Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
CHP Kurultayı
927 Okunma, 10 Yorum

26 Şubat 2012 Pazar

İç politikadaki analizlerde dış etkiler çoğu zaman göz ardı edilir. Oysa dünyadaki gelişmeler her ülkenin iç politikasını etkiler. Şu anda CHP Kurultayında rakip taraflardan söz ediliyor ama bu tarafların dış politikada nasıl yol izlemek istediği tartışılmıyor.

 

- CHP rakiplerinin dış politikası belli değildir.

- Kılıçdaroğlu’nun da nedir bilmiyoruz.

 

CHP’deki lider değişimi parti tarafından gerçekleştirilmedi. Henüz tespit edilemeyen bir odak Baykal’ı tasfiye etti ve Kılıçdaroğlu, önceden belirlenip belirlenmediği bilinmeden, genel başkan oldu. İlk işim eski ve yeni genel başkanları dünya güçleri açısından değerlendirmek oldu. Baykal Avrupa’ya yakın değildi ama dünyadaki değişmelere uyum  sağlamasını engelleyen bir faktör vardı o da resmi ideolojinin simgesinin CHP olmasıydı. Bu ideoloji geçmişte çok iyi olabilirdi ama zamanımızda engelleyici bir rolü oluyordu. Bu nedenle Baykal’ın değişmesini etkili güçlerin hepsi istediler. Baykal’ın kişiliğinden bir şikâyetleri yoktu ama onun bu ideolojiyi değiştirmesi imkânsız görünüyordu. CHP’nin yanında olan kitle çağdaş bir dünya görüşünü savunmalıydı. Bu durum Baykal’ın tasfiyesini kolaylaştırdı ama yerine yeni bir lider getirmek yerine var olan düşünceyi ortadan kaldıracak birinin gelmesini tercih ettiler. Bu nedenle CHP’deki yeni yönetimi buldozere benzettim ve görevlerinin yeni bir yapı kurulacak alanı düzeltmek olduğunu yazdım.

 

- Baykal iyi kimse idi. Ama görüşleri yeni plana uymuyordu. Etkin güçler birleşip Baykal’ı tasfiye ettiler. Kılıçdaroğlu’nu halk CHP düşüncesini yıkmakla görevlendirdi.

- Tekel sömürü sermayesi etkili güçlere öyle buyurdu.

 

CHP’nin sosyal demokrat bir parti olduğu sadece söylem düzeyinde kalıyor. Bu düzenin nasıl kurulacağına dair bir projeden haberimiz yok. Geçmişte Ecevit köykentten söz ediyordu ama bu proje anlamsızdı. Köylü nüfusun çokluğu nedeniyle şehirlere göç etmeleri zaruri iken onları köylerde mutlu kılmanın bir anlamı yoktu.

CHP’de, hatta bazen diğer partilerde, lider değişimi ideolojik nedenlerle değil dış politikadaki tercihlerinden kaynaklanıyor. Mesela Ecevit ile İnönü arasında ideolojik fark yoktu. Ancak İnönü Avrupa ile işbirliğine yakın iken Ecevit ABD’yi tercih ediyordu. İnönü 1963’te AB’ye ilk adımı attı, Ecevit Kıbrıs’a çıktı. ABD daha önce yapılmak istenen müdahalelere Johnson mektubuyla engel olmuştu ama Ecevit Kıbrıs fatihi oldu. İnönü gibi tarihi bir şahsiyet Ecevit’e yenildi ve kendisiyle özdeşleşen partisinden istifa etmek zorunda kaldı.

 

- İnönü Avrupa Birliği taraftarı olduğu için Ecevit’e yenildi.

- Yaşlılık insanı yenik hale getiriyor.

 

Şu anda CHP içinde iki dış politika modeli tartışılıyor ve bunların birbiriyle uzlaşması imkanı yok. Bu yüzden ya taraflardan biri yenecek ya da bölünecekler. Bugün muhalefet olarak tanınan bölüm eski CHP gibi aydın kitlelere hitap edecek ama geçmişteki resmi ideoloji ile sınırlı kalmayacaklar. Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgimizin bizi mecbur ettiklerini artık sürdürmek zorunda değiliz. Onlar da bölgesel bir güç olmayı kolaylaştıracak ve çevremizdeki halkların da benimseyeceği bir dünya görüşü yaratacaklardır. Resmi ideolojimiz varlığımızı korumak için benimsenmişti. Şimdi bölge için ortak bir dünya görüşüne ihtiyaç var ve eğer bu konuda kendileri de bir yenilik yaratamazlarsa bugünkü iktidar, görünür gelecekte, iktidarını sürdürür. Çünkü dünya görüşü çağımızla uyuşuyor. Birçoklarının gericilikle suçladığı bir iktidarı çağdaş saymanın zorluğunun farkındayım. Amacım ülkemizdeki herkesin çağdaş olmasıdır. Ayrıca dünyada çatışan iki taraftan şanslı olanı desteklemek gerekir.

 

-CHP’deki ayrılık, iki dünya görüşü çatışmasıdır. O günkü dayatmaların politikasına artık gerek yok. Dünya değişti. Şanslı olanın yanında olmalıyız.

- CHP gizli anlaşmadaki sözler üzerinde duruyor. Biz ne tarafta olursak o taraf şanslı olamaz mı? Şanslının değil haklının tarafı olmalıyız. Çünkü haklı her zaman şanslıdır.

 

3 Mart 2012 Cumartesi

28 Şubat

28 Şubat irtica tehlikesi algılamasına karşı askerin tavrı olarak yorumlanır. Taraflardan birinin ülkede şeriat düzeninin yerleştirilmesine çalıştığı söylenirken diğerinin milli bir yapıyı irtica tehlikesine karşı koruduğu söylenir. Bu konuyla ilgili bir soruya karşılık olarak düşüncemi şöyle ifade etmiştim. “Bu sürecin irtica ile ilgisi irtica kelimesinin başındaki i harfinin üzerindeki nokta kadar bile değildir.. İrtica çok büyük bir operasyonun bahanesi olarak kullanılmıştır. 28 Şubat bu süreçte bir merhaledir ve her şey bu tarihte olup bitmemiştir.”

 

- 28 Şubatın irtica ile ilgisi yoktur. Büyük dış projenin aşamasıdır.

- 28 Şubat Ak Partinin başa geçirmesi için Allah’ın mekridir.

 

Erbakan D-8 İslam birliğini kurmuştu. Müslüman ülkelerin dünyada büyük bir güç olduğunu ve bunların birleşerek dünyaya yön vereceğini düşünüyordu. İslam dünyasının ekonomik güce sahip olduğu petrolden gelecekti. Ancak bu ülkeler petrolün arz tarafını temsil ediyordu, talep kendi dışlarındaydı ve fiyatı onlar belirliyordu. Ayrıca o tarihte şu soruyu da sordum: “Batı ile mücadele ederken, dar bir alanda da olsa savaş gerekirse, onlara bize uçak ve silah satın, sizinle dövüşeceğiz mi diyeceksiniz?”

 

- D-8’ler petrol üretiyordu. Ama tüketen onlardı. Onlarla silahları ile mi savaşacağız?

- D-8’ler mağlup oldu ama Erbakan’ın görüşleri galip geldi. Sermayeyi yendi dünya çabasına soktu.

 

Batıda bu oluşumu destekleyen ülkeler de vardı. Mesela Almanya bu gücü kullanarak yeniden dünyada etkin olmayı düşünüyordu. Kaddafi’ye yapılan ziyarette Erbakan’ın Kaddafi’nin önderlik ettiği bir kuruluşta olduğu söylenmişti. Bu mesnetsiz bir söz müydü yoksa bir yapılanma mıydı?

 

- Almanlar, D-8’leri destekleyenler vardı. Kaddafi’ye de rol verilmişti.

-Almanlar değil, sermaye Almanlara karşı D-8’leri kurarak AB’deki gücünü yıkamıyordu.

-Erbakan gelen önerileri değerlendirir. Ona göre hareket ederdi. Adil düzeni de öyle değerlendirmiştir.  Sermayeden gelen teklifi de değerlendirirdi. O Almanlar lehine kullandı. 28 Şubat bunun için oldu.

 

Süreç şöyle gelişti: Haziran 1996’da Refahyol hükümeti kurulduğunda Kanal 7’de katıldığım bir programda “hükümetin bir yıl bile dayanamayacağını, çünkü DYP ile Refah Partisi’nin birbirine zıt iki parti olduğunu, hükümetin ANAP ve Refah arasında kurulmasının gerektiğini ancak bir gücün bunu engellediğini, DYP’nin Refah’ı kontrol etmek amacıyla hükümete katıldığını” söyledim Ankara’dan telefonla programa katılan bir Bakan Türkiye’nin yedi düveli yenerek kurulduğunu ve hükümeti de hiçbir gücün deviremeyeceğini söyledi.

