Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Bıkkınlık ve Bitkinlik
789 Okunma, 20 Yorum

(Mahir Kaynak Yazmadığı için Yerine Mümtaz Soysal’ın yazısı alınmıştır)

 

Bıkkınlık ve Bitkinlik

GINA getirten sorunlar “müzminleşmiş” sayılır, ama aslında en kolay çözülebilecek olanlar insanları bıktıranlardır. Sorunların bir an önce çözüme bağlanması için yardım edecek olan çok çıkar. Sorunu başlatmış olanlar bile zamanla anlamaya başlamışlardır ki, sorun sürdükçe en başta kendileri zarar görmektedirler. Suriye sorunu böyle bir sorun.Nasıl, niçin başladığı ve kimin başlattığı konusunda “rivayet muhtelif”; taraflar işlerine geleni savunmayı sürdürmekteler. Ama yadsınamayacak gerçekler var.

- Sorunu başlatanlar da zarar görürler. Sorunu başlatanlar belli değil.

- Sorunu sermaye başlatmıştır.

 

Örneğin, “Arap Baharı” denen süreçte sıranın Suriye’ye geldiği ve Afrika’nın kuzeyinde Tunus’tan başlatılan “demokratikleştirme” işleminin Suriye’de gerçekleştirilmesi için kolların sıvandığı biliniyor. Sürece verilen adın gerçek amaca uygun olup olmadığı çok tartışmalıdır. Akdeniz’in güneydoğusuna yahut Ortadoğu denen bölgeye yeniden “çekidüzen” vermek için başta ABD olmak üzere büyük Batılı devletlerin giriştikleri çabaların özde gerçekten demokrasi amaçlı olup olmadığı da tartışmalıdır. Bir “kendini yakma” olayının başlattığı süreç dolayısıyla herhangi bir ülkedeki rejimi demokratlaştırmaya kalkmak hedef olarak çok şık ve çağdaş görünebilir, ama asıl hedefin bu olduğunu söylemek büyük saflık olur. Süreçlerin irdelenmesi gösteriyor ki, önce birtakım iç ve dış tertiplerle kargaşa ve hatta şiddet ortamı yaratılmakta, sonra da o ortam dıştan müdahalenin gerekçesi olmaktadır. Suriye’deki yönetimin böyle bir oyuna gelmemek için zamanında yeterli titizliği ve dirayeti gösteremediği de yadsınamaz.

-Arap baharı sırasına sokulan Suriye’de kargaşa ve baskı Batı ülkelerine, orta doğuya yeni düzen verme. İstekleri açıktır.

-Batının değil, sadece siyasi gücünü kaybeden tekel sermayenin etkin devletleri yerine getirmeyi veya üçüncü cihan savaşını çıkarmayı hedeflemektedir.

 

İşte tam o noktada, Ankara’yı yönetenler iyi niyetli komşu olarak zaten yakın ve sıcak ilişki sürdürdükleri Beşşar Esad rejimini uyarıp gerekli düzeltmelerin yapılmasına yardımcı olabilirlerdi; tam tersi yapıldı, hedefte ve üslupta Batılılar gibi davranıldı. Bu davranışın Türkiye ekonomisine verdiği zararı ayrıca anlatmaya gerek var mı?  Sorun, herkesi bıktırmakla kalmadı, bölgeyi de bitkinleştirdi.

-Türkiye Suriye tarafı olur onu savunur sonra da ona tavsiyede bulunabilirdi. Böyle yapmadı.

-Ak Parti Irak savaşında da benzer hatayı yapmıştı. Allah korudu. Bakalım şimdi de koruyacak mı?

 

Ama artık, bilgeleşme, aklı ve sağduyuyu kullanıp çözüme gitme zamanıdır. Ankara, “özgür ordu” denen muhalifleri Batı’yla birlikte desteklemekten vazgeçerek Şam’la ilişkilerde hedef ve üslup değiştirip komşuluk ödevini yapmalı ve doğru çözüme öncülük etmelidir. Yakışan, budur.

-Türkiye siyasetini değiştirmeli ve Suriye’nin yanında yer almalıdır. Halkı kışkırtmaktan vazgeçmelidir.

- Dış işleri bakanı derhal istifa etmeli ve bakanlığa Mümtaz Soysal getirilmelidir.

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle'ye aittir.

 

Yorum:

Suriye

Mümtaz Soysal’ın dediği gibi, Türkiye Arap baharında iktidarla bir olmalı idi. İç isyanlara karşı çıkmalı idi. “İslamiyet’te isyan yoktur, hicret vardır.” diye telkin etmeliydi. Kışkırtılan halka gerekçeleri anlatmalı ve sabretmelerini istemeli idi. Onlar demeli idi: Sizi bizden ayıranlar başlarına bu yöneticileri koydular. Çok daha zalim olanlar geçti. Şimdi onlar zulmü bırakmak üzeredirler. Bizde de aynı günler yaşandı. Halkımız sabretti. İsyanla, ihtilalla değil, sabırla ve demokratik direnişle batının musallat ettiği zulmü defettik.  Sonra da dönüp dost yöneticilere nasihat vermeli idi. Sermaye; krallıkları, saltanatı yıktı yerine başımıza diktatörleri koydu. Onları baskı altına aldı ve halkına zulüm yaptırdı. Siz o baskıcıların varisisiniz. Bizde de başlangıçta böyle idi. Ama fırsat bulduk demokrasiye geçtik. Gittikçe İslamlaşıyoruz. Şimdi sermaye siyasetini değiştirdi. Oturttuğu diktatörler sizleri tasfiye ediyor. “Burada oturmanız ancak Adil Düzen’i, İslam düzenini ülkenize getirmenizle mümkündür. İşte size Adil Düzen’e göre İnsanlık Anayasası. Biz henüz bunu uygulayacak duruma gelemedik ama sizin elinizde fırsat var. Artık bağımsız devlet oldunuz yeni devlet oldunuz. Adil Düzen’e göre İnsanlık Anayasası’nı uygulayabilir ve iktidarda kalabilirsiniz.” demeliydi.

Hala elde fırsat vardır.

Kaddafi yargı kararı olmadan sokakta öldürülmüştür. Libya hükümeti ailesine itibarını iade etmeli ve ağır diyet tazmin etmelidir. Diğer devletlerdeki eski başkanların yargılama süreci durdurulmalıdır. Bugün mevcut olan başkanların başkanlıkları kaydi hayat şartı ile korunmalıdır. Suudi Arabistan, İran ve Türkiye de dahil olmak üzere tüm Müslüman ülkelere Adil Düzen’e göre İnsanlık Anayasası’nı getirmeyi vaat etmelidirler. Ortak ilim şurası oluşturulmalı. İnsanlık Anayasası, Kuran Anayasası ortaya koymalıdırlar. Türkiye buna önder olmalıdır. İstanbul’da bir İslam Anayasası yani barış Anayasası araştırma merkezi kurulmalıdır.

Bu ne yapar? Arap ülkelerinde bulunan asileri artık beklemeye geçirir. Yöneticilerin yeni anayasa kadar halkına zülüm yapmamasını Türkiye telkin eder. Devlet başkanlarına asi olan halkı ülkesinden sürme yetkisi verilir. Bunlar için bağımsız bucaklar oluşturulur. Bunların üretim safhasına geçip kendilerini geçindirmek için diğer devletler katkıda bulunur.

Bizim yüz dairelik proje bunun için bir çözümdür. Çöllerde ahali olan yerlerde bu daireler inşa edilir. Sürgünler veya göçmenler bir daha dönmemek üzere buralarda yerleştirilir. Bunlara üretim yaptırılır. Hem kendilerine, hem de insanlığa hizmet ederler.

