Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Ahmet Altan - Taraf Özer Ataç
Genelkurmay, Başbakan ve Medya
617 Okunma, 1 Yorum

21.11.2009

 

Bu ülkenin ezilen insanları...

Ne yapacak, nereye gidecek, kime sığınacaksınız?

Sizi kuşatan bu büyük sessizliği nasıl kıracak, sesinizi nasıl duyuracak, çocuklarınızın hayatını nasıl kurtaracaksınız?

Sahte kavgaların suskun figüranları olarak birbirinize düşmanlık edip “efendilerinizin” oyunlarında, sadece onlar istediğinde alkış mı tutacaksınız?

Bu ülkede, birbirinizden başka sığınacak kimseniz yok.

Çocuklarınızı öldürmek için planlar yapıldığında bile bunu sizden saklamaya çalışıyorlar.

Bunu görmüyor musunuz?

Bugüne dek karşılaştığımız en korkunç, en vahşi, en insafsız plan ortaya çıktığında üzerinize kapanan ağır kapılara çarptığınızda ne hissediyorsunuz?

Orduda dehşet verici bir cuntanın planları yakalandı.

Koç Müzesi’nde “ziyaretçi çocukları öldürmek için” bomba koydukları anlaşıldı.

Cuntanın planlarında söz edilen müzede o “bomba” bulundu.

Eğer cunta ortaya çıkarılmasaydı o bomba patlayacak ve tahmin edemeyeceğimiz kadar çocuk ölecekti.

Cuntanın planlarında yer alan bir krokide gösterilen “cephanelikler” Poyrazköy’de ele geçirildi.

Genelkurmay, bu cuntadan haberdar edildi.

Bu cuntanın yöneticileri arasında “üç paşa” bulunduğu planlarda yazıyordu.

Üyeleri de üst rütbeli subaylardı.

Peki, Genelkurmay, cinayet planları hazırlayan bu cuntayla ilgili ne yaptı?

Aralarından birisi emekli oldu, diğerleri görevlerinde duruyor, bazıları ise çok önemli mevkilere getirildi 30 ağustosta.

Cunta üyelerinin bazıları sivil mahkemelerde tutuklanıyor ama bu insanların “askeriyedeki” mevkileri zırh gibi sapasağlam.

Genelkurmay hiçbirini “açığa” almadı.

Onlar hakkında bir “soruşturma” yaptığını bile söylemedi.

Peki, ne yaptı?

Bu cinayet planlarını yayımlayan Taraf Gazetesi için “suç duyurusunda” bulundu.

“Suçlu” ordunun içinde ama ordu bizim hakkımızda suç duyurusunda bulunuyor.

Cunta üyelerine dokunma, cunta üyelerini soruşturma, onları açığa alma, bazılarını önemli görevlere getir sonra da cuntayı açıklayan gazeteyi susturmak için “suç duyurusunda” bulun.

Genelkurmay işini yapmıyor.

Biz işimizi yapıyoruz.

Ve, bizi susturmak istiyor.

Bizi susturmak için harcayacakları enerjiyi cuntaları ortaya çıkarmak, cinayet planlarını engellemek, darbecileri ayıklamak için harcasalar daha iyi olur bence.

Artık “asker” olmalarının zamanı gelmedi mi?

Bu kadar disiplinsiz, içinde bu kadar çok suçlu barındıran bir ordu olabilir mi?

Ya “sivil” başbakan... O ne yapıyor?

Devleti yönetmekle görevli olan başbakan, yönettiği devletin ordusunda ortaya çıkan cuntayla ilgili ne tür idari tedbirler alıyor?

Bu cuntaların hesabını soruyor mu?

Dünyanın hangi ülkesinde, ordunun içinde böylesine korkunç bir cunta ortaya çıktığında başbakan, savunma bakanı, genelkurmay başkanı susabilir?

Bu insanların kendi halklarına karşı bir sorumlulukları yok mu?

Başbakan susuyor, sadece susmakla kalmıyor bir de bizi susturmaya kalkıyor.

“Olay yargıya intikal ettiyse bunu kurcalamaya ne gerek var” diyor, “bir gazetede kampanya var. Bu kampanyalar kurumlarımızı zedeliyor, yıpratıyor” diyor, “tahrik ediyor, tahrip ediyor ve biz bunları doğru bulmuyoruz” diyor.