 

-Söyledikleriniz doğrudur. Ama bugünkü AK parti o koalisyon sayesinde buralara geldi. Doğru yol da ANAP da yok. Bunların hepsi CHP’de dörtte bir.

 

Daha sonra bazı DYP bakanlarının istifasıyla hükümet yıkıldı ve Refah devre dışı kaldı. Ancak süreç henüz bitmemişti. 1999’da IMF ile yapılan bir anlaşmadan sonra 2001 ekonomik krizini yaşadık. Bu kriz doğal bir süreç değildi ve IMF ile yapılan anlaşmanın devamı olarak planlanmıştı. Bu krizin en önemli özelliği tedavi için uygulanan politikaların, bana göre, gerekenin tam tersi olmasıydı. Bir televizyon programında faiz hadlerinin serbest, döviz kurlarının sabit tutulduğunu aslında tam tersinin yapılması gerektiğini söyledim. Bankaların nakit ihtiyacının Merkez Bankası tarafından karşılanması gerekirdi.  

 

-2001 ekonomik kriz 28 Şubat’ın devamı idi. Faiz serbest bırakıldı. Kurlar sabitlendi. Oysa tersi yapılmalı idi.

- Sezer işlerine gelmiyordu. Ona karşı yapıldı.

 

Bu süreçte biraz parası olanlar faizden büyük paralar kazanarak, fiyatı sabit olan döviz satın alarak çok zenginleştiler. Devletin ise bu zararları karşılamak için kırk elli milyar  lira zarar ettiği söylendi. Bunun sebebi ülkede yeni oluşacak siyasi iktidarı kontrol edecek sermayeyi güçlendirmekti. Ancak AK Parti’nin iktidarı bu projeyi engelledi.

 

- Ters politika ile yeni parti desteklenecekti. Ak parti bunu önledi.

- Askerler devreye girdiler. Ak Partiyi iktidar ettiler. O projeyi engellediler. Şimdi onun için hapistedirler.

 

Askerin en büyük hatası olaylara ideoloji açısından bakmasıydı. Oysa ülkemize yönelik operasyonların hepsi onların desteklediği ideoloji maskesiyle yapıldı. Ayrıca ekonomik gücü elinde tutanlar hem medya kanalıyla hem de bazı imkanlar sağlayarak yöneticileri kontrol ediyordu. Bu süreçte müşavir ya da yönetim kurulu üyesi olan askerlerin çokluğunun bir anlamı yok mu?

 

-Askerlerin hatası sermayenin emrinde olmalarıdır.

-Asker hata etmiyordu. Mevcut düzen değişmedikçe askerlerin bu yaptığından fazlası yapılamazdı. Asker hep başarılı oldu.

 

Yaptığımız en büyük hata işimize gelen olaylarda gerçeği araştırmamak ve yapılanı savunmaktır. Bakalım askere yönelik tavırda kurunun yanında yaş da yanıyor mu?

 

- Hatamız dolduruşa gelmemizdir.

-Ergenekon ve Balyoz AK Partiye ve orduya oynanan oyundur. Türk ordusu daima zamanında devreye girdi, hep başardı. Yine de girecektir. Temennim bunun Milli Güvenlik Kurulu eliyle yapılmamasıdır. 28 Şubat uygulamasını ben yerinde görüyorum.

 

Yorum:

28 Şubat Gerçeği

Erbakan defalarca anlatmıştı. Ben de yazdım. Hala bütün insanlar kulaklarını tıkamıştır.

Sermaye AB’nin ABD’yi ve Sovyetleri dengelemek için kurdurulmasına izin verdi. Almanları güçlendirdi. Sonunda ileri gittiler, dengelemek için Erbakan’a D-8’leri kurdurdu. O da ileri gidince onun indirilmesine karar verdi. Karar yeri, katılanlar ve alınan kararlar belgelerle bilinmektedir.

MİT ile CİA arasında anlaşma vardır. Gizli bilgileri birbirlerine aktarırlar. Bunlar resmi yazılarla gelmez. CİA görevlisi, MİT görevlisine gizlilik içinde bilgi verir. O da amirine verir. Sonunda MİT başkanına gelir. MİT Başkanı bundan askerleri haberdar eder.

Askerler bunu Milli Güvenlik kuruluna getirerek topu Cumhurbaşkanına ve hükümete havale etmeyi uygun gördüler. Askerler de CİA talimatına karşı olmadıklarını göstermek için, asker olan genel sekreterin savunmasını uygun gördüler.

Genel Kurul toplandı. Genel sekreter raporu talep olarak tekrar etti. Bunun ABD’den geldiğini herkes biliyordu. Nasıl davranılacağının tartışılması gerekirdi. Erbakan saatlerce askerleri bunun yanlış olduğuna ikna etmeye çalıştı. Hata burada idi. Askerler onun söylediklerini biliyordu. Ne yapılacağını hükümete soruyordu.

Erbakan bunun araştırması gerekir diyordu. Milli Güvenlik Kurulu, araştırsın sonra gereğini yapalım diyor. Demirel hükümete topu atıyor.  Kabul ediliyor. Başbakan bakanlara havale ediyor. Böylece zaman kazanılıyor.

İk,i üç ay sonra  genel sekreter Erbakan’a geliyor ve raporu soruyor. Erbakan yapmazsak Meclisi kapatacak mısınız diye soruyor. CIA’dan gelen emir meclisin dağıtılmasını istemiyor, sadece Erbakan’ın gitmesi isteniyor. Meclisin tatili istenmiyor. Çünkü askerler geliyor ve ondan sonra daha çok Amerika’nın istemediklerini yapıyor. Evren’den ağızları yanmıştır. Sekreter " Hayır diyor, meclisi kapatmayacağız" O halde biz de onları yapmayacağız diyor. Böylece askerler çekiliyor.

Demirel Masondur. Masonlar emir vermediği zaman hep doğru işler yapar. Ama masonlardan emir gelirse dediklerini yapar. O sırada masonlardan emir almış olmalıdır kii Çiller’i çağırıyor. “ Askerler ihtilal yapacak ancak sen başbakan olursan yapmayacaklar.” diyor.

Çiller Erbakan’a geliyor, diyor ki “Demirel böyle diyor. Ben sadece söylediğini söylüyorum, böyle bir talebim yok.” Erbakan’ın dalgınlığına geliyor. “Bir sene sonra seçim olmak şartıyla” diyor. Milletvekilleri bir sene sonra seçim istemeyecekleri için Demirel yararlandı ve Çillersiz hükmet kurdu.

 Kuran’da diyor ki “Onlar mekrettiler, biz de mekrettik. Bizim mekrimiz hayırdır.” Tarihi olaylar takdiri ilahidir. Adil Düzeninin hazırlığı yapılmaktadır. Sermayenin hükümranlığı son bulacaktır. Eğer Adil Düzeni kabul ederse gücünü koruyacak, insanlığa hizmet edecektir. Faizli tekele, sömürüye ve fitne çıkarmaya devam ederse yine sürgün dönemlerini yaşayabilir.

28 Şubat sermayenin fitnesidir. En ehven surette atlatılmıştır. Düzen değiştirilmeden Adil Düzen uygulanamaz, Erbakan’ın gitmesi kaderi ilahidir.   

 

NOT: Yazıda yer alan italik ifadeler Süleyman Karagülle'ye aittir.

