Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Emre Kongar - Cumhuriyet Süleyman Karagülle
Değişen Politikalar, Değişmeyen Baskı, Yitirilen
964 Okunma, 23 Yorum

29 Eylül 2012 – Cumhuriyet

 

AKP’nin, genellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen ve çok sık değişen politikalarına nasıl güveneceksiniz?Bir gün “Kürt Açılımı”…Ertesi gün, “Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunları vardır!” yaklaşımı.Bir gün “NATO’nun Libya’da ne işi var?”… Ertesi gün, en büyük deniz gücü desteği! Bir gün Habur’dan neredeyse zorla serbest bırakılanlar…Ertesi gün, yaygın KCK tutuklamaları!Art arda gelen “yargı reformu paketleri”, siyasal davalar için yaratılan umutlar…Sadece katillerin, ırz düşmanlarının serbest bırakılması, siyasal davalardaki tutuklulukların devamı! Kaldırılan Özel Yetkili  Mahkemeler…Ama bu mahkemelerde süren Silivri davaları! Ve en son, “Bunlarla masaya oturduğumuzu söyleyenler, bu alçakça iftirada bulunanlar müfteridir, şerefsizdir”...

Ertesi gün, “Evet görüştük, gene görüşeceğiz!”...En genel olarak, seçim sonrasında yapılan balkon konuşmaları, herkesi kucaklayacağını ifade eden söylemler…Ve ertesi gün, bırakın herkesi kucaklamayı, neredeyse herkesi düşman ilan eden söylemler ve eylemler!

 

- Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinde tutarlılık yoktur.

- Siyasette dün dündür, bugün bugündür. Uygulamalarda tutarsızlık var mıdır? Ne yapılmalı?  

 

***

Bütün bu çok sık ve adeta yüz seksen derece değişen zıt politikalar açısından değişmeyen tek şey var: Açıklanan her politikaya karşı çıkanların, muhalefet edenlerin, eleştiri yöneltenlerin düşmanlıkla suçlanması…Medyanın, kimi zaman da tek tek, şahsen patronların veya gazetecilerin, yazarların, hedef alınarak eleştirilmesi!

 

- Muhalifleri ve basını hedef alma değişmiyor.

- Muhalefette ve bizzat yazarımızda da tek değişmeyen bir şey vardır. İktidarı kötülemek. Konular görüşülmeyecek, araştırılmayacak, kişiler arası çekişmeler olacak. Sonunda sermayenin dediği olacak.

***

İktidara destek veren politikacıların, yazarların, gazetecilerin, dönmekten başları döndü…

Hepsi şaşkın…Ya her gün, bir gün önce yazdığının, savunduğunun tersini yazacaksın, savunacaksın…Ya da düşmanlıkla, ihanetle suçlanmayı, hedef olmayı göze alacaksın!

 

-İktidarı destekleyen yazarların başları döndü.

- Muhalifler de dönmek zorunda kalmaktadırlar. Konu yerine, saldırma.

***

İşin kamuoyu açısından bir yönü daha var:Gerek AKP’yi destekleyenlerde, gerekse desteklemeyenlerde, ilan edilen politikaların sürekliliği ve güvenilirliği konusunda büyük kuşkular oluşuyor…Toplum, AKP iktidarına karşı derin bir güvensizlik duygusu geliştiriyor!

Hiç kuşkusuz, bu duygu AKP iktidarının muhatabı olan politikacıları ve partileri de etkiliyor.

Bu durumda, AKP iktidarının PKK ile görüşme projesi (ki bu proje zaten, Başbakan’ın ifadesine göre PKK’ye duyulan güvensizlikten dolayı kesilmişti) ne ölçüde “karşılıklı güven” temelinde gerçekleşebilir?“Karşılıklı güven” duygusunun olmadığı görüşmeler ne denli olumlu sonuç verebilir?Korkarım, yine bir “Görüşme Açılımı” adı altında havanda su dövülür, yeni ödünler verilir ve en kötüsü, aynen bugün olduğu gibi terör de tırmanarak sürer!

 

- Tutarsız politika yalnız halkta değil, basında ve bizzat PKK da güvensizliği doğuruyor.

- Çözüm olmayınca, yolu bulamayınca ancak karışıklık olabilir. Muhalefette de çözüm olmayınca halk kime oy vereceğini şaşırır. İktidarı destekler.

