Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Yeni Değil
980 Okunma, 30 Yorum

5 Ağustos 2012, Pazar

Mahir KAYNAK

Yeni değil

(Yazı Kaynak'a aittir. İtalik ifadeler Karagülle'nin yazıdan anladığıdır. Sonra gelenler, Karagülle'nin görüş özetleridir. Yorum Karagülle'ye aittir.)

 

Son günlerde cumhurbaşkanlığı seçiminin ülke siyasetindeki etkileri tartışılıyor. Bu konuda verilen bir beyanatın Cumhurbaşkanının düşüncelerini de aksettirdiği söyleniyor. Ancak bu konu yeni değildir. Yani Erdoğan’ın siyaset dışına itilmek istenmesi partinin kurulduğu günden beri vardır. Erdoğan’ın mahkum edilmesi ve milletvekili olmasının engellenmesi bu sürecin ilk hamlesidir. Okul kitabındaki bir şiiri okuduğu için mahkum edilmesi siyasi sonuçlar yaratmış ve onu etkisiz kılmayı sağlamıştır. Ancak CHP başkanının desteğiyle Anayasa değişikliği ve Siirt seçimlerinin iptali de dahil birçok işlem bu durumu etkisiz kılmış ve Erdoğan gerçek yerine ulaşmıştır. Ama onu siyaset dışına itmek isteği devam etmiş ve AK Parti’nin kapatılması amacıyla dava açılmıştır. “Erdoğan Operasyonu” adıyla yazdığım kitapta amacın AK Parti’yi etkisiz kılmak değil Erdoğan’ı siyaset dışına çıkarmak olduğunu söylemiştim...

 

- Cumhurbaşkanı seçimleri, Erdoğan'ı siyaset dışında bırakmak için kullanılmak isteniyor.

- Erbakan'ı ve Erdoğan'ı hatta Özal'ı sermaye atamamıştır. Neden benim dediğim olmuyor sıkıntısı var.

 

***

Eğer AK Parti kapatılsaydı ve Erdoğan başta olmak üzere çevresindeki bazı kişiler siyasi yasaklı haline gelecek ve aynı ideolojiyi savunan bir parti kurulacak ama bunun kapatılması istenmeyecek ve askerler darbe hazırlığından vazgeçeceklerdi. Ülkemizdeki tüm darbeler dış politikayı değiştirmek amacı taşır ama askerler siyasi analiz yapmadıkları için her şeyi Atatürk’ün ilkelerini korumak ya da ülkeyi ele geçirmek isteyen bazı örgütleri bertaraf etmek için yaptıklarını düşünürler. Mesela Atatürk’ü koruma kanununu çıkaran, Anıtkabir’in inşasını tamamlayıp Atatürk’ü toprağa veren, Atatürk’ün son başbakanı Celal Bayar’ın liderliğinde kurulan Demokrat Parti’ye karşı darbe yapılmış, Bayar’ın başbakanlığı sırasında gözden düşen İnönü bu darbenin arkasında yer almıştır.

 

- Askeri darbeler, dışa teslimiyete karşı yapıldı.

- Darbeler Türkiye'yi geri bırakmak için dışarıda tezgahlandı. Askerler dışa satıldı diye tahrik edildi. Demokrat Parti Türkiye'yi dışa pazarlamıştır.  Bugünkü 600 milyar borcumuz bundan dolayı vardır. Darbeyi asker yapsaydı, borçlanmaya devam edilmezdi.

 

Operasyonların hedefi sadece Erdoğan değildi. Meclisin toplanması için 367 milletvekilinin gelmesinin şart koşulması Gül’ün cumhurbaşkanlığını önlemek amacı taşıyordu. Ancak MHP siyasi görüşleri arasında hiçbir benzerlik olmamasına rağmen Gül’ün seçilmesinin önünü açtı.

İnsanlar arasındaki dostluk onların hep bir arada olacağı anlamına gelmez. İnsanlar siyasi görüşlerini dostluğa feda etmezler. Duyguları aynı kalsa bile farklı hareket edebilirler. Bu bakımdan önümüzdeki dönemde iki dostun birbiriyle yarışmayacağını düşünmek yanlıştır. Zaten şimdiki strateji Erdoğan ve Gül’ü karşı karşıya getirmek ve yeni bir siyasi gücü etkili hale getirmektir.

 

- Şimdi hedef Gül ile Erdoğan'ın arasını açmak yoluyla yeni güç ortaya çıkarmak.

- Kemal Derviş benzerini devlet başkanı yapmak.

 

Erdoğan ve Gül arasında dış politikada fark olduğu söylenebilir. Ancak yapılması gereken birbiriyle mücadele etmek yerine yeni dünya düzeninde Türkiye’nin alacağı yer konusunda anlaşmaları ve buna uygun bir siyasi kadro üzerinde anlaşma sağlanmasıdır. Böylece AK Parti içindeki yeni stratejiye karşı olanlar da uzaklaştırılmış olur ve yeni ve değerli bir kadro oluşturulabilir.

 

- Gül ve Erdoğan'ın Dış siyasette farklı görüşleri olabilir. Anlaşmalılar, yeni kadro oluşturmalıdırlar.

- Erdoğan Meclis Başkanı olmalı. Yasamayı yürütmenin üstüne çıkarmalı. Başkan bir orgeneral olmalıdır.

 

Türkiye büyük bir değişim yaşanan dünyada önemli bir konumda bulunuyor. Bunu bir mağlubiyete dönüştürmemek ve şartları insanlığa daha fazla hizmet edecek bir Türkiye inşa etmek için kullanmak kişisel başarılardan daha önemlidir.

 

- Türkiye'yi yeni dünyada daha fazla hizmet verecek hale getirmek şahsi başarılardan önemlidir.

- Erdoğan ve Gül bugün, içeride ve dışarıda saygın kimselerdir. Bunu köşkte oturmakla değil köşke güçlü birini oturtmakla sağlayabilirler. Ordusu güçlü olmayan bir devlet ne içte ne de dışta başarılı olabilir.

 

Bugünkü dünya şartlarında muhalefetin bir alternatif oluşturması mümkün görünmüyor. Önemsiz konularda tartışma yapmak yerine ülke için bir yandan tehlike yaratan diğer yandan büyük fırsatlar sunan bu ortamda ülkeyi ileri götürmek iktidar olmaktan daha önemlidir.

 

-Başarılı muhalefet yoktur.

-Derviş benzerini getirmek için Halk Partisini çökertmek ve AK partiyi yıkmak gerek. Hazırlık ona.

 

Yorum:

 

III. Bin Yıl

1967'de alınan kararla birinci Cihan Savaşı çıkarılmış, imparatorluklar yıkılmıştır. İkinci Cihan savaşı çıkarılmış İsrail devleti kurulmuştur. O karara göre 1967'de İsrail İmparatorluğu kurulacak, ortadoğuda nüfusları 10 milyondan az devletler kurulacak, silahtan arındırılmış bu devletler, atom bombası ile donatılmış İsrail'in hakimiyetinde bir ortadoğu imparatorluğu oluşruracaktı.

