Kullanıcı Adı:
Parola:
Üye Kayıt
Üye Aktivasyon
Parolamı Unuttum

Captcha image
Show another code

Giriş
Mahir Kaynak - Star Süleyman Karagülle
Darbeli demokrasi
512 Okunma, 5 Yorum

29 Mayıs 2011 Pazar

 

27 Mayıs darbesinin yıldönümünde eylemin gerekçesinin anlamsızlığı yanında haksız uygulamalardan, işkenceden söz edildi. Bir zamanlar bayram olarak kutlanan bu günü halkımız bu sefer yas günü ilan etti. Ne değişti de yönümüzü tersine çevirdik?

 

-27 Mayıs yas mı yoksa sevinç günü mü?

-27 Mayıs çok partili anayasayı ve uygulamayı getirdi. Sevinmeliyiz.

 

Ne geçmişte bu darbenin niçin yapıldığını biliyorduk ne de bugün biliyoruz. O günlerde iktidarın bazı uygulamalarının yanlışlığından söz ediliyordu. Eğer sebep buysa her ülkede her gün darbe yapılması gerekir. Çünkü birisi için doğru olan diğerine ters gelebilir hatta bunu bir ihanet olarak görebilir. Bugün de ihanetten söz edilmiyor mu?

 

-Darbe niçin yapıldı?

-Türkiye’ yi kalkındıran Menderes’ten intikam almak için yapıldı?

 

Bu darbenin niçin ve kime karşı yapıldığını anlamak için şu soruya cevap verelim. Darbe Celal Bayar’ın önderlik ettiği bir siyasi harekete karşı yapılmıştı. Celal Bayar Atatürk’ün son başbakanı idi ve o günlerde İnönü ile Atatürk arasında ihtilaf olduğu, hatta İnönü’nün öldüğünün Atatürk’e söylendiği dillerdedir. Şu cevaplardan hangisi doğrudur: Atatürk kendi ilkelerine ihanet edecek kişiyi anlayamamış ve onu başbakan yapmıştır. Ya da darbe Atatürk çizgisini devam ettiren bir kişiye karşı yapılmıştır. Bu cevaplardan istediğinizi seçin.

 

-Darbe Celal Bayar’a karşı yapıldı.

-Darbe Menderes’e karşı yapıldı.

 

Bir olayın gerçek sebebini bulmak için iç güçlerle dış güçler arasındaki ittifak ve ilişkileri tespit etmek gerekir. Ancak bu konuda ciddi bir engel vardır. Dış güçlerle ortak hareket edeni o gücün ajanı ilan ederiz ve her ikisinin ortak bir hedefte buluştuğunu kabul etmeyiz. Bu konuda hangi tarafın belirleyici olduğunu anlamak için taraflardan hangisinin  daha güçlü ve organize olduğunu belirlemek gerekir.

 

-Olay iç ve dış güçlerin ittifakıyla olur. Biri diğerine tabidir.

- 27 Mayıs dışarıda tezgâhlandı. Üniversite alet oldu. Ordu hafif atlattı ve hayra çevirdi.

 

Yukarıdan bakıp genel bir analiz yaptığım zaman şunu görüyorum: İngiltere Türkiye’yi kendi nüfuz alanında görüyor ve bizim Ortadoğu’da İngiltere tarafından oluşturulan yapıya itiraz etmememizi hatta bunun savunucusu olmamızı istiyordu. İkinci Dünya Savaşından sonra ABD büyük güç olarak ortaya çıktı ve bölgedeki İngiliz egemenliği yerine kendi nüfuzunu yarattı. Türkiye bu yapının idamesi için kilit konumundaydı ve ABD’nin Türkiye üzerindeki etkisi artıyordu ve DP iktidarı bunu ülkenin geleceği için faydalı sayıyordu. Bu politikayla bölgede etkin güç olacağımızı ve kaybettiklerimizi zamanla kazanacağımızı düşünüyordu. Yani bugün izlenen politikaya benzer bir çizgisi vardı.

 

-ABD İngiltere çatışması 27 Mayısı oluşturdu.

-Sermaye Türkiye’nin kalkınmasını istemiyordu. 1997 İsrail imparatorluğuna hazırlık yapıyordu.

 

Diğer güç Türkiye’nin  Avrupa ile birlikte olmasını ve ABD nüfuzunun tasfiyesinden yanaydı. Yani yeni bir dünya kurulacak ve Türkiye yerini alacaktı.

 

-ABD Avrupalı olmamızı istiyordu. Olayları ne ABD ne de Sovyetler oluşturuyor. Olayları sermaye oluşturur. Onlar taşeronu bile değil.

 

27 Mayıstan sonra yapılan anayasa sola açıktı. Oysa ülkemizde ne halkın ne de askerlerin böyle bir talebi ve beklentisi vardı. Asker sol sözünü bile düşman olarak algılardı. Türkiye’deki sol hareketin en önemli özelliği ABD karşıtı olmasıydı. ABD’nin Türkiye ile ekonomik ilişkileri son derece zayıftı ve dış ticaret hacmimin SSCB ile olanın bile gerisindeydi. Bu nedenle Türkiye’deki sermaye de solu destekledi.

 

-Anayasa sola açıktı. Sermaye de onu destekledi.

-Sermaye dinsizleştirmek için baskı yapıyordu. Askerler bunu Türkiye lehine yönlendirdiler.

    

Türkiye’deki gelişmeleri, Kürt hareketi de dahil, dünyada oluşmakta olan yeni dengeden bağımsız inceleyemeyiz. Bu gibi durumlarda ülkedeki tüm güç odakları birlikte hareket etmezse iç çatışmalar ya da rekabet kaçınılmaz olur. Özellikle askerlerle yönetim arasında oluşturulmaya çalışılan zıtlığa dikkat etmemiz gerekir.