 

***

Biliyorum bu yazı pek iyimser bir yazı olmadı…Ama daha kalıcı hedef ve projeler oluşturulması, ülkede barışı ve demokrasiyi yeniden kuracak verimli sonuçlar alınması için bu uyarıları yapıyorum…Çünkü bugüne kadar sadece “günü kurtaran” söylem ve eylemlerle zaman yitirildi… Sadece zaman yitirilmekle kalınmadı, toplumun barış içinde birlikte yaşama iradesi de yıpranmaya başladı! Bu gidişe bir an önce dur denilmeli!

 

-Yazım iyimser değildir ama uyarmak istedim.

- Kötü niyetli olmayanlar kötülük yapıyorlarsa bilgisizlikten yapıyorlar. Sorumlu çevredekilerdir. Ne yaparsa yapsın övme de yerme de iktidarı karanlıklar içine sürüklemedir.

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle'ye aittir.

 

Yorum:

Denge

Mısır ehramlarında yüzlerce ton kayaları ocaklardan kilometrelerce uzak yerlere götürmüşlerdir. Bunun için kayaların altına yuvarlak ağaçlar koydular. Binlerce işçiyi ikiye ayırdılar. İki taraf aksi istikametlere çekmeye başladı. Yirmi otuz kişi iki tarafa yerleştirildiler. Otuz kişi ne tarafa çekerse kaya o tarafa yavaş yavaş yol alır. Tek taraflı çektilerse durduramaz çekeni ezer veya ortalığı parçalar.

Topluluklar da böyle yönetilir. İnsanlar kutuplaşır. İki kutuba söz dinleyen ekip koyarsınız. Topluluğu bir tarafa götürmek sieseniz. o tarfa çekenmşere çekin o bi,relr ed esi,z durm dersiniz dolayısıyla topluluk o tarafa yürür.

Bu yönetim sağlanması için kutuplar hangi tarafa çekmeli. Taraf değiştirmemeli. Gevşememelidirler. Kimse kendiliğinden cephe değiştirmemelidirler. Sadece iki cephede olanlardan emrinde olanlara dur dendiği zaman duracaklar, yürü dendiği zaman yürüyecekler. Onlarda bile cephe değiştirme yoktur.

Sermaye dünyayı sağ sol diye ikiye bölmüş. Bunları birbirleri ile çatıştırmaktadır. Sağda olanlar karşı tarafın her yaptığını kötü olarak görecek, kendi yaptıklarını da mutlak doğru olarak görecektir. Tek tarafı çekecektir. Böylece önce 7 milyar insan dengeye getirilecektir. Sonra özel basın oluşturulacak. Bunlar da iki cephede olacaklar. Sağcı basın ve solcu basın. Eğer denge bölünürse eğrilerin yanında olan basın karşı tarafa saldırır böylece denge korunur.

Türkiye’de sağ güçlü olduğu için bir asır hep solcular desteklenmiş denge korunmuştur. Bugün Ak parti iktidardadır. Dengenin oluşması için ona saldırılmalıdır. Dengelenecektir. Türk Milleti bu oyunun bildiği için basın ne kadar çatarsa çatsın yine AK Parti iktidarda tutulmaktadır. Böylece Adil Düzen’in iktidara gelmesi önlenmektedir. Yani Ak Partinin iktidarı da yine sermayenin politikası olarak korunmaktadır.

Sermaye bu oyunu da kaybedecektir. Dengesini yitirecektir. Çünkü Türkiye’de Adil Düzen çalışmaları vardır. AK Parti bir taraftan Adil Düzen’in iktidar olmasını önlemektedir. Ama diğer taraftan Adil Düzen çalışmalarına ise hız vermektedir. Kazanıyorum derken kaybediyor.

 Yani AK Parti Adil Düzen’i iktidardan uzak tutmak için iktidarda tutulmaktadır. Bu da Takdiri ilahidir. Böylece Adil Düzen çalışanlarına zaman kazandırmaktadır. Ne yaparlarsa yapsınlar sonunda mağlup olacaklardır.

Sermaye düzen içinde sorunların çözülmesine izin vermemektedir. Bu da yeni düzene insanları zorlamaktadır.     