Milli görüş siyaseti bunu önledi. Erbakan ve Erdoğan başta engel oluşturdular. Sermaye hedefine ulaşamadı. Üstelik sermaye siyasi hakimiyetini de kaybetti. Şimdi çırpınmaktadır. Dünyada birbiriyle suni olarak çatıştırılan süper güçler kalmadı. Dengelerin bozulduğu dönemde yaşıyoruz. Biz güçlü olursak dengeleri oluşturabiliriz. Bunun için cumhurbaşkanı asker olmalıdır.  Yönetime Milli görüş çizgisinden gelenler hakim olmalıdır. Erdoğan ve Gül anlaşmalıdırlar.  Bu yeni kadro Adil Düzen'i benimsemeli ve insanlığa çözümler sunmalıdır. Bunu Akevler'siz yapamazlar. Akevler gerçeğini kabul  etmek zorundadır, Herkes.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Süleyman Karagülle
14.08.2012
12:23

Kardeşlikten Öte: Ekrem Şamanın bir makalesini Reşat Erol yorumlara almış. Okudum. Önce Ekrem Şamanın bu kadar akıcı yazı yazabildiğini görünce gıpta ettim. Yazdıklarının hiç birisi yanlış değildir. İki noktanın o şekilde anlatılmasını yanlış buluyorum. Erdoğan il başkanı iken ona yaptıkları fedakarlıklarından bahsetmemeliydi. Sonra Cumhur başkanın kardeşlikten öte ilişkiyi o şekilde ifade etmeliydi. Devlet Başkanına saygılı olmak zorundayız. Kardeşlikten öte ilişkiler olamasaydı, biz bugün ki rahata eremezdik. Önümüz bu kadar açılamazdı. Erbakan da aynısını yaptı. İktidarda olamadığı zaman adil düzen çalışmalarını yaparken haftanın iki günün bizimle geçirirken 73 de ve 90 larda ıktıdar olunca yüzünü göremedik. Çünkü kardeşlikten öte ilişkilere biz ortak olmadık. Ama onların böyle ilişkilere girmesini biz tasvip ettik. Bu düzende başka türlü bir şey yapılamazdı. Biz ne yaptık? Biz onların kardeşlikten öte ilişkilerden zaman kazanarak adil düzen çalışmalarına devam ettik. Şidi adil düzen külliyatı oluştu. Uygulama imkanları hazırlandı. Alevlerin İstanbul'daki yeni çıkışı başlatmak üzereyiz. Ekrem Şama Erbakan'a değil Allaha giden yola artık katılsın. Onların yaptıkları onlara aittir, bizim yapacaklarımız bize aittir. 1) Camilide ahşap ev imalathanesini kuruyoruz. Orda dinleme evleri üretip turizm merkezi haline gelecek. Adil düzene göre çalışacak. 2) İstanbul'da mala Mal market projemiz var. Adil düzene göre çalışacağız. İşsizlik bitecek. 3) Yüz dairelik semt binaları projemiz var. Lojmanlı işyerleridir. Böylece III. Bin yıl uygarlığının hücrelerini üretilmiş olacak. 4) Bin dairelik adil düzen siteler oluşturulacaktır.

Süleyman Karagülle
14.08.2012
12:23

Kardeşlikten Öte: Ekrem Şamanın bir makalesini Reşat Erol yorumlara almış. Okudum. Önce Ekrem Şamanın bu kadar akıcı yazı yazabildiğini görünce gıpta ettim. Yazdıklarının hiç birisi yanlış değildir. İki noktanın o şekilde anlatılmasını yanlış buluyorum. Erdoğan il başkanı iken ona yaptıkları fedakarlıklarından bahsetmemeliydi. Sonra Cumhur başkanın kardeşlikten öte ilişkiyi o şekilde ifade etmeliydi. Devlet Başkanına saygılı olmak zorundayız. Kardeşlikten öte ilişkiler olamasaydı, biz bugün ki rahata eremezdik. Önümüz bu kadar açılamazdı. Erbakan da aynısını yaptı. İktidarda olamadığı zaman adil düzen çalışmalarını yaparken haftanın iki günün bizimle geçirirken 73 de ve 90 larda ıktıdar olunca yüzünü göremedik. Çünkü kardeşlikten öte ilişkilere biz ortak olmadık. Ama onların böyle ilişkilere girmesini biz tasvip ettik. Bu düzende başka türlü bir şey yapılamazdı. Biz ne yaptık? Biz onların kardeşlikten öte ilişkilerden zaman kazanarak adil düzen çalışmalarına devam ettik. Şidi adil düzen külliyatı oluştu. Uygulama imkanları hazırlandı. Alevlerin İstanbul'daki yeni çıkışı başlatmak üzereyiz. Ekrem Şama Erbakan'a değil Allaha giden yola artık katılsın. Onların yaptıkları onlara aittir, bizim yapacaklarımız bize aittir. 1) Camilide ahşap ev imalathanesini kuruyoruz. Orda dinleme evleri üretip turizm merkezi haline gelecek. Adil düzene göre çalışacak. 2) İstanbul'da mala Mal market projemiz var. Adil düzene göre çalışacağız. İşsizlik bitecek. 3) Yüz dairelik semt binaları projemiz var. Lojmanlı işyerleridir. Böylece III. Bin yıl uygarlığının hücrelerini üretilmiş olacak. 4) Bin dairelik adil düzen siteler oluşturulacaktır.