Başbakan bize “niye kurcalıyorsun” diye sormayacak, bu onun işi de değil, haddi de değil, o “neden kendisinin kurcalamadığını” anlatacak halkına.

Bu ülkenin başbakanı o.

Yönettiği ülkenin ordusunda cunta çıktığında bunun gereğini yapmak onun işi.

Cuntaları halktan gizlesin diye getirmedi insanlar onu o makama, cuntaları ortaya çıkarsın, “kurcalasın” diye getirdi.

Kurcalamaya kendi cesareti yetmiyorsa, bıraksın cesareti yetenler kurcalasın.

Biz, onun “siyasi hesaplarına” göre gazetecilik yapmayacağız, o “gerçeklere” göre başbakanlık yapacak.

Ya medya...

Dünkü gazetelere bir bakın, çocuklarınızı öldürmek için planlar yapan cuntayla ilgili kaçında haber var?

Kaç televizyon verdi bu haberi?

Çocuklarınızı öldürmek isteyen cuntanın haberini size kaçı duyurdu?

Askerî bir medya, çoktan cuntanın yanında yer aldı.

Bu ülkenin ezilen insanları...

Kürtleri, dindarları, Alevileri, solcuları, demokratları, liberalleri...

Bu kuşatmayı nasıl yaracaksınız?

Nereye gidecek, ne yapacak, kime sığınacaksınız?

Bu insafsız oyunda birbirinizden başka sığınacak kiminiz var?

Kiminiz var gerçekten?

 

 

Y O R U M :

 

l) ÖNDER “SEÇKİLERİYLE”  CERRAHİLİK:

 

Söz konusu katliamı unutmak isteyenlere, görmezden gelenlere artık zihin perdeciliğini bırakın dercesine tersten manüpülasyon yapan bay öymen bey, tam da Abdullah Gül’ün Dersim ziyaretiyle başlayan  “konseptin” fitilini tutuşturmaya yetkin bir seviyede donanıma haiz.

 

Kurucu önderin son siyasi kurumu chp den bir de çağrı yapıyor: “biz hazırız, çıkın mevzilerinizden, saklanmayın sinsice; dersim katliam ise o zaman sıkıysa kurucu öndere’de faşist deyin görelim!!!”

 

Kime yapıyor bu çağrıyı?!

 

25 yıldır akan kana ve her türlü “balyoz” etkinliğiyle çözülemeyen gevşek savaşa, Türkiye’ye fakir bırakan, çetelerin sahasına dönüştüren, modern ve adil güvenli birey  ereğine yıllaradır tuzak kuran bu kurgulanmış iç didişmeye , on kasım eşiğinden, “..benim naciz vücudum elbette kara toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti sürekli kalacaktır..” dilek ve öngörüsünde bulunmuş liderin, dileğini ihya etmek için, “yurtta sulh” ilkesinin somut göstergesine koşut, “bu ülkede analar ağlamasın!” sloganı ekseninde çözüm getirecek akp iktidarına ve bu etkinliğin örtük açık bütün destekleyicilerine...

 

Tarih bize şunu gösteriyor: Liderleri en temel  çerçevesi  olan insan olma  özelliğini yok sayma eğiliminden kaynaklanan, “ emsalsiz, hatasız, ilahi…” gibi sıfatlarla sözde övenler; karşıtlarını ise,  miraslarının başına geçip te “sıkıysa, gösterin ,hadi ..” tahrik alevleriyle dalayanlar;  o liderlerin  en yakınında olup, sağlıklarında brütüs eyleminde bulunamayan sinsiler olmuştur.

 

Diğer taraftan benzeri eylemlerle, yeni hakim/küresel direktiflere direnen  statükodan yer açılmaktadır.

