Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Bu hafta yazısı yok.
881 Okunma, 15 Yorum

Mahir Kaynak 13 Mayıs’tan beri yazmıyor.

 

İbn-i Haldun Mukaddemesinde devletlerin çöküşlerini anlatır.

Yeni kurulan devletlerin halkı başlangıçta yoksul halktır. Gelirleri çoktur, masrafları azdır. Çünkü zaferden zafere gitmektedirler. Büyüdükçe ve yaşlandıkça gelirleri azalır, halkın hayatı ise konfora gider. Kiraların gelirleri azalır, bu azalışı hissettirmemek için şatafatlı saraylar yaparlar, böylece ömürlerini doldurup giderler. Bu kaderdir. Önlenmesi mümkün değildir.

 

Sonra Durkaym ortaya çıkar, İbn-i Haldun’un eserinden yararlanarak sosyolojisini kurar. Tahlilleri vardır. Benzer yorumlarda bulunmaz.

Kuran’da ise her topluluğun evveli vardır. Ecel ki gelince bir saat öne gitmez, bir saat geri de kalmaz deniyor.

 

Sermaye ömrünü doldurdu çökmeye gitmektedir. Ölüm döşeğinde olan kimse ölmeden önce iyileşme alametlerini gösterir. Bugünkü sermayenin davranışları da böyledir. Son çırpınışları içindedir.

 

Mahir Kaynak, 13 Mayıs’tan beri yazmıyor. Biz de yazmadı diye bırakabilirdik. Sizlere niçin yazmadığını anlatmaya çalışacağım.

 

Saadet Partililerle görüşün, hepsi birden AK Partiye kan kusuyor. Sebebi nedir? AK Parti ne yaptı, Saadet partililerin döktükleri oyları AK parti topladı ve Milli görüş siyasetini devam ettirdi.   Onlara yapılan zülüm sona erdi. Onların yapmak istediklerini AK parti yaptı.

 

O halde bu kin, bu husumet nedir? İşte Mahir Bey’e yazı yazdırmayan sermayedir. Basın ve yayını eline geçirmiştir ve o kadar ustalıkla yönlendirmektedir ki hepimiz onun etkisinde kalırız. Irak savaşında ne yalanlar söylendi. Sonunda söylenenler yalan çıktı. Kimse basını suçlamadı. Şimdi de eminim ki Suriye’de söylenenler yalandır. Yalan olmasa bile bizim karışmamıza hak verecek bir şey yoktur. İktidara karşı çıkan herkese karşı iktidar gücünü kullanır. Kurunun yanında yaş da yanar.

 

Ama başbakan yazılanlara, söylenenlere inanmakta ve durmadan saf saf Suriye yönetimine saldırmaktadır. Söylenenlerin doğru olduğundan emin midir? Yapılacak iş çok basit. Önce Suriye yönetimini beğenmeyenler orasını terk edip komşu ülkelere hicret etmelidirler.  Suriye hükümetinden bıraktıkları malların tazmin etmesini istemeleri haklarıdır. Hakemlere gidilir, hakemler ne karar verirlerse o yapılır. Hakem kararlarına uymazsa ona karşı savaş meşru olur.

 

Biz ne yapacağız? Biz söylenenlere inanmamalıyız. Kuran’ın emrettiğini, araştırın ayetine uyarak araştırıp gerçekleri öğrendikten sonra gerekeni yapmalıyız. Başta sermayenin baskı altına aldığı basın ve yayın organlarını kurtarmalıyız gibi gelir aklınıza. Kurtaramayız. Çünkü yazarları konuşmalarından dolayı hapislere doldurtur. Doldurtmazsa bile okutmaz.

 

Biz ancak yüz dairelik apartmanlar yaparak kendi bucağımızın basın ve yayın organlarını oluşturabilir ve kendi halkımızı bu tür körlüğüne son verebiliriz. Her bucak kendisini korumaya başladığı zaman üçüncü bin yıl uygarlığı kurulmuş olur. Hiç ümitsizliğe düşmeyin,  bunların hepsi olacak.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
31.05.2012
06:56

Fehmi KORU

Tartışmaya sondan başlayınca

(kürtaj meselesi ve ...)