Biz Soysal’ın önerisine katılıyoruz. Soysal bizim söylediklerimiz hakkında ne der acaba?

 

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
11.09.2012
09:27

Bir “devlet projesi” olarak Türkiye’de İslamcılık

rcakir@gazetevatan.com Ruşen Çakır

Medyada bir süredir “İslamcılık” üzerine bir tartışma sürüyor. Bu tartışmaya geçmeden önce İslamcılık nedir sorusuna hızlı bir cevap verelim. 1990 yılında “Ayet ve Slogan: Türkiye’de İslami Oluşumlar” adlı kitabımı kaleme alırken imdadıma İsmail Kara’nın İslamcılık tanımı yetişmişti. 22 yıl sonra yine Kara’nın (kendisi artık profesör), “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi” adlı müthiş başvuru kitabından istifade etmekte bir sakınca yok. Ona göre İslamcılık “XIX-XX. yüzyılda, İslâm’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, siyaset, eğitim) yeniden hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslâm dünyasını batı sömürüsünden, zâlim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenÓleştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist ve eklektik yönleri baskın siyasî, fikrî ve ilmî çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket”tir. İslamcılığın evrimi Prof. Kara’nın İslamcılığın kapsama alanını alabildiğine geniş tutmasına şaşmamak lazım çünkü 19. yüzyıl sonlarından günümüze kadar İslam coğrafyasının her bir köşesinde kendilerini İslam’la tarif eden ama birbirine hiç benzemeyen, hatta kimi durumunda birbirleriyle kavgalı nice hareket ortaya çıktı. Başlangıçta marjinal görülen bu hareketlerin zaman içinde bulundukları toplumların en önde gelen akımları haline geldiklerini gördük. Bunlardan kimisi devrimle (İran), kimisi seçimle (Türkiye), kimisi halk hareketlerinin ardından gelen seçimlerle (Tunus, Mısır...) iktidara da geldi. Sonuçta İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket dendiğinde çok zengin ve dinamik bir tarihten söz ediyoruz. Lakin yazının başında sözünü ettiğimiz ülkemizdeki son İslamcılık tartışması için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil; hayli yavan ve ufuk açıcı olmayan bir polemikler toplamıyla karşı karşıya olduğumuz bile söylenebilir. Halbuki tartışmaya birbirlerinden farklı isimler katılıyor: Kimisi kendisini hâlâ İslamcı görüyor, kimisi İslamcılıkla bağını (yumuşak ya da sert, önemli değil) bir şekilde koparmış, kimilerininse İslamcılıkla hiç ilgisi olmamış ama bu hareketi anlamaya çalışıyor, hatta içlerinde Müslüman olmayan da var. Prof. Hanioğlu’nun katkısı Son İslamcılık tartışmasının, başından beri kısır olduğunu düşünüyor ama neden böyle düşündüğümü açıklamakta zorlanıyordum. Ta ki Pazar günü Sabah Gazetesi’nde Prof. Şükrü Hanioğlu’nun bu tartışma üzerine kaleme aldığı ikinci yazıyı okuyana kadar. Ülkemizin önde gelen siyaset tarihçilerinden olan Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Hanioğlu, İslamcılığın Osmanlı Devleti’nde geç organize olmasını esas olarak onun bir “devlet projesi” haline getirilmesi olduğunu söyleyip şöyle devam ediyor: “İslâmcılığın ‘din ü devlet’ temelinde bir ‘devlet projesi’ haline getirilmesi, hem ideolojinin çoğulcu bir ortamda ve açık tartışmayla oluşturulmasını önlüyor, hem de ‘devletin çıkarları’nın onun ufuk ve sınırlarını belirlemesi sonucunu doğuruyordu. Örneğin ‘İttihad-ı İslâm,’ Batı’da ‘Sarı Tehlike’nin yerini alan ‘Panislâmizm Tehdidi’ nedeniyle, bir ‘İslâmcılık’ projesinden ziyade, devletin Avrupa devletleriyle dış siyaset pazarlıkları yaparken kullandığı bir araç haline gelebiliyordu.” Prof. Hanioğlu bana katılır mı, emin değilim ama yaklaşık 140 yıl sonra İslamcılığın yeniden bir “devlet projesi” haline geldiğini, getirildiğini; yani tıpkı II. Abdülhamit gibi Recep Tayyip Erdoğan’ın da Türkiye İslamcılığının ufuk ve sınırlarını “devletin çıkarları”na göre belirlediğini; bunun sonucunda İslamcı ideolojinin çoğulcu bir ortamda ve açık tartışmayla oluşmasının önlendiğini düşünüyorum. Bu iddiamı hangi örneklere dayandırdığımıysa bir aksilik olmazsa bir sonraki yazıma bırakıyorum.