 

2) SİLAH, ‘RUTİN DIŞI’ KONTROL GEREKTİRİR:

 

Güce düşkün insanlık, acziyetinin  “şifa”sını acziyetin kaynağı olan gücü eline geçirmekte “buldu”. Yunan mitolojisinde dağdan “çalınan” ateş gibi. Bu “ateş” silah ve asker olarak kurumsallaştı. İnsanın diye başlayan fakat daha güçlü olmak için toplumun olarak evrilen sujenin korunması amaçlayan bu kurum günümüz dünyasında batı terimini karşılayan alanlarda kısmen toplumların acziyete düşmesini koruma işlevini görmekte. ‘kısmen’,  çünkü bu koruma toplumdan bireye indirilmediği gibi ( ‘ne kadar çok isen o kadar gücün var!’

 

-“demokratik” tekerlemesi-) o toplumun  kontrol mekanızmalarına rağmen gücün tahrik ediciliğinden tam olarak soyutlanmış değil..

 

Günümüz batı alanı dışındaki coğrafyada ise, bu “çalınan” güç toplumların acziyetlerini sabitledi neredeyse.

 

Silah ve kurumları toplumların güvenliği için oluşturulurken; karşıt kurumları teşvik ederek insanlığa hiçbir yararı olmayan zenginlik engelleri haline dönüşmüştür. Güvenlik  gerekçeli  insanın öldürülmesine yönelik bütün alet ve edavat sonunda insanlığın zararınadır. Güvenlik tek tek bireylerde yapılandırılmayıp,  kurumsallığa aktarıldığında her türlü sıkıntı potansiyelleşir.

 

Paradoksal olan güvenlik için oluşturulan bu tür kurumların giderek güvensizliğin kronikleşip, kendilerini oluşturan iradeye de hakim olacak şekilde güvensizlik kaynağı oluşabilmeleridir.

 

3) İŞİ EHLİNE VERMEK :

 

Herhangi bir işte,  iş edinmek için bir çok etmenin  biraradalığı gerekiyor:

İş yapan ile iş veren ayrımı, insan bedeninde beyin, kol ve ayak koordinasyonuyla kıyaslanarak yapılandırılmalı. Bu şekilde elmenlik(işverme yetkisi), işleyişin sürekli kontrol gerektirmesi, sistemin “bürokratik” görünüme büründürmekteyse de söz konusu enstrümanın (/silah / ateşçilkurum) özelliği sebebiyle bu elmenliği /sürekli kumandalığı, güvenliğin bürütüs- lüğünü önleme bakımından zorunlu kılar.İşin ehline / uzmanına veren el,  yaşama amaçlı ve bu amacı kendi emekleriyle  karşılayan sosyal birlikteliktir.

 

Konumuz bağlamındaki “iş” ehline verilirken geri alınamama riski sebebiyle “ehli” sıfatında ağırlık nokta vekaletin gerçek sahiplerinin mutluluğunun tüm ilkelerin üstünde olması temel prensibidir.Vekaletin gerçek sahibinin küresel tüm değer ve zenginlikleri edinmesiyle oluşturacağı çerçeve küresel olacaktır; atıl bırakılmış, sindirilmiş, korkutulmuş vekalet sahiplerinin güvenlik dogmalarında, korku fabrikalarında, düşman  çıkarma madenlerinde “ kazma” sallayarak  ölümünü  köle sıfatıyla öne alması  kaçınılmazdır.

 

4) AYNI ŞAFTA OTURTULMUŞ, KUVVETLER AYRILIĞI:

 

Biyolojik ya da mekanik sistemler ürettikleri kuvvetlerin bütün sistemin temel amaçlarına yönelik sevki/kullanılması esasına dayanır .Birbirini kasan, engelleyen, sabote eden  kombinasyon olamaz.

 

Sistem pozitif yönde gelişmesini, birbirini destekleyen ve hatta feda eden kuvvetlerin kombinasyonu ile sağlar.Kombinasyon içindeki talimatların ve işleyişin aksine,  kasılmalar, durdurmalar oluştuğunda;  oluşumu o sistemi kurucusu özünün  vekaletinde olmaz ise elmenliğinde(doğrudan)  “tamire” sokup gidermek, sistemin bütün kuvvetlerinin en acil ve kaçınılmaz ödevi olmalıdır.