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
05.10.2012
08:08

Süleyman Sargın İmam hatipli olmak

İmam hatip okulları son düzenlemeden sonra yoğun bir tartışmanın konusu oldu. İmam hatip okullarına haklarının geri verilmesinden rahatsız olanlar da vardı, imam hatiplerin misyonunu tamamladığını iddia edenler de. İmam hatiplerden rahatsız olanlar bahsimizin dışında. Ancak bu okulların misyonunu tamamladığını söyleyenlere katılmak mümkün değil. Bu konuda konuşanların en önemli eksiği imam hatipli olmamaları. Sadece sosyolojik bir kısım gözlemlerle analizler yapmak bizi bu konuda sağlıklı bir sonuca götürmüyor. İmam hatipler ilk olarak medreselerin kapatılmasından sonra 1924 yılında kuruldu. O dönemde dört sınıflı 29 tane imam hatip okulu açıldı. Ancak bu okullar uzun ömürlü olmadı. Birkaç sene içinde hepsi kapatıldı. 1949 senesinde dönemin iktidar partisi CHP, Ankara ve İstanbul'da iki tane imam hatip kursu açtı. Bir süre sonra kurs sayısı sekize çıkarıldı. Din derslerinin eğitim-öğretim müfredatına konulması da bu dönemde oldu. Okulların dördüncü ve beşinci sınıflarında seçmeli olarak okutulmak üzere din eğitimi başladı. CHP'nin önerisi ile Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi açıldı. Demokrat Parti iktidara gelince mevcut imam hatip kurslarının yetersiz olduğuna kanaat getirip imam hatip okullarının açılmasını kararlaştırdı. Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Kahramanmaraş'ta ilk imam hatip okulları açıldı. Daha sonraki dönemlerde imam hatip okulları hızla çoğaldı. En fazla artış Süleyman Demirel'in başbakan olduğu dönemlerde yaşandı. 28 Şubat döneminde ise bu okullara en büyük darbe vurulurken Sn. Demirel cumhurbaşkanıydı. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 70'li yıllarda İzmir'deki hizmet faaliyetleri içinde imam hatip hizmetleri önemli bir yer tuttu. Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda başlayan hizmet yılları, İzmir İmam Hatip Lisesi ve İlahiyat Fakültesi etrafında yoğunlaşarak devam etti. Nuri Sevil, Ali Rıza Güven ağabey gibi isimlerle Hocaefendi, imam hatip hizmetinin hep içinde oldu. Ülkenin ihtiyacı var Kim ne derse desin, imam hatipler bu ülkenin gerçeği ve ihtiyacıdır. "Arka bahçe" sözü ne kadar gereksiz ve zararlı idiyse, "imam hatiplerden hiç terörist çıkmaz" lafı da o kadar gereksizdir. Her okuldan her türlü insan çıkabilir. Bu tür iddialı beyanlar, eşyanın tabiatına aykırıdır. Ancak imam hatipler bu milletin evlatlarının dinlerini öğrenmeleri, ahlak sahibi olmaları, Kur'an'ı hakkıyla tilavet etmeleri açısından hayati bir misyona sahipler. Bu okullardan mezun olanların sadece mesleki yönlendirmeye tabi tutulmaları, başka üniversitelere girişlerine engeller konulmak istenmesi zulümdür. Kur'an'ı güzel okuyan bir doktorun kime ne zararı olabilir? Ya da dini hassasiyetlere sahip bir mühendisin, kaymakamın, hakim ve savcının nasıl bir tehlikesi vardır! Ben de bir imam hatipli olarak, beni bu okullara gönderen babama ve merhume valideme her zaman dua ediyorum. Dünyaya bir kere daha gelsem tereddütsüz yine imam hatibe giderim. İmam hatip yıllarım, hayatımın en güzel ve dolu dönemlerinden oldu. Bugün hâlâ hayırla yâd ettiğim Naci Arıcı, merhum Dursun Savcı, merhum Mehmet Şendoğan, İbrahim Gürler, Mustafa Kaya, Mahmut Şendal ve daha pek çok kıymetli hocam, dua listemde hep yer aldılar. Allah hepsinden ebeden razı olsun. Yeni düzenleme, eksikleriyle birlikte çok hayırlı ve dualara vesile bir düzenleme oldu. İmam hatip ortaokullarında Kur'an dersinin iki saatle sınırlı kalması en büyük handikap. Buna rağmen bu okullar, kendilerine yakışan performansı ortaya koyacak, haklarındaki hüsnüzan ve beklentileri boşa çıkarmayacaklardır. İmam hatipler sadece kuru bilginin öğrencilere yüklendiği okullar olmamalı. Dine ait bilgiler kadar, dinin ruhunun da öğrencilere anlatılması önemli. İrşat ve tebliğin, dine hizmetin farzlar üstü farz olarak ehemmiyet kazandığı bir dönemde imam hatiplerin bu duygudan mahrum yetiştirilmeleri büyük vebal olur. Dini öğrenmek kadar yaşamanın da gerekli olduğunu çocuklarımız bilmeli. Temsilin tebliğden önce geldiğini onlara idrak ettirmeliyiz. Sorumluluk yüklüyor İmam hatipli olmak, insanın vicdanına tabii bir sorumluluk yüklüyor; temsil sorumluluğu. İmam hatipli, dürüst adamdır. Onun ince hesaplarla, kurnazlıklarla işi olmaz. İmam hatipli, gönüldendir; davranışlarında hep Kur'an edalı bir samimiyet nümayandır. Sevecendir imam hatipli, itici değildir. Onun gönlünde herkesin oturabileceği bir sandalye vardır. Vefalıdır, hasbidir, diğergamdır. Çilelidir aynı zamanda ve bu toprakların çocuğudur. Ülkesine, milletine, bayrağına yürekten bağlıdır. Kendisine yapılan onca haksızlığa rağmen gücense de kırıp dökmemiştir. Birilerinin dükkânlarını yakmamış, arabaların altına bomba koymamıştır. Gösteri yapıyorum diye kaldırım taşlarını yerinden söküp tazecik çiçekleri sopalarla dövmemiştir. İmam hatipli, bu sorumluluğun farkında olarak, dünyanın neresinde olursa olsun muhtaç gönüllere iman, Kur'an hakikatlerini taşımanın derdini yüreğinde hissetmelidir. Allah'ı bilmeyen, Resûlullah'ı tanımayan her insan, onun sinesinde bir yük olarak durmalı ve bu ızdırapla iki büklüm halde elinde tulumbasıyla imdada koşmalıdır. Artık imam hatipler için slogan dönemi bitmiş, hizmet, fedakârlık, koşturma ve temsil dönemi başlamıştır. Yıllar sonra Allah'ın yeniden ihsan ettiği bu nimetin hakkını vermek imam hatiplerin en önemli görevidir. Henüz ilk senesi olmasına rağmen imam hatip ortaokulları ciddi bir teveccühe mazhar oldu. İnanıyorum ki önümüzdeki senelerde bu, katlanarak büyüyecektir. Millet, okuluna sahip çıkacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı da bu ilk seneyi çok iyi etüt ederek, eksikleri, kusurları tespit etmeli ve bu okulların her yönüyle mükemmel olmaları için gerekeni yapmalıdır. s.sargin@zaman.com.tr 05 Ekim 2012, Cuma