Reşat Nuri Erol
12.09.2012
07:57

12 Eylül 2012 Çarşamba Osman CAN Ekonomik mucizeden yapısal değişime AK Parti

ocan@stargazete.com

AK Parti’nin ilk dört yılı büyük reformlar yılı olarak geçti. AK Parti’nin imza attığı yasama faaliyetlerinin çok büyük bir kısmı Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirken, hükümet olarak icraatlarının büyük bir kısmı da Danıştay engeline takıldı. Yaşanan krizler yapısal değişimi zorladı. Kabul edelim. Türkiye son 10 yılda ekonomik alanda bir mucize gerçekleştirdi. Mucize mükemmel bir aşamadan çok, 10 öncesiyle yapılan bir kıyaslamaya işaret ediyor. 2001’de kamu personelinin maaşının dahi verilemeyebileceği bir durumdan Türkiye’yi bugüne getiren bir ekonomi yönetiminin mucize gerçekleştirdiğini söylemek zor değil. Ekonomideki yapısal sorunlar nedeniyle yapının kırılgan olabileceği itirazını şimdilik bir şerh olarak kaydedelim. Yatırımlar, özelleştirme programları, tüneller, havalimanları ve ardından İMF’ye borç verebilir hale gelen ülke hazinesi... Tüm bunlar partinin ülkedeki desteğini yüzde 50’lerin üzerine çıkardı. Bu inkar edilemez. AK Parti bir yandan Cumhuriyet tarihinde hiç bir siyasi partiye nasip olmayan bir pozitif bilançoyla kongreye doğru gidiyor. Yani heybesinin bir tarafı değerli taşlarla dolu. İşin ekonomik boyutu böyle. Hakedilmiş tebrikler çok İşin politik boyutuna gelince. Bu kısma da “kabul edelim ki” diye başlayalım. AK Parti 2002 Kasım’ında iktidara beklemediği bir çoğunlukla geldiğinde hem kendini meşrulaştırması, hem de muarızı bulunduğu derin yapı karşısında kendini koruyabilmesi için dikkatli davranması gerekiyordu. Sisteme ilişkin hiç bir yapısal reforma imza atmaksızın, daha çok kamuoyunun ve Avrupa Birliği sürecinin öne çıkardığı “ilkeler” ve “maddi normlar” konusunda düzenlemeler ve iyileştirmelerle yetindi. Bu bağlamda özgürlüklerin önünde yasa metinlerinden kaynaklanan engellere odaklandı. İş Kanunu, Sosyal Sigortalar Kanunu, Ceza ve Ceza Muhakemesi Kanunu bu anlayışla yenilendi. Temel haklara ilişkin pek çok uluslararası sözleşme iç hukuka dahil edildi. İşkence ve kötü muameleyi engelleyici düzenlemeler yapıldı. AİHM’nin ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi nedeni haline getirildi; gibi... Yani ilk dört yılda pek çok adım atıldığını söyleyebiliriz. Bütünüyle Parti Programı çerçevesinde yürütülen bu faaliyetleri de yukarıdaki tabloya ekleyip, her iki tablonun AK Parti’nin seçimlerde aldığı oyun gerekçesi olarak kabul edebiliriz. İşin bu tarafında hakkedilmiş tebrikler çok. Ancak Kongreye giden Parti için analiz de aynı ölçüde önemli. İşin diğer tarafında farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Bu ise sistemle çatışmalardan doğan bir tablo. Yaşanan ilk çatışma İlk esaslı çatışma, parti programında pek değinilmese de Kamu Yönetimi Reformu’nda yaşandı. Bilindiği gibi, bu çaba A.N. Sezer engeline takıldı. Yerel yönetimlere ilişkin çok küçük iyileştirmelerin bir kısmı da Anayasa Mahkemesi engeline takılınca, 2005 yılında Türkiye’de sistemin ana direnç noktalarından biri ortaya çıkmış oldu: Merkeziyetçi sistem, bu niteliğine halel getirecek değişikliklere izin vermiyordu. AK Parti’nin attığı yasama faaliyetlerinin çok büyük bir kısmı Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirken, hükümet olarak icraatlarının büyük bir kısmı da Danıştay ve sair yargı engeline takılıyordu. Gerek AK Parti sorumluları, gerekse akademi dünyasının bu girişimlere karşı tepkisi, “özgürlüklere saygı gösterilmeli”, “demokrasilerde yargı siyasal alana karışmamalı” veya “asker kışlanın dışına karışmamalı” biçiminde yapısal değişim ile ilgisi olmayan niyetler ve temennilerin ötesine geçmedi. Çözüm önerileri de “niyet beyanı” boyutunu aşmayan yasa değişiklikleri (bkz. Uyum Yasaları) oldu. Büyük reformlar dönemi Evet AK Parti sistemle karşılaşmaya başladı, ancak ona ilişkin tasavvur, yapısal değişim boyutunu kapsamıyordu. Ne parti programında, ne de 2007 seçim beyannamesinde buna bir ağırlık verilmişti. En doğrusunu söylemek gerekirse, 2000’lerin sonuna kadar akademide de bu yönde bir uyarı ve analizden söz etmek mümkün değil. AK Parti “demokrasi” ve “özgürlük” tasavvurunun hem sol, liberal hem de muhafazakar yorumunda “yapısal değişim” yabancı bir talep idi. Bu yüzden de AK Partinin ilk dört yılı büyük reformlar yılı olarak olumlandı. Bu tecrübeden sonra Parti sisteme dokunan herhangi bir adım atmaktan çekindi. Ancak bu defa sistem AK Parti’yi yok etmek üzere harekete geçti ve meşhur Cumhurbaşkanlığı krizi çıktı. Bu krizin aşılması da AK Parti’nin yine kendi programında olmadığı halde sisteme dokunmak zorunda kalmasıyla mümkün oldu. Geleneksel olarak bürokratik vesayetin aracı olan Cumhurbaşkanlığı, toplumsal meşruiyete dayanan ve vesayeti tasfiye edebilecek bir kuruma dönüştü. Ve dikkat edelim. AK Parti kriz sonrası 22 Temmuz 2007 tarihli genel seçimde yüzde 47 oy alırken, yapısal değişikliği esas alan 21 Ekim 2007 tarihli Anayasa referandumunda dayandığı toplumsal destek yüzde 69 oldu. Yapısal değişimi zorlayan kriz Üçüncü kriz, üçüncü yapısal değişimi zorladı. AB ilerleme sürecinde ev ödevini yapmanın bir ifadesi olarak hazırlanan, ancak herhangi bir yapısal vizyondan beslenmeyen “Yargı Reformu Strateji Taslağı” dışında yargıya ilişkin yapısal bir stratejisi olmayan AK Parti, 2009 sonu itibariyle başlayan yargı krizlerinin ardından yapısal değişim adımlarını attı. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısı değişti. Toplum bu değişime desteği de aldığı oy oranını aştı ve yüzde 58’lere ulaştı. Oysa dokuz ay sonraki seçimde aldığı destek yüzde 49,6 oldu. Ekonomik ve sair alanlarda partinin desteği istikrarlı bir şekilde yükselirken, yapısal değişim konusunda attığı adımların toplumsal karşılığı daima seçimlerde aldığı oylardan fazla oldu. Buna rağmen AK Parti’nin on yıllık icraatında yapısal değişim talebi, kendi parti programının merkezinde gereken ağırlığa bir türlü sahip olmadı. 2011 Seçim Beyannamesi’nde dahi bu yeteri kadar ele alınamadı. Son yıllarda “yapısal değişim” kavramı politik ve akademik söyleme egemen olsa da, buna ilişkin mimari projenin yokluğu, bugün yaşadığımız temel tıkanıklığın da nedenleri arasında yer alıyor. Bu yönde bir siyasal vizyon ve mimari proje üretilip üretilmeyecek olmasının AK Parti ve Türkiye için yol ayrımına işaret ettiğini birinci saptama olarak kaydedelim. Sonraki yazılarda, buna yol açan etkenler ile olası sonuçları değerlendireceğim.