Reşat Nuri Erol
15.08.2012
03:39

Salih Tuna stuna@yenisafak.com.tr

15 Ağustos 2012 Çarşamba

İslamcılara 'Müslümanlık' nasip eyle Allah'ım Durun, bu nasıl başlık diyerek hemencecik dellenmeyin; devamı var, lakin başlığa sığmaz diye dercetmedim. Aha da devamı: 'Müslümanlara da İslamcılık nasip eyle Allah'ım.' Yani... 'İslamcılara Müslümanlık, Müslümanlara da İslamcılık nasip eyle..' Olmadı mı? Prof. İsmail Kara, her Müslüman 'bittabi ve bizzarure' İslamcı olmak zorunda değil deyince oluyor ama! Gerçi muhterem hocamız lafının devamında 'İslamcılık elbette Müslümanlık dairesinin içindedir ama tersi doğru değil' diyor. Buna göre mezkur duanın başlığa çektiğimiz kısmı doğru değil ama devamı doğru. Gelgelelim... Bir başkası da İslamcılığı zulme karşı hak hukuk mücadelesi şeklinde genelleştirerek, 'Her İslamcı Müslüman olmak zorunda değildir ama her Müslüman İslamcı olmak zorundadır' diyebilir. Doğrusunu isterseniz başlıkta yer alan 'Müslümanlık' ifadesi aksiyolojik bir vurgulama içindi; maksadım dindarlıktı. Gel gör ki, Dücane Cündioğlu biraderimiz de 'her İslamcı dindar her dindar da İslamcı olmak zorunda değildir' demişti, yanlış aklımda kalmadıysa. Lafın düzünü söyleyecek olursak, İslamcılık en genel anlamda 'tavır' almaktır. Dolayısıyla... Abdülkâdir Geylânî'den Hazreti Pîr Mevlana'ya, Yunus Emre'den Niyâzî-i Mısrî'ye Bediüzzaman Said-i Nursi'den Seyyid Kutub'a, Şeyh Galip'ten Sezai Karakoç'a kadar herkes İslamcıdır. İslamcılık, evet, tavır koymaktır; 'Emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker' yani iyiliği emretmek ve kötülükten men etmektir. Küfür ve zülüm tebarüz ettiği her yerde evvela 'la' demek gerekir. Kalpte riyâ,haset, kibir, ucup varsa orda başlar 'la', orda başlar direniş, mücahade. Müstekbire karşı mücadele vermek gerektiğinde de, 'ben kalp hasatlıklarıyla meşgulüm bu işlerle uğraşamam' demek olmaz. Mesela... Yunus'umuz haksız yere yurtlarından sürülen mazlumlara bigane kalmaz. 'Seyru Süluk peşindeyim, Taptuk'un kapısında odun taşıyorum, seninle uğraşamam' demez mazluma. Zulme karşı, 'Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!' diyen Mehmet Akif'ten farklı olmaz Yunus Emre'nin tavrı. İslamcılık bir din sahibi olduğunun, yani Müslüman olduğunun farkına varmaktır. İslamcılık modern bir telakki de değildir. Hamza Türkmen kardeşimiz bundan birkaç yıl önce 'İslamcılık kavramı bazılarının iddia ettiği gibi nevzuhur modern bir tanımlama değil' demişti, 'İlk dönemlerden beri kullanılan ve açılım sağlayan bir ifadedir. Kelamcı Ebu'l-Hasen el-Eş'ârî'nin 930'da telif ettiği 'Makalatu'l-İslamiyyin ve İhtilafu'l-Musallin' kitabında da bu kavram 'İslamiyyin' olarak kullanılmıştır..' Ali Bulaç üstadımız da geçen gün kaleme aldığı makalesinde 'Eş'ari'nin kullandığı ikinci terim olan 'İslamiyyun'un bugünkü Arapçada tam karşılığı 'İslamcılar'dır' diyor. Ali abinin başlattığı 'İslamcılık' tartışması bayağı verimli oldu. Tartışmaya, çorbada benim de tuzum olsun misali, 'Dışarıda yapamadı yakalandı' (04 Ağustos 2012, Yeni Şafak) başlıklı naçizane yazımla katkı sunmaya çalıştım. Bugünkü yazı yolculuğumuza madem duayla başladık yine duayla bitirelim; Ali Şeriati'nin duasıyla: 'Ey Kadir olan Allah'ım / Alimlerimize, mes'uliyet / Halkımıza, ilim / Dindarlarımıza, din / Müminlerimize, aydınlık / Aydınlarımıza, iman /Kadınlarımıza, bilinç / Erkeklerimize, şeref /Yaşlılarımıza, bilgi / Gençlerimize, asalet / Öğretmenlerimize, inanç / Öğrencilerimize, inanç / Uyuyanlarımıza, uyanıklık /Uyanıklarımıza, irade / Muhafazakarlarımıza, hareket /Suskunlarımıza, feryat / Yazarlarımıza, güvenirlilik / Sanatçılarımıza, dert / Şairlerimize, şuur /Araştırmacılarımıza, hedef / Tebliğlerimize, gerçek / Kıskançlarımıza, şifa /Bencillerimize, insaf / Sevenlerimize, edeb / Mezheplerimize, vahdet / Halkımıza, kendini bilme / Tüm milletimize, samimiyet, himmet, özveri, kurtuluşa yaraşırlık ve izzet bağışla...'

Reşat Nuri Erol
16.08.2012
07:47

"İSLÂMCILIK"

MESELESİ DEĞERLENDİRİLMEYE VE TARTIŞILMAYA DEVAM EDİYOR...

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr

16 Ağustos 2012 Perşembe

İsme değil maksada bakalım

"Kendi halinde "müslümanca" yaşamaya çalışan, İslam'ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen müslümanlara "islamcı" demiyorum. İslam'ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam'ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddi ve manevi fedâkârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum." demiştim. Maksat bir, ifade farklı başka tarifler de var. Bazı yazar dostlar "islamcı kelimesine takılıyor, bunun olumsuz tedâîleri konusunda uyarıda bulunuyor, "müslümanları islamcı olan ve olmayan" şeklinde ayırmanın sakıncasını hatırlatıyor, "müslüman" kelimesinin yeterli olduğunu, "islamcıların tarif ve hedeflerinin müslüman tarif ve hedeflerinden farklı olmadığını" söylüyorlar. Eğer tarihe ait şartlar (İslam ümmeti/toplumu içinde batıcılık, türkçülük, kavmiyetçilik gibi ideolojilerin ortaya çıkması) sebebiyle islamcılık diye bir dava ve terim kültür dünyamıza girmemiş olsaydı mesele yoktu, dostların dedikleri gibi "müslümanlık, müslüman olmak" bizi ve davamızı ifade için yeterli olacaktı. Ama olan oldu, ismen veya dinen müslüman olan bazı şahıslar ve guruplar "İslam'a aykırı olmadığı kanaatiyle veya aykırı olduğunu bile bile" mesela batıcılık, türkçülük gibi davaların peşine düştüler. Bunları ifade ederken "mesela türkçü, kavmiyet davası güden müslümanların" karşısına "müslüman"ı koyarsanız "onları müslümanlık dışına atmış olursunuz. Ama "müslüman için gerekli ve sahih gördüğünüz bir davadan başka bir davanın peşine düşen müslümanları diğerlerinden ayırmak için "müslüman türkçü", kavimciliği reddeden ve kimliğimizin belirleyici unsurunun İslam olduğunu savunan müslümanlara da "islamcı müslüman" derseniz tarafları İslam dışına atmamış olursunuz. Değerli yazarımız Hilal Kaplan'ın şu ifadesinin altına her müslüman imzasını koymalıdır: "İslâmcılık, muhafazakârlık, dindarlık, vb. yeni mefhumlar üretmek ve tüketmek yerine, Müslüman kavramının azametini Müslümanlara anlatmanın, neden sosyolojik bir kategorinin ötesine işaret ettiğini göstermenin, bizlere emanet edilmiş bu kıymetli ismin arkasında barındırdığı ontoloji, epistemoloji ve aksiyolojiyi idrak edip tavzih etmenin gerekli olduğu kanaatindeyim". Ancak tarihi bir gerçek olarak İslamcılık vardır, onu değerlendirmek bir zarurettir. Ayrıca bugün de müslüman olduğu halde Kaplan'ın tavsif ettiği çerçevede müslüman olmayanlar –belki mevcudun çoğu olarak- vardır. Bize emanet edilmiş olan kâmil müslümanlığı tavzih ve takip eden müslümanlara "islamcı", edemeyenlere ise "islamcı olmayan müslüman", "eksikli müslüman" veya fıkıh ve kelam ıstlahlarına göre "fasık ve sapkın" müslüman demenin, dostların uyardığı sakıncaları davet edeceği kanaatinde değilim. Aksine müslümanların "kamil islam aynasına" bakarak kendilerine çekidüzen vermelerine davet işlevini görebileceğini düşünüyorum. Yeter ki, herkes kendi İslam'ını mutlaklaştırıp diğerlerini dışlamasın; tevazu ve şefkat içinde ictihadını sunsun!

Reşat Nuri Erol
16.08.2012
08:09

"İSLÂMCILIK"

MESELESİ DEĞERLENDİRİLMEYE VE TARTIŞILMAYA DEVAM EDİYOR...

