Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
YUNUS SÛRESİ TEFSİRİ(10.SÛRE)

826 Okunma
ASPxHyperLink

45 VE 47.AYETLER
Süleyman Karagülle

YUNUS SÛRESİ-16

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

***

 

 

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (45) وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللَّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ (46) وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (47)

 

***

 

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا إِلَّا سَاعَةً مِنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ 

(Va YaVMa YaXŞuRuHuM KaEaN LaM YaLBaÇUv EilLav SaGaTan MiNa elNaHAvRı YaTaGaRaFUvNa BaYNaHuM)

“Ve nehardan bir saat kalmamış gibi onları haşrettiği yevm aralarında tearuf ederler.”

Bundan önceki âyette, Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi nefislerine zulmettiler denmişti. Oradaki zulüm dünyevi zulümdü. Şimdi “Ve” harfi ile atfederek âhiretteki ahvali anlatmaktadır.

Bu dünyadaki olaylar bu dünya için değildir, âhiret içindir. Nasıl tarla eken, onu sulayan, ona gübre veren, onu ilaçlayan kimse bunun hepsini ondan alacağı harman için yapıyorsa, biz de bu dünyada ne yaparsak âhiret için yapıyoruz. Okuldayız okuyoruz, diploma alacağız yahut alamayacağız ama tüm gayemiz okuyup sınıfı geçmedir. O halde buradaki düzen âhiret içindir. Bu dünyayı anlattıktan sonra şimdi de âhiretten bahsetmektedir.

O gün onları haşr edecektir. Mezarda sanki neharın bir saatinden fazlasında kalmadılar. Biz öldükten sonra birkaç milyar yıl geçecek ve o zaman kıyamet olacaktır. İnsan bu kadar uzun zamanı düşündükçe onu hesaba katmaz gibi yapar. Kur’an bu hususu şöyle ifade ediyor. Uyursunuz ve sonra uyanırsınız. Ne kadar zaman uyuduğunuzu bilemezsiniz. Saate bakar ve ben şu kadar saat uyumuşum dersiniz. Saatiniz yoksa Güneş’in durumuna bakarsınız. Yarı gecede ise ne kadar zaman uyuduğunuzu bilmezsiniz. Sizin için geçen zaman belli değildir. Birlikte uyanmışsak birbirimize sorarız. Kimi uyumamıştır, kimi uyumuştur, bir tahminde bulunuruz.

Âhirette de birden, dünyaya geldiğimizde yıllar önce olan babamızla, çocukluk günlerindeki arkadaşlarımızla karşılaşacağız ve âhirete geldiğimizi anlayacağız, dünyamızı değiştirdiğimizi bileceğiz. Herkes ancak günün bir saatinde mezarda kalmış gibi olacaktır. Dünyada yaşanan zaman bile birkaç saat gibi olacaktır. Rüyadan uyanırsınız, rüyada birkaç yıl geçirmiş gibi olursunuz ama sizin için birkaç dakikadır.

İşte, âhirette dünya hayatı böyle olacaktır. Önce hafızanız birkaç saat önceki olayları hatırlayacaktır. Çocukluk hâlinizle yaşlılık hallerinizi aynı tazelikte hatırlayacaksınız. Tüm ömür bir saat içinde sıkışmış halde görünecektir. Çünkü siz artık zaman dışındasınız. Nasıl bir kente tepeden baktığınız zaman bütün şehri birden görüyorsanız, o zaman da böyle bakacak ve tüm geçmişi ve geleceği birden göreceksiniz. Gözünüzü nereye çevirirseniz orasını görürsünüz ama istediğiniz tarafa çevirebilirsiniz. Âhirette de zaman böyle olacaktır. Ne tarafa bakarsak o tarafı görmüş olacağız. Ne tarafı hatırlamak istersek orasını hatırlayacağız.

Kur’an birçok âyetlerinde böyle zamanın uzaması ve kısalması üzerinde beyanlarda bulunmaktadır. Müfessirler bunu gerçek kabul ederek ona göre zamanın mahlûk olduğunu, onu uzatıp kısaltmanın Allah için mümkün olacağını ileri sürmüşlerdir.

Bir yere değişik yollardan gidersiniz. Yollar uzun veya kısadır ama siz hızınızı öyle ayarlarsınız ki hedefe birden varırsınız. Yahut erken veya geç varırsınız ama kente girmeden arkadaşlarınızı bekler ve hep birden beraber girersiniz. Oturmaktan bıkmayasınız diye yatıp uyursunuz, zamanınızın nasıl geçtiğini bilmezsiniz.

İslâm kelamcılarının bu açıklamaları şimdi müsbet ilimlerle tesbit edilmiştir. Zamanın ve mekânın uzayıp kısaldığını bugün bilebiliyoruz. Hızla uzayıp kısalmaktadırlar.

L1 = L2 (1- v^2/c^2)^0.5 li formülü ile hesaplanmaktadır.

L uzunluklar, v cismin hızı, c de ışık hızıdır.

Artık yeni kâinata gelmişlerdir, birbirlerine dünyayı hatırlatmakta ve anlatmaktadırlar.

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ

(Va YaVMa YaXŞuRuHuM)

“Ve onları haşr edeceği gün”

“Allah zulmetmez”deki “Allah” “Yahşuru”nun failidir. Yani Allah dünyada zulmetmediği gibi âhirette de onları haşr edecektir. Buradaki “Yevme” âhiret dönemidir. Öldükten sonra bir zaman geçecektir. Ondan sonra insanlar dirilecekler ve yargılama dönemi gelecektir. O da bir dönemdir. Ondan sonra cennet veya cehenneme gidilecektir.

Buradaki “Yevme” kelimesi marifedir, o kıyamet gününü ifade etmektedir.

“Haşr etmek” bir araya toplamak demektir. Haşrı diriltme olarak ifade etmiyor. Herkes bulunduğu yerde öldüğü andaki bedene gelip girecek, hayat oradan başlayacaktır. Herkes arabasını bozulduğu yerde park etmiş gitmiştir. Böylece tüm yeryüzü ölmek üzere olan insanlarla dolmuş bulunmaktadır. Bir gün borazan ötüyor, herkes gidip bıraktığı yerde arabasına biniyor. Kontağı açıyor ve yolculuğuna oradan devam ediyor. Tüm arabalar birden harekete geçiyor. İşte buna “ba’as” denmektedir. Toplanmaya da “haşr” denmektedir.

Burada “sizi haşr eder” denmiyor da “onları haşr eder” deniyor; “onlar” dediği tüm insanlardır. Yani geçmişten geleceğe olan insanların hepsidir, insanlığın bütün fertleridir.

Allah bizi muhatap aldığı halde “siz” demeyip “onlar” demesi, “sen ve o” bugün siz diye kullanılmaktadır. “Sen ve o” onlar diye kullanılabilir. Eğer sen merkezde isen siz diye hitap edersiniz. Ama benim etkili olmadığım bir topluluğu ifade edersem onlar derim. Mesela, sen eğer haşr içinde muhatap yoksa “onlar” demek daha doğru olur. Tearuf edenler arasında resuller olmayacaksa böyle denmiş olması beliğ olur.