fkoru@stargazete.com

Meğer ülkemizde çocuk doğuran her iki kadından birine ‘sezaryen’ yöntemi uygulanıyormuş; bu da Türkiye’yi bu yöntemle doğum konusunda ilk sıraya yerleştirmekteymiş... Kürtaj olan kadınların sayısı da bizde dünya ortalamasının çok üstündeymiş... Bunu nereden öğrendik? Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürtaj cinayettir” ile başlayıp “Sezaryen de cinayettir” cümlesiyle devam eden açıklamalarından... Konunun sahibi olan bakan bile, elindeki verileri basınla paylaşmaya Başbakan Erdoğan’ın çıkışından sonra başladı. Neredeyse bir haftadır, tartışma, bu yüzden, Tayyip Erdoğan ekseninde sürdürülüyor... Birkaç kadın örgütü konunun özüne dönük de eleştiri yapıyor, ama açın gazetelere bakın, Başbakan Erdoğan’ın tartışmayı başlatmayla ne yapmak istediği üzerinde duruluyor daha çok... Hükümet ise her iki konunda yasal düzenleme çalışmalarını başlattı bile... Kusura bakılmasın, ama bu durum bana biraz tuhaf geliyor. Hemen her aileyi ve kesinlikle her kadını yakından ilgilendiren bir konu bu ve çözüm yasayla aranacaksa o noktaya varana kadar iyice tartışılması gerekiyor. Oysa konu ilk elde başbakan düzeyinde ele alınınca tartışmanın anlamı kalmıyor. Önce enine boyuna tartışılmalı, kamuoyu iyice ikna olduktan sonra konu yeni bir yasal çerçeveye kavuşturulmalıydı. Dün gibi hatırlıyorum: Kürtaj ile ilgili bugün uygulanan yasal çerçeve, 1983 yılında, yerini sivil yönetime bırakmaya hazırlanan askerler tarafından belirlenmiş, konuyla ilgili tartışmaya imkân verilmeden yasalaştırılmıştı. Şimdi de aynı şey olacağa benziyor. Bir yönüyle, 1983’te tartışılmadan geçirilmiş bir düzenlemenin doğru olup olmadığını gecikmeli olarak gündeme taşıdığımız bile söylenebilir. Tersi niye olamıyor? Yani şöyle: Konunun sahibi olan aileden sorumlu bakan, dünyadaki durumla ilgili verileri kamuoyuyla paylaşarak ülkemizdeki yanlışlığa dikkat çekebilirdi. Kadın-erkek tartışmacıların kürtaj ve sezaryen uygulamaları konusundaki görüşlerini öğrenmek ilginç olabilirdi. Siyaset de, canlı bir ortamda yürütülen tartışmayı izleyip sonunda yasaya dönüşecek kararını verirdi; tabii verilecek bir karar olduğuna inanıldığı taktirde... Hani bu konunun pattadanak ele alınmasına sebep olarak Uludere’de sıkışmış hükümetin gündem değiştirmek istemesi gösteriliyor ya, konunun yaygın biçimde tartışılmasıyla gündem şimdi olandan çok daha çarpıcı biçimde değişebilirdi. Meselenin gündemi değiştirmekle ilgisi olmadığı konunun tartışma gündemine sokulması biçiminden de belli. Doktorların doğal doğum yerine kolaylarına geldiği için sezaryen yöntemini yeğlediği doğru olabilir mi? Rakamlara bakılırsa doktorlarımızda böyle bir eğilimin varlığı seziliyor. Oysa yöntemin hangi şartlarda tercih edileceğinin bilimsel ölçütleri var. Kürtajın bir tür doğum kontrol yöntemine dönüştüğüne kuşku duymamız için de bir sebep yok; rakamlar ortada. Bu durumu tersine çevirmek için çaba göstermek de gerekiyor. Sezaryen ve kürtaj sorunlu iki konu ülkemizde; bir şeyler yapılmasını gerektiren iki konu... Ancak tartışma biçimine tersten sokulması, doğru dürüst tartışılmadan -sanki yalnız Başbakan Erdoğan’ın kişisel tercihiymiş gibi- gündeme sokulması her iki konunun da özüne inmeyi zorlaştırıyor. Ne zaman normalleşeceğiz biz?