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
04.03.2012
07:21

ÜSTAD NE DİYORSA; o!

nokta

Reşat Nuri Erol
04.03.2012
08:26

mahir kaynak bugünkü yazısının başında diyor ki:

"Foto GaleriVideo GaleriEge BölgesiGüney BölgesiAçık GörüşRöportajCumartesiPazarKitapOto HayatSerbest VuruşPiyasalar USD1.7620EURO2.3275STERLİN2.7830J.YENİ2.1390ANA SAYFA BUGÜNKÜ STAR E-GAZETE KapatOkumak için tıklayınız !..Üyelik için tıklayınız !.. 04 Mart 2012 Pazar 3°C İstanbul -> AdanaAdıyamanAfyonAksarayAmasyaAnkaraAntalyaArdahanArtvinAydınAğrıBalıkesirBartınBatmanBayburtBilecikBingölBitlisBoluBurdurBursaÇanakkaleÇankırıÇorumDenizliDiyarbakırDüzceEdirneElazığErzincanErzurumEskişehirGaziantepGiresunGümüşhaneHakkariHatayIspartaIğdırİstanbulİzmirİçelKahraman MaraşKarabükKaramanKarsKastamonuKayseriKilisKocaeliKonyaKütahyaKırklareliKırıkkaleKırşehirMalatyaManisaMardinMuğlaMuşNevşehirNiğdeOrduOsmaniyeRizeSakaryaSamsunSiirtSinopSivasŞanlıurfaŞırnakTekirdağTokatTrabzonTunceliUşakVanYalovaYozgatZonguldak YAZARLARGÜNCELPOLİTİKAEKONOMİSPOR DÜNYASİNEMASANATMAGAZİNMEDYAÇEVREZayıf yanımız Mahir KAYNAK mkaynak@stargazete.com Zayıf yanımız4 Mart 2012 Pazar Günümüzde geçmişte yapılan hatalarla uğraşıyor ve bunları bir başarı sayıyoruz. Mesela on yıl önceki darbe teşebbüsleri yargılanıyor, geçmişte Doğu Anadolu’da yapılan haksızlıklar sorgulanıyor. Bu yanlışlıkların ortaya çıkarılması, sanıkların yargılanması elbette doğru ama bunlar bir başarının değil yenilginin işaretleridir. Başarı, eleştirilen olayları gününde tespit etmek ve önlemektir. Mesela 2003 yılında hazırlanan bir darbeyi o zaman bilmemek ve şimdi gerçekleşmesi ihtimali yokken yargılamayı başarı sayamam. Bu süreç sırt üstü yatmış bir pehlivanın üstüne çıkıp yenmiş olmaya benziyor."

bu kadar!

gerisine gerek yok; anlayabilenler için!

nokta

Reşat Nuri Erol
04.03.2012
08:29

mahir kaynak bugünkü yazısının başında diyor ki:

"Günümüzde geçmişte yapılan hatalarla uğraşıyor ve bunları bir başarı sayıyoruz. Mesela on yıl önceki darbe teşebbüsleri yargılanıyor, geçmişte Doğu Anadolu’da yapılan haksızlıklar sorgulanıyor. Bu yanlışlıkların ortaya çıkarılması, sanıkların yargılanması elbette doğru ama bunlar bir başarının değil yenilginin işaretleridir. Başarı, eleştirilen olayları gününde tespit etmek ve önlemektir. Mesela 2003 yılında hazırlanan bir darbeyi o zaman bilmemek ve şimdi gerçekleşmesi ihtimali yokken yargılamayı başarı sayamam. Bu süreç sırt üstü yatmış bir pehlivanın üstüne çıkıp yenmiş olmaya benziyor."

bu kadar!

gerisine gerek yok; anlayabilenler için!

nokta

Reşat Nuri Erol
05.03.2012
09:17

dünkü İstanbul ESAM toplantısında güzel şeyler oldu...

lütfi kırdar kongre merkezi'nde ERBAKA'ı andık...

Kemalettin ERBAKAN ile güzel şeyler konuştu...

*

ÜSTADIM;

Kemalettin bey beni görür görmez özellikle "seni" sordu, "selamları" var...

daha başka şeyler de var; anlatırım inşaallah...

*

bilgisayarımın başındayım...

yarınki köşe yazımı yazıyorum...

ham şekliyle sıcağı sıcağına bakabilrisiniz...

***

ERBAKAN VE ESAM, “İLİM VE İSLAM” ESAM yine yaptı yapacağını; bizi “derin deryalara” -yoksa “okyanuslara” mı demeliydim- götürdü… İstanbul’daki toplantı muhteşem bir “final” gibiydi demeye dilim, kalemim, gönlüm varmıyor… Çünkü şahsen sadece “bir vefa günü”, sadece “bir hatırlama haftası”, sadece “bir anma ayı” değil; yılın her günü “O”nu “anmamız-anlamamız-anlattıklarını kavrayıp hazmettikten sonra hayatımızın her alanına hem de her gün nakşetmemiz ve bütün beşeriyete “TEBLİĞ” etmemiz gerektiğine” inananlardanım… Kendim bunu her gün kendi çapımda ve eldeki imkanlar nisbetinde yaptığım için herkese aynını yapmasını rahatlıkla tavsiye ediyorum, edebiliyorum… Günlük olarak yaptıklarım ve özellikle “bu köşede ve günlük ilmi çalışmalarımda yazdıklarım” dediklerimin belgeleridir… Özellikle “ilmi çalışmaları” hatırlattım çünkü “O” her şeyden önce “İLİM ADAMI” idi ve ben henüz ilk gençlik yıllarımda, 1960’larda, İzmir’de, koca Atatürk Kapalı Spor Salonu’nda “O”nu ilk dinlediğimde ne anlatıyordu biliyor musunuz: İSLAM ve İLİM… “İSLAM” ve “İLİM” veya “İLİM” ve “İSLAM” her şeyi öylesine güzel ve öz/özet olarak anlatıyor ki; daha ilk karşılaştığım gün, “O”nu ilk dinlediğim gün ve o günden sonra takip ettiğim ve “kırk yıl birlikte çalıştığım” hayatının her anında yaptıklarını, yaşadıklarını ve bize yaşattıklarını anlatan en güzel iki kelime… Peygamberlerin, özellikle “ulu’l-azm” yani azimet sahibi peygamberlerin görevlerini ve yaptıklarını iyi anlarsanız “O”nu ve yaptıklarını, bu arada bizlere yaptırdıklarını daha iyi anlarsınız… Hani Hazreti Peygamber “El-Ulemau verasetü’l-enbiya / Alimler peygamberlerin varisleridir” diyor ya; işte “O” her şeyden önce “İLİM ADAMI” olarak peygamberlerin varisiydi ve hayatının her anında, her adımında, her “merhalesinde” ve her “önemli hamlesinde” peygamberlerin yaptıklarını yaptı… “OKU” diye başlayan ve emreden bir kitabın yani “KUR’AN”ın muhatabıyız ya; işte o emrin sonucu “İLİM” demek değil midir ve “O”nu hayatında hep “İLİM” yok muydu?!. İlmin hemen ardından ve onunla beraber “İSLAM” yani “BARIŞ” ama sadece “DİN” değil, “O”ndan öğrendiğimiz şekliyle, bize ve bütün beşeriyete anlattığı şekliyle aynı zamanda “DÜZEN” olarak “İSLAM” yani hayatımızın dini, ilmi, iktisadi, siyasi ve sosyal olmak üzere her alanında ADİL DÜZEN, ADİL EKONOMİK DÜZEN, ADİL DÜZEN MEDENİYETİ, III. BİN YIL MEDENİYETİ… Erbakan’ın ifadesiyle; biz ne diyoruz, ne demek istiyoruz, neyi anlatıyoruz?.. Yukarıda özetlediklerim aslında her şeyi anlatıyor ama “O”nu biraz daha “anlamak” ve “anlatmak” ama mutlaka ve mutlaka “UYGULAMAK” üzere anlamak adına biraz daha açalım... İnsanlık olarak iş başa kaldı, artık ne “yeni peygamber” ne de “yeni kitap” gelecek… “KUR’AN” kitap olarak kıyamete kadar elimizde… Kitab’ı anlamak ve hayatımızın her alanına uygulamak için Allah “Likülli kavmin had / Her kavmin bir hadisi vardır” ayeti sırınca her asırda bir “hadi” gönderiyorsa; “O” hem “ilim” hem de “amel” adamı olarak bizim “hadimiz” değil midir?.. Özellikle öyle olduğunu kabul edenler ve buna inananlar için söylüyor ve işte bir kere daha buraya yazıyor, hatırlatıyorum; öyleyse hayatınızın her gününde “O”nun dediklerini dinlemek, yazdıklarını okumak, ANLAMAK, UYGULAYARAK bütün beşeriyete ANLATMAK için daha ne bekliyorsunuz?!. Daha ne BEKLİYORSUNUZ?!. Yukarıda “kısaca” yazdıklarımdan siz “çok şeyler” anlayın, lütfen… Çünkü İstanbul ESAM Şubesi olarak çalışma arkadaşlarımızla gerçekleştirdiğimiz bu seneki ilk anma toplantısı ile ilgili izlenimlerimi yazmak üzere bilgisayarımın başına oturduğumda, “öncelikle” bunları “HATIRLATMA” gereği duydum… “Başbakan” başta olmak üzere bütün “bakanlar”, “Cumhurbaşkanı” ve diğerlerinin gönderdikleri “mesajlardan” söz edebilirdim ama sadece şunu diyorum: KEŞKE, sadece “mesaj” göndereceklerine, bir “VEFA” borcu olarak orada olsalardı… Soruyorum: “O” yani onun dini-ilmi-iktisadi-siyasi çalışmaları olmasaydı, onlar ve diğer bütün arkadaşları şimdi o makamlarda olabilirler miydi?!. Sadece bunu diyor ve başka bir şey de demiyor, yazmıyorum; “anlayabilene” bu kadarı da yeter!.. TEŞEKKÜR: Zaman zaman gözyaşları ile izlediğim o muhteşem programda bizleri nerelerden alıp da nerelere götürdünüz; hepsini yazmaya kalksam kitaplara bile sığmaz… Teşekkürler ESAM…