 

-Türkiye’deki olaylar dışarıdan bağımsız değildir.

-Türkiye’deki olaylar sömürü sermayesi ile kapalı çatışmadan ibarettir.

 

The Economist’in tavsiyesi

4 Haziran 2011 Cumartesi

 

The Economist dergisi Türkiye’de demokrasinin gelişmesi için seçmenlerin

CHP’ye oy vermesini istiyor. Dergiye göre AKP’nin iktidara gelmesi bekleniyor ama bunun ülke için iyi olmadığını söylüyor.

 

- The Economist CHP’nin desteklenmesini istiyor.

-Sermaye Türkiye’yi iki partiliye indirgemek istiyor.

 

Derginin adı ekonomik konulara daha fazla önem vermesi gerektiğini çağrıştırsa da bu konuya değinmiyor, sadece demokrasiden söz ediyor ve bunun CHP tarafından gerçekleşebileceğini iddia  ediyor. Ayrıca eski CHP yönetiminin köhneleşmiş olduğunu yazıyor.

 

-Dergi ekonomiden değil, demokrasiden bahsediyor.

-Ekonomi ölçülebilir, demokrasi ölçülemez. Kandırma ancak demokrasi de yapılabilir.

 

Bu yazıyı okuyunca hem şaşırmadım hem de CHP’deki operasyonun kaynağı hakkındaki tahminimin doğru olduğunu anladım. Bu operasyonun Baykal’ın dış politikadaki tutumundan kaynaklandığını yazmıştım. AB üyeliğine mesafeli duruyor ve ülkenin geleceğini bir yapının parçası olmak yerine bir güç olarak başkalarıyla ittifak yapmakta görüyordu. Baykal’ın tasfiyesinden sonra şu soruyu sordum: Yerine gelecek kişi de önceden belirlenmiş miydi? Herhangi bir rekabet söz konusu olmadı adeta herkes kaderine razı gibiydi. Baykal’ın ve ekibinin tasfiyesine parti içinden hiçbir itiraz gelmedi.

 

-Dergiye şaşırmadım. Görüşüm doğrulandı.

-Türk milleti temkinlidir,  sabırla karşılar ama teslim olmaz. Baykal taraftarları büyük bir çoğunlukla partiye hâkim olacaklardır.

 

Kılıçdaroğlu’nun dış politikadaki hedefi, nasıl bir ekonomi politikası uygulayacağı bilinmiyor. Stratejisini ihtiyacı olana para dağıtmak olarak belirlemiş ama paranın sadece temsili bir gücü olduğu, bununla satın alınacak mal olmazsa anlamsız kalacağı göz ardı ediliyor. Bütün sorunları çözeceğini söylüyor ama bunun hangi yolla gerçekleşeceğinden söz etmiyor.

 

-Kılıçdaroğlu’nun ne iç ne de dış siyaseti belli değildir.

-Böylelerini getirirler ki sonra her dediklerini yapsın.

 

Mesela ihtiyacı olana 600 lira vereceğini, bu harcanınca hem üreten işçinin hem de müteşebbisin kazanacağını söylüyor. O zaman şu soru akla geliyor: 600 yerine 6000 versen de ekonomiyi on kat büyütsen daha iyi olmaz mı?

 

-Halka vermekle ekonomi büyür mü?

-Nakıs istihdamda halka verilenler ekonomiyi canlandırır. Erbakan’ın yaptığını taklit ediyor.

 

Demokrasiye gelince önce AKP’nin yerini belirleyelim. Ona BDP faşist, MHP bölücü diyor. Yani AKP’nin birbirinin tam zıddı olan iki eğilimi birlikte temsil ettiği söyleniyor. Bir araya gelip hangisinin doğru olduğuna karar vermeleri gerekir.

 

-AKP faşist mi? Bölücü mü?

-AKP askerlerin milli görüşçüdür diyerek iktidar ettiği ama o, gömleğini çıkardığı için orta da kalan bir partidir. Atamıyoruz ve satamıyoruz.

 

Demokrasi halkın egemenliği ve onu koruyacak güçlü bir devlet yapısının varlığı ile mümkün olur. Yani devlet halkın rakibi değil onun koruyucusudur. Şu anda askere yönelik operasyonların arkasında iktidarı devletsiz bırakmak isteyen güçler olabileceğinden endişe ediyorum. The Economist askere yönelik operasyondan şikayet ediyor. Hem demokrasiyi savunup hem de darbecilikle itham edilenleri savunmak tezat gibi görünüyor ama bu durumdan hiç şikayet etmediklerinden eminim.

 

- The Economist darbecileri savunuyor. Demokrasiyle çelişki değil mi?

-Darbe operasyonları ordu ile AKP’nin arasını açmak ve AKP yıkmak için yapılmaktadır. AKP oyuna geliyor ve o hayra çevriliyor. Ordu da arınıyor.

 

Türkiye’de demokrasinin önündeki engel siyasi partilerin sorunları çözmek için değil iktidara gelmek ya da geleni zayıflatmak için uğraşmalarıdır. AKP büyük riskler alarak demokratik açılımı gerçekleştirdiği halde ona en çok karşı çıkan BDP oldu. Çünkü BDP’nin mücadelesi orada yaşayan halkın mutluluğu değil kendi egemenliklerinin sürmesidir. Çocuklara molotof kokteyli ve taş attırarak demokratik bir mücadele verdiklerini söylüyorlar. Aklıma Filistinlileri benzer bir metotla mücadeleye sokan Yaser Arafat geliyor. Filistin bir şey kazanamadı ama o ölürken milyar dolarlık servet bıraktı. Çünkü mücadeleyi yüreği ile değil cebiyle yapıyordu. Kürt gençlerinin mesleğinin taş ve molotof kokteyli atmak olmasına izin vermeyelim, onları saygın mesleklere sahip kılalım. The Economist’e de zaten böyle bir yazı yazmanızı bekliyorduk diyelim.

