Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ebubekir Sifil - Milli Gazete Zafer Kafkas
İslami Kristoloji
1309 Okunma, 16 Yorum

‘İslami’ kristoloji?!

 

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Star gazetesine bir mülakat vermiş.(1) Gazetenin internet sayfasından izlenebileceği gibi(2) bu mülakat, "Diyanet İşleri Başkanı (...) "dinin yasakladığını devlet serbest bırakabilir" dedi" sözleriyle değerlendirildikten sonra, söz konusu mülakat üzerine yazılmış bir yazıya yer veriliyor.

"Bardakoğlu'nun din ve laiklik ilişkisini yeniden gündeme taşıyan bu ifadeleri üzerine yazdığı yazıda ilahiyat profesörü Düzgün, İslam siyaset teorisini şekillendiren saikleri ele alıyor ve siyaset alanındaki ilkelere dikkat çekiyor" ifadeleriyle takdim edilen yazısında Ankara İlahiyat'tan Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Din'in, 50 yıl öncesine nazaran bireyin ve toplumun hayatına daha etkin biçimde döndüğünü söylüyor ve bunun hem "iyi", hem de "kötü" haber anlamına gelebileceği değerlendirmesinde bulunuyor.

Düzgün'e göre geri dönüşünü "iyi" olarak nitelendirebilmek, dinin, "temel hak ve hürriyetleri bütün insanlık için arzulayan, insan onurunu bütün ahlakî değerler için esas kabul eden, etnik ve dinî her türlü çeşitliliğe saygı duymayı öğreten ve bütün bunların garantörü olarak Allah'ı gören" bir muhtevaya sahip olması şartına bağlı. Aksi durumda ise onun dönüşünü "kötü haber" olarak işaretlemek gerekiyor. Yani "... devlet-siyaset gibi kurumsal yapılara yaslanarak kendine yaşam alanı açmaya çalışan ve devlet aygıtını varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak tasarlayan" bir dinin hayata geri dönmesi, Düzgün'e göre "kötü haber"! Böyle bir yaklaşıma şahit olup da, "Din'i korumak" adına vahye düşman olan ve peygamber öldüren Yahudileri hatırlamamak mümkün değil!..

Bunlar "din"den ve "devlet"ten ne anlıyor? diye merak edenleri de boşlukta bırakmama lütfunda bulunmuş Düzgün ve Din ile devlet arasında kendince tesbit ettiği bazı "karşıtlıklar"a değinmiş:

"(...) yapısal olarak din ve devlet, tamamen farklı amaçlara odaklanırlar. Din, gönüllülük esasına dayanır. Devlet, yapısı gereği zorlayıcıdır ve kontrol etmeye dayanır. Bireyi esas alan dinin ise kontrol etme gibi bir görevi olmadığı gibi buna ihtiyacı da yoktur. Din insanlara sadece ebedî ideal gerçekleri hatırlatır; devlet ise reel olanı elde etmek için gerekirse güç kullanır. Dinin özgürleştiriciliğinin aksine, devlet kanunlarla insanı yaşanan toplum standartlarına uyum sağlayacak şekilde yeniden inşa etmeye çalışır. Allah'ın özgür yarattığı insan, devlet ve toplumun marifetiyle yerelliklere, akla ve vicdana uygunlukları sorgulanamayan örf ve âdetlere mahkûm edilir. Devletin işleyişi içinde insan, hiçbir zaman efendisiz bırakılmaz; kanunla, (sözde) ahlak kurallarıyla kuşatılır. Özgürlüğün doğasına ters bir şekilde, insanlığını ve kimliğini, toplum için en 'uygun' olana uyum göstermekle kazanacağı yönünde bir aldatmaya uğratılır. Bütün bunlar, kurumsallaşmanın getirdiği sonuçlardır."

(Bir paragraf önce söylediklerimi geri alıyor ve cümleyi şöyle düzeltiyorum: Böyle bir yaklaşıma şahit olup da Pavlus'u hatırlamamak mümkün değil!)