Reşat Nuri Erol
12.09.2012
09:34

AKP’den bağımsız İslamcılık kaldı mı? rcakir@gazetevatan.com Ruşen Çakır

Bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemiz İslamcılarının hatırı sayılır bir bölümü Türkiye’nin Irak’ın işgaline dahil olmasına, yani AKP’nin politikalarına karşı çıkmış, bu uğurda sokaklara dökülmüştü. 1 Mart 2003 tezkeresinin geçmemesinde, diğer bir deyişle çok sayıda AKP milletvekilinin hayır oyu kullanmasında bu İslamcı kampanyanın etkisi küçümsenemez. Günümüzdeyse İslami hareket içinde yer alıp da AKP’nin Suriye politikalarını eleştirenler ciddi anlamda marjinal bir konumdalar. “Neden?” sorusunu, kestirmeden “Çünkü Saddam Sünniydi, Esad ise Alevi” diyerek mezhepler üzerinden cevaplayanlar var. Bazılarıysa dün Irak’ta bugün Suriye’de gözlendiği gibi bir halk hareketi olmamasıyla açıklamaya çalışıyor aradaki farkı. Bana göreyse esas neden son 10 yıl içerisinde İslami hareketin nerdeyse tümüyle bir “devlet projesi” haline gelmiş olması. AKP devlet olunca Dünkü yazımda da belirttiğim gibi Türkiye İslamcılığının ufuk ve sınırlarını belli bir aşamadan sonra büyük ölçüde AKP iktidarının (daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın) “devletin çıkarları”na göre belirlediğini düşünüyorum. Bu birdenbire gerçekleşmedi, bir süreç sonunda oluştu. Bu sürecin startı da 2002 genel seçimlerinin değil 1994 yerel seçimlerinin ardından verildi. İslami hareketin en dinamik unsuru olan entelektüeller önce Refah Partili belediyeler, ardından kısa süreli Refahyol hükümetleri tarafından istihdam edilerek sistemin merkezine taşındı. Kuşkusuz AKP’nin tek başına iktidarıyla birlikte sisteme entegre olma süreci alabildiğine hızlandı; Ergenekon, Balyoz vb. soruşturmaların yardımıyla askeri vesayetin sonlandırılmasına paralel olarak AKP sadece “hükümet” değil aynı zamanda “iktidar”, yani “devlet” olunca İslami hareketin sistemin merkezine taşınması büyük ölçüde tamamlanmış oldu. İtiraz değil sabır AKP iktidarının öncesini hatırlayalım: İslamcılık denince akla ilk olarak başörtüsü sorunu ve eylemler geliyordu. AKP iktidarının ilk yıllarında bu sorun sürdü ancak İslamcılar protesto etmek yerine sabretmeyi tercih ettiler. Bir diğer şikayet konusu olan İmam Hatip Liseleri için de aynı tutumu benimsediler ve aşamalı olarak her ikisinde de talepleri büyük ölçüde yerine geldi. Buna karşılık başörtülülerin milletvekili seçilebilmesi ve kamuda çalışmaları gibi talepler hâlâ ortada duruyor ama bu konularda çok cılız şikayetlerden başka bir şey duymuyoruz. Dün İslamcılığın kendini gösterdiği diğer bir alan dış politika, özellikle İslam dünyasında yaşanan gelişmeler, buna bağlı olarak Batı ve İsrail karşıtlığıydı. AKP iktidarının başlangıçta hem ABD, hem AB, hem de İsrail’le iyi ilişkiler yürütmeye çalışması İslamcılar tarafından biraz kuşkuyla, biraz da “zaruret” gerekçesiyle anlayışla karşılandı. Davos’ta yaşanan “one minute” olayı ve arkasından İsrail’le ilişkilerin kopma noktasına gelmesiyle birlikte kaygılar büyük ölçüde giderildi. Tam da bu noktada Mavi Marmara olayının, İslamcılığın devletle iç içe geçip bir “devlet projesi” haline gelmesinin en çarpıcı örneklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. İlerde bu konuyu ayrıca ele alma sözü verip İsrail aleyhtarlığının aşırı bir şekilde öne çıkması, çıkartılması sayesinde örneğin ABD’nin İran’a karşı Türkiye topraklarında “füze kalkanı” inşa etmesine ciddi İslamcı bir itiraz gelmediğini de hatırlatalım. Silahlara veda AKP iktidarı döneminde 15-20 Kasım 2003’teki dört intihar eylemi başta olmak üzere bazı El Kaide saldırıları dışında radikal İslamcı grupların da büyük ölçüde sessiz kaldığını gördük. Örneğin 24 Ocak 2001 günü Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve korumalarına suikast düzenledikten sonra geri çekilen Hizbullah bir daha silah kullanmadı. Bir zamanlar adları çok duyulan İbda-C de 28 Şubat sürecinde uğradı operasyonların ardından kendini unutturdu. İran’la irtibatlandırılan bazı radikal grupların da buharlaştığını, hatta bunların içinde yer alan bazı kişilerin günümüzde Suriye gerekçesiyle İran karşıtı pozisyonlara sürüklendiğini de gördük. AKP iktidarı döneminde, kendi ülkelerinin rejimine karşı cihad ilan etmeyen, edemeyen İslamcı gençlerin Afganistan, Irak ve bugün Suriye gibi çatışma bölgelerine geçtiklerini, arada sırada medyaya yansıyan haberlerden öğreniyoruz. Peki Türkiye’de İslamcılık denince geriye ne kalıyor? AKP iktidarından bağımsız pek fazla bir şey kalmıyor. Yakın zamana kadar belki HAS Parti’den söz edebilirdik ama o da herhalde tarihe karışacak. Dolayısıyla Erdoğan’ın Numan Kurtulmuş’u transferini bu projenin son halkası olarak görmek de mümkün.

Reşat Nuri Erol
13.09.2012
07:52

Ali Bulaç AK Parti, yeniden

Önümüzde şöyle bir siyasî tablo var: Mevcut durumda CHP henüz merkezî iktidara yakın görünmüyor. MHP'nin iktidar için "gelişme dinamiği" yok, ancak seçimlerde umulmadık bir sürpriz yapabilir, biraz sonra buna döneceğiz. BDP'nin ise iktidar gündeminde değil. Sevelim sevmeyelim R. Tayyip Erdoğan'ın başında olduğu AK Parti, ülkenin geneline şemsiye açma potansiyeline sahip tek seçenektir. İç ve dış birtakım çevrelerin AK Parti'yi iktidardan etmek için çeşitli taktikler izledikleri sır değil. Kürt ve Suriye konusu bunlar arasındadır. Diğeri yakın tarihimizde ilk defa cemaatlerin destek verdiği bir siyasî hareketin toplumsal desteğini kesme taktiği oldu. Cemaatlerle AK Parti arasında sürecek bir kutuplaşma siyaseti bundan önceki gibi "bürokratik merkez"in dar dolaşımına hapseder. AP ve DYP'den ANAP ve CHP'den biliyoruz ki, böylesi bir dolaşımda bir veya birkaç dönem iktidar olan partiler merkezdeki çekirdeğin oyuncağı haline gelir, sonra da sahneden silinip giderler. Eğer önümüzdeki tek seçenek hâlâ AK Parti ise ortada sorunlar olduğunu da görmezlikten gelemeyiz. 2002'den 2011'e girdiği her yerel ve merkezî seçimi oyunu artırarak kazanan AK Parti'de şu sorunlar öne çıkmaktadır: 1) İktidarda olmanın rehaveti yorgunluğa, bir tür bezginliğe dönüşmüştür. Merkezi elinde tutan küçük bir zümre, partinin toplumsal ve politik aklı ile toplum ve kendi sahici seçmeni arasında duvarlar örmekte, bu da partiyi bir tür nevrotik tutumlara sevk etmektedir. Erdoğan'ın tüzük değişikliği yapmayacağını söylemesi yerinde bir karardır, çünkü oluşmuş 'siyasi derebeylikleri' sona erdirip gençlerin ve yeni simaların başka şekilde önü açılamaz. 2) Her gün su akar, ışığımız yanar. Bu suyun hep akacağı, ışığın yanacağı yanılgısına yol açar. Bu Aristocu-Meşşai -ve aynı zamanda modern- yanılgıdan kurtulmanın yolu, Eş'ari bakış açısına dönüp günün birinde su idaresinde ve elektrik santrallerinde arıza olursa, su akmayacağını, ışığın yanmayacağını unutmamaktır. Her seçimi kazanan AK Partililer bunun 50 sene böyle süreceğini zannedip belli bir istiğna ve kibre kapılıyor, siyasî davranışları refleksif alışkanlıklara dönüşüyor. Bilmeliler ki alışkanlık olan davranışta bilinç yoktur. Bilinç kaybolunca akıl da kaybolur, nefis saldırganlaşır, otoriter eğilimler öne çıkar. AK Parti'nin medya ve çeşitli kesimlerle giriştiği mücadele bunun göstergesidir. 3) Kürt sorunu can yakmaya devam ediyor. 14 ayda 700 PKK'lı öldürüldü, sonsuza kadar PKK'lı öldürüp sorun çözülemez. 30 bin PKK'lı öldürülmüşse PKK 6 kez imha edilmiş demektir, arkası gelmeye devam ediyor. Çünkü sorunun kaynaklarına inip çözülmüyor. 4) Ortadoğu ve Suriye konusunda temel bir yanlış yapıldığı kabul edilip bir an önce yeni stratejiler izlenmeli. Mısır'ın teklifi gayet gerçekçi ve makul. 5) Kürt meselesinde ve cumhurbaşkanlığına hazırlık babında AK Parti'nin daha çok "milliyetçi ve devletçi" dil benimsemesinin iki sonucu olabilir: a) Kürtlerin büyük bir bölümü dindar Türklerden, muhafazakâr ve İslami camialardan ümitlerini kesip "Kürtlük" üzerine kapanmaları, duygusal olarak sistemden kopmaları; yani sahiden Türklerin ve Kürtlerin 'kavim' temelinde bölünmeleri; b) Bu milliyetçi ve devletçi dil ve retoriğin seçimlerde bir anda MHP'ye oy seli olarak akma ihtimalinin yüksek oluşu. Çünkü milliyetçi ve devletçi politikaların doğru adresi AK Parti değil, MHP'dir. Zaruri açıklama: AK Parti'nin taze kana, iç reforma ihtiyacı var. Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu'nun katılımları son derece doğru isimler olmuştur. Sözcü Gazetesi (10 Eylül) beni ve Harun Tokak Hoca'yı referans göstererek güya Numan Kurtulmuş'a AK Parti'ye girmemesi için telkinde bulunduğumuzu yazdı, üstelik bunu 'cemaat'in bir taktiği olarak gösterdi. Ramazan boyunca siyasilerle iftarlarda görüştük, Sayın Kılıçdaroğlu ile de Sayın Kurtulmuş ile de. Ancak öyle bir şey vaki olmadı. Aksine iki sene önce böyle bir bütünleşmenin olacağını bu köşede yazmıştım, geçen hafta da Habertürk Televizyonu'nda Kurtulmuş ve Soylu'nun AK Parti'ye katılımlarının son derece hayırlı olduğunu belirtmiştim. Haberi yapan gazete, basın ilkeleri gereği bize de sorsaydı işin doğrusunu söylerdik. a.bulac@zaman.com.tr 13 Eylül 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
13.09.2012
08:12