Ali Bulaç Karşıtlık

Eş'ari'nin "Makalat"ta, Gazali'nin "Makasıd"da yapmaya çalıştığı şey, İslam inancına yönelen saldırılara karşı akideyi savunmaktır. Her ikisi ve onları takip edenler bir yandan dış dünyadan -Hind, İran, Babil, Mısır, Yunan- gelen felsefi ve teolojik etkilere karşı koyarlarken, diğer yandan ya bu İslam dışı inanç ve fikirleri İslami form altında savunanlara karşı Kur'an ve Sünnet'in çizdiği genel dairenin içine sokmaya veya din ve mezhep kisvesine bürünüp İslam şeriatını ve Müslümanların birliğini bozmaya kalkışanlara karşı koymaya çalışıyorlardı. İmam Eş'ari'nin, eleştirdiği fırka ve gruplara "İslamiyyun (İslamcılar)" demesi manidardır. İslamcıların görüşlerine, savundukları tezlere-söylemlere -her birini kendi içinde tasvire, objektif anlatıma ve tanıtıma tabi tutarak- "makalat" adını vermiştir. Onu takip eden Gazali de, aynı usulü kullanıp eleştirdiği Yunan metafiziği etkisindeki zatları "felasife (filozoflar)" isimlendirip gayesinin "felsefe"nin kendisi olmadığını ihsas etmiştir ki, onun da kitabına seçtiği isim "Makasidu' felasife"dir. Kısaca Eş'ari'nin "makalat"ı ile Gazali'nin "makasıd"ı aynı muhteva ve kavramsal çerçeveye sahiptirler. Eş'ari ve Gazali, Müslümanların askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak hakim oldukları bir dönemde bu önemli gayreti gösteriyorlardı. Biz ise son 300 yıldır sürekli yeniliyoruz. Şu var ki, bizim yenilgimiz askeridir; fikri-entelektüel veya kelami-felsefi değildir. Eğer bazı İslamcılar da Batıcılar -liberaller, solcular ve milliyetçiler gibi- fikri olarak yenilgi psikolojisi içine girmişlerse, bu onların diğerleri gibi İbn Haldun'un dediği "mağluplar galibi taklid eder" hastalığına yakalanmışlar demektir. Bu baptaki Müslüman fikir adamları, bilginler ve kanaat önderleri kendi dinlerinin özüne, köklerine ve zengin tarihi miraslarına dönebilirlerse, kısa zamanda şifa bulabilirler, ama eğer İslamiyet'i -kendi zihin dünyalarında-, liberalizme, sosyalizme, milliyetçiliğe, feminizme açık hale getirirlerse bunun çaresi yoktur. Bu da bize, İslamcılara haksızca yöneltilen "tepkisellik" eleştirisinin tashihe muhtaç olduğunu göstermektedir. Müslümanlar tabii ki askeri, politik ve ekonomik sömürgeciliğe, işgallere karşı tepki gösterecekler, cihad edip daru'l-İslam'ı müdafaa edeceklerdir; ama bu onların fikren yenildikleri, meydan okumalarını "Batı'ya tepkisellik" üzerinden kurguladıkları anlamına gelmez. Batı, nasıl kendini oryantalizm yaparak "Doğu karşıtlığı" üzerinden tanımladığından kendine zarar veriyorsa, Müslümanlar da oksidentalizm yapmak suretiyle kendilerini "Batı karşıtlığı" üzerinden tanımladıklarında kendilerine zarar vereceklerdir. Mümtaz'er Türköne, bize "kendinizi karşıtında tanımladığınız Batı değişti", derken iki hata yapıyor: 1) "Batı Batı'dır", değişmedi. Batı ya "Aydınlanma'nın karanlığı"ndan çıkıp sahih vahyin nuru içine girer ve tarihsel-felsefi mirasını yeni bir kritiğe tabi tutar ya da yıkıcı, nihilist, sömürgeci ve çatışmacı tutumunda devam eder. Batı değişseydi, en hafifinden İslam topraklarını işgal edip Müslümanlara bunca acıyı yaşatmazdı. Batı, sadece askeri olarak saldırıp kaynakları yağmalamakla yetinmiyor; bizden dinimizi "özel alana hapsetmemizi, marjinalleştirmemizi ve izafileştirmemizi" istiyor. Böyle bir dinden geriye zulme, haksızlıklara, sömürüye itiraz etmeyen, küresel hegemonyaya uyum gösteren şeriatsız -cihadsız soyut bir inanç kalır ancak. 2) İslamcıları soyut "Batı-karşıtlığı"yla suçlamanın arka plandaki psikolojik zemini milliyetçiliği, liberalizmi ve solu-sosyalizmi evrensel doğrular, tezler katına çıkarma ihtiyacından neş'et eder. Tabii ki bilgi, bilimsel çalışmalar, beşeri tecrübe ve bunlar arasındaki interaktif ilişkilerde, her şey mutlak ak ve kara değildir, arada gri alanlar söz konusudur. Ama temelde belirleyen konumundaki akideler arasında gri alanlara karşı çok dikkatli olmak gerekir: İlk insandan son insana kadar tevhid-şirk, iman-küfür, hak-batıl, adalet-zulüm, güzellik-çirkinlik, ahlak-tereddi arasında karşıtlık ve çatışma ortadan kalkmayacaktır. Haramların kanıksandığı, günahın estetize edildiği, münkerlerin özgürlükler adı altında yüceltildiği bir dünyaya itiraz etmiyorsanız, akideniz buharlaşır. Böyle zamanlarda harama karşı helali, münkere karşı ma'rufu, günaha karşı ahlakı yüksek sesle, dışlayarak, teberri ederek narkoz yemiş zihinlere hatırlatmak (zikr) gerekir. a.bulac@zaman.com.tr 16 Ağustos 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
16.08.2012
08:17

