Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Bölgedeki gelişmeler
634 Okunma, 16 Yorum

1 Nisan 2012 Pazar

Dünya yeniden şekillenirken en büyük değişimler bölgemizde yaşanıyor. Daha doğrusu bu değişimler dünyanın diğer bölgelerindeki gibi ekonomik, çatışmasız siyaset gibi araçlarla değil iç isyanlar ve bölgesel çatışma ihtimalleri ile gerçekleşiyor. Açıkçası ben kimsenin demokrasi mücadelesi yaptığını düşünmüyorum, bunu sadece araç kabul ettiğim için asıl hedefleri kestirmeye çalışıyorum. Mesela Suriye’de, Arap Baharı’nı yaşayan diğer ülkelerdeki gibi demokrasi kullanılarak siyasi bir hedefe varılmaya çalışılıyor. Bu nedenle bölgedeki güçleri hedefe varmak için bertaraf edilmesi gereken engeller sayıyor ve bölgede çatışan büyük güçleri ve onların amaçlarını anlamaya çalışıyorum. Bu konuda yazdığım bir makalede şunu söylemiştim: Halk bir dağ gibidir. Duyduğunuz ses onun değil sizin sesinizin  yankısıdır. Bu dağda bir yol yapmak isteyen onun engebelerini hesaba katmak zorundadır ve yol bu engebelere göre şekillenir. Ancak yolu yapan dağ değil mühendisler ve onun arkasındaki güçtür.

 

-Bölgemizde kanlı değişme vardır. Hedef demokrasi, değildir. Birileri bir şeyler yapmak istiyor.

- Sermaye siyasi gücünü kaybedince terörü imdada çağırıyor.

 

İran ile İsrail arasındaki düşmanlığa bir sebep bulamıyorum. Eğer İran nükleer silah yaparsa dünyanın büyük güçleri onu kontrol altına alır ve bu silahı kullandırmazlar. Şah döneminde İsrail ile İran sadece dost değil ortaklardı. Halklar aynıydı ve kimsenin inançlarında bir değişiklik olmadı. Yani aynı halklar birbirinin kardeşi gibi de davranırlar birbirlerinin en büyük düşmanı da olurlar. Bunu belirleyen siyasettir. İran ile ABD arasındaki ayrılık İran’ın Çin ile yakınlaşması ve bu ülkenin Ortadoğu’ya giden eşiği olması ihtimalidir. Çözümün şöyle olduğunu düşünüyorum. İran Rusya’nın dostu olacak ve Çin engellenecektir. Dünyanın birinci doğalgaz rezervine sahip Rusya ile ikinci büyük rezerve sahip İran bu maddeyi kontrol edecek ve Avrupa ile Çin’i kendilerine muhtaç hale getireceklerdir. ABD Ortadoğu’nun petrol yataklarını kontrol edecek ve yeni güç odakları olmaya çalışan Çin ve Avrupa’nın enerji kaynaklarını kontrol edecektir. Yani geçmişte savaşlarla elde edilen üstünlüklere şimdi siyaset ve ekonomi ve bazen terör kullanılarak ulaşılıyor.

 

-İran İsrail arası sorun, İran’ın Çine Yakınlaşmasıdır. Rusya’ya yaklaştırılıyor

-İran ve Türkiye köprüdür. Kolay kolay paylaşamazlar.

 

İsrail’in İran’a saldırması son derece yanlıştır ve tüm bölgenin İran’ın yanında yer almasına neden olur. En doğru yol olarak İran’daki iktidarın değişmesi ve ABD’ne düşman olmayan ama Rusya’ya yakın bir yönetimin iş başına gelmesi olarak görülüyor.

 

- İran yönetimi değişmeli ABD ye karşı olmayan Rusya’ya yakın bir iktidar.

- İran ve Türkiye tarafsız kalmaya ve birbirine yaklaşma zorundadırlar.

 

Suriye’nin hedef alınmasının nedeni demokrasi eksikliği değildir. Bugünkü İran yönetimi ile aynı safta olması onu Avrupa ve Çin politikalarının aracı haline getirmektedir. Bunu engellemenin yolu mevcut rejimin sona ermesidir. Sorun sadece Esat değildir. O hiç aklında yokken bu göreve getirilmiştir. Onunla birlikte onu bu yere getiren güç tasfiye edilecektir. Bunu Araplar ve Müslümanlar dışında bir gücün yapması istenmiyor. Bu durumda Arap ülkelerinin siyasi ve maddi desteği ile Türkiye’nin barışçı metotlarla halka yardımı en doğru yol olarak gözükmektedir.

 

- Esat ve İran Çin ve AB ci oldukları için tasfiye ediliyor.

- İran Türkiye ve Suriye dört süper gücün dışında denge unsuru yapılmak isteniyor.

 

Şöyle bir gelecek öngörülebilir: Esat ülkeyi terk edecek ve muhalefet iktidara gelecektir. İran’la bir çatışmaya girmek yerine iç ihtilafların güçlenmesi sağlanacak ve iktidarın kaybetmesine destek olunacaktır. Rusya’nın, doğrudan müdahale olmadan, böyle bir operasyona karşı çıkması beklenmemelidir. O doğacak boşlukları doldurmaya çalışacak ve Suriye ile Türkiye’nin yakınlaşmasını hoşgörü ile karşılayacaktır.

 

 - Esat gider muhalefet iktidar olur, İran’la yakınlığı bozmaz, Rusya buna karşı çıkmaz.

- Suriye’yi yönlendiren güçler arasında denge oluşmadı. Sermaye ne yapacağını bilmiyor.