13 Eylül 2012 Perşembe Yusuf Ziya CÖMERT

Neo-neokonların rönesansı olmasın

yzcomert@stargazete.com

Kötü bir başlık. Cümlenin sonunu Türkçe’yle tutuyorum. Geri kalanı biraz sıkıcı. Ama boşuna değil. Yazı ilerledikçe anlaşılacağını tahmin ediyorum. Ortadoğu’dayız. Zeminimiz berbat. Hani maç anlatıcıları (veya spor spikerleri) der ya, ‘zemin, futbol oynamaya elverişli değil.’ Kötü bir futbol sahasından daha kötü. Tunus’ta Gannuşi, etrafını yeni yeni görmeye başladı. (Gannuşi, Arap dünyasında ‘demokrasi’ lafını ilk telaffuz eden liderlerdendi. Partisi Nadha, 20 küsur yıl önce seçimleri ezici çoğunlukla kazanmış, Gannuşi, aynı günlerde idama mahkum edilmiş, canını zor kurtarıp Londra’ya gitmişti.) Libya’da Kadafi diktatoryası -çirkin bir finalle- yeni bitti. Taşların yerine oturmasına daha çok var. Mısır’da Mursi, attığı adımların bilincinde görünüyor. Devlet Başkanı’nın haklarına sahip çıkmayı başardı. Uluslararası alanda da ‘atak’ davranıyor. İran’da Esed rejimini eleştirmesi önemli bir göstergeydi. Ama o kadar ağır, o kadar devasa bir enkaz ki Mısır, bugünden yarına düzene girmesi imkansız. Suriye zaten bitişiğimiz. Olan biteni çıplak gözle görebiliyoruz. Baas rejiminin ‘kök’ü yerinden oynadı. Ama hala yapılacak dünya kadar iş var. (Birlikte, aynı sofrada yemek yediğimiz o sakin, munis görünümlü adam, nasıl acımasızca kan döküyor! O yemekte sormuştum Hama katliamını. Korkunç bir cevap vermişti: “O dönemin şartlarında olmuştu. Belki aynı şartlar oluşsa ben de aynısını yaparım.” Yapıyor şimdi. ) Yemen, Bahreyn, Fas gibi ülkeler de rahat değil. Yani, zemin, ‘patates tarlası’na bile benzemiyor. Dev çukurlar var, Kaddafi’den, Zeynel Abidin Bin Ali’den, Mubarek’ten, Saddam’dan kalma. Diplomasi, ekonomi, böyle zeminlerde iki adımda bir yere kapaklanır. Sadece zemin kötü olsa iyiydi. Hava da bozuk. ABD, merhum Başvekil Adnan Menderes’ten yadigar tabirle, ‘seçim sath-ı mailine girdi.’ Obama’nın büyük bir iş için koları sıvayası yok. Cumhuriyetçiler, eski Neokon’lardan daha ‘heyecanlı’ ‘Mormon’ bir adayla Obama’nın karşısına dikildiler. Atbaşı gidiyorlar. Kimin kazanacağını kimse bilemez. Amerika’daki seçim, Suud’daki, Ürdün’deki mahalle bakalını bile etkiliyor, yani kritik. Obama, Bush’tan devraldığı savaşların hızını bir miktar kestiyse de bitiremedi. Böyle bir havada öldürüldü ABD’nin Libya büyükelçisi. İnsanın aklına her şey geliyor. İsraili provokatör, Müslümanları ayağa kaldıran o pis film için “Bile bile yaptım” diyor, “Maksadım İslam’a hakaret etmekti.” Provokatör kötü de, ABD büyükelçisi’ni katledenler iyi mi? Arap Baharı’nı alt üst edebilecek bir ‘koalisyon.’ İsrailli tahrikçinin ve ona bize hakaret etmesi için 5 milyon dolar veren hastalıklı ruhların terörle koalisyonu. Kimbilir hangi kirli ‘siyaset’ sürdü onları sahneye. Kimbilir hangi hesapların içinde toplanıp çıkarıldılar. Bu berbat zeminde ve bu bozuk havada, dünyanın başına her şey gelebilir. Cumhuriyetçiler , Libya’daki ABD Büyükelçisi’nin öldürülmesinden, Obama’yı yıpratacak hikayeler benzer bir etki üretmeyi deneyebilir. Başka bir şey de olabilir. Saldırı, Arap Baharı’na yönelik ‘Batılı kuşkular’ı kötü bir biçimde tahrik edebilir. Cumhuriyetçiler, 11 Eylül’de olduğu gibi, yeniden macera arayabilir. Zamanlama da çok uygun. 11 Eylül saldırılarınn yıldönümü. Neokonların rönesansıydı 11 Eylül. Bu da ‘neo-neokonlar’ın rönesansı olmasın.