Reşat Nuri Erol
05.10.2012
09:43

'Gülen ile AK Parti tabanı aynı ama...' Başbakan Başdanışmanı Hüseyin Besli "kazanımlar söz konusu olduğunda, o kazanımlar nasıl paylaşılacak büyük problemler çıkar" dedi... MEMUR HABERLERİNİN YENİ ADRESİ... GAZETECİLER.COM - A Haber'de Selin Ongun'un sunduğu Bi Sormak Lazım programı Başbakan Başdanışmanı Hüseyin Besli'yi konuk etti. Besli, AK Parti tabanı ile Gülen cemaati tabanı arasında fark olmadığını dile getirdi. "AK PARTİ İLE GÜLEN TABANI ARASINDA FARK YOK" Tabanlarında hiçbir problem olduğunu zannetmiyorum. Ama belki yöneticilerin yönetme algısı, ya da yönetme şeklilerinde problem olabilir. Taban tabii ki örtüşüyor hiçbir fark yoktur. Bu tür yapılar büyüme aşamasındayken hiçbir problem yoktur, herkes yardımlaşır, herkes can siperhane çalışır. Kendisinden beklenilenden daha fazla fedakarlıkta bulunur. Maddi ve manevi fedakârlıkta bulunur. "KAZANIMLARI PAYLAŞIM PROBLEMLERİ ÇIKAR" Ama belli bir büyüklüğe ulaştığı zaman onu yönetmek bir problem olmaya başlar. O yapının üzerinden de bir takım kazanımlar elde etmek söz konusu hale gelir. O kazanımlar söz konusu olduğunda, o kazanımlar nasıl paylaşılacak büyük problemler çıkar. Kendi içlerinde de çıkart, dışarıya karşı da çıkar. Türkiye'de bugün Gülen Cemaati üzerinden hükümetle ilişkilendirilen veya ilişkilendirilmeyen bir tartışma varsa, tartışmanın altında asıl yatan budur. Bu cemaat öyle bir büyüklüğe ulaşmıştır ki, artık kazanımlar söz konusudur bu yapı üzerinden. Bu kazanımı kim nasıl kullanacak ve nasıl yönlendirecek. "ERDOĞANSIZ AK PARTİ ÖKSÜZ KALIR" Tayyip Erdoğansız parti öksüz kalır. Bu çok net ve belirgin bir şey. Doğru veya yanlış. AK Parti ile Tayyip Erdoğan özdeşleşmiştir. Bu sadece Türkiye içinde de değil, dünyaya açıldığımızda da öyle. Ortadoğu'da, Avrupa'da... Bu ikisini birbirinde n ayırmak tabii ki çok kolay almayacak ve partiyi öksüz halde bırakacaktır. Ondan sonra yükü omuzlayacak kişiler hiçbir zaman tırnak içerisinde "lider" olmayacak. Ama iyi bir parti başkanı olur. Bu öksüzlüğünü mümkün olduğu kadar az hissettirecek, her an hissettirmeyecek Bir toparlama ve derleme yaparsa, üç dönem dolduranların gelmediği, yani tamamen yeni unsurların, yeni düşüncelerin, yeni dinamiklerin katıldığı o yapıyı bu yenilik üzerine inşa ederse öksüzlüğün acısı mümkün olduğu kadar azaltır diye düşünüyorum