 

Hangisi önemli

7 Nisan 2012 Cumartesi

Son günlerde 12 Eylül’de darbe yapan liderlerin yargılanması olumlu karşılandı. Bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum ama asıl meselenin örtüldüğü kanısındayım. Bir darbenin engellenmesi mi önemlidir yoksa bütün tahribatını yaptıktan sonra bazı simge isimlerin yargılanması yeterli midir? Eğer cezalar suçu engelleseydi hiç suç işlenmemesi gerekirdi. Çünkü her suç cezalandırılır. Asıl sorun olumsuz bir tavrı engelleyebilmektir. Bir darbenin nasıl hazırlandığı ve eyleme nasıl geçildiği bilinmemektedir. Yargılama darbe heveslilerini engeller mi yoksa daha hazırlıklı olmasını mı sağlar?

 

- Davalar darbeleri engeller mi yoksa hazırlığını mı yapar?

- Davalar, başarısız darbelerin hazırlığıdır. İç savaşa sürüklenmedir.

 

***

12 Eylül’deki darbe ülkemizdeki bilgisizliğin de bir simgesidir. Şöyle bir görünüm vardı. Ülkenin komünist bir rejimle yönetilmesini sağlamak isteyenlerle bunu engellemek isteyenler çatışıyordu. Oysa ülkede gerçek bir solcu hareket yoktu. Sol düşünce kapitalizme karşıdır ve hedefinde kapitalistler olur. Ancak o dönemde tüm kapitalistler huzur içindeydi ve solcuların düşmanı ülkücülerdi. Oysa her iki grubun elemanları da aynı sınıfın, yani fakirlerin içinden geliyordu. Hatta solcuların daha müreffeh bir zümre olduğu da söylenebilirdi. Halk solu komünizm olarak algılardı ve buna karşıydı. Üstelik solcular halkı sola karşı şartlandırmak için ellerinden geleni yapıyordu. Sabah çocuklarını okula gönderen aileler onların sağlığından endişe ederlerdi. Çünkü çatışan taraflar ülkede güvensizlik ortamı yaratmak için kurgulanmış gibiydi.

 

- 80 den önce solculardan ülkücüler,çatışıyordu. Oysa bunların birlikte sermaye ile savaşmaları gerekirdi.

-  Sermaye sağı solu çatıştırıyor ve kendisi oturuyordu. CHP ile MSP nin koalisyonu bu oyunu bozdu.

 

Sol hareketlerin tabanının işçiler olması sağlanmaya çalışılır. Ülkede solcu bir işçi sendikası konfederasyonu vardı. Ancak bu sendikaların üyelerinin çoğunluğu yabancı yatırımlarda çalışanlardı. Ülkede sömürüye karşı mücadele ediliyordu ve bunun simgesi ABD idi. Ancak ülkede en az yatırımı olan ülke ABD idi ve bu ülke ile ticaretimiz SSCB ile olandan daha azdı. Bu yapı işçilerin yabancılara karşı daha hassas olmasından mı kaynaklanıyordu yoksa işverenler sendikaları kontrol mü ediliyordu? Benim o zamanki kanaatim sol hareketi kapitalistlerin yönettiği biçiminde idi. Çünkü hedef sol bir yönetim oluşturmak değil darbeye zemin hazırlamaktı ve ülkede bunu sağlayacak başka bir ekonomik ve siyasi güç yoktu.

Ülkücülerin liderleri eğer durumu anlasalardı “Solu engellemek devletin görevidir ve biz çatışmaya katılmayacağız” derlerdi. Önümüzde iki alternatif var: Ya liderler olayı anlamadı ya da bilerek bu ortamı hazırladılar.

 

- Solu destekleyen işçilerin çoğu ABD dışı sermaye fabrikalarında çalışıyorlardı.Gaye darbe hazırlığıdır.

-  Darbeler sermaye tarafından Türkiye’nin kalkınmaması için tertipleniyordu.

 

Darbeciler ülkeyi uçurumun kenarından çıkarttıklarını sanıyorlar. Oysa bir senaryonun  artistleri konumundaydılar.  Eğer eğitim kurumlarında bir darbenin nasıl hazırlandığını, dış güçlerin etkisini, bu sonuca varmak için nasıl örgütlendiklerini araştırsalardı benim o dönemde anarşiyi engellemek için bir cümlenin yeterli olduğuna dair sözlerimi dikkate alırlardı: Türkiye’de anarşiyi bir söz engeller,  Genelkurmay Başkanı televizyona çıkar ve “Çocuklar ne olursa olsun darbe yapmayacağım” der ve hedef ortadan kalkınca da darbe ortamı için kurgulanan çatışmaya da gerek kalmazdı.

 

- Genel Kurmay başkanının darbe yapmayacağım beyanı yeterdi.

- Darbeyi hazırlayanlar, bir sözle sona ermezdi. Askerin müdahalesiz sorunu çözmek askerin işi değildir.

 

Şüphesiz durumun sadece ordunun çalışmasıyla anlaşılacağı söylenemez. Siyasiler, aydınlar bu analizleri yapmalıydılar ve medya da darbeye çanak tutmak yerine engellemeye çalışmalıydı. Bir  imkansızdan söz ettiğimin farkındayım. Siyasetçiler asıl sorumlu olarak dış müdahalelerin boyutunu değerlendirmelidir.

 

-  Sorumluk yalnız ordunu değil,  siyasiler ve basın da sorumludur.

- Üniversite çanak tutmadı mı, hukukçular tutmadı mı? Başka bir şey yapamazlardı.