Din'in dünya hayatıyla ilgili hükümlerini reddetmek için "devlet" ve "toplum" mefhumlarına bu derece olumsuz vurgular yüklemek Düzgün'de gizliden gizliye yer etmiş bir "devlet düşmanlığı"nın ifadesi olarak mı görülmelidir?

İşin bu yanı şu aşamada bizi ilgilendirmiyor. Zira biliyoruz ki Düzgün o yazıyı devletle ilişkisini izhar etmek için değil, dinle ilişkisini ele vermek için kaleme almış ve doğrusu bunu da gayet açık biçimde yapmıştır:

"Kur'an, cinsiyetine, ırkına ve dinine bakmadan bütün insanları, insanlık ortak paydası altına yerleştiren ve bütün sivil/medeni özgürlükleri doğuştan kazanılmış hak olarak kabul eder. Bu anlamda dinin ana varlık sebebi, toplumsal yapıyı adalet, özgürlük, temel haklarda eşitlik gibi evrensel ilkeler çerçevesinde yeniden inşa etmektir. Bu yönleriyle dinler, muhafazakâr değil, modernleştirici, yenileştirici ve dönüştürücü unsurlardır. İslam'ı tanımlayan ana ilke olan 'tevhîd'in, dini ve etnik özelliklerine bakmadan bütün insanları Allah'ın onurlu kulları olarak kabul etmeyi ve temel/doğal insan haklarını her birey için savunmayı içine aldığını..."

Ortada şüphe götürmeyen bir gerçek var: Bu satırlarda bize "din" olarak takdim edilen "şey", "İslam" değil. Zira İslam'ı tanımlayan ana ilke "tevhid" ise ve dahi tevhid, "dini ve etnik özelliklerine bakmadan bütün insanları Allah'ın onurlu kulları olarak kabul etmeyi ve temel/doğal insan haklarını her birey için savunmayı içine almayı" ifade ediyorsa, sormazlar mı insana: "Sizin Müslümanlıkta ısrar etmenizin anlamı nedir" diye!.. Burada tırnak içinde verdiğim cümlede yer alan hususlar gerçekten İslam'ın temeli olan "tevhid"i ifade ediyorsa, aklı başında olan herkes bilir ve ikrar eder ki, onları kabul ve icra etmek için Müslüman olmak gerekmiyor! Ateizmi kabul ederek de bu "tevhid"e hizmet edebilirsiniz!..

 

Yorum:

MÜMİN VE ÖZGÜRLÜK

Müminler ,yaratılış gayesinin bilincinde olarak , Allah’ a hayatının her alanında kulluk edenlerdir.. Sosyal alanda , Hukuk alanında , ekonomik alanda Allah’ın kendilerinden istediği hayat tarzını yaşamak ve bu hayat tarzını düzen haline getirmek için mücadele ederler. Aile hayatında , arkadaşlarıyla ilişkilerinde , Kuran’ın ve onun bizler için örnekliğine vurgu yaptığı Peygamberimizin ortaya koyduğu prensipleri referans alırlar. Şehirleşmede , mimaride hassasiyetler çerçevesinde , mümin inceliğine  ve naifliğine uygun plan ve yapılar oluştururlar. Hukuki olarak Kuran ve sünette belirlenmiş kesin hükümlerle ve bunlardan kaynaklanan içtihat ve icmalarla düzenlerini kurarlar. İhtilafları hakemlik müessesi ile çözerler. Ekonomik hayatını Allah’ın haram saydığı maddelerin üretim ve ticaretinden uzak, insanları aldatmadan ve faizsiz bir şekilde düzenlerler.  Bunu sistemleştirip toplumun kötülüklerden korunması için çalışırlar. Yani görüldüğü üzere müminin hayatında dini hayat veya dünyevi hayat diye bir ayırım yoktur. En ince detayına kadar Allah müminin hayatının içindedir ve müdahele halindedir.