Hakan Kandal
05.03.2012
11:11

28 şubat uygulamasının yerinde olduğu ifadesini tam anlayamadım, eğer desteklemekse ve bu hareketin hayırlara vesile olduğunu söylemekse bu büyük günahtır. Allah neye hükmetmişse ve ne olmuşsa elbette hayırlıdır lakin resime büyük bakmak gerekir, 28 şubat Allah'ın global tufana karar verdiği andır. İyilik yapmaktan başka hiçbir niyeti olmayan ve yapayalnız bırakılan Erbakan'ı tahtından indirmiş ve hem Türkiye'ye hem dünyaya şu mesajı vermiştir. Size sizi dünyanın en zengin ve en mutlu ülkesi yapacak kişiyi gönderdim ama namertlik yaptınız.İyilikle yola gelmemeyi seçtiyseniz siz bilirsiniz. Karagülle'nni 28 şubatla ilgili ters mantığı işte burada çuvallamaktadır. Karagülle 28 şubatı sermayenin fitnesi olarak görmektedir. Alakası yok, sermayenin patronu Allah değil mi? onlara bunu yaptırtan kim, izin veren kim? 28 Şubat Allah'ın global tufanı ilan ettiği andır.

Reşat Nuri Erol
06.03.2012
07:01

O, ezberleri bozdu

Milli Gazete, 06 MART 2012 Recai Kutan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Osman Altuğ, Aytunç Altındal, Mustafa Kurdaş, Gazze İmar Komisyonu Başkanı Alam Bilal, Uluslararası SOU Genel Başkanı Mustafa Tahhan, Erbakan'ın ilim, siyaset, fikir ve nezaket yönlerini anlattı. Ayrıca hatıralarından da örnekler verdiler. Timuçin Mercanoğlu "ERBAKAN DEMEK, TÜRKİYE'NİN 40 YILI DEMEKTİR" ESAM Genel Başkanı Recai Kutan, Erbakan'ın 85 yıllık ömründe Hakkın rızasını kazanmak, hâkim kılmak, hak ve adalet merkezli yeni bir dünya kurmak için sürekli çalışan müstesna bir lider olduğunu dile getirdi. Mili Savunma Bakanı İsmet Yılmaz da "Erbakan demek Türkiye'nin son 40 yılı demektir. Çünkü bu 40 yıl Erbakansız okumak mümkün değildir" dedi. Milli Görüş Lideri merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın ölümünün 1. sene-i devriyesi dolayısıyla Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) İstanbul Şubesi tarafından Lütfi Kırdar Kongre Salonu'nda 'Uluslararası Erbakan Konferansı' gerçekleştirildi. Nazım Ekici'nin Kur'an tilavetiyle başlayan programda Erbakan'ın daha önce ESAM'da vermiş olduğu konferanstan 'kasırganın yönünü değiştiren kelebeklerin kanat çırpışı' bölümü izletildi. ESAM İstanbul Şube Başkanı Ekrem Arıkan'ın moderatörlüğünü yaptığı panelde Recai Kutan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Osman Altuğ, Aytunç Altındal, Mustafa Kurdaş, Gazze İmar Komisyonu Başkanı Allam Bilal, Uluslar arası SOU Genel Başkanı Mustafa Tahhan, Erbakan'ın ilim, siyaset, fikir, nezaket yönlerini anlattı. GÜL, ERDOĞAN VE KILIÇDAROĞLU'NDAN TELGRAF... Uluslar arası Erbakan Konferansı'na, Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Temel Karamollaoğlu, Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Bitmez, Saadet Partisi GİK Üyesi Fethulah Erbaş, Saadet Partisi GİK Üyesi Sadrettin Karaduman, Necmettin Erbakan'ın kardeşi Kemalettin Erbakan, Üsküdar Eski Belediye Başkanı Yılmaz Bayat, Prof. Dr. Aziz Akgül, Cansuyu Genel Başkan Yardımcısı Lütfi Kibiroğlu, Naif El Mutani, AGD İstanbul Şube Başkanı Serhat Akçay, Saadet Partisi İstanbul Gençlik Kolları Başkanı İsmail Acar ve KOBİDER Başkanı Nihat Özgenç ile birlikte çok sayıda davetli katıldı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da telgraflarıyla konferans için başarı dilediler. SİLİNEMEYECEK İZ BIRAKTI Programın açılışında konuşan ESAM İstanbul Şube Başkanı Ekrem Arıkan, merhum Erbakan'ın son 50 yılın şekillenmesinde büyük rol oynadığını ve dünyada silinemeyecek izler bıraktığını söyledi. Arıkan, "Onun çıktığı uzun soluklu yoldaki amacı, inanç değerlerimizin üzerine inşa edilecek olan insanlara hak, hukuk, adalet getirecek sistemin dünyada tesis edilmesini sağlamaktı" dedi. Türkiye'nin son 50 yılının şekillenmesinde ve gelişmesinde Erbakan'ın rolüne değinen Arıkan, "Milli Görüş hareketiyle başlayan değişim, dünyada arzu ettiğimiz dönüşümü getirecektir. Son 50 yılda bu değişimi görüyoruz. Erbakan Hocamız İslam alemi hatta dünyada unutulmayacak izler bırakmıştır. Erbakan hocamız tarihe silinemeyecek şekilde ismini yazdırmıştır" diye konuştu. İNSİYATİF ALDI VE BAŞARDI Yaptığı selamlama konuşmasında Erbakan'ın Türkiye ve dünya siyasetine yaptığı katkılara değinen Mili Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, "Erbakan demek Türkiye'nin Türk siyasetin son 40 yılı demektir. Çünkü bu 40 yılı Erbakan'sız okumak mümkün değildir. Tek partili dönemde iktidar olan Menderes, tek alternatif olmanın avantajına sahipti. Ama Erbakan sıfırdan yeni bir siyasi hareketle ortaya çıktı" ifadelerini kullandı. Erbakan'ın çok fazla iktidarda bulunmamasına karşın insiyatif alarak büyük işler başardığını belirten Yılmaz, "Kıbrıs Barış Harekâtı'nda insiyatif almıştır. Erbakan hocamız dış politikada da insiyatifler alarak D-8'leri kurdu" dedi. ERBAKAN HOCAMIZ REHBER OLMAYA DEVAM EDECEK ESAM Genel Başkanı Recai Kutan da Erbakan ile 1947'de İTÜ'de başlayan bir ilişkilerinin olduğunu, bu 64 yılda Erbakan'ı çok yakından tanıma imkanı bulduğunu belirtti. Erbakan'ın siyasi yaşamı hakkında da bilgi veren Kutan, 28 Şubat'ta hükümetin devrilmesi için bazı kesimlerin ellerinden gelen gayreti gösterdiklerini ifade etti. Kutan, "Erbakan neden hedef oldu? Çünkü Türkiye'de başlayan ve buradan da Müslüman ülkeleri etkileyen bir İslami uyanış vardı. Bu uyanışta Erbakan'ın çalışmalarının da büyük etkisi var. O zaman 'Erbakan, bizim en büyük hedefimizdir' dediler. 28 Şubat aktörlerinin yaptıkları gayri kanuni ve ahlaki çalışmaların sonu ne oldu? 28 Şubat'ın kudretli bir komutanı ne demişti; 'demokrasiye balans ayarı yaptık'... SERMAYENİN AYAĞINA BASAN BAŞBAKAN OLDU Erbakan'ın havuz sistemiyle sermaye gücünü karşısına aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Osman Altuğ, "Yüzde 10'la para satıyorduk. Yüzde 135 faiz ödüyorduk. Yüzde 125 bankalar tarafından soyuluyorduk. Yeni bir sistem geliştirdik bu bankacılık sistemine. O dönemde efsane doğdu. Havuz sisteminin hayata geçirilmesinde Erbakan başta olmak üzere Mardin Milletvekili Fehim Adak'ın da katkısı olmuştur. Burada Erbakan aslında bir risk aldı. Çünkü sermayenin ayağına bastı. Mutlaka bundan bir sonuç çıkar. Sermayenin ayağına basıp, faiz giderlerini kısıp, işçiye memura yüzde 100 zam şeklinde artırıldığını görüyoruz. Bu piyasanın önünü açmak demekti. 