 

Yorum:  Darbelerin Önlenememesi

Asker ölümü göze alan, dolaysıyla korkmayan demektir. Askeri ceza ile caydırmak mümkün değildir. Askerin mantığında şu vardır. Yenilirsem yok olurum, yenersem de yok ederim. Onlar durum değerlendirmesini yapar,  becereceğine karar verince tüm gücünü kullanır.  Başarırsa artık ölünceye kadar, bırakmaz. Türkiye’de darbe olmamıştır. Ordu dış etkilerle oluşan darbeleri müdahaleye çevirmiş en kısa zamanda, seçim yapmışlardır.

Türkiye’de darbe hazırlığı dışarıdan ayarlanmıştır, bunu da basın ayarlamıştır.  basının yönlendirmesi ile  tüm ülke müdahaleye ayarlanır. İktidarda olanlar, bile müdahaleyi istemişlerdir.   Demirel  şikayetçi bunun için olmamaktadır. Erbakan eğitim demiş  ve  askerlerin  müdahalesini suç saymamıştır.

Darbelerin önlenmesi ve müdahaleye gerek kalmamsı için, Yapılması gerekenler:

Bize göre,

1- Devlet başkanı asker olmalıdır.

2- Ülkede 12 ordu oluşturulmalı ve  ordular  doğrudan  Cumhurbaşkanına  bağlanmalıdır.

3- Ülke tehlikeye girdiği ve devlet başkanı da sorunu çözmüyorsa ordu yargıya gidip müdahale yetkisini alabilmelidir.

4- Ordunun bütçesi anayasa ile belirlenmelidir. Sivil yönetiminin emrinde olmamalıdır.

5- Ordu demokratik hale getirilmeli, halk ordusunu seçebilmelidir. Halkın istemediği orgeneral yerine yenisi görevlendirilmelidir.

 Hakemlerden oluşan yargının üstünlüğü kabul edilmedikçe kuvvetlinin gücünü kullanması doğaldır.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
13.04.2012
07:31

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr

13 Nisan 2012 Cuma Ya bu düzen değişecek... "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?/ İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır" (Nisâ: 4/75-76). Allah'a ve âhirete hakkıyla iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-kayıp hesapları dünya hayatıyla sınırlı değildir. Allah rızâsı ve ebedî hayat daima hesaba dahildir, dahil olmanın da ötesinde terazide ağır basmaktadır. Ölçüsünde, tercihinde, değerlendirmesinde Allah rızâsı ve âhiret menfaati ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını –gerektiğinde– âhiretine feda eden müminler, Kur'an dilinde "dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar" yani dünyayı verip âhireti satın alanlardır. Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyette şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehid olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır. Çünkü Allah savaşıp galip gelenlere de şehid olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir. Rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır. Müslümanlar Medine'ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri onların peşini bırakmamış, bazan başka kabileler ve Medineli bir kısım Yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâliklerini hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve Hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması'nı yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra Müslüman olup Mekke'den kaçanlar iade edilecekti. Böylece hicret imkânı bulamayan Müslümanlarla bu madde gereği iade edilen Müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke'de kaldılar, müşriklerin çeşitli zulüm ve baskıları altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayanılamaz hale geldikçe Allah'a yalvarıyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutları da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak barışı ve uluslararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamaktır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm'ın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızâsı" da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızâsı için savaşmak, kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından "Allah rızâsı için savaşmak" adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır. Allah'a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri –maddî, mânevî– bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur'an'a göre tâguttur, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçları ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sömürüdür. Bu âyetler ve açıklamalardan günümüze gelecek olursak: Uluslararası toplum, BM, GK gibi kurum ve kuruluşlar, dünyanın herhangi bir yerinde uygulanan zulmü, işkenceyi, sömürüyü, güçlünün zayıfa tahakkümünü engellemek gibi şerefli ve insani bir davanın peşinde değiller. Şöyle de denebilir: Hakkın ve adaletin peşinde olanların gücü ve geçerli iradesi yok, gücü olanların vicdanları yok; kurtların sofrasında kurt taksimi yapmakla meşguller. İşte bu yüzden dünyada huzur yok, kan ve gözyaşları sel olup akıyor. Allah böyle kutsal bir vazifeyi müminlere vermiş, ama ne yazık ki, onlar da -bir zamanlar ifa ettikleri- bu vazifeyi yerine getirme şuur, güç ve ufkunu kaybetmişler. Ya bu dünya düzeni değişecek ya da mazlumların ahı, zalimlerle beraber acizleri ve duygusuzları da mahvedecektir.

Reşat Nuri Erol
13.04.2012
07:59

Başbakanımızın 'tek adam' ruh hali

Bu yazımı çok kaale almayın. Serbest usul ile yazmış olacağım.