Reşat Nuri Erol
13.09.2012
09:03

Levent Gültekin

Muhafazakar medyadaki arkadaşlara bir 'öğüdüm' var

Levent Gültekinacikcenk@gmail.com

AK Parti’ye politik destek veren gazetecilerin tutumları gazeteciliğe pek yakışmıyor. Memleketin sorunlarını yazıp hükümete yol gösterici, istikamet verici bir tutum takınacaklarına AK Parti’yi eleştiren gazetecilerle kavga etmeyi tercih ediyorlar. Kendi gazetelerinin tirajları, TV’lerinin izlenme oranları yerlerde sürünüyorken, rakip gazetelere gazetecilik dersi veriyorlar. Çok gerginler, çok kibirliler, çok tahammülsüzler. Kof kabadayılığı bir tarz haline getirdiler. Nezaketlerini de, efendiliklerini de tamamen bir tarafa bırakmışlar. Başbakan Erdoğan’a veyahut AK Parti’nin politikalarına yapılan her eleştiride eleştiri yapan karşısında bu arkadaşları buluyor. Bazen AK Parti’yi ve Başbakan Erdoğan’ı ‘koruma’, ‘kollama’ işini o kadar abartıyorlar ki işi eleştiri yapanı linçe kadar vardırıyorlar. Başbakan Erdoğan’ın kendisinin neredeyse her Allah’ın günü medyayı dövmesi yetmiyormuş gibi kalan zamanlarda da AK Parti’yi eleştirenleri sigaya çekmeyi bu arkadaşlar üstleniyor. Ülkede onlarca sorun var. İşler can sıkıcı boyuttu. Terör her gün onlarca gencin canını alıyor. Eğitim sistemi tam bir felaket. İstanbul’un göbeğinde 80 kişilik sınıflarla okullar yeni döneme başlıyor. Dış politika büyük bir hayal kırıklığı. Öyle ki Türkiye’nin iç politikasını da mahvetti. PKK sorunu almış başını gidiyor. Yargıda haksızlık, adaletsizlik temel felsefe haline gelmiş. Şehirlerimiz de insanlarımız da dökülüyor. Bu ülke ÖSYM ve onun beceriksiz başkanı gibi bir felaketle yaşamaya bile alışmak zorunda kaldı. Yani diyeceğim o ki iktidarın yaptığı iyi işlerin yanında, iyi gitmeyen, toplumun huzurunu bozan, Türkiye’nin geleceğini heba eden onlarca da sorun var. Bu sorunları yazmak, sorumluları uyarmak, iktidara istikamet vermek, çözüme dönük teşvik edici fikirler önermek varken onlar Başbakan Erdoğan’ı eleştiren gazetecilerle kavgayı tercih ediyorlar. Destek verdikleri AK Parti iktidarının ‘yeni bir Türkiye’ hedefine dönük entelektüel bir çaba içerisine girmeleri gerekiyor. Onlarsa entelektüel bir sefalet içeren ağız dalaşını tercih ediyorlar. Hadi diyelim iktidara eleştiri getirecek cesareti bulamıyorlar. ‘Eski medya’ya laf yetiştirip, onların defoları ile uğraşacaklarına, bari kendi gazete ve TV’lerine itibar katacak, etkisini, değerini, okunurluğunu artıracak işlere ağırlık versinler. Öyle olması gerekmez mi? Vermeliler ki Milli Eğitim bakanı eğitimdeki sorunları konuşmak üzere yalnızca ‘eski medya’nın yayın yönetmenlerini değil, AK Parti’ye destek veren medyayı da davet edebilsin. İşte bu arkadaşların bu fotoğraflarına bakınca bir öğüdü hatırlatma ihtiyacı duydum. Normalde birazdan aşağıya alacağım bu öğüdü bir yazı ile Başbakan Erdoğan’a hatırlatma niyetindeydim. Fakat gördüm ki bu arkadaşlar iktidar hevesine kendilerini o kadar kaptırmışlar ki sanki ülkeyi onlar yönetiyor. Her biri birer Tayyip Erdoğan olma çabasında. Mademki bu arkadaşlar gazetecilik yapmak yerine ülkeyi yönetmeyi tercih ediyorlar ben de bu öğüdü Başbakan yerine bu arkadaşlara hatırlatmayı uygun görüyorum. Umarım yürüdükleri bu meşakkatli iktidar yolculuğunda bu öğüdü bir azık olarak kabul ederler. İşte Şeyh Edebali’nin yetkiyi alıp yola koyulanlara verdiği öğüt: "Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…" "Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…" "Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.. Allah (c.c.) yardımcın olsun…"

Reşat Nuri Erol
13.09.2012
09:15

Ali Sirmen

asirmen@cumhuriyet.com.tr ABD’den Bağımsız İslamcılık Kaldı mı? Bazı yazılar vardır, bakar bakmaz tümünü kavrarsınız. Aslında bunlardaki hüner içeriklerinden çok başlıklarındadır. Basınımızda, İslami hareketin ve AKP’nin uzmanları arasında olan Ruşen Çakır’ın dünkü yazısı işte bunlardan biriydi. “AKP’den Bağımsız İslamcılık Kaldı mı?” başlıklı yazısında Çakır, 2003’te Tayyip Erdoğan’ın Irak politikasını eleştiren İslamcıların çokluğuna karşılık, kimi marjinaller dışında bugün Ankara’nın Suriye politikasını eleştiren kimse kalmamasının nedenlerini irdelerken, sonucu daha başlıkta ilan ediyordu: - AKP’den bağımsız İslamcılık mı kaldı? Yazının bana çok ilginç gelmesinin nedeni, onu biraz değiştirerek şöyle okumam oldu -ABD’den bağımsız İslamcılık mı kaldı? Bilmiyorum Ruşen Çakır yazısına böyle başlık atar mıydı, ama ben öyle okudum. Gerçekten de AKP’nin büyük başarısı, tutucu bir toplumda, dinsel tutuculukla küresel kapitalizmin ihtiyaçlarını politikalarında somutlaştıran ABD’nin çıkarlarını birbirleriyle fevkalade güzel bir uyuma ulaştırmasıdır. *** “Ilımlı olun” derken aslında açıkça “uyumlu olun” çağrısı yapan ABD’nin dinci akımlara yaklaşımı her zaman dostça olmuştur. AKP bu gerçeği iyi görüp, kendi açısından doğru değerlendirdiği için, eskiden, merkez sağ etiketi altında ortaya çıkanların yanına yamanıp o sıralarda siyaset sahnesinde yaşam savaşı veren siyasal İslam, artık bütün tutucuları, hatta liberal etiketlilerini kendi çekim alanı içine, şemsiyesi altına topladı ve aynı zamanda Tayyip Bey dış politikasındaki bütün skandallara karşın evrensel bir rol modeli olmak olanağına kavuştu. AKP bir yandan bunu becerirken, öte yandan İslami hareketin standardizasyonunu da sağladı ve sonunda AKP’den, yani ABD’den bağımsız İslamcılık kalmadı ortada. Bu gerçeği anlamayanlar, anlayışsızlıklarının bedelini silinmeyle ödediler. Karpuz gibi dışı yeşil, içi kırmızı benzetmesine muhatap olan Abdüllatif Şener, inadı yüzünden silinme akıbetinden kurtulamazken, eski söylemlerinin hepsini yalayıp yutarak Tayyip Bey’in cazibe alanına giren Has Parti’nin has gülü Numan Bey de bu yolla “Kurtulmuş” oldu. Şimdi şu soru gelebilir akla: - Peki, bunun dışında bir İslamcılık kaldı mı? *** Sorunun yanıtı açıktır: - Evet kaldı ama onlar ılımlı, yani meşru olmayan İslamcılık faslında mütalaa edilirler ve terörist damgasını yerler. Burada terörist sıfatını hak etmiş olmak için, illa silaha sarılmak, güce başvurmak zorunluluğu yoktur. Yalnızca uyumluluk şartını yerine getirmemiş olmak yeterlidir. Olaya bu açıdan yaklaştığınız zaman, her şey büyük açıklıkla gözler önüne seriliyor. Göreceksiniz AKP yani ABD’nin dışında kalma gafletine düşecek olan İslami hareketler, yarın herhangi bir şiddet yöntemine başvurmasalar bile, bir zamanlar içindeki aykırı unsurlar çeşitli suçlamalarla tasfiye edilerek, ehlileştirilmiş kurum aracılığıyla uysallaştırılıp, doğru yola getirileceklerdir. Böylelikle bir zamanlar laiklik güvencesi olarak görülmüş olanlar uyumluluğun güvencesi işlevini yükleneceklerdir. Sistemin özü budur ve buradaki, İsrail’e kafa tutma gösterileri gibi kimi aldatıcı çıkışlara da aldanmamak gerekir. Davos’ta “One minute” diye efelenen ile uyumlu olmayan İslama karşı İsrail’i koruyacak füze kalkanını bir dakika bile tereddüt etmeden kabul eden zat aynı kişi değil mi? Evet, gerçekten de ABD’den bağımsız İslamcılık kalmadı. Kalanlarla hesaplaşma işlevi de ABD’ye bağımlı İslamcıların sırtına yükleniyor. 13 Eylül 2012 - Cumhuriyet