54. Hükümet döneminde bir destan yazıldı, bugün de unutulmadı. Aslında bu Erbakan destanıydı" diye konuştu. O HALKINI, DEVLETİNİ, ASKERİNİ DÜŞÜNDÜ 'Ufuk Adamı Erbakan' konulu konuşmasında Aytunç Altındal, 28 Şubat günü Sincan'da tankların yürüdüğü saatlerde bir televizyon programına katıldığını söyledi ve orada şu konuşmayı yaptığını hatırlattı: "Tanklar yürürken telefonla Flash TV'de canlı yayına bağlandım. Dedim ki, 'Albaylar emekliye sevk edilmelidir'. Ancak merhum hocamız orduyla halkı karşı karşıya getirmeyeceğini söyledi ve aksi durumda çok kan dökülebileceğini ifade etti. Diyorlar ki, 'korktuğu için...' hayır efendim. O halkını, devletini, askerini düşündü." Erbakan'ın hoşgörülü bir kişiliği olduğuna değinen Altındal, "Erbakan'ın davetiyle ya da ondan etkilenerek en az 200 gayri Müslim, Müslüman olmuştur" dedi. TÜRKİYE'YE SANAYİ ÇAĞINI BAŞLATTI "Vatanperver, inançlarımızın vazgeçmez savaşçısı, seçkin bir dava ve ilim adamıdır" dediği Erbakan'ın mücadelesinden asla vazgeçmediğini söyleyen Pof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, "Milli ve manevi değerlere sahipti. Yılmayarak bunun mücadelesini verdi. Asla başarısızlığı kabul etmedi. Büyük bir devlet adamıydı. Selçuklulardan, Osmanlı'dan gelen din-i devlet anlayışına sahipti. İlk defa Türkiye'yi motor çağına soktu. Çiftçi tarlasını sulamak için kuyudan su çekmek için kullandığı motoru ithal ediyordu. Gümüş motoru kurdu ve ilk yerli üretimi başlattı" diye anlattı. TÜRKİYE'NİN ÇEHRESİNİ DEĞİŞTİRDİ Uluslar arası SOU Genel Başkanı Mustafa Tahhan, Erbakan'ın tarihin akışını değiştirdiğini söyledi ve İslam dünyası için de büyük destekleri olduğunu ifade etti. Tahhan, konuşmasına şöyle devam etti: "Türkiye'nin çehresini değiştiren bir liderdi. Tarihin akışını değiştiren bir liderdi. Türkiye'deki gidişatı değiştiren bir liderdi. Erbakan'dan bahsederken İslam dünyasına verdiği önemi de unutmamak gerekiyor. Bunu Bosna'da, Sırplarla Müslümanların arasında yaşanan savaşta görüyoruz. Bosna'ya nasıl yardımcı oluruz diye birçok defa istişareler yaptı. Büyük destekler verdi." BİZ DE ONU ÖRNEK ALIYORUZ Mısır'lı Milletvekili Dr. Eşref Bedrettin de Erbakan'ın ömrünü cihat yolunda harcadığını ve bunu yaşantısıyla gösterdiğini kaydetti. Bedrettin, "O, büyük bir İslam medeniyeti oluşturdu. Zor bir yolu seçerek bu davada devam etti. İman ve dinle bu milletin ve ülkenin kurtulacağına inandı. Rabbime hamd ediyorum ki böyle bir mücahitle, ilim adamıyla tanıştım. Erbakan bütün hayatını Müslümanlara davet, cihat yolunda harcadı. Bizde onun yürüdüğü bu yoldan gidiyoruz. Hocamız hep hatırlanacaktır. Hocamız insanlara doğru yolu gösteriyordu. Örnek şahsiyetlerdendi. İlmi ve amali olarak bunu gösterdi. Hocamızdan şunu gördük, 'hiç kimse kendisi için yaşamayacak, bir başkası için yaşayacak.' O çok derin bir ilme sahipti. Bütün Müslümanlar arasında bağlar kurdu ve geliştirdi. Hocamız bu kadar yoğunluk içinde Filistin davasını unutmadı e her zaman destek verdi. Siyonizm'den hiç çekinmedi, mücadelesini verdi. Hiçbir zaman da korkmadı. Erbakan 'Kudüs davası Filistinlilerin davası değildir. Tüm Müslümanların davasıdır' derdi" diye konuştu. FİLİSTİN DAVASINI UNUTMADI Filistin Gazze İmar Komisyonu Başkanı Allam Bilal, Erbakan'ın dünyadaki ender şahsiyetlerden olduğunu söyledi. Bilal, "Hoca yeni Türkiye'ye yön verdi, değişim yaptı. Hocanın çalışmasıyla Türkiye çok değişti. 1980 ihtilalinden sora ben onun ziyaretine gittim. Ailemle birlikte beni İstanbul'a davet etti. Yaklaşık bir hafta kaldım. O zaman siyasi yasağı da var. Gece yarısına kadar uyumuyor ve yeni bir parti (Refah Partisi) kurmanın çalışmalarını yapıyordu. Böyle bir şahsiyet dünyada ender bulunur. İhtilalden önce Kudüs yürüyüşü yaptı. Hocamız Filistin meselesini çok iyi biliyordu. Her zaman her yerde Siyonizm'i anlatıyordu. Filistin'i savunuyordu" ifadelerini kullandı. MAVİ MARMARA'NIN MİMARI ERBAKAN'DIR 2010'un Mayıs ayında İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ambargoyu kırmak için yola çıkan yardım filosunun mimarının da Erbakan olduğunu açıklayan Bilal, "Erbakan'la görüştüm. Gazze'ye uygulanan ambargonun kırılması için gemilerin çıkması gerektiğini söyledim. Erbakan Mehmet Karaman'a (özel kalem müdürü) seslendi ve Bülent Yıldırım'a konuyu söylemesini istedi. Mavi Marmara'nın mühendisi Erbakan Hocadır. Hükümetten bir izin alındı. Türkiye'den Gazze'ye gemiler çıktı" şeklinde konuştu. O, EZBERLERİ BOZAN BİR AKSİYON ADAMIYDI Milli Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, Erbakan'ın 'Fikir Adamı' yönünü ele alan konuşmasında "Meclis kürsüsüne çıktı, 'Eğer burada hariciyeyi konuşuyorsak, İsrail'i konuşmadan hariciyeyi, dış politikayı konuşmuş olamayız' dedi. 'ABD'den bana ne, BM'den bana ne' dedi. D-8'i kurdu. O dış politikada da ezberleri bozdu. Hiçbir zaman popülizm yapmadı. Kırmızı ışıkta durmadı. Gecekonduda kameraların karşısında iftar edip, iftar ettiği sofradaki insanların ekmeğini, peynirini, zeytinini faize, IMF'ye vermedi. Ekonomide Havuz sistemiyle denk bütçeyle, kaynak paketleriyle ezberleri bozdu" şeklinde konuştu. Erbakan'ın, fikriyatıyla, projeleriyle Türkiye'de sosyolojik bir devrim yaptığını anlatan Kurdaş, O'nun bir 'aksiyom' adamı olduğuna dikkat çekti. Kurdaş, "Erbakan Hocamız, gömleğinin ilk düğmesini doğru ilikleyen tek liderdi. Herkese de gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemeyi o öğretti" dedi. Kurdaş, Milli Görüş lideri Erbakan'ın Anayasa Mahkemesince konulan siyasi yasağının sona ermesinin Saadet Partisi'ne üyelik töreninde yaşananları şöyle anlattı: "Erbakan Hocamız Saadet Partisi'ne üye olurken Süleyman Arif Emre ağabeyimiz konuşmasında; 'Hocam hoş geldiniz, şeref verdiniz' dedi. Erbakan hocamız ise cevaben 'Bu davaya gelen bu davadan şeref bulur. Kimse bu davaya şeref katamaz, biz dâhil bu davaya gelerek bulduk' demişti." Programın kapanışı ise Emin Saraç hocanın yaptığı dua ile yapıldı.