Reşat Nuri Erol
31.05.2012
07:12

Ali Bulaç

"Batı İttifakı'nın organik üyesi, küresel ekonomiye açık, orta sınıfları tehdit altında, yoksulları korumasız, kimlik krizi giderek derinleşen, ulus devlet içinde henüz iç reform yapamamış, laikliği hâlâ imtiyazlı zümrelerin hegemonya aracı olup dini idari, iktisadi, sosyal ve uluslararası politikalarda referans almayan bir modelin etkileri ne olur!" İhvan ve Türkiye modeli

Son altı yazıyı Müslüman Kardeşler'in Türkiye İslam'ı üzerindeki etkilerine ayırdım. Tabii ki, 1924'te hilafetin ilgasından sonra İslam Dünyası başsız kaldığında her beşeri havza önce ortak bir çıkış yolu aradı, sonra bir miktar Cemalettin Efgani ve Mustafa Kemal'in zımni fikirlerine mecbur kalıp "önce kendi ulusal sınırları" içinde var olmayı, en sonunda imkanlar/konjonktür elverdiğinde İslami temelde birlik sağlamayı bir ideal olarak erteledi. Bu fikri Efgani'den alıp Anadolu'nun verdiği mücadeleye adım adım katıldıktan sonra aynı mücadeleyi yürütme azmiyle Suriye'ye geçen Libyalı Şeyh Senusi'ye empoze eden Mustafa Kemal, Lozan masasında konuşulanlara uygun olarak yeni Türkiye'nin hem İslami geçmişiyle bütün bağlarını acıtarak kopardı hem de en azından yakın ve görünür jeopolitik tutumlar seviyesinde ülkeyi İslam aleminden uzak tuttu. Bu ayrı bir konu ama, Mustafa Kemal'in Anadolu'nun fiziki varlığını koruma karşısında kabul ettiği Mustafa Kemal Kemalizmi geçici bir tedbirdi, bu yüzden en ağır reform olan laikliği 1937'ye kadar erteleyebildi. Ölümünden (1938) sonra başlayan Kemalizm, bu geçici tedbiri sadece ebedileştirmek istemekle kalmadı, ruhen içselleştirdi, "öğretilmiş çaresizlik" ideolojisi olarak topluma empoze edildi, bu bugün Ortadoğu'ya empoze edilebilir. Bu açıdan son 30 senedir -Özal ve Erdoğan üzerinden- yürürlüğe konulan Postkemalizm bir türlü rayına oturmuyor, zaman zaman kendilerinden yeni döneme geçmeleri istenen siyasi lider ve reformcular, farkında olmaksızın veya bürokratik merkezi kontrol eden sert çekirdeğin manyetik alanına girip eski devlet ideolojisine 'geri dönebiliyor'lar. İhvan, Türkiye İslamı'nı ne kadar etkilemişse, Türkiye'nin henüz aralarında kesin, somut ve berrak sınırların çekilmediği "klasik Kemalizm ile Postkemalizm arası politik çizgisi" de Ortadoğu'yu etkileyebilir. Batı İttifakı'nın organik üyesi, küresel ekonomiye açık, orta sınıfları tehdit altında, yoksulları korumasız, kimlik krizi giderek derinleşen, ulus devlet içinde henüz iç reform yapamamış, laikliği hâlâ imtiyazlı zümrelerin hegemonya aracı olup dini idari, iktisadi, sosyal ve uluslararası politikalarda referans almayan bir modelin etkileri ne olur! Gerçi son zamanlarda İhvan -Erdoğan'ın onlara ısrarla laikliği önermesinden sonra- kafalarında beliren istifhamlara göre Türkiye modeli üzerinde daha etraflı düşünmeye başladılar; hatta içlerinde önemli gruplar acaba gözümüzü, muhafazakar demokratlığa evrildikçe daha seküler, daha Türk milliyetçisi ve otoriter devletçiliğe kayan "Politik Müslümanlığa" mı, yoksa toplumsal hayatı fikri, ahlaki ve manevi yönden güçlendiren Nur kökenli "Sosyal Müslümanlığa" mı çevirmeli diye yeni bir düşünce faslı açtılar. "Mısır'ın Erdoğan'ı" sloganıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan Ebu'l Futuh ikinci tura bile girebilecek oyu alamadı. Şu veya bu, Mısır İhvanı kendine sağlıklı bir yol haritası çizerken Türkiye modelini her aşamada dikkatlice kritik edecektir, etmelidir. İkinci büyük tehlike Mısır'ın "Şii İran" veya "Vehhabi Suudilik" adı altında oluşturulan sun'i kutuplara karşı "Sünni Mısır" tuzağına düşmesidir. Üçüncü tehlike, liberallerin İhvan'ın iktidara gelme susuzluğu çeken konformist zümreleri üzerinde uygulayacakları projelerin farkına varmayıp dönüşmeleridir. Bu ameliye Türkiye'de uygulandı. Mustafa Erdoğan bunu şöyle ifade ediyor: "Tabii ki İslam başka liberalizm başka. Biri diğerinin alternatifi değil, birisi bir din, diğeri siyasi bir doktrin. Özal da muhafazakar, dindar bir adamdı ama liberalizme de sempatisi olan bir adamdı. Geleneksel olarak İslami kesim daha kolektivist fikriyata yakındı, biz bunu daha liberal yönde dönüştürebilir miyiz diye düşündük... İslami kesim üzerinde etkisi oldu." (Hülya Okur röportajı, Haberx, 24. 10. 2011.) Dünyanın ve Ortadoğu'nun krizi bu yolla aşılamaz. Yeniden İslam'ın entelektüel kaynaklarına, yeni bir bakış açısı ve ruhla dönmek gerekir. Bu konuda "Küresel Bir Karşı Kültür" kitabının yazarı Susan Buck-Morss'a kulak verelim: "Karşı kültürün referanslarının mihenk taşları Agamben, Zizek, Derrida veya Habermas değil, Taha, Gannuşi, Ali Şeraiti ve Seyyid Kutup'tur." (Versus, İstanbul-2007, s. 3.) a.bulac@zaman.com.tr 31 Mayıs 2012, Perşembe