Reşat Nuri Erol
13.09.2012
09:19

Ve soruyorum Ak Parti iktidarına... Hasan Cemal h.cemal@milliyet.com.tr Genelkurmay, 28 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Demirel’e gizli bir yazıyla bildirmiş... Askeri darbelere dayanak olan maddeler bir değil altı taneymiş... Şimdi bu altı maddeye dokunulmadan Türkiye’de ‘askeri vesayet’ sona ermiş olabilir mi? “28 Şubat’ın mağdurları”, 28 Şubat’ın da dayanağı olan bazı yasalara neden hâlâ dokunmuyorlar? Cumhurbaşkanı Demirel, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanlığı’na sorar: Cumhuriyet’i koruma-kollama yetkinizin sınırı nedir? Genelkurmay yanıt verir: İç Hizmetler Kanunu 35. madde dahil altı madde... Tarih, 20 Mayıs 1997. 28 Şubat sürecinin en curcunalı günleri. Askerle Refahyol koalisyonu arasındaki ilişkiler gergin. Başbakan Erbakan’ın istifasının beklendiği o günler darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı bir dönem. Cumhurbaşkanı Demirel, bu tarihte Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği yazıda özetle, “Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinizin sınırı nedir?” diye sorar. Bütün askeri darbelerin Cumhuriyet’i koruma-kollama yetkisine dayanılarak yapıldığı malum. Genelkurmay, devletin zirvesinin bu sorusuna gizli ibareli üç sayfalık yazıyla cevap verir. Genelkurmay’ın yazısında yer alan ve askeri darbelere gerekçe gösterilen altı madde şöyle: TSK İç Hizmetler Kanunu-35: Silahlı Kuvvetler’in vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır. TSK İç Hizmetler Kanunu-2: Askerlik: Türk vatanını, istiklal ve cumhuriyetini korumak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyetidir. Bu mükellefiyet özel kanunlarla vaz’olunur. TSK İç Hizmetler Kanunu-37: Silahlı Kuvvetler’e katılan her asker andiçer. And sureti aşağıdadır: “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.” TSK İç Hizmetler Yönetmeliği-1: Yurt ve milletin saadet ve selâmetini ve istiklâlini temin etmek ve cumhuriyeti korumak, ancak disiplini mükemmel olan Silâhlı Kuvvetlerle kabildir. Silâhlı Kuvvetlerde disiplinin yerleşmesi için, Silâhlı Kuvvetlerin bütün mensuplarını mutlak bir itaate ve vicdan mesuliyeti duyarak doğrulukla vazife görmeğe, her hizmeti en küçük teferruatına kadar, büyük bir dikkatle ve istekle yapmağa alıştırmak; kalplerine yurt, cumhuriyet, milliyet meslek ve vazife sevgisini sokmak lâzımdır. Bunlar her âmirin baş vazifelerindendir. TSK İç Hizmetler Yönetmeliği-85: Vazifesi, Türk yurdu ve cumhuriyetini içe ve dışa karşı lüzumunda silâhla korumak olan, Silâhlı Kuvvetlerde her asker kendine düşeni öğrenmeğe ve öğrendiğini öğretmeğe ve icabında son kuvvetini sarf ederek yapmağa mecburdur. TSK İç Hizmetler Yönetmeliği-86: Asker, kendisinden beklenen vazifeleri hakkıyle yapabilmek için yüksek ahlâk ve kuvvetli maneviyata sahip olmalıdır. 86/a: Cumhuriyet, Yurt, Millet; askerin mukaddesatındandır. Bunlara içerden ve dışardan vaki olacak her türlü tecavüzü karşılamak, def etmek ve lüzumunda bu uğurda hayatını fedadan çekinmemek her askerin borcudur. Cumhurbaşkanı Demirel’le Genelkurmay arasındaki gizli yazışmanın, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun dosyasına girmesiyle birlikte ilk kez askeri darbelerin gerekçesi olan altı madde resmi yazıya dökülmüş oluyor. H H H Yukarıdaki bölümü dünkü Radikal’in kapak haberinden özetledim. Ve soruyorum Ak Parti iktidarına: Bu altı maddeye dokunulmadan Türkiye’de askeri vesayet sona ermiş olabilir mi? ‘Askeri vesayet’in son bulması, dayanağını anayasa ve yasalardan alan demokratik kurumsallaşmalardan geçmiyor mu? “28 Şubat’ın mağdurları”, 28 Şubat’ın dayanağı olan bazı yasalara neden hâlâ dokunmuyorlar?

Reşat Nuri Erol
14.09.2012
03:16

Faruk Beşer faruk.beser@yenisafak.com.tr

14 Eylül 2012 Cuma

İdam mı gayri insani müebbet mi?

Gayri insani, insanca olmayan, insanlığa yakışmayan demek. İdam ise yok etmek, yani öldürmek... Önce bu konuda İslam'ın hükmünü söyleyelim: "Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir". "Bilerek ve tasarlayarak/taammüden bir mümini öldürenin cezası ebedi cehennemdir". Bunlar öbür âleme bakan cezalar. Dünyada ise bilerek ve tasarlayarak insan öldürmenin cezası, bilindiği gibi kısastır. Kısas, öldürmeye karşılık öldürmedir. Ancak kısas öldürmek için değil, yaşatmak için vardır. "Kısasta sizin için hayat vardır" anlamındaki ayet bunu anlatır. Bunun hesabı çok basittir. Birisi çıkıp Türkiye genelinde bir yılda meydana gelen kasten/taammüden adam öldürme olaylarının listesini çıkartır. Eğer varsa, kasten öldürmeye kısas uygulayan bir ülkedeki öldürmelerin miktarına da bakar. Nüfusu da hesaba katarak aradaki fark bulunur. Eğer bu ülkedeki kasten öldürmeler mesela % 90 daha az ise, demek ki kısas, zulmen öldürülecek olan her 100 insanın 90'ının hayatını kurtarmıştır. Bu durumda kısasta hayat vardır sözü anlamlı olur. Ben en az % 98'ini kurtaracağına inanıyorum. Efendim, farklı ülkelerin farklı şartları vardır diyorsanız, aynı cezayı Türkiye'de de uygulayarak deneme yapabilirsiniz. Kısaca daha çok insanı yaşatmak için öldüren öldürülür. Öldüren, ya da meşru düzeni yıkmak için terör estiren... Eğer Türkiye'de her yıl meydana gelen 1000 taammüden öldürmeyi, 10 katili etkisiz hale getirerek engelleyip 990 insanı kurtaracaksanız daha insani olan budur. Üstelik giden 10 tanesi katildir, aksi halde ölen bin kişi ise nahak yere öldürülmüş olacaktır. Ve öldürülmüş olan bir insanın kısas hakkı onun yakınlarınındır, bu haklarını alırlar ya da bağışlarlar. Devlet katili asla affedemez. İslam'ın bu konudaki suç ve ceza anlayışı kısaca budur. Ancak bu İslam'ın kendi insanını eğitip yetiştirdiği, ona insanın değerini öğrettiği bir toplumda uygulanabilir. Siz önce seri katiller yetiştirir, sonra bu cezayı uygulamaya kalkarsanız haksızlık etmiş olursunuz. Sakın kimse Türkiye'de şeriatın uygulanmasını teklif etmesin. Mesele şeriatı uygulamak değil, mesele insanları nahak yere öldürülmekten kurtarmak, daha çok insanın ve de insanca yaşamasını sağlamaksa akıllı insanlar bunun yollarını ararlar. Kriminoloji denen bir bilim dalı var, suçbilim demek. Suç nedir, insanlar neden suç işliyorlar, suça verilecek cezalar nasıl tespit edilmeli, neler olmalı, ceza nasıl olursa caydırıcı olur, cezanın gayesi nedir, suç işlemenin önüne nasıl geçilir, gibi konuların felsefesini yapar. İdeolojik saplantıya, laiklik histerisine ve ön yargıya kapılmadan düşünen herkes, hakkı büyük ölçüde bulur ve uygular. Derler ki laikliğe vurgu yapan iki ülke vardır: Fransa ve Türkiye. Fransa'nın laiklik anlayışı şöyledir: Biz yasamada ve yönetmede dini din olduğu için referans almayız. Ama dindeki bir uygulama aklın ve bilimin onayladığı bir şeyse onu almaktan çekinmeyiz. Türkiye'nin laiklik anlayışı ise şöyledir: Bir şey dinde varsa biz onu asla almayız. Öldürmekle beraber bir de korku toplumu oluşturan on katilin öldürülmesine gayri insani diyenler, nahak yere öldürülen bin insanın öldürülmesine insani demek durumunda kalmış olurlar. İşin bir başka yönü daha var: Katile ömür boyu hapis cezası vermek, öldürmekten daha hafif, ya da daha insani midir? Birkaç yıl önce arşivlediğim bir haberde şu satırlar yer alıyor: "İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra idam cezasını kaldıran İtalya'da uygulanan müebbet hapis cezası mahkûmları isyan ettirdi. Toplam 310 mahkûm, 17 yıldır hapis yatan 52 yaşındaki mafya üyesi Carmelo Musumeci önderliğinde, İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano'ya 27 Mart 2007'de bir mektup gönderdi. Mektupta mahkûmlar, ömür boyu hapis cezalarının idama dönüştürülmesini istediler ve: "Sayın Cumhurbaşkanı, her gün biraz ölmekten yorgun düştük. Bir kez ölmek isteyen bizler, müebbet hapis cezamızın idama çevrilmesini istiyoruz" ifadesini kullandılar. (http://www.ntvmsnbc.com/news/409643.asp) "Artık ibret alın ey akıl sahipleri".