Müminler , kendilerine bu şekilde bir hayat kurarken , kendi gibi inanmayan ve düşünmeyen insanları da kendi hayat tarzlarına , kendi hassasiyetleriyle oluşmuş ilişkilere ve kendi düzenlerine gelmeleri için zorlamaz. Herkesin inandığı veya inanmadığı gibi yaşadığı ortamı hazırlayarak , insanların cüzi iradeleriyle Allah’ a itaat yada isyan da özgür olmalarını sağlar. Yani insanlar sadece Allah’a hesap verme noktasında olurlar. İstedikleri hukuk sistemini kurar, aile hayatlarını istedikleri şekilde şekillendirebilir , ekonomik olarak istedikleri faaliyetlerde bulunabilirler. Müminler ,diğer insanlara bu özgürlüğü sağlamakla görevlidirler. Tabiki bunların kötülüğünden , yanlışlığından bahsedebilir onları iyiye,güzele,faydalıya çağırabilirler. Lakin baskı yapamazlar. İşte Allah’ın düzeni budur. İslam sistemi budur. Allah’ın müminlerden kurmalarını istediği düzenin genel çerçevesi bu şekildedir. Allah müminleri kimseye muhafız yapmamış , güzel bir dille doğruya çağırmalarını emretmiştir. Baskı ile ibadet,baskı ile hayat tarzı dayatmak ortaya birçok münafığın çıkmasına ve baskı görenlerin fırsat kollayıp en uygun zamanı bulduklarında isyan etmesine ve kargaşa çıkmasına sebep olacaktır.

İnsanların sadece Allah’ a karşı sorumlu olacakları sistem yani İslam Düzeni , Adil düzendir. Yerinden yönetim ilkesi ve çok hukuklulukla insanlar kendini Allah yerine koyup ilahlaştıranlara değil sadece Allah’ a karşı sorumlu olacaklardır.Kendi özgür iraderiyle seçtikleri bir inanç ve düzeni yaşayarak Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vereceklerdir. Adil Düzen bunun için herkes tarafından benimsenecektir.

Allah bizleri  müminlerden olmayı nasip etsin.

 

Zafer Kafkas

Yorumcu 
Yorum 
Lütfi Hocaoğlu
28.04.2010
12:14

Müslümanlar için değil, müminler için.

Kuran o bucağa ümmü-l kura demektedir.

Devlet düzenidir. Devletin tamamındaki her bucak için Kuran hükümlerini uygulamıyoruz. Genel prensipler mevcut. Hakem kararları mevcut. Ama bizi ilgilendiren bir tane örnek mümin bucağı kurmak. Bunun dışına Hıristiyanlar bir bucak kurabilir, yahudiler bucak kurabilir vs vs.

Reşat Nuri Erol
29.04.2010
00:07

mesud akgül / 2010-04-28 17:55:32 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-8

göstermektedir. Ancak her halükârda yadsınamaz gerçeklik şu ki kurucu irade tarafından oluşturulan şu hile rejimi ve köle düzeni A’dan Z’ye kadar değiştirilip yerine " A D İ L D Ü Z E N " kuruluyor. Bunda herhangi bir şüphe söz konusu değil. Sonuç itibariyle, ERBAKAN rejimi tamamen değiştirip millî irade adına " A D İ L D Ü Z E N " kurmaya çalışıyor... ... ...

mesud akgül / 2010-04-28 17:55:09 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-7

Oysaki eğer Türkiye Cumhuriyeti hep iddia edildiği gibi milleti temsil eden TBMM tarafından kuruldu ise; bugün de yine aynı milleti temsil eden TBMM tarafından rejimi de değiştirecek şekilde bir yeni anayasa neden yapılamasın?! İşte şimdi bu yaşananlar 12 Mart 1971, 12 Eylül 1981, 28 Şubat 1997 süreçlerinde yine örtülü bir şekilde ve her türlü hile, entrika ve siyasi komplonun karşılıklı olarak alabildiğine kullanıldığı bir gerçek millî kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin yürütüldüğünü mesud akgül / 2010-04-28 17:54:37 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-6

yasalarda açıkça yazılıp belirtilmeyen, ancak kırmızı kitap denilen gizli metinlerde kayıtlı bulunan bu üstün ve dokunulmaz haklarını korumak için toptan yeni anayasaları ancak askeri darbe şartlarında hazırlama imkânı bulmaktadırlar. Bu yüzden de parlamentoda ve kamuoyunda tartışmaya açık bir özgür ve serbest ortamda hazırlanıp her türlü değerlendirmelerden sonra referanduma sunulacak bir anayasa kurucu iradeyi göz ardı edebileceği için meşru bulmamaktadırlar. mesud akgül / 2010-04-28 17:54:14 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-5