كَأَنْ لَمْ يَلْبَثُوا

(KaEaN LaM YaLBaÇUv)

 “Kalmamışlar gibi”

“Libas” elbise, giyilecek şey demektir. “Sevb” vardır, o da giyim demektir. se ile elbiseden bir isim yoktur. Bir yerde bulunmak, durmak, ikamet etmek demektir, kalmak demektir. Kur’an’da “lebise” fiili dünyada kalmak için kullanılır. Âhiretteki kalmadan da bahsedilir. Hakaben kalmadır.

Âhirete vardığınızda, dünyada ve mezarda kaldığınız zaman üzerinde durulmaktadır. Vurgu yapılarak geçecek zamanın çok uzun bekleme zamanı olmayacağına işaret edilmektedir. Bazılarının biraz uzun, bazılarının ise biraz kısa olacaktır.

إِلَّا سَاعَةً

(EilLav SaGaTan)

“Sadece bir saat”

“Suva'” ölçü birimi olan kaptır. Zaman içinde ölçü birimi olarak kullanılır. Geçici bir dönemi ifade etmek için kullanılır. Zelzele, sel, savaş vakitleri hep saattir. “Vus” da “suva” gibi geniş demek “sa'veyn” gibi dönem için kullanılır. Ama “saat” sıkışık bir mekandır.

Burada “nehardan bir saat” denmektedir. Saati nekre olarak getirmektedir. Neharın saatlerinden biri anlamındadır.

Kur’an’da “saat” kelimesi marife olarak beklenen zaman anlamındadır.

Toplulukların uyarılardan sonra yola gelmemeleri hâlinde evrim kanunu gereği helâk edileceği zamandır. Topluluklar uyarıcılar tarafından uyarılır. Uyarı tamamlandıktan ve uyarıyı alan cemaat oluştuktan sonra eski düzen bir âfetle helâk edilir. Bu, işte bu marifeli olarak ifade edilen saat anlamındadır. İnsanlık ömrünün tamamlandığı ve kâinatın yevmi, saate dönüşmeye başladığı zamana da “saat” denmektedir.

مِنَ النَّهَارِ

(MiNa elNaHAvRı)

“Nehardan”

“Nehar” gündüz demektir. Akan suya “nehir” denmektedir. Maddeye leyl, enerjiye nehar denmektedir. Ayrıca zamandan geceye leyl, gündüze nehar denmektedir.

İnsanlar sabah kalkarlar, günün 12’de birini sabah dinlenmesinde evde geçirilir. Güneş doğduktan sonra sabah mesaisini yaparlar, bu günün dörtte biridir. Öğlen dinlenmesi de bunun yarısı yani sekizde birdir. Akşam mesaisi de sekizde birdir. Güneş battıktan sonra günün 24’te biri akşam dinlenmesine ayrılır. Sonra gece yatsıdan önce de sekizde bir buluşma vardır. Ondan sonra dörtte bir uyku zamanıdır.

Bu yaşama saatlerini düzenlemek için Hz. Nuh aleyhisselamdan beri gün 24’e bölünmüştür. Gündüzün 12’de biri bir saattir.

Kur’an nâzil olduğu zaman Arabistan’da 24 saat kavramı mevcut değildi. Saati ölçen araçlar Arabistan’a girmemişti. Zamanı gölge ile ölçmeye başladılar. Bugün hâlâ o ülkede o usulle ikindi vakti tesbit ediliyor. İkindi vakti Kur’an’da öğle ile akşamın orta noktası olarak tarif edilmiştir, vusta namazıdır.

Nekre nekreye izafe edilecekse, marife marifeye izafe edilecekse, aralarına harf konmaz, yani biri nekre ise aralarına “Min” ve “Li” konur. Bunların izafeti lamı izafettir. Burada saat nekre, nehar marife olduğu için “Min” ile getirilmiştir. “Nehar” cins isim olarak “el” ile getirilmiştir. Yahut herkes öldüğü gün dirildiğini zanneder. Bunun için marife getirilmiştir.

يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ

(YaTaGaRaFUvNa BaYNaHuM)

“Aralarında tearuf ederler”

“İlim” içini dışını zihnen bilmek demedir. Bir şeyin varlığını görerek de bilirsiniz.

“Örf” gördüğünüz veya sesini duyduğunuzda onun ne olduğunu bilmek demektir.

“Tearuf” ise bir şeyi topluluğun tanıması, bilmesi demektir.

“Örfler” birleşerek “ilim” olur. Bu sebepledir ki “teaalum” kelimesi Kur’an’da yoktur.

Topluluk bir olay olduğunda bir araya gelir ve ne olduğunu görüşürler. Birbirlerinden bilgi ve görüş alırlar. Herkes öldüğü yerden dirilip bir araya geldiklerinde ve toplandıklarında birbirlerini tanıyanlar tanımayanlara biz ne kadar zaman uyuduk manasında yani öldükten sonra ne kadar zaman geçti şeklinde konuştukları zaman ‘bir saat kadar’ derler. Başka âyetlerde ‘bir gün veya daha az’ derler deniyor.

قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (45)

(QaD PaSiRa elLaÜIyNa KazZaBUv BiLiQAvEi elLAHı Va MAv KAvNUv MuHTADIyNa)

“Allah’a likayı tekzib edenler hasar etmişlerdir ve ihtida edenler değildirler.”

“Vav” harfi getirilmemiştir, muzari değil mazi sigası getirilmiştir. Geleceğin hikâyesidir. Zarar etmiş olacaklardır deriz. Arapçada bunu mazi “vekad” harfi ile getirir, “izen” ile iade edilir burada “izen” mahzuftur. O zaman zarar etmiş olacaklardır. Mazide gad ile geçmişte zarar etmiştir halen sürmektedirler. Hesapları şimdi kesiliyor ve zarar ettikleri şimdi ortaya çıktı diyorlar.

Bir iş yaparsınız, vaktinizi ve paranızı harcarsınız; sonunda bakmışsınız ki alacaklı değil borçlu çıkmışsınız. Bugün herkes paranın peşinde koşmakta, herkes kâr etmek için uğraşmaktadır. İnsanlar Allah’a değil kâğıt parçalarına, karşılıksız liralara güvenmekte, onlara kulluk etmektedirler. Oysa rızkı veren Allah’tır. Eğer sen kazancın peşinde koşarsan o senden kaçar ve seni sürükler sürükler ve sonunda saadete değil huzursuzluğa ulaşırsın. Ama sen para kazanmaya değil iş yapmaya çalışırsan, hizmet edersen, bu sefer para senin peşinde koşar.

Bu dünyada âhirette Allah’la buluşacaklarını düşünmeyip paranın peşinde, karşılıksız kâğıdın peşinde koşarsanız, âhirete geldiğiniz zaman zarar etmiş olacaksınız.