Etyen Mahçupyan İslamcılık seküler eşikte

Kemalist ideolojinin rejim algısının dışına çıkamayan Cumhuriyet, yıllar içinde itiraz etmeyen ama yabancılaşan bir toplumsal muhalefet üretti. Bu koalisyonun en önemli parçası olan dindarlar da Demokrat Parti ve Özal dönemi dışında, kendisine ait hissetmediği bir iktidar anlayışıyla bir arada yaşamak durumunda kaldı. Dolayısıyla bugün gelinen nokta, dindarların devletle somut ilişkisi açısından ilk kez radikal bir dönüşümü ifade ediyor. Daha önceki nefes alma dönemlerinde devletin kendisi değişmeden arka planda durmaktayken, AKP yönetimi altındaki Türkiye'de, devlet giderek yakınlaştı. Bu durum ilk kez Müslüman toplum içerisinde siyasi bir çoğulculuğun da işaretlerini veriyor. Çünkü geçmişte devletin aynılaştırdığı bu kesim içindeki görüş farklılıklarının siyasi işlevi neredeyse yokken, şimdi en azından hükümete yakınlık veya uzaklık nedeniyle farklı konumlar oluşmuş durumda. Böylece nihayet İslami kesim içinden de AKP iktidarına eleştirel yaklaşan sesler duyuyoruz. Bu hayırlı bir gelişme... Yeter ki söz konusu eleştiriler evrensel referanslar açısından AKP'yi aşsın. Ne var ki İslami duyarlılıkla hareket eden birçok kişinin referans sistemi henüz bu çapta değil. İnsanlığın birikimi açısından İslamiyet'in birçok doğru yoldan biri olduğunu sanki kavramakta zorlanıyor ve evrenselliği ancak İslamiyet'in içine yedirerek anlayabiliyorlar. Bu alanda en verimli tartışmalardan biri laiklik üzerine... Mesele laikliğin evrensel yönü ile tarihsel yönünün birbirinden ayrımlaştırılabilmesi ve yaşamış olduğumuz laiklik deneyiminin olası laikliklerden sadece biri olduğunun kavranabilmesi. Tayyip Erdoğan'ın bu gerçeği içselleştirdiğini ortaya koyan çıkışlardan biri Mısır ve Tunus gezilerinde yaşanmıştı. Erdoğan laikliğin demokrasi ile bir arada olabileceğini, aynı zamanda İslamiyet'in de demokrasiyle çelişmediğini söyleyerek İslamiyet'in laiklikle ilgili bir sorunu olamayacağını söylemiş oldu. Her ne kadar Müslümanların birey olarak 'laik' bir alternatif kimliğe geçmeleri söz konusu olmasa da, Müslümanların yönettiği bir devletin laik olması gerekmekteydi, çünkü hem toplumda İslam dışında inançlar, hem de İslamiyet içi ayrışmalar olabilirdi. Toplumun yarın neye nasıl inanacağını bilemeyeceğimize göre, onlara bugünden tekil bir din yorumu layık görmek demokrasiye aykırıydı ve laiklik de bu çoğulculuğu mümkün kılan devlet özelliğiydi... Erdoğan'ın yıllar öncesi görüşlerini bilenler bu değerlendirmeyi hayretle karşıladı. Oysa Başbakan, ülkedeki birçok Müslüman'la birlikte belirli bir kritik idrak sınırını aşmıştı: Kavramlar ve sistemler tarihsel olarak ortaya çıkarlar ve içinde yaşanılan kültür ve zihniyetin damgasını taşırlar. Yani farklı bir zihniyetin içinde şekillendiklerinde tamamen farklı nitelikler arz edebilirler. Dolayısıyla laikliğin de demokrat olanı ve olmayanı var... Türkiye'de ise otoriter bir laiklik mevcuttu ve dindar toplum haklı olarak buna tepki duydu. Ancak acaba asıl sorumlu hangisiydi? Laikliğin kendisi mi, yoksa otoriter zihniyet mi? Erdoğan asıl meselenin zihniyet olduğunu, demokrat bir çerçeve içinde laikliğin özgürleştirici bir unsur olabileceğini ve bu sayede İslami kesimin de dindarlıklarını daha özgüvenle yaşayabileceklerini ifade etmiş oluyor. Eğer AKP'ye yönelik yapıcı ve toplumda karşılığı olan bir muhalefet olacaksa, en azından eleştirenlerin Erdoğan'ı aşması gerekmez mi? Böyle bakıldığında örneğin Ali Bulaç'ın bazı yorumları epeyce hayal kırıcı oldu. Bulaç, 17 Eylül'deki yazısında Erdoğan'ın Ortadoğu'ya 'Türk laikliğini' önerdiğini yazdı. Oysa Erdoğan'ın bahsettiğinin 'Türk laikliği' olmadığı son derece açıktı. Yoksa Bulaç başka türlü bir laikliğin olasılığından pek hoşlanmamış mıydı? Laikliğin tek tipe indirgenmesi ve Kemalizm'le bütünleştirilmesinin başka bir açıklaması zor. Eğer Bulaç'ın niçin bir indirgeme peşinde olduğunu merak ediyorsak, 19 Eylül'deki yazısına bakmakta yarar var. Orada laik devletin işlevi şöyle betimlenmiş: "Bu, helal-haramın karışmadığı adaletsizliğe, derin eşitsizliğe dayalı iktisadi piyasayı, tüketim kültürüyle çıldırtılmış hedonist ve erotik bir toplumu, nihilizme giden sosyal düzeni... yönetebilir anlamına gelir." Diğer bir deyişle laiklik aslında bir devlet niteliği veya tutumu değil, doğrudan yozlaşmış bir toplumun kendisi. İslami bir yaşam biçimini ve onu sağlayacak düzeni savunmak her isteyenin hakkı. Bu amaçla mukayeseler de yapabilir, İslami olmayan toplumların yozlaşmalarını laiklik anlayışlarında da arayabilirsiniz. Ama buradan ilkesel değil, ancak tarihsel bir analiz çıkar... Aksi halde yaptığınız entelektüel manipülasyon gibi algılanabilir. Çünkü Batı yozlaşmış sayılsa ve bu yozlaşmanın nedenleri arasında laiklik anlayışı zikredilebilse bile, söz konusu olan laikliğin belirli bir zihniyet altında tekil bir uygulamasıdır. Eğer durum böyle algılanmayacaksa, karşı taraftan bakıldığında da Bulaç'ın dindarlığını Vahhabi inancından veya Taliban yorumunda ayrımlaştırmak caiz olmazdı. e.mahcupyan@zaman.com.tr 16 Ağustos 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
16.08.2012
08:26

EMRE AKÖZ

Hatırlar mısınız?

Eskiden faiz haramdı

İslam'a Göre Cinsel Hayat başlıklı kitabıyla, bir zamanlar hem muhafazakâr, hem de laikçi çevrelerde fırtınalar estiren Ali Rıza Demircan... "Faizli kredi kullanmak kesinlikle haramdır. Ama hayati bir ihtiyaç olmadıkça faizsiz borçlanmak da yasaktır. Borç insanları dindarlıktan uzaklaştırır, yalana sevk eder" demiş. Demircan Hocanın bu sözleri bana tatlı bir nostalji gibi geldi. Ne günlerdi onlar! 1980 darbesi siyaseti cendereye sokunca, değişik fikirler tomurcuklanmıştı: Feminizm, çevrecilik (Yeşiller), dil ve kültür analizleri (Yapısalcılık, vb.) gibi... En çok öne çıkansa İslami kesimin söylemiydi. Mesela sol kesimden gençler, özellikle faiz üzerinden kapitalizme karşı ciddi eleştiriler getiren ve dayanışmayı öneren İslamcılara ilgi gösteriyordu. Kapitalizmin dindar dostları Sonra ne mi oldu? İslamcı söylemlerle belediye seçimlerini kazananlar, birçok hizmeti outsource ettiler, yani dış kaynağı devreye soktular, duruma göre fasona yöneldiler, işi taşerona verdiler. İyi de yaptılar! Geçen yıl askerin şimşeklerini üzerine çekerek hapse düşmüş muhafazakâr siyasetçilerden, Kayseri'nin eski Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ile sohbet ederken, ekmek işini nasıl fırınlara verdiğini anlatmıştı. "Ekmeği belediye bünyesinde yaptırsaydım, fırıncılar bana düşman kesilirdi. Halbuki işi bütün fırınlara yaydım. Denetlemekle yetindim. Böylece herkes kazandı" demişti. İslamcıların yaptığı, aslında belediyeleri kapitalist sisteme adapte etmekti. Halka hizmeti serbest piyasaya uygun hale getirdiler. Yoksullara hizmet götürerek de ezilenlerin gazını aldılar. Kredi almadan gökdelen dikmek? Kasım 2002 seçimlerinden AK Parti zaferle çıkınca misyon daha da büyüdü: Bu kez beldenin değil ülkenin serbest piyasaya ve küreselleşmeye uyumu söz konusu oldu. Bir zamanların keskin İslamcıları önce belediyelerde, sonra bakanlıklarda görev aldılar. Sakalları kestiler, kravat taktılar, pahalı arabalara biner oldular. Bütün bu olaylar, "Faiz haramdır" söyleminin bir yana bırakılmasına yol açtı. Son on yıldır bu lafı duyan var mı? Sağda solda birileri mırın kırın etse de, kimse, özellikle de sermayeyi büyüten muhafazakâr işadamları bu tür lafları duymak istemiyor. Sermaye İslamcılığı yedi bitirdi İşin sırrı burada: Sermayeyi büyütmek... Piyasa genişlediğinde girişimler de büyüyor... Gökdelenler inşa etmek, devasa fabrikalar, limanlar, köprüler, barajlar yapmak kolay mı? İşin hacmi öylesine büyüyor ki öz kaynaklar ya da arkadaşlardan alınan borç filan yetmiyor... Mecburen bankalardan uygun şartlarda kredi (faizle para) almak gerekiyor. Babadan kalma tarlayı satıp dört katlı bir apartmana başlarsın ama aynı sermaye, site yapmaya yetmez. Bu açıdan bakıldığında... Demircan Hocanın faiz yorumuyla birlikte... 2012'de ortaya atılmış "İslamcılık bitti mi" sorusunun da çağın gerisinde kaldığı rahatça görülüyor. Not: "Biz faizin haram olduğunu söylerken, piyasa şartlarına uygun banka faizini değil, fahiş tefeci faizini kastetmiştik" diye mesaj göndererek, ne kendinizi kandırın, ne de beni...