O artık %50'yi aldıktan sonra iyice uçtu ve artık sanki hep "tek adam"ı oynuyor. Hem de Atatürk'ten beri görülmemiş bir şekilde. Bakın daha bir hafta önce Bülent Arınç'ı yalanlayarak şöyle demedi mi: "Bu bizim arkadaşlarla kendi aramızda yürüttüğümüz bir çalışma. Liderler istikameti verir, alttakiler de gereken çalışmaları yapar." Bir diğer anlatımla; diyor ki sayın Başbakan, Başbakan Yardımcısı bile olsa arkadaşlar arasında değildir, yürüttüğümüz çalışmalardan da haberdar değildir. Ya da "ben böyle radikal kararları o şekilde alıyorum ki, Başbakan Yardımcısı bile bilmiyor"... Özetle "Ben kendi kafamdan kararlar alıyorum, onlar da uyguluyorlar" diyor. İsterseniz sporda rüşvet ve şike yasasını hatırlayın. O zaman da Bülent Arınç "Hiçbir milletvekili bu yasayı tekrar Meclis’e getirmeye cesaret edemez" dememiş miydi? Ya sonra ne oldu? Bizzat Tayyip Bey'in verdiği emirle çıktı o yasa, değil mi? Milletvekillerinin oy verme dışında başka bir şansı var mıydı acaba? O süreç içerisinde eğer Bülent Arınç bunu göremediyse, fark edemediyse, benim de diyecek yeni hiçbir şeyim yok.. Aslında; "kararları ben alırım, alttakiler sadece uygular" söylemi de zaten ayrı bir garabet. Şu an öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bırakın milletvekillerini, bakanların ve hatta başbakan yardımcılarının bile neredeyse hiç inisiyatif kullanma hakları yok. Bunlar Ankara ve İstanbul’da yaşayan ve biraz da olsa politik hayatı koklayan ve merkezde olan herkesin gördüğü / bildiği şeyler. Yine hiçbir bakan kendi istediği genel müdürü atayamıyor. Hepsi de atanan üst düzey bürokratların tek tek Başbakan Erdoğan'ın onayından geçiyor. Bakanlar da, bürokratlar da yapacakları faaliyetlerde tek tek ondan izin alıyorlar. YÖK üyelerinin atanması, o üyelerin hangi kararları nasıl alacağı, rektör atamalarında kimlerin öne, kimlerin ise arkaya atılacakları, KİK-SPK-EPDK-BDDK gibi kurumların hangi kararları alacakları bütünüyle siyaset tarafından şekillendiriliyor ve bu bürokratların hepsi de sadece başbakanın emri ile hareket ediyor. Özetle artık tek kişilik bir yürütme organı söz konusu. Hiçbir milletvekili, kendi isteğiyle bir kanun teklifi veremiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Başbakan emir verirse, derhal kanun teklifi hazırlanıyor ve meclise geliyor ve derhal meclisten de geçiyor. Çalışmalar gece yarılarına kadar sürse de, Başbakan’dan emir geldi mi, bu emir demiri kesiyor ve kanunlar geçiyor. Kimin kararı ile oluyor bunlar? Yine o bir tek kişinin… Başbakan Erdoğan 2 sene önce anayasa maddeleri görüşülürken milletvekillerine "ölmeyi bile yasaklamıştı" Bana bizzat vekilin biri; "ölmek ve ölüme yol açabilecek tehlikeli şeyler yapmak" bile yasaklandı diye. İşte tam da böyle bir yapı. Tek kişilik yasama, zaten tek kişilik yürütme ve yargı da son MİT krizinden sonra büyük çoğunluğu ile emre amade bir durumda artık. Aynen Deniz Feneri konusunda da görüldüğü gibi... HSYK sayesinde o da neredeyse tek kişilik bir yapı içinde oldu, değil mi? Böylesi bir yönetimin adı modern sözlüklerde bilmem ki ne diye geçer? Yasama-yürütme-yargı aynı kişinin yetkisinde ise ne denir böylesi yönetimlere? Sanırım bu sorunun yanıtını bulmak, beraberinde bizim de işimizi kolaylaştıracaktır. Bu 10 yıllık yönetimden sonra artık ben onun kimseyi umursayacağını da hiç düşünmüyorum. Umursamayacak da… Her şeyin en doğrusunu kendisinin bildiğine güveni arttıkça, her şeyi bildiği gibi yapmaya da devam edecek. Nasıl olsa çevresinde de bir dolu insan, her ne yaparsa yapsın; ‘padişahım çok yaşa’ demiyorlar mı? O da çevresindeki güvendiği ama müptezelliği onaylı 3-5 danışmanı onu nasıl yönlendirirse, o yönde hareket edecek. O da bir dönemler farkındaydı aslında… 2002-2006 arasında çok seslilik olan parti, 2007'den sonra tek adam partisine dönüştü. 2011'de ise artık parti falan kalmadı, sadece tek bir kişi var. Bizim partimiz yerine ısrarla ve sürekli "benim partim" "benim partim" diye konuşmalarında tekil vurgu yapması da hep bu yüzden. Milletvekillerinin neredeyse tamamına yakını, hiçbir şekilde şahsi inisiyatif al(a)mayacak ve doğrudan kendisine itaat edecek adamlar arasından seçilmedi mi? Şimdiki milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu ona sormadan kıyafet bile değiştiremez haldeler. Ya da onun giyim şeklini, gömleğini, kravatını modelleyerek aynısından giyme telaşı içindeler. Bu mudur Allah aşkına demokrasi? Önder AYTAÇ / Rotahaber Twitter/onderaytac E-mail: tarafim@gmail.com