Bir de “Ve” harfi ile atfederek muhtedi de olamamışlardır diyor. Bu olmama âhirette olmalıdır. “Kânû” kelimesini tam fiil olarak alırsanız, o zaman geçmişte dünyada da muhtedi olamamışlardır. Yani orada koştukları orada da onları gayelerine götürememektedir.

Evet, doğadaki miktarlar gerçek değerlerdir, Allah’ın halk ettikleridir, bizim için halk ettikleridir. Onları elde etmeye çalışmak Allah’a doğru koşmadır, O’na inanmadır, O’nun emirlerini yerine getirmedir, Allah’a ibadettir. Karşılığı olan para da onun temsil ettiği mala yani Allah’a koşmaktır. Karşılığı olmayan para ise puttur ve şirktir. Bugün elinize aldığınız TL veya doların bugün karşılığı bellidir. Kuyumculara giderseniz kaç gram altın alacağınızı biliyorsunuz. Dolayısıyla bu meşrudur. Ama dolarla veya Türk Lirası ile borçlanma ise değeri belli olmadığı için şirktir. Kimseye TL veya dolarla borçlanmayacaksınız; altın, demir, buğday gibi gerçek varlıkların miktarları ile borçlanacaksınız, günü gelince de o varlıkların o günkü değeri ile ödeme yapacaksınız.

Bugün insanlık âhireti, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini hiç kâle almadan işlerini laik kafa ile çözmektedir ama aslında çözememektedir ve sorunlarla boğuşmaktadır.

O gün dünyadaki çalışmalarından dolayı zarar içinde varmış olacaklardır.

قَدْ خَسِرَ

(QaD PaSiRa)

“Hasar etmiş olacaklar”

Zarar vardır, hasar vardır. Türkçede ters kullanılıyor, zarar yerine hasar, hasar yerine zarar kullanılıyor. Bugün Araplar doğru kullanmıyorlar. Zarar kataraklı kimsenin özelliğidir. Hasar hasırın parçalanmasından gelmiştir. Yani işlerdeki zararlara hasar denmektedir, eşyalardaki zararlara da hasar denmektedir. Darar var, besa var; darra hastalıktır, be’sa ise doğanın verdiği sıkıntıdır.

Ben şimdi böyle söylüyorum, bunların üzerinde araştırmalar yapılmalıdır.

Akevler Ekolü’nde bu çalışmalar başlamıştır. Duamız bu çalışmaların yaygınlaşmasıdır. Herkes Dr. Mete Firidin arkadaşımız gibi Kur’an’daki kök kelimeleri alsın ve kendine göre araştırsın, dolayısıyla Kur’an’ı ulusça anlaşılır hâle getirelim. Lütfi Hocaoğlu’nun başkanlığında Tayibet Erzen, Leyla Okta ve Emine Hocaoğlu çalışmaktadırlar. İsteyen herkes ondan yararlanabilir. Onların sitelerine girip bu programı isteyebilirsiniz. Çalışmalarına siz de katılabilirsiniz.

Reşat Nuri Erol tarafından redakte edilen bu seminerler, Akevler Yenibosna’da cumartesi günleri saat 18.30’dan itibaren okunmakta ve son düzeltmeler yapılmaktadır. Buradaki bilgilerde hatalar olabilir ama usul Ehli Sünnet usulüdür, usulde hata yoktur, usulden yararlanabilirsiniz. Usulde bizim hatamız olabilir, onu da siz düzeltirsiniz ama yine bu usul içinde düzeltirsiniz, Ehli Sünnetin mezhebine göre düzeltmelisiniz. Bununla yani böyle demekle Şiileri dışlamıyorum, Bâtınileri ve zahirileri dışlıyorum.

الَّذِينَ كَذَّبُوا

(elLaÜIyNa KazZaBUv)

“Tekzib etmiş olanlar”

Arapçada tekzib iki manaya gelir; yalanlamak, yanlışlamak.

Yalanlama, sen bile bile yalan söylüyorsun demektir.

İkinci manası ise; sen yanlış biliyorsun demiş olursun.

Bir kimseyi tekzib etmek, yalanlamak, delil olmaksızın küfürdür. Çünkü kimse başkasının beyninde değildir. Yanlıştır demek için de yanlış olduğunu bilmek gerekir.

Darwin’in evrimine dayanarak Tanrı’ya gerek görmeyen mantık tekzib etmektir. Aksine Darwin canlıların evrim içinde yaratıldıklarını söylüyor. Oysa eskiler canlıların sonradan yaratılmadıklarını söylüyorlardı. Bunlar düşünmeden, modaya uyarak, sermayenin sömürü planına uyarak peygamberlerin getirdiklerini tekzib etmiş olmaktadır. İhtida da edemeyecekler, insanları bu tekziple dinsizleştiremeyeceklerdir. Nitekim dinsizleştiremediler.

بِلِقَاءِ اللَّهِ

(BiLiQAvEi elLAHı)

“Allah’a likayı”

Evet, bugün Allah’ı inkâr eden yok gibi bir şey ama Allah’a likayı herkes unutmuş; müminler de unutmuş, tarikatlar da unutmuş, Bediüzzaman’ın talebeleri de unutmuş. Dünyevi kazançlar ve başarılar gözlerini döndürmüş, bindikleri dalları kesmektedirler.

Ağaç sahibi de o dalı kesmekle onları yere düşürecek ve helâk edecek ama bu sefer kendi dalları gidecek, kendi ağacı kuruyacak, bundan bîhaberdir.

Oysa iki tarafın akılları başlarına gelmeli, hakemlere gitmelidirler.

وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ (45)

(Va MAv KAvNUv MuHTaDIyNa)

“Ve muhtedi de olmadılar”

Evet, sermaye 500 senedir insanları dinsizleştirmek için peygamberleri tekzib kampanyasına girmiştir. Yirminci yüzyılın ortasında, İkinci Cihan Savaşı’nda, Yalta Konferansı’nda mutlak zaferini ilan etti. Aradan yarım asır geçmedi, Gorbaçov sosyalizmi din düşmanı olmaktan çıkardı. Bugün artık o alanlara uyan kimse kalmadı.

Bizim Millî Eğitim Bakanı hâlâ o hezeyanları okutmaktadır ama o gün hiçbir ilim insanların maymunların evrimleşmesi ile değil, yeni DNA’larla oluşturulan karı koca ile çoğaldığını bilmektedir. Hz. Âdem’in yaratıldığı köy bile bulunmuş, yaşama zamanları evreleri takip edilmektedir.

Demeki onlar dünyevi heveslerine de ulaşamadılar.

وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ اللَّهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ (46)

(Va EimMAv NuRiYanNaKa  BaGWa elLaÜIy NaGıDuHuM EaV NaTaVafFaYanNaKa Fa EiLaYNAv MaRCiGuHUM ÇumMa elLAvHU ŞaHIyDun GaLAy MAv YaFGaKUvNa)

“Onlara vaat ettiklerimizin bazısını sana gösterirsek veya seni vefat ettirirsek mercileri bizedir. Sonra Allah fi’lettiklerine şehiddir.”