kurucu irade temsilcisi olarak millî irade karşısında rejimin temel ilkeleri ve devletin üst yapılanmasındaki vesayet, rüçhaniyet ve imtiyazlarını korumayı amaçlamaktadırlar. “TBMM ancak normal yasalar çıkartabilir, anayasada gerektiğinde kısmî değişiklikler yapabilir, yeni anayasa yapamaz” demelerinin temel dayanağı Sabetayist Toplum unsurlarının kurucu iradeyi temsil ediyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Statükonun devamına kendini adayan oligarşik yapının mensupları, anayasa ve mesud akgül / 2010-04-28 17:53:34 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-4

Disiplin konuları dışındaki suçlara karışan askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmalarının ve YAŞ kararları ile görevden uzaklaştırılan subayların haklarını mahkemelerde arama haklarına sahip olmalarının anayasal temele dayandırılmasını sağlamaya yönelik anayasa değişikliği maddelerinin yürürlüğe girmesi halinde malum zihniyetin Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki yapılanmaları da daha fazla korunamayıp tasfiye sürecine girmiş olacaktır. Azınlıkçı zümre oligarşisi buna karşı çıkarken; kurucu mesud akgül / 2010-04-28 17:53:08 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-3

içindeki güçlerini de tümüyle yitirdiler. Azınlıkçı zümre oligarşisinin kendilerini elimine etmeyi planladığının bilinci içinde birlikte hareket eden Erdoğan, Baykal ve Bahçeli üçlüsü şimdi kavga, gürültü, patırtı çıkararak anayasa değişikliği paketinin hiç firesiz tastamam Meclis’ten çıkmasını sağladılar. Böylece yüksek yargıdaki varlığını sürdüren klan zihniyetli yapılanma ortadan kaldırılıp rejimi vesayet altına almaya matuf tüm örgütlü güçleri tasfiye edilmiş olacaktır. mesud akgül / 2010-04-28 17:52:38 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-2

Ancak projenin büyüklüğü ile eski konumunu yitiren oligarşinin gücü orantısız kaldığı için sonuç fiyasko oldu. Bunun üzerine hızlanan hile rejimi ve köle düzeni tasfiyesi sürecinde Sabetayist oligarşinin elindeki kaleler kendi tabirleriyle birer birer düştü! Özellikle Merkez Bankası, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, YÖK gibi kaleler düşünce, Ergenekon Davası da açılarak hiç dokunulmayan yerlere dokunulup, ilişilmeyen yerlere ilişilince sermaye, medya tekelleri kırıldı ve siyasetten sonra devlet mesud akgül / 2010-04-28 17:52:09 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ TAM GAZ-1

22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesi oluşturulmaya çalışılan sağda ve solda birlik mühendislik projesinin soldaki ayağı CHP ve DSP’yi kapsamına alırken sağdaki ayağı AKP ve MHP’yi dışlayacak şekilde yalnızca DP-ANAP birleşmesi üzerine inşa edilmek istendi ama olmadı. Bu çok iddialı sağda ve solda birlik projesinin asıl nedeni kurucu irade temsilcisi azınlıkçı zümre oligarşisinin güvenine mazhar olamayan Baykal, Bahçeli, Erdoğan üçlüsünü siyasi arenadan tasfiye etmekti.

Mete Firidin
29.04.2010
09:52

Şimdi anladım. Teşekkür ederim.

Lütfi Hocaoğlu
29.04.2010
11:06

Bir yerin Ümmü-l Kura’sı o yerde insanların toplanıp dağıldığı hareket merkezidir. Kuran’da Ümmü-l Kura iki yerde geçmekte, bir yerde de zamirle Kura’nın annesi şeklinde kullanılmaktadır.