 

Günümüz dünyasında gelişme yoluna düşmüş lakin o yol olmuş ülkelerde Kuvvetler ayrılığı ile oluşturulan idari yapı, o ülkelerin kuruluşlarında mutlak/dogma prensipleriyle kurulmuş ise; ya da kuruluş çatısının çatılmasında  mutlak dogma prensiplerinin yanında dayatmalar da kullanılmış ise; dönemlerin baskıcılığı  geçtiği ya da atıl bırakmış halkın bilinçlenmesinin ardından; diğer bir değişle o dönemler bittiğinde ; kuvvetle ayrılığı, kuvvetler kasılmasına, semptomlarına, çatışmasına dönüşmektedir.

 

Tam da buradayız: kuvvetler kasılması, çatışması;  toplumun küresel  mutluluktan ve zenginlikten pay alarak gelişip zenginleşmesini durdurmak; sabote etmek, geriye döndürülüp, o kuruluş koşullarının  (tehlikelerinin, düşmanlarının, mazlumlarının) değişmediği ivalarıyla / kandırmacalar sağınağında   ıslanmaktayız.

 

Meskun/yerleşim  mahalde olduğumuzdan ( hukuki seçimler yapılıp, parlemento işlediğinden ve hükümet çalıştığından)  sağanak ve şemsiye yetmeyeceği ihtimaliyle,  saçak altını kullanmamız medeniyet gereğidir. Yine de sağanak yağmur olarak tanımladığımız durumumuz yağmurun aslının su olması sebebiyle neticesinin iyiliğe çıkacağı kanısındayız.

 

 

 

Özer Ataç

Yorumcu 
Yorum 
Reşat Nuri Erol
01.12.2009
16:32

Muhterem

Özer Ataç Kardeşim;

Karabatak gibisin!

Bir görünüyor, bir kayboluyorsun...

Her hafta YORUMlarından istifade etsek, olmaz mı?

YORUMlarını sürekli görmemiz dileklerimle...

Tekrar

HATIRLATIYORUM:

HER HAFTA, LÜTFEN!

Önce YAZAR,

Sonra YORUM yapanın yorumları hakkında diyeceklerim var ama;

zaten ikisi de uzun yazmış!

Bir de ben uzatmayayım.

Sevgi ve saygılarımla...

RNE



YorumYap

Sayı: 25 | Tarih: 29.11.2009
Mehmet Şevket Eygi
Din hizmeti nedir, ne değildir?
2949 Okunma
14 Yorum
Emine Hocaoğlu
Hayrettin Karaman
Alevi Meselesi
796 Okunma
3 Yorum
Hilmi Altın
Ahmet Hakan
Bir şehir nasıl uygar olur
791 Okunma
2 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Yılmaz Özdil
Grev filan...
731 Okunma
Leyla Okta
Reşat Nuri Erol
Sorunlar, sorular ve cevaplar 1
690 Okunma
1 Yorum
Ilker Ardic
Ebubekir Sifil
cahiliye
686 Okunma
3 Yorum
Zafer Kafkas
Ahmet Taşgetiren
İsviçre'de Danıştay mantığı
683 Okunma
1 Yorum
Zübeyir Erol
Nazlı Ilıcak
AK Parti'de çatlak mı?
681 Okunma
Fatma Karuç
Ruşen Çakır
Zor zamanda konuşmak
648 Okunma
Tayibet Erzen
Fehmi Koru
Bir öfke yumağı olarak canım İzmir
640 Okunma
1 Yorum
Ahmet Kirtekin
Oktay Ekşi
Son uyarı
635 Okunma
Vahap Alma
Nihal Bengisu Karaca
Bayramlık Umutların Kesim Yeri
631 Okunma
2 Yorum
Hakan Kandal
Fikret Bila
Bayramiç'te çalan tehlike
627 Okunma
1 Yorum
Harun Özdemir
Mehmet Niyazi
Aklın Batı'daki mücadelesi
618 Okunma
Abdurrahman Erol
Ahmet Altan
Genelkurmay, Başbakan ve Medya
617 Okunma
1 Yorum
Özer Ataç
Mehmet Altan
Paşaların katsayısı...
616 Okunma
Mehmet Hikmetumut
Mahir Kaynak
Tek boyutlu siyaset
588 Okunma
1 Yorum
Süleyman Karagülle
Zülfü Livaneli
Okyanusu küçümsemek
587 Okunma
Ali Bülent Dilek