 

-Molotof kokteyliyle demokrasi savunulamaz. Dergiye de beklediğimizi yazın diyelim.

-Genel af ile tüm çatışmalar durdurulmalıdır. Adil düzenle sorunlar çözülmelidir. Devam edenler olursa eski suçlar ile de cezalandırılmalıdır.

 

Yorum:

 

Darbe, darbeyle suçlanabilir.

 

Türk ordusu istiklal savaşını yaptı. Karşı çıkanları acımasız bastırdı. Savaştan sonra yine işe bağlı olarak hareket edenleri de etkisiz hale getirdi. 27 Mayıs da demokrasiyi getirdi. 28 Şubatı kansız geçiştirdi. Orduyu suçlamak, devleti suçlamaktır.

 

27 Mayısta mağdurlar olmuştur. 27 Mayıs demokrasiyi getirmiştir. 1950 de demokrasi değil iktidar değişmiştir. Demokrat parti millet partisidir, milliyetçiler derneğini kapatmış Kırşehir’i kaza yapmıştır. Mağdur olanların mağduriyetleri giderilmelidir. Ama 27 Mayıs, 29 Ekim kadar değerlidir.

 

Tüm müdahale ve darbelerin muhakeme edilmesi yapanların suçlandırılması yanlıştır. Başarıya ulaşmış bir darbe ancak başka bir darbe ile suçlandırılabilir. Darbelerin mağdur ettiklerini mağduriyetlerini devlet giderebilir. Şahıslar cezalandırılamaz. Mirasçılardan talep edilemez.

 

Yapılacakları şöyle sıralayabiliriz;

 

1-Ak partiyi kapatmak isteyen sivilleri yargının huzuruna çıkartmalıyız. Cezalandırılmalıdır. Çünkü onlar mevcut iktidara karşı suç işlemişler ve başaramamışlardır.

 

2-Tüm darbelerde iktidardan uzaklaştırılan ve halen sağ olan milletvekilleri eksik kalan milletvekilleri sürelerine düşen maaşlar iki misli ödenmelidir.

 

3-Kapatılıp ellerinden alınan malları, partilere iade edilmelidir.

 

4-Anayasayı ve kanunları hukuk dışı yorumlayan hâkim ve savcılar yargı önünde hesap vermelidirler.

 

5- Milletvekilliği yapan veya orgeneralliğe yükseltilen kimseler ancak yüce divanda yargılanabilmelidir. Yüce divan da hakemlerden oluşturulmalıdır.

 

 

 

 

   

 

Süleyman Karagülle

Yorumcu
Yorum
Reşat Nuri Erol
06.06.2011
14:32

Bülent Arınç`ın ilginç tavsiyesi

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç`ın AK Parti içerisindeki en sağlam, en köklü Milli Görüşçülerden biri olduğunu sanırım biliyorsunuz. Bülent Arınç`ın Milli Görüş camiası içerisindeki diğer adı `Küçük Erbakan`dır. Gerek hitabet gücü, gerek yumuşak üslubu, gerekse de bilgi birikimi tabanın kendisine bu ismi takmasında etkili olmuştur. AK Parti içerisinde eski siyasi çizgisini sürdüren birkaç isimden de biridir. İşte bu Bülent Arınç`ın geçtiğimiz haftasonunda gazetelerle ilgili bir demeci yayınlandı. Bilmem dikkatinizi çekti mi? Arınç, konferans verdiği gençlere: “İlla gazete okuyacaksanız sadece Zaman`ı okuyun yeter. Başka gazeteleri okuyarak aklınızı karıştırmayın” dedi. Arınç bu sözleriyle, Gülen cemaati ile yakınlık kurma çabasında bir hamle daha yapmış oldu. Hatırlayalım: Mavi Marmara seferi için “İHH İsrail ile uzlaşmalıydı. Bu tip hareketleri tasvip etmiyorum” eleştirisiyle bütün mahallenin şimşeklerini üzerine çeken Fetullah Gülen`e en önemli destek, “Fetullah Gülen hoca her zamanki gibi doğru söylüyor” diyen Bülent Arınç`tan gelmişti. (…) Milli Görüş geleneğinden gelen siyasetçilerle Gülen cemaati arasındaki ilişkinin şeklini, mesafesini bilenler için Arınç`ın bu tutumu gerçekten şaşırtıcıydı. Fetullah Gülen cemaati hiçbir dönemde Erbakan`ın siyasi çizgisine yakınlık göstermedi. Destek olmadı. Hatta öyle ki Bülent Ecevit`e gösterilen sempati, verilen destek Milli Görüş hareketinden ve hareketin liderinden esirgendi. Sanırım cemaatin bu mesafeli tutumunu en iyi bilen, siyasi hayatının büyük bir kısmını Erbakan hocanın yanında geçiren Bülent Arınç`tır. Gülen cemaatinin Erbakan`a koyduğu mesafe öyle belirgindi ki Fetullah Gülen`in Erbakan`ın vefatı üzerine yayınladığı taziye mesajında bile devam etti. Sakın yanlış anlaşılmasın. Bülent Arınç`ın Gülen cemaati ile sıcak bir diyalog kurmasından rahatsızlık duyanlardan değilim. Amacım sadece ortadaki tuhaf duruma dikkat çekmek. Son birkaç yıldır Bülent Arınç`ın diğer dini cemaatler, yapılar içerisinde Gülen cemaatine pozitif ayrımcılık yaptığını gözlemliyorum. Cemaate yönelik her eleştiride mutlaka Bülent Arınç`tan bir destek açıklaması geliyor. Arınç`ın cemaate ait TV`lere ve gazetelere sık sık çıkarak cemaatin hoşuna gidecek türden konuşmalar yapması sanırım benim gibi birçok kişinin dikkatini çekiyor. Tuhaf da karşılanıyor. Arınç`ın gençlere Zaman`ı önermesi bunun devamı, yeni aşaması niteliğinde. Arınç`ın çizgisindeki bir siyasetçinin Star`ı, Yeni Şafak`ı hatta Sabah`ı değil de Zaman`ı öneriyor olması "haber"dir. Haksız mıyım? Bülent Arınç durup dururken neden "sadece Zaman okuyun" desin ki? İlginç değil mi? AK Parti hükümetine ve Arınç`ın siyasi çizgisine daha belirgin, daha stratejik, daha büyük politik destek veren gazeteler duruyorken, Arınç`ın okunacak tek gazete olarak Zaman`ı önermesinde bir bit yeniği aramam yersiz mi? Görünen o ki Bülent Arınç`ın bir hesabı var. Yanılıyor muyum? Peki sizce bu hesap ne olabilir? Arınç`ın bu "cemaatle yakınlaşma" çabasında benim gibi tuhaflık hissedenlerin ortak görüşü şu: Bülent Arınç Tayyip Erdoğan`dan sonra AK Parti genel başkanlığı için cemaatin desteğini almaya çalışıyor. Bülent Arınç`ın gerçekten böyle bir amacı var mı? Kesin birşey söylemek zor. Ama ortada bir gerçek var: Bülent Arınç`ın Gülen cemaatine uyguladığı pozitif ayrımcılık epeyce dikkat çekiyor. Gelelim Arınç`ın gazete önerisine. Herkesin sadece Zaman okuması fikri beni ne kadar cezbediyor diye merak edenler için söyleyeyim: Yıllardır her kritik meselede mahalleyle farklı düşündüğünü göstermek için özel bir çaba içerisine giren bu yayın organının bir samimiyet testine tabi tutulmasını savunanlardanım. Bu yayın organı testi geçtikten sonra söz veriyorum ben de `Bütün Müslümanlar kardeştir` hadisini daha sık hatırlayacağım. Cenk Açık/ Gazeteciler.com

