onların karşısında halk bir aşağılık duygusuna kapılmıyor, kendi kitaplarının onlarınkinden üstün olduğunu hemen görüyor ve direniyorlar.

Fetihler sonunda halkın uygarlaşması peygamberli uygarlaşma değildir. Peygamberin kurduğu örgütün oraya ulaşmasıdır. Bu uygarlık yeni bir uygarlık olmaz, mevcut uygarlığın oraya gitmesi olur. Halk oralar fethedilmeden İslâmlaşırsa, bu peygambersiz bir uygarlaşmadır. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri, doğu ve güney Asya, Afrika ve Amerika zencilerinin İslâmlaşması böyle bir olaydır.

Bu da bize gösteriyor ki, III. Bin Yıl Uygarlığı peygambersiz oluşacaktır.

 

9- AMERİKA ZENCİLERİ

Amerikan yerlilerinin bekledikleri doğulular vardı. Doğudan kurtarıcılar gelecekti. Avrupalılar Amerika kıtasını keşfedince ve Avrupa gemileri oraya yaklaşınca, Amerikan yerlileri onları dostlukla karşıladılar. Orada gelişen uygarlık vardı. Oysa Avrupa’dan Amerika’ya göç edenler Avrupa’nın kopukları ve eşkıyaları idi. Onlar oraları yağmalamak için gidiyorlardı. Yerli halka saldırıyor ve ateşli silahlarla onları imha ediyorlardı. İstiklâllerine düşkün yerliler sonuna kadar savaşarak soykırımına uğradılar. Hâlen bugün yerli Kızılderililerden örnek köyler kalmıştır ama soyları ve uygarlıkları bitmiştir.

Kuzey Amerika’da Protestanlık, Güney Amerika’da bağımsız Katolik kiliseleri gelişmiştir. Yerlileri Hıristiyan etmekten ziyade, yerlileri yağmalama politikası güdülmüştür. Amerika’nın bâkir topraklarına Avrupalılar yerleşir. Ancak bunlar bir sorunla karşılaştılar. O geniş toprakları işleyecek işçiler bulamıyorlardı. Bir kaynak keşfettiler. Afrika’nın içlerinden maymunları yakalayıp götürdükleri gibi insanları yakalıyor, gemilere dolduruyor ve Amerikan pazarlarında satıyorlardı. İslâmiyet’e göre savaşsız esir toplamak haram bir şeydi. Ama Amerikan eşkıyaları için bunu yapmak mübahtı ve başarı idi. Böylece Amerika’da kalabalık bir zenci köleler topluluğu ortaya çıktı. Bunlar Hıristiyanlaştırılmışlardı. Ama köleler yani zenciler beyazların araçlara binemez, onların yedikleri lokantalarda yiyemezdi. Hindistan’dan beter beyaz-siyah ayırımı söz konusu idi.

Amerika’ya sanayi girince, Amerika’daki toprak sahipleri ile sanayiciler arasında zenci köle savaşı başladı. Sanayiciler, köleliğin kaldırılmasını ve işçiler hâlinde sanayiye alınmasını istediler. Toprak sahipleri ise köleliğin kalkmamasını istediler. Aralarında güney-kuzey savaşları oldu ve güneyliler yenildiler. Kölelik yasaklandı. Yani, Amerikalılar köleliği insanlık adına yasaklamadılar, köleleri toprak sahiplerinin elinden parasız alabilmek için yasakladılar. Kölelerin ve köleliğin adını değiştirdiler, işçi yaptılar. Bugün yeryüzü bu işçilik sistemi içinde köleleştirilmiş bulunuyor. Herkes iş arıyor, yani köle olmak istiyor.

İşte, Amerika’da böylece siyah ırk azad edilmez biçimde köle olarak veya işçi olarak yaşarken, birden bire Amerika’da Kur’an ortaya çıktı. Zenciler kendi kendilerine Müslüman olmaya başladılar. Tamamen bağımsız ve kendi anlayışları içinde Kur’an Müslümanlığı ortaya çıktı. Mescitler oluşturdular, cemaatleşmeye başladılar, ekonomileri düzelmeye başladı.

Tamamen kendi kendilerine ve kendilerine göre başlayan Müslümanlık baştan çok yadırgandı. Çünkü bu Müslümanlık hiç de bildiğimiz Müslümanlığa benzemiyordu. Zamanla Kur’an’ı ve Arapçayı öğrendiler. Günümüzde bildiğimiz İslâmiyet’e yaklaşmışlardır.