Reşat Nuri Erol
06.10.2012
06:12

Bize Müslümanlığı siyasete karıştırmadan dindarane hayat yaşamakla yetinin diyenler dünyanın içinden geçmekte olduğu derin krizi anlamıyorlar. Hem sorunların akut hale gelmesine sebep oluyorlar hem insanlığı İslam’ın yeni bir politik kültür geliştirme imkânından mahrum ediyorlar. Küresel durumda din, felsefe, siyaset, iktisadi ve sosyal hayat birbirinden ayrı düşünülemeyecek çerçevede entegredirler. Dini bunlardan ayırdınız mı, ruhunu ve aklını iptal ettiğiniz insanı –beşeriyeti- kendi dramı ve trajedisiyle baş başa bırakmış olursunuz.

Ali Bulaç Yeni politik kültür Modern paradigmanın parçalanıp her bir parçanın özerkleştiği postmodern zamanda siyaset üzerinde yeniden düşünme zarureti var. Sol, milliyetçi ve liberal siyaset felsefesi yeni dönemin önümüze koyduğu sorunları çözecek modeller geliştiremiyorsa, modern dünyadan aldığı etkiler kadarıyla klasik İslamcılık da yeni duruma cevap verebilecek durumda değiller. İsteyen eskiden kalma malzemeyle siyaset yapabileceğini düşünebilir. Ancak kendini empoze eden somut tarihsel ve toplumsal durum şu ki, yeni bir politik kültürün eşiğindeyiz. Bir kere 18. yüzyılın rasyonalizmi ve 19. yüzyılın pozitivizminin arka planını beslediği siyaset çoktan geride kalmış bulunuyor. Demokrasilerin doğdukları Batı dünyasının özel şartlarında güvenliklerini laiklikte aramaları bugün bize çok şey ifade etmiyor. Laiklik sekülarizmi, sekülarizm nihilizmi doğurdu. Ekonomik, sosyal, askeri ve uluslararası ilişkilerde devletlerin veya hükümetlerin aldıkları merkezi kararların hem ulusal hem bölgesel ve küresel düzeyde doğurdukları derin etki, liberal tezin salt bir iddia olduğunun yeterince göstergesi. Merkez Bankası’nın alacağı bir karar “serbest” zannettiğimiz piyasayı bir anda etkiliyor; Obama’nın veya Romney’nin seçilmesinin Ortadoğu’ya farklı etkileri ve maliyeti var. Şu halde “ideolojilerden ve müdahaleden bağımsız birey kararları veya serbest piyasa” tezi, liberal felsefenin ideolojisi ve politik ikna aracından ibaret. Ulus devletler zayıflıyor, tümden ortadan kalkmasalar da egemenliklerinin bir bölümünü yerel ve yöresel olana, küresel ve bölgesel aktörlere devretmek zorunda kalıyorlar; bu da bizzarure siyasi olarak merkezi, sosyo-kültürel olarak adem-i merkeziyetçi bir yönetim modelini zaruri kılıyor. Üretim yapısı kökten değişti. Elimizdeki politik malzeme bunu yeniden formüle etmeye yetmiyor. Modernizme göre olan model politik, sosyal ve kültürel –kaba veya rafine- merkeziyetçiliği; postmodernizme göre olan model ise parçaların her birini özerkleştiriyor, ayrıştırıyor, sonra kutuplaştırıp çatıştırıyor. Çatışma dinler ve mezhepler; etnik gruplar, erkekler ve kadınlar; zenginler ve yoksullar; farklı kültürel gruplar arasında vuku buluyor. Postmodern durum, askeri müdahalelerin ve darbelerin önünü kapatıyor, 15 milyonluk bir kenti hiçbir askeri