Reşat Nuri Erol
08.06.2011
08:14

Mustafa Kutlu

yeni safak

08 Haziran 2011 Çarşamba

AVM'ler ve siteler

İnsanoğlunun bütün çabası, çalışması, bilgisi, savaşı, kazancı sonunda gelip bir noktaya dayanıyor. "Hayatı nasıl yaşamalıyım?". Günümüzde bu sorunun net ve kesin, kabul görmüş bir cevabı var. "Tüketerek". Ne kadar tüketirsen o kadar mutlusun (Kağıt üstünde). Tüketime kim hükmediyor? Bugün için "Küresel sermaye". Sermaye'nin neye ihtiyacı var: Güvenliğe. Bu sebeple günümüzde yapılan tartışmalarda zenginler " Öncelik güvenlikte" demektedir. Çünkü "hayat tarzı" bunu gerektiriyor. Gereğin icabı "site" ler doğmuştur. Gariptir bu siteler, geçmişin site devletlerini hatırlatıyor. Onlar da etrafı surlarla çevrili, güvenlikli yerleşim alanlarında yaşıyor, hatta bazıları kendi ihtiyaçlarını sur içinde üretiyordu. (Eski Yunan'da site sakinleri kendilerini "medeni", dışarda kalanları "barbar" sayıyorlardı.) Şimdiki siteler de onlara benziyor. Etraflarında yüksek duvarlar, duvarların üzerinde tel örgüler (Hapisane misin mübarek. Eh bi bakıma öyle. Nasıl algıladığına bağlı), aydınlatma direkleri, onlar üstüne monte edilen sayısız kamera. Gece-gündüz site çevresinde dönüp duran güvenlik ordusu. Sağlam-elektronik kapı. Kapıda kapı gibi nöbetçiler. Siteler sakinlerini seçerek alıyor, her önüne gelen sitede daire sahibi olamıyor. -Kimi aradınız? -Filanı Filanla bağlantı kuruluyor. -Kendinizi tanıtın. -Filan yeğenim olur, ziyaretine geldim. -Efendim ziyaretinize gelmiş. Öbür uçtakinin paşa gönlüne kalmış. Ziyaretçiyi ya kabul eder veya etmez. -Buyurun gelsin. -Özür dilerim efendim bir arama yapmalıyım. -Ne araması? -Ne olur – ne olmaz araması. Malum güvenlik. -Eh! Arayın bakalım. Yahu mahkumla görüşmeye geldik sanki. -Çantanızı da açar mısınız? -Ne münasebet! -Yönetmelik böyle efendim. Malum güvenlik. -Eh, madem geldik katlanacağız. Buyrun, bakın. -Size bir mihmandar veriyoruz, gideceğiniz dairenin kapısına kadar refakat edecek. Malum güvenlik. -Bu mu ? -Evet bu. -Eh, gelsin bakalım. Apartmanın kapısına varılıyor. Refakatçi megafonla malum daireyi arıyor. -Ziyaretçinizi getirdim efendim. -Teşekkür ederim. Kapıyı açıyorum. Buyursun gelsin. Site içine kapanmıştır. Halk ve hayatla ilişkisini kesmiştir. Yalnızlığın bütün hastalıkları siteye bulaşmıştır. Geçimsizdir, agresiftir. Bazıları bürolarını da eve taşımıştır. İş ve alışverişini internet üzerinden yapar. Site içindeki AVM' den faydalanır. Spor sahalarını kullanır. Mecbur kalmadıkça dışarı çıkmaz. Dışarısı tehlikelerle doludur. Her yan fakirlerle, sokak serserileriyle, çetelerle kaplanmıştır. Otomobilde olsanız dahi güvenlikte değilsiniz. Gideceğiniz yere mümkün olduğu kadar çabuk gidip, çabuk dönmelisiniz. Korumanız var mı? Ruhsatlı silahınız. Biraz abarttık gibi değil mi? Evet abarttık, ama abartma çağın gereği, zamanın ruhu. "Höt" denilince insanlar marketlere koşacak, makarna stoku yapacak. AVM' ler de "hegemonik" bir devlet manzarası arzetmektedir. (Türkiye'de 236 AVM var. Beş yıl içinde 165 adet daha açılacak) Kendinden küçük işletmeleri yutmuştur, bir zincir kurmuştur. Bu zincir şehirleri, ülkeleri, kıtaları kaplar. Bankalar, silahlar, laboratuvarlar, bilim adamları, sanatçılar, filozoflar zinciri korurlar. Muhalefet serbesttir, ama nedense ortada muhalefet yoktur. Çünkü mümkün olan en iyi yönetim, bu yönetimin yönettiği "tüketim"; tüketimin biçim verdiği "hayat tarzı" oluşmuştur. Bu "hayat tarzı" na karşı çıkan kıçına tekmeyi yer; siteden ve AVM den atılır. O bir halk düşmanıdır. Aforoz edilmiştir. Meczup muamelesi görür. Bir AVM' de en az 50.000 çeşit ürün vardır. İnsan bu kalabalık arasında ihtiyarını kaybeder, eşyanın çekim alanına girerek bir büyük işmiş gibi sarhoş olur. Alışveriş sepetini lüzumlu-lüzumsuz mallar ile doldurur. Şehvetle saldırır raflara. Aldığı malların çoğu çürür, bozulur, çöpe gider. Dert değil. Nasılsa çocuklar AVM' nin "Çocuk parkında" dır. Alışverişten yorgun düşerseniz bir cafe'ye oturun, dinlenin yüzlerce içecek ve yiyecekten bir şeyler atıştırıp dinlenin. İsterseniz AVM içindeki sinemaya-tiyatroya-sosyal etkinlik merkezlerine, psikoloğa, doktora, spor salonuna gidin. Bir AVM, tıpkı bir "site" gibidir. Her arzunuza, her ihtiyacınıza cevap verir. Güvenliklidir. Aldığınız mallara güvenebilirsiniz. (Gülmek serbest (!). Temizlik, hizmet yerindedir. Her malın iyisi oradadır. Hijyen fevkaladedir. Günümüz insanının "ideal yaşamı" site ile AVM arasında geçer. Abarttık galiba. Evet abarttık ama, şöyle geleceğe doğru bir bakış fırlattığımızda bunun böyle olacağını görür gibiyiz. Hayatımız gittikçe kolaylaşıyor. Çağdaş yaşam bizi kanatları üzerine almış uçuruyor. Mutluluk yorgunu olacağız neredeyse. Doğrudur. Gönüllü esaret böyledir. Ne demişti eskiler: Ya terakki, ya inhitat.