Şura-7’de ilk uyarının başladığı yere diyor. Yani Hz. Muhammed için düşünürsek Mekke Ümmü-l Kura’dır. Orada bütün insanlar toplanmakta ve dağılmaktadır ve Arabistan yarımadasının merkezidir. Enam 92’de ise Ümmü-l Kura ve çevresi ve müminleri uyarma şeklinde bir ifade ile gelerek müminleri ümmü-l Kura’nın dışında tutmaktadır.

Kasas 59’da ise karyelerin annesine bir resul göndermedikçe karyelerin helak edilmeyeceğini söylemektedir.

Bu ayetlerden anladığımız İslam düzeni kurulmadan önce bir bölgedeki tebliğ yapılan merkezi ifade etmesidir.

Kuran terminolojisine göre böyledir. İslam düzeni kurulurken ve kurulduktan sonra ümmü-l Kura hangisi olacaktır derseniz işte bu durumda kıyas yapar ve kendi terminolojinizi oluşturur ve tanımlarsınız.

Cengiz beyin söyledikleri bu mantık içinde merkezin ümmü-l Kura olmasına dayanır ki düzen kurulduktan sonrası için doğrudur.

Lütfi Hocaoğlu
29.04.2010
11:08

Yani devlet kurulmadan önce tebliğ yapılan yer olan Mekke, kurulduktan sonra ise Medine’dir.

Reşat Nuri Erol
29.04.2010
12:19

Bir müddet YORUM yazmak yerine, "ADİL DÜZEN" ile ilgili tesbit ettiğim bazı YORUMLARI sizinle paylaşacağım (Benim yazımın olduğu yerde de ilginç YORUMlar var):

mesud akgül / 2010-04-29 11:10:01 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-12

budur. Bu amaç bilindiği içindir ki kurucu iradeyi temsil eden Sabetayist Toplum oligarşisi kalıntıları, İsrail, ABD’deki Yahudi Lobisi ve Avrupa Birliği içindeki Siyonist unsurlar buna şiddetle karşı çıkıyorlar. Ancak her halükârda yadsınamaz gerçeklik şu ki kurucu irade tarafından oluşturulan şu hile rejimi ve köle düzeni A’dan Z’ye kadar değiştirilip yerine " A D İ L D Ü Z E N " kuruluyor. Bunda herhangi bir şüphe söz konusu değil.

mesud akgül / 2010-04-29 11:09:33 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-11

28 Şubat post modern darbe süreci başlatıldı. Ancak bu süreç de 12 Eylül gibi kontrol altına alınarak tersyüz edildi ve bugünkü duruma öyle gelindi. Şimdi ise bu tasfiye kadrolar bazında Ergenekon Davası sürecinde hızlandırılırken; AKP iktidarı aracılığıyla da hukuki süreç tamamlanarak Millî Görüş’ün temsil ettiği millî irade hâkim kılınmaya, " A D İ L D Ü Z E N " kurulmaya ve "Yeniden Büyük Lider Türkiye" projesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. Şu anda yapılmakta olan anayasa değişikliğinin asıl amacı

mesud akgül / 2010-04-29 11:08:57 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-10

işbirliği içine girdi. Bu süreçte iki dönem tek başına iktidar olan ANAP’tan sonra Erbakan Liderliğindeki Refah Partisi atağa geçip birinci parti olurken Demirel ve Ecevit’in partileri çökertilip gerilerde kalmaya mahkûm edildi. Böylece kontrolden çıkan 12 Eylül 1980 Darbe sürecini sona erdirmek, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde 12 Mart Muhtırasından beri varlığı süregelip giderek güçlenen oluşumu ve ERBAKAN ile Millî Görüş’ü artık tamamen yok edip ortadan kaldırmak için bu kez

mesud akgül / 2010-04-29 11:08:29 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-9

Ayrıca dönemin medyası, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, ünlü köşe yazarları da 12 Eylül darbesini desteklediler. Açıkça ERBAKAN ve "Millî Selamet Partisi" tasfiye edilip meydan Demirel-Ecevit ikilisine bırakılacak diye yazıyorlardı. O dönemin basın arşivleri incelendiğinde bütün bunlar açıkça görülür. Ancak 12 Eylül Darbe yönetimi, ABD’de hazırlanan plan gereği 12 Mart Muhtırasını veren oluşumun kökünü kazıyıp ERBAKANve Millî Görüş’ü siyaset arenasından tasfiye etmek yerine aksine

mesud akgül / 2010-04-29 11:07:59 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-8