Reşat Nuri Erol
13.04.2012
08:06

Cemil ERTEM Beş yüz yıllık talanın son zamanları ve son figüranları certem@stargazete.com Bu hafta üst üste gelen gelişmeler nasıl bir köprünün üzerinde olduğumuzu ortaya koyuyor. Avrupa İspanya’yı takip ediyor. Çünkü İspanya, AB’ye ta-mam mı devam mı dedirtecek kadar büyük bir ekonomi ve sa-nıyorum İspanya, 15. yüzyıldan sonra, bu sefer de insanlığın ge-leceğinde önemli bir dönüm noktası olacak. Çünkü merkez Avru-pa -özellikle Almanya-Yunanis-tan krizinde durumu idare etti. Ama İspanya’nın öyle idare edilecek bir durumu yok ve Avrupa artık karar vermek zorunda. Daha doğrusu IMF’nin yeniden yapılanması, fazla veren Asya ülkelerinin sistemde daha fazla yer alması ve bu bağlamda IMF kaynaklarının yenilenmesi ve buna bağlı olarak, krize uygun yeni IMF ‘çözüm’ reçetelerinin ortaya çıkması gerekiyor. Bu, hiç şüphesiz 2. Dünya Savaşı’ndan beri süregelen Bretton-Woods para sisteminin ve kurumlarının artık batı tarafından terk edilmesi gerektiği anlamına geliyor. İşte İspanya gerçeği, batı dünyasına artık bir gerileme dönemine girdiğini kabul ettirecek kadar önemli bir kriz. Ama siz tarihin acımasızlığına bakın; aynı batı, zenginliği doğunun ve yeni kıta Güney Amerika’nın kaynaklarını talan ederek elde etti. Ve batının talanla gelen tarihsel ‘ilerlemesi’ buna bağlı olarak doğunun gerilemesi yine İspanya sahillerinden kalkan gemilerle başlamıştı. Şimdi yaklaşık 500 yıl sonra, talanla başlayan, merkantilizm, sanayi devrimi, sömürgecilik ve emperyalizm ile devam eden batının bitmeyecek sanılan üstünlüğü bitiyor. Başta Çin olmak üzere Asya’nın kaynakları yeniden batıyı kurtarmak için gerekli ama bu sefer batının karşısında pazarlık yapacak bir iktisadi güç var. İşte bu gerçeği bugün görmeden hiçbir siyasi ve ekonomik gelişmeyi doğru değerlendiremezsiniz. Örneğin Suriye meselesi çok somut bir örnek. Hâlâ, ‘ABD emperyalizmi Türkiye’yi gaza getiriyor; emperyalizme direnen Baas rejimini devirmek için Türkiye müdahale edecek’ demek şu yaşadığımız krizi, dönüşümü, dünyada 1989’dan beri olup biten bütün siyasi gelişmeleri yok sayan bir cahilliğin ürünü değilse çok net bir siyasi pozisyondur. Ve bu siyasi pozisyon 21. yüzyılda faşizm tarafı olduğu gibi çöken bir paradigmanın figüranlığıdır. Türkiye gibi ülkeler bu anlamda hem krizden çıkışın dinamiğini konsolide ediyor hem de bu bağlamda kendi ekonomilerini ve siyasetlerini yeniliyorlar. Örneğin dün gerçekleşen 28 Şubat operasyonları ve bunun daha öncesi, yani Türkiye’nin hem ‘yeni’ hem de ‘eski’ darbe süreçleriyle hesaplaşması bu tarihsel gerekliliğin sonucudur. Hiç şüphesiz olmasın buradan geriye dönüş yok. Kolomb, nasıl 1492’de yola çıktığı İspanya kıyılarına geri dönmediyse doğunun yeniden yükselişi de geri dönmeyecek. Ama bu yükseliş, bütün bu süreçte batının kan ve savaşla-işgalle ördüğü yükselişten çok daha farklı ve insanı temeller üzerinde olacak. Çok ilginç, bu tarihsel gerçeği, Wall Street Journal (WSJ) çok özlü bir şekilde itiraf etti. WSJ değerlendirmesinde, artık dünyanın güç dengelerinin değiştiğini kabul etmek gerektiğini vurgulandıktan sonra, ABD, Avrupa ve Japonya üçgeninin oluşturduğu ekonomik ve siyasi hegemonyanın çözüldüğü tespiti yapılıyordu. WSJ, yeni düzenin, Hindistan, Çin, Brezilya, Türkiye’nin eklenmesiyle üçgen değil yedigen (heptagon) olduğunu söylüyor. 21. yüzyıla daha giremedik... Dün İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Yeni Anayasa çalıştayı yapıldı. Şu sıralar Türkiye’nin her yerinde benzer sempozyumlar, çalıştaylar ve etkinlikler oluyor. Toplumların Anayasa ihtiyacı ya yeni bir toplumsal düzen ya da bir toplumsal uzlaşı ve bu uzlaşıya bağlı yeni bir başlangıç yapma isteğinden doğar. Bu anlamda Anayasalar bir toplumdaki siyasi yapılanmanın hukuki ifadesidir. Türkiye, dünyadaki bu değişimin tam ortasında yeni anayasayla bir başlangıca doğru yol alıyor. Bakın Türkiye’deki bütün Anayasa süreçleri bürokratik süreçlerdir. Bir tek 1921 Anayasası farklıdır; ama bu farklılığı 1924 Anayasası tarihe gömmüştür. Ve 1924’te başlayan süreç, darbe anayasalarıyla devam etmiş, her dönem, her farklı sermaye birikim düzeniyle birlikte istikrarı, baskı ile sağlarken bürokrasinin anayasal düzeni de, hukuki meşruiyeti tesis etmiştir. Feroz Ahmed ‘Osmanlı İmparatorluğu 20. yüzyıla, 1900’de değil gerçek anlamda 2. Abdülhamit’in otuz yıl önce rafa kaldırdığı anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğu 23 Temmuz 1908’de girdi’ der. Şimdi de Türkiye, 21. yüzyıla yeni Anayasa ile gerçek anlamda girecek. Tabii Türkiye ile birlikte Ortadoğu’da...