Reşat Nuri Erol
08.06.2011
08:15

Güngör Uras

milliyet

08 Haziran Çarşamba 2011

Devlet 5 ayda Ayşe Hanım’a % -1.56 Mr. Smith’e % 3.30 faiz ödedi

Sayın Erdoğan “Reel faiz sıfır olacak” dedi. Bırakınız sıfır olmayı, faiz şimdilerde sıfırın altına inmiş durumda. Ayşe Hanım Teyzem üzgün. Ayşe Hanım Teyzem’in üç kuruşluk mevduatına bankaların verdikleri faizden, vergi kesildikten sonra kalan miktar enflasyonu karşılamıyor. Bankacılara hesaplattırdı. Gördü ki, bankadaki üç ay vadeli mevduat hesabındaki birikimine ocak ayından mayıs sonuna kadarki 5 aylık dönemde vergi kesildikten sonra yüzde 2.60 faiz ödenmiş. Ocaktan mayısa 5 aylık enflasyon yüzde 4.93 olmuş. Enflasyonun payı çıktıktan sonra, yüzde -2.23 oranında içeri girmiş. Ayşe Hanım Teyzem, “yabancılar yüksek faiz nedeniyle Hazine Bonosu satın alıyorlar. Hazine Bonosu’nun yüksek faizi için ülkeye oluk oluk sıcak para giriyor” diyenlere kanmış. “Acaba mevduattaki param ile Hazine Bonosu mu alsam?” diyerek ona buna sormuş. Uyarmışlar: Yabancılar Hazine Bonosu aldığında devlet onlara (dolar fiyatı ile ve dolar fiyatı değişmediği sürece) yıllık yüzde 8.94 dolayında faiz ödüyor. Ama halkımız satın aldığında vergi ve enflasyon çıktıktan sonra Hazine Bonosu reel faiz getirisi sağlamıyor. Getiri yok, götürü var Nedenini de anlatmışlar: Yabancı fonlar Hazine Bonosu satın aldıklarında vergi kesintisi yok. Enflasyon riski yok. Onların tek riski döviz fiyatının değişmesi. 1.55 TL’den doları getirip, Hazine Bonosu’na yatıran yabancı fonlar, eğer bonoyu satıp çıkarlarken de doları 1.55 TL’den alabiliyorlarsa, onlar için bononun, 2011 yılının ilk 5 ayındaki yüzde 3.30 oranındaki faiz getirisi net faiz getirisidir. Ayşe Hanım Teyzem’in kafası karışmış. Beni aradı, “Neden devlet benim parama eksi faiz veriyor da, yabancıya daha çok para ödüyor?” diyerek sual eyledi. “Ayşe Hanım Teyzeciğim” dedim. “Yabancı faizi dövizle ölçüyor. Biz enflasyonla ölçüyoruz. Yabancı getirdiği ve bozdurduğu dövizi giderek aynı fiyattan alır ise faizden para kazanıyor. Dolar getirenler ilk 5 ayda kazandı. Ama euro getirip bozduranlar, ucuz bozdurdu. Euro’nun fiyatı arttı, değerlendi. Onlar zarara uğradı. Bizler için ise enflasyon az da olsa, hem ana parayı hem faizi eritiyor.” Sadece altın ve euro kazandırdı Bu yazının altında, değişik yatırım araçlarında 2011 yılının ilk 5 ayındaki reel getiri oranları veriliyor. Görülüyor ki, yılık ilk 5 ayında sadece birikimlerini altına ve euro’ya bağlayanlar kayba uğramamış. Diğer yatırım araçlarında genel olarak kayıp var. (Açıklama: Uzun süre Türkiye’de ucuz döviz yüksek faiz politikası uygulandı. Yüksek faizin zararı için yazılar yazdık. Şimdi de faiz getirisinin kalmadığını yazıyoruz. Reel faizin sıfırın altına düşmesi başka şey, yüksek faiz başka şeydir. Nasrettin Hoca soğuktan yakınıyormuş. “Sen sıcaktan da yakınırdın” diyerek azarlamışlar. Hoca cevaplamış: Yok mudur bunun ortası... İlla sıcak, illa soğuk mu olacak?)