Burada “ve” harfi “ve mâ kânû” muhtedine bu cümleyi bağlamaktadır. Onlar dünyada muhtedi olamadılar diyerek bize şimdi olamayacaklarını bildirmektedir.

1945’de bir köy hocası olan babamla tartışıyorduk. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti genç bir devlettir, onun yıkılması mümkün olmaz” demiştim. O da bana, “O halde Sovyetler de yıkılmayacak” demiş ve o günkü o ateizm düzeninin gideceğini savunmuştu. O Demokrat Parti’nin zaferini göremedi. Ama bugün Sovyetler yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti’nde CHP zihniyeti de tarih oldu. Demek ki benim neslim Allah’ın vaad ettiklerinin bir kısmını gördü. Dün devletin içinde kapıcılık bile verilmeyen inanmış kimseler, devlette görev almak için münafıklık yapanlar devlete hâkim oldu. Dün tarlasında ektiği ile geçinen Müslüman iş adamları bugün holdinglere sahiptirler, dünyada okulları ve işyerleri vardır.

Demek ki onlara vaad edilenlerin bir kısmını bizim nesil gördü ama tamamını göremedi. Düzen aynı düzendir, zulüm aynı zulümdür, paraya tapma şirki aynı şirktir. İnsanlar hâlâ zinaya zorlanıyor. İnsanlar hâlâ işsizlik ve eğitimsizlik sebebiyle dağlarda eşkıyalık yapmaya zorlanıyor. Kimileri bu duruma bakarak bu iş başarılamadı, vaad edilenler gelmedi ve gelmeyecek zanneder.

Allah şimdi her birimize ayrı ayrı demektedir ki; onlara vaad edilenlerin bir kısmını sizden önce gelen nesil gördü, kalanın bazısını da siz göreceksiniz.

Dört halife zamanında Mısır ve İran zapt edilmiştir. Emeviler Endülüs’e çıktılar. Abbasiler Çin sınırlarına dayandılar. Cengiz Han dünyayı fethetti, tek güç oldu, öldükten sonra mirası dört oğlu arasında bölüşüldü, oğullardan her biri dünyanın en büyük imparatorluklarından biri idi, bunların üçü Müslüman oldu. Yetmedi, Selçuklular Bizans İmparatorluğu’nu yıktılar. Yetmedi, Osmanlılar Viyana’ya kadar gittiler ve İslâm uygarlığını götürdüler. Amerika keşfedildi. Köle zenciler ABD’de İslâmiyet’i kabul etmeye başladılar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruldu, elliye yakın İslâm devleti sözde de olsa bağımsızlığını kazandı. Putin (Rusya) İslâm Konferansı’na üye oldu. Bir zenci Müslümanın çocuğu ABD’nin başında. Ve şimdi Akevler de “Adil Düzen”i hazırlamaktadır. İnsanlık Kur’an üzerinde çalışmaya başlamış bulunmaktadır. İkinci Kur’an medeniyeti kurulacaktır.

Bazısını yaşayanlara gösteriyor ama Kur’an kıyamete kadar etkin olacak ve yeni uygarlıklar, daha ileri uygarlıklar olarak hep peş peşe gelecektir.

“Gösterirsek yahut vefat ettirirsek” denmektedir. “Bazı” kelimesinden sonra gelen bazı vaadlerini göstermeyecek ama yapacağız demektir.

“Onların mercileri bizedir” denmektedir.

Yani senin işin onların yapacaklarını denetlemek değildir.

Biz Akevler olarak Kur’an’ın emirlerini insanlara tebliğ ettik. Şimdi yeniden hazırlık içindeyiz. Uygulayarak “Adil Düzen”i göstereceğiz. Bizim görevimiz bunlara çalışmadır, yapacak olan biz değil O’dur. Sonuçların bir kısmını sizin nesil görecek, bir kısmını göremeyecektir. Ama göreceksiniz ki sizin ömrünüzde de çok değişiklikler olacak, Allah’ın vaadi yerine gelecektir.

Erdoğan’ın dediği gibi; nerden nereye varacaksınız.

Uygarlıklar ufuklar gibidir. Yürürsünüz, yürürsünüz... Ufkun göründüğü tepeye varırsınız, karşınıza yeni ufuk çıkar. Hedefe yaklaşırsınız ama varamazsınız.

“Mercilerinizedir” diyerek âhirette kurulacak yargılama sistemi ifade edilmektedir. “Nâ” diyor, çünkü onu meleklerle yapacaktır, doğrudan kendisi muhakeme etmeyecektir. “Sonra Allah” diyerek doğrudan kendisinin bütün yaptıklarını göreceğini bayan ediyor. Son kararı O verecek, kimini cennete kimini cehenneme gönderecektir.

Burada “Sümme” kelimesi muhakemeden sonra temyiz edilecek ve temyizde bekletilecek demektir. Bütün bu dönemde insanların iyi hal göstermeleri istenecektir. Bu tutukluluk halleri uzun zaman devam edecektir. Böylece cehenneme girmeden cehenneme girmiş muameleleri yapılarak bu halleri cezadan mahsup edilecektir.

Bunları 1400 sene evvel anlamak mümkün değildir. Bugünkü yargılanmayı ve uygulamayı görüyoruz da Kur’an’da söylenenleri algılıyoruz. Demek ki temyiz edildikten sonra hapishaneye girmese de tasdik edilinceye kadar geçen zamanın hapishanede geçirilecektir veya geçirilmesi demektir. İslâmiyet’te hapishane yoktur ama sürgün cezası vardır. Hattâ infaz semtleri, yüz dairelik apartmanları vardır.

Kur’an o kadar basit ve sade kurallar koyar ki, akıl onu hemen kabul eder, bunu ben de düşünür ve bulurdum zanneder. Seksen defa Kur’an okursunuz ama yeni okuduğunuz zaman size yine yeni şeyler söyler.

Yorumlamaya başladığım zaman bir sıkıntı oluşur, bu âyet bana yeni bir şey söylemeyecek ve benim de eski bildiklerimi tekrar etmekten başka yapacağım yok derim ama sonra üstünde durdukça yenilik görürsünüz. Buradaki “ev” bize yeni gramer kuralını öğreti, buradaki “sümme” bize yargılamanın ana kuralını koydu.

Hapishaneye girmese de temyizden tasdik gelinceye kadar hapishanedekinden daha çok sıkıntı içinde olacaktır. Dolayısıyla bu sıkıntıyı çekmiş olması sebebiyle cezasından mahsup edilmelidir. Bunu şimdi bu âyetle öğrendik.

وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ

(Va EimMAv NuRiYanNaKa)

“Ve ya sana irae edersek”

“İmmâ” ve “Emmâ” kelimelerinin asılları “İnMâ” ve “EnMâ”dır. Yani esreli olduğu zaman şart anlamını içerir, üstünlü olduğu zaman masdar anlamını içerir. Ya bunu ya da bunu yap şeklinde söylenir. İster gel ister gelme, bunu mu yaptı yoksa bunu mu gibi şart veya tereddütlü konularda “İmmâ” getirirsin. Gösterecek veya bazılarını gösterecek, bazılarını göstermeyeceğiz.