Cumhurbaşkanı seçilmesi tehlikeli bulunuyordu. Erbakan ve Millî Selamet Partisi’nin demokratik yoldan tasfiyesinin ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde örgütlenen 12 Mart Muhtırasını verdiren oluşumun kökünün kazınmasının mümkün olmadığını gören Sabetayist Oligarşi ABD işbirliğinde 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini planladı. Muhsin Batur’un Cumhurbaşkanı seçilmesini aylar süren seçim turlarında oy vermeyerek engelleyen Ecevit-Demirel ikilisi ABD tarafından yapılan darbe planından muhakkak ki haberli olmalıydı

mesud akgül / 2010-04-29 11:07:23 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-7

Muhsin Batur CHP milletvekili olarak Ecevit tarafından Cumhurbaşkanı adayı gösterildi. Ancak Ecevit’e yakın CHP’liler oy vermeyerek seçilmesini engellediler. Çünkü 12 Mart sürecinde kapatılan Millî Nizam Partisi yerine Millî Selamet Partisi’ni kurması için o sıralar İsviçre’de bulunan ERBAKAN’ı davet edip Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olmasını önlemişti. Yani 12 Mart muhtırasında imzası bulunan Org. Muhsin Batur ile Erbakan arasında bir derin ilişki olduğu için

mesud akgül / 2010-04-29 11:06:37 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-6

Ve neden NATO ve Batının en has ve en mutemet adamları olan Ecevit-Demirel ikilisine karşı mücadele etsin? Nitekim 12 Mart Muhtırasına Kara Kuvvetleri Komutanı olarak imza atan Faruk Gürler Genelkurmay Başkanı iken 6.Cumhurbaşkanı seçilmek üzere girişimde bulunduğunda Demirel-Ecevit ikilisi birleşerek engelledi ve onun yerine Sabetayist bir emekli amiral olan Fahri Korutürk’ü seçtirdi. Fahri Korutürk’ün süresinin bitiminde bu kez 12 Mart Muhtırasında imzası bulunan bir diğer general olan

mesud akgül / 2010-04-29 11:06:17 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-5

Bu oluşum NATO ülkelerinde kurulan bir gizli örgüt olarak nitelense de gerçek öyle değildi. Ne var ki bu illegal yapılanma kamuflaj amacıyla NATO’ya bağlı bir birim intibaı vermiş olabilir. Çünkü bütün icraatları özünde NATO ve Batı karşıtlığı doğrultusunda gerçekleşti. Bu yüzden en çok Batılılar ve içerideki işbirlikçileri bu süreçten şikâyetçi oldular. Kaldı ki NATO bünyesinde kurulmuş bir örgütlenmeye Kissinger’in talebesi diye ün yapan Ecevit neden karşı çıkıp deşifre etmeye kalkışsın?

mesud akgül / 2010-04-29 11:05:58 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-4

Süleyman Demirel Başbakanlık koltuğunu terk etmek zorunda bırakıldı. Bülent Ecevit ise bu muhtıra asıl bana karşı verildi diyerek CHP Genel Sekreterliği görevini bıraktı. İşte rejimin kurucu iradesinin temsilcisi Sabetayist Toplum oligarşisinin ilk aldığı esaslı darbe bu 12 Mart 1971 Muhtırası ile gerçekleşti. Bunu ordu içerisinde örgütlenen, Başbakanlığı döneminde Ecevit’in kontrgerilla diye nitelendirdiği bir illegal oluşum gerçekleştirdi.

mesud akgül / 2010-04-29 11:05:37 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-3