Reşat Nuri Erol
01.06.2012
07:07

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr

01 Haziran 2012 Cuma

Kürtaj konusunda eksik ve yanlış bilgiler

Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde önemli bir seviyeyi temsil eden Gazzâlî, İhyâu-ulûmi'd-din isimli eserinde azil (temasta spermi dışarıya bırakmak) konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: "Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve'd) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir... İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir" dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır..." (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380). Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir: a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı -dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının, çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için- erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ') demektedirler. b) İki su karıştığında yani aşılanma/döllenme olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, döllenmiş yumurta böyle nitelendirilmektedir. c) Yumurta döllendikten sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine "alaka" ve "muzğa" ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alaka "pıhtılaşmış kan", muzğa ise "bir çiğnemlik çiğ et parçası" demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir. d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir. e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda –fıkıh hükmüne dayanak kılınacak- bilgi yoktur. f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî'nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi, "insan varlığının bir aşaması" olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir. (Konuya devam edeceğim)

Reşat Nuri Erol
02.06.2012
10:56

Anlamayanlara!

02 Haziran 2012 Cumartesi 02:00 Aslında Suriye'de olup bitenleri anlayacak biri varsa o da Türkiye. Çünkü Türkiye son 40 yılını sağ-sol, Alevi-Sünni ve PKK çatışmalarıyla geçiren bir ülke. Son bir ayda PKK saldırılarında ondan fazla asker ve güvenlik elemanı öldürüldü. Tüm bunları Suriye'de bulunduğum bu günlerde düşünüp durdum. Çünkü bir zamanlar Türkiye'de olduğu gibi bazıları Suriye'de iç savaş çıkartmaya çalışıyor. 'İç savaş' diyorum çünkü gerçek durum bu. Örneğin Hula'da yaşananlar. Bu katliamı Hür Suriye Ordusu'na bağlı silahlı gruplar gerçekleştirmiş ve öldürdükleri insanların kanı üzerinden prim yapmaya kalkışmışlardır. HULA HALKI ALEVİ VE Şİİ Çünkü Hula halkı, Esad'dan yana. Çünkü Hula halkının büyük bölümü Alevi ve Şii. Çünkü Hula'da öldürülenlerin büyük bölümü tehditlere rağmen son seçimlere katılmış ve parlamentoya girmiş bir milletvekilinin akrabaları. Çünkü Hula ve çevresinde Suriye ordusu yok ve o bölge silahlı grupların kontrolünde. Çünkü katliamdan sonra