Reşat Nuri Erol
14.04.2012
07:16

Operasyonun perde arkası... ASLAN BULUT

Tayyip Erdoğan’ın Suriye sınırındaki olay sebebiyle “NATO sınırımızı korumak durumundadır” açıklamasının hemen ardından 28 Şubat gözaltıları başladı. “Ne ilgisi var” diyenler olabilir. Yüzde yüz ilgisi var. 28 Şubat neydi? Önce ona bakalım. Mahir Kaynak’a göre Erbakan yönetimindeki Refah iktidarı Amerikan karşıtıydı ve tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bu sebeple suni irtica hareketleri oluşturularak 28 Şubat darbesine gerekçe hazırlandı ve sonuçta Amerikan karşıtı Erbakan ve ekibi tasfiye edildi. Yerine, Ecevit iktidarlarından sonra, CIA’nın Türkiye uzmanı Graham Fuller’in planladığı ve arzuladığı gibi bu zaman aralığında eksikleri tamamlanan Yenilikçiler getirildi. 30-31 Mayıs 1998 tarihlerinde ABD’de Amerikan Ulusal Savunma Enstitüsü bir toplantı düzenledi. Eski CIA Ankara İstasyon Şefi Graham Fuller ile ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi görevlisi Prof. Henry Barkey, toplantıda senaryolarını açıkladılar. Senaryoya göre “Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da cuma namazında camilerde bombalar patlayacak. Ayaklanan halk, valiliklere, kaymakamlıklara yürüyecek. Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye girecek. Laik-anti laik, Alevi-Sünni çatışması patlak verecek. Ağırlıklı olarak Sünnilerin safına geçen polis, askeri birliklerle çatışmaya girecek. Radikal İslamcılar, ayrılıkçı Kürtlerle birleşerek orduya karşı silâhlı mücadeleye başlayacaklar. Orduda çözülmeler baş gösterecekti.” Böyle olmadı ama Cumhuriyet mitingleri ile o karşıtlık oluşturuldu ve muhafazakar halkın tepkisi sağlanarak AKP, iktidara getirildi. Bu arada Amerika’nın cami bombalama planlarından Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları sorumlu tutularak hapse atıldı.. *** ABD, 1997 yılının haziran ayında, AKP iktidarın bugünkü açılım söylemi ile bire bir örtüşen bir Türkiye raporu hazırlatmıştı. Yine Graham Fuller ve Henri Barkey imzasını taşıyan raporda, “Bir değişim gerçekleştirmek için sivil politik liderler çok zayıf. Türkiye’de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini gösterecek lider yok” deniyor ve cesur bir lider bulunması gerektiği işleniyordu. Refah Partisi’nden sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılacağı süreçte, Graham Fuller Türkiye’de artık Kemalizm’in modasının geçtiğini ileri sürüyor ve “Fazilet Partisi’ndeki gençlerin baskın çıkacağını ve Yenilikçi Hareket’in ılımlı İslâma liderlik yapacağını” söylüyordu! Fuller bu sözleri Abdullah Gül ile gizli bir görüşme yaptıktan sonra söylemişti. Nitekim aranan lideri buldular ve iktidara getirdiler. Yetmedi, Büyük Orta Doğu Projesi eş Başkanlığına tayin ettiler. Yetmedi, Erdoğan’ı Arap Baharı’nın öncüsü haline getirdiler. Yetmedi, Libya’ya NATO gücünü davet ettirdiler. Yetmedi, Kandil’e operasyon için Türkiye’nin Güneydoğusu’na NATO’yu davet ettirdiler. Yetmedi, Suriye sınırına NATO gücünü davet ettirdiler... Bu davetler yapılırken de Türk kamuoyunu, içerideki operasyonlarla oyaladılar. Direnç odaklarını, etkisizleştirdiler. 28 Şubat Amerikancı bir darbeydi. Türkiye’nin ABD ile birlikte Irak’a girmesinin en hararetli savunucusu da Çevik Bir idi. Şimdiki iktidar da Amerikancı... Amerikancıların Amerikancılardan hesap sorması tamamen hedef saptırmadır. Türkiye’nin Suriye üzerinde sürdürdüğü Amerikancı operasyonu örtme ve gizleme işlevi görmektedir. Dizginler Amerika’nın elindedir. *** Türkiye, NATO’nun haçlı bayrağı altında, Afganistan işgaline destek vermektedir. Irak’ta Kürt devletini kuran Çekiç Güç, Türkiye topraklarına NATO’nun haçlı bayrağı altında gelmişti. Afganistan ve Irak işgallerinin Haçlı Seferi olduğunu ABD Başkanı Bush söylemişti. Libya’ya saldırının da bir Haçlı Seferi olduğunu Fransa Dışişleri Bakanı söyledi. NATO’nun bayrağı bir haçtan ibarettir ve 4 İncil’i temsil eder! NATO plân tatbikatlarında, harita üzerindeki Türk-İslam ülkelerinin üzerine küçük birer haç dikilirdi. Şimdi o plân, yani 22-24 İslam ülkesinin haritasının etnik ve dini farklılıklara göre bölünmesi planı uygulanıyor. AKP ve destekçi kurumları, ABD’nin İslam dünyasındaki Truva atı olarak bu plana yardımcı oluyor. Operasyonlarla da kamuoyu meşgul ediliyor...