Bu süreçte kapatılmayan CHP’nin, dışındaki kurulan yeni partilerle yaptığı koalisyonlarla ülke bir süre yönetildi. Daha sonra 1969 Genel Seçiminde kapatılan DP’nin devamı niteliğindeki AP’nin tek başına iktidarı ile yeniden CHP aleyhine dengeler bozulup kantarın topuzu yine kaçmaya başladı. Bu yüzden artçı darbeler devam etti… Nihayet 9 Mart 1971’de tek başına Adalet Partisi iktidarına yönelik girişilen sosyalist darbe girişimi önlenerek yerine 3 gün sonra 12 Mart Muhtırası verildi ve

mesud akgül / 2010-04-29 11:05:15 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-2

Selanik Dönmesi denilen İttihat ve Terakki uzantısı azınlıkçı Sabetayist Toplum unsurlarının oluşturduğu zümre oligarşisi tarafından temsil ediyordu. Bu yeni devlet yapısı, siyasi rejim tek partili hayattan çok partili hayata geçişi sağlıklı bir şekilde gerçekleştiremeyen Sabetayist Toplum unsurlarının kendi aralarındaki iç iktidar çekişmelerinin 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile kanlı çatışmaya yol açmasından sonra ordudaki istikrarsızlıktan kaynaklanan artçı darbeler süreci içerisinde bozuldu.

mesud akgül / 2010-04-29 11:04:23 BİLİNMEYEN YAKIN TARİHİN GERÇEKLERİ-1

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurtuluş savaşını da yönettiği iddia edilen TBMM kurmadı; İttihat ve Terakki uzantısı Selanik Dönmesi de denilen Sabetayist unsurlar kurdular. Çünkü İttihat ve Terakki ilk önce gizli bir siyasi örgüt olarak Osmanlı’nın gizli başkenti denilen Selanik’te kuruldu. Dünya Siyonizmi tarafından dönemin süper gücü yapılan İngiltere’nin Osmanlı Devletini işgali sayesinde gerçekleştirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi, Selanik Dönmesi denilen İttihat ve Terakki uzantısı

Sayfa: 2 / 2 (16 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 46 | Tarih: 25.4.2010
Can Ataklı
Başkanlık sistemi ile federal devlete geçiş
4046 Okunma
Mesut Karaaytu
Ebubekir Sifil
İslami Kristoloji
1309 Okunma
16 Yorum
Zafer Kafkas
Ali Bulaç
Kerim devlet
815 Okunma
2 Yorum
Ahmet Yasir Erol
Reşat Nuri Erol
Tarımda faiz, icra ve iflas
811 Okunma
4 Yorum
Ilker Ardic
Ahmet Hakan
Çarpıt babam çarpıt
766 Okunma
9 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Nazlı Ilıcak
AK Parti yalnız kaldı
737 Okunma
5 Yorum
Fatma Karuç
Dücane Cündioğlu
Ahlaklı ama Edepsiz
721 Okunma
Abdülkadir Altınhan
Rahmi Turan
Bize uymayan bir sistem
716 Okunma
Serdar Turan
Nihal Bengisu Karaca
Tam demokrasi mi postmodern padişahlık mı?
710 Okunma
2 Yorum
Hakan Kandal
Oktay Ekşi
Sistemin Fazileti
708 Okunma
2 Yorum
Vahap Alma
Mehmet Şevket Eygi
Başörtüsü Düşmanlarına On Bir Tokat
703 Okunma
Emine Hocaoğlu
Mehmet Altan
Dışişleri soykırımına nasıl bakar?
700 Okunma
Mehmet Hikmetumut
Toktamış Ateş
İlk Meclis'ten portreler
691 Okunma
Osman Eskicioğlu
Ruşen Çakır
İki yumruk: Benzerlik ve farklılıklar
689 Okunma
Tayibet Erzen
Mahir Kaynak
Başka bir Yöntem
678 Okunma
Süleyman Karagülle
Mümtazer Türköne
Savaştan barış çıkartmak
675 Okunma
1 Yorum
Arif Ersoy
Fehmi Koru
Batılı değerler: Çifte standart ve dinî ayrımcılık
656 Okunma
Ahmet Kirtekin
Zülfü Livaneli
Grass’ın İstanbul’u...
614 Okunma
Ali Bülent Dilek