Reşat Nuri Erol
18.08.2012
04:02

"İSLÂMCILIK"

MESELESİ DEĞERLENDİRİLMEYE VE TARTIŞILMAYA DEVAM EDİYOR...

Ali Bulaç İsimlendirme Kendini "Müslüman" sayan herkes Müslüman'dır. Esas olan beyandır. Efendimiz (sas), Medine'de bildiği halde münafıkları deşifre edip İslam dairesinin dışına çıkarmadı, çünkü "Müslüman" olduklarını söylüyorlardı. Ama Kur'an "İlahi hükümlere tam teslimiyet" içinde olmayanlara "İslam olduk deyin, iman ettik demeyin, çünkü iman henüz kalbinize girmedi." (49/Hucurat, 14) buyurur ki, bizce İslamcılık "hükümlere tam teslimiyet ve İslam'la beraber iman ve ihsan"ın bir arada bulunmadıkça mümkün olmaz. "Ben İslamcı değilim" diyene yakından bakmalı, hangi saiklerle kendini bu isimlendirmeden uzak tutuyor. Eş'ari, bugün neredeyse küfür ve sapkın (heretik) kabul edilen nice fırka, mezhep ve inanç grubunu, "Müslüman olduklarını iddia etmeleri" hasebiyle "İslamiyyun (İslamcı)" kabul etmiştir, Gazali de öyle. 19. ve 20. yüzyıl boyunca uğradıkları ağır yenilgiler, süren işgaller, sömürü, ötekileştirilip küresel olarak şeytanlaştırılmaları vb. sebeplerle Müslümanların Batı'ya kızgın oldukları doğrudur; Batı'nın fikir ve kültür kaynaklarından beslendikleri oranda ikinci nesil İslamcılarda da bir ölçüde hoşgörüsüzlüğe, tekfircilik ve dışlama rastlanması da doğrudur. Ama bu şifa bulması kolay bir hastalıktır. Tedavisi Kur'an'a ve Sünnet'e dönüş ile Eş'ari ve Gazali gibi tarihsel büyük şahsiyetlerin usulünü takip etmekten geçer. Kur'an bize iki ana parametre verir: 1) "Hidayet Allah'tandır; insanların çoğu iman etmeyecek, akletmeyecek ve şükretmeyecek; şu halde siz sadece hatırlatın, tebliğinizi yapın; insanların çoğu hidayette değildir diye kendinizi hırpalamayın." 2) "Fikri, itikadi, politik ve sosyal alanlarda her ne konuda ihtilafa düşmüş de anlaşamıyorsanız, bunun hükmünü (en doğru ve nihai kararı) Allah ahirette verecektir. Siz güzel sözle, öğütle ve hikmetle tebliğe, güzellikte yarışa devam edin." Bu uyarılar, İslamcıları totalitarizmden ve "baskıyla hidayet"ten uzak tutar. Bu açıdan, birilerinin kendini "İslamcı" isimlendirmesi diğerlerini rahatsız etmemeli; eline siyah fırça alıp İslamcıların yüzüne sürmemeli (Bkz. Uğur Kömeçoğlu'nun asabi yazısı, 17 Ağustos, Zaman); çifte standarda da sevk etmemeli. Mesela "cı-cu" türü ekler dolayısıyla "İslam/cı" isimlendirmesine karşı çıkan biri kendine "Nurcu, milliyetçi, sağcı" denildiğinde aynı tepkiyi göstermiyorsa bu zatın kendini iç tutarlılık açısından gözden geçirmesi gerekir. Ben tanımımı 21 Temmuz tarihli yazımda yapmıştım. Hayrettin Karaman Hoca da şöyle der: "Her Müslüman aynı zamanda 'İslam davasının da mensubu olarak' İslamcıdır. 'İslamcı plan, program, yöntem ve davranış', amaçtan sapmaksızın içinde bulunulan şartlara göre farklılık gösterebilir, ama farklı İslamcı gruplar kardeştirler, ictihad farkları kardeşliğe zarar vermez, vermemelidir." (Yeni Şafak, 12 Haziran 2012). "Kendi halinde 'Müslümanca' yaşamaya çalışan, İslam'ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen Müslümanlara 'İslamcı' demiyorum. İslam'ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam'ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddî ve manevî fedâkârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum." (Yeni Şafak, 16 Temmuz 2012.) Kendi tanımımdan üç gaye çıkarıyorum: a) Dünyanın Kur'an ve Sünnet perspektifinden okunması; b) Bireysel, ailevi, toplumsal, bölgesel ve küresel ölçeklerde Müslüman'ca bir hayatın mümkün hale getirilmesi. Siyaset bunun yegane değil, ama etkili enstrümanlarından biridir; c) İslam Birliği'nin kurulması (İttihad-ı anasır-ı İslam). Bu üçüne hangi inanmış Müslüman karşı çıkabilir ki? Yöntemini bir kenara bırakacak olursak Said Nursi hazretleri "İslam âleminin üç hastalığı var: Cehalet, yoksulluk ve tefrika" derken bu ideallerden bağımsız mıydı? Ya da "Şeriat'in bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira Şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir." (Tarihçe-i Hayat, İstanbul-1998, s. 53) derken İslamcılardan farklı bir şey mi söylüyordu? Türköne'nin diğer dinler için "Hıristiyancılık, Yahudicilik nerede?" sorusuna gelince. Yahudi partilerin ezici çoğunluğu Tevrat ve Talmud'u esas alır. Hıristiyan Demokrat ve Hıristiyan Sosyal Demokrat partiler de programlarının girişinde şu ibareyi yazarlar: "Hıristiyan değerlerine göre siyaset yapmak ve ülkeyi yönetmek üzere..." NOT: Okurlarımızın Ramazan Bayramı'nı kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim. a.bulac@zaman.com.tr 18 Ağustos 2012, Cumartesi

Reşat Nuri Erol
18.08.2012
04:09

Hüseyin Hatemi hhatemi@yenisafak.com.tr

18 Ağustos 2012 Cumartesi

İslâmcılık nedir?