BM'ye bağlı gözlemciler bile oraya girememişti. Peki bu katliam neden yapıldı? Yapıldı çünkü silahlı gruplar bunu hep yapıyor. Her BM Güvenlik Konseyi toplantısından önce dünya kamuoyunu hazırlamak ve Rusya'yı sıkıştırmak için silahlı gruplar katliam yapıyor. Annan Planı kabul edilme sürecinde silahlı gruplar katliam yapmıştı. Hula'da olduğu gibi Annan'ın her Şam ziyaretinden önce silahlı gruplar katliam yapıyor. Bir haftadır Suriye'deyim ve birçok yeri gezmeye çalışıyorum. 'Çalışıyorum' diyorum çünkü silahlı gruplar yol kesiyor ve bazı bölgeleri kontrolunda tutuyor. Tıpkı 1993-1998 döneminde PKK militanlarının geceleri Güneydoğu'da bazı köy, kasaba hatta şehir ve ana yolları kontrol edebildikleri gibi. Hula katliamına kıyameti koparanlar Hür Suriye Ordusu'na verdikleri her türlü silahlı ve parasal desteği saklamıyorlar. Esad'a 'Annan Planı'nı uygula' diyen bu ülke ve güçler, plana göre Hür Suriye Ordusu'na verdikleri silahlı yardıma son vermekle yükümlü olduklarını unutuyorlar. Bu gruplara parasal, siyasal ve silahlı desteklerini artırıyorlar. Amaç Suriye'de iç savaş çıkartmak. Şaşırtıcı olan Ankara'nın olup bitenleri ve bunların Türkiye ve bölge yansımalarını görmemesidir. YİNE ÇOK ACI ÇEKECEĞİZ Suriye'deki durumun ve bu durumdan dolayı başta Türkiye olmak üzere tüm bölgenin çok tehlikeli gelişmelerle karşı karşıya kalabileceği endişesini taşıyor ve bu coğrafyanın tüm halkları adına üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü bir kez daha klasik Batılı emperyalist ülke ve güçler kazanmak üzere. Çünkü yüz yıldır olduğu gibi bir kez daha biz bu coğrafyanın halkları çok acı çekeceğiz. Hiç kimsenin kısa vadeli çıkarlarla davranma hakkı yok. Hiç kimsenin dar kişisel, grupsal, mezhepsel, siyasal önyargı, dürtü, saplantı ve çıkar hesaplarıyla davranma hakkı yok ve olmamalıdır. Suriye'ye demokrasi emperyalist ülke ile onların çağdışı ve ilkel Suudi Arabistan ve Katar yönetimlerinin pis oyunlarıyla gelmez ve gelmeyecektir. Irak, Afganistan, Somali, Libya ve Yemen'de her şey ortada. Demokrasi haçlı-siyonist ittifakın umrunda değil. Mısır'da yapılan son başkanlık seçimlerine katlıma oranı % 42. 'Arap Baharı' ülkeleri Tunus, Fas ve Cezayir seçimlerinde oranlar aynı. Hiç kimse bu insanların neden sandığa gitmediğini sorgulamıyor. Hiç kimse 15 ay geçmesine rağmen % 70'i 'Sünni' olan Suriye halkının, eşi 'Sünni' olan 'Alevi' Esad'a karşı neden ayaklanmadığını ya da ayaklanmış olan 'Sünni' silahlı gruplara destek verip sahiplenmediğini sorgulamıyor. Hem de Hula'da, Şam'da, Halep'te, Deyr-i Zor'da ve diğer şehirlerdki katliam ve intihar eylemlerindeki vahşete rağmen! Akşam Hüsnü Mahalli

Reşat Nuri Erol
02.06.2012
11:05

İşte yeni İstanbul Karadeniz'in kuzey şeridinde kurulacak yeni İstanbul'un planları basına yansıdı. Nüfusu 1 milyonu bulacak Yeni İstanbul'da dünyanın en büyük havalimanı da olacak.