Onlara vaat ettiklerimizden bazısını göstereceğiz, bazısını ise seni vefat ettireceğimiz için göremeyeceksin. Göreceklerin olacak, göremeyeceklerin olacak demektir.

بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ

(BaGWa elLaÜIy NaGıDuHuM)

“Onlara vaat ettiğimizin bazısını”

“Vaad” iki şekilde olur. İyi şey olursa “va’d” olur, kötü şey olursa “vaid” olur. Fiil ise aynı şekilde söylenir. Arapçada fiil kalıpları aynıdır, mastarlarla manaları ayrılır. Masdarlar tekrar izhar edilir, karine varsa hazfedilir. Burada hazf vardır.

Bugün buradaki zamirle gösterilen ABD’deki 200 Yahudiden oluşan tekel sömürücü sermaye ile onların yanında yer alan tüm dünyadır. Bunlar mağlup olacaklardır. Onların zalim düzeni yerine “Adil Düzen” gelecektir. Bunun böyle olması kesindir. Ama bunu bugün biz göreceğiz demek değildir. Kısmen görürüz, bir kısmı da ileriye kalır.

Biz Akevler olarak bunları yenemeyeceğimizi düşündüğümüz için onlarla çatışmayı bırakıp kendi sitemizde İslâmca yaşamayı düşündük. Erbakan ise bunlarla mücadeleyi tercih etti, kayayı yerinden oynattı. Hiç düşünmediğimiz ve beklemediğimiz gelişmeler oldu. Böylece olanları hayatında gördü. Biz de kendi çalışmalarımıza devam ettik. Bugün “Adil Düzen” ile ilgili çok gelişmeler olmuştur. Zamanı gelince Allah her şeyi ayarlamaktadır.

أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ

(EaV NaTaVafFaYanNaKa)

“Yahut seni vefat ettirirsek”

Evet, vaad edilenin hepsini yani tamamını hiçbir peygamber görmemiştir. Kimse de başladığını bitirip gidemez. Kur’an’da diyor ki; Kitabı biz indirdik, onu biz koruyacağız.

Akevler’deki çalışmaların bizden sonra devam edip etmeyeceğinde bazen endişe ederim. Oysa Akevler’i biz kurmadık ki devam edip etmeyeceğini biz düşünelim. Akevler Allah’ın iradesiyle kuruldu. Gerekirse devam eder, gerekirse gider ve yerine daha iyisi gelir.

Bizim görevimiz bize emredileni yapmak, sonrasını düşünmemektir. Ben sanki hiç ölmeyecekmişim gibi adımlar atıyorum ama her an gitmeye de hazırım. Bizim neslin yaptıkları size kalacaktır. Siz onlara sahip çıkarsınız veya çıkmazsınız; sahip çıkmazsanız Allah sizi alıp götürür, sizden başkaları gelir ve onlar sahip çıkar.

NELER YAPMAMIZ GEREKMEKTEDİR? 

a) Kur’an üzerinde günde en az iki saat çalışmamız gerekmektedir. Böylece Allah’ın bizden ne istediğini öğreneceksiniz. Ayrı ayrı değil de grup grup bunu yapacaksınız; gruplar arasında da iletişim olmalıdır.

b) “SEMT KOOPERATİFLERİ” kuracaksınız ve Allah’ın emirlerini orada uygulayacaksınız...

c) “SEMT KOOPERATİFLERİ” içinde “İŞLETMELER” kuracaksınız ve o işletmelerin “ADİL DÜZEN”e göre çalışmalarına imkân sağlayacaksınız...

1) “AHŞAP EVLER” imalatına başlayacaksınız...

2) “DİNLENME SİTELERİ” kuracaksınız...

3) “YÜZ LOJMANLI İŞYERİ APARTMANLARI” inşa edecek ve yöneteceksiniz...

4) “MALA-MAL MARKETLERİ” kuracaksınız...

d) “KUR’AN ARAPÇASI”nı ve “UYGULAMALI MATEMATİĞİ”,  çağın plan ve projesi olan “FIKHI” ve Kur’an’da emredilen ama şimdiye kadar bilgisayar olmadığı için uygulanamayan “ORTAKLIK MUHASEBESİ”ni kuracak ve uygulayacaksınız...

Bunlar bugün yapabileceğiniz şeylerdir. Belki de sizin neslin yapacağı işler buraya kadardır. Ondan sonra ne yapacağınızı KUR’AN size söyler...

Kooperatifler bunları DAYANIŞMA ORTAKLILARI ve GENEL HİZMETLER içinde yapacaktır...

فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ

(Fa EiLaYNAv MaRCiGuHuM)

“Mercileri bizedir”

“Fa” harfini kullanarak bu durumun kıyamete kadar devam edeceğini, bu durumun bittiği tarihten itibaren hemen akabinde insanlar birden haşr olunacaklardır. Muhakemelerine başlanacak ve kurulan mahkemelerde insanlar dünyada bütün yaptıklarının teker teker hesabını vereceklerdir. Bunu Allah doğrudan kendisi yapmayacak, kurduğu kurullar aracılığı ile yapacaktır. Onun için yapacaktır.

Bu sebeple “Allah” denmeyip “Bize” denmiştir. Buradaki “Nâ” koskoca bir dağ gibi burada dikilmiş, öldükten sonra geçiş hayatı yaşayacağımızı söylüyor.

“Merci’” kelimesi mimli mastardır. “Mescid” gibi bazı kelimeler mefıl kalıbında gelir, asıl kalıbı mefaldır. İsm-i zaman, ism-i mekân ve masdar-ı mimimdir. Her üçü de doğrudur. Zaten mercileri vardır ama o bize olacaktır demek istemektedir. Onun için “İleynâ” takdim edilmiştir.

ثُمَّ

(ÇumMa)

“Sonra”

Alusi de burada “Sonra” uygun düşmüyor diyor, uzun uzun açıklamalarda bulunuyor. Oysa burada o kadar uygun düşüyor ki sadece bu “Sümme” onun ilâhi kitap olduğuna delalet eder. “Biz” ile “Allah” kelimelerinin arasındaki farkı ayıramazsanız “Sümme”nin manasını kavramak mümkün değildir. “Nâ”yı O’nun kurduğu yargılama kurulu olarak manalandırırsak ve “Allah”ı da bizzat kendisinin zatını anlarsak, o zaman mana çok kolay anlaşılacaktır.

“Merci’”de muhakeme vardır. Allah’ın zatı ilmi ile değil defterlerde dosyalardaki kayıtlarla hükme bağlanmıştır. Zahire göre hükmedilecektir. Sonunda karar Allah’ın zatında temyiz edilecek, O kendi zati ilmiyle gerçek hükümleri bildiği için adaletle son kararını verecektir.