Reşat Nuri Erol
07.03.2012
06:57

ilginç bir konu:

Müfit Yüksel Y. Şafak, 07 Mart 2012 Çarşamba

Rumeli ve Arnavutlar neden önemli? Müslümanların Rumeli macerası daha 13. Yüzyılda başlar. O yüzyılda, Kırım ve Deşt-i Kıpçak'ta Tatarlar arasında başlayan müslümanlığın yayılması hareketleri, Romanya taraflarına kadar gelişme gösterir. Moğol istilâsının ardından Cengiz Hanın torunu, Cucî Han'ın oğlu Batuhan (1224-1256) tarafından kurulan Altın Ordu (Golden Horde) Devleti, Berke Han zamanında(1257-1266) İslâmiyeti kabul eder. Bu dönemde gelişen müslümanlaşma hareketleri yüzyılın sonlarında, bu bölgeden batı bölgelerine doğru gelişme gösterir (Bkz.İbn Batuta, Rihle, Tuhfetu'n-Nuzzâr, Daru İhyai'l-Ulûm, Beyrut, 1996; Yakubovsky, Altın Ordu Ve Çöküşü, Çev. Hasan Eren, TTK Yay. Ankara, 1992; Alan Fisher, The Crimean Tatars, Stanford University, California, 1978). İslam'ın Deşt-i Kıpçak ve Dobruca bölgelerine doğru yayılmasında ünlü Sarı Saltuk'un (Saltuk Et-Türkî, kendi çağdaşı olan İbn Serrac'ın nakline göre vefatı: 697/1297-98; İbn Serrâc'a göre asıl kabri bugün Romanya Babadağ yakınlarında Soci diye anılan bölgededir) büyük rolü olduğu kaydedilmektedir. (İbn Serrâc, Tuffahu'l-Ervâh Ve Miftâhu'l-İrbâh, 715/1315-16, Manuscript.Princeton University Library, Robert Garret Collection, 97, Varak:194-201) Osmanlı döneminde ise, Orhan Gazi'nin son dönemlerinde, büyük oğlu Süleyman Paşa'nın askerleri ile 757/1358 yılında Gelibolu yarımadasına geçip oraları fethetmesi sonucunda, Rumeli'de/Balkanlar'da ilk toprak kazanımları olur. Osmanlılar kısa zamanda Edirne, Dimetoka ve çevresini de fetheder. Daha, I. Murat döneminde, Hacı İlbeyi komutasındaki Sırp Sındığı zaferinden sonra; Serez'den başlayarak, Manastır, Ohri, Debre ve çevresi gibi Arnavut nüfusla meskun bölgeler Timurtaş Paşa tarafından fethedilir. 1389'daki Kosova Savaşına gelindiğinde, Arnavut bölgesinin Merdita, Kruya ve İşkodra bölgeleri hariç fethedilir. (Bkz. Aşıkpaşazâde, Tevârih-i Alî Osman, Ali Beğ Neşri, Matbaa-i Amire, 1332, İstanbul; Neşrî, Cihânnüma, Menzel/Taeschner Yayını, Leipzig, 1951-1955; Oruç Beğ, Tevârih-i Al-i Osman, F. Babinger Yayını,Hannover,1925; Ruhî Tarihi, H. Cengiz-Yaşar Yücel Yayını, TTK Belgeler, Cilt.XIV., Sayı 18, Lütfî Paşa, Tevârih-i Al-i Osman, Ali Beğ-Kilisli Rifat Neşri, İstanbul, 1341) Yıldırım Bayezid devrinde, 1396'daki Niğbolu Savaşı sonrasında, Tuna'ya kadar Balkan topraklarının büyük bölümü Osmanlı idaresi altına girer. Ancak, ünlü Timurleng'in Anadolu'ya gelişi bir çok şeyi alt üst eder. 1402 yılında, bir taraftan Rumeli'de Tuna boylarına dayanan Osmanlılar; Anadolu'da, Karamanoğlulları dahil, bir çok beyliği ortadan kaldırarak topraklarına katmıştır. Bu dönemde Erzincan ve Malatya bölgesi dahil Osmanlı idaresine dahil olur. Ancak, her tarafa kan ve ateş saçarak, yakıp yıkarak Moğollara benzer şekilde ilerleyen Timur'un Anadolu'ya gelişi felaketlerin başlangıcı olur. Ankara önlerine gelen Timur'un ordusu ile Yıldırım Bayezid'in Osmanlı ordusu Ankara-Çubuk ovasında karşılaşırlar. Yıldırım Bayezid'in ortadan kaldırdığı beyliklerin beyleri, Germiyan beyi ve Erzincan emiri Mutahharten başta olmak üzere Timur'un yanında yer alırlar. Osmanlı'nın Anadolu'dan topladığı askerler, kendi eski beylerini Timur'un safında görünce -Kara Tatarlar, Germiyan ve Menteş beyliği askerleri başta olmak üzere- tümüyle saf değiştirir. Osmanlı saflarında kapıkulu askerleri ile Yıldırım Bayezid'le olan sıhriyyet bağı dolayısıyla 5000 civarında Sırp atlısı ve yardımına gelen Sırp Prensi Vılkoğlu Stephan Lazarus kalır. Çubuk ovasında, Sırplar o kadar iyi savaşırlar ki, Timur bunları derviş zannedip " Dervişhâ taksîr nekerdend-Dervişler ellerinden geleni ardına koymadı" der. Timur'un yanında olanlar da " Hânım, bunlar derviş değil, kâfir çerisidir" derler. Bu yenilgi, Osmanlı için ağır bir darbe, aynı zamanda dönüm noktası olur. Yıldırım Han esir düşer. Timur, Yıldırım Bayezid'i bir kafese koydurup, gittiği yerlere götürür. Nihayet Yıldırım Bayezid bir yıl sonra, 1403'te Akşehir'de ölür. Böylece Yıldırım'ın kurduğu ilk imparatorluk Timur tarafından yıkılmış olur. (Timur Konusunda bkz. İbn Arabşah Ed-Dimeşkî, Acâibu'l-Makdûr Fi Ahbâri Timur, Matbaatu Vâdi'n-Nîl, Kahire, 1285; Osmanlıca Tercüme, Nazmizâde Murtaza Efendi, Kahire, 1292) Anadolu'da, Erzurum ve Malatya'ya kadar uzanmış olan Osmanlı Devleti Ankara savaşından sonra birdenbire, Bursa'nın gerisine kadar çekilmek durumunda kalır. Osmanlıyı neredeyse bir asır kadar uğraştıracak birçok Anadolu beyliği yeniden kurulur. Osmanlı hanedanında ise, Yıldırımın oğulları arasında kardeş kavgası baş gösterir. 11 yıl süren bu fetret dönemi, 1413'te Çelebî Mehmed'in Edirne'de tahta oturması ile sona erer. Osmanlı Devleti, Anadolu'da aynı sınırlara, ancak 112 yıl sonra Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran seferi ile ulaşabilir. Bu yeniden toparlanma , Osmanlı'nın Rumeli'de yerleşmiş olması sayesinde gerçekleşebilmiştir. 1402 Ankara savaşı deneyimi ve sonrasında gelişen olaylar, Azerbaycan, İran ve Horasan'da Safevi Devletinin yükselişi, Osmanlı'nın yüzünün ağırlıklı olarak Balkanlara çevrilmesine yol açmış, Balkanları Osmanlı'nın merkez hinterlandı haline getirmiş, bu coğrafyayı Osmanlı ülkesinin beyni konumuna getirmiştir. Osmanlı'nın merkez hinterlandı, Bursa'dan Tuna'ya,oradan Adriyatik'e uzanan bölge, saray bürokrasisinin de (sadrazam dahil) belkemiğini oluşturmuştur. Arnavutlar,33 sadrazam ve binlerce paşa ve vali ile başı çekmiştir. Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Avrupa topraklarında ilerleyip güçlü olduğu parlak dönemlerinde yükseliş dönemlerini yaşamış ; duraklayıp gücünü kaybettiği dönemlerde ise gerilemeye, dağılmaya yüz tutmuştur . Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerinin temel belirleyeni , Balkan/Rumeli coğrafyasındaki konumu olmuştur. Balkan coğrafyasındaki yenilgiler sonucunda, bu coğrafyanın (Rumeli) kaybıyla Osmanlı Devleti beyninden vurulmuştur. İmparatorluk tümüyle çökmüş, 1878'de Karadağ ve Niş'in kaybıyla, Kosova ve Selanik korumasız kalmış,1912'de Arnavutluk,Kosova ve Selanik'in kaybıyla İstanbul'un kapısı açılmış, I. Dünya savaşı sonrasında ise İstanbul işgale uğramıştır. Osmanlı'nın anılan dönemlerde, Balkanlarla ilişkisinin en önemli unsuru Arnavutlar olmuştur. Arnavutluk Osmanlı'nın ilk yüzyıllarından 1912'ye kadar , İskender Bey gailesi dönemini hariç tutarsak, Osmanlı İmparatorluğunun önemli bir vilâyeti olduğu gibi, Arnavutlar da Osmanlının yükselme döneminden başlayarak Osmanlı siyaseti ve bürokrasisinde en başat rolü oynamışlardır. Otranto fatihi Gedik Ahmet Paşa'dan başlayarak son döneme kadar 33 sadrazamla ,Osmanlıya sadrazam vermekte başta gelmişlerdir. Arnavutlar tüm Güney Balkanlar'da , Girit ve Rodos dahil Osmanlı Devleti'nin sacayağı konumunda olmuşlardır. Bu bölgedeki vali, bey, ve diğer yöneticiler Arnavut olduğu gibi; örneğin Osmanlı idaresi zamanında Mora yarımadasındaki müslüman ahalinin büyük çoğunluğunu Toska Arnavutları oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğunda gerek siyaset ve bürokraside, gerekse askeri alanda Arnavutlar Osmanlının en güçlü topluluğu konumunda olmuşlardır. Sadece Balkanlarda değil Cezayir, Trablusgarp, Hicaz dahil Bağdat, Musul, Kürdistan ve Güney Kafkasya bölgelerinde bile Arnavut yöneticiler, valiler ve askerler önemli görevler üstlenmişlerdir. Yine 19. Yüzyılda, Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa; Girit ve sonra Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı'daki Arnavut gücünün sembolleri olmuşlardır. (Bkz. Süleyman Külçe, Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, İzmir, 1944; Osmanzâde Tâib Ahmed, Hadîkatu'l-Vüzerâ, Havâdis Matbaası, İstanbul, 1271; L. S. Stavrianos, The Balkans Since 1453, New York, 1961; Odysseus, Turkey In Europe, London, 1900; Girit, Mâzisi, Hâli, İstikbâli, Matbaa-i Ebuzziyâ, Kostantiniyye, 1328; Mehmed Nurî-Mahmud Nâcî, Trablusgarb, Tercüman-ı Hakiklat Matbaası,İstanbul, 1330 ) Rumeli Ve Arnavutlar konusuna devam edeceğiz.