Reşat Nuri Erol
14.04.2012
07:21

TAMAMLAYICI BİR YAZI

*

Mahir KAYNAK 28 Şubat mkaynak@stargazete.com Kendilerine ait olmayan bir binayı yıkmaya çalışan bir takım insanları yakalayıp yargılamak doğaldır. Ama eğer onları bu işe yönlendireni ve gerçek amacının ne olduğunu bilmezseniz, yetersizsiniz demektir. 28 Şubatı buna benzetiyorum. Olayda rol alan kişiler yargılanacak ve onlardan ülkedeki irtica tehlikesine karşı görevlerini yaptıkları iddiası dinlenecektir. Yaşadığımız tüm darbe ve askeri müdahaleleri yaşadım ve şu sonuca vardım: Müdahaleleri gerçekleştiren kişiler siyasi analiz yapmıyor ve sadece ideolojik nedenlerle yani ülkenin yapısını bozmak isteyenlere karşı tavır sergiliyorlar. PKK eylemlerini bölücülük olarak değerlendiriyor ama böyle bir devletin yaşamasının mümkün olup olmadığını, bu devleti destekleyen gücün sadece Türkiye’yi kaybetmekle kalmayacağı, onun bir numaralı düşmanı haline gelecekleri için bu bedeli ödeyip ödeyemeyeceklerini hesaplamıyorlar. Ayrıca böyle bir projede karşıt taraflar olup olmayacağını araştırmıyorlar. Bölgedeki sorunları çözmek isteyenleri bölücü sayıp eziyorlar. 28 Şubat’ın siyasi analizi yapılırsa irticanın sadece bir bahane olduğu anlaşılır. Refahyol hükümeti kurulduğunuda, çıktığım bir televizyon programında, bu hükümetin bir yıl bile dayanamayacağını söyledim ama Ankara’dan programa katılan bir bakanTürkiye’nin yedi düveli yenerek devletini kurduğunu ve ABD’nin hedefine ulaşamayacağını söyledi. Refah Partisi ABD karşıtı idi ve tüm İslam alemini birleştirerek başarılı olacağını düşünüyordu. ABD önce bazı İslam ülkelerinde ekonomik sorunlar çıkardı Türkiye’deki problemini 28 Şubat’la çözdü. Ayrıca İngiltere Refah Partisi’ni desteklemiyordu. Doğruyol Partisi ortak değil gözetmen rolündeydi. 28 Şubat’ın ikinci görevi Kürt sorununun barışçı yolla çözülmesini engellemekti. Bu konuda iki farklı proje vardı: AB, Türkiye’nin Güneydoğusunu kaybetmesini istiyordu. Böylece Türkiye homojen, gelir düzeyi daha yüksek, iç sorunu olmayan hale gelecek ve AB içine alındığında ağırlığı da azalmış olacaktı. Kürtler Kuzey Irak’la birleşecek ve o zaman hayatta olan Saddam aracılığı ile AB’nin kontrolüne girecekti. ABD bu projeye karşıydı ve Irak’ın işgali bu projeyi bozdu. Bazıları ABD’nin Irak’ta başarısızlığa uğradığını düşünüyor. Başarı hedefe ulaşılıp ulaşmamakla çözülür. ABD’nin hedefi Irak’a demokrasi getirmek değildi ve tam bir başarıya ulaştı. O da Kürt kimliğinin tanınmasını ve bu yapının Türkiye ile birlikte hareket etmesini düşünüyordu. Bu, Türkiye’ye olan sempatisinden değil, kendisi ile rekabet edebilecek bir güç odağı olmak isteyen AB’nin enerji kaynaklarını kontrol etmek istemesindendi. Bazıları ABD’nin Kürt sorununda tutarsız davrandığını düşünüyor. Oysa bu konuda da hedefine ulaşıyor. Yani Kürt kimliğinin kabulünü sağlıyor ama bağımsız olmalarını istemiyor. Anılarımdan söz ederken kendimi ön plana çıkarmak amacında değilim. Ancak bazı konuların daha iyi anlaşılmasına yardım edeceğini düşünüyorum. O dönemde Aktül dergisi yazarıydım ve askerler yazı yazmamı istemediğini söylediği için işimden kovuldum. PKK’dan para alarak yazı yazdığım söyleniyordu. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanırken, bu bilgiyi verdiği söylenen Şemdin Sakık’ın ifadesini savcı gösterdi. Sakık benim devlet tarafından hareketin içine sokulduğumu söylüyordu ama medyaya bunun tam tersi söylenmişti. Bu yanlış bir yorum değildi, apaçık söylenen bir sözün tam tersi medyadaydı. Çevik Bir paşayla görüştüm ve olayın sebebini sordum. Bana “Görevim süresince aleyhinde hiçbir rapor almadım. Adın medyada ilave edildi” dedi. Medya daha çok şey yaptı ama yerim yok.