Temyize gitmeden önce zaman geçeceği için “Sümme” getirilmiştir. Temyize gittikten sonra karar hemen verilmeyecek, bekletilecektir. Mahkûm olanlar bir kurtuluş ümidi içinde cehenneme gitmeden bekleyeceklerdir. Ne var ki bu bekleme müddeti cezalarından tenzil edilecektir. Bugün olduğu gibi bu arada cezaları dolacak, hiç cehenneme girmeden cezalarını çekeceklerdir. “Sümme” bize bunları anlatmaktadır.

اللَّهُ شَهِيدٌ

(elLAvHu ŞaHIyDun)

“Allah şehiddir”

“Şehid” soruşturmacı demektir. Yani normal soruşturmadan sonra Allah doğrudan kendisi soruşturmacı olacaktır. O halde tasdik makamı dosya üzerinde karar vermez. Tam tersine kendisi doğrudan soruşturma yapar. Bilhassa ceza davalarında temyiz kararları bozma değil, kararların infaz edilip edilmeyeceğine yetkilidir.

Bizim muhakeme âyetinde seni hakem seçip de kararına razı olmayanlar iman etmezler ifadesinin burada uygulama şekli gösterilmiştir. Yani infaz işi hakemlere ait değildir, infaz işi başkanlara aittir. Bucak başkanları infaz eder ve kararları infaz etmede geciktirir.

Burada başka husus da ortaya çıkıyor. İdam kararlarını meclis infaz ediyor. O halde ceza davalarında meclisin müdahale yetkisi vardır. Bizim baştan istihsanla tesbit ettiğimiz husus burada ifade ediliyor. Bütün ceza davalarının son mercii meclistir. Yüce divan meclisteki hakemlerden oluşturulmalıdır. Beraatlar değil mahkûmiyetler ve idam cezaları orada son karara bağlanacaktır.

عَلَى مَا يَفْعَلُونَ (46)

(GaLAy MAv YaFGaKUvNa)

“Fiil ettiklerine.”

Ne yapmışlarsa ona Allah şehiddir.

Burada Allah’ın külli ilmi ifade edilmektedir. Allah her şeyi bildiği için son infaz hükmünü verecek, cennete gidecekleri cennete, cehenneme gidecekleri cehenneme gönderecektir. Dünyada bunun uygulaması şöyle olabilir.

Kararın yanlışlığına kesin ilim edinilmişse meclis yargıtayı onu bozar. Yoksa kendisi ispat edemediği hususlarda ret kararı veremez yani bidayet mahkemelerinin kararlarında yanlış bulursa uygulamaz, yoksa kendisinin yanlış olduğunu ispatlayamadığı hususlarda bidayet mahkemelerinin verdiği kararları infaz eder. Çünkü topluluk Allah’ın mutlak halefi değildir. Dolayısıyla Allah’ın mutlak ilmi ile yaptığını bu cüzi ilmi ile vâkıf olduğu kadarı ile yapar.

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (47)

(Va LiKulLı EümMatin RaSUvLun FaEiÜAv CAvEya RaSUvLuHuM QuWıYa BaYNaHuM Bi eLQıSOı Va HuM LAv YuJLaMUvNa)

“Her ümmetin bir resulü vardır. Resulleri ciet edince beynlerinde kıst ile kaza olunur ve onlara zulmedilmez.”

Biz resul başkandır diyoruz. Bize göre nebiliğin hatemliği vardır, resullüğün hatemliği yoktur. Nebilikte de vahiy alan nebiliğin hatemliğini kastediyoruz. İlim yolu ile nebilik kıyamete kadar devam edecektir.

Bize itiraz ediyorlar.

Bu âyet resullüğün devamına çok açık delil teşkil eder. “Her ümmette bir resul vardır” demek, Kur’an nâzil olduktan sonraki ümmetlerin de resulleri vardır demektir. Bundan dolayı “Fa” harfi getirilerek bunun manası beyan edilmektedir. Ümmete kendi resulleri gelince aralarında kıst ile hükmedecektir ve onlara zulm olunmayacaktır.

Bu âyet haber âyeti değil emir âyetidir. Her ümmetin bir resulü olmalı, öyle ise onlara resulleri geldiğinde aralarında kıst ile kaza etmeli ve onlara zulm olunmamalı.

Devlet olmadan önce de hakemlik sistemi vardı. İki taraf birer hakem gönderir, onlar anlaşırlarsa karar verirlerdi, anlaşamazlarsa üçüncü kişiyi onlar seçer, onun verdiği hükme hakemler uyarlardı. Taraflar da hakemlerin kararına uyarlardı.

Devlet aşamasından önce durum böyledir.

Şimdi ise Allah bize diyor ki; hakem kararlarını böyle ihtiyari bırakmayın, aranızda bir başkan seçin, onun etrafında dayanışma ortaklıklarını oluşturarak askeri güç meydana getirin, hakem kararlarına uymayanları askeri güç yola getirsin.

“Hukime Beynehum” denmiyor, “Kudiye Beynehum” denince muhakeme yargılamadır. Kaza ise yargı kararlarının infazıdır. Yani kararlar infaz edilir diyor. Kararları infaz eder demiyor, kararları infaz edilir diyor. Çünkü infazı yapacak dayanışma ortaklıklarına bağlı silahlı güçlerdir. Başkan infaz emrini silahlı birliklerden birine verir.

Başkanın görevi infazdaki zulmü önlemektir. İnfaz edilmesine nezaret eder. Bu sebepledir ki infaz edilirken zulme uğrayan kimse hakemlere gitme yetkisine sahiptir. O halde Allah diyor ki her topluluğun bir başkanı olacak, infaz gücü olacak.

Biz bunu şöyle yapıyoruz. Semt kooperatifleri kuruyoruz. Bunlar şehirlerde yüzer dairelik lojmanlı işyeri apartmanları ve taşralarda yani köylerde yüz villalı dinlenme siteleridir. Bunlardan on kadarı birleşip bucak kooperatifini kuruyorlar ve bir bucak başkanı seçiyorlar. İşte böylece bunlar birer ümmet oluyor. İmam ocak başkanlarını da içerir. Onların kaza yetkileri yoktur. Resul ise kaza yetkisi olan bucak imamıdır.

Bundan önceki âyette âhiretteki hayat anlatılmış, oradaki muhakeme anlatılmıştı. Biz kıyas yoluyla bu dünyada da uygulama hükümlerini ortaya koyduk. “Vav” ile atfederek bu âyeti getirdi. Bundan önce bir cümleyi hazf etti, siz dünyadaki muhakemeyi de böyle yapabilirsiniz dedi “Ve” harfi ile mahzuf cümleye atfederek bu cümleyi getirdi. Yukarıda anlatılanla bu cümle arasında hiç irtibat yokmuş gibi gelir, oysa “Ve” harfi ile irtibatlı olduğu bundan önceki âyette beyan edilen dünyadaki yargıtay uygulamasını da anlattığını ifade eder.