Reşat Nuri Erol
08.03.2012
07:31

ERBAKAN VE ESAM, “İLİM VE İSLAM”

yazımın son şekli "Makaleler" bölümünde...

Reşat Nuri Erol
09.03.2012
09:37

Hayrettin Karaman hkaraman@yenisafak.com.tr09 Mart 2012 Cuma

İslam birliği Mehdi'yi mi bekliyor?

"Düşünür" niteliği ile tanıtılan bir yazar -tercüme edilen yazısında- diyor ki: "Günümüzde hilafetin tekrar kurulması sadece beklenen Mehdi'nin gelmesi ile mümkün olabilir. Diğer durumlarda kurulacak yeni bir devlet, dünya sisteminin bir parçasına dönüşür ve farklı bir anlam ifade etmez." Tercümede bir hata yoksa "işimiz Mehdi'ye kaldı" cümlesinde olduğu gibi işin zorluğunu ifade etmiyor da "İslam birliğinin veya bir İslam devletinin kurulmasının ciddi ve hakiki olarak Mehdi'nin gelmesine bağlı olduğunu" ifade ediyor. Böyle karamsar, ümit kırıcı söylemler ne işe yarar? Eğer "dünya sisteminin bir parçası olmak" günah ise, haram ise -ki, yazıda bu cümle de var- "harama devam edin, bu günahı işlemekten geri durmayın; çünkü ne yaparsanız yapın İslam birliğini kuramazsınız, kurmaya kalkışsanız dünya sizin beyninizi yıkar ve sistemin bir parçası olursunuz" demiş olmuyor mu? İlk Müslümanlar şirk zemininde Müslüman oldular, cemaat oldular. İlk İslam devleti Yahudilerin ve müşriklerin de egemenliğe katıldıkları bir zeminde kuruldu. Son yüz yıl içinde İslam ülkeleri sömürge olmaktan kurtuldukça kitaba uygun bir İslam ümmeti ve devleti oluşturma çabasına girdiler. Başka ideolojiler ve amaçlar peşinde koşan Müslümanlar da oldu; ama büyük kitlenin beyni yıkanmadı, şu veya bu yoldan islâmî amaçlarına ulaşmak için mal, can ve emek vererek yollarında yürüyorlar. Dünya sistemi onların beyinlerini yıkayamadığı için askeri güç kullanarak, işbirlikçilerine kullandırarak yok etmeye çalışıyor. Müslümanlara en büyük zararı verecek, onların azim ve çabalarını olumsuz etkileyecek beklenti "Mehdi beklentisi"dir. Bir kere bu beklentinin islâmî meşruiyeti ve gerçekliği İslam alimleri arasında tartışmalıdır. Görüşler arasında, "Mehdi diye belli bir şahsın gelmeyeceği, uyarıcı mürşidlerin ve liderlerin mehdiler oldukları ve bunların da zaman zaman ortaya çıkacağı..." gibi olanları da vardır. Diyelim ki, Mehdi diye "olağanüstü nitelikleri olan" bir zat gelecek ve bozulanı düzeltecek; peki o zamana kadar Müslümanların bozulanı düzeltme vazifeleri, güçleri ve imkanlarının olmadığı, olmayacağı nereden çıkarılıyor. Asıl en büyük günah böyle bir inanç değil midir? Ortada Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Efendimiz'in (s.a.) örnekliği, orta yol İslam'ının imamlarının (büyük alimlerinin) açıklamaları, yaşanmış büyük ve şanlı bir tarih var oldukça kimse Müslümanların beyinlerini -kül halinde ve geri dönüşsüz olarak- yıkayamaz. Yapılacak şey, işi yalnızca yöneticilere, egemenlere bırakmamak, Müslüman halklar ve sivil önderler olarak devreye girmek, yönetenlerden önce yönetilenler arasında sıkı işbirlikleri/diyaloglar/birlikler oluşturmak, ilim, akıl, hikmet çerçevesinde planlar ve programlar yapmak, kutsal hedefe doğru adım adım ilerlemek, ümitsizlik aşılayanların ümitlerini kırmaktır.

Reşat Nuri Erol
10.03.2012
08:06

önceki yazının devamı...

bu konuları 20 yıl önce Prof. Davut Dursun ve Prof. Raşit Küçük ile ilke Arnavutluk seyahatimizde şimdiki Başbakan (Cumhurbaşkanlığı da yaptı) Sali BERİŞA ile de konuşmuştuk...

Ayrıca rahmetli Sn. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile kendisinin Arnavutluk ve Balkan ülkeleri seyahati öncesinde (Ekmelüttin İhsanoğlu ve şimdiki Bosna Müftüsü Prof. Mustafa Ceriç ile birlikte) de konuşmuştuk...

Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Arnavutluk ve Karadağ ülkeleri seyahatinde de konu ile ilgili şeyleri bizzat yaşamıştık; Milli Gazete arşivindeki ilgili yazılarıma bakılabilir...

*

günümüz açısından yazının özellikle "sonuç" hükmündeki son paragrafına dikkat...