02.06.2012 09:42 Karadeniz'in kuzey şeridinde kurulacak yeni İstanbul'a dünyanın en büyük havalimanı inşa edilecek. 2020 Olimpiyat Köyü'nü de barındıracak bölgenin adı Yenişehir olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2011 seçimlerinde en önemli projelerden biri olarak açıkladığı yeni İstanbul'un planına SABAH ulaştı. Çalışmalar kapsamında dünyaca ünlü ABD'li planlama uzmanı Mimar-Urban Green Global Yöneticisi Sidney Rasekh çağrıldı. 2011 Temmuz ayından itibaren İstanbul Metropolitan Planlama Merkezi bünyesinde oluşturulan Rasekh başkanlığındaki ekibin 5 ay süren çalışmalar sonucunda, Karadeniz'in kuzey şeridinde kurulacak yeni şehrin plan ve proje çalışmaları tamamlandı. NÜFUSU 1 MİLYON OLACAK 40 bin hektar büyüklüğündeki arazi üzerinde inşa edilecek yeni şehrin konsepti ekolojik çevre dostu olarak belirlendi. Ekolojik Yeni İstanbul adıyla hazırlanan projeyle, Karadeniz kıyısındaki eski maden ve taş ocağı alanlarını geri kazanarak 1 milyon kişinin barınacağı sürdürülebilir ve ekolojik bir kent oluşturmak amaçlanıyor. Sarıyer, Çatalca ve Eyüp ilçelerine bağlı 10 köyü kapsayan yeni şehirde, 400 bin kişilik istihdam oluşturulması hedefleniyor. İstanbul'un Pekin, Londra'ya ve Moskova'dan Kahire'ye doğru oluşmuş bir eksen merkezinde bulunduğu göz önüne alınarak tasarlanan şehir sayesinde, bu ekonomik fırsattan faydalanarak uluslararası iş alanları ve ticaretin yer alabildiği bir odak noktası haline getirilmesi amaçlanıyor. 2020 OLİMPİYAT KÖYÜ 2020 Olimpiyatları'nda adaylık başvurusu yapan İstanbul'un olimpiyat köyü de yeni şehre inşa edilecek. 700 hektarlık alanda yapılacak olimpiyat köyünde oyunların yapılacağı sportif merkezler, konaklama alanları ve medya yerleşkesi de yer alacak. Olimpiyatlar sonrasında ise bu alanlar üniversite ve kentsel hizmet alanlarına dönüştürülecek. 25 bin kapasiteli konaklama alanı ve sosyal kullanım alanlarının yer alacağı yapılar üniversite ve spor merkezi olarak da kullanılabilecek. TEKNOLOJİ ÜSSÜ Havalimanıyla bağlantılı olarak yeni ileri teknoloji üssünün inşa edileceği şehirde iki büyük üniversite ve araştırma hastanesi yapılacak. İleri teknoloji parkıyla entegre olacak üniversitelerden biri 25 bin diğeriyse 15 bin öğrenci kapasiteli olacak. Üçüncü köprü ve otoyol geçişiyle doğrudan bağlanacak şehir hızlı tren taşımacılığından da faydalanacak. Taksim ve Suriçi gibi merkezi noktalara çabuk erişimin sağlanabilmesi için metro sistemleri yeni şehre uzatılacak. Ayrıca Kruvaziyer Limanı inşa edilecek. Yeni liman sayesinde 9.5 milyon olan yıllık turist sayısı 22 milyona çıkarılacak. İstanbul'un ekolojik dokusunu korumaya katkı sağlamak amacıyla tarım alanları oluşturularak kentin tarım ihtiyacının yüzde 20'sinin karşılanması sağlanacak. EN BÜYÜK HAVAALANI Yenişehir projesinin en önemli parçalarından birini teknolojik havaalanı oluşturuyor. Atatürk Havalimanı uçuş trafiğini azaltarak yeni uçuş merkezi olarak planlanan havalimanı 3 bin 500 hektarlık alanı kapsıyor. Altı pistten oluşan yeni havalimanı yıllık 100 milyon yolcu kapasitesiyle dünyadaki en büyük havalimanı olacak. Avrupa, Asya ve Ortadoğu finans ve turizm merkezi olması düşünülen şehrin yeni havaalanı sayesinde, İstanbul'un uluslararası havacılık piyasasındaki rolünü ileriye taşımak ve Ortadoğu, Avrupa ve Kuzey Afrika için bölgesel merkez haline getirilmesi planlanıyor. Kaynak: SABAH

Sayfa: 2 / 2 (15 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 154 | Tarih: 27.5.2012
Mahir Kaynak
Bu hafta yazısı yok.
Medya Tekeli
881 Okunma
15 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Yeni Anıtkabir adabı
Kabir tapınması
668 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Hüseyin Gülerce
AB Rüzgarına Neden İhtiyaç var?
AB'ye İman
591 Okunma
3 Yorum
Zafer Kafkas
Yusuf Kaplan
Ümmileşme süreci-3;üç fütuhatı safa/mustafa
din mi gitti düzen mi
583 Okunma
2 Yorum
Ali Bülent Dilek
Ahmet Altan
Ölüm Bile Eşitsiz
Garip
525 Okunma
Vahap Alma
Nihal Bengisu Karaca
Kürtaj ve sezaryen
cinayete uydurulan iki kılıf
506 Okunma
1 Yorum
Hakan Kandal
Mehmet Şevket Eygi
Çocukların Anayasa İstekleri
Çocuklarla Değil, İlimle Hazırlanmalı
499 Okunma
1 Yorum
Emine Hocaoğlu
Ruşen Çakır
Diyarbakır’da Roboski’yi düşünmek
Uludere katliam değil, Testinin kaderidir!
484 Okunma
Tayibet Erzen