Bu yıldan sonra dünyada yaşayıp insanlara yük olmak istemiyorum ama Kur’an’ı yorumladıkça ömrüm ve sağlığım olsun da Kur’an’ın mucizelerini biraz daha seyretmeyi isteme arzum doğmaktadır. Sizlere tavsiye ederim; benim gibi bu işe sonradan başlamayın, hemen bugün başlayın. Biz size yardımcı oluyoruz. Siz de Yenibosna çalışanları gibi Kur’an üzerinde çalışmaya kendinizi veriniz. Sonra boşa kaybettiğiniz zamanı bir daha bulamazsınız.

Evet, bu âyet bize “bucak kooperatifleri” kurmamızı emrediyor. Eğer adalet istiyorsanız, eğer zulümden kurtulmak istiyorsanız bunu yapın diyor. Bugün buna mani hiçbir engel yoktur. Kooperatifi kurarız, tapuları vermeyiz. Hakemleri oluştururuz. Hakem kararlarını uygulamayanları kooperatiften yani bucağımızdan çıkarırız. Bedeni cezaları biz vermeyiz, bugün mevcut olan düzen verir. İlerde bucakları yeniden ihya ederiz ve zaman yine hakemlerin kararlarını bucak başkanları vermiş olur.

Bu âyeti inşa âyeti olarak anlamadığınız zaman hayat ile âyet arasında tenakuz olur. İnşa âyeti olarak anladığınızda bize böyle bir topluluğu oluşturma emrinden başka bir şey anlamamız mümkün değildir.

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَسُولٌ

(Va LiKulLı EümMaTin RaSUvLun)

“Her ümmetin bir resulü vardır.”

Her ümmet için bir resul olmalıdır. Allah fiil ettiklerine şehiddir cümlesi isim cümlesidir. Bu da isim cümlesidir. Birbirine atıf olabilir. Ne var ki o zaman “Sümme”nin içine girer ve bu resullük işi âhirette olur. “Fe” ve “Sümme” parantez girmez, parantez alır.

“Cae Ahmedü ve Hasanün sümme Cemalun ve Ekremu” deseniz, Ekrem Cemal ile beraber sonra gelmiş olur. O halde buradaki atıf Allah’ın şehid olduğu cümleye değildir. Bundan önce külliümmetin zikredilen bir cümle geçmediğine göre arada mahzuf cümle vardır. Ona atfedilmiştir. Dünyada benzer muhakeme olacaktır. Benzer temyiz olacaktır.  Bir de her toplulukta bir başkan olacaktır. Her ümmet için bir başkan olması gerekir.

Burada “Lam” emir sigasında olduğu gibi vücub içindir, “alâ külli ümmetin resulün lienfüsihim” demektir. Her ümmet kendisine bir başkan atamalıdır, kendi lehlerine anlamındadır. Bu şekildeki cümleler yani kişilerin lehile olan ve cümle ifade edilirken “Li” “Alâ” manasında olur.

Ümmet demek başkanı olan topluluk demektir. Kur’an hayvan topluluklarının da başkanlarının olduğunu bildirir. Hayvanların imamları var ama resulleri yoktur. Resul, siyasi gücü elinde bulunduran başkandır. Her bucakta bir cuma mescidi bulunur, cumanın geçerli olması için namaz kıldıran imamın suçluları yani katilleri asma yetkisi olmalıdır.

Bize emredilen böyle bir başkanımızın olmasıdır, hakemler kararını infaz eden başkanımızın olmasıdır. Bunlar peygamber tarafından teşri edilmiş ama fukaha bir türlü anlayamamış veya siyasi baskıdan dolayı anlamamazlıktan gelmişlerdir. Cuma namazlarının geçersiz olduğuna dair fetva vermemişlerdir. Hâlbuki cuma namazı yerinden yönetimin şartıdır. Merkezin taşralara karışamayacağını ifade eder. Resul de ümmet de nekredir. Kasdedilen din kurucu nebi resul olsaysı likülli ümmeti rusulu olurdu. Yani mevcut dört ümmetin bir resulü vardır denmiş olurdu. Burada her resul ve ümmet nekre getirilmiştir. Demek ki kıyamete kadar ümmetler de resuller de olacaktır demektir.

فَإِذَا جَاءَ رَسُولُهُمْ

(FaEiÜAv CAvEya RaSUvLuHuM)

“Resulleri ciet edince”

Buradaki “Fa” beyan “Fa”sıdır; söylenenlerin şümulünü genişletme ve anlaşılmayanı açıklama “Fa”sıdır.  Ondan sonra “İza Cae” gelmektedir. “İza” mazi fiilini muzari yapar yani “İza Cae” geldiğinde böyle oldu değil gelince böyle oluyor demektir. Şartı içerir ama sadece zamanı şarta bağlar olayın mutlaka olacağını ifade eder. Eğer olay da şarta bağlanacaksa “İn” gelir. Burada “İn” değil de “İza” geldiği için böyle başkanı olmayan adil bir topluluk oluşturamaz demektir.

“Ciet” kelimesi “Eta”nın aksine “Kâne” manasını da içerir, böyle bir başkan yerine oturduğu zaman bir yerden gelmesi gerekmez. “Âhiret vaadi gelince” dendiği zaman bir yerden gelme demek olur. Eğer Türkçede olduğu gibi “Eta” manasını “Cae” olarak verecek olursanız, o zaman seçilerek kendilerinin oluşturduğu başkan kastedilmiş olur. Bununla beraber topluluklar içlerinden önderler çıkarırlar, onlar kooperatif kurarlar, onlar parti kurarlar. Burada böyle bir resulün ortaya çıkmasının farz olduğu ifade edilmektedir. Farzı kifayedir. Biri çıkmalıdır. Böylece “Kâne” yerine “Cae” gelmiştir. Bununla beraber bu kimse dışardan gelmeyecek, kendileri arasından gelecektir. Onlar biat ile onu başkan yapacaklardır. Onlara gelen ama yine onların gönderdiği kimse demektir. Kendi gönderdikleri resul geldiği zamandır. Bu sebepledir ki “caehum” denmemiş de “cae” denmiş. Yanlarına gelen resul değil, onların seçtiği ve biat ettiği resul makamına gelip oturduğunda demektir.

Her bucak bir ümmettir. Bazı bucaklar merkez bucaklardır. İl merkez bucakları da bucaktır. Ülke merkez bucağı vardır. İnsanlık merkez bucağı vardır. Bu da Mekke bucağıdır. Bu bucağın resulü kıta merkezlerindeki merkez bucakları insanlık merkez bucağına bağlıdır. Onun atadığı kimseler başkan olur, resulün resulü olur.

İnsanlık tek ümmet olmakla beraber merkez bucaklarının resulü taşra bucaklara hükmeder değildir.

قُضِيَ بَيْنَهُمْ

(QuWıYa BaYNaHuM)

“Beynlerinde kaza olunur”

Kader vardır, kaza vardır.

Kader plandır, projedir.

Kaza ise kaderin yapılan projesinin uygulamasıdır.