Reşat Nuri Erol
08.06.2011
08:18

Saruhan Özel

Zaman

gazetesi

Sıfır reel faiz konusu ciddidir, ciddi tartışılmalıdır!..

Döviz bazında faiz ile reel faizin arasındaki farkın bilinemediği, faiz deyince sadece Merkez Bankası (kısa vadeli politika) faizinin anlaşıldığı, faiz ile enflasyondan birisinin diğerini belirlediğinde ısrar edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Böyle olunca ciddi konular bile bir anda farklı ideolojilerin çarpıştığı magazin konularına dönüşüyor. Kamuoyu da kafası karışmış bir halde arada kalıyor. Son günlerin sıfır reel faiz tartışmaları buna güzel bir örnek. BEDAVA PARA OLMAZ Kredi kullanan bir şirketin asıl maliyeti kredinin reel, yani faiz dönemindeki enflasyondan arındırılmış faizidir. Eğer fiyatlarını bu faiz oranı kadar kolayca yükseltebiliyorsa (yani enflasyon=faiz) aslında bedava para kullanmış olur. Bedava para uzun süreli olursa yanlış yatırım kararlarını körükler. Nasılsa para bedavadır. Krediyi kullanan enflasyonla faiz giderini karşılayabilmekte ve verdiği yanlış kararları enflasyon içine gizleyebilmektedir. Gönül ister ki, şirketler faiz maliyetini aynı fiyatla daha fazla mal satarak (verimlilik artırarak) karşılayabilsinler. Ama bu kolay değildir ve her zaman olamaz. Olamadığı durumda da şirketlerin faiz maliyetini fiyat artışı (yani enflasyon) ile telafi etmek istemeleri kadar doğal bir şey olamaz. Elbette bu ancak talep yeteri kadar güçlü ise ve/veya rakipsiz konumdalarsa yani mallarını kolayca satabiliyorsa mümkündür. Böyle durumlarda kârı maksimize etme hedefi ile kantarın topuzunu da kaçırabilir ve enflasyonu daha da hızlandırabilirler. Ama enflasyon hızlanırken şirketlere bu kredileri sağlayan tasarruf sahipleri de karşıdan seyretmezler. Enflasyonun yükseldiğini görünce daha yüksek faiz isterler. Faiz yeniden enflasyonu hızlandırır, sonra da enflasyon faizi yükseltir. Olay bir kısır döngüye girer. Bedava para uzun süreli olamaz. Özetle "normal koşullarda" hem reel faiz tasarruf sahibini hem de kredi kullanıcısını memnun edecek bir düzeyde olmalıdır. Ancak bu sayede kredi mekanizması istikrarlı bir şekilde çalışabilir. Sıfır reel faizden kasıt eğer "enflasyondan arındırılmış kredi faizinin sıfır olması" ise sürdürülebilir değildir. Ama aynı zamanda ekonomiye maksimum fayda sağlayabilmesi için mümkün olan en düşük düzeyde olmalıdır. Bu düzeyi de ekonomideki arz talep koşulları belirler. MERKEZ BANKASI ÖNEMLİ AMA YETMEZ Arz talep koşullarını kontrol etmeye çalışan önemli bir otorite Merkez Bankası'dır. Bunu yaparken kullandığı tek silah da bankalara gecelik/haftalık vadelerde borç verdiği ya da borç aldığı paranın kendi belirlediği faizidir (= politika faizi). Elbette isterse bu faizi "enflasyon kadar belirliyorum, yani TL'nin reel faizi sıfır olacaktır" diyebilir. Ama Merkez Bankası bankaların tek fonlama kaynağı olmadığı gibi sadece kendi faizine söz geçirebilir. Çok daha önemli bir fonlama kaynağı olan mevduat sahiplerinin ne istediği önemlidir. Merkez Bankası'nın enflasyonu düşük tutma konusunda ciddi olduğunu görürlerse makul bir faizle kendilerini enflasyona karşı koruyabileceklerini düşünebilirler. Aksi durumda, yani