Tarihte buna benzer bir olay Türklerde olmuştur. İslâmiyet Orta Asya’ya girerken Türkleri iki şekilde buldu. Yerleşik tarım dönemine geçmiş halklar İslâmiyet’i Sünni ve Şii olarak benimsediler, fıkha göre yaşamağa başladılar. Oysa dağlarda ve bozkırlarda göçebe hâlinde yaşayan Yörükler bu hayata ve fıkhın hükümlerine uyamadılar. Hemen Kur’an’ı kabul ederek Müslüman oldular ama ibadetlerini şeriata göre yapmadılar. Kendilerine göre bir mezhep oluşturdular. Bunlar Alevilerdir. Tamamen peygambersiz bir Kur’an dini doğmuştur. Şimdi cem evlerini açtılar ve İslâmiyet’i fıkha göre öğrenmeğe başladılar.

İşte, ABD’de de zenciler için böyle bir durum ortaya çıktı, kendileri kendilerine göre bir Kur’an dinini geliştirdiler. Dolayısıyla Kur’an onlara da hitap etmiş, onların ihtiyaçlarını da karşılamıştır. Namaz kılın denmiş ama namazı fıkıhta olduğu gibi tanımlamamışlardır. Onlar da kendilerine göre namaz kılmaktadırlar.

Amerika’da tehlike olmaya, Kur’an’ın gücü ile Amerika zencileri Amerika için tehlikeli olmaya başlayınca, bu sefer köleliliğin kalkmasına gerçekten girişmek zorunluluğu ortaya çıkmış, Kilisenin gerçek Hıristiyanlığa dönmeye başlaması ile zenci Müslümanlığının gelişmesi durmuş bulunmaktadır. Ben öyle sanıyorum ki, onlar Amerika’da için için Kur’an’a göre çalışmaktadırlar. Yarın ABD’de bir zenci eyaleti oluşacak ve oradaki yönetim İslâmî olacaktır. Böylece Kur’an sayesinde Amerika’da da zenci Müslümanlığı oluşacaktır.

 

10- SOVYETLER

Yahudilerin tekel sermayesi, 1500’lerden beri eline geçirdiği sermaye ile dünyayı yönlendirerek çağımıza kadar gelmiştir.

1-     Önce kiliseyi ilme karşı organize etmiş ve kilisenin tutuculuğundan yararlanarak halkı kiliseye karşı tutmuş, Protestanlığı icat ederek papanın otoritesini sıfıra indirmiştir. Böylece kavimler üstü otoriteyi yıkmıştır.

2-     Sonra feodal devletlerden birini destekleyerek diğerlerinin üstüne çıkarmış ve kavmi krallıklar oluşturmuştur. Böylece alt direnmeyi de kırmıştır.

3-     Sonra diktatörleri ortaya koyarak krallıkları yıkmış ve kavmi devletler oluşturmuş, demokrasiyi getirmiştir.

4-     Sonunda gelişmiş ülkelerde sermaye tekeli ile halkı çalıştırmış, gelişmemiş ülkelerde sosyalizmle halkı parasız pulsuz bırakmıştır.

Rusya genişlemiş ve Orta Asya’yı, Sibirya’yı, Moğolistan’ı işgal etmiştir. Böylece birçok İslâm ülkesi Rusya’nın yönetimine girmiştir. Müslümanlar savaş vermiş ancak yenilmişlerdir. Sonra Sovyetler gelince tüm halk şiddetli bir şekilde dinsizlik propagandasına girişmiştir. Rusya Müslümanları ağır dinsizlik baskısı içinde kalmışlardır. Bu baskı oralarda henüz tam olarak sona ermemiştir.

Bir şeftali bahçesini diktiğiniz zaman bir-iki sene sonra meyve vermeye başlar, beş-altı yaşına gelince yaşlanır. On seneden sonra artık verimsiz hâle gelir. Bahçeye yeniden şeftali dikmek için eski ağaçları kökünden söküp bahçeden atmak gerekecektir.

İslâmiyet bin senelik tarihi ömrü içinde yaşlanmıştır. Birinci Kur’an Medeniyeti sona ermiş, ikinci Kur’an Medeniyeti oluşmak zorundadır. Bunun için yeryüzünün önce dinsizleştirilmesi yani bâtıl inançların atılması ve temizlenmesi, sonra hak inancın ve düzenin yerleştirilmesi gerekir. Allah hiçbir zaman yıkma işini inanmışlara ve iyi insanlara vermez. Yıkım işi zalimlerin ve kâfirlerin görevidir. İşte bu amaçladır ki yeryüzünü ateist modası sarmıştır. Bu moda karşısında dünyanın dört büyük dini mağlup olmuş ve sinmiş vaziyettedir.