Herşeyden önce terim tereddüt uyandırıyor. Merhum Süleyman Nazif'in nüktesini hatırlamamak mümkün değil: Sütçü'nün kendisi süt olamaz! Ancak, Türkçe'de -ci eki- ni her zaman "satıcı" için kullanmıyoruz. Şu halde "İslamcı"yı da "İslam'ı dünya ve dünya hayatı ötesi için de benimsemiş mü'min" olarak, bu anlamda kullanıyorsak eyvallah! Ne var ki Kur'an-i Kerim'in uyarısını da unutmamalıyız: "Mü'min" olduğunu söyleyen herkes "mü'min" değildir. Bunlar, "İman ettik!" değil,"İslam'a geldik, müslim olduk!" demelidirler. Devlet'in, yöneticilerin kamu görevlilerinin de "İslam'a geldik " diyen,"müslim " olduğunu söyleyen hiç kimsenin "kalbini yarıp bakmaya" kalkışma yetkisi yoktur. "Müslim olduk" demeleri için insanları zorlama yetkisi de Devlet görevlilerinde yoktur. "Lâ ikrâhe fid-dîn". Buna karşılık hiçbir ferdde de –ister müslim olduğunu söylesin, ister başka bir sıfatla kendini nitelesin- başkasına zarar verme yetkisi yoktur. Devlet buna karışır! İslam düzeni, Hukuk Devleti düzeni demektir. Enkizisyon mahkemesi kurmaz, kimsenin kalbini yarmaya kalkışmaz, düşünce ve inanç hürriyetini tanır, ne var ki "İslâm'da zarar ve mukabele biz-zarar (bizzat ihkaak-ı hakk, Hukuk'a uygun olmayan şiddete başvurma halleri, öcalma, töre cinayeti, kan davası, insan onuruna aykırı cezalandırmalar, başkasının canına, beden bütünlüğüne, ırzına, malına tecavüz halleri) yoktur. "Mü'min" değil, sadece "müslim" olanların İslâm'ı "kuşa benzetmeye" asla hakları yoktur. Ne var ki benzetmeye kalkışmışlardır. Çünkü "inanç açıklama hürriyetleri" vardır. Bir de cehaletten değil, kasden kuşa benzeticiler vardır ki bunlar zahirde halkın "bilgin" veya "şeyh" zannettiği münafıklardır. Bir toplumda "iman" şiddeti, ilahi sevgi şiddeti yerine "zulüm" şiddeti ile baskı ve cehlin zulmeti yaygın ise, "nasılsanız, öyle yönetilirsiniz" (Resûl-i Ekrem s.a) hikmeti tecelli eder. Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizamat/ Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde. (Ziya Paşa Merhum) Geçenlerde "İblis'in çakma Ahlâk Öğretisi" başlığı altında, Ye'cûc taifesinin Me'cûc kıldığı "neoconlar"ın, Amerikan toplumuna ârız olan "akıl tutulması" dolayısıyla dünyanın başına ne büyük bir musibet getireceğini, getirebileceğini açıklamaya çalıştım. "İslamcı cephe"den tek bir ses gelmedi. Çünkü bu "islamcılar"a göre "iyi müslüman, zulmün bizim günahlarımız dolayısıyla Allah'ın bize musallat ettiği bir zalimin eliyle verilen cezamız olduğunu bilir". Ul-ül-emr'in, gücü eline hangi yoldan geçirdiğine bakılamaz. Mühür kimdeyse Süleyman o'dur. Şu halde Mavi Marmara seferi dahi hatadır ve günahdır! Daha sonra bizim Me'cûc taifesinin tehlikesine dikkat çekmeye çalıştım, kıyamet koptu: –Kan denizinde şi'ilik propagandası mı yapıyorsunuz? vs. vs. Bunlar mücahitlerdir, derhal tövbe istiğfar et! Zalim şi'i veya alevi ise itaat edilmez, âdil olsa dahi zalim hükmündedir! Fetva böyle ! Birinci Dünya Savaşı'nda Cihad fetvasını kim vermişti? Perdeleri birer birer kaldırırsak ardından çıkacak çapanoğlu, yine bugünkü çapanoğludur. Ancak, her çağda zahirdeki aracılar değişir. –Kim bu Çapanoğlu? –Yağma yok! Sen de biliyorsun da "domuzuna" soruyorsun! Bilenler bilmeyenlere öğretsinler! Söylesem, bildiğin halde yine bilmezlikten gelecek ve beni komplo teorisi üretmekle itham edip çapanoğlu tetikçilerine hedef gösterecek değil misin? Ey gerçek Azizan, "İslamcılık" ancak iki çok değerli emanetin kadrini bilmekle olur. Bu iki çok değerli emanetin kadrini bilebilmek için de –haydi Çapanoğlu'nun değil de ilk perdedarının adını verelim– İnsanın boynunda da "neocon" güruhuna biy'at zinciri olmamak gerekir. Zincirliysek eğer, "hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! " na'rasıyla tepinmemizin ne yararı olur? İlk Kerbelâ şehidinin adının "Hürr" olmasında bir anlam yok mudur? Merhum İkbal, "zi s'imây-î ke/ sudem ber der-i gayr / Sücûd-i Bûzer ô Selmân neyâyed" demişti, dinleyen oldu mu? (elin yabanının kapısına sürdüğüm yüz, Ebuzer ve Selmân'ın secdesini başaramaz.) "Kan denizinin ortasında" ne yapmamı istersiniz ey dağları yırtan ve enginlere sığamayıp taşan ufuk efendileri? "-Bana da bir kova-kürek verin de ben de sizinle birlikte aynı denizin kıyısındaki kanlı kumsalda oynayayım" desem, verecek misiniz? Yoksa, şimdiden söylediğiniz gibi "sen Kum'a git!" mi diyeceksiniz? İstanbul'un tapusu ne zaman sizin oldu? Ben burada Hazret-i Ebu Eyyûb Hâlid İbn Zeyd-ul-Ensâri'nin verdiği "oturma müsaadesi"yle oturuyorum, anlaşıldı mı? Hem de doğduğumdan beri! Ey gerçek Azizan, bu tozda dumanda Evrensel Hukuk'un temel ve değişmez ilkeleri okunamıyor. Bu hengâmede benim iyi bir Anayasa ümîdim kalmadı. "Nasıl isek öyle yönetiliriz". Ancak, "Allah'ın rahmetinden de sadece iman etmeyenler üm'idi keserler!" Selam! Bayramımızı inşaallah Rabbimiz mübarek kılar!