Yargılamada hüküm vardır, hükmün infazı vardır. Hükmün kazası onun infazıdır. Başkanın gelmesi ile araları kaza olunacaktır.

Yargı kararlarının infazı bugün en büyük sorun teşkil etmektedir.

“Kazai icra” diye bir kavram geliştirmişlerdir. Hükmü icra etmek hüküm kadar önemlidir. Yönetim bunun için vardır. Hakemlerin kararına uymayanlara yapılacak uygulama yönetimin işidir, yargının işi değildir.

İşte bu sebepledir ki adaletin tesisi ve barışın oluşması için her bucağın başkanı olacaktır. Taşra bucaklarının başkanı kendi bucaklarında adaleti tesis etmekle yükümlüdür. Merkez bucaktakiler de merkez bucaklarında adaleti tesis ederler, taşra bucaklara karışmazlar.

Taşra bucaklarında yargılama yapılır, herkes hakemlerin kararlarına uyar. Taşra bucaklarında verilen kararlara uymayan olursa ona kazai hüküm uygulanır.

İşte bununla görevli olarak ilde zabıta teşkilatı vardır. Nöbetli zabıtadan oluşur. Bugün bunlara jandarma denmektedir. Zaptiye teşkilatı hakem kararlarına uymayanlara il kararlarında gösterilen yaptırımı uygular. Bu sebepledir ki “resul kaza eder” denmiyor, “kaza olunur “deniyor. Çünkü kaza bucak başkanı tarafından değil il başkanı tarafından icra edilir.

بِالْقِسْطِ

(Bi eLQıSOı)

“Kıst ile”

“Kıst” kelimesi Türkçede “kass” kökü ile akrabadır. “Kss, Krd” gibi söyleniş ve manada akrabalığı olan kelimeler geçmektedir.

Eşyanın iki özelliği vardır. Biri miktarlardır. Ağırlıkları ile, uzunlukları ile, büyüklükleri ile, sayıları ile ölçülürler. Bunlara “miktarlar” diyoruz. Bir de varlıkların değerleri vardır. Bu bir tür faydalarıdır. Verilen emekle veya yaşanan gün ile ölçülür. Gün/saat olarak adlandırıyoruz. Bir saat çalışan insan bir mal elde eder, bu mal bir insanı kaç gün geçindiriyorsa onun değeridir. Bir şeyin değerli olması için onun emekle elde edilmesi gerekir. Diğer taraftan bir şey bir insanı kaç gün yaşatıyorsa o da onun değeridir.

Şimdi “kıst” ile “adl” kelimeleri arasındaki farkı buna göre düşünebiliriz. Biri miktarlarda eşitliktir, diğeri değerlerde eşitliktir.

Örnek olarak, bir bardak su aynı miktardadır ama susamış kimse için değerlidir, su ile doymuş olan kimse için değersizdir. Sobada yakılan kömür miktar olarak aynıdır ama kışın çok değerlidir, yazın değeri yoktur. “Kıstas” miktarları karşılaştırdığı için demek ki “kıst” miktarlarda eşitliktir, “adl” ise değerlerde eşitliktir.

Kısas değerlerde değil miktarlardadır. Kişinin birisi çok değerli kimse olabilir, biri de aksine yaramaz olabilir ama bütün ceza hukuklarında eşit ceza verilmektedir.

Şimdi tanımı göz önüne alarak, “kıst” ve “adl kelimelerini göz önüne getirerek manalandırın, bakalım görüşümde isabet var mıdır?

Ameli salihatta kıst ile denmektedir. Yani öyle işler yapacaksınız ki sizin ürettiğiniz parçalar diğer parçalarla uyum hâlinde olmalıdır. Kapı kasaya, mil yatağa uymalıdır. Elbise bedene uymalıdır. Bu parçaların değerleri arasında bir adalet gerekmez. Bu sebepledir ki “adl ile amel ediniz” denmemektedir.

وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (47)

(Va HuM LAv YuJLaMUvNa)

“Ve onlara zulm olunmaz.”

Kaza kıst ile olur. Kısas esastır. Kısasta eşitlik esastır. Değerlere değil miktarlara göre hükmolunur. Ceza hukukunun temeli budur. Oysa ekonomide miktarlar değil değerler esastır. Beş kilo patatesi on kilo domates ile değiştirebilirsiniz. O halde değiştirmede farklılıkla zulüm olmaz.

Resulün görevi adaleti ve kıstı ikame etmedir. Sosyal hukukta insanlar eşit kişiliğe sahiptirler. Dolayısıyla orada kıst esastır. Oysa ekonomik konularda miktar değil değerler önemlidir.

Faiz ile bey' arasındaki fark şudur. Bey' miktarların değişmesidir. Faiz ise değerlerin değişmesidir. Aynı değerde olan iki şey değiştirildiğinde birinin farklılaşması eşitliği bozar. Oysa miktarın değerleri değiştikçe değişmektedir. Benim için kıymetli olan sizin için kıymetsiz olabilir. Değiştirmekle ikimiz de kazanmış oluruz.

 

 


YUNUS SÛRESİ TEFSİRİ(10.SÛRE)
1-1 VE 2.AYETLER
1068 Okunma
2-3 VE 4.AYETLER
922 Okunma
3-5 VE 6.AYETLER
1277 Okunma
4-7 VE 10.AYETLER
786 Okunma
5-11 VE 14.AYETLER
734 Okunma
6-15 VE 17.AYETLER
831 Okunma
7-18 VE 20.AYETLER
978 Okunma
8-21 VE 23.AYETLER
1191 Okunma
9-24 VE 25.AYETLER
949 Okunma
10-26 VE 27.AYETLER
759 Okunma
11-28 VE 30.AYETLER
791 Okunma
12-31 VE 33.AYETLER
811 Okunma
13-34 VE 36.AYETLER
734 Okunma
14-37 VE 39.AYETLER
735 Okunma
15-40 VE 44.AYETLER
787 Okunma
16-45 VE 47.AYETLER
826 Okunma
17-48 VE 51.AYETLER
699 Okunma
18-52 VE 54.AYETLER
1067 Okunma
19-55 VE 58.AYETLER
720 Okunma
20-59 VE 61.AYETLER
770 Okunma
21-62 VE 66.AYETLER
973 Okunma
22-67 VE 70.AYETLER
739 Okunma
23-71 VE 74.AYETLER
765 Okunma
24-75 VE 78.AYETLER
1477 Okunma
25-79 VE 83.AYETLER
826 Okunma
26-84 VE 87.AYETLER
771 Okunma
27-88 VE 89.AYETLER
883 Okunma
28-90 VE 92.AYETLER
1037 Okunma
29-90 VE 92.AYETLER FİRAVN ÖLDÜ MÜ?
774 Okunma
30-93 VE 95.AYETLER
811 Okunma
31-96 VE 100.AYETLER
762 Okunma
32-101 VE 104.AYETLER
711 Okunma
33-105 VE 108.AYETLER
710 Okunma
34-109.AYET
937 Okunma