Reşat Nuri Erol
14.09.2012
03:50

14 Eylül 2012 Cuma Yiğit BULUT (AŞS) Afrika Şekillendirme Süreci başladı... yigitbulut@stargazete.com

Bir yorumcu Türk haber televizyonlarından birinde şöyle diyor; “Uzun zamandır var olan görüntüler şimdi neden bu olaylara sebep oldu, anlayamıyorum”! Zamanı gelmemişti, şimdi geldi sevgili dostum, ondan olaylar başladı ! Sevgili dostlar, yapılan film kılıklı şerefsizliğin tartışmasına ve detayına burada girmeyeceğim. Tek kelimeyle “aşağılık, soysuz, seviyesiz” ve her türlü cezayı hak eden bir girişim... Burada ele alacağım detay; “sebep-sonuç” ilişkisi ve bundan sonra “görünen sebeplerin” nasıl sonuçlara yol açacağı... Daha açık yazayım; gördükleriniz “2001 Eylül-Medeniyetler Çatışması-Amerika Süper güç karşısında Orta Doğu kaynaklı İslami Terör diyalektiği” gibi kavramların yeni bir boyutu ! Bu yazıyı yazdığım dakikalarda bir Türk gazetesi tv reklamı dönüyor; “Obama gizli bir Müslüman mı, yarın X gazetesinde” ! Sistem Türkiye dahil mükemmel çalışıyor... Uçlaştırma, yeni denge konumuna zorlama, yeni diyalektik oluşumu ve kaos sonrası şekillenme... Sevgili dostlar, bizler Suriye odaklı Orta Doğu “şekillenme sürecine” odaklanmışken, Afrika’nın şekillenme süreci başladı ve hızlı bir biçimde ilerleyecek gibi görünüyor. Etki-Tepki görünen sebep-sonuç... Bütün bunlar “görünenler” peki ya görünmeyenler ? Yeraltı kaynaklarına dokunulmamış, “Pazar” haline getirilememiş ve krizde zor ayakta duran Avrupa’nın “sömürge artığı” Afrika... Daha açık yazayım; Afrika kökenli Başkan Obama seçime giderken başlayan Afrika’nın şekillenme süreci... Sonuç : Yıllardır özellikle Amerika’da fikir beyan eden dürüst strateji uzmanları Afrika şekillendirme sürecinin başlayacağını söyleyip durdular ! Kimse inanmadı, inanmak istemedi, itibar görmediler. Bana göre başladı ve özellikle Avrupa uzantısı yapının en zayıf döneminde Afrika kıtasından nasıl kazındığını hep birlikte göreceğiz. Libya’da otel bahçesinde hava basıp, gaz-petrol almaya gelen Sarkozy bugün yok ama bölgeyi şekillendirecek hatta belki işgal etmeye kadar gidecek güçler limandan demir aldılar bile... Suriye’ye takılıp “ne oluyor” diyenler, resmi biraz daha büyütün ve farklı bir mercekten bakarak sorun lütfen; şimdi neler olacak ? Son söz : Dünya sistemi yıllarca ABD-Rusya diyalektiği üzerinde şekillendi, altın-petrol ve diğer fiyatlamalar bu yapıdan etkilenerek yol buldular. Sonrasında aynı mantık ABD-Orta Doğu kaynaklı İslami terör üzerine kurulmaya çalışıldı ve diyalektik bu karşıtlık üzerinde zorlanarak fiyatlamalar başta altın ve petrol olmak üzere “mantık dışı” noktalara geldi...Bu karşıtlığın boş olduğu anlaşılınca yeni bir evreye girilmesi doğal olmakla birlikte bu 3. Dalganın nasıl bir “diyalektik karşıtlık” yaratacağı da açık; Amerika büyük güç, Avrupa tasfiye oluyor, Türkiye-Rusya çizgisinde yeni bir oluşum ve Amerika’nın tam karşısında İran-Çin-Hindistan oluşumu...Bu noktada Rusya’nın tercihi ve Amerika’nın İsrail konusundaki yeni politikası çok önemli. Uzun süredir “Türkiye-Rusya” çizgisine yaklaşarak “İsrailsiz Orta Doğu modeline” yaklaşan Amerikan dış politikası, son yaşanan olaylarla birlikte “İsrail’i feda edebileceği” yeni bir yola rahatlıkla girebilir... Son soru: Bu “kaotik” görünen yapı Türkiye’yi “yeni bir üst noktaya” taşıyabileceği gibi iki ana soruyu öne çıkaracak; 3. Dalga sonrası Avrupa Birliği ve İsrail oldukları gibi yollarına devam edebilecek mi ? Önemli not : Bu gelişmeler dünya piyasalarında “yeni fiyatlama” dalgaları yaratacak. Kısa vadede büyük değişimler olmasa bile, başta sermaye piyasaları olmak üzere ani büyük dalgalar oluşabilir, dikkatli olmakta yarar var. Buna rağmen orta ve uzun vadede Türkiye’ye “akış” artacak ve Türkiye’nin YENİ DÜNYA DÜZENİ içindeki yeri daha da sağlamlaşacaktır...

Sayfa: 2 / 2 (20 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 169 | Tarih: 9.9.2012
Mahir Kaynak
Bıkkınlık ve Bitkinlik
Suriye
789 Okunma
20 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Tahrip gücü yüksek notlar
No operation, no complication
624 Okunma
2 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Barlas
Artık öncelikli mesele güvenliktir!
Allah, candan önce akıl sağlığı versin!
610 Okunma
2 Yorum
Tayibet Erzen
Mehmet Şevket Eygi
Hizmet Keramet İstidrac
Halkı Bilinçlendirmek
593 Okunma
Emine Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
"İslamcılıgın"dili,İslam'ın dili mi?
Hak dini Kur'an dili
590 Okunma
2 Yorum
Ali Bülent Dilek
Hüseyin Gülerce
Bu Patlama da Neyin Nesi?
Güven Ortamını Kaybetmek
574 Okunma
Zafer Kafkas