Merkez Bankası'nın enflasyonu kontrol edemediğini ve edemeyeceğini görürlerse tasarruflarını harcamaya başlarlar. Harcamanın arttığı ekonomide faizi fiyatlara eklemek kolaylaşır, enflasyon iyice körüklenir. Sonuçta mevduat sahiplerini enflasyona ezdirmeyecek faiz, yani pozitif bir reel faiz verilmek zorunda kalınır. Bugün Merkez Bankası'nın haftalık faizi % 6,25 ve enflasyon beklentisi civarında. Ama aylık mevduat faizi ya da gösterge devlet tahvili getirisi % 9-10 aralığında. Çünkü Türkiye'de bankaların toplam fonlamalarının % 70'i mevduat. Bunların çoğu, sayısı çok az büyük mevduat sahipleri. Pazarlık güçleri büyük, hareket kabiliyetleri fazla ve enflasyona yenilmeleri zor. İş hacmini büyütmek isteyen banka mevduat müşterisinden kolay vazgeçemez. Türkiye'de TL yanında döviz de çok yoğun kullanıldığı ve sermaye giriş çıkışı kontrol edilmediği için Merkez Bankası'nın işi daha da zor. Örneğin, bireysel tasarruf sahibinin üçte biri, şirketlerin yarısı tasarrufunu dövizde tutar. Ev, otomobil fiyatları döviz belirtilir. Merkez Bankası ise sadece TL faizi ile hem TL hem de döviz arzını kontrol etmeye çalışır. Döviz çok azalırsa enflasyon o an sorun olmasa bile TL faizini yükseltmek zorunda kalır. Çünkü artan kurlar ithalat maliyetleri üzerinden enflasyonu hızlandıracaktır. Döviz çok bol olursa da ekonomik aktivite canlı bile olsa TL faizini çok yükseltemez. Çünkü daha da fazla döviz gelir (malum giriş çıkış serbest). Bir tarafa yüklense diğer taraf şikayet eder, diğer tarafa yüklense öbür taraf. İki tarafı da idare etmeye çalışır. SPEKÜLASYON KOLAY PARA KAZANMAMALI Paranın zaman değeri diye bir kavram vardır. "Normal bir ekonomide" kısa vadeli faiz daha düşük, uzun vadeli faiz ise daha yüksek olmalıdır. Kısa vadede tasarrufların enflasyonla erimesi ve/veya bir kriz çıkıp da geri ödenememesi gibi belirsizlikler azdır. Bu riskler doğal olarak vade uzadıkça daha önemli hale gelir çünkü hareket kabiliyeti azalır. Kısa vadede kalıp risk almak istemeyenler (diğerleri kadar kazanmayarak ve hatta hiç kazanamayarak=sıfır reel faiz) bedelini ödemelidir. Daha fazla getiri elde etmek isteyen uzun vadeye gitmek zorunda kalmalıdır. Hem kısa vadede kalmak hem de yüksek getiri almak anormallik göstergesidir. Merkez bankaları da mecbur olmadıkça gecelik faizini enflasyon beklentisinin çok üzerine çıkartıp daha uzun vadeli faizleri gereğinden fazla yukarı ittirmemelidir. Kaldı ki, şirketleri asıl ilgilendiren, yatırımları için gerekli olan, uzun vadeli kredilerin maliyetinin makul olmasıdır. Uzun vadeye gidenlerin de pazarlık gücü ekonomideki riskler mertebesinde artar veya azalır. Getirisini enflasyona ya da krize kurban etmeyeceğini düşünen tasarruf sahibi daha düşük getiriye razı olabilir. SORUN, UZUN VADEDE BORÇLANILAMAMASI Faizlerle oynayarak reel veya döviz bazında faizi sıfırlamak bir hedef olamaz. Hedef, ancak ekonomideki risklerin düşürülmesi olabilir. O zaman tasarruf sahibi zaten hem daha uzun vadeye kayacak hem de düşük reel faize razı olacaktır. Türkiye'de yıllar sonra gelinen noktada TL borçlanma maliyeti kısa vadede yeterince düşüktür. (Grafik 1 ve 2) Sorun uzun vadede borçlanılamamasındadır.