Reşat Nuri Erol
14.04.2012
07:26

Taha KIVANÇ İnanmayan Cumhurbaşkanı Gül’e sorsun tkivanc@stargazete.com

Ne zaman darbelerde ABD’nin parmak izlerini gündeme getirsem kızıyorlar. Yalnızca darbeciler kızmıyor, Amerikalılar da müthiş rahatsız oluyorlar. Takvim’in yayın yönetmeni Ergün Diler ABD Büyükelçisi Frank Ricciardone’nin İstanbul’da bazı gazetecilerle biraraya geldiğini yazdı; o gün bugündür kimlerin toplantıya katıldığını, neler konuşulduğunu ısrarla sorup duruyor... Kendisine bir ipucu: Katılımcılardan bir ricası oldu Büyükelçi Ricciardone’nin: 12 Eylül (1980) ve benzeri müdahalelerde ABD’nin dahli bulunduğuna dair söylentilerin bir şehir efsanesi olduğunu yazmaları... Onlar “Yok böyle bir şey” diye yazdılar da ne oldu? Ben de burada 12 Eylül’ün Jimmy Carter’a “Bizim çocuklar darbe yaptı” şeklinde bildirildiğinin ‘söylenti’ değil gerçek olduğunu, o cümleyi kuran Paul Henze’nin sonradan inkârı üzerine ‘12 Eylül: Saat 04.00’ kitabında o sözü aktaran Mehmet Ali Birand’ın malum cümleyi de içeren Henze mülâkatını CNN-Türk’te yayınladığını kanıtlarıyla yazdım. Şimdilerde 2002 sonrasına ait bazı darbe girişimleri yargılanıyor ya, onların akamete uğramasının da sebebi ABD’nin kırmızı ışık yakmasıdır. Girişimlerden biri 1 Mart (2003) tezkeresinin Meclis’ten geçeceği varsayımı üzerine hazırlamıştı. Tezkere geçecek, 60 bin Amerikan askeri topraklarımızda konuşlanacak, sorunlar çıkacak, sıkıyönetim gerekecek ve... Tezkere geçmeyince darbe planını yine de uygulamaya koymaya kalktılar, elleri ayakları birbirine dolaştı... ABD kendileri adına niyetlenilen girişime adı karışanları nasıl kollasın bilemiyor; lojistik destek veriyor ama fayda yok... ‘Post-modern’ adını bizzat sürecin içinde yer alan generalin koyduğu 28 Şubat (1997) müdahalesi sanki farklı mı? Askerler 1997 yılının Haziran ayında “Post-most dinlemeyiz, biz geliyoruz arkadaş” heyheylenmesine düştüler. Refahyol hükümetinin küçük ortağının ABD’de iyi kaynakları bulunan önemli bir üyesi, bir gece vakti, bütün personelini çağırıp aleyhine kullanılabilecek ne kadar malzeme varsa kıyma makinelerinden geçirtti. “Ne oluyor?” diye soranlara, “Bu gece olmazsa, yarın müdahale geliyor” cevabını vermişti o kişi... O gece başka bir şey oldu: ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright bakanlıkta bir toplantı düzenledi; kendi memurları yanında Pentagon’dan Türkiye’yle ilgili görevlileri ve bazı bilimadamlarını da çağırdığı... Toplantıdan çıkan Albright, ertesi gün (13 Haziran 1997) Milliyet’te manşet olacak görüşünü Yasemin Çongar’a mülâkat olarak verdi: “Anayasa dışına çıkılmasın...” Askerin doğrudan müdahalesini istemedi ABD, 28 Şubat ‘post-modern’ oldu. ‘Post-modern’ yöntemi de ABD’nin telkiniydi zaten... Konu ne zaman açılsa şaşıran çıkıyor; sonra “Ha, Erbakan Hoca söylemişti” deyip geçiştiriyorlar... Vefatından kısa süre önce, 28 Şubat’ın bir yıldönümünde, merhum Erbakan “Bizim elimize belgesi geçmişti” diye bir açıklama yaptı, hatta belgenin Türkçe çevirisini de dağıttı. “Hoca’dır, söyler” diye geçiştirdiler. İsterseniz, olayı baştan anlatayım: Abdullah Gül Refahyol Hükümeti’nde devlet bakanıydı. Bir gün ziyaretimde kendisini alı al moru mor bir vaziyette gördüm. Viyana’daki bir posta kutusu adresinden kendisine bir belge gelmiş... Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher’dan Ankara’daki büyükelçisi Marc Grosman’a 1996 Ekim ayında gönderilmiş bir talimat... Talimatta D-8 projesinden duyulan rahatsızlık anlatılıyor, hükümet ortağı DYP’nin Refah’ın aşırılıklarını frenleyemediği belirtiliyor, Refahyol’un işbaşından gitmesi için yol aranması arzulanıyor... “DYP ayrılırsa hükümet düşer, seçim zorunlu olur, RP daha güçlü çıkar” hesabını yapmış Amerikalılar... Ankara’ya ilettikleri formül şu: “Devreye askerler girsin...” Şimdi Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Abdullah Gül diplomatlara sorar; “Gerçek olabilir” tespiti kendisine iletilir. Viyana’daki posta kutusunun kime ait olduğu soruşturulur, kaynağa ulaşılamaz... Bugün bile sorulsa, “Belgeyi gönderen herhalde demokrat bir Amerikalı diplomattı” diyecektir Abdullah Gül... Gülüyorum ben “Darbelerde ABD parmağı bir şehir efsanesidir” diyenlere, başka ne yapayım?

Sayfa: 2 / 2 (16 Yorum)Prev1[2]Next


YorumYap

Sayı: 147 | Tarih: 8.4.2012
Mahir Kaynak
Bölgedeki gelişmeler
Darbelerin Önlenememesi
634 Okunma
16 Yorum
Süleyman Karagülle
Ruşen Çakır
Yoksa AKP kendi alternatifini mi yaratıyor?
AKP ve Telefon kulübesi
540 Okunma
5 Yorum
Tayibet Erzen
Yusuf Kaplan
"Arap baharı"asıl hedefi şimdi vurmaya başladı!
Süpüremedik "zoka"yı yutturduk!
535 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ahmet Hakan
‘Hayır’ oyu verenler yüzsüzlük mü yapıyor?
12 Eylül ve yargının kuşatılması
512 Okunma
Lütfi Hocaoğlu
Mehmet Şevket Eygi
Bozuk Düzen
Kişisel İslam
507 Okunma
1 Yorum
Emine Hocaoğlu
Nihal Bengisu Karaca
Devlet, din işlerinden elini çekebilir mi?
Laiklik ruhbanlığa karşı
475 Okunma
Hakan Kandal
Hüseyin Gülerce
Ergenekonculara 12 Eylül Darbesi...
Gerçeklerin Üzerinin Örtülmesi
428 Okunma
1 Yorum
Zafer Kafkas