Reşat Nuri Erol
18.08.2012
04:23

Kürşat Bumin kbumin@yenisafak.com.tr

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Aslı Çakır ve Gamze Bulut: Sekülerleşme habercileri

Önce sadece yazının başlığında adı geçenleri değil, Londra Olimpiyatları'nda madalya alan ve finale katılmaya hak kazanan bütün sporcuları sizin gibi ben de kutluyorum. Aslı Çakır ve Gamze Bulut'un isimlerini başlığa çıkardım, çünkü -Akif Emre'nin olimpiyatlar üzerine yayınladığı yazıda ("Olimpiyat rekorlarının ekopolitiği")- sözünü ettiği "elit sporlar" içinde yer alan ve yine yazarımızın belirttiği gibi ancak spora güçlü yatırım yapan ülkelerin başarılı olduğu atletizm dalında büyük başarı göstermelerinin yanı sıra televizyon ekranında da en çok onları izleyebildik. Bu iki değerli atletimiz özellikle final koşuları sonrasında kendileriyle yapılan röportajlar ve Başbakan'ın kutlama mesajına karşılık yaptığı konuşmalarda ülkelerinin hangi "sosyal çevresi"nden geldiklerine dair epeyce ipucu veriyorlardı. Madalyalarını "millete armağan" etmelerinin yanı sıra başarılarının arkasında ramazan ayında kendileriyle birlikte olduklarını düşündükleri insanların dualarının etkili olduğunu da vurguluyorlardı. Gerçekten de Süreyya Yüksel'den başlayarak Türkiyeli rekortmen atlet kadınlar –şaşırtıcı biçimde- ülkenin dar gelirli, "taşralı", dini temelde manevi değerlere sahip çevresinden çıkıyor. Çakır ve Bulut için "sekülerleşmenin habercileri" dememin nedeni de bu zaten. Her ne hikmet ise çoktan "sekülerleşmiş" çevrelerden bu alanda bir kıpırtı bile görmüyoruz... Oysa belli bir dereceye gelebilmek için bayağı ekonomik kaynak gerektiren bu "elit spor" dalında da önce onların yer alması gerekmez miydi? Mütevazi çevrelerin çocukları olan, "milletine bağlı", dini duyguları kuvvetli, içlerinden bazılarının muhafazakar belediyelerce desteklendiği bu genç koşucuların koşular için gerekli olan –hareketleri hiçbir şekilde kısıtlamaması gereken- mayolar içinde ülkelerine madalya taşımalarının asla küçümsenmemesi gereken önemli bir sürecin –hızlı bir sekülerleşme- habercisi olduklarını söylemek yanlış mı olur? Bu satırları internette karşıma çıkan bir haberin kışkırtmasıyla yazıyorum. Önümdeki haber, son derece "dinine bağlı" bir yayın politikası güttüğünü iddia eden ama aynı zamanda da aklını önüne geleni gambazlamaya takmış olan bir gazetenin internet sitesinden aktarılıyordu. Söz konusu internet sitesi önce söz konusu atletlerin "ülkemizin gururu" olduklarını tekrarlıyordu. Ancak bu gururlanma faslının hemen altına yerleştirilen görüntülerin ise "mozaiklendiği"ni görüyorduk! Haberi aktaran işin bu faslını da şöyle aktarmış: "Gazetenin internet sitesi yarışma sonrasında birbirine sarılan Alptekin ve Bulut'un açıkta kalan kol ve omuzlarını mozaikledi." Durumun nasıl sıkıntılı olduğunu anlıyorsunuz muhakkak. Atletler "ülkemizin gururu" olacak ama aynı zamanda da "mozaiklenecekler"! Komik bir ruh hali aynı zamanda; "mozaikçi" internet sitesinin çalışanı da Aslı Çakır ve Gamze Bulut'un sitenin gönlünden geçen "mayolar" ile "ülkemizin gururu" olamayacaklarının bilincinde ya da farkındadır herhalde! Görüyorsunuz nasıl –gerçekten- sıkıntılı bir durum.... Allah bilir "mozaikçi" sitenin editörleri "ülkemizin gururu" olarak niteledikleri final koşusunu televizyon ekranında izlemekten de imtina etmişlerdir. Böyle olması gerekiyor; eğer "tutarlı olmak" gibi bir kaygıları var ise tabii... "Sekülerleşme" konusuna dönecek olursak. Türkiye'nin bugün bugüne kadar öne çıkmayan-çıkamayan bir çevreden Aslı Çakır ve Gamze Bulut gibi gençleri bulup-keşfedip onlara kendilerini geliştirebilmeleri için gerekli koşulları cömertçe sunmaya başlaması tabii ki övülmeye değer bir "spor politikası"dır. Özellikle da kadınlara yönelik olarak. 2020 Olimpiyatlarını Türkiye'ye taşıma gayreti zaten böyle bir özel gayreti gerektirmektedir. Yani sadece "ev sahipliği" ile yetinmeyen bir anlayış. Bu süreç geliştikçe "mozaikçiler"in de giderek kendilerine sınırlı alanları çerçevesinde meşguliyet bulacakları da mukadderdir. Bu süreci "muhafazakar-milliyetçi" bir hükümetin başlatması –hızlandırması değil- ise özellikle önemlidir. Demek ki, Türkiye'nin bundan sonraki tarihinde hem 100 metre engelli ya da 1400 metre koşan kadın atletlerin desteklenip alkışlandığı bir anlayış, hem de görüntüleri mozaikleştirmese de koşucu mayolarını kızlarına uygun bulmadığı için bu kendilerini bu türden spor aktivitelerine yakın hissetmeyen bir anlayış beraberce yol alacaktır. İşte size olimpiyat ya da benzerlerinden hareketle çizilmiş sekülerleşme yolunda bir Türkiye tablosu... Bu tablonun son dönemin hararetli tartışma konusu "İslamcılık" ile uyuşmadığı muhakkak. Dolayısıyla bu tartışmaların önde gelen kalemi olan Ali Bulaç arkadaşımızın köşesinde kaleme aldığı şu İslamcılık tanımının söz konusu sürece gönül vermediği açık "İslamcılık, İslam'ın ana referans kaynaklarından hareketle 'yeni' bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği'ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletler arası harekettir. Başka bir deyişle İslam'ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam'a göre yeniden kurulması ideali ve çabasıdır." Görüyorsunuz, bu tanım içinde "yeni bir insan, yeni bir toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvuru"na kadar her şey mevcut... Çok zor ve daha da önemlisi haddinden fazla problemli bu tanımın içinde "olimpiyatlar"a ve Aslı Çakır-Gamze Bulut'a yer olmasa gerek! Yanılmadığımı sanıyorum, en azından bana öyle geliyor...

Sayfa: 3 / 3 (30 Yorum)Prev12[3]Next


YorumYap

Sayı: 165 | Tarih: 12.8.2012
Mahir Kaynak
Yeni Değil
III.BİN YIL
980 Okunma
30 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
İlk İslami bestseller roman ‘Huzur Sokağı’
Zenginliğin mümin olmaya etkisi
471 Okunma
1 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
İslamî Hareket Nasıl Dejenere Edildi?
Kuran'dan Uzaklaştıkça
430 Okunma
Emine Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
İslamcılık:Nominalizm ile eklektisizm arasında
İslamcılık yeni mi başlıyor?
427 Okunma
1 Yorum
Ali Bülent Dilek
Mehmet Barlas
PKK'nın tuzağına düşmemeliyiz...
Kabak tadında yazılar, en az mideye zarar verir!
420 Okunma
Tayibet Erzen