Yeryüzündeki yaşlı ağaçlar sökülmüş, ama kalan kökler yeni filizler vermek üzeredir. Bunun başarılması için halkın inanç direncini sağlam tutması gerekmektedir. Bâtıl inançları atmış, saflaşmış, arınmış ve temizlenmiş inançlara ihtiyaç vardır. Bunu başarmak için dinler aşağıdaki yolları seçmek zorundadırlar.

a)      Dinler kitaplarını bugünkü müsbet ilmin ilkeleri içinde yorumlamak zorundadır. Kitaplarına girmiş veya gelenekler hâline gelmiş hurafeleri atmak durumundadır. Bunu Kur’an ehli Kur’an’ı müsbet ilimlerle yorumlamak suretiyle yapacaktır. Diğer dinler ise kitaplarını yeniden gözden geçireceklerdir.

b)     Dinler birbirleri ile çekişmeyi ve boğuşmayı bırakmalı, birlikte dinsizliğe ve ahlâksızlığa karşı savaşmalıdır. Faize ve zinaya karşı birlikte savaş açmalıyız.

c)      Dinler savunmadan vazgeçip atağa kalkmalı ve insanlığın problemlerini çözmeli, yani günümüzün sorunlarına birlikte çareler bulmalıdırlar. İnsanlığı dinlerin buldukları çarelerle kurtaracaklardır. Dünya böylece dinsizlikten ve ahlâksızlıktan çıkacak, insanlık böylece açlığı yenecektir.

d)     Nihayet, işte tam da burada Kur’an devreye girecektir. “ADİL DÜZENE GÖRE İNSANLIK ANAYASASI” tüm dinler tarafından ele alınmalı ve insanlar kendilerine göre çözümlerini üretmelidirler. Bunu gerçekleştirmek için Kur’an’dan yararlanmalıdırlar. Biz Kur’an’ı anlamak için onların kitaplarından yararlanmalıyız. Onlar da kendi kitaplarını anlamak için Kur’an’dan yararlanmalıdırlar.

İşte bu işi en çok başarabilecek olan halklar, birlikte barış içinde yaşamayı öğrenmiş olan halklar, Eski Sovyet halklarıdır.

Bu Müslümanların özellikleri nelerdir?

a)      Bunlar İskitlerden gelme halklardır. Yapıları birbirlerine benzemektedir. Onları dinler birbirinden ayırmıştır, ama bin seneden fazladır birlikte yaşamaktadırlar. Dolayısıyla bu birlikteliği halk olarak onlar başarabilirler.

b)     Bu halklar aynı sosyalizmin çemberinden geçmiş, aynı baskılara maruz kalmışlardır. Aynı zorluklar içindedirler. Dayanışmak zorundadırlar.

c)      Nüfusları birbirine yakındır ve iç içe yaşamaktadırlar. Dolayısıyla ortak dinî araştırma merkezlerini kurabilirler.

d)     Bağımsızlıklarını sürdürebilmek için zor olanı yapmak zorundadırlar. Kur’an onlara bu sahada yol gösterici olmak durumdadır. Elde Kur’an gibi bir yol gösterici olduktan sonra herhangi bir sıkıntıları yoktur.

 

 

10b. HER TOPLULUĞA HİTAP EDERلكل  قوم     

1-    ARAPLAR

2-    KUZEY AFRİKA

3-    İRANLILAR

4-    TÜRKLER

5-    HİNTLİLER

6-    ÇİNLİLER

7-    GÜNEYDOĞU ASYA

8-    SİYAH AFRİKA

9-    AMERİKA ZENCİLERİ

10-  SOVYETLER

 

 


KUR'AN'I KERİM MUCİZELERİ
1-KİTAP MUCİZESİ
1258 Okunma
2-İ'CAZ MUCİZESİ
902 Okunma
3-MÜBİNLİK MUCZESİ
809 Okunma
4-MÜBİNLİK MUCİZESİ-2
657 Okunma
5-KORUNMA MUCİZESİ
818 Okunma
6-HER ÇAĞA HİTAP ETME MUCİZESİ
5035 Okunma
7-HER TOPLULUĞA HİTAP ETME MUCİZESİ
925 Okunma
8-HER YAŞ VE SEVİYEYE HİTAP ETME MUCİZESİ
1083 Okunma
9-FESAHAT(FASİHLİK) MUCİZESİ
1244 Okunma
10-BELAĞAT(HER AKLA HİTAP) MUCİZESİ
1052 Okunma
11-BEDİİYYAT(HİSLERE HİTAP ETME) MUCİZESİ
905 Okunma
12-VECİZLİK(AZ SÖZLE ÇOK MANA) MUCİZESİ
1123 Okunma