***

Müfit Yüksel 10 Mart 2012 Cumartesi

Rumeli ve Arnavutların Osmanlı'daki rolü Balkanlarda/Rumeli'de Arnavutların Müslümanlıkla tanışması ilkin 1389 I. Kosova savaşı öncesinde (785/1383 tarihinde), Timurtaş Bey'in Arnavut iline akınlar yapması ile olur. Kısa zamanda Makedonya'nın tümü, Ergiri-Yanya bölgeleri Osmanlı kontrolüne girer. Daha Çelebi Mehmed zamanında bazı Arnavut Beyleri Müslümanlığı kabul eder. O dönemde Arnavutlarla meskun bölgeler, bugüne nazaran çok daha sınırlı bir bölge olduğu gibi, bu mıntıkalar irili ufaklı Arnavut derebeylerinin idaresindedir, bölgede güçlü bir hükümdarın varlığı bilinmemektedir. Müslüman olarak ilk bilinen bey Premedi beyi, Todor Muzak oğlu Yakup Bey'dir. Ancak Arnavut diyarına gerek Timurtaş Paşa, gerekse Evrenoszade İsa Bey komutasındaki askerlerle çeşitli akınlar düzenlense de, Osmanlıların bu diyara yerleşmesi 1431 yılında Sinan Paşa'nın akınlarıyla olur. Çelebi Mehmet zamanından başlayarak bölgenin tahriri de gerçekleştirilir. 835/1432 tarihli tahrir defteri (Defter-i Sancak-ı Arvanid) bu konuda elimizdeki en eski belge niteliğindedir. Bu tarih artık Osmanlının iyice bölgeye yerleştiği tarih'tir. Önceki yazıda da izah edildiği gibi; imparatorluğun yükseliş, satvet, gerileme ve dağılması ile Osmanlı hanedanı - Arnavut ilişkileri arasında bir bağlantı sözkonusu'dur. Otranto fatihi Gedik Ahmet Paşa'dan başlayarak son döneme kadar 33 sadrazamla ,Osmanlıya sadrazam vermekte başta gelmişlerdir. Otranto Fatihi Gedik Ahmed Paşa, Kara Ahmed Paşa, Lütfi Paşa, Ferhad Paşa,Yemen Fatihi Koca Sinan Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa'dan başlayan Köprülü sülalesi bunların en ünlüleri'dir. Özellikle 18. Yüzyıl sonlarıyla 19. Yüzyıl başlarında , Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa, Girit ve Mısır'da Mehmed Ali Paşa , Balkanlar ve Doğu Akdeniz'de Osmanlı içerisinde yükselen Arnavut gücünün sembolü olmuşlardır. Her iki paşa Osmanlı sarayına bağlı faaliyet gösterdikleri dönemlerde büyük bir güç oluşturdukları gibi, Hicaz'dan Sırbistan'a kadar Osmanlının vurucu hakim gücü haline gelmişlerdir. Bu dönemde Mora ve Girit ayaklanmaları bastırılmış , Sırplar ve Yunanlılara göz açtırılmamıştır. Ayrıca, 20 yılı aşkın bir zaman, Suudi-Vahhabi işgalinde olup bir türlü Vahhabilerden temizlenemeyen Hicaz (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere) bölgesi , sonunda Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa komutasındaki gemilerle Selânik limanından Mısır'a sevkedilen 12 bin civarındaki seçme Arnavut askeriyle kurtarılabilmiş, bölge bu sergerdelerden temizlenmiştir. Bu harekatta mukaddes topraklarımız binlere varan Arnavut şehidin kanlarıyla sulanmıştır. Zamanla, Batı Avrupa ülkeleri ve Rusya'nın güçlenmesiyle, kuzey Balkan topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlılar; güney Balkanları, Arnavut nüfus ve gücü sayesinde elinde tutabilmiştir. Ne var ki, Tepedelenli Ali Paşa ve Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı saray yönetimi ile yollarının ayrılması, Osmanlının güney Balkanlardaki talihini değiştirmiştir. Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa'nın, Sultan II. Mahmut döneminde padişahın başmüşaviri Mehmed Said Halet Çelebi ve diğer bazı paşaların (Hurşit ve İsmail Paşalar) kışkırtmasıyla, büyük kanlar dökülerek öldürülmesi, tüm çocuklarının saraya teslim olmalarına , dehalet etmelerine rağmen katledilmeleri, Arnavutları gücendirmiş ve çok geçmeden Mora Yarımadasında Yunan Devleti kurulmuş olup, Londra protokolü ile bu durum Batılı devletlerce resmileştirilmiştir (1830 ) . Daha önce Rusya, Fransa ve İngiltere'nin baskısıyla Toska Arnavutlarının , Osmanlı idaresince Mora Yarımadası dışına çıkarılmaları (1792 ) , müslüman ahalinin yarımadadaki nüfusunu bir hayli azaltmıştır. Osmanlı hanedanının Arnavut unsuruyla yollarının ilk ayrılışı bu şekilde cereyan etmiştir. Tepedelenli Ali Paşa ve daha sonra Mısır valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa hadiseleri; Osmanlının Arnavutlarla bir şekilde yollarının ayrılmasına sebebiyet vermiş , Akdeniz ve Balkanlarda da güç kaybına uğratmıştır. 1830'daki İşkodralı Mustafa Paşa ayaklanması, bu yol ayrımının tuzu biberi olmuştur. ( Aynı zamanda İşkodra valisi olan Mustafa Paşa, son olarak Medine-i Münevvere'de Şeyhülharem- Harem-i Şerif'ten sorumlu idareci - olarak vefat etmiştir. Aile efradı Eyüp sırtlarındaki Karyağdı Baba Bektaşi Tekkesinde gömülüdür.) Daha sonra, gerek İşkodralı Mustafa Paşa, gerekse diğer yerel Arnavut yöneticiler affedilip taltif edilerek bu yara sarılmaya çalışılmış, ancak 1878-1881 yılları arasında,-İngiltere'nin devreye girmesi ve çabalarıyla oluşan Ayastefanos Anlaşmasını hafifleten- Berlin Konferansı sonrasında kurulan Prizren Birliğinin gereksiz yere dağıtılması , sonraları Firzovik toplantısı, 1908'de Şemsi Paşa'nın suikast sonucu öldürülmesi, II. Meşrutiyetin ilanı , 1910 ve 1911'de İttihatçı hükümetin en vahim icraatı olan Arnavutların silahlarının haksız bir şekilde toplanması olayı son yol ayırımı olmuştur. Ve akabinde çıkan Balkan Harbi ile de Edirne'ye kadar olan bütün Balkan toprakları kaybedilmiştir. Silahları İttihatçı hükümetçe haksız bir şekilde toplanan Arnavutlar'ın bir bölümü, tepki olarak tarihlerinde nadir rastlanacak şekilde Balkan Savaşında Sırplara destek vermiş, diğer bir bölümü de silahsız kaldıklarından Sırplara karşı savunmasız duruma gelmişlerdir. Bu da imparatorluğun sonu olmuştur. Bugün de, Arnavutlar; Balkanların, Balkan (Rumeli) müslümanlığının kilidi konumundadır. Balkanların en kalabalık müslüman nüfusunu teşkil eden bu unsur, aynı zamanda coğrafyanın en geniş ve stratejik hinterlandına sahiptir .Yanya'dan (Epir) Niş'e, Preşeve ve Üsküp'ten, Ülgin, Bar ve İşkodra'ya kadar uzanan genişçe bir coğrafya , Sırbistan ve Yunanistan'a uzanan kolları, tarihten gelen konumu ve bugünkü durumuyla, Arnavut unsuru Balkan (Rumeli) müslümanlığının merkezinde durmakta, ana gövdesini teşkil etmektedir. Bu müslüman nüfusun parçalanmış değil, bütünleşmiş bir şekilde dinamize edilmesi, Balkan müslümanlığının geleceğini belirleyecektir. Aynı zamanda Arnavutların 1912'den beri yaşamakta olduğu, parçalanmışlıktan kaynaklanan kötü talihini değiştirebilecektir. Özellikle, Türkiye'de yaşayan milyonlarca (5 Milyon civarı) Arnavut'un da gerekli, olmazsa olmaz hükmünde desteği ile, müslüman Arnavut unsuru Balkanlarda bütünleşmiş bir hale gelip kötü talihinden kurtulma şansını yakalayacak, yanı sıra Balkan müslümanlığının teminatı olacaktır. Çünkü Arnavutlar, Balkanlarda en geniş coğrafyaya yayılmış, en büyük nüfusa sahip ve Adriyatik'e açılabilen tek müslüman topluluk'tur. Tüm bunlar için, Yanya (Epir) dan Niş'e , Preşeve, Buyanovac ve Üsküp'ten, İşkodra'ya kadar olan bölgede güçlü ve Büyük Arnavutluk devletine ihtiyaç vardır.



YorumYap

Sayı: 142 | Tarih: 4.3.2012
Mahir Kaynak
CHP Kurultayı
28 Şubat Gerçeği
927 Okunma
10 Yorum
Süleyman Karagülle
Ahmet Hakan
Fethullah Gülen 28 Şubat’ta ne yaptı?
Zulme sessiz kalmak
690 Okunma
4 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Yusuf Kaplan
Eğitim mankurtlaştırıcı ve "narkotik şube"gibi
Sadece Dil ve Mtematik
570 Okunma
9 Yorum
Ali Bülent Dilek
Nihal Bengisu Karaca
bitti mi bitmedi mi
bitmedi
515 Okunma
Hakan Kandal
Ahmet Altan
İtiraz
Kaliteli Karma Eğitim!!!
486 Okunma
1 Yorum
Vahap Alma
Mehmet Şevket Eygi
Müslümanlar İslam İçin İyi Çalışıyor mu?
İslam'ı Doğru Kavramalı
483 Okunma
Emine Hocaoğlu
Ruşen Çakır
28 Şubat olmasa da AKP er ya da geç kurulacaktı
Son Dakika Haberleri!
467 Okunma
1 Yorum
Tayibet Erzen
Hüseyin Gülerce
Bir başka açıdan 28 Şubat...
28 Şubat'ın Unutturdukları
456 Okunma
2 Yorum
Zafer Kafkas