cunta tam olarak denetleyemez, hiçbir ideoloji de farklı sosyal ve kültürel grupları görece tatminkâr bir şemsiye açmadıkça kendi hegemonyası altında birlik ve uyum içinde tutamaz. Askeri müdahaleden ümidini kesen devletlerin derin güçleri denetimi eğitim, medya, stk’lar, demokratik örgütler, sendikalar ve popüler kültür üzerinden sürdürmek istiyorlarsa da, sivil eğitim talebi, sosyal medya-internet, kontrol dışı toplumsal gruplaşmalar ve ister faydalı ister zararlı-yıkıcı marjinal gruplar söz konusu denetimi imkansızlaştırıyor. Dünün tehdit tanımında yer alan sorunlar nitelik değiştiriyor. Terör tanımı devletlere göre farklı, terörü siyaset aracı kullananlara göre farklı yapılıyor. Silahlanma, küresel-bölgesel ve ulusal eşitsizlikler; yaygın uyuşturucu ve alkolizm; cinsel sapmalar; çevrenin tahribi, ekolojik sorunlar ve küresel ısınma; erkek-kadın arasındaki fıtri ilişkinin bozulması; uyuşturucu, silah, kadın ve insan kaçakçılığı; organize suç örgütlerinin artan etkinliği; gençlere ve çocuklara yönelik faaliyet gösteren sapkın tarikatlar, sektler, satanist akımlar; sinema, televizyon üzerinden empoze edilen pop ve top kültürün zihni çökertmesi; Batı’nın kendi demokrasi modelini ve kültürel değerlerini “liberal müdahaleci”liğe gerekçe gösterip ülkeleri işgal etmesi; savaşlarda sivillere verilen zarar; milyonlarca insanın göçmen/mülteci durumuna düşmesi; Batı’da gelişen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamfobia vb. sorunlar. Modernliğe göre kurulmuş demokrasiler bu konularda bize bir çıkış yolu gösteremiyor. Bize Müslümanlığı siyasete karıştırmadan dindarane hayat yaşamakla yetinin diyenler dünyanın içinden geçmekte olduğu derin krizi anlamıyorlar. Hem sorunların akut hale gelmesine sebep oluyorlar hem insanlığı İslam’ın yeni bir politik kültür geliştirme imkânından mahrum ediyorlar. Küresel durumda din, felsefe, siyaset, iktisadi ve sosyal hayat birbirinden ayrı düşünülemeyecek çerçevede entegredirler. Dini bunlardan ayırdınız mı, ruhunu ve aklını iptal ettiğiniz insanı –beşeriyeti- kendi dramı ve trajedisiyle baş başa bırakmış olursunuz. a.bulac@zaman.com.tr 06 Ekim 2012, Cumartesi

Sayfa: 3 / 3 (23 Yorum)Prev12[3]Next


YorumYap

Sayı: 172 | Tarih: 30.9.2012
Emre Kongar
Değişen Politikalar, Değişmeyen Baskı, Yitirilen
Denge
964 Okunma
23 Yorum
Süleyman Karagülle
Mehmet Şevket Eygi
PKK Nasıl Bitirilir?
Kürk Sorunu ve Çözümü
737 Okunma
Emine Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Bozkırda gök ekini biçen toprağın sesi ve meyvesi
İki vaiz
614 Okunma
Ali Bülent Dilek
Hüseyin Gülerce
Ak Partinin en büyük sıkıntısı
Güce İman Etmesi
528 Okunma
Zafer Kafkas
Ahmet Hakan
AK Parti’nin 11 yıllık fotoğrafı
Bir başka açıdan fotoğrafı
509 Okunma
2 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Barlas
Herkesin ulaşabildiği çok gizli bilgiler...
Yeryüzünün Şımarıkları
493 Okunma
Tayibet Erzen