zaman

08 Haziran 2011, Çarşamba

Reşat Nuri Erol
08.06.2011
12:25

Güzel bir örnek

(ibret almak isteyenler için)

Hüsnü Mahalli

08 Haziran 2011 Çarşamba

İngiliz destekli Suud Ailesi 1880 yılından itibaren Osmanlı destekli El-Raşid Ailesi'ne karşı savaşır. Bu savaşta Suud saflarında yer alan gönüllülerin ve paralı askerlerin adı 'İHVAN' idi. Durumun kötüleştiğini gören İttihatçılar, 1911'de İngilizlerin de oyununa gelerek Sultan Abdülhamit'in İstanbul'da gözetim altında tuttuğu Şerif Hüseyin'i Mekke'ye Emir olarak gönderir. 1915'te ise İngilizlerle işbirliği anlaşması imzalayan Suud Ailesi giderek güçlenir ve Osmanlıları sıkıştırır. Bununla yetinmeyen İngilizler bu kez Haziran 1916'da Şerif Hüseyin'i de oyuna getirerek Osmanlı'ya karşı ayaklandırır. İngilizler Şerif Hüseyin ve yandaşlarına ''Sizi Osmanlı'dan kurtaracağız ve bağımsız olmanızı sağlayacağız'' demişti. Şimdi ise aynı İngilizler klasik dostları Fransızlar ve Büyük Patron ABD, Araplara 'Size demokrasi getireceğiz' diyorlar. 1916'da Şerif Hüseyin'i aldatarak Osmanlı'ya karşı ayaklandıran İngilizler bir yıl sonra Fransızlarla birlikte bölgenin yeni haritalarını çizerek Filistin'i dünyanın dört bir yanında yaşayan Yahudilere bir vatan olarak verdiler. İngilizler Suud Ailesi ile işbirliğini sürdürerek Şerif Hüseyin'e kazık atmaya devam eder ve onu Suudi Arabistan'dan alarak Ürdün'de yerleştirir. Ama başka bir proje için onun üç oğlunu Ürdün, Suriye ve Irak'a kral tayin ederler. Böylece Suud Ailesi İngilizlerin desteğiyle Suudi Arabistan'ın tümüne hakim olur ve o gün bugündür bu coğrafyanın en tehlikeli yönetimi olur. Yani son 100 yıldır bu coğrafyada yaşanan HER ŞEYİN arkasında, yanında ve içinde hep Suud Ailesi vardı ve var. Böyle bakıldığında son dönem Arap ülkelerinde yaşanmakta olan ayaklanma ve devrimlerin anlamı bir başka olur. Bu nedenle Bin Ali Suudi Arabistan'a gönderilir. Bu nedenle Suudi Arabistan'dan nefret eden Yemen Başkanı Salih mecburen Suudi hastanelerinde ameliyat olmak zorunda bırakılır. Bu nedenle Suud yönetimi Mübarek'in Mısır dışına kaçmasına yardımcı olmayan Başkan Obama'ya kızar ama yine de çaresiz sesini çıkaramaz. Anlatılacak çok şey var ama Türkiye'yi ilgilendiren boyut çok daha enteresan. Var oldukları andan itibaren Osmanlı'dan ve Türklerden nefret eden Suud Ailesi şimdi de Türkiye'nin 'laik, demokrat ve ılımlı İslami' modelinden rahatsız ama aynı zamanda çelişkiler içinde ne yapacağını ya da nasıl davranılması gerektiğini bilmemektedir. Çünkü kendi ideolojisi gereği bölgedeki Vahabi-Selfi tüm örgüt ve güçleri destekleyen Suud Ailesi ABD'nin telkin ve talimatları gereği Müslüman Kardeşler türü daha ılımlı İslamcılara da destek vermekten geri kalamamıştır. Bu çelişkiyi fırsat bilen Katar'daki El-Sani Ailesi ki 100 yıl önce Suud Ailesi ile savaşan El-Raşid Ailesi'ne benziyor, El-Cezire televizyonunu da kullanarak ayaklanma yaşamakta olan Arap ülkelerinde 'Müslüman Kardeşler' türü ılımlı Müslümanların bir ABD projesi içinde iktidara gelmesi için mücadele ediyor. Libya olayında başlangıçta Türkiye karşıtı yayın yapan El-Cezire ani bir şekilde dönüş yapar ve apar topar Erdoğan belgeseli hazırlayarak hemen yayına sokar. Amacı Türkleri kandırmak ve Türkiye modeli üzerinden Suud Ailesi'ni sıkıştırmak. Özetle bölgedeki tüm kargaşada Türkiye başından beri hedef seçilmiş ve Türkiye üzerinden herkes kendine göre hesap yapmaktadır. Benden söylemesi ne Suud ne de El-Sani ailelerine asla güvenilmez. Onlar çok tehlikeli. Libya ve Yemen'deki iç savaşta onlar ve onların medyalarının büyük payı var. Suriye'deki olayların tümünde de onlar var. Suudi Arabistan'dan yayın yapan ultra dinci televizyonlar her gün Suriyelileri sokaklara döktürmekte ve onları kanlı eylemlere yönlendirmektedir. Ultra dinci silahlı militanlar provokasyon yapmakta, güvenlik güçlerine ve devlet kurumlarına ateş etmekte ve devletle işbirliği yapan herkesi tehdit etmektedirler. Özetle ülkede inanılmaz bir terör dalgası estirmektedirler. Katar'ın El-Cezire ve Suudilerin El-Arabiye televizyonları ise bunları görmezden gelmekte ve önceki gün dinci çeteler tarafından öldürülen 120 güvenlik görevlisiyle ilgili haberi bile vermemektedir. Bu iki ve benzeri televizyonlar (France-24,BBC-Arapça ve CIA'in El-Hurra) İsrail'in Golan'da öldürdüğü 25 Suriyeli ve Filistinli ile ilgili haberi bile küçümseyerek verdiler. Çünkü bu iki aile, Körfez'deki diğerleri gibi hem korkak hem de çok tehlikeli. Keşke birileri onlara 'Emeğimi ve inançlarımı Amerikan dolarlarına satmam'' diyen mert insan Volkan Konak'ı anlatsa.



YorumYap

Sayı: 103 | Tarih: 5.6.2011
Ahmet Hakan
İskenderpaşa diye bir cemaat kalmamıştır
Tarikat A.Ş.
1861 Okunma
12 Yorum
Lütfi Hocaoğlu
Ahmet Taşgetiren
Anayasa, Türklük, Kürtlük
Maksat üzüm yemek değil bağcıyı dövmek
977 Okunma
4 Yorum
Zübeyir Erol
Mehmet Şevket Eygi
Yaşayan ölü
Canım Teyzeme...
669 Okunma
Emine Hocaoğlu
Zülfü Livaneli
yurt dışından manzara
cehenneme giden ateşini burdan götürür
640 Okunma
Ali Bülent Dilek
Ebubekir Sifil
Ne Demek İstedim?
Zalim AKP
518 Okunma
Zafer Kafkas
Mahir Kaynak
Darbeli demokrasi
Darbe, darbeyle suçlanabilir.
512 Okunma
5 Yorum
Süleyman Karagülle
Nihal Bengisu Karaca
Gettoların kapılarını açıyoruz
Kralın soytarısı
512 Okunma
Hakan Kandal
Ruhat Mengi
Sarıgül ve Diğerleri.. İşte Fark!
Bence de Sarıgül!
479 Okunma
Vahap Alma
Ruşen Çakır
CHP kendini aşıyor
Gençler ve Kadınlar
436 Okunma
Tayibet Erzen